Blog

  • askı

    askı
    “buraya kadar” dedi,
    “yolumuz buraya kadar”
    “bu ne demek” diye
    sordum
    “daha fazla
    ilerleyemeyiz demek istiyorum” dedi, “hayat tıkandı”
    “sarhoşsun” dedim,
    oysa çok içmemiştik, birer şişe şarap, ikişer bira ve bolca sigara.
    “baksana” dedi,
    “farklı geçen tek bir günümüz yok, sabah kalkıyor ve tezgahı açıyoruz, hep aynı
    tipte müşteriler, hep aynı muhabbet, votka-meyve suyu, senin intihar benimse
    kaçış planlarım, abim, seçil, tuncay, sonra akşam, yine alkol, bu kez
    bira-şarap, ve sızdığımız yerden uyanıp kaldığımız yerden devam ediyoruz,
    aslında bir yere gittiğimiz yok, öyle bir derdimiz de yok zaten ama.. tamam,
    her neyse.. sustum” yüzü asılmıştı.
    “bıktın mı” diye
    sordum, üzülürek, “benden, yaşadığımız hayattan?”
    alsancak
    sahilindeydik,  elimi omzuna attım,
    sevgili değildik, aramızda bir aşk vardı ama sevgili gibi değildik.
    “hayır bebeğim”
    dedi, “yaşadığımız hayatı seviyorum, seni seviyorum, ama içimde, sıkışıp
    kaldığımıza dair bir his var, kapana kısıldık, ve çıkış yok, üzerimize kaynar
    suyu döküp de bizi ne zaman öldürecekler diye bekliyoruz adeta”
    “napalım” dedim, “şu
    an nerde olmak isterdin mesela?”
    “bulunduğum yerden
    hoşnutum” dedi, “senden, yaşadığımız hayattan, sadece artık çırpınmak
    istemiyorum, boşluğa bırakmak istiyorum kendimi, senin gibi olabilmek
    istiyorum, bazen kıskanıyorum seni bu yüzden”
    “izlanda” dedim,
    “oraya kaçabiliriz aslında” başını salladı umarsamaz bir şekilde, düşlere
    inancını yitirmişti.
    “balo kızı olmak
    istiyorum bu gece” dedi, “şık bir elbise, parıltılı. ve sende de bir takım olucak,
    kravat vesaire, cart curt, hadi kalk, baloya gidiyoruz” delirmişti.
    “geldiler sana gene”
    dedim, “saat gecenin üçü”
    “bana bir balo
    elbisesi bul bebeğim” dedi, “hadi kalk, sikmişim izlandayı, baloya gidiyoruz”
    “nereden bulucam
    sana bu saatte balo elbisesi” dedim, dudaklarını büktü hemen.
    “istediğim hiç bir
    şey hemen olmuyor” dedi, “olduğu zamanlarda da önemini yitiriyor” yanıma oturdu
    yeniden.. birer sigara yaktık.
    “sana aşığım” dedi..
    bir şey demedim. biraz daha sustuk. beş kuruşsuz ve işsizdik, takı tezgahı para
    etmiyordu, mesleğimiz yoktu, hiçbir yerde iş bulamıyorduk.
    “haklısın” dedim,
    “az önce söylediklerinde haklısın, tek düze bir hayatımız var, sıkıcı değil,
    şikayetçi değilim, ama tek düze olduğu konusunda haklısın”
    “değişiklik gerekli”
    dedi.
    “değişiklik yapalım
    o halde” dedim, “hadi kalk, askıya çıkıyoruz, sana bir balo elbisesi bulucam.”
    “delirmişsin” dedi,
    “yakalanırsak boku yeriz”
    “yakalanmayacağız”
    dedim ona, yürümeye başladık.. balkonları kesiyorduk.. ipe asılmış elbiseler
    arıyorduk, alçak katlarda, o gece sabaha kadar gezdik, ve birkaç parça elbise
    bulduk, hepsini istiyordu, her gördüğü elbiseyi, eğlenceliydi, sabahın
    yedisinde o’nun abisinin evinin önüne geldik ve zile bastık, kahkahalarla
    gülüyordu, ellerimizde bi kaç parça giysi, sarhoş, ve açın kapıyı biziz diye
    bağıran şirin bir hatun. özlem adı.
    “bu gece şarapya’nın
    kraliyet balosuna davetlisiniz beyler ve bayanlar” de-dik eve girer girmez,
    bağırarak, oysa herkes uyuyordu, sızmışlardı, uyanmadılar, ve biz de yattık
    tabii ki, ya da sızdık. akşamüstü kalkıcak ve dün gece içip tekdüzelikten dem
    vurduğumuz noktaya takı tezgahı açıcaktık. sonra yine içicek ve sızıcaktık. her
    şey her geçen gün biraz daha anlamını yitirirken, günler, eksi hanesine
    kazınmaya devam edicekti..
    [ 10.ağustos2006 -2-4 nöbetinde ]

  • altay öktem’e

    olağanüstü
    enteresan
    harikulade şeyler
    yaşamış olmanız
    onları yazmak zorunda olduğunuz
    anlamına gelmez
    önemli olan
    bir yazarın gerçekte ne yaşadığı
    ya da nasıl biri olduğu değildir
    başınıza gelmemiş
    ve daha önce hiç kimsenin başına gelmemiş
    ve gelecekte de hiç kimsenin başına
    gelemeyecek
    şeyler yazabilirsiniz
    sahte bir geçmiş yaratabilirsiniz kendinize
    bir yunan tanrısı ya da
    tanrının oğlu olduğunuzu
    anlatabilirsiniz
    ve inanırlar buna
    daha önce inandılar çünkü
    ama bunun nasıl yapılabileceğini
    ya da nasıl yaptığımı bilmiyorum
    ne yapmamanız gerektiğinden eminim oysa;
    geçenlerde bir yazar
    bir müzik dergisinde
    yeraltı edebiyatı hakkında
    bir bölüm hazırlayacağını ve
    edebiyatı aşağı çekmek istediğini söyledi
    umurumda değildi yeraltı edebiyatı
    ya da edebiyatı aşağı çekmek
    ben aşağıdaydım zaten
    edebiyat kimin umurunda?
    hem dergi
    hem de yayınlayacak kişi
    içime sinmese de
    “evet” dedim
    “olabilir
    editörlerce makaslanmayacaksam sorun
    yok”
    bir kaç gün sonra, bana
    çok uzun olduğu ve
    sığmayacağı için
    kısalttığı bir öykümü gönderdi
    içine edilmişti öykünün
    en önemli ve en sevdiğim yerleri yoktu
    sonu başkaydı
    kendimi göremiyordum orada
    “yayınlama” dedim
    “olmaz”
    sonra noldu bilmiyorum
    ama eğer yüxexes’de
    girdap varsa
    bu, O’nun isteği dışında gerçekleşmiştir
    ya da benim cevabımdan önce basılmıştır
    dergi
    yapmanız gereken şey
    dilinizi elletmemektir
    imla kurallarını siktir edin
    türkçeyi de
    yazabildiğiniz gibi yazın
    açık ve net
    konuşur gibi
    fazla derine inmeden
    ya da izin verin
    onlar size dokunsun
    kısaltıp uzatsın
    belki o zaman yayınlanırsınız
    ikinci bir elden geçmiş olarak
    ben yüksekseste değil
    eksibir desibelde yayına devam ediyorum
    hiç kimse duymasa da
    yaygaraya gerek yok
    bu arada hâlâ hayattayım
    askerde
    gecenin bir yarısı
    cezaevinde nöbet tutarken
    size bunları anlatıyorum
    hâlâ yazabiliyorum
    omzumdaki silah
    ve şarjörümdeki mermiler
    sürekli olarak bana
    “kendini vur” dese de
    “hiç bi anlamı yok”
    ve geçenlerde bir hatuna
    bu düşüncemden bahsettiğimde bana
    “umarım o an silahın tutukluk
    yapar” demişti
    “ölmeni istemem”
    “ben de istemem” diye cevap
    verdim
    çünkü hala yazacak çok şeyim var
    ve kısalttırmayacak çok şeyim
    içine ettirtmeyecek kadar çok
    onların sesi
    daima
    benden daha yüksek çıkacak olsa da

    [ 03.06.2006 – 22-24
    nöbeti ]
  • kadınlar

    genellikle
    fanzin isteme bahanesi ile yaklaşırlar yanıma
    çok
    azı
    açık
    açık
    seni
    merak ediyorum der
    tanışmak
    istemiştim
    ah
    evet tabii derim
    neden
    olmasın
    tanışalım
    aşk
    ister bazıları
    bazıları
    seks
    her
    ikisini de istemiyorumdur oysa
    tanışmak
    bile istemiyorumdur
    kendimi
    kapattığımı söylerim onlara
    aşk
    yok
    seks
    yok
    ısrarcı
    olanları vardır
    olmayanları
    da
    ve
    baştan çıkartabilirler insanı
    çok
    çabuk
    biraz
    alkol
    biraz
    vücut gösterisi
    bir
    sigara içelim
    umarsız
    davranırım çoğu zaman
    ve
    bir taktik meselesi de değildir bu
    ama
    severim kadınları
    ruh
    ve ilham verirler bana
    ve
    biraz daha yaşama şansı
    yine
    de uzak durmaya çalışırım
    tehlikeden
    tuzakları
    vardır onların
    ve
    siz farkına varmadan
    bir
    anda
    kapılır
    gidersiniz
    ve
    çıkamazsınız işin içinden
    her
    şeyinizi alabilirler
    etinizi
    kemiğinizi
    ve
    ruhunuzu
    hiç
    bir şey bırakmazlar geriye
    ve
    çekip giderler
    daima
    27.şubat.2006

