Kategori: geriye dönüşler

  • lost on me

    lost on me

    “çok fazla gürültü var” dedim, “bir haddi var mı bunun bilmiyorum ama… çok fazla işte..”

    “haklısın” dedi, “televizyonun sesi, aynı evde beraber yaşadığın aile bireylerinin sesi.. üst kattaki köpeğin hiç durmayan havlama sesi.. üst kattaki köpeği olan kadının zıkkım sepetinden gelen siparişlere yemek yaparken kendi evinin zemininde bir şeylere sürekli vurması sonucu senin odanın tavanından gelen tak tak tak tuk tak tuk sesleri.. evin arka cephesindeki -odana güneşin gelmesini engelleyen- apartmanların balkonlarından ve odalarından gelen sesler, yine arka cephedeki bir genç kızın sürekli sinir krizi geçirip bağırıp çağırıp ağlayışları, sokaktan geçen insanlar, arabalar, motorlar, kaplumbağalar ve orklar.. kedilerin birbirleri ile konuşurlarken ya da dalaşırlarken çıkardığı sesler.. sineklerin vızıltısı.. çalan ya da..”

    “ya da çalmasa bile ışığı yanan telefon..” diyerek sözünü kestim tuncay’ın, bıraksam saya saya atom altı parçalarının seslerine kadar iner ve oradan tekrar genişleterek alanı; yıldızlar ve karadelikler ve galaksiler ve gezegenler, uydular, asteroitler, meteorlar, nebulalar, kozmik toz.. ve kozmosta ne varsa sesi olabilecek biz duymasak bile, onları saymaya başlardı.. devam ettim.. “kast ettiğim sesler bunlar değildi ama tuncay..”

    dönerek yüzümü seçil’e “öyle değil mi seçil?”

    tuncay’la bu konular konuşulmazdı.. “ayrıca ışık da çok fazla, öyle değil mi? evet, tuncay’ın bahsettiği şeyler nedeniyle taktım hayatım boyunca kulaklık. ömrümün yüzde iki yüz seksen yedisini kulaklıkla müzik dinleyerek geçirmiş olsam da, ve yıldızların ışığının peşinde koşmuş olsam da daima, sözünü ettiğim gürültü bu değil. bu kez rahatsız eden ışık da o söz konusu insan temelli yapay ışık değil, floresan, monitör, sokak lambası, fener, araba farı, polis sireni, televizyon, monitör, kapalı olmayan elektronik aletlerin güç ışığı ve senin de dediğin gibi telefonun ışığı.. hayır hayır, bu sözünü ettiğim başka bir ışık.. kaynağını göremiyorum.. gözleri kör edebilecek kadar yoğun ve bütün evrenin yıldızlarını öldürebilecek kadar koyulukta bir karanlığı gizliyor içinde üstelik..”

    “ya gürültü bebeğim?” dedi seçil.

    “kafamın içinde o sadece.. her şey kafamın içinde olup bitmekte.. biliyorsun bunu. herkesin kafasının içinde olup bitmekte her şey, sanal bir dünyanın içindeyiz, misal alemi der buna bizden önce gelmiş gitmiş insanlar.. hiçbir şey gerçekte fizik anlamda yok iken, matrix içinde metaverse adında bir sanallık daha inşa edip ona bağlanmak için çırpınıp duran, kendi öz benliğinden -gerçekliğinden değil- kaçan varlıklarız. …..rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki….. rüyadan başka hiçbir şey değil her bir şey. sarmal bir şekilde dışarı taşmalıyız. bir katman.. bir katman daha…”

    “zemt galaksisinin olduğu evrene doğru.”

    “onun da dışını kaplayan bir şey vardır mutlaka..”

    “sınırsız ve sonsuz bir kabuğun içindeki kabuk evren modeli mi? en dışında ne var bu ebe gümecinin?”

    gülüyordu bunu söylerken.. benimle taşak geçiyor sayılmazdı. gülüyordu sadece.. o da biliyordu hakikati. -gerçeği veya doğruyu demedim- siz kulak misafiri olun diye konuşuyorduk onunla hem. yani aynen bir tiyatro oyunu gibi. ama bu en başından beri böyle değildi.. diğer dördü benim de farkına varmam için oynuyordu tiyatroyu. o ayrı. ilk iki kitap bunu anlatıyor. du. da. kime ne anlatıyorsun sen? koskoca bir hiçliğe karşı var olma mücadelesi verdiniz mi hiç hayatınızda? hayatınızda demeyelim. hafif kalır. hayat boyu demek daha doğru olucak!

    “aslında ‘kabuk beden’ seçil.. ‘kabuk evren’den ziyade yani..” dedim.

    “tanrı?” diye sordu.. “ışık olan da o mu yoksa? hani şu içinde tüm yıldızları söndürebilecek bir karanlık taşıyan”

    “lucifer’in olduğu söyleniyor ışık getirenin ama bu yanlış, biliyorsun bunu” dedim.. tüm sembol, idea, akım, fikir, his, beden ve türleri tersine çevirebilen kibirli bir kurnaz kukla kendisi.. tanrı’nın kuklası.. bizim için gönderilen kendisini düşürüldü sansa da bulunduğumuz irtifaya..”

    “siktiret” dedi..

    “çok fazla gürültü var” diye yineledim.. “kafamın içinde.. kafamın içindeki sesler susmak bilmiyor bir türlü.. yükselmemi engelliyorlar. bir de ışık.. ama dediğim gibi öylesine derin bir karanlık saklanıyor ki bu ışığın içinde, kendisini göremeyelim diye gözleri yakan bir yoğunlukta parlak bir ışığın içine gizlenmiş puşt..”

    “umuttan mı bahsediyorsun sen?” dedi

    “umut kim be?” dedim, “sikerim umudu.. ben özlem’in peşindeyim. sahi o napıyor?”

    “öylesine yoğun ve gözleri kör eden bir karanlığın içine saklanmış ki…” dedi göz kırparak.

    “ışığını söndürmelerine izin vermemek içindir” dedim.. “anladım.. karanlıkta karanlığı avlayan karanlık..”

    “ışık değil miydi o alıntındaki son ‘karanlık’ kelimesi?”

    “değiştirdim yavrum.. zaman değişiyor.. eski metinlerimdeki cümlelerimi alıp, ters yüz edip tekrar yazıcam. belki o zaman çok satarım. okunmasam da parayı vururuz.. ne dersin? sonra da bir porno şirketi kurup, bütün dünya liderlerini, ayırt etmeksizin hepsini, iktidarları, muhalefetleri, sikkko ünlüleri ve fenomenleri ve sanatçıları ve düşünürleri ve bilim adamlarını, bizce sikkko olanlarının hepsini… çocukluğumuzdan şu yaşımıza kadar gıcık olduğumuz herkesi, ilk okul örtmenimizi, atatürk’ü, cengiz’i, isa’yı.. komik duruma düşüren parodi pornolar çeker, sürekli davalık olup gerçek anlamda yarrağa yeriz.. sonra da biri kafamızın arkasından tek kurşunla bitirir ‘bu evrendeki’ işimizi. veya kalp krizi süsü verip, öldü der geçerler, sigaramıza ölüm aşısı katıp.. ne dersin? yapalım mı? ters yüz edek mi tüm yalanlarımızı..”

    “ileriye dönemeyişler?”

    “süper.. başlık tamam işte.”

    “ne tamamı bebeğim, geriye dönüşlerin aynısının tıpkısı oldu mana bakımından. zıttın zıttı kendine eşittir.. ayna ve ikiz dünya teorisine sokma beni de.”

