Blog

  • christopher lydon

    christopher lydon

    işportadayız. refik’le. refik dün ufak bi kasetçalar yürüttü dükkanın tekinden. pilli. cypress hill çalıyor. alkole ihtiyacımız var. ama hiç paramız yok. öyle ki, biri bir şey alsa, para üstü bile veremeyiz. işportada, refik’in takıları ve benim fanzinler var. her ikimizde kasvetliyiz. refik kendine bi tekli sarıyor. ben bıraktım. yılda bir iki üç kez takılıyorum. alkolü ise abartıyorum. sabahlıycaksam on onbir oniki şişede sabah oluyor zaten. olmasa devam edicem. sigaraya da abanıyorum. iki üç dört paket. mütamadiyen her gün ayran içiyorum. annem vücudumu temizlediğimi söylüyor böylece. sigara ve alkolü dengeliyormuşum. belki de bu yüzden içiyorum. bilmiyorum. bi çok şeyi bilmiyorum. yaptığım çoğu şeyi sorgulamadan yaşıyorum. özlem gittiğinden beri bu böyle. yerine koyabileceğim hiç kimse yok. olur gibi olanlar oldu sadece. hatta bir tanesi, 2007 sonunda, her şeyin yerine geçmişti. dördünün de. kısa bi süre. gerçeğe bağlamıştı beni. sonra yine hayaletlerime döndüm. gerçeklerle aram iyi değil. gerçek insanlarla. çoğunda çuvallıyorum. ama ihtiyacım var gerçek hislere. gerçekten bir şey hissetmeye ya da. çoğu şeyi bilemiyorum. nedenler ve sonuçların arasında sıkışmışım, ikisinden de bi haber olarak..

    biri geliyor işportaya. bi hatun. dün benden kitabımı almıştı. refik’i görmüyor tabii. “bayıldım” diyor, “kahkahalarla güldüm bazı yerlerinde”. kahkalarla gülünecek bir şey yazdığımı düşünmüyorum. ama bunu demiyorum. onun yerine, “eyvallah” diyorum. çoğu zaman, çoğu kişiye, eyvallah demekle yetindim. iyiye de eyvallah, kötüye de. muhtemelen bitirince bana aşık olucak falan diye düşünüyorum. çoğu zaman başıma gelen şey bu çünkü. ve egomu falan okşadığı yok bu durumun. oldukça sıkıcı hatta. çoğunu elimin tersiyle itiyorum. çoğu hatunu. çoğu herifi. çoğu şeyi. yalnız kalmak istediğimden falan değil. azıyla yetinmek istediğimden. az insan. keşke hiç anlatmasaydım hayaletlerimi size. bunları ben uydurmuyorum. kurgu falan yok ortada. gerçekten görüyorum. gerçekten duyuyorum. gerçekten konuşuyorum. onların söyledikleri şeyleri uyduruyor falan değilim. çoğu öykümü uydururum, tamam kabul. ama onları ve bi kaç şeyi daha, değil. değil olmak istiyorum aslında. değil olmak. anlatabiliyor muyum. tabii ki hayır.

    kadın oturmuyor neyse ki. refik’le başbaşa kalmaya ihtiyacım var. maaşım dört gün sonra yatıcak. etrafi götünü kaldırıp gelemedi bugün. geçen hafta bi gecede 200 lira yedim. yarısını ben yedim, yarısını ısmarladım. bugün bana bira ısmarlayabilecek kimse yok. refik çantasından bir kaset çıkartıyor. hiç konuşmadan müzik dinliyoruz işportaya geldiğimizden beri. o arada bir kendine bi tekli sarıp içiyor. çıkardığı kaset the dresden dolls.

    “onu nerden buldun amına koyayım” diyorum.
    “cd’den çektirttim.”

    refik doksan sonrası gelen her şeye karşı. bunu biliyor muydunuz? hayır bunu ilk kez söylüyor olmalıyım ama şu an uydurmadım. ne diyordum? refik sadece müzik konusunda, o da çok azına, doksan sonrası için tahammül edebiliyor. film ya da kitapla bile ilgilenmiyor yani. doksanaltı da kıyametin koptuğuna inanan biri. o günden sonra kalanlar dünyaya sıkışmış durumda. ölüp ölüp tekrar dünyaya geliyorlar. diğerleri çoktan cennet ya da cehenneme ya da diğer dinlerde ne varsa öldükten sonra, ya da yoksa, olan ya da olmayana, göçüp gitti. ona göre. bi kere ağzından zemt’i kaçırdı sadece. sonra, bir dakika bundan sana bahsetmemeliyiz diyerek kapattı çenesini. ben de üstelemedim.

    ileri sarıyor kaseti. oldukça ileri. arada durup, başlatıyor. sonra aradığı yere gelmediğini fark edip ileri sarmaya devam ediyor. neyi aradığını biliyorum. christopher lydon’u arıyor. şarkının adı bu. ya da adamın. ne fark eder ki. bazı şarkılar kişilik sahibidir. ben neyi aradığımı bilmiyorum. bazen bulduğumu sandığım zamanlar dışında, boşlukta slalom yapıyorum. aşağı ya da yukarı doğru değil. yön duygusundan azadeyim. bu yüzden biriyle buluşucaksam ve buluşacağım kişi mekanı bilmiyorsa gider bildiği bi yerden alırım. tarif etme ve tarif bulma konusunda oldukça yeteneksizim. görsel hafızam yüzde sıfır. çoğu yüz unutulur tarafımdan. varsa eğer öyle bir şey, dilsel hafızam da sıfır. konuşulan çoğu şeyi de unuturum. unutarak yaşıyorum. unutmadığım şeyler de, ağzıma sıçmakla mükellef hissediyor kendini.

    refik buluyor şarkıyı. son ses dayıyor. sikko aletten ne kadar ses çıkabilirse işte. çok değil. ama bize yetiyor. bitince başa almak uğraştırcak bizi.. ama seçil kotarıcak bu işi bizim için. üst üste tek bir şarkıyı kasete çektiğimiz çok oldu. seçil halletti bu işleri. yüzlerce kasetimiz vardı 2000 yılında. çoğunda tek bir şarkı kayıtlıydı. kasetin a ve b yüzünde tüm kaset boyunca tek bir şarkı vardı demek istiyorum. boşluk yok. boşlukları müzikle tamamladık daima. müzik hafızamız oldu. çoğu anım müzikle eşleniktir. çalan ya da söylenen şarkıya göre hatırlarım olayları ve insanları. şarkı bittikçe başa sarıcak refik. bugün işi bu. rutin işleri çok seviyor. saatlerce hiç durmaksızın takı yapabilir. saatlerce hiç durmadan bir kolu çek bir tuşa bas türü şeyler yaptığın işlerde çalıştım. bu sefer ki öyle değil ve bu yüzden oldukça sıkıcı. düşünmeni gerektiren hiçbir işi sevmiyorum. düşünmeni gerektiren insanları da. düşünmeyi sevmiyorum çünkü. hiç düşünmeden ve aklımdan hiçbir şey geçmeden saatlerce durabiliyorum ben. bir şeyler düşünmemi gerektiren insanlardan da, olaylardan da hazzetmiyorum o yüzden. o yüzden özlem’den sonrası, olmadı. özlem’le akışına göre yaşıyorduk, ve daima açıktık birbirimize karşı. kavgalarımız bile sonuçsuz kalmazdı. hiçbir şeyi ucu açık bırakmazdık. tamamlamazdık da belki ama havada da kalmazdı. askıda yani. sonrası bu yüzden olmadı. bi anda gittiler çünkü. sihirbazlık gösterisi gibi. özellikle aslı. hepsi bir günde değişti. ama aslı bir saatte. ve nedenleri düşünmek zorunda bırakılmak kötüydü. açıklamaların günler sonra gelmesi ya da hiç gelmemesi bir şeyi değiştirmezdi. anlık yaşıyorum çünkü. öncesiz ve sonrasız. bu akışımı bozan şeyler can sıkıcı. refik “öyle değil” diyor.
    “ne öyle değil amına koyayım” diyorum.
    “bunu, şurdan geçireceksin moruk. kızmana gerek yoktu”
    “he tamam.” diyorum. bana takı yapmayı öğretiyordu da. bu sırada. kendisi bi tekli daha sarıyor. hiç satış yapamadık. üç saattir oturuyoruz. refik arada müziği değiştiriyordu. şu ansa tek yaptığı, şarkı bitince başa sarmak.

    biri geliyor tezgaha. fanzinlerle ilgileniyor tabii ki. refik’in siktiriboktan takılarını kim ne yapsın. ilk işi tezgaha on lira bırakmak oluyor. sonra, hiç izlemediğim ıssız adam adlı filmin senaristlerinden biri olduğunu söylüyor. ilgilenmiyorum. böyle işlere çok saygı duyduğundan çok sevdiğinden falan dem vuruyor fanzinlerden bahsederek. inceliyor bir kaçını. hiçbir şey almadan gidiyor. hiç almadan on lira attı. abi fanzin vereyim diyorum. almıyor. hangisi daha kötü bilmiyorum. fanzin almaya parası olmadığı için, işportaya gelememek ki, hiç fanzin almadan on lira vermek mi. ilki tabii ki.. ilkine kitabımı hediye ettim, ikinciye kanımı bile bağışlamam. hoş benim kanım da ne temizdir ya.

    refik, “yeter lan biraz da sen başa sar” diyor.
    “seçil” diyorum, “seçil alsın.”
    “o akşam gelicek” diyor, “çalışıyor biliyorsun.”
    “işi bırakıp gelsin.”
    “bırakamaz, paraya ihtiyacımız var.”
    “ben işi bırakıp geleyim?”
    “o da olmaz. annen var.”
    “bak birilerinin işi bırakması gerekiyor tamam mı? işportayı bırakıp gidelim.”
    “karşı kaldırıma geçelim moruk” diyor, “bakalım nolucak. biri sorarsa da, sahipleri nerde diye, ilgilenmeyiz.” diyor.
    “iyi fikir” diyorum. “bekle az. şarap alıcam.”
    “on lira yetmez.”
    “biliyorum yetmeyeceğini. bekle sen.”

    gidip, meto’dan 12 buçuk lira alıyorum. neyseki o iş yapmış. hayrına almıyorum bu parayı. şarabı bölüşücez. şarabı alıp, bir pet şişeye metonun payını aktarıp, refik’in yanına dönüyorum. bu sırada biri fanzinlere bakıyor. ilgilenmiyorum. refik’in yanına oturup, bardaklara şarabı dolduruyorum. herif bana dönüp, “sahibi nerede buranın” diyor. “bilmiyorum” diyorum, “ben buranın yabancısıyım.” bok yabancısıyım. 20 yıldır içtiğim sokak. miladıma sahne olan sokak. bana bıçak çekilen sokak. üzerime taş yağan sokak. zabıtalarla kavga ettiğim sokak. öleceğim sokak. dirildiğim sokak. ben buranın yabancısıyım. ha burada okul sokağınızın amına koyayım.. yeri gelmişken..

    adam iki üç fanzini inceleyip gidiyor. ben şarabıma eşlik etsin diye bi sigara sarıyorum. refik şarkıyı başa sarmaya devam ediyor.

    “akşam size geleyim mi” diyorum refik’e.
    “şimdi gidelim moruk” diyor. “seçil yarım saate işten çıkıyor. para vardır onda. tezgahı toplucak mısın?
    “yo hayır. böyle kalsın.”

    tezgahı toplamadan, şarabımızı yanımıza alıp, meto’ya eyvallah deyip gidiyoruz.

    *başlık the dresden dolls’un bir şarkısının adıdır.

    2 haziran 2017

  • lost in the cliff

    lost in the cliff
    işten yeni gelmiştim. gecenin birinde. oldukça yorucu bir
    gün ve haftaydı. hemen yatıp uyumak istiyordum. odama girdiğimde, seçil’i
    buldum karşımda. “seni bekliyorum saatlerdir adamım” dedi.
    “bir yıl oldu” dedim, “ne saatleri. yoksunuz ortada.”
    “olur öyle” dedi, “hadi kalk gidiyoruz.” kalkıp, evde
    giydiğim eşofmanımı çıkarıp diğerini giydim. nereye diye sormadım. hazırlandım
    sadece. o beni dışarda bekleyeceğini söylemişti. kapının önünde. evden
    çıkarken, anneme izmarit’le buluşçam dedim, bucadayım, geç kalkmam. alkol
    almıcam.” annemi teskin etmek için kuruluş sihirli kelimelerdi bunlar. başka
    türlü başa çıkamıyordum kendisi ile. 35 yaşında hala annemin otoritesi ile baş
    etmek zorunda kalıyordum. aşırı endişeliydi her konuda. sadece benim için
    değil, her konuda. ama ona psikiyatriste çıkalım diyemezdim. bi kez ablama
    dedim bunu, tartıştık. söz konusu ailede, tek hasta ben olmalıydım. fazlasını
    kaldıramıyorlardı. her neyse, seçil’i elinde iki sigarayla buldum. yanık. biri
    benim içindi. yürümeye başladık. nereye gittiğimizi bilmiyordum. üç dakika
    sonra anladım. sığınağıma. 17 yıllık sığınağım. buca eski tren istasyonu.
    giderken, “para var mı üstünde” dedi, “şarap alalım.”
    “var ama bi süre içmemeye karar verdim” dedim. “psikozum
    tetikleniyor bu aralar, biliyorsun.”
    “bişicik olmaz” dedi, “beşincisine girersin psikozunun olur
    biter. girer çıkarsın. girer çıkarsın.”
    “o değil mesele” dedim. “işimi kaybetmek istemiyorum. bu
    yüzden.”
    “o halde paso ekip durma. şarap istiyorum ben.”
    “sana alayım o zaman” dedim.
    “ikimize de canım.”
    “peki. tütün var mı?”
    “var var.”
    beni bakkalın önünde bekledi. girip iki şişe bir buçuk
    litrelik aldım markasına bile bakmadan. anca keserdi. biri ona biri bana.
    oturduk. banklara. karanlıktı sığınağım. ve neyseki kimse
    yoktu. genellikle kimse olmazdı zaten. ne insan ne araba. ne de ışık. belki
    bazen bir iki kedi.
    oturduk. şarapları açtı o. ilk yudumdan önce iki sigara
    sardım. sigara güvende hissetmemi sağlayan bir şeydi. saatlerce içmesem bir şey
    olmazdı ama içmek istediğim anda yanımda bulunmalıydı. o yüzden yedeksiz
    çıkmazdım asla.
    “anlat” dedi, “gene noldu?”
    “yok bi şey” dedim, “bundan bahsetmeyelim. refik napıo.”
    “iyi” dedi, “neden geldim sanıyorsun?”
    “neden gittiğini bilmiyorum ki” dedim.
    “sen de gittin ama” dedi, “bir yıldır ortalıkta yoktun.”
    “evet” dedim, “işleri zack’e teslim etmiştim.”
    “o nerde?”
    “gezegenine gitti gündüz. uzun bi süre gelmez. kafam rahat.”
    zack’in gezegeninde hiçbir şey yoktu. ne herhangi bir insan,
    ne de hayvan. bitki bile yoktu. sadece taş ve kum. bazen oraya gider ve
    günlerce gelmezdi. ben de kafamı dinlerdim.
    “iyi bare” dedi. “sen napıyosun?”
    “hiç” dedim. “iş güç. fanzin ve fabrika.”
    “fanzin fabrikası.”
    “ehehe.” dedim. “tuncay napıyo?”
    “iyi” dedi. “bak bi kez daha sormucam. noldu?”
    “sen anlat” dedim.
    “soru işaretleri olmasın” dedi, “canını sıkan?”
    “olabilir” dedim, “bilirsin, sevmem soru işaretlerini.”
    “bu yüzden her birini bir ünlemle tamamlamak ister ama
    yapmazsın.”
    “boşuna soru işareti ünlem demedik fanzinin adına” dedim.
    güldü. şarabından bi yudum aldı. ben de ikişer sigara daha sardım. bi süre
    sessizce oturduk. yaklaşık yarım saat kadar. bu süre içinde defalarca göz göze
    geldik. her seferinde, gülümseyerek göz kırptı bana. ardından, “özlem napıyo”
    diye sordum.
    “iyi” dedi. “hala anlatmıcak mısın?”
    “hiçbir şey bilmiyorum ki” dedim, “neyi anlatayım.”
    “olan biteni” dedi.
    “biliyorsun zaten” dedim.
    “bi de senden dinleyelim” dedi.
    “geçelim. sen napıyosun?
    “iyiyim” dedi, “bi yere gitmicem uzun süre merak etme. bi
    süre sendeyim. gerçi odandaki diğer yatağı kaldırmışsınız ama.”
    “eskimişti” dedim. “attılar.”
    “beraber yatarız artık.”
    “sırt sırta.”
    “aha güzel fikir. bi özlem değilim gerçi ama.”
    “onu çok özledim” dedim.
    “o da seni” dedi. “ama biliyorsun. yani. bilmiyorsun da.”
    “bilmiyorum” dedim. “hiçbir şeyi bilmeyen bir fareyim ben.”
    “kedilere dikkat et o zaman” dedi.
    “kedilerle aram iyi” dedim. “canımı sıkan insanlar. hiçbiri
    beni evine alıp besleme taraftarı değil.”
    “ya biz?”
    “siz sürekli gidiyorsunuz.”
    “geri de dönüyoruz ama.”
    “benim kalıcılığa ihtiyacım var.”
    “sen de kalıcı sayılmazsın” dedi, “bir yıldır yoktun
    ortalıkta.”
    “işleri zack’e devrettiğimi söylemiştim. ve o sıçıp
    batırdı.”
    “neden anlaşamıyorsun onunla?”
    “bak bunu biliyorsun tamam mı?” dedim, bağırıyordum. “her
    şeyi biliyorsun sen. soru sorup durmayı kes lütfen. sen anlat. refik napıyo.”
    “iyi” dedi. “sigara sarsana.”
    “sıra sende” dedim.
    “sırası olduğunu düşünmüyorum bunun.”
    “hiçbir şeyin sırası yok. sırası değil. sırası değildi. bak
    bu mesele uzun tamam mı. bir yıllık bir dava. ve fazlasıyla karışık. anlatmak
    istemiyorum. o yüzden eskilerden bahsedelim. keyfimden bi yıldır yoktum ortada
    herhalde. tuncay napıyo?”
    “iyi dedim ya canım. tekrar tekrar sorup durmaktan vazgeç.
    burada bizden değil senden bahsediyoruz. hep öyle oldu. ve daima öyle olucak.”
    “eski günleri özledim” dedim.
    “biz de öyle.” dedi. bi yarım saat kadar daha hiç konuşmadan
    arada bir göz göze gelip, sık sık sigara sararak geçirdik. o her seferinde bana
    gülümseyerek göz kırptı. ben tepki vermedim hiç. kafamda birkaç soru işareti
    vardı ve bunları kendim tamamlamak zorundaydım. ve bu durumdan hiç
    hazzetmiyordum. yığınla olasılık silsilesi ile başa çıkmak yorucuydu. en sonunda
    ve her seferinde, böyle durumlarda, kendimi seçil’le buluyordum. hiçbir şeyi
    çözmüyorduk birlikte. hiçbir şey tamamlanmıyordu. ama biriyle konuşmaya
    ihtiyacım olduğunda o geliyordu. daha çok kendimle. ve hiç kimseyle konuşmak
    istemiyordum hiçbir şeyi. hatta uzun süre sessizliğe gömüleceğimden emindim.
    seçil başkaydı. can kurtaranımdı benim. son zamanlarda iyice zayıflamıştı.
    bitkin görünüyordu. ailesi ile başı hala beladaydı. ama artık onların
    zincirinden kurtulmuştu. eve çıkmışlardı refik’le, anladığım kadarıyla.
    anladığım kadarıyla diyorum çünkü yarım yamalak anlatıyordu. yarım cümleler
    kuruyor, cümleden cümleye atlıyordu. takip etmek zordu. ve onun anlattıklarını
    size anlatmak istemiyorum. aramızda. benim ona anlattıklarımı da size
    anlatmayacağım. o da aramızda. her şey aramızda tanrısını satayım. bu beş
    kişinin arasında. olan bitenin çok azına şahit oldunuz ve daima da öyle olucak.
    ve daima kapalıydı anlatılanlar. bir noktadan sonra daima duvar ördüm.
    duvarlar. bir sürü duvar. ve onları aşıp gelmek isterseniz, kapı açık. ama
    kapının yerini bilen biri için geçerli bu. biliyorsa, sonrasını pekala kendi de
    yazabilir. ama bunu da yarıda kesebilirim. özeller çünkü. hiç kimseye
    bağışlamam onları. siz göremez konuşamaz ve duyamazsınız. bu böyle. nokta.
    “haftasonu yeni evimize gelmek ister misin?” dedi seçil.
    yarım saat suskunluktan sonra.
    “işporta açıyorum” dedim. “olmaz.”
    “özlem de olucak ama” dedi.
    “yalan söylüyorsun” dedim. “olmucak.”
    “tamam kabul. yalan söylüyorum. şansımı denedim.”
    “deneme” dedim. “işim var. fabrika ve işporta.”
    “işporta fabrikası.”
    “bu uymadı” dedim. gülüştük. “özlem napıyo?”
    “iyi. sıkıldım ama. sorup durma dedim sana de mi? bi şeyler
    yiyelim mi. şarap bitiyor. çok güzel kokoreççi biliyorum.”
    “ben de biliyorum da aç değilim.”
    “sen biliyorsun zaten. yeriz.”
    “olmaz” dedim. en sonunda, şaraplar bitince, birer kokoreç
    yiyip eve döndük. yanyana yatma fikri aptalcaydı. eve girer girmez çıkıp gitti
    hemen.
    31.05.2017