  • boşuna deneme

    1.
    ..sonrasında,
    “seninle birlikte olmak istiyorum” dedi bana.. 
    sürekli burnunu çekiyordu.. siyah uzun saçları vardı. “ne işsin lan sen”
    demişti, izledim sadece, uzun uzun.. burnunu çekti.. “aylak” dedim. “ben bir
    aylağım, ve çalışmayı düşünmüyorum, hiç düşünmedim”
    “seni de
    avlayacaklar ama” dedi, “inan bana, eninde sonunda sen de kafese gireceksin”
    “haklı olabilirsin”
    dedim ona “ama henüz değil”
    “karşı çıkman
    olanaksız”
    “biliyorum”
    2.
    bardan çıkıp onun
    evine doğru devam ettik. yavaş yürüyorduk, oldukça yavaş.. onu evine bırakacak,
    sonrasında kendi yoluma devam edecektim. evi yolumun üzerindeydi.. ve sevişmek
    istiyordum onunla. ama aşık olmaktan korkuyordum. dehşetle ürküyordum aşktan..
    gözüm kesmiyordu. hiçbir şeyi gözüm kesmiyordu. korkuyordum. durgundum. tükenmiştim.
    ve bekliyordum. sanırım, beklemek dışında yapılabilecek çok fazla bir şey
    yoktu. varsa bile ben yapmak istemiyordum. beklemek güzeldi. beklemek yorucu
    değildi. uğraş gerektirmiyordu. ve linda scott ile seviştiğimi hayal ettim bir
    an. sonra beth gibbons ile. sonra amanda palmer ile. tüm eski sevgililerimi
    düşündüm daha sonra. birden içim titredi. belime attı elini
    “sana aşık olabilir
    miyim” diye sordu
    “olmamalısın” dedim,
    “ben de olmayacağım”
    “neden?” diye sordu
    “sonuncusunda son
    hakkımı da tükettiğimi düşünüyorum” diye aptalca bir cevap verdim, “aşk
    korkutucu bir şey.. bir daha aşık olamayacağıma inandırdım kendimi. böyle
    düşünmek beni rahatlatıyor”
    “seni rahatlatan çok
    fazla şey var bu hayatta” dedi, “daha önce çaresiz hissetmenin de seni
    rahatlattığını söylemiştin”
    “evet” dedim “eğer
    içinden hiç bir şey yapmak gelmiyorsa, çaresiz olduğunu düşünmek iyidir, oturur
    ve bu konuda yapabileceğim hiç bir şey yok dersin kendi kendine, olayların
    sonuçlanmasını izlersin, aynı iskambil kâğıtlarının sırayla devrilmesini
    izlemek gibi, eğlencelidir, her şeyi şansa bırakmak,  heyecan verici gerçekten”
    “bekle ve izle”
    “bekle ve izle,
    evet. planımızın adı bu olsun”
    “hastalıklı bir
    senfoni gibisin” dedi
    “eylemsizlik” dedim.
    bunun aklına bir şey getirdiğini söyledi
    “şu hükümetin acil
    eylem planları, hatırlıyor musun?”
    kahkaha ile güldüm.
    sarhoştuk
    “sana kalsa, her şey
    boş, öyle değil mi?” diye sordu ardından
    “acil eylemsizlik
    planı” dedim
    “bekle ve izle”
    dedi. tekrar güldük. iyi gidiyor olmalı, diye düşündüm, ama her şey ilk başlarda
    iyi gider zaten, öyle değil mi?
    3.
    gecenin ikisiydi ve
    yalnızdık sokakta.. yürüyorduk. topuklu ayakkabı. ruj. parfüm. siyah saçlar.
    sarhoş. yitirilmiş bilinç. altüst.. ve ölümsüz.. burnunu çekti yeniden. “alkol”
    dedi, “alkol yok. olmaması daha iyi ama öyle değil mi?”
    “evet” dedim “daha
    iyi” her ne kadar bu bir yalan olsa da
    “pıt atalım öyleyse”
    dedi “o var”
    “hayır” dedim
    yeniden.. bir büfeye girip 2 şişe kırmızı şarap aldık. ve evdeydik nihayet..
    sessizce bekliyorduk.. şimdi nabıcaz diye sordu.. bilmem dedim gülümseyerek
    “insanları neden
    sevmiyorsun” dedi
    “korkuyorum
    onlardan” dedim “ne kadar uzaklarsa, o kadar güvende hissediyorum kendimi”
    4.
    ..ve sanırım
    kaybettik dedi ben üzerindeyken, gidip gelmeye devam ettim
     gerçekleşmesi olanaksız ne varsa hayal
    ediyorum dedim, ufak bir ev, aptal bir iş, hatun, ölene dek sarhoş, yazı, aşk,
    nefret, bağrış çağrış ve sarmaş dolaş.. bir küs bir barışık, ama daima
    beraber.. gerçekleşmesi imkansız olan her ne varsa.
    zirvedeydik
    “kaybettik,
    biliyorsun de mi? asırlar önce”
    “savaşmıyordum”
    dedim “asla savaşmadım.. hayatım boyunca savaşmadım. ama teslim de olmadım.
    savaş onların savaşı, ben kendimi korumaya çalışıyorum sadece, kurşunlarından”
    “boşuna deneme”
    dedi. bir sigara yakıp uzattım. aşık olmuştum. ki başka türlü de, aynı yatağa
    giremezdim zaten
    “boşuna da olsa
    deneyelim mi” dedi, o gecenin sabahında.
    “olur” dedim.
    bir süreliğine,
    oluyormuş gibi yaptık
     4.şubat.2006-dağıtım izni

  • bir sinekten gelen şiir

    bir sinekten gelen
    şiir
    ekranın
    üzerinde yavru bir sinek dolaşıyor
    ve
    ben de onun hakkında yazıyorum
    aslında
    bana
    sorarsanız
    sinir
    bozucu bir durum bu
    ve
    birkaç kez kovdum onu
    gitmedi
    gitmeyecek
    yapabileceğim
    hiçbir şey yok
    arada
    sırada biramı yudumluyor
    ve
    birkaç resme bakıyorum
    izlandaya
    ait
    sinek
    dolaşıp duruyor
    sinek
    izlandaya ait değil elbette
    resim
    resimler
    izlanda
    sinek
    yavru
    ve
    dolanıp duruyor
    can
    sıkıcı
    can
    sıkıcı olan bir çok şey var bu hayatta
    ve
    hiç bi konuda yapabileceğim hiçbir şey yok
    beklemek
    dışında
    inanın
    bana
    ne
    babamın öksürüklerini dindirebilirim
    ne
    de
    bu
    kahrolası sineği öldürebilirim
    bekliyorum
    sadece
    geçip
    gitmesini
    ya
    da kendine gelmesini bir hatunun
    ama
    gelmeyecek anlaşılan
    ve
    sinek de gitmeyecek
    ve
    izlanda da donmuş çalılıkların resmine bakıyorum şu an
    sinek
    dolanıp duruyor
    bira
    azalıyor
    hava
    da aydınlanmak üzere üstelik
    ve
    sinek
    ve
    sustuğum tüm o geceler
    (hey
    bakın burada kafiye yapmaya çalışmıyorum ama)
    ve
    kustuğum tüm o geceler
    asla
    geri gelmeyecek
    ve
    bu konuda yapabileceğim
    hiçbir
    şey yok
    üzgünüm

    [ 31.10.2005 – 04:33 ]
  • askere gitmeme 13 gün kala

    okuldan atılmıştım..
    ve askere gitmek istemiyordum, çalışmak istemiyordum, yapmak istediğim hiç bir
    şey yoktu. bir şey bekliyordum sadece, ama neyi beklediğimi de bilmiyordum.
    günler hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. duruyordum sadece, yatıyor, kalkıyor
    ve bahis bültenini inceliyordum. bir sevgilim vardı ama o da benden bir asır
    uzakta yaşıyordu, ve sürekli ona mektup yazıyordum, delirmiştim, 10 sayfa
    tutuyordu yazdığım bir mektup, ve nedenini bilmiyordum, sadece yazıyordum, öykü
    yazmayı bırakmıştım, eylül geçti, ekim geçti, kasım geçti, ve yılbaşı, sonra
    terkedildim, sonra elektriklerimiz kesildi evde, ve doğum günüme 5 gün vardı ne
    anlamı varsa, bir hatunun evine gittim, onu arayarak, “ölmeye ihtiyacım var”
    dedim ona, sarhoştum o an, ve gelip aldı beni, ve o’nun evine gittik, o sızdı o
    gece, sonra ben başarısız olduğum bir intihar deneyi gerçekleştirdim ve gözlerimi
    açtığımda her şey hala bıraktığım gibiydi, değişmiyordu, asla değişmeyecekti,
    ölemiyordum, hareket alanım kısıtlanmış gibi hissettim kendimi, sonra uzaktaki
    sevgilimle barışıp tekrar terkedildim ve sabahtı, sabahın onu..
    ardından, nisanın
    ortasına kadar süren bir tür deliliğe daha tutuldum. sabah uyanıyor ve müzik
    açıyordum, sürekli aynı şeyleri dinliyordum, ve bülteni inceliyordum,
    bahisler.. arada bir kazanıyor, ve kazandığım para ile sarhoş oluyordum.
    işsizdim, çalışmak istemiyor ama bunun için nereye başvurmam gerektiğini
    bilmiyordum. sonra bir gün ailem, madem askere gitmiyorsun o halde çalışmalısın
    dedi, çalışmalıyım dedim, ve gidip bir gazete alıp ilanlara bakmaya başladım
    yeniden. dönem dönem ilanları inceliyordum son dört senedir, ve bu arada üniversitede
    bir kaydım vardı, ama arada sırada giderdim oraya da, ve ailem de bunun
    farkındaydı, “bu okul bitmicek” demiştim onlara,
    “biter” demişlerdi,
    “gitmiyorsun ki sen”
    “gidemiyorum”
    demiştim, “kendimi hasta ve ümitsiz hissediyorum orada, kusasım geliyor”
    ve koskoca dört sene
    böyle geçmişti, arada sırada okula gidiyor, arada sırada iş arıyordum. her
    ikisinde de başarılı değildim. yaptığım en iyi şey, birinci gelecek atları
    bilip aldığım para ile bir süre sarhoş kalmaktı, önce alsancak’ta bir evde, tıp
    okuyan iki herifle yaptım bunu, sarhoş kalma faslı, sonra karşıyaka’da benden
    en az 20 yaş büyük bir başka dost ile, sonra da beni iki yıl geriden takip eden
    başka bir dost ile, ve ara ara da alsancak’ta kilise sokağında tek başıma. ama
    bir türlü başarılı olamıyordum hiçbir şeyde, çuvallamıştım, ve babam hastaydı,
    akşam işten eve gelir, bir taraftan öksürürken bir taraftan da “naptın bugün
    bahisleri” diye sorardı, “30 milyar kaybettim” derdim ona, ve benim hiç
    milyarım olmamıştı, nasıl kaybederdim 30 milyar? ama böyleydi işte, bahisçiler,
    kupon yatırmak için ceplerinden ödedikleri parayı değil de, kazandıkları
    takdirde alacakları ikramiyeyi kaybettiklerini düşünüyorlardı, ne anlamı vardı
    ki oysa? öyle ya da böyle kaybediyorduk işte, para ya da aşk, yok oluyordu bir
    şekilde, uçuyordu, katlediliyordu, ve o kahrolası üç ay, evden iş görüşmeleri
    dışında hiç çıkmadım sanıyorum. ve bilgisayarım da bozulmuştu, elle
    yazamıyordum, ellerimle hiçbir halt yiyemiyordum, yemek yemeyi bile unutur ve
    annemin telkinleri sonucu sofraya otururdum. ve bir gün, cumartesiydi, bir yeri
    aradım, dergimizin çeşitli departmanlarında yetiştirilmek üzere eleman aranıyor
    yazıyordu, belki yazar olurdum, istiyordum bunu, kolay gibi görünüyordu gözüme
    yazar olmak, şarabımı yudumlarken üç beş cümle kuracak ve bunun karşılığında
    bir çok hatun düzebilecektim, amacımın hatunlar olduğunu sanan birkaç uzaylıya
    hitaben böyle söylüyorum. oysa onu da başaramıyordum, hiçbir halta yaramadığımı
    düşünmeye başlamıştım, neden yaşıyordum ki? her neyse, derginin adresini aldım
    ve bana ertesi gün saat birde gelmemi söylediler, gittim ertesi gün saat birde,
    tam zamanında ordaydım. bir odaya girdim, içeride benimle yaşıt en az yirmi tip
    vardı, kızlı erkekli, “merhaba ben ilan için gelmiştim” dedim, oradaki hatun
    bana form uzattı, o odadaki herkeste bir form vardı, elinde, ve bekliyorlardı,
    formu doldurmuşlardı, bekliyorlardı, forma elimi uzattım ve karşıdaki bir tip
    adımı sordu, söyledim, sonra bana “tüm departmanlarımız doldu” dedi, “üzgünüm”
     formu bıraktım oraya, birileri gülüyordu o
    odada, yaşıtım olan birkaç insan, nedenini bilmiyorum, kabus gibiydi, herife
    dalmak istedim, yapmadım ama, korktuğumdan değildi, değmeyeceğini düşündüm, ya
    da değişmeyeceğini, böyleydi işte. ve şimdi, geçip giden zamana aldırış
    etmeksizin yumuluyorum şişeye, nasıl geçti koskoca 6 yıl acaba, hiçbişi
    yapmadan, yine de bir şeyler kazanarak, birilerinin sevgisini ve birilerinin
    katışıksız nefretini kazanarak, ama yine de, bugün, sabah uyandığımda,
    keyifliydim, nedensiz, ansızın gelen kendini iyi hissetme hali, ve yazı, sadece
    kendini iyi hissettiğinde akan yazı, kimileri kötüyken yazıyor ve ben “hiç bir
    şey yazamıyorum son zamanlarda” dediğimde, bir arkadaşım, “hayatındaki her şey
    iyi mi gidiyor?” demişti, tam tersiydi, peki ya şu an? evet, galiba, kısa bir
    süre düzlükteyiz.. hafta sonu bahislerden gelen para, biraz alkol, ucuz tütünle
    karıştıracağım birkaç gram ruh, ve her şeye rağmen sihrim devam ediyor
    sanırım.. umarım bugünkü kuponum ters gelmez.. tek beklentim bu hayattan,
    şimdilik.. ufak ama tatmin edici.. yarını kim takar? ya da 13 gün sonrasını?
    askerliği? hâlâ buradayız işte, alkol, müzik, ve delilik. devam etmekte.. 