    “simetrik evrenler teorisi o bikerem.. 18 boyutlu. gerçi teori değil bi kere gerçekte, gerçek deyince kafayı yedi sanıyorlar, o yüzden teori diyek. dördüncü boyuta çıkıp çıkıp iniyorum paso, allah sonumu hayır etsin, bir beşe terfi edemedik.”

    “ya girdap bırak allah aşkına taşak geçmeyi de..” dedi.. “ne gürültüsünden bahsediyorsun sen? neyin ışığından? psikoz ataklarından biri daha mı demleniyor yoksa gene?”

    “domuz gibi biliyorsun gerçeği” dedim

    “ben biliyorum da okuyucular bilmiyor be oğlum. en azından çok büyük bir kısmı.. onbinde dokuzbin dokuz yüz doksan dokuzu”

    “on tane bile okurum yok benim, ne on bini.. anlatsam da anlamaz hem onlar. komplo, yalan dolan, alavere dalavere, saçma, mantık dışı, bilim dışı, o dışı bu dışı şu dışı, ışın kılıcı dışın dışın gölgelerin öcü adına öcü böcü büyü artık ölü der geçerler.. çok elit bir okuyucu kitlem var benim biliyorsun.. feci zekiler. arkadaş kitlem de öyle..”

    “en kötü deliliğe vurmuş gene, bir psikoz daha der uzaklaşırlar”

    “muhtemelen… neyse siktir et.. gel şu film izleyek, dün atmıştım ya torrente inmiştir şimdiye..”

    ..

    gülmedik. ağlamadık. boş boş baktık ekrana ve sigara ve kahve içtik ve durduk öyle hiçbir şekilde herhangi bir şey etmeden.

    seçil’e herhangi bir şey anlatmama gerek yoktu ama size söylemek istediğim çok şey var dostlar.. size bir çok şey söylemem gerek sevgili okuyucular, sevgili dünya vatandaşları, ve sevgili cinler, ve sevgili özlem’in harikalar diyarı perileri, ben çok yoruldum, sonsuza dek susmayı ve işaret dili veya göz izi ile bile konuşmamayı tercih etmeden önce son bir şans isteyip, fakat bu kez artık baya baya bir üstü -röpteşambırla- kapalı aktarsam zihnimin iç açılarının karekökünün prospektüsünü. ve hiç bi sikim anlamasanız.. olur mu? ben bir çok şey anlattığımdan emin olsam dahi.. olur mu?

    “neden olmasın ki…” dedi seçil sardığı sigarayı uzatırken bana.. ama pek beceremedi özlem’in taklidini yapmayı..

    “bana, kuracağım her cümleye karşılık, süper bir şirinlikle ve cam gibi parlayan gözleri ile “neden olmasın ki” diyen özlem’in ışığı yeter” dedim.. “i̇çinde saklandığı karanlık ben olsam da onun.. bu da onun tercihi seçil.. refik’le sen gibi değiliz biz, ya da tuncay ve onun aynı anda ve eş zamanlı olarak takıldığı binlerce sevgilisi gibi..”

    “yatalım” dedi.. “gece bitti..”

    “müzik devam ediyor ama” dedim..

    “ve hep devam edicek” dedi.. “açık bırak.. gel uyuyalım. belki bir dış evrene uyanırız rüyamızda..”

    “olur” dedim. “olmaz” dedim. “yani yatalım o olur da, uyuyarak çıkılmıyor dışarıya.. portal kapısı uyanmak da değil ama.. ‘uyanın’ diye bağıran zır cahillerdir asıl nefret edilesi uyuyan tüzeller.. her neyse.  uyku on bin milyon yıldır namağlup götürüyor insanlığa karşı verdiği mücadeleyi sonuçta.. kaçış yok..”

    sarılıp uyuduk sonra. kardeşler gibi.. rüyamızın içinde bir başka evrene falan da uyanmadık. ya da astral nöradmiral olmadık hiç, herhangi bir zamanda.. gerçekten olanlar varsa da özenmedik onlara. halimizden memnunduk. bulunduğumuz gerçeklik ve boyuttan da.. zihnimizle gördüğümüz hakikati -başkalarına göre hayal ürünü olabilse de- değişmezdik, hiçbir ütopyaya.

    olan olmuş. biten bitmişti.. kendi hayatımızın filmini izliyorduk aslında yaşarken.. yaptığımız tüm seçimler, aldığımız tüm kararlar, yaptığımız tüm hatalar, hissettiğimiz tüm o acılar ve kırdığımız tüm o kalpler, çoktan yaşanmış olmuş bitmiş ve sonlanmıştı her şey.. i̇zlettiriliyorduk.. ne bok yediğimizi hatırlatıyordu bize, melekler.. ölünce idrakine varıcaktık bunun..

    “bilim ile kanıtlayamayacağına göre salla bakalım metafizik deyişlerini” dedi biri.. şimdi bunu okurken.. demiş olmalı yani.. böyle diyenler, kanıt ve ispat diye direttikleri bilimin içinde, eskiden katolik kilisesinin dinden çıkanlar için kullandığı ve kökeni buraya dayanan kelime aynen olduğu biçimi ile neden yer etti peyda oldu son bir sekiz dokuz ay önce corona sonrasıyla bilim içine ve bilim için kullanılıyor şu an, önce bunu bir araştırsınlar öğrensinler: “bilim inkarcılığı.” what the luck? inkar din ile ilişki bir terim değil miydi güzelim.. bilim de bir din haline mi geldi? kelime kökeni ve anlamı borç idir ayrıca dinin de arap’çedeefegeyumuşakgh..

    daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunun farkında olanlar, farkında olmayanlara bir aduket atsın.. otorite ve sistem ile kan kardeş olan bazı bilim adamlarını da, var olup olmadığı meçhul olan uzaylılar bir zahmet edip kaçırsın..

    ben hiçbir şeyden emin değilim bir tek şey dışında. hayatım boyunca da olmadım.. o tek şey   de kendimim..

    ölümün bir çıkış kapısı olduğunu ama çıkmak için acele etmemek gerektiğini söyleyeli, yazalı, kuralı bu cümleleri, on yedi bin sene olduğuna göre, ki bunun farkına varışım çok daha eski iken, kendimi tekrar etmemin bir mahsuru yok sanırım.. edebiyatta da kelimelerin bir zaman aşımına uğrama yasası var sonuçta.  sikerim ters yüz etmeyi yazdığım her şeyi ayrıca.. öyle de satmayacak, böyle de basılmayacak, şöyle de okunmayacak, bağırsam da duyulmayacak.. sonuç olarak.. ne diyorsam o.. daha önce de.. şimdi de. sonra da..

    biz eksi bir desibelde ve karanlığın tonları halinde yayılıyoruz evrene.. ışık hızı aşıldığında, konumunu ve hareketsizliğini koruma kanunu bu… zamanın içinden geçebilmek için bir gözlemci olarak. eksibirdesibel ve ışıksızlık. sizlerin, dünya halkı olarak henüz bilemediğiniz, bilimsel olarak teznedilmemiş ve teknokolik olarak erişilmemiş bir evreniz..

    evreden, evreniz o son kelime. evrenden, evreniz değil anlamı ama onu da çıkartalım olur mu. çok mu karışık oldu?

    ZEM’t galaksisinde çok daha ötesi olduğunu söylesem de, görmediğiniz şeylere inanmayan aklınız ile alakadar değilim sonuç olarak.. hiç olmadım.. ki inanmak görmeden olur, gördüğün bir şey için kullanılan kelime şahit olmaktır.. türkçeyi ve kelimelerin anlam ve kökenlerini baştan öğrenin önce, sonra beni eleştirin..

    siz bizim aynamızsınız, biz ne dersek o olur..