  • yayıncılık ve yazarlık üzerine

    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze. 3 kitabı
    olan bir yazardı kendisi. ilk iki kitabı tükenmiş, üçüncüsü yeni çıkmıştı.
    adını söylemeyeceğim çünkü unuttum. bilsem söylerdim. bilen bilir, gerçek
    karakterlerden ve gerçek isimlerden hiç kaçınmadım. ama hayaletlerimi daha çok
    seviyorum. ne diyordum. “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze.
    eski sevgilim göndermişti yazdıklarımı ona. adamı tanımıyordum. hiç kitabını
    okumamıştım. eski sevgilimin arkadaşıydı. o kadar da söyledim gönderme diye.
    belki yayınlanmana yardımcı olur demişti. istemiyordum yayınlanmak falan. o
    dönemden bu yana bu bakış açım pek değişmedi. aslında isteyebilirdim ama ben
    seçmeliydim onu da. yani neresi olduğunu. hangi yayınevi. bu önemli olmalıydı
    bir yazar için. bazen fanzine yazılar gelirdi. e-postaya. adam tüm dergi ve
    fanzinlere aynı anda göndermişti. adres satırında bir dolu dergi fanzin ismi
    ile beraber gelmişti yazı. iyi olsa bile basmazdım bu tip şeyleri. sevmiyordum
    yayınlanma derdine fena kafayı takmış insanları. seçici olmak gerekiyordu. ben
    de denemiştim bunu. ilk olarak parantez’i istemiştim. siklenmedim. sonra,
    kaan’ı sevmesem de, şenol’un hatrına altı kırkbeşi denedim. siklenmedim.
    denemek istemiyorum artık. birileri teklif etsin istiyorum. ki o zaman bile
    seçici olacağım. farz-ı misal doğan yayınları gelse, sekiz kitabıma,
    ödeyemeyecekleri bir mebla isterim. kabul ederlerse, gelen parayla bir
    dokuzuncu kitabımı bandrolsüz basarım. yöntem bu. yerse. yemiyor ama. ki ben de
    bu durumu siklemiyorum. kendim basıyorum zaten. ne gerek var. ne diyordum?
    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye başladı söze.
    buluştuk bir barda. eski sevgilim buluşturdu bizi. kendisi işteydi. buluştuk.
    yazdıklarımı öncesinde e-postayla göndermişti sevgilim. her neyse, o yıllarda
    güvenmiyordum yazdıklarıma, ne diyeceğimi bilememiştim, pek eleştiri almamıştım
    o güne dek, şimdiyse eleştirinin biri bin para. daha çok bok atmalar şeklinde
    gerçi onlar da. her neyse her neyse. bi türlü anlatamadım tanrısını satayım.
    tekrarlıyorum.
    “arada nokta kullansan nasıl olur” diye girdi söze, bilen
    bilir, hiç noktasız yazardım eskiden, pek az nokta bol virgülle bölerdim
    heceleyerek betimlediğim karabasanlarımı. 12 yıl önceydi söz konusu hikaye ve
    ben “bilmiyorum” dedim, “yazıyorum işte.”
    “zihin halim adlı şey iyi bir öykü bak” dedi, “ama diğerleri
    bir şey anlatmıyor sanki. yayınlamazlar.”
    “yayınlanmak gibi bir amacım yok” dedim, “ben kendim
    basıyorum zaten.”
    “e ne diye gönderdin bana yazdıklarını?”
    “yasemin’in fikri. o attı.”
    “anlamadım” dedi, sert bir şekilde.
    “abi ben seni tanımıyorum, hiç okumamışım, yanlış anlama,
    bir önyargım da yok, buluşmak istemişsin, buluştuk, ama olay bundan ibaret.”
    “okudun ve biliyorsun, o yüzden gönderdin sanıyordum.”
    “dediğim gibi ben göndermedim.”
     o sırada biralar geldi.
    imdadıma yetişti garson kardeş resmen. sıkı bir yudum alıp rahatladım.
    “nesi kötü geldi sana yazdıklarımın” dedim
    “kişisel meselelerden bahsediyorsun” dedi, “başına
    gelenlerden.” haklıydı. fazlasıyla kişiseldi tarzım. ama olması gerekenin bu
    olduğuna inanıyordum. hiç tanımadığım aysu’dan ve onun hayatından neden
    bahsedeyim ki size? ki kendimden bahsetmiyorum. hayaletlerimden bahsediyorum
    çoğu zaman. öyle değil mi şöbi?
    “olabilir” dedim, “benim de tarzım bu.”
    “tarzın oturmamış henüz.” dedi. bak bu konuda haksızdı işte.
    ama üstelemedim. şimdi olsa, muhabbeti uzatmam bile, cevap bile vermem yani,
    anlıyor musunuz? evet evet küstağım. söz konusu yazarlıksa benden küstahını
    bulamazsınız. bi bukowski bi ben. bakın gene küstahlaştım kendimi buk ile eş
    değer görerek. böyle diyorum, çünkü bugün anti-girdap timinden böyle bir
    eleştiri alıcam. onlardan önce davranıp onları susturayım bare kendi kendime
    batırarak oku.
    “olabilir abi” dedim, “deniyorum işte.”
    “virginia woolf’tan çok etkilenmişsin belli.”
    “hiç okumadım.”
    “inanmıyorum. bariz etkilenmişsin.”
    “okumadım ama.”
    “tuhaf”
    tuhaf geleceğini biliyorum ama, hala okumadım. az okurum.
    çok yazarım. genellikle fanzin ve teorik şeyler okuduklarım. ve şiir sevmem.
    edebiyata pek bulaşmam. yüzde doksanı boktur çünkü. kesin ve net. çok azın
    içinde de tanrım ambjörnsendir. ben müzikle ilgiliyim daha çok. müzikteki ritmi
    yazıya aksettirmek gibi bir derdim var. akıcı olmak yönünde. akış. buz üstünde
    kayıyormuşçasına hızlı akmalı cümleler. ki yazarken bunu yapıyorum. tek
    oturuşta yazarım. üzerinde hiç düşünmeden ve duraksamadan. fondip. okunurken de
    böyle olsun isterim. bunu becerebiliyor muyum bilmiyorum gerçi, okuyanlara
    sormak lazım. ne dersin izmarit?
    yanında denyomatriks arkadaşımız son kitabını getirmişti,
    yeni çıktığı için henüz almamış olduğumu düşünüyordu sanırsam. imzaladı bir de
    üstüne, kendi kendine. ben benden imza istenmediği sürece hiçbir şeyi
    imzalamam. imza günü de biraz para kazanalım kafaları çekelim hesabı. açığım bu
    konuda. okuyucuları da siklemiyorum. ne düşünecekleri üzerine düşünerek eğip
    bükmüyorum harfleri. hiç kimse okumasa da olur. yıllarca kimse okumadı zaten.
    ben yine de devam ettim, büyük bir ısrarla yazmaya. çünkü kendime yazıyorum.
    kendime yazılıyorum. yazarken keyif alıyorum çünkü. çünkü bu durum, kendi
    psikolojim için en iyi terapi. sonrası hiç. ama yayınlamayı ve bu sayede bir
    iletişim kanalı oluşturup kafa dengi insanlarla tanışmayı seviyorum. fanzin
    çıkarmaktaki tek amacım kendi tarzımda bir merhaba diyebilmek insanlara. gerisi
    onlara kalıyor. selamı alıp almamak yani. alıp karşılık verip vermemek. verilirse
    de, kendimce bazen devam ediyorum sohbete, bazen kısa kesiyorum. bu sayede
    edindim dostlarımı. fanzin fanzinin dostu değildir. fanzin sayesinde kazanılan
    dostluklar vardır. nokta.
    ilk biralar bitmişti. kitabını imzaladı. hala okumadım. bi
    ara deneyip sıkıldım. hiç kişisel değildi. ikinci biralar geldi. ve bana büyük
    edebiyatından dem vurmaya başladı. aha sikildik şimdi dedim. konuştukça
    konuştu. nasıl yazdığını kimleri okuduğunu falan söyledi. anlattıkça
    anlatıyordu. susmak bilmiyordu adam. ben hiç konuşmadan dinliyordum. sevgilimin
    hatrı olmasa diyeceğim ama hatır gönül işlerine inanmam. o zamanlar daha
    yumuşaktım insanlara karşı. anlamaya çalışıyordum. anlamak istemiyorum artık.
    alacağımı aldım bu dünyadan yana. verme tarafındayım. dünya barışına bir katkım
    olsun diye yazıyorum ben diyecek oldum sustum. geyik yaptığımı anlamazdı
    muhtemelen, ciddiye alırdı ve muhabbet uzadıkça uzardı. o konuştukça ben biraya
    yumuldum. dördüncü biradan sonra sarhoş oldu kahramanımız. o dönemlerde ben de
    çabuk sarhoş oluyordum. hala çabuk sarhoş olurum. sadece, sarhoş olduktan sonra
    da içtiğim bira sıra sayısı arttı hepsi bu. ikimizde sarhoş olmuştuk ve ben
    fazlasıyla sıkılmıştım. kalkamıyordum. dostoyevski ve kafka’dan bahsetmeye
    başladı bana. birer kitabını okumuştum her ikisinde de sadece. hala öyle.
    sevmediğimden değil canım. o kadar da küstahlaşmam. ki bu komik olur. iki koca
    tanrı’dan söz ediyoruz burada. tek kitapları yetmişti tanrı olduklarını
    anlamama. edebiyat’ın tanrıları olduğuna inanırım. bazıları sahte gerçi. kendilerini
    öyle sanıyorlar. her neyse. ne diyordum. ben de ona  crispin sartwell’den bahsetmek istiyordum ama
    yapamazdım. muhabbet uzardı.
    her neyse dostlar, yakın arkadaşlarım ve saygı değer
    anti-girdap timi, muhabbetin sona bağlanacağı yoktu. “abi benim kalkmam lazım”
    dedim,
    “daha erken ama” dedi. erken buluşmuştuk.
    “çok sarhoş oldum, gidip yatacağım” diye bi yalan söyledim.
    “hay hay” dedi, “tekrar görüşelim. kitabımı okuyunca bi geri
    dönüş yaparsın.”
    “olur” dedim. okumadım. yapmadım. bi daha görüşmedim. o ara
    sevgilimden ayrıldık zaten. ve isabet oldu bu. sonrasında bu tip adamlar
    sürekli karşıma çıkmaya başladı. sürekli ama. büyük yazarlıklarından dem vuran
    ama tek kitapları olan, onu da arkadaş ilişkisi sonucu basabilmiş olan,
    edebiyata tapan, övülmekten zevk duyan, kitap fuarlarından çıkamayan, ve
    yazmayı çok ciddiye alan. ben uzağım hepsinden. o yüzden yerimde sayıyorum. “o
    yüzden onlar orada / ve bizde burdayız.”
    kapatalım artık bu bahsi. başka konulara geçmek isterdim ama
    işim var. fanzin tarayacağım. tararım fanzininizi. de hade eyvallah.

    26 mayıs 2017
  • vedat

    vedat.
    vedat’tı adı. o gelmeden önce uyarılmıştık hepimiz. sabah
    iştimasında, yoklama alındıktan sonra, bölük komutanı, herkes esas duruştayken,
    anlattı hikayeyi. karakolumuza yeni bir asker gelicek yarın dedi, kendisi sivil
    hayatta gasptan hapis yatmış bir insan, önceki görev yerinden sürgün yedi. eşyalarınıza
    sahip çıkın, sonra ağlamayın bana gelip dedi. mesaj alınmıştı. emredersiniz
    komutanım dedik hep bir ağızdan. ben demedim gerçi. hatta bu yüzden yerde
    süründürülmüşlüğüm de vardı acemi birliğinde. usta birliğindeydim artık. az
    zamanım kalmıştı. azaldıkça çoğalıyordu meret. şafak saymıyordum gerçi ama
    sayanlardan haberimiz oluyordu. dört ay kalmıştı. bir ay sonra teskereci
    olucaktım. ve iyice sıkılmıştım bu emir komuta zincirinden. ilk günlerimde,
    sürekli olarak total red ile yattım geceleri, koğuş kalk ile uyandım, güç bela
    çıktım yataktan. sorunum neydi bilmiyorum ama bitirecektim askerliği, ve bana
    iyi gelicekti, askerlik iyi değildi, birileri askerden kaçarken, ben askere
    kaçmıştım bir şeylerden. uzaklaşmam lazımdı ve param ve kalıcak kimsem yoktu
    izmir dışında. makul bir fikir gibi görünmüştü gözüme askerlik ve 11 ay
    geçmişti. son dört ayım. vedat gelicekti yarın. yeni biriyle daha tanışacaktım.
    ve vedat geldi. selamını almadılar vedat’ın, hiç kimse
    almadı, benim dışımda. ilk birkaç gün, yalnız başına yemekhanede ve bahçede
    oturdu. benim de içmekten ve nöbetten –günde sekiz saatti- ve devriyeden
    iflağım sikiliyordu o sıralarda. vedat’ın silahı olmadığı için gündüz kapıda
    gece koğuşta nöbet tutuyordu. hem adama hırsız damgası vurmuşlar hem de koğuş
    nöbeti yazmışlardı. baştan sonra tutarsızlıklarla doluydu militarizm ve bu çok
    klişe bir cümle oldu biliyorum. geçelim.
    bir süre sonra sadece, koğuşa çıkan merdivenlerin altında,
    merdiven altında oturmaya başladı vedat. bi gün yanına gidip, “selam” dedim, “sigara
    içer misin?” parası yoktu, sigara alamıyordu, biliyordum bunu. sigara
    içtiğinden adım gibi emindim. “valla süper olur babol” dedi, doğuluydu ama
    istanbulda yaşıyordu. her neyse. bu selamla konuşmaya başladık. onu aradığımda
    nerede olacağını biliyor, sigara içek babol diye giriyordum söze. onun ağzından
    konuşmak hoşuma gidiyordu. sevmiştim adamı. zamanla güvendi bana. fena güvendi.
    çay ısmarladım ona bir gün. sanırım karakola geldiğinden beri hiç çay
    içmemişti, sabah kahvaltısında ki ücretsiz olanlar dışında. ki ücretli olanı
    daha lezzetliydi. farklı kişiler demliyordu, ücretli olanı ve kahvaltı için
    olanı.
    her neyse, hiç soru sormadım ona. hem de hiç. bi gün,
    kendiliğinden, sivil hayatta işlediği suçları anlatmaya başlattı. “gece
    iniyorduk ıssız bi caddeye babol, saklanıyorduk üç kişi, bi kişi arabanın önüne
    atıyordu kendini, araba çarptı çarpacak, durunca araba, ve açılınca kapısı,
    çıkıyorduk ortaya. ellerimizde bıçaklar, allah ne verdiyse alıyorduk. bazen
    arabayı da aldığımız oluyordu. ama sor bi bana, neden diye. sen sormucan gerçi.
    anladım ben seni. ama sor bi hele çekinme sor, herkes merak eder bunu. hakim
    bile sordu hani.”
    “neden” diyebildim güç bela, benim merakım bu konuda
    değildi.
    “zevkliydi be babol, parasında değildik işin anlıyon mu,
    risk alıyorduk, büyük risk, ama zevkliydi, çalıntı arabayla benzin bitene kadar
    gezmek gibisi yok. benzinin bittiği yerde bırak arabayı. o zamana kadar para da
    bitmiş olurdu çoğu zaman. sonra tabanvay. ya da yeni bir iş.”
    bir keresinde bir adamın boğazını kesmesine ramak
    kaldığından dem vurdu bana. az kalsın yapıyormuş. satırla üstelik. kavga
    esnasında falan da değildi. yine bir gasp sırasında anasına küfretmiş şöför.
    dayamış satırı boğazına arabaya dayayıp, adamın ödü bokuna karışmış,
    gözlerinden o korkuyu anlamış vedat, kendi de korkmuş, ama yapıcakmış, kanatmış
    azcık herifin boğazını, sonra derin nefesler verip vazgeçmiş bundan.
    “şimdi burda bana kimse selam vermiyor ya” dedi vedat, “ben
    kızmıyom kimseye, haklılar, ben kendime bile selam vermiyorum yıllardır, aynaya
    baktığımı gördün mü sen benim hiç, söyle bi hele gördün mü?”
    “tuvalette traş olmuyorsun”
    “aynasız oluyorum traş. ya. sor bile hele neden. sor bi.”
    “boşver vedat” dedim, “kimse selam vermesin. içek mi bu
    akşam”
    “nasıl yapıcaz babol, senin içki ortakları beni istemez.”
    “senle içicem” dedim, “ekicem onları.”
    “he tamam babol, ama ben de para yok biliyon mu?”
    “para soran mı var ulan hergele, hele bi sor bana hiç para
    lafını yaptım mı ben?”
    utandı ben böyle diyince. “buradan çıkayım” dedi, “sana bir
    dolu sahte para göndericem. gerçeğinden ayırt edemezsin haa. tıpatıp gerçeği
    gibi.” sorun şu ki, vedat çıkamıyordu oradan. üç yıldır askerdi. sürekli kavga ediyordu,
    tepesinin tasını arttıyordu ya komutanlar ya erler, sürekli kavga edip duruyor,
    ardından askeri cezaevine giriyordu. orasını da anlattı uzun uzun. ama ben kısa
    kesiyorum. fena içtik onunla askerde. içtikçe açıldı. onun mekanında. merdiven altında
    içiyorduk gece yarısı buluşup. ben çıkıyordum içkileri almaya.
    bi gün bi başçavuş ayağa kalkmadığı için şınav pozisyonu
    almasını istedi bundan. almadı vedat şınav pozisyonu falan. al, almıcam, al
    almıcam, derken bir tekme atmaya kalkınca başçavuş, çekti ayağını başçavuşun
    bu, başçavuş çat yere. üstüne çıkıp yumrukladı. zor ayırdılar. dört ay daha
    sabredebilse, beraber teskere alıcaktık. o gittikten sonra daha sıkıcı geldi
    askerlik bana. konuşulcak doğru dürüst bir adam bulmuştuk, onu da elimden
    almışlardı. ben de daha çok içmeye, daha çok nöbette sızmaya başladım. nasıl
    oldu bilmiyorum ama kurtulmuştum eski halimden. askere kaçmıştım, kendimden
    kaçmıştım, ve kendime yüzümü döndüm orada, yüzleştim bitmeyen nöbet
    saatlerinde. en çok da vedat kendime getirdi beni. ikimizde kaçamamıştık bu
    işkenceden. o belki hala bitirememiştir askerliği. bi daha ulaşamadım ona. ne
    telefon numarası kaldı, ne adresi. bi gün karşılaşırız belki, şöyle zincirsiz
    iki tek atarız. kim bilir.. belki gasp’a bile çıkarız birlikte.