    27.ekim.2005
  • kan, şarap ve acı

    kan,
    şarap ve acı
    bu gece iyice
    zorladım kendimi… bu, sanıyorum, 16. girizgah, ama olmuyor, gelmiyor lanet
    olası şey, bugün akşam üstü şanşım yaver gitti at yarışında, sadece son iki
    yarışa oynadım ve ikisini de bildim, ben altılı yada üçlü ganyan oynamam, o tip
    oyunlarda çok para kazanma şanşınız vardır, ama çok para kazanma şanşınız
    oldukça düşüktür. ben bahis oynarım, tek yarış tek at, ufak para, ama hızlı… 1
    dakika 34 saniyelik bir koşuda hayatınızı ortaya koymanız mucizevi bir şey.
    kazanırsanız, gelen paranın bir kısmını yarınki koşulara ayırır, diğer kısmı
    ile 2 şişe beyaz şarap ile iki litrelik gazoz alırsınız, iyi bir karışım bu,
    üstelik tadı iyileştiriyor. kalitesiz şaraplar, bilirsiniz, midenize zor iner,
    ama gazoz hem yutmanıza hemde daha çabuk sarhoş olmanıza neden oluyor… evet,
    pekala, bu gece iyi zorladım demiştim lanet şeyi, sorunu nedir bilmiyorum, son
    günlerde aramız iyice bozuldu, yazıdan söz ediyorum tabiyki, yürümüyor,
    akmıyor, ama neyse, şu an iyi, gayet iyi, şükranlarımı sunuyorum kendisine…
    evet. bakalım elimizde neler var…
    alsancak
    çimlerdeyiz, 6 veya yedi kişi olabiliriz.. saymadım, ama hepimiz erkeğiz,
    bazılarımızın sevgilisi var, bazılarımızın yok, benim ise var gibi de yok gibi
    de, her şeyim gibi bu da iki arada bir derede kalmış… alsancak… çimler.. elimde
    bir kırmızı tuborg, daha öncesinden, gündüz, evde ekran karşısında,
    teknolojinin getirdiği nimetten ve bok püsürden faydalanarak oktayla sözleştik,
    “ölene kadar içicez”, “karşıyaka devlet hastanesine düşüne kadar içelim”. evet
    aynen bu şekilde sözleşmiştik, ve bilirsiniz, bazen ölene kadar içmek ister ama
    bir noktada ölmeden önce sızar ve ertesi sabah, “bir daha böyle içeni
    siksinler” diyerek güne başlarsınız…
    evden çıktım, ve
    önceden anlaştığımız şekilde saat yedide alsancak iskelede onları bekliyordum,
    yayan olarak gitmiştim, evet, burada tıkandığımı hissediyorum.. ama uzatmaya
    gerek yok, hızlı geçiyorum, çimlerdeyiz, ve o gece, pac’ın doğum günü, göço
    hemen yanımda, ve ben elimdeki birayı hafif eğerek, “bugün pac’ın doğum günü”
    diyorum, “rest in peace nigga” diyerek biramızdan büyük bir miktarı döküyoruz
    çimlere, sadece göço ve ben yapıyoruz bu ritüeli, gerçi ritüelmi denir buna,
    emin değilim, bazen bazı zamanlarda, cümle akarken, bazı kelimeler gelir aklıma
    ve kelimenin tek başına ne anlama geldiğini tam olarak açıklayamam, ama o
    cümleye yakıştığını ve bir anlam kattığını ya da anlamı tamamladığını
    düşünürüm, yıllarca kelimeler ile uğraştıktan sonra, ve –her ne kadar şu an
    aptalca gelse de- bir süre filolojiye ilgi duyunca, sonuç olarak… -durun bi saniye,
    siz de gördünüz mü? az önce, tam olarak sol tarafımda son derece parlak bir
    yansıma gerçekleşti, 2 saniye sürdü, hayır, ben odamdayım, ve odada bir gece
    lambası var sadece, bir de ekranın ışığı, ikisi de sağ tarafımda, biraz çapraz
    konumdayım ve odanın bana tamamen ters köşesinde bir şey parladı, muhtemelen
    beynimin bana oynadığı ufak ışık oyunlarından biri daha, ama temkinli olmam
    gerekiyor, yaşadığım bölge her açıdan sürprizlere gebe bir yer, pezevenkler
    yaşıyor, uyuşturucu satıcıları ve katiller, ve hırsızlar, hayır abartmıyorum,
    işte olay aynen bu şekilde, tam bir getto sayılmaz, bundan 3 sene önce
    yaşadığım yer tam bir gettoydu, amerikada nasılki zenci gettoları varsa, bende
    19 sene çingenelerin getosunda yaşadım ve şu an bir sokak aşağımız o ghetto ile
    sınırın başladığı yer oluyor, yani hâlâ bir gettodayım, getto diyorum, ama asla
    varoş değil, bu iki kelimeyi aynı anlamda almıyorum, biraz kültürel
    farklılıklar nedeni ile. evet, çingenelerin gettosunda yaşadım ama bir çingene
    değilim, ama onlarla büyüdüm, üstelik şehrin merkezinde yaşıyorum. her şey
    olabilirdi bu tip yerlerde, oldu da, çok fazla kavga ve çok fazla korku… bir
    keresinde, bunu gerçekten iyi hatırlıyorum, sabahın yedisinde, ben okula gitmek
    üzere giyiniyordum ki, kapı çaldı, “kim o” dedi valide, şaşkın, merak dolu,
    “polis, arama var”. kim niçin neden… hayır hayır hayır, soru soramazdınız o
    yıllar, şimdi işler yavaş yavaş düzeliyor gibi, ama bu da bir yutturmaca,
    toplumu fakirlikten, açlıktan ve işsizlikten kurtarmadıkça, suç oranının düşmesini
    ve insanların ahlaklı davranmasını bekleyemezsiniz, ve evet, günümüz dünyasının
    bu şekilde olmasının tek bir nedeni vardır, bencillik, tek neden bu… ve evet,
    işler düzeliyor gibi görünüyor, bokun üzerine güzel bir jelatin geçirip
    çikolata diye satabilirsiniz ve adam gerçeğin farkına ancak size parayı ödeyip
    paketi satın aldıktan çok çok sonra varabilir, ama iş işten geçmiştir, satılan
    mal geri alınmaz, işte size avrupa birliği hikayesine ya da bir şeylerin
    değiştiğine, ya da g8’e, yada afrikaya yapılan yardımlara, yada adalet için
    savaşanlara değişik bir bakış açısı… ve muhalefette kendi içinde bir iktidardır
    ayrıca..
    ve, evet, ne
    diyordum, korkmayın, her şeyin farkındayım, olayları iyice karıştırmış olsam
    da, teker teker en başa, ve çimlere geri dönücem ve bu oyunu siz sıkılmadan
    daha kaç öyküde kullanabilirim inanın bilmiyorum, ama benim tarzımda bu işte,
    kendini serbest bırak, bırak aksın, sonra bir noktada olayları toparlamaya
    çalış, bu arada yeni sorunlar yaratarak okuyucunun beynini iyice düz… ama benim
    bakış açım, senin bakış açındır, olayları görmenizi istediğim şekilde
    anlatıyorum, karışık olabilir, ama asla safsata değil, ve evet, devam ediyoruz,
    noktaya ihtiyacımız yok, farzedin konuşuyorum, virgüllerde durduğum yerler,
    ama, evet, bi saniye, hatırladım, kapı çaldı ve annem “kim o” dedi, “polis,
    arama var” sesi geldi dışardan, korktuk, oysa korkmamız gereken hiçbir şey
    yapmamıştık, ne kadar tuhaf değil mi? size bir suç yükleyebilirler ve hiç
    kimsenin haberi yokken hapse girebilirsiniz, gayet kolay bu, günümüzde, her ne
    kadar artık içlerinde olmasam da, askerliği ret ettiği için işkence görenleri
    bi çok kişiye anlatmış ve bir yanıt almaya çalışmışımdır, hâlâ hassas olduğum
    bir konu, belki de tek hassas olduğum konu, onca umarsamazlığıma rağmen… ve hey
    hat, her yeri aradılar evde, her yeri, ve bir şey bulamadan gittiler orospu
    çocukları, arama emirleri var mıydı bilmiyorum ama bunu sorabilecek en azından
    buna cesaret edebilecek kadar bilgili değildik, kötü bir mahalle.. okulumuzu
    hatırlıyorum, çoğumuz zayıftık ve kötü besleniyorduk, ve sürekli kavga
    ediyorduk, ve hiçbir konuda kimse birbiri ile anlaşamazdı, ben içlerinde en
    sakin ve en çok çekinilenlerden biriydim, bir kişi hakkında hiçbir şey
    bilmiyorsanız, ondan korkabilirsiniz, bir şey ne kadar çok deşifre olursa o
    kadar az korku verir, bu yüzden karanlıktan korkuyor olabilir insanlar,
    karanlık, gizli, görünmez.. ve, evet, aslında, tüm bunların, yani sarpa saran
    öykümün ve bu kadar dolambaçlı bir yol izleyişimin tek bir nedeni var, kafam
    çok iyi ve kulağımda sürekli bağırıyor siyah isa, pac, “eşkıya hayatı, eşkıya
    hayatı”… bakın, gördüğünüz gibi, konuyu toparlamak için bile özel bir çaba sarf
    etmiyorum, kendiliğinden geliyor, hatırlıyorsunuz değil mi, çimlerdeydik ve ben
    göço ile bir doğum gününün nasıl kutlanması gerektiği konusunda diğerlerine bir
    gösteri sunuyordum, gökhan, “lan madem biraları döküceksiniz neden aldınız,
    verin bare ben içeyim” dedi, ama kutsal bir şeydi bizimkisi, “hennessey” alıp
    dökseydik, olayın kutsallığı artıcaktı, ama o an düşüncelerim sadece, en kısa
    zamanda nerden bir selpak bulabileceğim konusunda yoğunlaşıyordu, “aranızda
    selpağı olan var mı?” dedim, oktay güldü, biliyordu, diğerlerine bir açıklama
    yapmak zorunda kaldım, “son zamanlarda alkol alınca burnum akıyor, nedenini
    bilmiyorum”, ve bu onlara komik geldi, ve bu bana komik geldi, ve bu aslında o
    kadar trajikomik bir mesele ki, günün birinde ciğerlerim 3. kez patlayacak ve
    ben eğer acil müdahale yapılmazsa nefes alamadığım için oldukça fazla açı
    çekerek öleceğim, bir tür intihar, kendinizi öldüremiyorsanız, sizi ölüme en
    kısa zamanda götürecek bir araç seçersiniz, bu seçim bilinçli veya bilinçsiz
    olabilir, bu seçim alkol, sigara, ot, lsd, amfetamin, sağlıksız beslenme (mc
    donalds), yada korunmasız bir cinsel ilişki olabilir, ölmenin bir çok yolu
    vardır, doğmanın ise tek bir yolu… hiç dikkat ettinimiz mi buna? önemli bir
    ayrıntı bence… kafam dumanlı… dedim size, torbacıların içinde yaşıyorum ama
    onlar gibi olmak yerine onların hayatını anlatmayı seçtim, çok fazla şey görüyorum
    penceremden, ama hepsini anlatabilecek kadar vaktim yok, bunun iki nedeni var,
    birincisi, çok fazla şey gördüm, ikincisi, hayat çizgim ne kadar uzun olursa
    olsun, erken öleceğimi hissediyorum, bir üçüncüsü ise, yazının bir yerlerinde
    ışık saçan bir şeyden bahsetmiştim, işte o şeyin bir hırsızın feneri olmasından
    korktum, balkonun kapısı açık ve şu an oturduğum eve bugüne kadar 3 kere hırsız
    giriyordu, son anda işe uyanıp tehlikeyi savuşturmayı başardım, geceleri
    uyumam, hırsızlarda uyumaz… ama gidip mavişehirdeki kokonaları soysunlar orospu
    çocukları, bizim hiçbir şeyimiz yok, ne istiyorlar ki bizden?
    tekrar çimlerdeyiz..
    biram bitti, ve oktayla yeni iki şişe almak için kalktığımızda, oktaya,
    “unutmada selpak alalım” dedim, dönüş yolculuğunda bir elimde bira bir elimde
    selpak ile yürüyordum… ve oktayın telefonu çaldı birkaç bira sonra, ahmet, o an
    bostanlıdaydı, ve bizi çağırıyordu, ve gece henüz sona ermemişti, ve ölene
    kadar içme konusunda kesin kararlıydım, ve yeteri kadar param yeteri kadar
    kederim vardı. klişe cümlem, “yeteri kadar x yeteri kadar z”.
    vapura binerek
    karşıya geçtik, vapur yolculuğunda bizi idare etmesi için, önceden iki kırmızı
    tuborg daha edinmiştik. denizin ortasında, vapurun arkasındayız, bu kez 5
    erkek, ve onlar muhabbete dalmışken, ben yıldızlara bakıyorum, yerde oturuyorum
    ve yıldızlara bakıyorum, birde denize.. sürekli gidebilsek, ve hiç geri
    dönmesek, asla bıkmam, ve asla sonu gelmeyen bir yolculuk düşünmüşümdür her
    zaman, benim cennetim böyle bir şey olmalı, mesela ufak bir araba
    kiralamalıyım, düz bir yol, ama dünyadan söz etmiyorum, yani bir süre sonra
    başlangıç noktasıa dönmek istemiyorum, sürekli gitmek istiyorum, sonsuza dek,
    işte sonsuzluk anlayışım budur, ve ksk iskelede iniyoruz, diğerleri oktayın
    evine, ben ise oktayla beraber ahmetin yanına yürüyorum. değişik yollardan. biz
    sahil kenarından yürüyoruz, oktay bana rodos adasındaki hayatı anlatıyor,
    evlenmekten, yuva kurmaktan, gelecekten bahsediyor, ben de ona karamsarlığımdan
    ve hayatın anlamsızlığından bahsediyorum, ama her nasılsa tamamen farklı
    konulardan bahsedip ortak bir paydada buluşabiliyoruz, işte size gerçek
    dostluk, “seni iyki de tanımışım” diyor bana, “bende seni” diyorum, nasıl
    tanıştığımızı hatırlamıyoruz, ama sihirli günleriz var… ve ahmet görünüyor, kara
    göründü gibisinden bir vurgu ile söylüyorum bunu, çünkü daha fazla
    yürüyebilecek dermanım kalmıyor o an, her an batabilirim, ve evet, geçmişte iki
    kez çimlerde sızıp kalmışlığım var…
    bostanlı
    sahilindeyiz.. biraz durup, mola verip, kendimizi toparladıktan sonra, iki şişe
    beyaz şarap ve iki şişe gazoz alıyoruz, üç de bardak, ve orada, sahilde,
    aslında sözünü ettiğimiz şeyler daha sonra belki de hatırlayamayacağımız
    şeyler, ama önemi yok, önemli olan tek şey o anı paylaşmak, içmek ve hayatta
    kalmak… sonra bitiyor şarap.. ve ben oktayla açık bir yer arıyorum, gecenin üç
    buçuğu, ve çok sarhoşum, öyleki, kaldırımda yürürken sürekli zıplıyor ve
    yanımızdaki ağaçların kafamızın üzerine doğru sarkan yapraklarına dokunmaya
    çalışıyorum, sarhoş olunca hiperaktif birine dönüşebilirim, ister inanın ister
    inanmayın, “böyle hayatın” diye bağırıyorum, oktay da “amına koyayım” diye
    bağırıyor, öylesine çılgınız ki, ve öylesine rahat… “hey hey, şu ihtiyara
    soralım, oda şarapçıya benziyor” diyorum, bir şarapçı var ilerde, gidip soruyoruz,
    bize bir yer tarif ediyor… neyse, lafı uzatmayacağım, gecenin finali, oktayın
    evine varıyoruz bir şekilde, ne şekilde olduğunu hatırlamıyorum, ve oktayın
    odasında yerde yatarken, “oktay hani içmiyoruz mu daha” diyorum, ama ahmet ve
    oktay sızmak üzere, bense içmek içmek ve içmek istiyorum, ölene kadar, ama
    sızıyorum oracıkta…
    ve ertesi sabah…
    gözlerimi açtığımda başka bir odada ve başka koltukta buluyorum kendimi, oraya
    nasıl geldiğim konusunda hiç bi fikrim yok… sabahın dokuzu, kalkıyor ve banyoya
    koşuyorum, yok, hayır, koşmuyorum, sürünüyorum, ve kusuyorum, şarap ve acı, acı
    ve kan kusuyorum.. ve her ne kadar sebebini hala çözememiş olsam da, ağrıyor
    sol akciğerim… kalp değil.. ve, evet, tekrar dönüp yatıyorum, ve bir yarım saat
    kadar sonra kalkıp tekrar kusuyorum, kan, şarap ve acı… kan ve şarap şifonu
    çekince gidiyor ve geride kalan acıyı ruhuma tekrar geri alarak, buzdolabına
    dönüyor, ve günün ilk birasını açıyorum… alkol hiçbir şeyi çözümlemiyor evet,
    ama en azından her şeyin çözümsüz olduğunu unutturuyor adama… haksız mıyım?
    [ 15.10.2005 –03:10 ]