    çav belladonna..

    dipnot ve özetler

    * ışık tüm hızı ile gelirken, içinde sakladığı kör sessiz dilsiz hissiz kokusuz karanlığı yaymak üzere… kendi içindeki karanlığa saklananlar ve ondan bir ışık demeti patlayana kadar sağ kalanlar çıkacak bu dehlizden sadece..

    * “karanlık dışarıda hissedilir olduğunda bile kuvvet ve ışık içinde yaşayabilir” keny arkana – bana attığı bir e-posta’dan..

    * başlık lp’nin “lost on you” adlı şarkısından evriltilmiştir.. ve bu metin boyunca, şarkı tekrar tekrar ve tekrar çalmıştır.. kafamın içindeki sesleri durdurmanın tek yolu müzik olduğu için olmalı bu. ya da uyku..

    29.10.22 – 2303

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • önsez-i

    yazdıklarını basılı yayınlayabilmenin tek yolu kitap mıdır?

    soruyu şöyle değiştirelim; bir insan yazdıklarını neden yayınlar?

    daha aptalca bir soru için, bkz; “neden yazıyorsun?”

    buk’un, benzer bir soruya karşılık verdiği yanıt: “neden bu kadar aptalca sorular soruyorsun” idi.

    yaptığım birçok şey için, aynı iki aptal soruyu çok işittim:

    “para kazandırıyor mu?”

    “neden?”

    işin parasal yönünü es geçelim. fanzin yaparak para kazanılmaz. ama bu soruyu sorabilen zihniyet, her daim önümde, dokuz metre onbeş santim uzağımda bile değil, daima burnumun dibinde, bir baraj olarak duruyor, taşaklarını korumaktan başka bir dert de edinmeden üstelik kendilerine.

    “neden?” kısmına geri dönersek: epey sıkıldığım bir dönemde, “neden yaşıyorsun” demiştim, “neden yazıyorsun” sorusuna cevaben. ve dönüp bana, “yazmak için mi yaşıyorsun” demişti. ki anlatılamadığımı anlamıştım, ki daha aptalca, ki yazmak için yaşanmaz, yaşamak için de yazılmaz. son iki ifadeyi, dört farklı anlamda da, düşünebiliriz, sonuç değişmeyecektir. açmayalım.. şimdilik.. anlamları..

    zırvalıklarımı, birisi, kitap haline getirmiş olsaydı da, sonuç değişmeyecekti, yıllar sonra, yayınlayan yerin kelepir kitaplar kategorisine gireceğime, şüphem yok. elimizde kalanları, çöpe atmak yerine, kakalamak için, fiyatımızı düşmeyi öğrettiler bize, ki avucumuzu yalamayalım.

    “kapitalizm, kitabı, değişim-değeri bağlamında bir meta [ticari eşya, mal] gibi görür. kapitalist için mesela bir ayakkabı ile bir kitap arasında, bir fark söz konusu değildir. kullanım değerinde nasıl metanın niteliği öne çıkıyorsa, değişim değerinde metanın niceliği öne çıkar. kapitalist için, metanın niteliği değil, niceliği, yani, kaç sattığı önemlidir artık. kitabın da bir ticari eşya [metâ] olarak çok satıyor olması, kapitalizmin mantığı ile birebir örtüşür. doğallıkla çok satışı sağlamak için kışkırtıcı ve elbette göz alıcı bir reklamcılığa ihtiyaç vardır.” hilmi yavuz

    baştaki soruya dönersek: yazdıklarını basılı yayınlayabilmenin en iyi yolu fanzindir. galiba, bu yüzden, uzun uzun zamandır, bir şeyler, biriktikçe, toparlayıp, farklı isimler altında, veriyorum fırına. ve şimdi, bir zamanlar birçok yayınevine sunduğum, ve sonrasında, tüm içeriğini, bir zip dosyası yapıp, netten saldığım, “useless and empty words”, yani, “işe yaramaz ve boş kelimeler” üst başlığına sahip olan, kitap olamayan kitaplarımı, (yayınlanınca, ona da “kitap değil bu” diyecekler, şiirlerime “şiir değil bu”, öykülerime “öykü değil bu” denildiği gibi) fasikül halinde zine olarak yayınlama karara aldım. bazı öyküler, geçmiş bazı yayınlarımda da yayınlanmış olabilir, ama hiçbir zaman herhangi bir yayında veya net ortamında yayınlanmamış şeyler de olabilir.

    “geriye dönüşler” adlı zırvalık da, bunlardan bir tanesi. ilki. zırvalık kelimesini işlerim için kullanma hakkı bir tek bana aittir. benim kendi kendime veya ürettiğim işlere, gerçekle karışık bir alay şeklinde veya tamamen hissettiğim tükenmişlik halinin yarattığı öfke ile yakıştırdığım sıfatları bir başkasından işitince, çok güzel sağır dilsiz taklidi yapabiliyorum. kör taklidini beceremediğimi bilmenizi isterim ve size doğru gelen bir orta hatta ortada top bile yokken çıkabileceğiniz rövaşatalarınızı boş geçmeyip boya kalemlerimi elime alabilirim, skorda bir değişiklik yaratmak yerine hakemi avlamak için üstelik..

    “sizi uzaktan izledim, gerçek olduğunuzu bilsem, görüş açınıza girerdim” kayra (of gına)’nın bir liriğinden rötüşlediğim mottom)

    geriye dönüşler isimli serime gelirsek;  bir zamanlar, yazılmaya çalışılıp, yazılamayan, ama bilinçaltımda -tamamen kurgulanmayıp- bizzat yaşanmış olan gerçeklikten, arda kalan öykülerin, bir toplaması. ki hala, sorulacak olursa eğer bana, “bunlar gerçek mi” diye, gerçekmiş gibi anlatabilirim herkese. çok fazla psikotrop, gerçeklikle bağınızı koparıp, sadece düşlediğiniz bir şeyleri, gerçekmiş gibi hatırlamanıza neden olabiliyor.

    12 sene önceydi. 2000 yılı, eylül ayı. hiç kimse yoktu. gerçek anlamda hiç kimse. gerçek anlamda hiç, kimse! özlem, refik, tuncay ve seçil dışında. odamın içinde dönüp duran hayaletler. ve ardından, onlarla birlikte geçen 9 senenin, yadsınamayacak bir şekilde gerçekliğini ret etmenizi sağlayan, bir dinamit atarlar içinize, 2009’da, ayılırsınız: gerçeklikle kurduğunuz bağ, hiç hoşunuza gitmez: psikoz öncesi-psikoz-psikoz sonrası.

    burada okuyacağınız kişi ve olaylar, hayal ürünü değildir, kurgusal olarak adlandırılabilecek her durum, aslında yaşanmış olan bir gerçekliğin, bilinçaltında farklı bir frekansta açığa çıkmış halinden başka hiçbir şey değildir. o yüzden, ardından dönüp, şurası olmamış, burası buraya uymamış, edebi değil, şiir değil, gerçekdışı, çelişkili, abartılı, ve türevi, her türlü eleştiri, kamusal alandan, özel alana doğru yapılan, izinsiz bir yürüyüşten başka bir şekilde algılanmayacaktır. hoşunuza gitmiyorsa, okumazsınız, olur biter: tüketici haklarının bu konuyla ilgili bir kanunu yok: çünkü ortada, satıcı-tüketici-fetiş fiyatı-garanti belgesi yok. ancak, küçükleri muzır neşriyattan koruma kanununun, konuyla ilgili görüşleri, çevirmenleri manken sanan polislerin*, üniforma fantezileri ile, sınırlı olduğu için; hakkınızı bir de, o tür ilgili mercilerde, arayabilirsiniz.

    benim başımda, ilgilim olan bir mercii yok!