    25.05.2017
  • yeni roman yolda..

    upon zack adlı pek bi süperkahramanlı, cinayetli minayetli, seri katilli, şirin mi şirin romanım, doğuzuncu kitabım olabilir, araya başka meseleler girmezse, belki de on olur, yazılır efendim, geriye dönüşler adlı ilk kitabıma 10 yılımızı verdik, bu da bi beş yıl alır götürür bizden. her neyse, arada yazdıkça, flashbackli flashforwardlı, zamansal algıda belli bir güzergah izlemeyip kısa öykülerle hayalperestliğimi naklettikçe, paylaşırım ordan burdan.. polisiye değil ama, katili belli polisiye mi olur, merak da uyandırmıyor, okuyana bir vaati de yok, bir şey de vermiyor.. pek yakında, azar azar..
  • eczaneye deneyleri..

    eczane deneyleri..
    nerden
    bulmuştuk hatırlamıyorum ama daze ile elimize, bir kimyasal listesi geçmişti.
    üç farklı renkle kategoriye bölünmüştü liste. altına renklerin anlamını
    açıklayan bir not yazmışlardı. kırmızı renkli olanlar, en tehlikeliler ve ölüm
    veya bağımlılık riski en yüksek olanlardı. çoğu yeşil veya normal reçeteye
    tabiiydi. sarı renkli olanlar orta derece risk taşıyordu. gri renkli olanlar en
    masumlarıydı. ikinci bir not, irc server adı ve nicki yazan bir nottu. “nasıl
    kullanacağınızı bilmiyorsanız, danışın.” crown’du adamın nicki. danışmana hiç
    başvurmadık. bulabildiğimiz kadarını denemeye ant içmiştik nerdeyse daze ile.
    üniversitenin ilk yılının ikinci dönemiydi. zaten, not ortalamamın en yüksek
    olduğu dönem, ilk dönemdi. bir nokta altı. giderek düştü, düştü ve okuldan
    şutlanırken, ortalamam sıfır nokta dört idi. sürekli olarak devamsızlıktan
    sınıfta kalıyor, bir üst sınıfa bir türlü geçemiyordum. topu topu iki yıl olan
    okulun, birinci sınıfında, üstün bir başarı sergileyerek dört sene üst üste
    kalmayı becerdim. aslında okula gidiyordum gitmesine, ama derse, sadece boş
    zamanlarımda, yani kampüste takılcak kimse bulamayınca giriyordum.
    her
    neyse, okulun iki kapısı vardı. a kapısı diye nitelendireceğim kapının
    karşısında iki eczane, diğerinde bir eczane vardı. eczane isimlerini kafadan
    atacağım bu öyküde, çünkü hatırlayamıyorum çok sevgili sayın okuyucular. onyedi
    yıl geçti aradan, ve o zamanlar tarihin amortisi sıfırı gösteriyordu. ikibin
    yılı şubat ayında daze ile tanıştım. tanıştığımız günü hiç unutmuyorum. okulda
    bir hiphop kulübü kurmaya çabalıyordum. ve okulun duvarlarına, kafelere, oraya
    buraya, izinsiz bir şekilde afiş asmak yasaktı. bense okulun ikinci ayında, her
    yere afiş basmaya başlamıştım. fanzin afişleri. ardından, okulda tutunmama,
    yani gidivermeme, yardımcı olucak, bahaneyle derslere de girmeme katkı sunacak
    bir plan geldi aklıma. kulüp kurmak. okulda, yöneticilerinin alayı black metal
    dinleyen bir rock kulübü vardı. ben de hiphop kulübü kurmaya karar verdim.
    kıllık olsun diye değil, ve şimdi olsa eminim yüzlerce kişi bulabileceğim bu kulüp
    için, kurulması için gereken yedi kişiyi bile üçüncü yılımda zar zor buldum ki
    her neyse konumuz bu değil, kulüp meselesini başka bir öyküde uzun uzadıya
    anlatmıştım ve konumuz daze ve ben ve hap üçgeninde şekillenicek.
    daze
    ile nasıl tanıştığımızdan bahsediyordum. kulüp kurmak için gerekli olan yedi
    kişiyi arıyordum ve ilki daze oldu. üzerinde wu tang tsortü vardı. direkt
    yanına gidip, “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye sordum ve tanışmış olduk.
    tanışma faslını kısa keseceğim. ilerleyen zamanlarda daze bana akineton verdi.
    akıl hastanesine düştüğümde de vermişlerdi akineton ama daze’in verdikleri
    kadar güzel gelmemişti o günlerde. elindeki son tabletlerdi. bölüştük. ikisini
    eve sakladım. kesmemişti ama. 18 yaşının verdiği merak ve daha fazlasını isteme
    arzusu, bizi listede yazanları denemeye zorluyordu. aslında, evinin önüne
    sandalye koyup iş yapan bir torbacım vardı ama, elinde sadece piyasa
    uyuşturucuları vardı. hepsini denemiştim. lsd’den roj’a kadar. hiçbirinin
    bağımlısı olmadan, bir iki üç defa kullanmış, sadece bir defa gelen toz
    amfetamin dışında hiçbirini beğenmemiştim. o günlerde genelde küflü cigara
    takılıyordum. hemen hemen her gün. torbacım mahallemde oturuyordu. torbacıların
    çoğu mahallemde oturuyordu, çünkü ben kuruçayda oturuyordum. çingene
    mahallesinde. ki bu da başka bir öykünün konusu ve onu da yazmıştım bir
    yerlerde.. konumuza dönelim.
    daze
    ile beraber ilk eczaneye girişimizde ne alacağımızı bilmiyorduk. önceden bir
    hapın adını ezberlemiştik ama alıp alamayacağımızı bilmiyorduk, reçeteli mi
    değil mi onu bile bilmiyorduk. sorduk. aldık. önce üçer, ardından pek bir şey
    olmayınca yedişer tane içtik. koca paketi, (içinde yirmi tane vardı), bir
    saatte bitirmiştik. pek bir şey olmamıştı. üzerine çay da içmiştik. hapın
    üzerine çay iyi giderdi. ya da sadece daze ve bana öyle geliyordu. ertesi gün
    aynı eczaneye ritalin sordu daze, satmadı piç. ben bir saat sonra gidip, antiem
    aldım, elimizde tek kesin çözüm, önceden bildiğimiz, fakir hapı kalmıştı.
    antiem ucuzdur ama kafası bok gibidir. aslında bok gibi midir bilemedim şimdi. her
    şey herkes size rüyadaymışsınız gibi gelir. aşırı uykunuz vardır ama
    uyuyamazsınız, yine de kendinizi rüya görüyormuş gibi hissedersiniz.
    hareketleriniz yavaşlar, eklem yerleriniz uyuşur, ve yaklaşık bir kilo işersiniz..
    yirmilik tableti bir günde bitirdik ve çalmaktan başka şansımız olmadığını
    düşünüyorduk o sıra, bu listede yazan hapları.
    iki
    gün sonra, önce ben girdim eczaneye. aynı eczaneye, gül eczanesi diyelim.
    kekemeydim ve kekemeliğim ile adamı meşgul ederken, tek kişi duruyordu öğlen
    saatlerinde eczanede, boşuna karşı kaldırıma çöreklenip iki gün kesmedik
    eczaneyi, her neyse, ben adamı meşgul ederken, daze listedeki bir hapı çaldı.
    adını söyleyemeyeceğim ki siz de çalmayın. kötü emellerinize alet olmak istemiyorum,
    ama o liste hala bende duruyor, dileyene fahiş bir fiyata satabilirim. yaklaşık
    bin adet ilaç ismi yazmakta. biramda tuzunuz olursa, ölümünüzde tuzum olur. her
    neyse, günler bu şekilde geçerken, adamı oyalamak için her gün aldığım antiem’i
    beş gün sonra alamadım gül eczanesinden. adam, “bu ilaç artık reçete ile
    satılıyor” demişti bana. ben de hemen yan eczaneye, papatya eczanesi diyelim,
    kaydım ve aynı oyalama taktiği ile bir paket antiem aldım. daze’in çaldığı
    ilaçlarla geçiniyorduk, antiem birikiyordu. böbrek ilacıydı bu kez çaldığı.
    içtikten kırk dakika sonra fena halde başım dönmeye başlamıştı. düşücek gibi
    olduğum için hemen yere oturdum. daze de yanıma oturdu. kalkamıyorduk. kampüsün
    ortasında yere oturmuştuk. ne kadar sürdü bu durum bilmiyorum, gelip geçen bize
    bakıyordu. en sonunda kalkabildik, ve doğruca tuvalete kusmaya gittik. berbat
    bir ilaçtı. listede çarpı işareti koyulmayı hakkediyordu.
    o
    günlerde, daze, güzel sanatlardan üç eleman kafaladı. yurtdışından geldiğini
    iddia ettiğimiz, tehlikesiz ve reçetesiz bir hapı, elemanlara kalaladık.
    poşetin içine koyduk tek tek kutusundan çıkarıp hapları. güzel de bir para
    aldık karşılığında. o parayla da gidip bi güzel rakı içtik. ertesi gün
    elemanlar, “abi bu süpermiş ya, kafamız süper oldu” gibi laflarla geldi
    yanımıza, biz de biraz daha sattık. üç ya da dört kez yaptık bunu. her
    seferinde de, ya cigara ya da alkol aldık gelen parayla. daha sonra da,
    elemanlara, “gelmiyor artık, biz de bulamıyoruz” deyip savdık başımızdan. güzel
    para geliyordu ama işin cılgı çıkabilirdi. korktuk mu, korktuk.
    her
    neyse, kovulduğum üç eczaneden sonra, üçüncüsünün adına da, kardelen eczanesi
    diyelim, kovulduktan sonra, onlardan başka en yakın eczanede epey uzak
    olduğundan, işimize, cigara ve şarapla devam etmiştik. ben bazen mahalledeki
    eczaneden antiem ve torbacımdan bazı şeyler almayı sürdürdüm. antiem’e parasız
    kalınca başvuruyorduk ki dediğim gibi, bok gibiydi. ama ucuzdu. bilen bilir.
    sonra
    bir gün, hiçbir şey kullanmadığım yaz tatilinin sonunda, üniversitenin ikinci
    yılının sonundaki yaz tatilinin sonunda, psikoza girdim. bir hafta boyunca,
    onca zaman kullandığım kimyasalların hiçbirinin gösteremeyeceği derecede feci
    halüsinasyonlar. tanklar gördüm evin arka balkonundan görünen manzarada.
    mancınık gördüm kendimi ortaçağda sanıp. bilmediğim bir dilde bağıran simitçi
    gördüm. gecenin karanlığında duvarda parıldayan ışıktan arapça allah yazısı ile
    w karışığı bir yazı gördüm. yeğenimin halüsünasyonunu gördüm. gerçeklikle bağım
    kopmuş, bambaşka fikirlere gark olmuştum. bir daha da, sanıyorum, herhangi bir kimyasal
    kullanmadım. daze de memleketine gitti zaten. biz de kuruçaydan taşındık. böyle
    yani. bu kadar.. isteyene, gerekli talimatları verebilirdim, ama yapmayacağım.
    nasihat da etmiyorum. kim ne bok yerse yesin. ama etken maddesi risperidon olan
    her türlü maddeden uzak durun demekle yetineceğim. tabii robot olmak ve
    donuklaşmak istiyorsanız başka…