  • dörtte sıfır mı, ikide iki mi?

    dörtte sıfır mı,
    ikide iki mi?
    1.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap, sigara. birde kızarmış tavuk. loş ortam. aldanış. bu kelimeyi
    son zamanlarda çok sık kullanmaya başladım, ama o dönemlerde de üzerime
    yapışmıştı. daze ile nasıl tanıştığımdan söz edeyim size, üniversitedeki ilk
    yılımın ikinci dönemiydi, takıldığım birkaç içici ülke dışına süzülmüştü, biri de
    ankara’ya. hiç arkadaşım yoktu, ve okula gidip gelmekten bunalmıştım, okulda bir
    kulüp kurmayı düşündüm, bir dergi çıkartabilirdim, birkaç konser de
    düzenlenebilirdi, iyi olabilirdi, ama o kulüp asla kurulamadı. 



    wu tang grubuna
    ait bir sweet giyiyordu daze sürekli, onu görüyordum, en sonunda yanına gittim
    ve “merhaba, sanırım rap dinliyorsun” diye söze girdim, böylece tanışmış olduk,
    baştan sona komik ve saçma bir tanışma faslıydı, o an hiç gülmemiş olsak da
    daha sonra çok güldük, ve çok fazla tüttürdük okulun futbol sahasının bulunduğu
    alanda, biraz ücra bir tarafta, ağaçlar içinde, her neyse o geceye dönelim, ev
    oldukça soğuk, ufak bir elektrik sobası ile ısınmaya çalışıyoruz ve şarap
    içiyoruz, ev daze’in, akineton kullanıyor herif, ben hiç kullanmadım o ana
    kadar, siz de kullanmayın bence, tavsiye etmem, tuhaf bir ruh haline sokuyor
    adamı, sonrasında da kalıcı bir takım korkular yaratabiliyor bünyede, bende
    yaratmadı, ama daze köpekten ve böceklerden fena halde korkuyor ve nedenini
    buna bağlıyor, nedenini buna bağlıyor olması da biraz paranoyaklık göstergesi
    olabilir, olmayadabilir, ben ne bileyim. 



    her neyse, bunu size neden
    anlatıyorum? az önce bir şarkı dinledim ve sonrasında biraz duygusallaştım
    sanırım, bir takım kareler canlandı gözümde, bazı şarkılar bazı anıları
    hatırlatır insana, o şarkı çalarken yaşadığımız bir zaman dilimini her o
    şarkıyı dinlediğinizde anımsarsınız, ki aslında bir çok şarkı bana bir çok şey
    hatırlatır, müzik benim hafızamdır, müzik sayesinde hatırlarım geçmiş hayatımı.