    Tao ya da diğer adı ile Allah dışında

    ait olduğumuz, toplum-veya-devlet-veya-dünya; atar damarımızı kesmekle uğraşıyor. ki bize sattıklarını, tersyüz edip, gerisin geri kusamayalım.

    şuanının kesiri ≤ 02.şubat.12

    * “ölüm pornosu” isimli kitabın çevirmenini ifade sırasında manken sanan polislerin durumu kast edilmiştir. yanlış hatırlamıyorsam NTV haberi idi, başka kanalda olabilir, gerçektir, yaşanmıştır böyle şeyler, hafızamızı diri tutmamıza izin vermezler ama sürekli aklımızı çelecek kuşkular var ederek taş devrinden beri; üçüncü boyutta görünmez canavarlar ile onlara ilik olan zanlı insan nesli. 

    .

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • geriye dönüşler part 1

    geriye dönüşler – part1 

    birinci bölüm

    1.

    beş yıl önce. karşıyaka’da, bir evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi, refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi. ve ben ise bir köşede, elimde bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha gibi yani. 

    “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı. 

    seçil’in ailesi, şu an bulunduğumuz evin bir üst katında… ve, evet, sıra bana geliyor tekrar, bir nefes daha. ve bir yudum daha. ve bir kez daha, “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem. bunlar ısınma turları, uzun zamandır öykü yazamıyorum çünkü, beş ayda bir adet çıkarttım. zor bi dönemden geçiyorum ve daha da zorlaşmakta, ama boş ver, biz beş yıl önce ne bok yediğimizle ilgilenelim, kim takıyordu ki zaten beş yıl sonrasını o dönemlerde? şu an da beş yıl sonrasını düşünecek halde değilim zaten. 

    seçil ile refik bir konu üzerinde tartışıyorlar, özlem ise kendine bi tekli sarıyor, elimdeki ölü. aslında, o odadaki herkes ölü. ve bir yudum daha. altı saattir birlikteyiz ve ben son iki saat boyunca sustum, ama yavaştan geliyorum, son düzlükte atağa kalkıcam. 

    2. 

    liseyi yeni bitirmiştim ve yaz stajı yaptığım yerde işe alınmış, iki hafta sonra da işten atılmıştım, her neyse, bir gün bi telefon geldi, dayım arıyordu, ve beni dershaneye göndermeye karar vermişti, o benim için her şeye önceden karar vermiştir, ben bu yüzden yapmam gerekenler konusunda düşünmeye ihtiyaç duymuyorum, gittim, ve bir sene boyunca sadece ders çalıştım, ardından lise sonda aldığım puanla da girebileceğim ancak zaten lisede üç yıl boyunca iyice sıkıldığım için okumak istemediğim bir bölüme, dershane yardımı ile üçüncü sırada girdim. aslında amacım başka bir bölümdü. “boşu boşuna bir yıl” diyorsanız yanılıyorsunuz, bunun üzerine “boşu boşuna dört yıl” olarak bir ilavesi de oldu. beşte sıfır. okula puan sıralamasına göre üçüncü sırada girip, dört yıl sonra da atıldım. ama neyse, o dönemlerde, gerçekten, ama gerçekten, bir şey olmak istiyordum, ve bundan ne zaman vazgeçtiğimi, yani filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. istek duymuyorum, ve böylesi daha iyi. galiba. en azından. yani bence. evet. doğru olmalı. istek duymamak. harika. gerçekten. bir başına ve başı boş. gerçekte de öyle mi acaba? 

    3. 

    müzik çalıyor, adının social distortion olduğunu yıllar sonra öğrendiğim bir grup, tek bir şarkı, dönüp duruyor odada. tükenmiş bir şekildeyiz, hiçbir amacımız, gitmek isteyebileceğimiz hiçbir yer yok. bu duruma nasıl geldiğimi bilmiyorum, kimse bilmiyor, bir noktadan sonra patlak veriyor her şey, başta anlayamıyorsun yani, sonra birden, ucuz bir otel odasında farkına varıyorsun gene yanlış yaptığının, dağılmış eşyaların, bir ton kitap ve cd arasında, tıpkı bir hapishane hücresini andıran bir otel odasında. tek pencere, o pencere de otelin içine, hole dönük. yani dışarıyı göremiyorum, gökyüzünü. eşyaları toplayıp şehri terk edicem. oysa ben, o eşyaların arasında durmuş daha önceki beş yılımı ya da aynı şekilde başka birilerine kaptırdığım hatunları düşünüyorum. çünkü o sabah okuduğum bir kitapta tanrılarımdan bir tanesi, “daha önce bi çok herife hatun kaptırdım” diyor. “sen de bendensin” diyorum tanrıya, ya da yazara. ya da her ne boksa. ya da ama bir saniye, farkında olmadan o yeşil halılı evdeki diğer üçlü ile bi kaç tek attığımız geceyi anlatırken neden bir ay öncesine geçiş yaptım bilmiyorum. bilinçaltı olabilir, hemen hemen aynı hisler. tıpkı bir kokunun sizi geçmişe götürmesi gibi. iyi de bu ikisi arasındaki benzer öge nedir? tükeniş olabilir belki. ya da. ama. her neyse… 

    sürekli kendimi tekrar ediyorum galiba… boktan bir kısa film senaryosunun farklı versiyonları gibi. aynı rolü oynayan değişik insanlar giriyor hayatıma. ama senaryo hep aynı. ve tekrar, tekrar, tekrar. 

    4. 

    filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. o odaydım ve düşünüyordum. yeşil halılı odayı kast ediyorum. seçil bir şarkıyı koymuştu teybe, bir kaset, ve kasette tek bir parça vardı, aşağı yukarı onbeş kez üst üste çekilmişti aynı şarkı. bir tür delilik. ve sürekli çalıyordu. başka bir tür delilik.

    refik birden ayağa kalktı, “sikerim böyle hayatı” diyerek, kapıyı açıp aşağı indi. her ikimiz de kaybediyorduk, azar azar olsa da. ve hâlâ çalmaya devam ediyordu: “no pain no gain” 

    “bi şey söylesene be” dedi özlem. iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı. 

    iki saattir tek satır konuşmamıştım. “ben yukarı çıkıyorum” dedi seçil, refik evine döndükten sonra, “saatimi kurucam, sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız..” ve ailesinin yanına çıktı. 

    “kaset kalabilir mi biz de” dedim, ve kaldı. değiştirmeye niyetim yoktu hiçbir şeyi. orada sonsuza dek kalmak istiyordum, o köşede, kimse dokunmasın bana istiyordum, gelsinler, gitsinler, ama değiştirmesinler hiçbir şeyi, yeşil halıya alışmıştım, ya da o gece lambasının eşliğinde sabahlara kadar konuşmaya. takı satıyorduk, “takı takı takı, sanat” demişti bana, gerçekten bir sanatçı olduğuna inanıyordum. ama ne önemi var ki? nedir ki sanat? sikmişim. 

    “sana gerçekten aşığım” dedi.

    “sikmişim aşkı” dedim.

    “neden böyle yapıyorsun” dedi, “anlamak zorundasın.”

    “hiç bi bok yapmak zorunda değilim ben” dedim, “ne zorunluluğu?”

    “ama ben zorundayım! yaşamak için!”

    “iyi yaşa o zaman, çeneni de kapa, müzik dinliyorum.”

    “hep aynı şeyi dinliyorsun ama.”

    “hey aynı şeyi yaparlar.”