    14
    mayıs 2017
  • upon zack – 2. bölüm

    hastaneden taburcu olduğu günün akşamına buluştuk onunla,
    tiryaki kedi’de. alkol komasına girmişti. çıkar çıkmaz da en yakın tekel
    bayiinden bir bira almış, yolda içe içe yanıma gelmişti. akşamüstü saat beşti
    zaman. bu isimde bir fanzin de var, çok severim. akşamüstü saat beş. ikibinon
    sonrası çıkan çoğu fanzin sikkodur oysa. fanzini alternatif bir yayın organı
    olarak görmek de dangalaklığın hadsafhası bana kalırsa. alternatif kelimesine
    kılım çünkü. özellikle fanzinleri, dergilerin “alternatifi” olarak görmek,
    böyle yola çıkmak, saçmalık. fanzin, yıkıcı bir unsur olarak, karşı olduğu bir
    şeyin nasıl oluyor da alternatifi olabiliyor, anlam verememekle birlikte,
    tiryaki kedi’ye geri dönmek istiyorum. 
    geldi. bi bira söyledim ona. cebindeki son kalan bozukluklarla
    bi bira alıp yolda bitirmişti.
    “ölseydim keşke” dedi.
    “saçmalama” dedim, “daha yaşayacak güzel zamanlarımız var.”
    “biliyorum” dedi, “özellikle şu süper gücünü hesaba
    katarsak.”
    “onu hesaba katmasak da güzel zamanlarımız var.”
    “sokağa çıkalım.” dedi. çıktık. kilise sokağı. günlerden
    haftaiçiydi. tek tük işporta tezgahı vardı. hatfasonları doluyordu sokak. bense
    bugün tezgah açmamıştım. pazartesileri tatil yapıyordum. şarap aldık. şişeden
    yudumluyorduk.
    karşımıza üç adam oturdu. dolu şarap şişesini üzerlerine
    fırlattı adamların. “gidin lan bu sokaktan” diye bağırarak. birinin kafasını
    sıyırıp kilisenin duvarında patladı şişe. adamlar “tamam abla, gidiyoruz, özür
    dileriz.” diyerek, apar topar kalkıp uzaklaştılar. neye uyuz olmuştu
    bilmiyorum. sormadım da. sorun çıkacak olmasını da dert etmedim. gidip bi şişe
    daha aldım hasan abimin dükkanından. hasan abi ölmüştü altı ay önce. kanserden.
    çocukları bakıyordu dükkana. oğlu ve kızı. iyi insanlardı. tuvalet de vardı
    mekanda. hoş pek kullanmıyordum. trafoya işemek daha keyifliydi. ve alkol
    alınca tuvalete sık gidenlerdendim. mesanem küçüktü sanırım. böyle durumlarda,
    “amma çok gittin işemeye bilader” derse biri, “mesanem slikonlu değil” derdim,
    pek anlaşılmazdı bu esprim. her neyse, “bıçak vardı birinin belinde” dedi,
    rüya. “belki, kritik bir bölgeme sokar da, öldürür” diye düşündüm. “aptalım
    biliyorum. aptalca bir plan. uyuz oldum işte napayım.” cevap vermek yerine
    şişeden sağlam bir yudum aldım. rüya bende kalmaya başlamıştı. ben adamı
    öldürdükten sonra yani. bunu daha sonra anlatacağım. karışık zaman algım var.
    bunu yazdıklarıma yansıtmak hoşuma gidiyor.
    rüya hiç konuşmuyordu başlarda. ağzından tek harf
    çıkmıyordu. zamanla açıldı. özellikle başında belayı toprağa uğurlayınca,
    üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. polis olayı kapsamlıca incelmiş, ama izimi
    bulamamıştı. mustafa ile beraber girişmiştik cinayete ki dediğim gibi, bunu
    daha sonra anlatıcam. pardon, “anlatacağım” diye yazmalıydım. sevgili
    eleştirmenlerim öyle istiyordu. öldüler herhalde, ya da sıkıldılar, uzun
    zamandır yoklar ortada. ben de ortada değilim ama. sağ da ya da solda da
    değilim. tamamen yokum oyunda.
    sokağın başından zabıtaları görüp bi ıslık çalmasını istedim
    rüyadan. meto’ları uyarmak için. ben ıslık çalamıyorduk. beceremediğim bi çok
    şey var hayatta. yazmayı becerebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. domuz gibi
    biliyorsun diyor şimdi birileri. duyuyorum. meto tezgahı topladı iki dakkada.
    geçip gittiler sokaktan. bi yarım saat sonra tekrar açtı.
    başlayalım mı dedi rüya. olur dedim. kast ettiği şey, zamanı
    durdurabilme yeteneğimdi. bakın bunun nasıl olduğunu bilmiyorum ama böyle özel
    bir yeteneğim var benim. zamanı durdurabiliyorum. yani o an, insanlar,
    elektronik otomatik bilgisayarlı sistemler. mesela mobeseler. kayıt cihazları.
    dünyanın dönüşü. her şey ama her şey duruyor. cinayeti de bu sayede kolayca
    kotarmıştık zaten. bir anda başladı bu şey. zamanı durdurabiliyor oluşum, işi
    bıraktıktan iki ay sonra, bir gün, bir anda, dondu her şey, sonra, bunu
    dilediğim zaman yapabildiğimi fark ettim, parmağını şıklatmak kadar kolayca. ve
    bunu çok az kişi biliyor. ben de bu durumda, süper kahraman oluyorum. anti
    süper kahraman. büyük planlarımız rüya ile. bankaları soyup, tüm paraları
    yakmak gibi. ve bunu kayda alıcaz. yüzümüz görünmücek elbette. sonracıma,
    polislerle ilgili de komik fikirlerimiz var. henüz planı tam olarak
    geliştirmedik. ve dahası, dokunduğum kişi, eğer istersem, yani her dokunduğum
    kişi için değil, istediğim kişiye, dokunursam, o da kendine geliyor. donmaktan
    kurtuluyor. ama şöyle bir sorun var ki, zamanı tekrar başlattığım sırada,
    dondurmadan önceki yer ve pozisyonumda olmam gerekiyor ki, benim bi işler
    çevirdiğim fark edilmesin. ve bugün yapacağımız eylem, turgut ile ilgili.
    sevmiyordum herifi hani, hatırladınız mı?
    zamanı durduruyor, ve rüyayı uyandırıyorum. turgut’un yanına
    gidiyoruz. işporta tezgahını topluyor, çantasına koyuyor, sonra tekrar yerimize
    dönüyor, unutmamak için ayrıntıları ile hafızamıza kazıdığımız pozisyonu
    alıyoruz, ve zamanı yeniden başlatıyorum. turgut şaşıyor bu duruma. halini
    görmelisiniz. kahkahalar atmak istiyoruz, atamıyoruz. mustafa uyarmıştı, ben
    gelmeden başlamayın diye ama sabremedik. telefonum çalıyor, “at yarağı
    nerdesin” diye giriyor söze direkt olarak mustafa. “sokak” diyorum. kapatıyor
    telefonu. beş dakika sonra yanımızda bitiyor. turgut meto’ya dert yanıyor. ne
    dediğini duyamıyoruz ama olayı anlatıyor olmalı. biraz yakındı tezgahları.
    açıyor tezgahını tekrar. tam işi bitip de yerine geçicekken, numaramızı
    tekrarlıyor, yerimize oturuyoruz. binbir türlü küfürle birlikte ki etti mi
    yüksek seslerle eder küfürlerini turgut. ki biraz da bu yüzden yapıyoruz bu
    numarayı ona ama asıl nedenimiz bu değil. onu bu sokakta istemiyoruz. onun
    yüzünden zabıta daha çok sıkıştırmaya başladı bizi. o sokağa geldi geleli rahat
    yüzü görmedik. ondan önce, karışmazlardı pek. civar sakinleri sürekli olarak,
    onun yüzünden şikayet ediyor bizi. sürekli kavga çıkarıyor. ya yanına gelen
    arkadaşları ile, ya da müşterilerle. adam her şeye karşı. kendi varlığı dışında
    her şeye. hatta bir keresinde şöyle bir sözü bile işittik kendisinden “ben
    nüfüs cüzdanı bile taşımıyorum lan, en büyük anarşist benim.” aynen bunu dedi
    adam ki anarşistlerin çoğunu sevmem. komünistlerin de çoğunu sevmem gerçi.
    aslında, insanlığın çok büyük bir bölümünden haz etmiyorum. sevgi kelebekleri,
    ve herkesle iyi geçinen, ortayolcular ile ise ciddi sorunlarım var. etrafi’nin
    de vardı aynı sorunları. piç, yirmiyedisinde kendi canına kıymasaydı keşke.
    engel olmaya çalışmadım ona. son konuştuğu bendim. kendindeydi. depresyonda
    falan değildi. gayet mutluydu. kafa karışıklığı yoktu. net bir tavırla yaptı
    bunu. intiharı, suni teneffüse ihtiyaç duyulan bir ruh halinde gelmedi yani.
    yalnızlık bunalımları ile de alakası yoktu. kimse beklemiyordu. bir anda yaptı.
    pat diye. ve yarın, ölümünün birinci yıl dönemi. o zamanlar zamanı
    durduramıyordum. beş altı ay önce kavuştum bu süper yeteneğe. o zamanlar, böyle
    bir yeteneğim olsaydı, kullanır mıydım bilmiyorum. yani, o ölmeden önce yetişip
    engel olur muydum, zamanı durdurup… sanmıyorum. ölmek isteyen kimseye, eğer
    verdiği karar, bir depresyon sonucu gelmiyorsa, yani bunu görebiliyorsam,
    engellemem. depresyon intiharları sonucu direkten dönmeler pişmanlıkla
    sonuçlanır daima.
    her neyse, zannediyorum onuncu denememizde, turgut tezgahını
    da alıp defolup gitti. sokaktaki diğer iki işportacı olayın şaşkınlığı
    içerisindeydi. bunu her turgut tezgah açtığında gerçekleştirecektik. turgut
    evine dönerken, bu kadar eziyetten sonra, bi kıyak yapalım diye, çantasına,
    zamanı durdurup, bi şişe şarap koydum. şarabı da sikko bakkaldan çaldım. zamanı
    dondurarak tabii ki. bunu rüya ve mustafa bilmiyor. onları uyandırmadan yaptım
    işimi.. diğer tüm dondurmalarda, yani turgut’un tezgahı ile uğraşırken,
    uyanıklardı. bakın, kimsenin ekmeği ile oynamak istemeyiz, ama ekmeğimizle
    oynayan bir adamın köküne kibrit suyu sıkmak farz olmalı. şu altkültürel
    mecralarda ya da politik ortamlarda dönüp duran dayanışma faslına pek kafam
    basmıyor. dayanışalım dayanışmasına ki dayanışıyoruz da zaman zaman birileri
    ile. ama herkesle dayanışmak, ayırt etmeksizin, örneğin fanzincilik de, her
    fanzinle dayanışmak, bu bana doğru gelmemekte. yaptığım işin altına dinamit
    koyan fanzincincilerle neden dayanışabilecekmişiz ki. her neyse.
    sanıyorum o gün kaydadeğer başka bir şey de olmadı. diğer
    zamanları, öncesi ve sonrası ile, zamanı dondurmadan, daha sonra anlatırım.
    belki de şu an dondurmuşumdur, ve tekrar başlattığımda, siz aradaki kesintiyi
    fark etmeden, yaşamınıza devam ediyorsunuzdur, kimbilir.