    funda kafe adında bir mekan, önünde oturuyoruz, hasan hüseyin var, hasan
    hüseyin’in elinde de diskman, “bu şarkıyı mersin’deyken internet kafeden
    indirdim” diyor, dinliyorum, o ara yan taraftan hızlı adımlarla daze geçiyor,
    ben de peşinden koşuyorum, sonra okula dönüyoruz onla, daze ile yani, internet
    kafeye giriyor ve birkaç albüm indiriyoruz, tamamen bağımlıyız bu konuda,
    on bine yakın albümümüz var ve doymuyoruz, sürekli yeni rap grupları arıyoruz,
    hastayız, arada sırada alsancaK’a bir korsan cd’ciye gidiyor ve elimizdeki
    albümleri bire iki takas yapıyoruz, yani bir albüm verip karşılığında iki albüm alıyoruz, ama böyle renkli kapaklı filan yani.. kendimize bastığımızı bir de ona basıyoruz ekstradan. hiçbir korsan cd’ci bunu yapmaz, ama
    elimizdeki ürünler türkiye sınırları içerisinde sadece bizde bulunan çok nadide
    albümler, biz piyasaya sürüyoruz, ona veriyoruz, o da tekrar çoğaltıp satıyor, sonra bir de
    antiem var, şehirler arası yolculuk esnasında mideniz bulanmasın diye
    kullanılan bir ilaç bu, ufak beyaz tablet, çok ucuz, 20 tanesi yedi yüz bin lira,
    ve sedatifler kategorisine bile giremez, çünkü değil, içerisinde dimenhidrinat
    adında ksantin türevi sentetik  etken bir
    madde var, ve biz maddi anlamda o kadar tükenmişizk i, bu haptan günde 12-15
    adet içebiliyoruz, normalde bir tane içiliyor uzun yolculuk öncesi, mide
    bulantısını engelliyor. okulun karşısındaki eczaneye her gün gidip bu haptan
    alıyoruz, en sonunda herif, “bu hap artık reçeteyle satılıyor” diyor bana, ama
    alışığız buna, başka bir eczaneden almaya başlıyoruz. bunu siz de
    deneyebilirsiniz, bir eczaneden bir hafta boyunca her gün, herhangi reçetesiz
    satılan bir ilacı alın, en sonunda herifin size söyleyeceği şey, “bu hap artık
    reçete ile satılıyor” gibi bir bahane olucaktır, ki yoktur öyle bişi, onlar da
    bilirler öksürük şurubu ile sarhoş olunabileceğini, size bir liste vermeyi çok
    isterim, ama aynı zamanda size zarar da vermek istemiyorum, alkol alın, ot
    için, her ne bok yerseniz yiyin, ama sentetik olan her şeyden uzak durun,
    sentetik olan insanlardan bile, şaka yapmıyorum, çünkü bir süre sonra şöyle bir
    hayata başlıyorsunuz:
    sabah, akşamdan
    kalmalık dönemlerinizin on katı kadar yoğun bir baş ağrısı ve mide bulantısı
    ile uyandınız, aileniz size günde bir milyon lira verebiliyor, işiniz yok, öğrencisiniz,
    yaz tatili, ve acilen sarhoş olmanız şart. en ucuz yolla! gider evin 10 dakika
    uzağındaki birkaç eczaneden birine girer ve ”antiem” var mı dersiniz, , sonra
    eve gelir ve 6 tablet içersiniz, tadı ekşidir, yoo ekşi değil, acı da değil,
    kendine has ve kötü bir tat, sonra çay, yaklaşık 15 dakika sonra parmaklarınız
    kasılır, sonra donar, evet donar, sonra bilek, omuzlar, çene, diz ve dirsekler,
    tüm eklem yerleriniz kasılır ve sonrasında uyuşur. tükürük bezleriniz çalışmayı
    keser, boğazınız kurur ve aynı zamanda nefes alıp verişleriniz yavaşlar,
    akciğerimin sakat olmasının bir nedeni de bu olabilir belki, her neyse, sonra
    beyniniz karıncalanır, kullandığınız şey normalde tek tablet içilen ve yan
    etkileri içerisinde uyku ve uyuşukluk olan bir şeydir, ama kabul ediyorum o
    prospektüste günde 20 tane içen birine ne olur yazılmamıştır, ben yazıyorum
    işte, bunu da eklerseniz sevinirim sevgili ilaç üreticileri… göz kapaklarınız ağırlaşır ve sonrasında
    yatarsınız, dünya etrafınızda döner, nerede ve hangi zamanda bulunduğunuzu
    karıştırabilirsiniz, işin aslı şu ki; düşünemezsiniz, ve uyku yok. uyku ile
    uyanıklık arası o sihirli evredesinizdir, her şeyi rüyadaymışçasına
    algılarsınız, ve gerçek hayatta kendinizi rüyada sanmak çok tehlikeli bir
    evredir, çünkü nasıl olsa rüya diyerek sonucunu umursamadığınız bir takım
    şeyler yapabilirsiniz, ama aynı zamanda da yapamazsınız çünkü hareket
    edemeyecek kadar donuksunuzdur, ruhen ve bedenen. evet ruhen de donuk.
    yatarsınız, bir takım sesler duyarsınız, konuşmalar, ve gözleriniz kapalı
    olduğu için bir takım görüntüler akar, ama sesler odadaki konuşan insanlara
    aittir, oldukça karışık bir durum, uyuduğunuzu sanarsınız ama aslnda uykuda
    değilsinizdir, çünkü sürekli, her dakika sağa ve sola dönersiniz ağır ağır,
    dışardan sesleri de duyarsınız aynı zamanda. ama rüya görüyormuşçasına bir
    takım görüntüler akar gözleriniz kapalı olduğu için. bu görüntüleri, hayal
    ederken yaptığınız gibi bilinçli bir şekilde oluşturmazsınız, her şey
    kendiliğinden akar, trainspotting’i hatırlayın, renton’un odada kapalı kaldığı dönem
    girdiği tripleri, o kadar çok insan aynı şeyleri yaşıyor ki bu dünyada, sadece
    görünmezler ve bunlardan pek bahsedilmez, hepsi bu. ve kullanmayın. ileriki yaşlarınızda kalıcı hasarlarınız oluşur zihninizde. çok ciddiyim.. kullanıcaksanız bile doğru düzgün kimyasalları kontrollü ve yanınızda bu işlerden anlayan ve kötü bir durumda nasıl müdahale edebileceğini bilen biri varken alın, ilk kez bulaşıyorsanız. samimiyetle söylüyorum. 



     her neyse bahsettiğim
    hap’ın sedasyon etkisi 3 ila 7 saat gibi bir zaman zarfı sonucunda sona erer,
    ve siz de tuvalete gider bir kiloya yakın işersiniz, sonra yine bir 6 tablet
    alınır… aynı şeyler tekrar eder, 3 ay boyunca! o lanet psikoza kadar. sürekli
    uyur uyanır hap alırsınız, her gün başka bir eczane. ailenize hasta olduğunuzu
    söylersiniz, bazen de onların durumu çakmaması için odada dik durmaya
    çabalarsınız, ama o zamanda bir kulaklık takar ve müzik dinlersiniz ki size
    soru sorulmasın, sorulsa da duymayın, çünkü konuşamazsınız, çeneniz uyuşmuştur…
    bu durum o yaz
    tatilimin içine etmişti, midemin de içine etti, hâlâ sabahları uyandığımda bir
    şey yer veya içersem kusuyorum. evet, o yaz tatili, tüm bu hap alımları sonucu
    ki, bu dönem aslında amfetamin ile başlayan ve en paspal sedatife kadar
    düştüğüm 2 aylık bir dönemi kapsar, ve o yaz tatili… bir psikoz ve bu psikozu
    sona erdirmek için içilen antipsikoz türevi bir başka hapa teslim olmamla sona
    ermişti, ne garip bir durum, bir takım haplar sonucu ortaya çıkan bir arızaya başka bir takım haplar alarak geçirmeye çalışıyoruz… 



    her şeyin havada asılı
    kaldığı bir dönem… bu tip bir dönem, sürekli aynı şarkıyı dinlemek ve bunu
    yaparken hiç ama hiç hareket etmeden duvarları izlemek gibi. adına katatonik
    denilen başka bir psikolojik duruma yol açabiliyor. ve tabii hiçbir halüsinojen almadan yıllarca deli dehşet halüsinasyonlar görmenize… ayrıca ailenizden
    kullandığınız ilaçları saklamak için elinizde iğne iplikle ortalıkta
    dolaşabilirsiniz, yastığınızın içi iyi bir saklama kabıdır. dost tavsiyesi.
    ve tüm bunlardan
    sonra, öykülerimdeki tutarsız gidişatın ve aniden konudan konuya sapmalarımın
    daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum, en başa dönelim o halde:
    2.
    sert rap ritimleri
    dönüyor odada. zamanı hatırlamıyorum. birkaç yıl önce diyelim. daze var. ben
    varım. diskman var. şarap. sigara. birde kızarmış tavuk. ama ikimiz de yemiyoruz! öyle
    duruyor ortada. ve şarap. içiyoruz. sigara. loş ortam. bir elektrik sobası. ama
    titriyorum. tv yok. halı yok.  ol dirty
    çalıyor, kulaklık, oldukça sert beat’ler, ve dönüp dolaşıp aynı noktaya
    takılıyor kafam, biri tarafından aynı gün akşamüstü durduk yerde terk edildim ve
    nedenini çözmeye çalışıyorum,
    “bence” diyor,
    “gidip birini düzmelisin, yapman gereken en iyi şey budur böyle durumlarda”
    sonra bana bir hatundan bahsetmeye başlıyor, gangbang yaptıklarını, dörde tek,
    duygu yok, sadece et,
    “kötü geliyor bana,
    diğer erkeklerle birlikte bir hatuna girme fikri”
    “4 hatunla birlikte
    yaptığını düşünsene” diyor, “kimi isterdin”
    “sanırım yapamazdım”
    diyorum,
    “bence o herifi
    pataklamayı tercih ederdin” diyor
    “herifin suçu yok”
    diyorum, “hatunun da, bu benim şansızlığım, sürekli giderler ve daima
    gidicekler”
    “geri dönüyorlar
    ama” diyor, “görüceksin”, ve haklı çıkıyor, ama bu da umrumda değil. “beklenen
    ve olan çoğu zaman farklıdır” diyor, “ve bu adam gerçekten çok iyi rap
    yapıyor”



    yaptığımız başka hiçbir şey yok, soğuk bir evde, geceleri içip müzik
    dinleyerek, kaçak elektrikle yaktığımız sobaya ellerimizi uzatıp sigaramızı
    yakarken hissettiğimiz sıcaklıkla yetinerek, ve gündüzleri de üniversitenin
    kampüsünde kulüp kurmaya çalışıp birkaç hap atıp ya da toz amfetamin alarak, bu arada da bazı ucuz hapları yurt dışından geliyor diye, meseleden çakmayan tiplere satarak geçiriyoruz. bir de arada, çingene mahallesinde yaşıyor olmamdan dolayı, ucuza bulduğum bazı ürünleri, okulda el altından paslıyorum, çaylaklara… tabii ki fahiş fiyata.



    ve sonunda 7 kişi buluyoruz. üçüncü yılımda oluyor bu. üç yılda yedi tane rap dinleyen insanı anca bulabiliyorum koskoca 9 eylül üniversitesi eğitim fakültesi kampüsünde. kulüp kurmak için gerekiyor bu,
    en az 7 kişi! okula bir dilekçe yazıyoruz, ben yazıyorum, bu tip şeylerde doğru
    cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım, ve daha sonra bir masa açıyoruz okulun
    ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan birkaç metin
    var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste, yani diğer altı
    üye de derste, onların okulu bitirebilmek gibi bir derdi var, benim yok, hayatım boyunca herhangi bir şeyi bitirebilmeyi dert edinmedim, buna okunan kitap izlenen film ya da yapılan kitap da dahil, pek sevgili eski sevgililerim de tabi – çelişti mi cümle? 



    ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey iyi, çünkü
    çantamda bir şarap şişesi var, ve arada bir, kimse yokken dikliyorum şişeyi, üstelik haplıyım da.. birkaç kişi gördü gerçi ama hiç bi önemi yok, yeterince sarhoşsan her yerde
    içebilirsin her şeyi, önemli olan kimseyi umursamadan içmeye devam edebilecek kadar
    sarhoş olmak, sonrası kendiliğinden geliyor, derste hoca yüzünü tahtaya
    döndüğünde en arka sırada içtiğim zamanlar oldu.. ve işin aslı epey de heyecan verici
    bir duygu bu, başkasının yerine sınava girmekte epey heyecan verici, üstelik
    bir hatunun yerine, ve birkaç gün sonra hatunun size gelip, “sana hoca anlıcak
    dedim değil mi, hoca beni tanımıyor ama bir kız ismim var benim, anlıcak
    demiştim sana” diye bağırabiliyor, “dert etme” diyorum, “bir bira içelim”
    “alkolün her şeyi
    çözebileceğini sanıyorsun öyle değil mi” diyor,
    “bunu
    kanıtlayabilirim” diyorum, “birkaç yudum al, farkı hissedeceksin”. sonra sarhoş
    oluyoruz, orada, kampüste, ve bana dönüp “haklıymışsın” diyor, her ne kadar
    ertesi gün o da gidecek olsa da, haber vermeden, ansızın, ve bakın yine
    karıştırdım işte, şunu anlatıyordum, baştan alayım; 



    sonra bir masa açıyoruz
    okulun ortasında, kulüp kurmak için, masada benim yazdığım epey uzun olan
    birkaç metin var, fotokopi çektirdik, insanlara dağıtıyoruz. herkes derste,
    yani diğer altı üye de derste. ben oturuyorum masada, biri geliyor, kafam epey
    iyi, çünkü çantamda bir şarap şişesi var, bunu daha önce de söylediğimin farkındayım ama hayatım tekrarlardan ibarettir benim, yaşananlar bazında da, yazılanlar bazında da.. 



    herif, “merhaba” diyor, “ben
    üyelik için ne gerektiğini sorucaktım” konuşamıyorum, kağıtları gösteriyorum
    sadece, alıyor ve
    “peki yarın da burada
    olur musunuz” diyor, kafamı sallıyorum, çenem uyuşmuş, ayaklarım, boynum, ve
    kulaklığı takıyorum yeniden, bu kez killarmy çalıyor, gerçekten ama gerçekten
    çok iyiler, ve çanta şarap şişesi dışında cd dolu, bir de diskman için birkaç
    yedek pil, okula bununla geliyoruz, daze ve ben, graffit ile ilgimiz çok fazla ve okulda tag
    atmadığımız tuvalet kalmamış durumda..