    “bu ne şimdi?”

    sessizlik. 

    ikinci bölüm

    1.

    daha sonraki dört gün okula gitmedim. ama evden okula gitmek üzere çıktım. özlem adında bir hatunla takılıyordum o sıralar, benden üç yaş büyüktü. ve sanıyorum bu da yirmi bir ediyor. ortak bir takı tezgahımız vardı, ve sabahları, o ve ben, değişik evlerden çıkar, aynı evde buluşurduk, o’nun abisinin evinde. abisinin adı refik’ti, abisinin sevgilisinin adı seçil. şimdi burada durup size bir aile ağacı çizmek isterdim ama, hiç vaktim yok. üzgünüm! 

    kehanetimi düşleyebiliyor musunuz? 

    günümüzden beş yıl öncesinin izmir alsancak’ın da bir evdeyiz ve günümüzden beş yıl öncesi ikibin yılı ediyor o sıralar ve dahası bu ev refik ve tuncay isimli iki öğrenciye ait, ve dahası bu iki öğrencinin okula kayıt dönemi dışında gittikleri yok, ve daha dahası da şu; bu ikisi hayatlarının dört koca yılı tıp ya da eczacılık (emin değilim) eğitimi gördükleri için hangi hap ne kadar kafa yapar biliyorlar. 

    sabahın yedisinde uyandırılıyorum, “oğlum kalk, okula geç kalacaksın.” sabahları bünyem hiçbir şey kaldırmıyor, (sabah ereksiyonu bir istisna sadece) günlerden salı, üniversitedeki ikinci günüm. bir not; lise ikiden beri birinci ve ikinci dönemlerin ilk haftaları okula gitmem. nedeni de şu; ben kekemeyim, ve tanışma faslı denen o şeyde konuşamayarak herkesin eğlence kaynağı haline dönüşüyorum. “adım x, daha önce y ve z okullarından mezun oldum, şu olmak istiyorum, evim şurada” tarzında bir kalıp cümleyi, sırası gelen herkes kendine göre uyarlar, ve sıra bana geldiğinde bazı tiplerin sırıtışını görürüm; “ee adım şey, ee şey” 

    ben kalabalığa karşı konuşamam, nedenini bilmiyorum, bir tür hastalık işte, ve bu hastalığın ilacını on yedi yaşımda keşfettim; alkol. 

    evet, ne diyorduk? bu arada sizi uyarıyorum, zamanda bir ileri bir geri yaparak ve anlattığım şeyler içinde daldan dala konarak beyninizi tahrip edebilirim, “ne diyor bu adam” ya da “şimdi hangi zamanı anlatıyor” diyebilirsiniz. “bazen benim de karıştırdığım oluyor” dersem yalan söylemiş olurum, kendi geçmişimde olan biteni nasıl karıştırabilirim ki? sadece konsantre olamıyorum, odaklanamıyorum, anlıyorsunuz ya? bunun birkaç nedeni var, birincisi; şu an bu satırları yazarken, arada sırada duvarlarda gezinen bir şeyler olduğunu görüyorum, bir görünüp bir kayboluyorlar, özellikle gözlerimi ekrandan çekip o noktaya direk bakarsam hemen kaybolurlar, ya da güneş gelince. ve bir de, karanlıkta, boşlukta bir şey geziniyormuş hissi. bu bir insan ya da bir kedi olabilir, ya da bir kuş. her şey olabilir, tank bile… ama bir görünüp bir kaybolurlar, genelde karanlık gölgelerdir, ama bazen ışık saçabilirler ve ilk başlarda oldukça korkutucu bir durumdu bu, sonra alıştım, alıştıktan sonra bir süre eğlenceli gelmeye başlamıştı, oldukça sıkılmış durumdayım ama bu aralar. neyse. dahası paranoyalarım var, biri her an arkamdan gelip ağzımı bantlayacakmış hissine kapılırım çok sık, bu tip birkaç şey daha. ya da birden bire bir boşluğa düşerim, ruhsal ve zihinsel bir boşluk, “şu an nerdeyim?” “ne yapacaktım?” “ne yapıyorum?” vesaire vesaire. yolda giderken nereye gittiğimi unutuyorum bazen, otomatik pilota bağlanmış bir şekilde yürüyor ve gideceğim yeri geçtikten bir süre sonra, “ah, evet, tabi, doğru ya..” gibi sesler çıkartarak gerisin geriye dönüyorum. evet, haklısınız deliyim galiba… 

    evet, şunu diyordum aslında, sabahları bünyemin hiçbir şey kaldırmıyor oluşu, özlem ile bir evde buluşuyor oluşum, ev refik’in, ve üniversitedeki ikinci günüm, ama ben okula sonraki dört gün gitmedim, ve ilk gün de derse girmemiştim zaten. 

    annem sesleniyor, ve ben uyanıyorum, biraz zor da olsa, ve kalkar kalkmaz birkaç şarkı dinlemek iyi geliyor ruhuma, kahvaltı yok, su bile yok, sabahları bir şey yer veya içersem kusarım ve oldukça gerginimdir. sizi hiç nedensiz terslerim. 

    evden iyi dilekler ve dualar eşliğinde salınıyorum, ve okula gitmek için bir otobüse binmek yerine, alsancak’a doğru yürümeye başlıyorum. 

    alsancak kıbrıs şehitlerindeyim. sabahın dokuz buçuğu. bir ara sokağa sapıyor ve ilerden sağa dönüyorum, üçüncü kat. öncelikle evin karşısından oniki şişe bira alıyor ve yazdırıyorum, refik’lerin hesabına. sanıyorum aylık bir milyar falan içki ve ota gidiyor, beş kişinin ortak uçuş masrafı. havada asılı kaldığım günleri hatırlıyorum da, neyse, zili çalıyorum ve yukarıdan bir rasta kafa aşağı bakıyor, kafa refik’e ait. otomata basıyor, üçüncü kata elimdeki oniki şişe bira ile birlikte tırmanıyorum, kapıda şu yazıyor, “bu soğuk dünyada kapana kıstırıldık-pac” 

    ben yazdım onu, o zamanlar da yazıyordum, sonra yaktım, 25-30 öykü, sonra gene yazıp gene yaktım, bunları da yakıcam, biraz biriksin, ve ben biraz daha düşeyim yeter. 

    ve içeri giriyorum, ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok, , 6 tane kedi var evde, ve akşamdan kalmalık olan iki tipe “günaydın” diyorum, kendi köşeme geçip ilk biramı açıyorum. sarhoş değilsem ağzımdan tek sözcük çıkmaz, donuğumdur, aptal gibi görünürüm, ve dahası kafam gerçekten çalışmıyor ayıkken. ufak bir yudum, dünyanın en harikulade şeylerinden biri, aç karnına bir yudum bira içmek. 

    kapı çalıyor; özlem ve seçil. 

    özlem karşıyaka’da bir apartmanın üçüncü katında tek başına yaşıyor, ve seçil ise aynı apartmanın bir üst katında ailesi ile birlikte yaşıyor, bir anne bir baba ve bir kardeş ile, ve dahası, evet, daha önce de bunlardan bahsetmiş olabilirim size. 