    9 mayıs 2017. 
  • upon zack 1. bölüm

    1.
    çalışmak
    enayiliktir. hele ki bir fabrikada çalışıyorsanız, enayinin daniskasısınız
    demektir. maksimum bir haftada ürettiğiniz işlerden maaşınız çıkar, geri kalan
    günlerde patrona çalışırsınız. hatta, geçmişte çalıştığım yerlerden birinde,
    maaşımı bir günün yarısında bile çıkarıyor olabilirim. bunu biliyorum çünkü
    araştırdım. aklıma düşmüştü, bir keresinde. bir gece vardiyasında bastığım
    işlerin ben bastıktan sonra –plastik enjeksiyon işiydi- çöküntü yapması ve
    hurda olması sonucu, şef tarafından azarlanırken ki azarlanmaya gelemem, bu
    yüzden sikerim işini diyerek, direkt dışımdan karşımdaki azarlayıcıya bunu
    söyleyerek işi bıraktığım vakidir, her neyse, azar işitirken, neyse parası
    maaşımdan kesersiniz olur biter, demiştim. şef de, senin maaşın karşılamaz zararını
    demişti. ben de bir gece herkes yemek molasındayken gizlice muhasebe bölümüne
    girip, gündüz kesilen faturalara baktım, haklıydı şef, tanesi 80 liraydı o gün
    hurdaya çıkan işin ve ben bir gecede 1500 adet basmıştım. bizden istenen sayı
    buydu, ve 1500 çarpı 80, 120 bin lira ediyordu. bastığım işin tanesinden bir
    lira kar edildiğini bile düşünsek ki bu çok az bir rakam, 1500 lira kar demekti
    bir gecede, bir vardiyada, tek bir makinede, ve benim maaşım o günlerde 715
    liraydı. maaşım karşılamazdı hatalı bastığım işin faturasını, ve her neyse başa
    dönecek olursak, dediğim gibi, çalışmak enayiliktir ve ben de bu enayiliği 50
    yaşıma kadar sürdürmeye karar vermiştim. 35 yaşında bir işe girmiş, sağlam yani
    maaş günü sekmeyen, çalışma saatleri dışında fazla mesaisi olmayan -ki bu benim
    işime gelir- bir yerde çalışmaya başlamıştım. ailemle yaşıyor, maaşımın üçte
    ikisini anneme veriyordum. kalanının çok az bir miktarını harcıyor, bunun için
    alkolümden kesiyor, tütün içiyor ve haftada bir gün dışarı çıkıyordum, bu şekilde
    para biriktirerek 50 yaşına kadar çalışacak ve emeklilik için gereken sigorta
    günüm dolunca da, ellimde doluyordu, istifa edicek, bu şekilde bir istifa ile
    yani sigorta günümün dolması bahanesi ile tazminatımı da alıp biriktirdiğim
    paranın üzerine koyarak bir on yıl idare etmeye çalışacaktım. altmış yaşında
    olacaktım emekli. eğer yaşarsam..
    40
    yaşıma geldiğimde verdim istifamı. 5 yılda 30 bin lira biriktirmiştim. yeter
    diye düşünüyordum. intiharı kafaya takmıştım bir kere. yapıcaktım. zamanını kolluyordum.
    ve artık çalışmak istemiyordum. 3 vardiya bir iş, her biri bir manyak olan iş
    arkadaşlarının aptal soruları; neden evlenmiyorsun, evini işe yakın bir yer
    taşısana, şu karıya çakar mısın, hafta sonu maç nolur, halı saha maçı yapıcaz
    gelir misin, ve dahası bel altı şakalar. ben muhatap olmasam da hiç kimseyle,
    mutlaka gelip laf atıyorlar, bulaşıyorlardı. sevmiyordum hiçbirini. her neyse,
    40 yaşıma geldiğimde, bir bahar günü, nisanın üçünde, verdim istifamı. direkt
    sabah vardiyasında servisten inip insan kaynaklarını gittim ve işten ayrılmak
    istediğimi söyledim. çok şaşırdılar, sevilen bir enayiydim çünkü onlara göre,
    işini hatasız ve eksiksiz yapan, iş yerinde sorun çıkarmayan, nadir bulunan
    enayilerden…
    tazminatımı
    vermeyi kabul etmediler. eh olsun, açacağım eski kitap işportasından da biraz
    tırtıklar, intihara hazır olana kadar geçinebilirdim. intiharım bir depresyon
    intiharı değildi. üzüntülü ve kederli değildim. mutsuzdum evet ama
    mutsuzluğumun kaynağı çalışmak zorunda olmaktı. istifa ettiğim gün
    mutsuzluğumda yok oldu. mutlu da değildim ama, çalışmak zorunda olmak dışında
    hiçbir şeyi umursamıyordum ki istifa da edince de umursancak bir şey kalmamıştı
    hayatımda.
    karataşta
    oturuyordum, izmirde yani, yeni taşındığım evde, -üç ay önce annem ölmüş, ben
    de buraya taşınmıştım- ilk özgür günümün partisini verdim kendime. eve gelirken
    iki tane bir buçuk litrelik şarap biraz da çerez almıştım, iki paket de chesterfield.
    müziğimi açtım ve kafam da biraz kıyak olunca, öğlenin birinde, şarkılar
    söyleyerek karşıladım özgürlüğümü… yine de intihar yan cebimden bana göz
    kırpıyordu. bugün olmazdı. şimdi değil, biraz çalışmak zorunda olmamanın,
    alarma uyanmamanın keyfini çıkarmam gerekiyordu.
    ertesi
    gün, kitaplığımdan 20 kadar kitap seçip, elimde kalan fanzinlerle beraber evden
    çıktım. işporta tezgahı açacaktım. ara ara, yani ayda belki en fazla altı gün
    açıyordum tezgah. fabrikanın ruhumdan emdiğinden kalanı ile ancak bu kadar
    gün.. ama artık her zaman işportada olacaktım. seviyordum işporta sohbetlerini,
    iki üç arkadaşla da denk geldin mi, tamamdır. yalnız başına oturmak da
    keyiflidir, yoldan geçenlere laf atarsın, içersin şarabını, bazen müzik açar
    bir arkadaşın akıllıdan, ve kaldırımda oturmanın tadını çıkarırsın, hiç iş
    olmasa da.
    her
    neyse, alsancak kilise sokağına vardığımda yerimin turgut tarafından kapılmış
    olduğunu gördüm. sevmiyordum turgut’u, işportadaki hiç kimse sevmiyordu.
    sürekli kavga çıkarıp ona buna bağırır, milleti rahatsız eder, iş de yapamazdı
    pek, büyük hayalleri olan bir kaybedendi. ben kaybetmemiştim, kazanmamıştım da,
    yarışa dahil etmiyordum kendimi, turgut yarışın içindeydi, oyunda son hızla
    koşmaya çalışıyor ama ayağına gelen topları sürekli avuta ya da kendi kalesine
    gönderiyordu. ben seyirci olmak bile istemiyordum bu oyunda, hiçbir şeyi, ama
    gerçekten olmuş ya da olacak hiçbir şeyi umursamıyor, kendi dalgama bakıyordum…
    ilk
    gün size anlatabileceğim enteresan bir şey olmadı. sadece, o tuhaf kız gelip
    bir fanzin daha aldı. hiç konuşmazdı. son bir yıldır, işportama gelir, bir
    fanzin alır, avucuma üç lira bırakır giderdi. istersen şunu da hediye edeyim,
    kendi kitabımı vereyim, bak bu yeni çıktı gibi her türlü muhabbet girişimlerime
    sessizlikle karşılık verdi hep. gözlerimin içine boş boş bakıp, parayı uzatıp
    giderdi. sesini bir kes bile işitmedim bugüne kadar. ama mutlaka, ben işporta
    açtığımda, ki işporta açacaksam eğer, bunu mutlaka internetten, işporta için
    açtığım gruptan duyururdum, oradan görüyordu muhtemelen, ben işporta açtığımda
    mutlaka gelir ve bir fanzin alırdı. evimde sekiz yüz kadar fanzin vardı ve her
    işporta açışımda yeni bir fanzin olurdu mutlaka tezgahta. zaten ayın en fazla
    altı günü açabiliyordum tezgah. ama o gün, evden çıkmadan önce, internetten,
    artık, aksilik olmadığı sürece her gün tezgah açacağımı duyurmuştum. bakalım,
    adını bile bilmediğim, bu tuhaf kız, her gün gelicek miydi tezgaha.. o da benim
    gibi bir tür kaçık sayılırdı.
    o
    gün tezgahı saat onda kapatıp, evime geldim. yürüme mesafesinde sayılır evim.
    alsancak karataş arası en fazla otuz dakika. elde küçük boy bir valiz olunca,
    işporta çantası, olsun olsun 40 dakika sürsün. otobüse binmekten yeğdir.
    alkollü olunca biraz sinir bozucu olabiliyor ama artık daha az harcamalıydım.
    kahvaltıyla duruyordum, dışarda bir şey yememiştim, şu tuhaf kızın aldığı üç
    liralık fanzin dışında da iş yapmamıştım. alkolde almadım. eve gelip bir güzel
    ekmek arası ile doyurdum karnımı. telefon çaldı, arayan mustafaydı. yoldayken
    mustafayı aramıştım. açmamıştı. belki çalışıyordu, bugün tatil günüydü gerçi
    ama ekstreye çağırmış olabilirlerdi, alsancakta bir barda part time çalışıyor,
    ailesi ile yaşıyordu kendisi. evimiz yakın sayılırdı, bazı günler bize gelirdi.
    bu gün de gelebilir miydi diye sormak istemiştim. o nedenle aramıştım. yaklaşık
    2 saat sonra döndü geri. açtım telefonu.
    “naber
    moruk müsayit misin?”
    “işteyim
    şimdi, iki de çıkıcam, ne o lan işi naptın her gün işporta açacak mışsın diye
    yazmışsın nete?”
    “istifa
    ettim”
    “iyi
    bok yedin, napıcan şimdi?”
    “hiç..
    gelsene gece bize”
    “ikide
    çıkıyorum dedim duymadın mı amcık ağızlı?”
    “iki
    buçuk da bizdesin işte?”
    “sahura
    mı geleyim yani?” ramazan ayındaydık..
    “he
    ya, yarın oruç tutmaya niyetlendim ben de”
    “olmaz
    bugün moruk, yarın işportaya uğrarım, şimdi işe dönmeliyim”
    “tamam
    hadi kolay gele”
    mustafa
    iyi bir çizerdi. fanzinlerime kapak yapar, bazen de içeriye kara kalem bir
    şeyler döşerdi. güzel sanatlara girmeye çalışmış alınmamıştı. ah o kuralcı
    sanat kuramlarına tutkun hocalar. hiçbir ders almamıştı mustafa, kendine özgü
    bir tarzı vardı ama bu tarz, beş denemesinde de yetenek sınavından çakmasına
    neden olmuştu. dergilere de göndermiş kabul görmemişti. benim yazarlığıma
    benziyordu onun çizerliği de.. ben de kendi kendimi basıyordum. gerçi benimkisi
    bir tercihti, beni yayınlayacak küçük bir yayınevi pekala bulabilirdim, ama
    üzerimden hele hele yazdıklarımdan başka birilerinin para kazanmasını
    istemiyordum, bana beş kuruş vermeyeceklerdi çünkü. emindim bundan. bir
    arkadaşımın dört şiir kitabı vardı, iyi de satmıştı ve beş kuruş para
    alamamıştı yayınevinden. ben de alamayacaktım muhtemelen ama belki bu şekilde
    adım duyulur sonra büyük yayınevlerine kapak atardım arkadaşlarıma göre.
    istemiyordum bunu. kendi kendini basmak daha değerli görünüyordu bana. ufak bir
    kitleye hitap etmek, onlara kitabı kendi işporta tezgahından, elden, onları
    görerek vermek, gelen parayla bi bira içmek, keyifliydi. huzurlu bir yoldu bu.
    dün
    geceden bir litreye yakın şarap kalmıştı geriye. onu içip yattım.
    2.
    kahretsin.
    alarmımı kaldırmayı unutmuşum. her gün sabah işe giderken çalan alarm, istifa
    ettiğim günün ertesinde de uyandırdı beni. sabahın altısında hem de. hemen
    kalkıp kendime de bir küfür ederek telefonu duvara fırlattım. susmadı alet.
    akıllılardan değildi. bir ara akıllıya geçmiş, sonra sıkılıp, eski püskü ikinci
    el sağlam bir nokia almıştım kendime. tuşlu. 2000’li yılların başından kalma.
    güç bela bit pazarında bulmuştum aleti. şarj cihazı ile birlikte bi lira.
    çalışıp çalışmadığından bile emin olmadan aldım. çalışıyordu lanet şey. evet
    duvara attığım halde susmak bilmemişti. kalkıp kapattım alarmı. kalkınca da
    uykum kaçtı tabii.. tutup sabah sabah bi tekli sardım kendime. huyum değildir
    oysa. yılda dört bilemedin beş güne denk gelir toplasan, cigara tükettiğim gün
    sayısı. yanına da şekersiz sütsüz sert bir kahve yaptım. sabah sabah  punk açtım kendime. cock sparrer. tatlı bir
    sound ve vokale sahipler, yumuşak geliyorlar bana. çalan müzik eşliğinde, işe
    gitmiyor oluşumun keyfini sürdüm. bir saat kadar böylece devam etti.
    günlerden
    çarşambaydı. ramazan ayıydı. ve sabah işe giden insanları, işe gitmeyen, işsiz
    de olmayan bir insan olarak izlemek istedim. evden dışarı çıkıp yürümeye
    başladım. eşofmanlarla. ben eşofman giyerim. severim eşofmanı. kot gibi sıkıcı
    ve katı değildir. rahattır. ben de rahatıma bu derece düşkünüm işte.
    insanlara
    baktım. işe giden insanlara. duraklara. otobüs servis dolmuş bekleyen
    insanlara. ne için bunca çaba dedim. aç kalmamak ve başkasına muhtaç olmamak
    için sadece. bir de varsa, aileye bakabilmek için. bir aileye bu yüzden sahip
    olmuyorum. vardı bir ailem, öldüler. kardeşler evlendi. kardeşlerin çocukları
    evlendi. yeğenlerin bile çocukları oldu. arkadaşlarımın bir kısmı evlendi.
    vardı bir ailem, artık yok. ve ben yeni bir aile istemiyorum. yalnızlığımı
    seviyorum, yalnızlığımı hiçbir şeyle, bir kadınla, hele hele bir çocukla değişemem…
    bu yüzden yalnız yaşıyorum. arada bir eve arkadaşlar gelir, onlar da bir elin
    parmaklarını geçmez. ve iki gün üst üste kalamazlar, açık açık ertesi gün
    gitmeleri gerektiğini bildiririm onlara. ve çat kapıda gelemezler. bilirler bu
    huyumu da darlamazlar beni. böylesi daha iyi. ailem olsaydı çalışmak
    zorundaydım üstelik. şu an gördüğüm yüzlere bakıyorum, hepsi birilerine bakmak
    zorunda. bu zorunluluk çalışma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. mutlu
    olduklarını sanmıyorum. her biri bitkin çaresiz ve umutsuz görünüyor işe
    giderken. ve güvensizler. korku da var gözlerinde. görüyorum. uzunca bir süre
    yürüyorum, ta ki ortalık işe gidenlerden, işsizlere, emeklilere ve gençlere
    dönüşüne kadar.
    sanırım
    üç saat kadar rotasız ve plansız yürüdüm. evden epey uzaklaşmıştım. geri dönüş
    yolunda, sahil kenarından, denize baka baka eve geldim. bi şişe bir buçukluk
    şarap ve ekmek aldım evin aşağısındaki bakkaldan. bakkal ilk zamanlar
    yadırgıyordu sabahın köründe şarap almamı. gece vardiyasından çıktığımda
    yapıyordum bunu bazen. zamanla alıştı. hatta bakkala girince, “oo şarapçı dayı
    napıyon” gibi kendince şakalar yapmaya çalışıyor. ne gülüyor ne cevap
    veriyorum. sevmiyorum insanları. insanların büyük bir çoğunluğunu sevmiyorum.
    onların isyan etme güdüsüz pes etmiş halleri sayesinde ben de onlar gibi
    çalışmak zorunda kaldım hayatım boyunca. teslim olmuştu her biri, teslim
    olmaktan da öte, sistemle özdeşlik kurmuşlardı. sistemin bir neferiydi her
    biri, kapitalizmin askeriydiler. bilinçli ya da bilinçsiz böyleydiler işte.
    uyutulmamışlardı, kendilerini uyutmuşlardı. böylesi daha kolaydı onlar için.
    çıkar yolları olmadığını düşünüp, bir çocuk yapmak, ve kendini çocuğuna adamak
    daha kolaydı. kafese kapatılmak ve düşünmeden hayalsiz yaşamak. ben böyle
    değildim. politik biri de sayılmazdım ama kalbimde sürekli bir kıvılcım vardı,
    her an parlamaya ve bir yerleri kırıp dökmeye hazır. benim gibi bin kişi
    bulsam, şehrin büyük bir kısmını ateşe verebilirdim. medeniyetin bir an önce