    bir öğleden sonra, başka bir hatunu
    keşfediyorum okulda, kısa boylu ve epey de çirkin diğerlerine göre, yani öyle
    söylüyorlar, “napıcaksın o hatunu” tavrı. yanına gidiyor ve bir kulüp kurmak
    istediğimizi, bize katılıp katılamayacağını soruyorum, sarhoşum, “ne kulübü”
    diyor, rap müzikle ilgili diyorum, ve birkaç şey daha, etkileyici gözlere
    sahip, ama bunu ona asla söyleyemedim, -eğer bunu okursan beni en kısa zamanda
    arar mısın? evet okuldan atıldım senin 2 sene öncesinden tahmin ettiğin
    şekilde, ve sen galiba tezi verememiştin, sen naptın? bir kasetim sende
    kalmıştı, hatırlıyor olmalısın, aradan 3 sene geçti ama, hâlâ onu istiyorum
    senden, ilk aldığım kasetti o benim. ve evet, o gözlere sahip olmasaydın,
    kasetimi ne zaman geri vereceğini sana sorabilirdim, üstüne yatmak zorunda
    değildin öyle değil mi?
    her neyse, kişisel
    münasebetleri bir kenara bırakıp okuyuculara dönelim.
    üye başına beş yüz
    bin lira alıyoruz, 50 üye, 25 milyon, iyi para, ve kulüp vaat ettiği
    etkinlikleri gerçekleştiremeyeceğini fark ediyor, herkese parasını geri vermeli
    ve kulübü dağıtmalıyız bana kalırsa, konser, dergi, graffiti kursu, hiç biri
    gerçekleşmeyecek, 3 toplantı yapıyoruz, 2’sinde biraz sarhoşum, birinde de
    sedasyondayım, konuşamıyorum, daze konuşuyor, bir de serkan, son toplantıda
    onlara gerçeği anlatıyor ve kulübün kapanacağını, aslına bakarsanız resmi
    olarak hiç kurulmadığını, çünkü dilekçemizin en başta reddedildiğini ama bunu
    geç öğrendiğimizi anlatıyorum. galiba size yalan söyledim, dilekçe türü
    şeylerde doğru cümleleri bulma konusunda iyi sayılırım derken. 



    ve mavi ojeler
    geliyor aklıma, o hatun, mavi ojeli, ve mavi göz kalemi. bir masada oturuyoruz,
    bir kez gördüm, o okulda dört senedir varım, o da benle aynı zamanda girmiş,
    büyük kayıp, dört senedir birbirimizi görmemiş olmamız, yani bence, ama ona
    göre ilk ve son görüşümmüş onu, çünkü mezun oluyormuş, “ojelerin çok güzel”
    demiştim ona, o da bana
    “sen de tırnaklarını
    kesmelisin” demişti,
    “yiyorum” demiştim,
    “kesmiyorum,”,
    “derse girmeliyim,
    geç kaldım” akşamın beşi, ben son dersten yeni çıkmıştım,
    “2. öğretim misin?”
    diye soruyorum
    “evet, bu yüzden hiç
    karşılaşmadık”
    “büyük kayıp, 4
    senem heba oldu desene” gülmüyor bile bu şakama mavi ojeli hatun.
    ve sonra bir gün,
    daze ile çulsuz kalıyoruz, ve ben “toplanan kulüp parası” diyorum, “o noldu”
    “25 milyon” diyor
    bana, “ben o parayı yedim moruk, itiraf etmek gerekirse” 



    ve bu da kulübün sonu
    oluyor, herkese parasını geri vereceğimizi söylüyor ama yapmıyoruz, kimse de
    500 bin lira katkı parasının peşinden koşmuyor, ve ben de dersleri iyice asmaya
    ve gidip alsancak’ta sarhoş olmaya devam ediyorum. böyle işte. ve bir gün, dört
    senelik zaman zarfı sonucunda, okula kayıt olmak için gittiğimde, kaydımı
    silmem gerektiğini ama alınan duyumlara göre yakında af çıkacağını, tekrar
    kayıt olabileceğimi, o güne kadar beklememi söylüyorlar, elbette diyorum,
    tabii, nereyi imzalamalıyım? lise diplomam. geri iade. çıkan af. hayır.
    buradayım. aftan yararlanmayacağım
    ve dört sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri düşünüyorum şu an.
    her sene
    değişiyorlardı
    sınıf
    konu
    yatırılan harca
    binen ceza
    notlarım
    alkol oranı
    mavi ojeler
    ve bir türlü
    gelmeyen sene sonu
    ve yanımdan geçip
    giden tipler
    2 sene içinde mezun
    olup
    tuhaf bakışlar
    aptalca
    ve çocuksu
    en arkada
    tek yaptığım
    okulu ekmediğim
    yani zamanı
    geçirebileceğim başka bir mekan bulamadığımda
    sınıfa girip
    en arkaya oturmaktı
    ve itiraf ediyorum
    son senemde gelen
    ingilizceciye aşıktım
    kadın 40 yaşında
    olsa da
    ama bu yetmedi
    ingilizce öğrenmeme
    ya da orada kaldığım
    süre boyunca
    hiç birine
    anlatamadım
    bunun tamamen saçma
    ve sikik bir mesele olduğunu
    gitmemiz
    gerekmediğini okula
    ya da işe
    ya da askerlik
    evlilik ve çocuk
    hayır
    buradayım işte hâlâ
    ve düşünüyorum
    4 sene boyunca
    yanımdan geçip giden tipleri
    napıyorlar acaba
    ben
    sürekli sınıfta
    kalan tip
    devamsızlık
    ya da haksızlı da
    diyebiliriz buna
    bir şekilde
    gerçekten meraktayım
    napıyorlar?

    işleri var mı
    ya eşleri
    ev
    çocuk
    ya da o mavi ojeli
    olanı
    ya da şu gözleri
    nedeni ile
    kasetimi
    hacılamasına izin verdiğim
    ikimiz de biliyorduk
    gerçeği tatlım
    sen farkındaydın
    farkında olduğumun
    ve söylemiyordun
    ki gereği de yoktu
    anladığımı
    biliyordun
    ben de senin beni
    anladığını
    o gün
    elimdeki şarap
    şişesini dikerken ben
    yanıma gelip
    “bunu kendine neden
    yapıyorsun” dediğinde
    verdiğim cevap
    her ne kadar saçma
    gelse de kulağına
    gerçek olan bu
    hâlâ ve daima
    yapmak istediğim hiç
    bir şey yok aslında
    sadece oyalanıyorum
    alkol oranı çok
    yüksek birkaç gece
    sonra sabah
    kusmuğumla kaplı
    halının üzerinde yatan ben
    beth
    roads
    ve asla sona
    ermeyecek olan
    ki yine de kimseye
    çaktırılmayan hüznümle başbaşa
    orada
    arkada
    sizi izlerken
    hepinizi
    aslında farkında
    olmanızı istiyordum
    gücünüzün
    ve bu sikik eğitim
    sistemine itaat etmek zorunda olmadığınızı
    orada
    arkada
    sürekli gülünen ve
    alay edilen
    biri vardır mutlaka
    şu an bile
    yarın okulunuza
    gittiğinizde orada olucak o
    sarhoş
    döküntü giysiler
    içi hiç bi getirisi
    olmayan öykülerle dolu bir defter
    ders notları yok
    kitabı yok
    vizeleri tarihlerini
    bilmediği için kaçırabilir
    ya da ansızın
    kapıyı çarpıp
    çıkabilir sınıftan

    hocayla tartışıp

    ama yine de
    orada
    ve gerçek
    anlıyorsunuz ya
    sınıfı geçebilmek
    için rol kesmek yerine
    kalmayı ve atılmayı
    tercih ediyor
    yarın gidince
    görüceksiniz
    mutlaka sizin
    sınıfta da bir tane olmalı
    daze
    ben
    ya da
    her neyse.

    asla
    anlayamayacağımız bir mesele bu
    sihir
    (ki buna bazıları
    ilham der)
    kesilmediği sürece
    devam ederiz şiire
    ama bir noktada
    kesmek ve
    terk etmek gerekir
    çünkü
    paul valery’in de
    dediği gibi
    bir şiir asla bitmez
    terk edilir.
    * başlık, benim dört
    sene üst üstte sınıfta kalmam yada diğerlerinin iki sene içerisinde bitirmesini
    ifade etmektedir.
    [ 10.10.2005 – 07:02 ]

  • altın tozu veya amfetamin

    altın tozu veya amfetamin
    1.
    zemin kat. rutubet. yerde
    oturuyorum. penceremiz minicik ve dışarıdan geçenlerin ayakları görünüyor
    sadece. penceremiz kaldırıma yapışık, hatta kaldırımın altında, tam yeraltı
    yani.
    “nasıl yaşayacaksın burada moruk”
    diyorum refik’e
    “daha kötülerini de gördüm”
    diyor. klasik cevap. ama adam bunu dedi. öyküyü güzelleştirmek için gerçeği
    çarpıtmayacağım. ve amfetamin aldım kaç yıl aradan sonra yeniden.. ve amfetamin
    sonrası ruhsal çöküntü, hassas bünyemi ele geçirdi.
    sabahın yedisindeyiz, 4 tip var,
    ben ve refik’in dışında odada, 2’si, refik’in hollanda’dan gelen arkadaşları,
    biri hatun, biri herif, türkçe bilmiyorlar, ben de bozuyormuşum zaten, ama
    sorun yok, devam ediyoruz. pac takıyorum sabahın dokuzunda boktan bir teybe,
    kaset bu, trapped çalıyor, ve gerçekten tuzağa düşmüş gibi hissediyorum
    kendimi. klasik şarkılar, klasik cümleler, ve amfetamin…
    herif gözümün önünde acid bazlı,
    pardon, acid içeren kağıdı yalarken “acaba ben de denesem mi” diye aklımdan
    geçirmiştim, ama “başka yok” demişti hollandalı tip. adını unuttum, ivan
    diyelim, ama ivan rus ismi olabilir, pekala ne önemi var, o halde hollanda
    değil de rusya’dan gelmiş olsun bu 2 tip, bir hatunla bir herif. ama ingilizce
    konuşuyorlar refik ile. telefonum çalıyor o ara, sabahın dokuzunda, açıyorum,
    annem, “dün seni beklerken uyuyakalmışım, nerdesin oğlum, iyi misin” diyor,
    “iyiyim” diyorum, “aramıştım seni ama. iki üç gün sonra gelicem”
    pekala, yavaştan gidelim. “bir
    buzdolabı almalısın” diyorum refik’e, “ona vereceğim para ile 2 ay daha çalışmadan
    yaşayabilirim” diyor. garip bir adam, çok az eşyası var, 31 yaşına girdi geçen
    ay, yani ağustosta, ve toplam 3 sene çalışmış olabilir bugüne kadar, ama yine
    de yaşıyor, yani hâlâ hayatta, anlıyor musunuz?
    kişi başı yüz milyon liraya
    patlayan iftar yemeği gösterildi dün tv’de. hayretle izledik, kafamız da
    iyiydi. ve evet evde buzdolabı yok ama televizyon var, bir de ufak bir buzluk
    var. refik’in, biraları soğuk tutmak için kullandığı bir olay, biz yine de
    televizyona dönelim, bir iftar yemeği gösteriliyordu haberlerde, ve bir çorba
    vardı menüde, üzerine altın serpiştiriyorlardı çorbanın. bazı pezevenk çocukları
    iftar yemeğinde altın yiyorlar yani, evet, tam pezevenk çocuğu bunlar, haklısınız.
    hiçbir kelimemi de hiçbir koşulda geri almam, “pac’ın ruhu beni kutsarken sizi
    siksin” diyebilirim sadece. o gün de bunu demiştim, o gece, dün gece, sizi siksin,
    alayınızı. 