    özlem amerika doğumlu bir hatun, annesi fransız bir afet, babası ise türk bir iş adamı, ancak anne ve baba çoktan boşanmışlar ve baba her ay özlem’e bir miktar para gönderiyor, refik ise aynı baba tarafından evlatlıktan ret edilmiş ve bu onun umurunda bile değil, “bir babaya ihtiyacım yok, tek yapmak istediğim takı satıp içki içip düzüşmekti, ve babam okumaya niyetim olmadığını anladığında maddi desteğini üzerimden çekti, ama neyseki insanlar hâlâ güzel görünmek için bu incik boncuklara ihtiyaç duyuyor.” 

    seçil’in ailesi bir hayli ilginç. çocuk yaparken tuhaf bir hesap gütmüşler, seçil üniversiteyi bitirdiğinde, (her iki kardeşin de hiç sınıfta kalmadığını hesaplıyorlar), kardeşi duygu üniversiteye başlamış olacak. bu hesap 6 yıllık üniversite (tıp) ve dört yıllık fen lisesi üzerinden yapılmıştır, ya da beş. ben ne bileyim. dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu hesap yapılırken seçil 6 yaşında falan olmalı, daha o zaman karar verilmiştir, “tıp okuyacak kızım” 

    eğer böyle bir babaya sahip olsaydınız, siz de seçil gibi dört intihar girişimi ile bir rekora imza atabilirdiniz. aynı aile, diğer kız kardeş ankara odtü’yü kazandığı için oraya taşındı bir süre sonra, tabi seçil ona yıllar önce biçilen rolü ret ederek bir cankiye aşık oldu ve okulu bitiremedi. o beş kişiden hangisi bitirdi ki zaten? bristol’e okumak için giden özlem de dönüp geldi işte bitiremeden. doğal. 

    işin en ilginç yanı, ben o an onların arasında ne arıyordum bilmiyorum… hâlâ bilmiyorum. ve zaten tekrar onların arasına girdim altı yıl sonra. ya da birleştik. ruhlarımız mıknatıslı. çekiyor bir şey. ney olduğunu bilmiyorum ama çekiyor bir şey. bakıyor ve tamam diyorsun. sonra birden; booom… yanılmak dünyanın en boktan şeylerinden biri. diğeri de benim şiirlerim. harbi boktanlar. 

    onlarla nasıl tanıştığıma gelince, üniversiteyi kazanmıştım ama okulumun açılmasına daha beş hafta vardı. ve alsancak sevgi yolunda eski okul kitabı satmaya karar verdim. eski okul kitabı; bir üst sınıfa geçen birinden ikiyüzellibin liraya eski kitabı alır ve başka birine dört milyon liraya kakalarsınız, yani diğerleri öyle yapıyordu. ben ise bazen bir milyona alıp iki milyona satıyordum, yok hayır, pek fazla satabildiğim söylenemez. ikna kabiliyetim bir hayli zayıftır. onbeş gün boyunca her gün eski kitap için bir tezgah açtım o dönem, ve o sıralarda seçil ile tanıştım. yan tarafta tezgah açan bir elemanın yanına gelip gidiyordu. sonra refik’le tanıştım. sonra refik’le bir hayli sıkı fıkı oldum. ardından bu eski kitap satma dönemi sona erince, refik’in kardeşi ile takı tezgahı açmaya karar verdik. ve ben tüm bu zaman zarfı içinde her gün refik’lerin evine gidiyor ve içiyordum. 

    evet. bir köşeye çekilmiş, biramı yudumluyor ve sabah haberlerini izliyorum. kapı çalıyor, seçil ve özlem. kadro yavaş yavaş tamamlanıyor kısacası.. seçil direk mutfağa gidiyor ve gelirken aldığı biraları buzluğa soteliyor, özlem yanıma oturuyor ve “naptın dün?” diyor. 

    “ders programını aldım, okulun kampüsünde turladım biraz, sonra eve dönüp yattım. seni ektim dün, özür dilerim, ama moralim bozuldu, okul ortamı boktandı, tipler falan, ya da ben. bilmiyorum. sen naptın?” 

    “bi kolye sattım kızın birine, hepsi bu” “üçüncü satışımızı yaptık yani, harika”

    “satana kadar canım çıktı biliyomusun”

    bir kolye sattık, mucizevi bir şey satış yapıyor olabilmesi, benim biramdan bir yudum alıyor ve devam ediyor,

    “insanlar neden bu kadar müşkülpesent sence?”

     “mükemmel olmak istiyorlar güzelim” 

    2. 

    ege üniversitesi civarlarında bir yerdeyiz, öğlen vakti. önümüzde ufak bir takı tezgahı, elimizde bir şişe meyve suyu süsü verilmiş votka ile, hayatta kalmaya çabalıyoruz. güneş oldukça güzel görünüyor gözüme, yağmur sonrası dağılmaya başlayan gri bulutların arasından. şişeyi bana geçiriyor özlem ve bu esnada bir hayli yüksek kafası. ve oldukça içerden bakan gözlerini dikiyor üzerime, “sana aşık olabilirim biliyomusun” diyor, “ama hayır, buna izin veremem, asla, asla, olamaz böyle bir şey, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım.” 

    “iyi, ol” diyorum, “bana ne.” sanki hiç umurumda değilmiş gibi, ama umurumda. 

    “ney olayım?” diyor

    “ne istiyorsan onu”

    “sen ney olmamı istersin? özgür mü aşık mı?” 

    “her ikisini de. aşık olman, özgür olmanı engelliyor mu?” 

    hey bakın, tam olarak böyle dememiş de olabilirim, ama hemen hemen böyle dedim, hatırladığım kadarıyla. üstelik o dönemlerimin yüzde sekseninde sarhoştum. 

    “oldukça fazla engelliyor, sen hiç aşık olmadın mı?” 

    “ne istiyorsan onu ol” diyerek kestirip atıyorum hızlıcana. biraz üzülmüşçesine ve biraz da kızarak sanıyorum, hızlı hareketlerle, ingilizce bir kitap çıkarıp çantasından, “bu adamı bir gün okumak zorundasın” diyor bana. “türkçeye çevrildi, ama ben orijinalinden okuyorum. sana çevireyim mi bir şiirini” 

    “şiir sevmiyorum. dün sana verdiğim şarkıyı çevirdin mi türkçeye” 

    “henüz bakmadım.” bu hatun bana hayatımın o dönemlerinde, 2pac’ın bir çok şarkısını çevirdi. 

    “aşk konusunda ciddi miydin?” diye soruyorum. 

    “özgür olmam gerektiği konusunda da ciddiydim.” diyor “tek olmalıyım, tek tek tek, istediğim zaman çekip gidebilmeliyim istediğim yere. aşıksan uçamazsın. kesin ve net” 

    susuyorum. haklı olabilir. ama bu kiminle beraber olduğuna göre değişir, birlikte uçabilir ya da tek başına yere çakılabilirsin. 

    bir süre sonra, başını okuduğu kitaptan kaldırıp; “hayat yaşamaya değer mi sence?” diyor.

    “bu ne şimdi?”

    “öyle demiş senin adamın” 

    “nasıl yani, şarkıyı çevirdin mi türkçeye?”

    “evet”

    “harika”

    “bu adamı okumalısın” diyor tekrar kitabı göstererek, ilgilenmiyorum. 

    3. 

    sonra, o boktan sabah. ya da. bi saniye. o boktan geceden girelim. aynı şarkı. dönüp duruyor. no pain no gain. ya da bi saniye. şu anki durum da aynen bu şekilde. beş yıl sonrası. yani şu an. ben oktay’lardan eve dönüyorum. annem, “seni bir kız aradı” diyor “adı özlem’miş.” 

    ben buz kesiyorum. gidenler bazen geri döner ama bu hiçbir işe yaramaz. 

    pekala. o gece. seçil eve çıkıyor. kaset bizde kalıyor. ertesi sabah özlem gidecek, öncelikle almanya. sonrasında ingiltere. okul. okula gidecek. oraya. okuyacak. okumak istemiyor. ama babası onun okumasını istiyor. ben kimsenin herhangi bir şey yapmasını istemiyorum. o yeşil halılı odada kalmak istiyorum bi tek. ya da o ufak otel odasında. ya da. hayır. hiçbirini istemiyorum. evet. aynen bu şekilde. en gerçeği. 