    son bulması gerekiyordu bana göre. tekrar geldiğimiz yere, avcı toplayıcılığa
    dönmeliydik. ve zeka adlı zehri kullanmamalıydık asla. içgüdülerimizle hareket
    etmeliydik ve konuşma adlı bir şey olmamalıydı. ağzımızdan hiçbir anlamı
    karşılamayan, sözcük olmayan harfler çıkmalıydı sadece. kelime yok. böylece düşünce
    de yok. düşünce olmayınca, fikir de yok. ve böylece bir çok sorun çözülmüş
    olucaktı.
    eve
    gelip, ekmek aramı yaptım. içine az biraz peynir domates koydum sadece. yoktu
    evde başka bir şey. yemekle aram hiç iyi olmadı bugüne kadar. sırf karnım
    doysun diye yemek yiyordum, ne yediğimin önemi yoktu. ve mümkün oldukça
    dışardan yemek yemiyordum. on kuruşluk şeyi, on liraya çakarlardı sana. yirmi
    kişilik çorba fiyatına bir tas çorba içerdin anca…
    kalan
    paramı idareli kullanmalıydım, her gün şarap içmek olası değildi, henüz
    intihara yakın değildim, ne zamana kadar kalan paramla idare etmem gerektiğini
    bilmiyordum ve tekrar çalışmak zorunda kalmak işime gelmiyordu. çalışmayacaktım
    bir daha. bir alarmla uyanıp, o boktan fabrikalarına gitmeyecektim. işçilerden
    de nefret ediyordum ayrıca. işçilerin yapacağı devrimden cacık olmazdı. her
    biri sistemin azimli birer neferiydi. bilinçlenmeleri falan gerekmiyordu.
    bilinç ya da eğitimle ilgili değildi mesele. ben hiçbir şeyi kitaplardan
    öğrenmemiştim. içimde başkalarının aylaklık ya da tembellik olarak gördüğü bir
    kene vardı. tembeldim evet. bir tembel olarak on beş senemi fabrikalarına
    vermiştim ama. eh, bu kadarı yeterliydi.
    biraz
    kestirip, öğleden sonra uyandım. işporta çantamı alıp çıktım evden. sahili
    takip ederek, denizi de izleyerek alsancak iskelesine vardım. iskelenin tam
    karşı sokağına girip ilerleyince kilise sokağı çıkıyordu karşıma. hayatımın
    yarısında içtiğim ve serserilik ettiğim, bazen bana çok paralar kazandıran
    sokak. ve en büyük acımın yattığı sokak. hayatımın miladına sahne olan sokak.
    öncesi ve sonrası diye ayırdığım iki ayrı insan olduğum gecenin yaşandığı
    sokak. vardım sokağa. turgut yoktu. sevindim buna. umarım gelmez diye düşündüm.
    açtım bölgeme işportamı. bira çekti canım. erteledim. şu sessiz hatun, eğer
    gelirse, ona, “sana bir bira ısmarlayayım, işportada takılmak istersen”
    diyecektim. soracaktım bu kez bunu evet. bir çok kez sormak istemiş
    ertelemiştim. hiç konuşmuyordu. parayı uzatıyor fanzini alıp gidiyordu. hiç
    sektirmemişti bugüne kadar, her açışımda gelmişti son bir senedir. siyah küt
    saçları vardı. 25, 26 yaşında gösteriyordu. en fazla yirmi yedi. makyaj yok.
    çanta yok. bir kot ve mevsime göre bir sweet ile ceket ya da bir tsirth.
    içimden,
    social distortian’a ait bir şarkı söylemeye başladım. dilim döndüğünce.
    melodisi ile beraber. çok geçmeden geldi bizimki. yeni fanzin yoktu tezgahta.
    bilerek koymamıştım. baktı baktı baktı. daha önce aldığı bir fanzini aldı
    eline. tam parayı uzatacakken, “onu daha önce almış olmalısın” dedim, “yeni
    fanzin yok bugün tezgahta.” bir şey demedi, parayı uzatmayı sürdürdü. “istersen
    bir bira içelim” dedim, “tezgahta takılabilirsin.” aval aval yüzüme baktı.
    dilsiz olabilir miydi? ya da sağır. olasıydı. ama sanmıyordum. başka bir şey
    vardı. “bira” dedim. “ister misin?” elimle bira içer gibi bi hareket yaptım.
    kafasını salladı en sonunda. “tamam ben alıp geliyorum” dedim. cebinden para
    çıkarmaya yeltendi, durdurdum, “ben ısmarlıyorum” diyerek. “bekle burda. gelicem.”
    gittim
    ve geldim. birayı uzattım ona. normalde işportada ayakta takılmayı sevmem. yere
    oturmak ve insanları kaldırımdan izlemek güzeldir. ama şu an, bu hiç konuşmayan
    ve tepki vermeyen insanla ne yapacağımı düşünüyordum. ne diye ona bira ısmarlamıştım
    ki. amacım neydi. duygusal bir şey hissetmiyordum. hikayesini merak ettiğim
    falan da yoktu. hiç kimsenin hikayesini merak etmem ben. anlattıkları ile de
    ilgilenmem.. kendim bir hikaye uydururum onlar hakkında. ama bu kız hakkında
    herhangi bir hikaye uyduramamıştım. yeni insanlarla tanışmaktan haz etmeyen
    ben, ne diye bu kıza bira ısmarlamıştım bilmiyordum. yapmıştım işte. ve ne
    konuşacağımı da bilmiyordum. o da hiç konuşmuyordu. adın ne diye sordum. cevap
    vermedi. kafasını başka yöne çevirdi sadece. bu beni duyduğu anlamına
    geliyordu. sigara ister misin, diyerek tütün torbamı çıkardım. ben sarmaya
    hazırlanırken, o da bir kağıt çıkardı kendine, tam sarmayı biliyor demek ki
    diye düşünürken kağıdı incelediğini gördüm. “ben sararım bilmiyorsan” dedim. kafasını
    salladı. sardım iki tane. yaktım sigarasını. ilk dumanda öksürdü. oysa hafif
    bir tütündü. hafif seviyordum çünkü çok içiyordum, nerdeyse yarım saatte bir.
    fabrikadayken bile saat başı tuvalete gider sigaramı içerdim, karışmıyordu şef
    bana, işi aksatmıyor herkesin bastığından daha fazla iş çıkartıyordum. ama
    artık özgürdüm dilersem on dakikada bir de sikebilirdim ciğerlerimi, kimse
    karışamazdı.
    sigara
    içmeyen birinin, ilk defa sigara içen birinin öksürmesine benziyordu bu
    öksürük. eğer öyle ise, yani onu sigaraya başlatan ben olursam, üzülmezdim. bin
    defa dünyaya gelsem, sigaradan ölücek de olsam, yine sigaraya başlar, yine
    başlardım. sigara içmemek büyük bir eksiklik bana göre. doğanın ham
    lezzetlerinden birini almıyorsun demektir bu. her neyse, birayı öne doğru
    uzattım çitong yapalım diyerek ve ilk yudumu aldım. o da aldı bir yudum, yüzünü
    ekşiltti. acaba birayı da mı ilk defa tadıyor diye düşündüm. ve yine içimde en
    ufak bir üzüntü hissetmedim. alkol de, doğanın bize bahşettiği işlenmiş
    zevklerinden biridir.
    boş
    gözlerle bakmayı sürdürdü hatun bana. muhabbet açmayı pek beceremeyen
    biriyimdir. genellikle açılan muhabbetlerde, geyik yapan tarafımdır. pek ciddi
    konulara da hiç gelemem. soru sormayı da bana soru sorulmasını da sevmiyorum
    üstelik. nerede oturuyorsun, ne iş yapıyorsun kaç yaşındasın, falan filan, bana
    göre değil. isim bile sormam genelde. söylense de aklımda tutamam zaten,
    simaları bile unutuyorum ara sıra. işportaya biri geliyor bir süre takılıyor,
    muhabbet ediyoruz, bir ay sonra tekrar geliyor ve ben önceki konuşmayı da yüzü
    de unutmuş oluyorum. unutmayı seviyorum da ayrıca. geçmişin yükünü taşımak bana
    göre değil. geleceğin sorumluluğunu da. hoş bu sorumluluğu az biraz taşımıyor
    olsaydım, şimdi işi bırakıp günün bu saatinde sokakta bira içiyor olamazdım. bu
    sayede, para biriktirerek, sağladım bunu. ama bu da, sorumluluktan ve gelecek
    kaygısından ziyade, özgürlüğüme düşkün oluşumdan kaynaklanıyor. bir an önce
    çalışma hayatından sıyrılmak için biriktirildi o para. plan elliydi, ama ruhum buna
    dayanamadı. plan elli ve doksan bin liraydı. kırkımda otuz bin lira ile planı
    terk ettim. bunu, ellime kadar yaşamama kararı aldığım için yaptım. intihar yan
    cebimden göz kırptı gene bana. çektim fermuarını cebimin. kapalı kalsın orada
    intihar. ölmesin ama beni de şimdi öldürmesin. zamanı gelince çıkarıp cebimden
    elime alıcam onu, kalbimi deşip çıkarak yerinden, ruhumu bilinmeyene doğru
    yolculuğa çıkartacak, başka bir galaksiye, başka bir hikayeye, masallar
    diyarına belki de, belki de orta dünyanın ortasında bir hobbit olucam öldükten
    sonra. bilemiyorum. asla bilemezsiniz. ispatlayamazsınız da. bir inanç ya da
    histen öteye gitmez öldükten sonrasına ait fikirler. hiç olmamasını yeğliyorum
    ama bana var gibi geliyor. tanrı bizi öyle başı boş bir yok oluş huzuruna terk
    eylemez, bırakmaz peşimizi. yanlış anlamayın bir cennet ya da cehennemden
    bahsetmiyorum. bu daha çok, zemt galaksisine olan inancımla ilgili, ve bu da
    benim boktan psikozlarımla ilgili başka bir mesele, buranın konusu değil. belki
    başka zaman anlatırım. biz edna’ya dönelim.
    evet,
    edna koydum adını bu hatunun. biramdan bir yudum daha aldıktan sonra, “sana
    edna diyebilir miyim” dedim, “büyük olasılıkla ismini tekrar sorsam da
    söylemiceksin.” kafasını salladı. “anlaştık” dedim, “ben de zack. ama başka bir
    şey de söyleyebilirsin, içinden ne gelirse, konuşmak istersen yani.” olur
    anlamında başını salladı. “oturalım mı” dedim, “ayakta durmayı sevmiyorum.”
    oturduk. saat altıya geliyordu. telefonu çaldı ednanın. demek bir telefonu
    vardı. meşgule attı telefonu ve mesaj yazdı. geri mesaj geldi. bir mesaj daha
    yazdı. mesajlaşma on dakika kadar sürdü. konuşmuyor ama mesajlaşıyordu demek.
    garipti.
    işportaya
    kimse gelmiyor, göz ucuyla bile bakmıyordu ve saat altıya geliyordu. biraları
    tazeledim. para vermek istedi, almadım. hiç konuşmuyorduk. biramızı ve
    tütünümüzü içip, öylece, arada bir göz göze gelerek oturuyorduk kaldırımda. yan
    tezgahtan ibo geldi yanıma, “kağıt var mı, tütüncüye gidemedim şimdi, zor
    geldi” dedi, “var” dedim, açılmamış bir tane verdim ona, “bu çok” dedi, var mı
    sen de”
    “var
    var”
    “eyvallah”
    “istifa
    ettim” dedim, “artık her gün burdayım”
    “iyi
    yapmışsın” dedi, “ben sana hep diyorum abi, sokakta her zaman para var, ekmek
    çıkar burdan”
    “bit
    pazarına gidicem her pazar, yeni kitaplar falan, fanzindi oydu buydu, yapıcaz
    bişiler” dedim
    “olur
    olur” dedi, bu sırada meto seslendi yan tezgahtan ibo’ya. tezgaha biri
    bakıyordu, geçti o da tezgahına. ben de edna’ya döndüm, “ibo ile meto sağlam
    çocuklar” dedim, “on yıldır tanırım adamları, tanıdım tanıyalı sokaktalar,
    benden öncesi de var tabii, ben aptallık ettim bunca yıl çalışmakla, enayilik
    düpedüz fabrika hayatı, kendi işini bile yapsan devlete bi ton vergi vererek
    enayilik ediyorsun aslında. ama yok başka çıkar yolu. altı gün ölüm bi gün
    hayat. ya da intihar. intihar en güzeli de, zamanını kolluyorum” dedim. sözümü
    kesti edna, ilk defa konuştu
    “ben
    üç kez ettim” dedi, “her defasında kurtardılar, artık denemiyorum”
    ürkek
    bir ses tonu vardı. ve ilk kez konuştuğu için,  nihayet konuştun diyebilirdim, ya da benim
    yerimde başka biri olsa kesin bunu derdi, ama yüzüne vurmak istemiyordum bunu,
    kimsenin yüzüne yüzüne bir açığını ya da tuhaflığını vurmam ben. seviyorum
    tuhafları ve kaçıkları. ama çalıştığım fabrikadaki türlerini değil, onlar
    sakatlar, tuhaf değiller, kafalarında değil sakatlık, ruhlarında, ruhen
    özürlülüler, hatta bir ruhları olduğu bile söylenemez, tanıştıklarımın çok
    azında vardı ruh.
    “beraber
    deneyebiliriz hala niyetliysen” dedim, “bir ara yani, var kafamda öyle bir şey”
    olumsuz
    manada kafasını salladı ve yine sessizliğe büründü. telefonum çaldı bu sırada,
    mustafaydı arayan.
    “napıyon
    lan at yarrağı”
    “işportadayım.
    gelsene. çalışıyon mu?”
    “he
    ya. yedide çıkçam bugün. damlarım”
    “tamam
    görüşürüz”
    “hadi
    eyvallah, işe döneyim”
    saat
    altıyı çeyrek geçiyordu. biramız bitmek üzereydi. içer miyiz birer tane daha
    dedim. para çıkarmaya yeltendi edna. bıraktım çıkarsın. kendini mahcup
    hissetmesin. iki bira parası verdi bana. “bitsin gidiyorum” dedim. “mustafa
    gelcek, rahatsız olmazsın sanırım, klas adam, seversin.” olur anlamında başını
    salladı.
    mustafa
    geldiğinde saat yedi buçuğu geçiyordu ve biz de şaraba dönmüştük. bi pet bardak
    da fazladan almıştım mustafa için. “nerde kaldın” dedim mustafaya, “ebenin
    amında” dedi, “yemek yedik herhalde, çalışıyoz biz, senin gibi boş beleş adam
    değiliz”
    “iyi
    ki bi istifa ettim” dedim, “artık yüzüme vurursun her gün çalışıyor oluşunu,
    işporta işten sayılmıyor ya”
    “yok
    sayılmıyor, oturup bekliyon burda, napıyon amına koyayım başka”
    “tanıştırayım
    edna, mustafa”
    “ney?”
    “edna”
    “memnun
    oldum” diyerek elini uzattı mustafa edna’ya, edna başını salladı, tokalaştılar.
    sekize
    kadar, biz mustafa ile geyik yaptık, edna dinledi sadece. sekizde klisenin çanı
    ile beraber edna’nın telefonu çaldı. meşgule attı edna. mesaj yazdı. bana
    döndü, “gitmem gerek, ailem” dedi. kalktı. ve başka hiçbir şey söylemeden alel
    acele uzaklaştı.
    “kim
    bu” dedi mustafa
    “edna”
    dedim, “arkadaşım”
    “ilk
    defa görüyorum ben”
    “yok
    lan gördün daha önce, işportaya gelip fanzin alıyordu”
    “hatırlamıyorum.
    hiç konuşmadı ya la.”
    “öyle
    o. bilmiyorum. üstüne gitme kızın bir daha görünce.”
    “ha
    bir daha görücen yani. manitamı yapıyon kendine 
    göt”
    “yok
    lan öyle bir şey değil. bir yıldır her tezgah açışımda gelir fanzin alır. bugünde
    bira içelim mi diye sordum öyle yani.”
    “iyi
    tamam. hadi kalk eve gidelim.”
    “dur
    daha erken ya.”
    “iş
    yaptın mı hiç?”
    “hayır”
    “bu
    saatten sonra da olmaz zaten, gidelim hadi”
    mustafa
    böyledir, sevmez işportayı, benim hatrıma çeker. kafası iyi olunca da yoldan
    geçen insanlara laf atar durur, işportayla ilgili. bu sayede çok iş yaptığımda
    oldu. ama bugün karın ağrısı başka onun, belli.
    “bize
    mi geliceksin” dedim
    “yok
    eve gidicem” dedi, “yarın sabah bira gelcekmiş, onda barda olmam lazım.”
    “yarın
    tatil değil mi sana”
    “iş
    yüklediler, ondan bugün yedide çıktım zaten, gidiyoz mu?”
    “iyi
    hadi gidelim” dedim. kalkıp tezgahı topladık. giderken ibo ile metoya seslendim
    eyvallah anlamında. yürümeye başladık mustafa’yla. yine sahil yolunu
    kullanarak. yolda mustafa, işten istifa etmekle iyi yaptığımı, işi sıkı tutup
    işportadan geçinebileceğimi söyledi.
    “denicem”
    dedim. “başka şansım yok.”
    “ben
    de sözüm ona part time çalışıyom” dedi, “paso ekstre yüklüyorlar.”