    “yani ben anlayamıyorum” diye girdi söze refik, “bir insan neden
    böyle bir şeye ihtiyaç duyar?”

    gösteriş. altın yiyorlar. altın
    tozu. çorbanın üzerine serpiliyor, ama iyi ayarlanmalıymış, fazla serpilirse
    ölürlermiş, ben orada garson olsam fazla dökerdim, ölsünler, ne önemi var? bu pezevenk
    çocuklarını gerçekten anlamıyorum.. anlayamadığım o kadar çok şey var ki,
    “kafam basmıyor” deyip geçiştiriyorum çoğu zaman. iftar yemeği, kişi başı yüz
    milyon, çorbaya altın tozu serpiliyor, ve 500 bin liralık bir çorba, bu toz
    sayesinde 10-15 milyona patlayabiliyor, öyle deniyor yani haberlerde. bense elimdeki
    amfetamin yüklü tableti mideme indiriyorum yıllar sonra, bir kıyaslama
    yapabilirsiniz; “sen amfetamin içerken bişi olmuyor değil mi?” diye. ah evet.
    oluyor. enerji. sahte bile olsa mutluluk. ve çorbaya dökülen altın. nasıl bir
    tadı var? pekala. her neyse. keselim. evet, iftarda altın çorbası yiyor bazı pezevenk
    çocukları. sorun değil. biz de birkaç uçuş denemesi gerçekleştiriyoruz.
    “hani hiçbir şeye
    odaklanamadığından bahsediyordun ya” diyor
    “evet” diyorum
    “nedeni bu işte” diyor, aldığımız
    şeyi kast ederek, “artık almıyor olsan bile, uyuşturucuyu bırakmış olsan bile,
    geçmişte…”
    “olabilir” diyorum sözünü
    keserek, “farkındayım, nedeni bu. fazla var mı yanınızda?”
    “alıcak mısın?”
    “hıhım”
    ve alıyorum işte, yıllar sonra
    tekrar:
    amfetamin, tat olarak çok acıdır,
    ama salgıladığınız dopamin miktarını arttırır ve bu nedenle size enerji verir.
    uykunuz gelmez, acıkmazsınız, kendinizi iyi hissedersiniz, oldukça iyi.
    damarlarınız kasılır ve kan basıncınız yükselir, bunun nedeni amfetaminin,
    noradrenalin’ini gereğinden fazla salgılatmasıdır, ölümcül yan etkilere
    sahiptir. biraz daha derin bilgi verecek olursam, söylediğim tüm bu şeyleri iç
    katekolaminler sayesinde yapar, ve tabii ki sonuç olarak uyarıcı etkiler
    kesildiğinde, ruhsal bir çöküntü meydana gelir, tıpkı o sabah gibi.
    2.
    uyuyordum. kafam çok iyiydi. uzun
    bir aradan sonra yeniden amfetamin ile öpüşmüştüm, ihtiyacım vardı, biraz olsun
    iyi hissetmeye ihtiyacım vardı, sahte veya değil, bunu sorgulamanın hiç bi
    anlamı yok, sahte mutluluk, neyin sahtesi? ya da, ne sahte değil ki?
    bornova’da, zemin katta bir
    evdeydik, kötü bir evdi. nem, rutubet, karanlık, sabahın altısıydı, etki
    geçiyordu, dağılıyordu üzerimde ki mutluluk bulutu, enerjim kalmamıştı,
    uyuyamazdım, sadece ağlayacaktım, ve göz göze geldik o’nunla, gözümü açtığım
    anda yanımda buldum. dün gece sessizce köşede oturan hollandalı bir hatun.
    türkçe bilmiyor, ben de ingilizce bilmiyorum pek fazla, ama konuşmaya
    çalışmıştık, gece, olmamıştı. sabahsa yanımda yatmış ve bana sarılmışken
    bulmuştum onu. “günaydın” dedi, “günaydın” dedim. “sorry” dedi, “sorun değil”
    dedim. ama anlamadı, bakıyordu sadece, bir anlam vardı, kelimelerle ifade
    edemiyorduk ama ortada bişi vardı, bi ruh, kendime engel olmam gerekiyordu,
    daha yeni bir ilişkiyi bitirmiştim, aşk aniden nefrete dönüşmüştü, gerçek
    yüzler, sahte yüzler, altın tozu serpilmiş çorba, amfetamin, fanzin, yeraltı
    edebiyatı. sikmişim yeraltı edebiyatını.
    “crass” dedi, “mp3” dedi, yanımda
    gelirken getirdiğim cd’yi kast ediyordu.
    “tabii” dedim, anlamadı muhtemelen,
    bildiği birkaç türkçe kelimenin arasında yoktu “tabii” kelimesi.
    “penis envy” dedi, “güzel” dedi
    “güzel bir albüm” dedim, o bir
    şey daha dedi, bu kez de ben anlamadım ama o boktan teybe bağlı olan ve aynı
    zamanda sağlam cdleri bozabilmek gibi özel bir yeteneği de bulunan cdrom’a
    takdım cd’yi.
    “health surface” çalıyordu, ve söylüyordu
    hatun, sesi iyiydi, bir grubu olduğundan bahsetti sonra o an uyanan bi tip.
    hollanda’da bir grupları varmış ama dağılmış, ney dağılmıyor ki? güzel olan her
    şey çabuk sona eriyor, bu dünyanın güzel olan şeylere tahammülü yok. bu yüzden
    23’ünde gidiyor ian curtis, belki de, kim bilir. tanrının işi mi? hiç
    sanmıyorum. insanlar, ölene dek fark edilmeyen defolu bir seri üretim gibi,
    anca öldüklerinde anlıyoruz, toprağa gömülmeleri gerektiğini. devam edelim.
    hepimizin gözlerinde var olan o
    boşluk. mutsuzuz. oldukça mutsuz. size göre nedeni amfetamin sonrası oluşan
    ruhsal çöküntü. oysa, hayır, amfetaminle ya da esrarla, ya da alkolle alakası
    yok bunun, normalde ruhumuz çökük zaten, normalde mutsuzuz, yani kullandığımız
    uyarıcıların veya uyuşturucuların etkisi geçince meydana geldiğini iddia
    ettiğiniz ruhsal çöküntü değil bizi mutsuz kılan. normale döndüğümüz için iyi
    hissetmiyoruz. batıyor yani. rahatsız ediyor. anlatabiliyor muyum? bir çift
    kağıt tüttürüp, yaklaşık on saat sonra da mutsuz hissetmemin nedeni, yüz yüze
    geldiğim gerçeklik. ve bu, bir tür kaçış ise, itiraz etmeyeceğim size, ama
    altın tozlu çorba içenler ne kadar mutlu acaba? bunu araştırın biraz da bence.
    her neyse. geçelim.
    “dışarı çıkalım diyor sana” diyor
    tip, hatun dışarı çıkmamızı istiyormuş.. çıkıyoruz. bir park var. benim kıt
    ingilizcem, onun kıt türkçesi ile örtüşüyor. “lsd” diyor ve bir şeyler söylüyor.
    lsd. lsd. anlamıyorum.. “eve gidince sorarsın” diyorum ama bunu da o anlamıyor.
    sorun yok.. takılıyoruz işte. iyi olabilir aslında. herhangi bir şekilde
    diyalog geliştiremediğim biri ile sevgili olabilirim, konuşarak anlaşamadığım
    eski sevgililerimden çok daha kıyak olur bence, dillerimizi bilmediğimiz için
    konuşmadığımız bir sevgili. ben de pek hoş sohbet bi herif değilimdir zaten
    ayık zamanlarımda.
    ramazan ayının üçüncü günü..
    sabahın sekizi, bakkala gidiyor ve iki bira alıp parka dönüyoruz, bir salıncak
    var parkta, ve etrafta hiç kimse yok. oturuyor o, ben ayakta duruyorum, hiç
    konuşmuyoruz, konuşsak da bir şey anlatamıyoruz zaten, “4 skins” diyorum,
    “yeah” diyor, dinliyorum manasında olabilir, ki ben bayılıyorum…
    “marihuana” diyor bu kez,
    çantasından hazır sarılmış bir tekli çıkartıyor ama ben ona burasının türkiye
    olduğunu ve sabahın o saatinde henüz kalabalık olmasa da merkezi bir alanda
    bunu içemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyorum. el işaretleri, birkaç ingilizce
    kelime. pekala.
    sakız çiğniyor. balon. örgülü
    saçlar. bira. amfetamin sonrası oluşan ruhsal çöküntü. eski sevgilim geliyor
    aklıma. kendime geliyorum. bir ilişki istemiyorum. bir ilişki istemiyorum. son
    faciadan sonra, yeni bir aldanış istemiyorum. sadece ot içip şarkı söylemek
    istiyorum. şarkı söyleyemiyorum. sadece ot içiyorum. sabahın sekizinde, ona
    yasak olduğunu anlatmaktan vazgeçip yakmaya çalıştığım otu. derin nefes. burnum
    akıyor. ot içerken de burnum akıyor. bir nedeni olmalı. pekala. ben bir plastik
    gangsterim.. devam edelim..
    eve dönüyoruz. ekmek. alarak..
    herkes ölümüne aç. böyle olur, uzun süre acıkmazsınız, yorulmazsınız, sonra
    bitap düşer ve acıkırsınız. ağlarsınız. ben ağlarım. her akşamdan kalmalık
    olduğum sabah ağlamak isterim. nedenini bilmiyorum. böyle. aldanış. altın tozu
    dökülen çorba içiyor insanlar. bunu herkesin görmesi gerekiyordu, insanlar
    altın tozu döküyorlar çorbaya. palavra atmıyorum, gözlerimle gördüm, ana haber
    bülteninde, bazı pezevenk çocuklarının altın çorbası içtiği söyleniyordu. ve bu
    yüzden fiyatlar 13’e- 15’e katlanıyordu. beyin damarlarım genişliyordu her
    amfetamin ile 5 sene önce.. üniversitenin ilk yılında. ne zaman sona ericek
    diye düşünüyordum sürekli. “bu şey ne zaman biticek”, hayatı kast ediyordum, ve
    tuncay, “bitmez oğlum” diyordu, “sonsuzuz biz.”
    sonsuzuz biz.. sonsuz.. korkutucu
    bir şey sonsuzluk düşüncesi, yani beni ürkütüyor, sonsuza kadar var olma
    düşüncesi. bazı pezevenk çocuklarının, üzerine altın tozu dökülmüş çorba içtiğine
    dair size yemin edebilirim. ve bahse girerim, bu pezevenk çocuklarının en çok
    korktuğu şey, ölmek. sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. ben istemiyorum. ne
    tuhaf. devam edelim. edebilecek miyiz? deneyelim. aslına bakarsanız, şu an
    tıkandığımı hissediyorum ve her an yarıda keserek, “evet tamam öykü bu kadardı,
    dağılın” diyebilirim. ama zorluyor da değilim, sadece laf kalabalığı, benim şu
    an yaptığım, ama, pekala.
    3.
    akşamın yedisi oluyor saat. zil
    zurna sarhoşum. televizyon açık, ben hatuna bakıyorum, hollandalıya, garip
    geliyor, çok garip, içinde bulunduğumuz hal. sonra televizyonda şu öykünün
    başından beri bi ileri bi geri sararak anlattığım haber başlıyor, “amınıza sokayım
    sizin” diyor refik direk olarak. hollandalılar neler olduğunu soruyor, anlatıyorlar,
    onlar da şaşırıyor ve “her yerde var böyleleri, bizim ülkede de” diyorlar,
    diyorlarmış yani.
    düşünüyorum, evet her yerdeler onlar.
    biz de her yerdeyiz. sorun şu ki, ben, ya da o odadaki herkes, ülkelerin
    varlığına inanmıyor, ya da sınırların, sadece sınıf savaşına inanıyorlar. yani
    ben hâlâ sınıflara inanıyorum, sınırlara değil. bahsettiğim sınıf zengin-fakir
    sınıfı da değil. her yerdeler, her yerdeyiz.
    devamını getiremiyorum. çok
    üzgünüm bunun için. afili bir final sunabilirdim size, ya da o hatunla deli
    gibi seviştiğimi anlatabilirdim. istedim onu, gerçekten. iyi olabilirdi, hiç
    konuşmazdık, ama sonra size “seni seviyorum” diyebiliyorken, aynı anda
    başkalarını da sevebilen insan türlerinden biri olabilirdi o da. olabilir miydi?
    kim bilir? kime hangi sebepten ötürü ve nasıl güvenebilirsiniz ki? nasıl güvenebiliyor
    insanlar? gerçekten merak ediyorum. ben de tattım o duyguyu, güven, insana
    huzur veriyor, gerçekten huzur veriyor. ama istemiyorum artık, gerçekten
    huzurlu olmak istemiyorum, yeteri kadar açık ve net mi? yoksa işe yaramaz ve
    boş mu geldi bu serzeniş size? yine kandırabilirsiniz öyle değil mi? bu güce
    sahipsiniz. her şeye sahipsiniz. ve yine de huzur aradığınızı söylüyorsunuz.
    size söyledim, ben aramıyorum. ve hangi sebepten dolayı şu altın yiyen pezevenk
    çocukları ile, veya sizi severken aynı anda zihinlerinde başka herifleri de
    gezdirebilenler ile farklıyız bilmiyorum.
    biri bana yardım etsin.  anskiyeteye karşı kullanılan ve rüya gördürtmeyen
    zopiklon değil.. biri bana yardım etsin.. imovane değil.. iyi. imovane, amına koyayim!
    artık rüya görmek istemiyorsan kullanman gereken bir hap. içerisindeki zopiklon
    denilen madde, sizi derin ve uzun süreli bir uykuya daldırtır ve rüya
    görmezsiniz. ve rüya görmediğiniz için de uyandığınız gerçeklik daha az
    canınızı acıtır ya da yanınızda size sarılan bir hollandalı bulursunuz. “sorry”
    der, ama ikiniz de birbiriniz hakkında tek satır şey bilmezsiniz, olur yani
    böyle şeyler, ne önemi var? herhangi bir şey hakkında tamamen yanılmış olma
    ihtimaliniz, her koşulda olasıdır. ve ben eski sevgililerim konusunda yüzde yüz
    çuvallamış biriyim, “e: hiç biri” diyerek bu sikik hayattan da sıyrılabilirim,
    veya “f: hepsi” şıkkını seçerek tüm kaltakları da düzebilirim. yani içlerinden
    birini seçip beraber olabileceğimiz tarzında bir şık yok ortada, anlatabiliyor
    muyum? o yüzden üzerime gelmeyin. yoksa altın tozunu arttırıp ölmenizi de
    sağlayabilirim. ve gerçekten biri bunu yapsa, ve televizyonda çorbalarındaki
    altın miktarının haddinden fazla olması nedeni ile siyanür zehirlenmesi sonucu
    ölenlerle ilgili bir haber çıkarsa, çok sevineceğimi bilmenizi isterim. biri
    bunu bir an önce yapmalı. ya da beni öldürün. ben beceremiyorum.