    4. 

    yine tek başıma içiyorum işte. ve yine o geceki gibi fonda no pain no gain çalıyor. kazanmak istemiyorum dostum, hem zaten bu dünyada kazanmak isteyebileceğim hiçbir şey yok, ama sorun olan şu ki, açıkçası, artık kaybedebileceğim bir şey de kalmadı, hepsi bu. nokta. ve evet, tamam. bitti. dağılabilirsiniz. özeti geçtim. 

    üçüncü bölüm

    1.

    felaket akşamdan kalmaydım ve dün geceye dair hatırlayabildiğim şeyler kesik kesik ufak parçalardan oluşuyordu, hayal kırıntıları, rüya mı değil mi diye şüphe ediyordum, bir bardaydık, evet, 3 kişiydik, galiba, sanırım, emin değilim, bi hatun, iki herif, refik seçil ben, bunlar sevgili, altımızda bir araba var, canı isteyince çalışıyor, onyedi kutu bira içmişim, öyle söylüyor refik, “çok içtin” diyor, “saat kaç” diyorum, “biri geçiyor” diyor seçil, “kim geçiyor? “ diyorum, “hayır be, manyak, saat biri geçiyor demek istedim” diyor, “tamam” diyorum, “sorun yok, henüz erken” diyorum, “ama” diyor, “hatun bizi bekliyor”

     “boş ver” diyorum, “sorun yok, devam”

    sonrasında, sanıyorum kalktık, barın kapısını anımsıyorum, iki basamak var, ben takılıp düşecek gibi oluyorum, ertesi gün vizelerim başlıyor, okulda ilk yılım, aralık ayında olabiliriz, 2000 yılında olduğumuzdan eminim, pazar gecesi, ben evden cuma sabahı çıkmışım, o sabah okula uğruyor ve vize tarihlerini alıyorum, ama hiç bakmıyorum, bir tip defterine yazmış, onu fotokopi çekiyor ve cebime atıyorum, okulun kapısından çıkarken o’nu görüyorum, daha önce de gördüm, bi kaç kez, her seferinde yanından geçip gidene kadar baktım, görüş mesafemden çıkana kadar, sadece düşlerde görebileceğiniz derecede güzel, öldürücü bir güzelliğe sahip. 

    2. 

    cuma sabahı. cumartesi. pazar. evet. pazartesi sabahındayız, felaket akşamdan kalmayım. dün geceye dair anımsananlar; bar. gecenin biri. onyedi kutu bira. sabahın dokuzundan itibaren, yavaş yavaş. bir hafta süren alkol deliliklerimin ilki olabilir. cumadan başladım. ve pazartesi sabahındayız. vize haftası. bir evdeyim. bir kanepenin üzerinde, giysilerimle birlikte uzanmışım, yüzüstü, midem hareketli, kusacak gibiyim, gelip gidiyor, tutmaya çalışıyorum, ve nerede olduğumu çözmeye. içerden sesler geliyor. 

    “yavaş” diyor, bir hatunun sesi, “biraz daha yavaş ol lütfen”

    “oldukça hassas davranmaya çalışıyorum” diyor bir diğer hatun, “senin sorunun ne?”

    “canımı acıtıyorsun” diyor diğeri, “ve bir işe yaradığı yok”

    “anlamıyorsun” diyor, “bu işin püf noktası, birazdan yerine oturacak. hâlâ acıyor mu?”

    “acıyor, ama bu acıdan zevk alıyorum” 

    kusmak zorundayım, kusmalıyım, lavabo nerede acaba, odada tek kapı var, camdan dışarı kusabilir miyim? kaçıncı kattayız? içeri giremem, bu diyaloglardan sonra karşılaşacağım sahne hiç de iç acıcı olmayabilir, tamam, kabul ediyorum, ben de severim iki hatunu sevişirken izlemeyi, ama bu hatunlardan biri sizin en yakın dostunuzun sesine benziyor, ve bu yakın dostunuz sizin en yakın bi diğer dostunuzun sevgilisi, ne yani bir kadın bir erkeği bir kadınla mı aldatıyor, bi düşünsenize, hangisini tercih ederdiniz? sevgiliniz, biseksüel olup sizi bir hatunla aldatsa, hissedebileceğiniz en kötü şey ney olurdu? ya da durumu iplemeyip grup seks fantezisi mi kurardınız? daha da ileri gidebilirim, ama yapmayacağım, cuma gecesi, evet cuma. 

    3. 

    cuma. o sabah okuldan vize tarihlerini almış, daha sonrasındaysa otobüse atlayıp alsancak’a gitmiştim. sevgi yolunda, refik’in takı tezgahına vardığımda, tezgahta, o sabah okuldan çıkarken gördüğüm hatun vardı, refik’le konuşuyordu, siz işe tesadüf diyebilirsiniz, ben de öyle demiştim, ama hiç de öyle değildi anlaşılan, bir fanzin çıkartmıştım o dönemler, birkaç tane çıkarmıştım, çıkarmıştık, cümleler sonradan yerine oturuyor, biliyorum, ve üzgünüm, ama bu konuda elimden gelenin en iyisi bu, ne diyordum, 4 adet fanzin çıkarmıştık, evet en doğrusu bu, öykülerim vardı, okulda birkaç kişiye dağıtmıştım, biri bu hatundu 

    “merhaba, alır mıydınız?”

    “bu nedir”

    “dergi, ücretsiz” 

    arka kapakta, yeni sayıları nerede bulabilecekleri yazıyordu, ve, evet, orada, hatunun arkasında bekliyorum. eğer tezgahta bir müşteri varsa o gidene kadar beklersiniz, bunu retro’da da uyguluyorduk, bazı müşteriler garip davranabiliyor, hassas olmak zorundayız, ürkütmemek gerekiyor, ve nazik davranmak. “evet efendim”, “bir milyon efendim”, “haftaya gelecek efendim” der refik, insanlara sabır göstermeyi onun kadar iyi beceremiyorum ben. 

    “hayır ben takı almak için gelmedim” diyor hatun, “bana 9 eylül üniversitesinde bir dergi verdi biri, dergide yeni sayıları burada bulabileceğimiz yazıyordu, yeni sayısı çıkmış mı diye sormak istemiştim.” 

    gözleri ile beni işaret ediyor refik, sorunun cevabı arkanda der gibi, dönüyor hatun, ölümcül gözleri dikiliyor üzerime, gülümsüyor, hatırlıyor beni, iyiye işaret, ya da kötüye. bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu hangi açıdan baktığınıza bağlıdır. 

    “merhaba” diyor, “size sabah da seslenmiştim ama duymadınız, aceleniz vardı sanıyorum” 

    “seni duymadım” diyorum. amfetamin almıştım o sabah, ve hala uçuştayım.

    “bana verdiğiniz dergi” diyor, “çok güzeldi, ben düşünmüştüm ki, yeni sayı çıkmıştır”

    “eski sayıları yaktım” diyorum

    “neden?”

    “bir işe yaramıyorlardı”

    “çok güzellerdi ama”

    “sen de çok güzelsin” diyorum, hapın etkisi, gerçekte böyle bir şeyi bir hatuna direk söyleyebilecek en son herif benimdir.

    “teşekkür ederim” diyor, “şey, sizinle konuşmak isterim”

    “ben tek kişiyim”

    “seninle”

    “tabii”

    “şimdi eve gitmeliyim, pazar günü olabilir mi?”

    “hafta sonu tüm gün buradayız, tezgah akşam onda kapanıyor, öğleden sonra açarız” 

    4. 

    cuma gecesi. evet. tezgahı kapatıyoruz. hey, durun bi saniye, anlatmayı unuttum, gündüz, cuma gündüz, tuncay uğruyor bi ara tezgaha, karnım ağrıyor, bağırsaklarım sanıyorum, karnım aç, kafam iyi, iki çift kağıt tüttürmüşüm, sabahtan alınan amfetamin, bi kaç kutu bira, hepsi üst üste geliyor. 