    benim
    evimin üstündeydi yolu. eve varınca “gelsene oturak biraz” dedim ama istemedi.
    vardı bir karın ağrısı. edna ile ilgiliydi belki de. bilemiyorum. beni eve
    bırakıp yoluna devam etti. ben de eve girince bi yarım saat uzanayım dedim,
    şarabın etkisiyle sızmışım. 
  • her şey kedidendi…

    her şey kedidendi…
    o gün, uzun bir aradan sonra ilk defa işporta tezgahı
    açıcaktım. bu kez sadece fanzinlerden oluşacaktı tezgah. birkaç da kendi
    kitabım. uyanınca ilk işim arşivdeki fanzinlerin en sevdiklerimden birkaç kopya
    basmak oldu, yazıcıda kalan mürekkeple. eski tip bir yazıcım vardı ve toneri
    çok ucuza doluyor, tek dolumda 2000 sayfa kadar bir şey basıyordu. üç dört
    saatimi aldı fanzinleri basmak. ardından evden çıktım.
    akşamüstü dört gibi tezgahtaydım. siyah bezimi, eski evimin
    perdesi olan bezimi serdim ve tek tek sıraladım üzerine fanzinleri. tam bu
    sırada çıkıp geldi vak vak. adının vak vak olduğunu söylemişti. kafası bir kediyi
    andırıyordu ve insan bedenine sahipti. onu ilk gördüğümde apalladım aslında. “kolay
    gelsin ihtiyar, oturabilir miyim” demişti arkamdan, ben eğilmiş, fanzinleri
    istiflerken. işportadayken, tanımadığım insanların eğlenceme salça olmasından
    hazzetmiyordum, özellikle çok konuşuyorlarsa. günümün içine ediyorlardı resmen.
    içimden “sıçtık” dedim. arkamı döndüğümle apallamam bir oldu. insan bedenli bir
    kediyi çağrıştırıyordu. “tabii oturabilirsin” dedim. ilacımı bırakalı altı ay
    olmuştu. halüsinasyonların baş göstermesi kaçınılmazdı. ama bu kadar gerçeğini
    ilk kez görüyordum.
    “adın ne” diye sordu,
    “girdap” dedim, “ya senin?”
    “vak vak demen yeterli. sigara?” çıkarıp paketini uzattı.
    hiç değilse sigara içiyordu. bir ayrım gözetmiyorum ama sigara içen insanlarla
    daha iyi anlaştığım bir gerçek. aldım sigarasından. kendiminkini yaktıktan
    sonra çakmağı ona uzattım. “seni daha önce de gördüm buralarda” dedi, “geçmiş
    yıllarda.”
    “evet daha önceleri de açıyordum tezgah” dedim.
    “parasız kalınca mı yapıyorsun bu işi.” diye sordu.
    “parayla ilgisi yok” dedim, “terapi gibi düşünebiliriz.”
    “anlıyorum” dedi, “beleşe ver öyleyse”
    çattık diye düşündüm, genelde halüsinasyonlarımla iyi anlaşırdım,
    sonuçta kendi kendine konuşmak gibi bir şeydi bu. “beleşe veremem” dedim, “maalesef
    artık sadece parayla satın aldıkları şeylere değer veriyor insanlar. iki, üç
    lira bir şey zaten fiyatları.”
    “ucuzmuş.”
    “öyle.”
    “şarap içer misin?”
    “birazdan bira alıcam kendime” dedim. fazla yakınlık kurmak
    istemiyordum.
    “sen bilirsin” dedi, şişesinden bir litrelik bir şişe
    çıkardı. şişenin gerçek olmadığını bilmesem ben de içerdim elbette. ama, işte,
    bu, yanı başımdaki, kedi kafalı herif, günümün ve belki de kalan günlerimin
    içine edileceğinin habercisiydi. ilaçları bırakmakla iyi mi etmiştim,
    bilmiyorum. ama onlarla da yaşanmıyordu. bir çıkmaza saplanmıştım, ya ilaçlarla
    ve ölü bir bedenle devam edicek ya da onları bırakıp biraz tuhaf varlıklarla ve
    paranoyalarla birlikte yaşamaya başlayacaktım.
    “ben bira almaya gidiyorum” dedim vak vak’a. iki yanımda da
    başka işportacılar vardı ve beni daha öncede kendi kendime konuşurken görmüş
    olmalılardı. ama yoldan geçen insanlara durumu açıklayamazdım. hiç olmazsa
    önümdeki birayla durumu dengelerdim. “sarhoş işte, kendi kendine konuşuyor”
    der, geçip giderlerdi.
    “tamam” dedi, “paran varsa bana da alır mısın?”
    “yok” dedim, kesin ve hızlıca söylendi bu. ki gerçekten
    yoktu, tezgahtan para gelirse getirecektim alkolün devamını.  
    “tamam” dedi. “sonra ben sana ısmarlarım. şarabım bitince
    yani.”
    işimiz vardı bu vak vakla. gidip biramı aldım, geldim,
    tezgahın başına oturdum. ilk yudumdan sonra, bir sigara sardım kendime. o da
    kendine yaktı bir tane, kendi paketinden. “şu kitaplar ne?” dedi, benim
    kitaplarımı göstererek. “benim” dedim.
    “sen mi yazdın” dedi
    “evet”
    “hiç yazar tipi yok sende”
    “değilim zaten”
    “ama kitabın var. kitabın varsa, yazarsın demektir.”
    “öyleyimdir o zaman. boş verelim.”
    “onlar kaç para”
    “onlar on beş” dedim.
    “çokmuş” dedi.
    “maliyetini düşersek kalanla bi şişe bira içeceğim işte. çok
    mu şey istiyorum. kitabımı okuyacak kişiden bir bira sadece.”
    “öyle düşününce haklısın.” dedi.
    bu sırada tezgaha bir kadın yaklaştı. 20’li yaşlarında.
    fanzinler ne kadar, diye sordu. kalınlığına göre bir iki üç lira, dedim. ikinci
    kitabıma göz kestirdi. elini alıp sayfalarını çevirdi. rastgele okuyup,
    okudukça kahkahalarla gülmeye başladı. oysa ben, berbat acı çektiğim dönemlerde
    yazmıştım onu. her gün, intihar etmekle hayatta kalmak arasına kurduğum
    salıncakta salladığım dönemlerde. okudukça kahkahalarla gülüyordu. “bu ne
    kadar?” diye sordu ardından.
    “on beş” dedim.
    “tamam, dönüşte alıcam” dedi ve gitti.
    kadın gittikten sonra vak vak’a dönüp, “dönmeyecek” dedim. “almayacak.”
    “neden öyle düşünüyorsun” dedi, “dönücem dedi ya. hem
    kahkahalarla gülerek okudu bak.”
    “belki alaya aldığı için gülüyordur.” dedim.
    “sanmam” dedi, “dönücek, görüceksin.”
    “ufacık bir şey için bile umut etmeyi bırakalı yıllar oldu”
    dedim. “dönüp dönmeyeceği üzerine düşünecek değilim. dönerse bi bira daha
    içerim demektir. hepsi bu.”
    “yeni bir okuyucu kazanacak olmakla ilgilenmiyor musun?”
    dedi vak vak.
    “hayır” dedim, “yeteri kadar var. belki bir elin
    parmaklarını geçmez ama, yeterli.”
    “ben kitap okumam. okuyacak olsam alırdım” dedi. “hiçbir şey
    okumam.”
    “en iyisini yapıyorsun” dedim, “ben de okumuyorum. okumayı
    bırakalı yıllar oldu. çok fazla çöp var piyasada, arada iyi şeylere de denk
    gelmek güçleşiyor böylece. bazen fanzinlerde ya da ufak dergilerde karşıma
    çıkıyor iyi yazarlar, onlar da bir süre sonra yazmaya devam etmekten
    vazgeçiyorlar. pes ediyorlardır belki de kim bilir.”
    “sen iyi yazıyor musun?” diye sordu bana vak vak, ama bunu
    bilinçli olarak, benim ukala ukala konuşmam sonrası söylediğini hissediyordum.
    “bilmiyorum” dedim, “kimileri iyi diyor, kimileri boktan. ne
    önemi var. ben keyif alıyorum ya işte. yeterli.”
    bu sırada önümdeki biramdan bana sormadan bir yudum aldı. bu
    yakınlık hoşuma gitmiyordu. dediğim gibi, genelde halüsinasyonlarımla iyi
    anlaşırım, ama bu kedi kafada beni iten bir şey vardı. sırf onu görmemek için
    ilaçlarıma geri dönebilirdim. hatta yanımda olsaydı şimdiden içmiştim bile bir
    tane. bu sırada, ilk biram, tuborg gold, bitmeye yakınlaşmışken, 16-17
    yaşlarında bir genç geldi tezgaha. “merhaba girdap abi, internetten gördüm,
    fanzin alıcam ben” dedi. evden çıkmadan önce, internetten duyuru geçmiştim,
    bugün tezgah açacağıma dair. bazen işe yarardı. bugün o günlerden biriydi. ayağa
    kalktım, ve “bak seç” dedim.
    “on liraya ne kadar olur” dedi
    “istediğin kadar olur” dedim. hepsinden birer tane alsam
    olur mu deseydi, evet diyecektim. ama o sadece altı tane seçti. “istediğin
    kadar alabilirsin” diye yineledim sözümü.”
    “diğerleri var” dedi,
    “nerden buldun” dedim, doksanlarda çıkan birkaç iyi fanzindi
    söz konusu olan.
    “geçen sene senden almıştım” dedi. pot kırmıştım..
    “tamam öyleyse” dedim.
    “kolay gelsin” diyerek yoluna devam etti, bende gittiği
    yönde, peşinden, bakkala yollandım. biramı alıp geri döndüm.
    vak vak ayaktaydı. “dört tane fanzin sattım” dedi. “parası
    yokmuş. sen bedava olur demiştin değil mi?”
    fanzinleri inceledim. gerçekten de dört tanesi eksikti.
    ilginç olansa, vak vak’ı benim dışımda kimsenin göremeyecek olması gerçeğiydi.
    nasıl satmış olabilirdi ki. ya da o dört tanesi nereye gitmişti. az önceki
    çocuk on tane almıştı muhtemelen. beynim bana oyun oynasın diye eksik
    saymıştım. bir sigara sardım, o da kendine bir sigara çıkarıp yaktı. o gün
    kayda değer başka bir şey olmadı. başka satış yapamadım, böylece başka bira da
    alamadım. vak vak da ısmarlamadı. bir halüsinasyon olduğunu düşünürsek
    ısmarlaması komik olurdu. akşam ilacımı içtim ki, tekrar vak vak’la
    karşılaşmayayım. gerçi bu ilaçlar ilk seferde etkili olmazdı. olmadı da zaten.
    ertesi gün cumaydı. oysa bir gün önce, nerdeyse hiç iş
    yapmayınca, bu soğuk aralık ayında, bir daha tezgah açmıcam demiştim. akşamüstü
    ise, kendimi evden çıkarken buldum. işportacanın tövbesi hafta sonunu görene
    kadarmış, diye bir söz vardır.
    tam bezimi sermiş, fanzinleri çantadan çıkartıyordum ki vak
    vak yine geldi. “selam adamım, bugün de burdasın ha?” oysa dün ona, yarın açmayacağım
    demiştim.
    “evet” dedim. “beni mi bekliyordun sen”
    “şansımı deneyeyim dedim”
    vak vak’tan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. hiç değilse
    benimle eve kadar gelmemişti dün. bu da olabilirdi. ve tezgahı henüz yeni
    açıyordum ki, biriyle konuştuğunu gördüm vak vak’ın. konuştuğu da başka bir
    halüsinasyondu muhtemelen. boku yedik diye düşündüm. “bir lira iki lira üç lira”
    dedi herife vak vak, “çok güzel şeyler var abi. ben okudum. sen de oku. pişman
    olmazsın”.
    konuştuğu herif kırklı yaşlarda, top sakallı, kel kafalı bir
    elemandı. “bir bakalım” dedi. fanzinleri inceliyordu. üzerimde hiç para yoktu.
    gerçekliği test etmek için bir şans doğdu. eğer fanzin alırsa, o parayla bira
    alamazdım. çünkü para gerçek olamazdı. vak vak gerçek biri ile konuşuyor
    olamazdı. yine de bir şüphe belirdi içimde. ne yazık ki, adam inceledi
    inceledi, sonra uğrarım deyip gitti. sonra uğrarım diyenlere güvenmezdim.
    geçiştirmek için söylenmiş bir sözdü bu. yıllar içinde işporta aça aça,
    öğrenmiştim kimin gerçekten alıcı, kimin bakıcı olduğunu. ona göre
    davranıyordum insanlara. bir şeyler alıcak biri olduğunu hissedersem
    karşımdakinin, ayağa kalkar, laf satar, bir şeyler anlatırdım. hiçbir şey
    almayacağına inandığım biriyse karşımdaki, yerimden bile kalkmazdım ki
    çoğunlukla da haklı çıkardım bu konuda. bu sırada yoldan vak vak’a benzeyen,
    aynı kedi kafalı biri geçti. “bak” dedim vak vaka, “arkadaşın geçiyor.”
    “arkadaşım mı? hani nerde? sen nerden tanıyorsun arkadaşımı?”
    “bak” dedim, “kafası aynı senin gibi.”
    “nasıl, kimin?”
    “şu geçen, yürüyor bak”
    “yüzünü görmedim” dedi.
    “kafası aynı senin ki gibiydi” dedim, “sahi kafana noldu
    senin?”
    “nolmuş kafama?”
    “kedi kafası var ya sende.”
    “yoo değil” dedi. “benimle dalga geçme.”
    “dalga geçmiyorum” dedim. “hem sen gerçek değilsin.”
    “ne demek bu” dedi, “nasıl gerçek değilim?”
    “kedi kafan var”
    “hayır yok”
    “tamam peki öyle olsun” dedim. “fazla zorlamayacağım”
    “ne istiyorsun benden” dedi, “neden dalga geçiyorsun kafamla”
    “unut gitsin” dedim.
    bir süre sessizce oturduk. beş sigara süresi kadar boşluk. o
    da benim gibi peş peşe yakıyordu sigarayı. bir süre sonra yoldan bir kedi kafa
    daha geçti. ses çıkarmadım. ilacımı yanıma almıştım bu kez. bir tane yuttum.
    susuz.
    bir saat kadar sonra, ilk satışımı yaptım. beş fanzin on
    kağıt. aslında gelen paranın bir kısmını ayırmam gerekiyordu ki tekrar fanzin
    çoğaltabileyim. sonrakinden ayırayım dedim. gidip bir şişe bira aldım. geri
    döndüğümde, vak vak yine biriyle konuşuyordu. ben yanlarına gelene kadar,
    konuşmaları bitti, adam iki fanzini eline almış, vak vak’a bozuk paraları
    uzatıyordu ki, vak vak beni işaret etti, “tezgahın sahibi o” diyerek. “kolay
    gelsin” dedi, “aldım ben bunları. bütün bozuklukları veriyorum. fazla vardır
    orada. üstü kalsın.”
    “teşekkür ederim” dedim. dönüp fanzinleri saydım. iki tane
    eksilmişti. cebimdeki bozuklukları baktım. yedi lira vardı. biram bitince, bu
    bozukluklarla bir bira daha alıcaktım. tabii gerçekse paralar. kaybolmazlarsa.
    sonuçta satışı yapan vak vaktı. bu sırada tezgaha biri daha yanaştı. kedi
    kafası vardı onda da. “iyice hapı yutmuşuz desene” dedim kendi kendime.
    “noldu” dedi vak vak.
    “hiç” dedim, “giderek çoğalıyorsunuz.”
    “gene saçmalamaya başladın sen. kaçıncı biran bu.”
    “ilk”
    “başka içme o zaman.”
    kedi kafalı adam, hiç ses çıkarmadan fanzinleri inceliyordu.
    kitaba takıldı sonra gözü. ilk kitabıma. ilk sayfasını açıp okumaya başladı. birkaç
    dakika sonra, vak vak’a dönüp, “ne kadar bu?” dedi,
    “on beş” dedi vak vak. “arkadaş yazmış. çok iyi kitaptır.
    ben okudum. sevdim.”
    okumamıştı. hatta hiçbir şey okumadığını söylemişti bana. kedi
    kafalı adama yalan söylüyordu. bir iyilik için söylenmiş olsa da yalan yalandı.
    ve işportamda yalan işitmek istemiyordum. “alıyorum ben bunu o halde” dedi,
    kedi kafalı. yirmi lira uzattı. cebimdeki bozukluklardan beş lira geri verdim.
    şimdi de halüsinasyondan yirmi liram vardı. bakalım bu parayla bira alabilecek
    miydim. üstelik kitap da kedi kafayla birlikte gitmişti.
    biram bitince, kedi kafa, ben bakkala gidiyorum sana da bira
    alayım, dedi. yok ben alırım, dedim. sana da ısmarlayayım..
    işe yaramıştı. bakkal yalandan olma yirmiliğim karşılığı iki
    bira vermişti. üstüne de para üstü. irkilmiştim bu sırada. kedi kafa gerçekti.
    kedi kafalar gerçekti. peki kafaları neden böyleydi. tek ben mi onları bu
    şekilde görüyordum. yoksa birisi bana bir şaka mı hazırlamıştı. biraları ve
    para üstünü alıp tezgaha geri döndüm.
    “hadi yırttın” dedim vak vak’a, “gerçekmişsin.”
    “çok içme bence” dedi, “sana yaramıyor. gerçeğim elbette.”
    “ama kafan kedi kafası şeklinde görünüyor bana adamım”
    “sen uyuşturucu falan mı kullanıyorsun” dedi, “ne kedi
    kafası.”
    “valla billa, kafan aynı bir kedinin kafasına benziyor.
    benzemekle kalmıyor tıpatıp kedi kafası.”
    “sana benle dalga geçmemen gerektiğini söylemiştim değil mi?”
    dedi vak vak, “arkadaş olabileceğimizi sanıyordum.”
    “dalga geçmiyorum moruk” dedim, “gerçek bu.”
    “pazartesi hemen bi psikiyatriste git bence” dedi, “normal
    değil bu, tabii benimle taşak geçmiyorsan.”
    “geçmiyorum” dedim, “gidicem.”
    o gün başka satış yapamadım. ama bir çok kedi kafalı insan
    gördüm.
    günlerden cumartesi olmuştu ve evden çıkıp çıkmamak
    konusunda tereddüt yaşıyordum. ama evde olsam bu düşüncelerle daha çok kafayı
    yemem olasıydı. hafta sonu olmasa doğrudan gidip doktoruma gözükürdüm. ilacın
    dozajını arttırmıştım. akşamüstü gidip tezgahı açtım ve vak vak yanımda bitti. “hey
    adamım bugün ne var ne yok, hala kedi kafalı mıyım?”
    “evet öylesin, üstelik otobüste de de bir çok kedi kafa
    vardı.”
    “durum vahim desene.”
    “öyle.”
    o gün işler iyi gitti. nerdeyse fanzinlerin tamamını erittim
    ve çoğunu da biraya verdim. vak vak’a da ısmarladım bir iki tane. o da bana
    ısmarladı. hatta, “tütün içme, ben de para var” deyip, iki paket sigara aldı. chesterfield
    mavi. her neyse, saat ona geliyordu. tezgahı toplamaya hazırlanıyordum, “bara
    gidelim mi?” dedi, “biralar benden.”
    “olmaz” dedim, “yeterince içtim, eve gitmeliyim.”
    “bir iki bira içeriz. ben de kalırsın. biralar da benden.”
    aslında sevmemiştim vak vak’ı. beni iten bir şey vardı ve bu
    emin olun kedi kafalı oluşu değildi. severim kedileri. ama muhabbeti
    sarmamıştı. fazla yakınlık kurmaya çabalıyordu ve ben bundan hoşlanmıyordum.
    fazla yakınlık kurmazdım insanlarla, çok fazla da konuşmazdım. neden bilmiyorum
    ama vak vak’ın teklifini kabul ettim. tezgahı toplayıp dinazor’a gittik. neyse ki
    gördüğüm kafalar kedi kafasıydı. başka bir hayvan kafası olsaydı daha
    katlanılmaz olurdu, kesin.
    barda bir çok kedi kafalı insan vardı. bir kısmı da
    normaldi. iki ellilik söyledi vak vak. ve canının çok sıkıldığından, pek
    arkadaşı olmadığından yakındı. babası ölünce kendisine sağlam bir miras
    kalmıştı. dört ev, büyükçe bir arazi, kaç dönüm olduğunu söylemedi, ben de
    sormadım. o da hepsini satıp parayı bankaya atmıştı. para bitene kadar takılıp
    sonra intihar etmeyi planlıyordu. emindi kendinden. sözcükler o kadar
    inandırıcı bir şekilde çıkıyordu ki ağzından, palavra sıktığını
    düşünemiyordunuz. onu yolundan çevirmeye çalışacak değildim. ya da kendimin
    bile inanmadığı, hayatın kutsallığı üzerine gevelemeyecektim ona. bu samimi
    olmazdı. onikiye doğru bardan çıktık. hala çantamda birkaç satmadığım fanzin
    vardı.
    “gel biraz dolaşalım” dedi vak vak, “kitaplarını çıkar,
    satarız belki.”
    “yok olmaz” dedim “insanları rahatsız etmeyelim. ben
    kaldırımda sessizce beklemeyi tercih ediyorum.”
    “olur mu” dedi, “daha çok kişiye ulaşmak istemez misin.”
    “isterim elbette” dedim, “ama bunun için çaba sarf etmeyi
    bırakalı yıllar oldu. sadece yazar yayınlarım ben. beni de okuyun, diye
    yırtınmam. beklerim. gerçekten okuyacak kişiler, yıllar sonra da olsa
    keşfedecektir. su akar yolunu bulur.”
    “tamam öyleyse eve” dedi.
    “eve” dedim.
    alsancak’ın arka sokaklarından birindeydi vak vak’ın evi.
    birinci kat. temizdi. bekar bir adama göre oldukça da derli topluydu. sadece
    salonun ortasında bir ip vardı. intihar etmek için hazırlanmış. düğümlenmiş bir
    ip. dekor olmadığı aşikardı. yapıcaktı bunu. bitirecekti kendi işini. sadece
    parasının bitmesini bekliyordu. neden beklediğini bilmiyorum. neden
    ertelediğini. ama yapacağından emindim. öyle bir izlenim vermişti bana. şimdi
    salonun ortasındaki ipi de görünce resim tamamlanmıştı.
    ertesi sabah uyandığımda, öğlene doğru uyanmıştım. değişen
    bir şey olmamıştı. hala aynı kedi kafaydı vak vak. ama bu kez sesi de miyavlama
    şeklinde çıkıyordu.
    “ne dediğini anlamıyorum moruk.”
    “miyav miyav.”
    “sadece miyavlama şeklinde geliyor sesin.
    “miyav miyav.”
    “dostum duyamıyorum sadece miyavlama.”
    sonra kağıda yazdı. evden çıkana kadar kağıda yazarak
    anlaştı benimle. gidip tezgahımızı açtık. fanzinler ve kitaplar azalmıştı,
    üstelik yerine yenisini koyacak parayı da biraya kaptırmıştım. “muhtemelen
    bugün son günüm” dedim vak vak’a. vak telefonun notlar kısmına, neden öyle
    düşünüyorsun, diye yazdı. “fanzinler bitiyor” dedim, “param yok.”
    tekrar telefonuna, “bende var” diye yazdı, “veririm sana,
    çoğaltırsın”
    “yok olmaz” dedim, “üstelik bu halde.”
    “olsun” diye yazdı, “veririm ben sana..”
     o gün de akşama kadar
    içip, bu kez çoğunu vak vak ısmarlamıştı, muhabbet ettik, ve gelen kedi
    kafalarla o anlaştı, -çünkü diğer kedi kafalarında sadece miyavlamasını duyuyor
    ve ne dediklerini anlamıyordum- insan kafalarla ben. akşamı ettik ve tekrar
    onda tezgahı kapatıp dinazora gittik. yine o telefona yazdı, ben konuştum. ve
    etrafımda gördüğüm kedi kafaların sayısı giderek artıyordu.
    ertesi gün uyandığımda kendi kafamda bir tuhaflık hissettim.
    kedi bıyıklarım dikkatimi çekti ilk önce. ardından kulaklarım. koşarak aynaya
    baktım. benim de bir kedi kafam vardı artık. vak vak benden önce uyanmıştı. ve
    bir şeyler söyledi, daha doğrusu miyavladı. ben de miyavladım. normal
    konuşamıyordum. konuşmak isteyince sadece miyavlama çıkıyordu ağzımdan. şimdi
    iyice sıçtık, diye düşündüm. psikiyatriste gitmekten vazgeçtim. bu şekilde
    kesin tımarhaneye kapatılırdım ve oraya tekrar girmek istemiyordum. ilacı boş
    verdim ve vak vak’ın evine taşındım. onunla sürekli yazarak anlaştık. çünkü
    ikimizde konuşmak istediğimizde sadece miyavlamalar duyuluyordu. tabii bu bana
    öyle geliyordu. onda bir sorun yoktu. diğer insanlarla rahatlıkla iletişim
    kurabiliyordu vak vak. diğer insanlar da birbiriyle. sorun bendeydi ve vak vak
    dışında herhangi birine anlatılamayacak kadar büyük bir sorundu. vak vak’ınsa
    hiç arkadaşı yoktu, kimse onu sevmiyordu, nedenini bilmiyorum, ve vak vak’ın
    parası bitene kadar onunla beraber yaşadık. sürekli işporta tezgahı açıp, her
    gün kafayı çekerek. zamanla işaret dilini de öğrendik. insanlar benim sağır
    dilsiz olduğumu düşündü. ama tek duyabildiğim şey, sadece miyavlamalardı.
    üstelik artık tek bir insan kafalı insan göremiyordum. herkes kedi kafaya
    dönüşmüştü. ve bugün, vak vak’ın son parasıyla son kez alkol aldık. bu süreç
    içinde odaya bir idam ipi daha eklendi. benim için. vak vak’la beraber intihar
    edicektik. ikna etmişti beni. zaten ben de yaşayamaya pek meyilli değildim.
    kimseye anlatamazdım derdimi. beni iyileştirmeye, tedavi etmeye çalışırlardı ve
    dediğim gibi, tekrar akıl hastanesine kapatılmak istemiyordum. bu öyküyü size
    bırakıyorum. inanırsınız inanmazsınız bu size kalmış. birazdan vak vak’la
    beraber sandalyelere çıkıcaz. hoşçakalın… ya da miyav miyav.
    15 aralık 2016.