    [08.ekim.2005]
  • bozuk

    her
    şey dağıldı
    sikik
    biriyim büyük ihtimalle
    ve
    sikik bir hayatım var
    defalarca
    tecavüz edilmiş bir ruha sahibim
    bu
    soğuk dünyada kime güvenebilirim?
    bu
    da şiir mi?
    değil
    tabii ki
    hem
    bu kimin umurunda?
    buradayım
    beni
    de vurdular
    buradayım
    beni
    de vurdular
    bekliyorum
    zamanın
    ilerleyişi
    bekliyorum
    zamanın
    ilerleyişi
    bekliyorum
    zamanın
    ilerlemeyişi
    hiçbir
    şey yapasım gelmiyor
    ve
    her şeyin iyiye gittiğini sandırdılar bana
    gitmiyordu
    gitmeyecekti
    ve
    gidilebilecek bir yer de yoktu aslında
    ama
    boş ver
    hadi
    bir öykü yazalım
    ama
    onu da boş ver
    kim
    takar ki
    siktir
    et adamım
    siktir
    et
    büyük
    bir aldatmaca
    büyük
    bir aldatmaca dönüyor burada
    para-kazandırma-makinalarıyız
    kaltakların
    bağırışını duyuyorum
    ve
    üstüme ateş açılmasından sıkıldım
    sürekli
    aynı şey
    dönüp
    duruyor baştan sona
    sürekli
    aynı şey
    dönüp
    duruyor baştan sonra
    bu
    bir şiir değil
    bu
    daha hiçbir şey
    ve
    ne anlama geldiğini bilmiyorum
    ve
    ne anlama geldiğini önemsemiyorum
    biraz
    daha üfleme zamanı şimdi
    ve
    ne yapmaya çalıştığımı gerçekten bilmiyorum
    ruhum
    patlıyor içimde
    söyle
    bana
    nasıl
    hissediyorsun şimdi
    kaltak
    nasıl
    hissediyorsunuz şimdi
    kaltak
    hepinize
    birer numara vericem
    kaltak
    hepinizi
    ödüllendirecem
    kaltak
    ödün
    veriyorum işte, görüyorsunuz
    ama
    kimse farkında değil olan bitenin
    orospulara
    takılıp kalmışım
    içler
    dışlar çarpımı
    hey!
    matematiğin burada ne işi var
    hesaplamak
    istiyorum
    23
    yıl zarardayım
    ve
    yaşama zorunluluğu peşimde
    biraz
    nakde ihtiyacım var
    atanızın
    kafasının resmi olan kağıtlarda bir bok var sanki
    neyden
    farklı
    ve
    düpedüz kayıptayım
    ve
    her amına koduğum kelimemin arkasındayım
    birileri
    bana ateş etti
    birileri
    bana ateş etmeye devam ediyor
    gözlerimi
    kapayamıyorum
    hemen
    şu köşede ölümü görüyorum
    kafam
    bu stresi kaldırmıyor
    bir
    olasılık
    kafam
    bu stresi kaldırmıyor
    bu
    bir olasılık
    silahıma
    yakın olmalıydım
    ama
    benim bir silahım yok
    beynimi
    dağıtmak isterdim
    ama
    benim bir beynim de yok
    ciddiyim
    şaka
    yapmıyorum
    bazen
    aptal olduğumu düşünürüm
    burada
    birileri bi işler çeviriyor
    ve
    sadece izliyorum
    ve
    sadece özlüyorum
    ve
    her şeyin farkındayım
    ve
    kimse farkında değil bunun
    ve
    seni gördüm
    beni
    şimdi öldür
    kafam
    bu stresi gerçekten kaldırmıyor
    amcık
    gibi davranmayı kesin
    çok
    sinirliyim
    ve
    alkol oranı çok yüksek
    odamda
    oturmuş
    ölmek
    üzere olan babama masal anlatıyorum
    hey!
    burada biri bi işler çeviriyor
    tamam
    mı?
    birileri
    bana ateş etti
    ama
    ölmedim
    birkaç
    fahişe tarafından oyun dışı bırakıldım
    ama
    buradayım
    çok
    sert, dediğinizi duyar gibiyim
    hiçbir
    şey demediğinizi duyar gibiyim
    boktan
    dedi biri
    öyleyim
    dedim
    sikiksin
    dedi
    sen
    siktin dedim
    sikik
    bir hayatın var dedi
    sikik
    bir hayatım var ve bunun farkındayım dedim
    getirisi
    olmayan işler dedi
    getirisi
    olmayan şiirler dedim
    ne
    demek istiyorsun dedi
    sen
    ne demek istiyorsun dedim
    telefonu
    yüzüme kapattı
    doğaldı
    hiç
    olmadığı kadar gerçekti her şey
    ve
    devam edelim şiire
    ve
    devam edelim aşklara
    mükemmel
    bir tek kağıt sarmak istiyorum
    özenle
    sarmak istiyorum onu
    özenle
    sevişmek isterdim
    ama
    kafam bu stresi kaldırmıyor artık
    ve
    ciğerlerim daha fazla dumana tahammül edemiyor artık
    ve
    bu bir kısır döngü aslında
    ve
    her iki şekilde de öleceğim aslında
    ve
    hepsi hepsi para için aslında
    ve
    kıyamet gününe yaklaştığımızı hissediyorum
    ve
    şifreleri olan şiirler yazmak istiyorum
    o
    zaman çok satarım
    kehanetler
    ve komple teorileri
    o
    zaman çok para edeceğim
    bu
    kesin
    ve
    hepsi para için aslında
    ruhumu
    satmak istiyorum
    hayatımı
    satmak istiyorum
    sizi
    de satmak istiyorum
    her
    şey satılık artık bende
    hiçbir
    şey değişmiyor ne de olsa
    hiç
    bir şey fark etmiyor ne de olsa
    öyle
    veya böyle kayıptayım ne de olsa
    kaybolduğumu
    hissediyorum
    aşağıda
    ve geride
    uçamayacak
    kadar güçsüzüm
    tanrım
    benim
    seviyeme in artık
    ruhuma
    tecavüz edildi
    güvenmiyorum
    artık
    ruhumu
    siktiler işte
    aynen
    bu şekilde geçin kayda
    “ruhumu
    siktiler”
    her
    şey kayıpta
    dönüyor
    dönüyor
    dönüyor
    ve
    düşüyor işte
    dağıldı
    dinlenmek
    istiyorum
    baskı
    altındayım
    dinlenmek
    istiyorum
    sanırım
    beni tanıdığınızı sanıyorsunuz
    kabuslarımda
    birilerini öldürüyorum
    sanırım
    beni tanıdığınızı sanıyorsunuz
    kabuslarımda
    birilerini öldürürüm
    bunu
    biliyor muydunuz?
    hiçbir
    şey eksik kalmamalı
    kabuslarımda
    birilerini öldürüyorum
    sonra
    uyanıp umarım iyidir diyorum
    hiçbir
    şey karşılıksız kalmamalı
    umarım
    huzurludur diyorum
    hiçbir
    şey sonuçsuz kalmamalı
    umarım
    hâlâ düşüşte değildir diyorum
    hiçbir
    şey borçlu kalmamalı
    “böyle
    hayatın amına koyayım” dedim ona
    “tehlike
    anında bağırdığım şey bu” dedim ona
    “böyle
    hayatın amına koyayım”
    sevgili
    tanrım
    beni
    affedebilir misin?
    o
    halde seni de sikeyim!
    tehlike
    anında ve çığlık çığlığa
    hatırlamaya
    çalışıyorum
    ve
    bana yetmiyor bu şey
    biraz
    daha
    biraz
    daha
    her
    şey kayıp şimdi
    her
    şey çok uzakta
    ve
    telafi edilemez
    ve
    tamir edilemez
    hayatım
    bozuldu
    evet,
    iyi tanımlama
    hayatım
    bozuldu
    heey!
    bu şeyi sevdim ben
    hayatım
    tehlike altında
    hayatım
    tehlike altında
    biri
    beni öldürmek istiyor
    hayatım
    tehlike altında
    biri
    beni öldürmek istiyor
    o
    biri benim
    hayatım
    gerçekten tehlike altında
    daha
    fazla acı yok
    ve
    sürekli ot takılıyorum
    ve
    o yüzden biliyorum ki
    çok
    uzun sürmeyecek
    tek
    ihtiyacım olan şey bir çakmak şu an
    derin
    bir nefes
    ve
    artık şeytana dua ediyorum
    ve
    artık siz kaltaklara aşk sunmuyorum
    kapalı
    kapalı
    kapalı
    asla
    tamir edilemez artık

    09.eylül.2005