    “ölmeye mi çalışıyorsun sen?” diye sormuştu bana tuncay, “böyle mi ölünüyormuş” demiştim, “hayatını bir hiç uğruna harcama adamım” demişti, “hayatın kendisi koskoca bir hiçtir” demiştim. sonra ne mi oldu? basit. bu ikisi hollanda’ya gitti, tuncay ve refik. ve, evet, bakın, hep aynı şeylerden bahsediyor olabilirim, ama en azından hep aynı sırada bahsetmiyorum. eğer çözmekte zorlanıyorsanız, son dönem yazdıklarımı peş peşe okumayı deneyin, bağlantılı hepsi. ve, evet, tuncay, hollanda’da, çok sarhoş olduğu bir dönemde, kendi hayatına son verdi.

    “o kadar içmişti ki” diyor refik, yıllar sonra izmir’e döndüğünde, bana, “tuncay neden dönmedi” diyorum, ve duraksıyor o, “o kadar çok içmiştik ki”

    içmişti ki? içmiştik ki? içmiştim ki? bu üçünden birini demiş olabilir, evet, “o kadar çok içmiştim ki, geceye dair aklımda kalan tek şey, onun ağladığı, benimse onu siklemeyip gidip yattığım, sabah uyandığımda karşılaştığım manzara, banyodaydı, ölü, hani hep anlatırdı ya, bir hiç uğruna harcamayın kendinizi, hayatınızı yaşayın, yaşayın” 

    “hı hı, bana hep bunu derdi, ben ona intihardan bahsettikçe bana ‘yaşamalısın’ diyordu” 

    “garip” 

    “pek de garip değil aslında, intihar edicem diyen insanların intihar ediceğine inanmıyorum, gerçekten intihar edicek insanlar bundan hiç söz etmezler” 

    “sen neden ettin o zaman?”

    “ben etmiş sayılmam, hâlâ hayattayım” 

    5. 

    cuma gecesine geçelim. hatırlamakta zorlanıyorum. tuncay gitti, sonrasında, biz, ben, refik, seçil, nevaleyi alıp, karşıyaka’ya dönücektik, ancak yolda refik ve seçil kavga etti. gayet doğal, sürekli kavga ediyorlar, ben birbirlerinden nefret ettiklerini düşünüyorum, ama onlar sevgili olduklarını söylüyorlar, o dönemlerde ben özlem ile açtığım takı tezgahını kapatmıştım, iş yapmıyordu, oysa hâlâ takı yapıyordu hatun, ve, evet, burada bir ara vermek durumundayım. 

    pazar gecesi, ki, bunu daha önce de anlatmış olabilirim, özlem’in evinde yalnızım, çünkü o, yani özlem, bok varmış gibi bristol’e gitti. yeşil halılı evde, pencereler kapalı, son otumu son kağıdımla tüketiyorum, zıvana yapıcak bir şey arıyorum evin içinde, oysa ev darmadağın, size evi anlatmama izin verin. 

    evin belli bir düzeni yok. koltuklar evin ortasında yamuk yumuk duruyor ve halı sigara yanıkları ile dolu. küller vardı her yerde. boş bira şişeleri ve etrafa saçılmış tütünler. ortadan ikiye bölünmüş bir kül tablasının yarısı. içinde su olan bir süt paketi. ve içinde süt olan bir meme. tamam tamam. şakaydı. meme yok. çeşit çeşit bir çok boncuk var ama, bir köşeye istif edilmiş. duvarların boyasının ne renk olduğu belli değil, bazı yerler siyah, bazı yerler kırmızı, bazı yerlerde çok açık bir mavi, (sanırım bu mavi, duvarın orijinal rengiydi ve boya yetmediği için öylece duruyordu) üzerinde “koli’ye yardım et” yazan ve koliden olan bir kumbara, birkaç dergi, bir çok fanzin, çarşaflar ve giysiler… neresinin ne odası olduğunu anlamak gerçekten güç, dahası herhangi bir odanın, örneğin şu an bulunduğum odanın, oturma odası olsun diye ayrıldığını, ya da diğer odanın yatak odası olduğunu hiç sanmıyorum. tek fark mutfaktaydı, bununda nedeni de, bir çeşmenin olması… tek düzenli kısımsa, cd’lerin bulunduğu raftı. ancak onun da düzenli olmadığını anlamak uzun sürmez. hiçbir cd, gerçek kabına konmamıştı. beni en çok şaşırtansa, özlem’in, aradığı her cd’yi anında bulmasıydı. “düzen senin kafanın içindedir” diyordu bana, “nesnelerde arama” 

    evet. galiba. devam etmek zorundayım. zorundayız. bi saniye. karar vermekte zorlanıyorum. zorunda olan benim. siz hemen, şu an, öyküyü bırakıp, başka bir şeyle oyalanmaya başlayabilirsiniz, ve gerçekten bu sizin için daha iyi olur, zaman kaybı, öykülerim zaman kaybı, “git işe yarar bir şeyler yaz, bunlar zaman kaybı” “boktan” “basit” evet. galiba haklılar. ama yine de. ve galiba. devam etmek zorundayım. yüksek… 

    6. 

    bu kez oldukça fazla şeyi birbirine karıştırdım, ve toparlamak zorundayım, hayır toparlamak zorunda değilim, toparlamakta zorlanıyorum. evet. böylesi daha iyi. hayattan bahsediyorum burada, öyküyü kim takar, bırak karışık aksın. 

    bir dostumun tavsiyesi üzerine, öncelikle cumartesi gecesini anlatıcam. 

    evdeydik, ilk başta 4 kişiydik, ve önce refik, “sikerim böyle hayatı” diyerek evine döndü, seçil ise, “sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız” dedi ve bir üst kata, ailesinin yanına çıktı, ifadeler tanıdık gelebilir. pekâlâ. 

    sessizlik 

    “ne düşünüyorsun” dedi bana özlem. 

    zihnim oyunlar oynamayı sürdürüyor, ve siz, hâlâ buradaysanız, sizi, “evet, öykü iyi bir yere doğru gidicek, biraz daha sabredin” diyerek teskin edemem, her şeyi hatırlıyorum oysa, ama… 

    manus’un çığlık atmayı kesmesiyle birlikte evie’nin büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başlayabildiğim, sabahın birindeki o dakikaya dönelim. 

    bir saniye. karıştırdım. ben palahniuk değilim, ve bu da ‘görünmezler canavarlar’ın yeni bir baskısı değil. cümleyi şu şekilde revize ediyorum; 

    seçil’in çığlık atmayı kesmesiyle birlikte, özlem’in büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başladığım sabahın beşindeki o dakikaya dönelim. 

    böylesi daha iyi. 

    bir üst katta. çığlık atıyor. ama önce ufak bir tartışma. “tamam baba”, “hayır baba”, “bir alt kattaydım baba”, “sokakta değildim baba”, “bu saatte sokakta olamam biliyorum baba”, “tamam”, “anlıyorum”, “olabilir”, “bir daha olmaz”, “olur”, “peki” 

    “ben çıkıyorum, sigara bitmiş” diyor özlem, “karşı büfeden alıp geleyim” 

    “ben giderim” diyorum ama bu halde gidemeyeceğimi biliyorum, ayağa kalkıyorum, yerde oturuyordum, ayağa kalkıyorum, bir elim duvarda 

    “hayır hayır” diyor, “buraya kusamazsın, daha yeni yıkadım halıyı, lanet olası, halıma kusma diyorum sana, bak bu ikinci kusuşun oluyor” 

    // 06.mayıs.05

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..