  • deliliğe yolculuk

    deliliğe yolculuk
    ali
    son derece zeki ama aylak bir adamdı. liseyi kopyalar ve öğretmenlerinin
    yardımı ile güç bela bitirmiş, üniversite sınavının olduğu gün uyuyakalmıştı.
    babası bir saat başında durmuş, uyandırmaya çalışmış, o bana mısın dememiş,
    hatta sadece “girmicem sınava rahat bırak beni” serzenişleri ile bilmem kaçıncı
    rüyasına devam etmişti.
    40
    yaşına kadar da hiç çalışmamıştı herhangi bir yerde. babası ona iş buluyor, o
    sabah ya kalkmıyor ya da kalksa bile iş görüşmesi yerine kahveye gidiyor, o
    günkü iddia bültenine çalışıyor, babasının verdiği yol parasıyla bir kupon
    yapıp eve dönüyordu. babası yılmıştı artık ali’den. son demlerinde o’nunla
    uğraşmayı bırakmıştı.
    bi
    gün aniden öldü babası. kalp krizinden bir anda gitti öbür tarafa. ali’yi
    istemsizce, ya annem de ölürse, korkusu sardı. o zaman beş parasız naparım,
    diye düşündü. elbette tek düşündüğü bu değildi ama düşüncelerinin arasına
    parasız kalıcak olması da giriyordu. söz konusu olan sadece annesinin ona ender
    olarak verdiği beş-on liralar değil, ev kirası ve faturalardı da aynı zamanda.
    ve korktuğu gibi de oldu. babasının ölümünden beş ay sonra, bir sabah
    uyandığında, annesini hala uyurken buldu. oysa annesi sabah ezanıyla uyanır,
    bir daha da yatsıya kadar uyumazdı. birkaç kez seslendi annesine, tık yoktu.
    kalbini dinledi, atmıyordu. göğsünü izledi, nefes de almıyordu. öylece kaldı
    bir beş dakika. hiçbir şey yapmadan. dondu. sonra ağlamaya başladı. yaklaşık
    bir saat sessizce, feryat figan etmeden ağladı. sonra, kendi derdine düştü.
    üzülmesine üzülmüştü elbette, içi yanmıştı, ama şimdi bir sorunla daha karşı
    karşıyaydı, çalışması gerekecekti, buna mecburdu, 40 yaşına kadar hiçbir
    şekilde çalışmamış ve hayatı boyunca çalışmayı düşünmemiş olan ali’yi her gün
    işe gitmek zorunda kalma telaşı sardı. ölmüş olan annesinin yanı başında, bu
    düşüncelere kapıldığını fark edince utandı kendinden ve biraz daha ağladı.
    ağlaması
    geçince dehşet verici bir plan geldi aklına. annesinin öldüğünü kimseye haber
    vermeyecek, böylece babasından kalma annesinin çektiği maaş kesilmeyecekti. pek
    akrabaları yoktu zaten. olanlar da şehir dışındaydı, arayıp sormazlardı
    annesini. tek çocuktu. kardeşleri de yoktu. kimseye haber vermemek en iyisiydi.
    ama ceseti nasıl saklayacaktı. düşündü. küçük parçalara ayırmayı düşündü
    annesinin cesetini. ufacık parçalara bölüp azar azar köpeklere veririm diye
    düşündü. epeyce bir süre kurdu bunu kafasında. en ince detayına kadar planladı.
    sonuçlarını ölçüp biçti. annesi zaten ölmüştü ama buna rağmen kesip biçeceği
    beden annesine aitti. bundan dolayı değil de, hapse düşme korkusundan vazgeçti
    bu plandan. yakalanma endişesi olmasa yapıcaktı. o derece istemiyordu bir işe
    girip çalışmayı. politik bir tavır falan da takındığı yoktu bu konuda.
    politikayla ilgilenmezdi. tek ilgilendiği iddaa ve alkoldü. arada bir annesinin
    ona verdiği beş lirayla, ancak o kadar verebiliyordu kadın, ufak ve rütübetli
    bir evde kıt kanaat geçiniyorlardı zaten, annesinin verdiği beş lirayla bire
    beş veren bir iddaa kuponu yapar, tutarsa akşamına gelen elli lirayla sokakta
    kafayı çekip eve gelirdi. zaten iddaa ile ilgilenmesinin tek nedeni de alkoldü.
    alkolü aklını biraz rahatlattığı için seviyordu.
    hiç
    arkadaşı yoktu. mahallede kimseye selam vermez, mahalle sınırlarından da bir
    milim dışarı çıkmazdı. ufak bir hayatı vardı ali’nin. iddaa bayii, tekel bayii,
    tütüncü, ev. ev dediysek, onun da tek odasına tıkılıp kalır, saatlerce hiçbir
    şey yapmadan uzanıp duvarları izlerdi. boş boş izlemiyordu duvarları, düşünüyordu,
    neden bu dünyaya geldiğini, bir tanrının olup olmadığını, varsa ne bok yemeye
    hayatı icat ettiğini, gerçekte etrafında dönen dünyanın var olup olmadığını, başka
    bir ailede doğmuş olsa aynı insan olup olmayacağını. temel felsefi sorulara
    kafa patladırdı kısaca. ama bugüne kadar değil felsefi bir kitap, ders kitabını
    bile okumuşluğu yoktu. ahlak, vicdan, din gibi konular üzerine de çok
    düşünmüştü, bunların toplumun uydurduğu bir baskı unsuru olduğuna kanaat
    getirmiş olucak ki, annesinin ölümünün ardından, onu kesip ufak parçalara
    bölmesine engel olan tek şey hapse girme riski olmuştu. hapse girmek
    istemiyordu. orada aynı hücrede onlarca insanla kalmak onu öldürebilirdi.
    aşağı
    yukarı dört saat geçtikten sonra telaşla camiye koştu. öğlen ezanı okunuyordu.
    imamı camide yakalardı. hemen imama ezan bitimi yetişip durumu haber verdi. bu
    durumda başka ne yapması gerektiğini de bilmiyordu ama sela okunması en acil
    işmiş gibi göründü gözüne. imam ona başka nereye başvurması gerektiğini, defin
    işleminin nasıl olabileceğini anlattı. sela okunurken duymamak için acil evden
    biraz para alıp -belki lazım olur diye- yıllar sonra belki de ilk kez kendini
    tıktığı dar çemberden dışarı çıktı.. belediyeye gitti. ölüm kağıdı ve birkaç başka
    işlemi halledip geri eve döndü. cenaze arabasını beklemeye başladı. komşular
    haberdar olup eve doluşmaya başlamıştı. bir an önce bitmesini istiyordu bu
    faslın. insanları sevmiyor, teselli babında söylediklerine kulak asmıyor ve
    ağlamıyordu. ağlaması geçeli ve duruma alışalı epey olmuştu. en sonunda yıkama
    işlemi için evden çıkardılar annesinin bedenini. ikindiye kalkıcaktı cenaze. bu
    kadar erken olacağını tahmin etmiyordu. ikindi okundu. namaz kılındı. ve
    annesini gömüp evine gelebildi nihayet. komşu kadınlar evde bi yasin okuyalım
    dediyse de tersledi hepsini ve kovdu evden.
    şimdi
    ne yapacaktı. duyduğuna göre, her şey artık bilgisayara bağlı olduğu için, ölüm
    bildirildiği anda maaş kesilecekti. akrabalarından medet ummak istemiyordu.
    zaten şehir içinde bir akrabası yoktu. evdeki kalan son parayla uzun süre
    geçinemezdi. buna rağmen paranın bir kısmı ile, bir buçuk litrelik bir köpek
    öldüren aldı. hızlıca içti onu. kesmemişti ama. bitince bi bir buçuk litre
    daha, tütünü kalmadığı ve sigara sarmak istemediği için de bir paket chesterfield.
    o bir buçuk litreliği de çar çabuk içti. sigarayı da içmiyor, yiyordu adeta.
    sızıp kaldı en sonunda bir köşede.
    ertesi
    gün sabahın köründe uyandı ve ilk işi bir gazete almak oldu. gazete ve sigara. iş
    ilanlarına bakıcaktı. yoktu başka çaresi. hayatı boyunca tek bir iş görüşmesi
    bile yapmamıştı. babasının bulduğu yerlere de gitmemişti hiç. yıllardır
    yaşadığı mahalleden bile adımını dışarı atmamıştı, ta ki dün sabaha kadar. yumurta
    kapıya dayanmıştı ama bir kere. yıllardır bunu hesap ediyordu aslında
    kafasında, ama anne babasının bu kadar ani bu kadar yakın zamanda öleceğini
    aklına getirmiyordu. 58 yaşındaydı babası öldüğünde, annesi de 55. ikisi de
    kalp krizinden. yıllardır inanmadığı tanrı, eğer varsa, ona kötü bi sürpriz hazırlamış
    olmalıydı. yukarıdan ilgiliyle seyredip kahkahalar atıyor olmalıydı. “iyi eğlendiriyor
    muyum seni çakal, muradına erebildin mi” dedi kafasını yukarıya kaldırıp.
    ardından tekrar önüne döndü. birçok ilanı işaretledi. işaretlediği ilanlardan
    bir kaçını aradı. kimisini, telefona çıkan kişinin ses tonunu güvenilir bulmadığından
    eledi, kimini de yaşadığı eve uzak diye. otobüse binmeyeli bi on yıl olmuştu. uzak
    bir iş yerini çekemezdi hiç. en sonunda birinde karar kıldı. hastanede temizlik
    görevlisi olacaktı. tecrübe ve yaş aramıyorlardı. büyük olasılıkla asgari ücret
    vereceklerdi. bir kez daha aynı yeri arayıp, görüşmeyi telefonda yapıp
    yapamayacaklarını sordu. en azından şartları öğrenseydi bare. boşuna gitmiş
    olmak istemiyordu. en sonunda, telefondaki kızın, “mutlaka yüz yüze görüşmeniz
    lazım” serzenişinden sonra, “bir saat sonra gelsem olur mu” dedi. taşeron bir
    firmaydı çalışacağı yer. taşeron firma eve biraz uzaktı ama neyse ki hastane
    yarım saat mesafedeydi.
    ancak
    iki saat sonra çıkabildi evden. o günkü iddaa bültenine çalışması gerekiyordu
    maçlar başlamadan. ince eleyip sık dokudu. birkaç maçı gözünü kestirip kuponu
    hazırladı ve ardından evden çıktı. önce iddaa bayiine ardından otobüs durağına.
    otobüse bindi. ardından bir otobüse daha. ve vardı varacağı yere, bir iş
    merkezinin dördüncü katı. içeri girdi, kapıdaki güvenliğe durumu anlattı.
    asansöre bindi. ve tam bu sırada aklına geldi, tıraş olmadığı. doğru ya. tıraş
    da olunmalıydı sanırsa. öyle işitmişti yıllarca babasından, “akşamdan tıraş ol,
    sabah sana bi iş görüşmesi ayarladım”. bazen de annesi bir gazete alır, oğlu
    adına ilanları arar, “ben oğlum için aramıştım” dedikten sonra, doğal olarak
    oğulu istedikleri ve ali telefona çıkmadığı, odasından bile çıkmadığı için,
    sonuç alamazdı. “neyse tıraşı da iş başlayınca oluruz artık” derim diye içinden
    söylenip, girdi firmanın kapısından. girişteki kıza da güvenliğe kurduğu
    cümlelerin aynını kurdu, kız “biraz bekleyin lütfen” dedi. bir koltuğa oturup
    yarım saat boyunca öylece hareketsiz duvarları izledi ali. tuhaf görünmek
    istemiyordu ama iş görüşmelerinde insanlar nasıl görünür bilmiyordu. yarım saat
    sonra, “daha bekleyecek miyim?” diye sordu. “bilmiyorum, müdürümüzün işi bitsin
    çağıracak” dedi. “hay sokayım müdürüne” dedi içinden ali. oysa bu yaşa kadar
    bir kadınla da beraber olmuşluğu yoktu. sevgilisi bile olmamıştı hiç. ilgi de
    duymamıştı buna. çocukluk aşkı bile olmamıştı ali’nin. kendisinde bir sorun
    olduğunu düşünmüyordu ama. sorun insanlardaydı, onda değil, emindi kendinden,
    bir psikolağa da götürmeye çalışmıştı ailesi onu, daha ilk okulda da bir
    kereliğine zorla götürmüşlerdi hatta, okula gitmek istemiyor diye. doktor ilaç
    yazmış o da ilaçları içer gibi yapıp çöpe atmıştı. bir daha da değil psikolog bir
    hastanenin kapısından bile içeri adımını atmamıştı. işe alınırsa, on yıllar
    sonra ilk kez bir hastanenin içine girmiş olacaktı anlayacağınız. neden sonra
    çağrıldı ali müdür tarafından. açık bir şekilde dürüstçe meramını anlattı ali,
    bu yaşa kadar hiç çalışmadığını, ama anne babasının kısa aralıklarla öldüğünü
    ve artık bir işe ihtiyacı olduğunu, eğer işe alınırsa uzun yıllar çalışabileceğini..
    vs vs. hiç iyi yapmamıştı böylesi bir girizgahla. yoluncak tavuk olarak
    göründüğüne şüphe yoktu. “tamam şartlarımızı kabul ederseniz” diye girdi söze
    şef, asgari ücret dedi, yol parası ve ekstra mesaiye ödeme yapmıyoruz dedi.
    yapıyorlardı aslında. ama ali madem acil işe ihtiyacı olan biriydi, bazı
    haklardan da mahrum olsa bir şey olmazdı. “tamam” dedi ali, “işe ne zaman
    başlayabilirim, kabul ediyorum”
    “hemen”
    dedi müdür, “yarın başlayabilirsiniz. az sonra sekreter sizi birim şefimize
    yönlendiricek, ondan giysilerinizi alıcaksınız. bir de doldurulması gereken birkaç
    evrak. yarın da iş başı yapmadan önce bir sağlık kontrolünden geçersiniz olur
    biter”.
    “anlaştık”
    dedi ali.
    içinde
    kötü bir his vardı. başarabilecek miydi acaba. sabahın altısında uyanabilecek miydi
    mesela. kesin işe girersem daha çok içmeye başlarım diye düşünüyordu.
    parasızlıktan içemiyordu dilediği kadar daha önce ama bundan da şikayetçi
    değildi. yemekle de arası pek yoktu. ne bulursa yer, her gün aynı yemek bile
    çıksa şikayet etmezdi. herhalde yemek giderim olmaz artık diye düşündü, bi
    sabah kahvaltısı. işyerinde yediğimle akşamı yaparım. akşamları da yemeye
    vereceğim parayla bi bir buçukluk iş görür.
    eve
    gelirken kalan parasıyla, bi bir buçuk daha aldı ali. bir de sigara. kalan
    parayı idareli kullanmalıydı aslında, ilk maaşına kadar elindekiyle idare
    etmesi gerekiyordu. kala kala dört yüz elli yedi lira kalmıştı annesinin
    çantasında.
    nasıl
    olduysa o kadar şarabı içmesine rağmen, alarma uyanıverdi ali. yataktan kazıdı
    resmen kendini. ilk kez bir iş için, hatta okul zamanlarından beri ilk kez
    herhangi bir şey için, uykusunu almadan bir alarma uyanıyordu. uzun süre
    düşündü işe gidip gitmemeyi. ama başka çaresinin olmayışı zorluyordu onu.
    kalktı. giyindi. iki lokma bir şey atıştırdı ve “hay aksi” dedi, “gene tıraş
    olmayı unuttuk iyi mi. şimdi olsam işe geç kalırım. ilk günden geç kalmayalım
    yarın oluruz.”
    neyse
    ki iş görüşmesi yaptığı yere göre daha yakındı hastane. tek otobüsle yarım
    saat. sabahın köründe işe giden insanların yüzüne bakıyor ve yıllarca
    gerizekalı ve idiotça olarak gördüğü bu seçimi şimdi o da uyguluyordu. işe
    gitmek. daha önce de dediğim gibi, bunu politik bir söyleme de giydirmiyordu. o
    aylaklık peşindeydi hepsi bu. saatlerce yemek yemek dışında hiçbir şey yapmadan
    duvarları izlese, sıkılmazdı. “hayatın şifresini çözecek sanki pezevenk düşüne
    düşüne” derdi babası ona. bir şifresi varsa hayatın, bunu çözmeyi çok isterdi
    aslında. ama olduğuna dair bir umudu da yoktu. bir anlamı yoktu yaşamanın.
    olsaydı onca yıl içinde, çıkardı karşısına mutlaka. çözerdi yani. kitaplardan
    yardım almayı düşünmedi hiç bu konuda, hayatın sırrını çözmeye de çalışmıyordu
    çünkü. inanmıyordu bir sırrı olduğuna hayatın, “tanrı” diyordu, “eğer varsa,
    yalnızlıktan çok sıkılmış olmalı ki, eğlencelik bir şey yarattı kendine,
    insanlar eğlencelik bir filmi nasıl izliyorsa, aynı edayla o da bizi izliyor
    işte. başkaca da bir anlamı yok bu ebegümecinin. yok eğer tanrı gerçekten
    yoksa, o zaman daha kötü. biz kendi kendimize bir sürü anlamlar duygular
    üretmişiz demektir binlerce yıllık evrim sonucunda. gül gibi hayvanlıktan
    sıyrılıp insan adında kodlanmış bir varlığa dönüşmüşüz. bir sürü görevler,
    ahlaklar, kurallar, duygular, roller.. hepsi de sonunda ölüp gitmek için. iki
    hiçliğin arasını –doğumdan önce ve doğumdan sonra- tıka basa doldurmuşuz. hava alıcak
    yer yok.”
    bu
    düşünceler içerisinde otobüsten indi ali. hastanenin yolunu tuttu. durağa iki
    dakika uzaklıktaydı hastane. kapıdaki güvenliğe durumu anlattı, şef dedikleri
    adamın dokuzda geleceğini, o gelene kadar beklemesi gerektiğini öğrendi. tıraş
    olsam mı acaba bu arada diye düşünüp siktir etti. dolaşmaya başladı hastanede.
    gördüğü temizlik görevlilerin naptığını dikkatlice süzdü. kolay bir iş gibi
    görünüyordu gözüne. yapabilirdi. yapmak da zorundaydı aynı zamanda. binbir
    küfürler ediyordu bu esnada tanrıya ve evrime. bir kedi ya da köpek olsa
    bunların hiçbiri olmayacaktı. bir daha dünyaya gelirsem maymun olucam, dedi
    içinden. aslında bir ejderha olmak istiyordu o. bu dünyada hiç yaşamamış sadece
    masallarda olan bir varlık. öylesi daha kolay olurdu. insan zekası, evrimin
    kanserli hücresiydi ona göre. teknoloji de bu kanserin en gelişmiş versiyonu.
    ama bunların hiçbirini politik bir kimliğe bürünerek söylemiyordu. hiç kitap
    okumamıştı hayatında ve ne devrimden yanaydı ne de iktidardan. ona göre
    çözümsüz bir meseleydi bu. insan denen varlık işin içinde olduğu sürece tüm
    çıkış yolları tıkalıydı. insanı ortadan kaldırabilirsek eğer ve tüm insanlar
    bir hayvana dönüşebilirse ya da hayvansal içgüdülerle yaşayabilirse, anca o
    zaman, o da belki, bi çözüme kavuşulmuş olurdu. bilgi boktu. bilgelik de öyle.
    ve artık daha çok bilgi uğruna, bugüne kadar hiç test etmediği sadece adını ve
    tarifini duyduğu internet diye bir şey icat edilmişti. artık bilgi durmadan
    yayılıyor ama kimsenin aklında kalmıyordu. hız artıkça, zekaya gereksinim
    kalmamıştı. böylesi daha iyi olmuştu belki de. zamanla insan evrimi zekayı
    yiyip bitirir en başa, olduğu şekle, içgüdüleri ile hareket eden bir hayvana
    dönerdi belki.  bu düşünceler
    içerisindeyken, şef geldi. güvenlik bahsetmişti şefin dokuzda odasında
    olacağından. kapıyı çaldı.
    içeri
    girer girmez “hoş geldiniz ali bey, ama neden tıraş olmadınız” dedi şef.
    “şey,
    sabah geç kalktım da, yetişemedim. yarın böyle gelmem.”
    “akşamdan
    olsaydınız”
    “unutmuşum.”
    “bu
    şekilde olursa sorun yaşarız bilginiz olsun. bir saniye sizi bekleticem” deyip
    telefonla bir yeri aradı. telefondakine “yanına yeni personeli gönderiyorum,
    işi tarif et, iki gün beraber takılın” dedi. ali’ye döndü. ikinci kattaki 205
    nolu odaya git, orada sercan var, işi şana anlatıcak, görüşürüz, yarın tıraş
    olup gelip lütfen”.
    “anladım”.
    sinirden
    kendini sıkıyor, bir dolu küfürler ediyordu ali. o gün sercan’la beraber
    çalıştılar. tuvaletleri temizledi. koridorlara paspas çekti. falan filan. sercan
    sürekli ali’yi işi düzgün yapması gerektiği konusunda uyarıyordu. baştan savma
    yapmıyordu aslında ali işi, sadece çok sıkılmıştı. bir an önce gün bitsin
    istiyordu. en sonunda paydos edip eve varınca rahat bir nefes aldı. bir de
    tabii ki gelirken yine, bir buçukluk şarabını almayı ihmal etmedi. bu kez
    sigara yerine tütün aldı ama. böyle gitmezdi. parayı kısa zamanda bitirirse,
    maaş gününe kadar tek kuruş borç alabileceği kimse de yoktu. ertesi gün için de
    bir paket sigara sardı, şarabı yudumlarken. müzik de dinlemiyordu hiç. müziği
    de sevmezdi ali. müzik, resim, sinema, edebiyat. sanatın her türlüsüne
    tiksintiyle bakıyordu. hayvanlar sanat yapıyor muydu hiç. bu da insan oğlunun
    diğer uğraşları gibi içi kof bir şeydi ona göre. yemek yapmak bile içi boş bir
    meşgaleydi. doğada ne bulduysak yiyorduk bir zamanlar. ne zaman avladığımız
    hayvanları pişirmeye başladıysak orada süreç başladı diye düşünüyordu.. ateşin
    icadı, tanrının icadından daha tehlikeli bir şeydi ona göre. şarap bitince o da
    uzandı. gene tıraş olmayı unutmuştu.
    ertesi
    gün sabah gene jiletle kazınırcasına yataktan çıktı. otobüse bindi. hastanede
    sercan’la buluştu. “bugün de benle takıl, yarın tek çalışırsın artık” dedi
    sercan. “görev bölgeni belirler şefimiz. bana laf düşmez ama sakallı gelme abi,
    işten atmaya sebep arıyorlar zaten. yine de sen bilirsin.”
    “unutuyorum
    ya, olurum akşam.”
    “dediğim
    gibi bana laf düşmez de…”
    tam
    bu esnada şefle karşılaştılar. arada bir geziyordu şef zaten ortalıkta. işleri
    denetliyordu. ona da bunun için maaş veriyor olmalıydılar. onun üstündekiler de
    onu denetliyordu. silsile patrona kadar böylece devam ediyordu. şef yine tıraş
    olmadığı için ali’yi azarladı.
    ertesi
    gün yine tıraş olmadı ali. bu kez unuttuğundan değil de üşendiğinden. şişenin
    yarısındayken aklına gelmişti. yarın işten gelir gelmez olurum, diye düşündü.
    tek çalışmaya başlamıştı artık. ama işinde de kurnazlığa kaçıyordu. kimi
    yerlere tek paspas çekiyor, kimi yerleri temiz göründüğü için hiç ellemiyordu
    bile. en çok camlarda faso veriyordu. camdı ona göre işte. leke de yoktu. her gün
    her gün silmeye ne hacet. bir hafta içinde işten çıkardılar ali’yi. bu süre
    boyunca da tıraş olmayı sürekli erteledi unuttu. zaten ailesi sağken de pek tıraş
    olmazdı. çalıştığı dönemde de sakalları da en fazla üç haftalıktı, pek uzun
    sayılmazdı, ne alakası vardı sakalla işin…
    işten
    atılınca, o da şaraba ara verdi. yine iş araması gerekecekti. buldu da. ama
    bulduğu her işte en fazla bir hafta dayanabildi. tıraş olduğu halde üstelik.
    işe özen gösterse de bu kez de hiç konuşmadığı için şefin gözüne giremiyor,
    şeflerin bazı sorularına alakasız veya ters cevaplar verdiği için, işten
    çıkarılıyordu.
    en
    sonunda kalan para da bitti ve dilencilik yapmaya karar verdi ali. sapasağlam
    adamdı. ona para verirler miydi acaba. başka çare gelmiyordu aklına. en eski ve
    en kirli giysilerini giyip çıktı sokağa. işlek bir caddede bağdaş kurup açtı
    mendilini, bekledi başlamaya. pek para atan yoktu. ilk gün beş lira toplayabildi.
    ikinci gün bir kartona “ölmemi istemiyorsanız üç beş kuruş. bu cinayete ortak
    olmamak için üç beş kuruş” yazdı. orijinal bir dilenci olmuştu. ama yine de beş
    liradan fazla toplayamadı. üstüne bir de zabıta ile köşe kapmaca oynamak
    zorunda kalmıştı. hatta zabıtanın teki, dilenceksen bile bu yazı ile olmaz
    dedi. bir hafta sonra işin içine polis girdi. kartona yazdığı yazıdan
    vazgeçmiyordu çünkü ali.
    en
    sonunda da akıl hastanesine attılar aliyi. ilk başlarda iğne vuruyorlardı.
    iğneden kaçış yoktu. hastabakıcılar zorla tutar, hemşire iğneyi vuruverirdi. ama
    hapa geçildiğinde, rahatladı biraz. hapları içmeyecekti sonuçta. ve
    psikiyatristin sorularına, son derece aklı başında bir insan gibi cevap
    veriyordu. bu kez de ilaç dozajını artırmakta çözümü görüyordu doktor. elektroşok
    bile verdiler iki kez. şok hoşuna gitmişti alinin. şok sonrası gün bomboş bir
    zihinle pek bir şey hatırlamadan dolaşıyordu. ama sonra yine, o kaçınılmaz
    düşünceler peydahlanıyordu zihninde. hiç olmazsa burada çalışmak zorunda
    değildi. yine de askeriyeden farkı yoktu. askerliğini anlatmadık ali’nin, onu
    da üç firarla ve onlarca sopayla bitirmişti.
    en
    sonunda kafaya koydu intiharı. kararı kesin ve netti. bu toplumda ona yer
    yoktu. o da bu topluma yer vermiyordu kendi düşüncelerinde. mantıklı tek bir
    izah bulamıyordu zihninde, onlar gibi yaşamak için. ama akıl hastanesinde nasıl
    intihar edilsin. kafaya koymuştu ama bir kere. yapıcaktı. kaçarı yoktu. umarım
    tanrı yoktur ve hiçliğe kucak açarım ya da dünyaya tekrar geliceksem de bir hayvan
    olayım diye kurdu hayalini. onlarca gün, doktorun her ilaç saatinde suyla
    beraber verdiği hapı dil altında saklayıp, bahçeye çıkınca cebine, akşam olunca
    da yastığının arasına sakladı. iki hafta sonra yeterince olmuştur herhalde diye
    düşündü ve hepsini toparlayıp bir gece vakti, tuvalete gidip, tuvaletteki
    musluktan kana kana su içerek yuttu. gidip yatağına uzandı.
    olmamıştı
    ama. becerememişti. haplar onu öldürmemiş, sadece delirtmişti. olsun. bu da
    kafiydi psikoza girmeden önceki ali’nin düşlerine göre. en azından akıldan
    kurtulmuştu. hala manisa’da yatar kendisi. ben tanıştım. ama sakın ziyaretine
    falan gitmeyin. yeteri kadar rahatsız ettik ali’yi. rahat bırakalım artık.. gördüğü
    halüsinasyonlarla mutlu o.
    10
    aralık 2016.