Etiket: deneysel yazım hataları

  • kutsal çöp tenekesi

    kutsal
    çöp tenekesi

    uyandı.
    sabahın altısında. sabah ezanı okunurken. ve herkes uyurken.

    ve
    ile cümle başlamaz” dendi ona. azarlar işitti. edebiyatla ilgili
    edepsizce azarlar. haksızdı herkes. kendi bile. tao dışında
    haklı olan yoktu. herkesi haklamalıydı bu dünyada, tao. ama
    yapmazdı.

    uyandı
    demiştim. uyandıktan beş dakika sonra bir sigara sardı. oysa
    öksürükler içinde, ev halkını komple bir şekilde uyandıracak
    şekilde öğürtüler eşliğinde uyanmıştı. ve uyandıktan
    birkaç dakika sonra bir sigara sardı, annesinden yediği azarlar
    eşliğinde. herkesten azar işitiyordu. haksızdı herkes. kendi
    bile. herkes haklanmalıydı. melekler buna dahildi. tao hariç dedi
    içinden. o iyi. en iyimiz o. bizden biri tanrı. içimizden çıktı.
    onu biz yücelttik. herkesin tanrısı kendisine mahsustur. herkesin
    tanrısı kendine meşhurdur.

    uyandı
    demiştim. uyanan bendim. öksürük ve öğürtü karışımı acı
    bir tiksinti ile başlamıştım güne. her sabah olduğu gibi.
    annesi namazı da kılmıştı uyanmışken. sevap kazanmış
    olabilir miydim, annemi öksürüğümle namaza kaldırdığım için.
    olabilirdim. olabilirdi. her şey olasılık dahilinde iken yaşamak
    zordu. olasılıkları teke indirmek imkansızdı. olasılığı tek
    olan tek şey tao’nun varlığıydı ve çoğu arkadaşları hiçbir
    yüce güce inanmazdı. oysa tao çok güzeldi, keşke
    görebilselerdi. tanısalardı çok severlerdi.

    uyandım
    ve öğürdüm ve öksürdüm. kusmadım bu kez. herkes benim
    harikulade olduğumu düşünüyordu. umutlu ve mutlu. değildim
    oysa. değildi. çok iyi rol kesiyordu. doktora hiç depresyona
    girmediğimi ve karamsar olmadığımı söylerken, herkesten
    gizlediğim bir gerçeği ele vermeme gayreti içindeydim: psikoz
    zamanlarım haricinde, depresyonda ve karamsarlıkta yüzdüğümü.
    tamamen karanlıklar içinde..

    tao’ya
    dua edilmezdi. dua, kendin için, kendi ‘kendine’, kendi ‘içine’
    yazılan bir dilekçeydi. kendini iteklemek için umut ışığı
    yakan bir dilekçe. tao’nun insanlığa yazdığı dilekçe, “iyi
    insanlar olun” şeklinde olsa idi, kimse kulak asmazdı. yin ve
    yang arasında ki çatışma kıyaktı. bu ikisi arasına giren her
    şeyi alnından mıhlamaya söz vermiştim oysa.

    uyandı.
    cehennemin sol köşesinde. sol kroşe yemişçesine gırtlağına,
    öğürdü ve öksürdü. dün kusmuştu. bugün değil. arada bir
    kusardı ve buna rağmen arkadaşları ona iyi göründüğünü
    söyler dururdu. kilo almışsın derlerdi. ilaçlardı aldıran
    kilo. hala az yemek yer, çok su içer, ve sigaraya abanırdı, en
    kısa zamanda nefes almasına izin vermesin diye.

    ve’den
    önce virgül konmazdı. bir küfür patlattı içinden, tüm edebi
    olduğunu iddia edip, o’na ahlaksızca hakaretler yağdıran
    eleştirmenlerine. allah’a küfürler yağdırdığı zamanlar
    geldi aklına. af dilenmedi. üzüldü sadece. artık allah ile
    arkadaştı ve o’nun adı 20 yıldır tao idi.

    uyandı.
    gerçekten. zihinsel anlamda 20 yıl önce, 14 yaşındayken, uyanmış
    ve dünyayı farklı görmeye başlamıştı. bunun adı,
    psikiyatristlere göre, deliliğe kapı açan bir perdeydi.
    delirmemişti. asıl delilik, normallik algısına çekilme peşinde
    koşup, bu uğurda çeşitli doktorlarla veya uzak doğu kimyasıyla
    yelpazelenmekti. tao da doğudan çıkmıştı. bir çin belası idi.
    konfüçyüs belası ile, ama gerçek anlamda belası ile, beraber
    yaşayan bir evliyaya aitti tanımı ve kitabı. belki de “yol ve
    erdem” kitabı da gökten zeplinle inmişti. bilemezdik. eskiydi
    çok zaman, o zamanlar. ama tao güzeldi, kusmak kötü. üstelik
    nerdeyse, hemen hemen her sabah.

    ardından
    bir sigara yaktı. önce özenle sardı onu. özenle içti. ve tekrar
    uyumak için uzanıp, öğlene doğru kalktı. arkadaşı ile
    buluştu, izban durağında. izban, izmirdeki hızlı şehir içi
    trenin ismi idi. alsancak’ta indiler. kulaklığını taktı.
    yürümeye başladı arkadaşı ve arkadaşının sevgilisi ile.
    kulaklığında ise kendi sevgililerinden biri vardı. yıllardır
    kadın vokalistlerle platonik aşklar yaşıyordu. bilmiyorlardı
    onlarla arasında olan özel çekim kuvvetini. başkaca boyutlarda,
    simetrik evrenlerde yaşadıkları, çok özel aşkları. sadece
    sesten ibaret evrenlerin paradigması..

    arkasından
    polis geliyor imiş onun. onun kulaklığında sevgilisi. korna
    çalmış polis. bilerek duymazdan gelmiş. motoru sürterek geçerken
    iki polis amca, ters ters bakmışlar buna. o da ters ters bakmış
    ama. yiyosa alsınlar içeri. öyle diyormuş. öyle diyormuşum
    herkeslere. alamazlar. baş edemezler. ilk aldıklarında anladılar
    baş edemeyeceklerini, artık dokunmuyorlar. hani o, eski sevgilisini
    -bu kez platonik bir vokalist olmayanı- göz altına aldıkları
    gün, ağzında sigara ile artis artis girmiş ya, girmişim ya,
    kantar polis karakoluna, o günden beri özgüveni de yerine gelmiş,
    yerime gelmiş, arkadaşın, benim.

    dünya
    zihninize, sigara kalbime. duman’dır sevgiden öte içime işleyen
    ahenk. tüm öksürüklerin ve kusmaların ağzına edeyim. yaşamak
    güzel moruk. güzel olmayan, kapitalizm. nokta!

    10.şubat.2016
    – 06:55

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • denek

    denek
    bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha. ilkini kül
    tablasında görünce fark etti, biri bitmeden diğerini yaktığını.
    barda oturuyorlardı. evlerindeki barda. yani oturma
    odasında. arkadaşlarıyla. bir mucizeyi bekliyor gibiydiler.
    hava kararmıştı ve saat dokuza geliyordu. bir eylül gecesi.
    evde. ölümüne sarhoş bir halde.
    sabahın erken saatlerinde içmeye başlamış ve hiç ara
    vermemişti henüz. dün de böyle geçmişti. ondan önceki de. ve şimdi kül
    tablosunda kendisine ait üç sigara olmuştu. biri bitmeden diğeri, diğeri
    bitmeden öteki. orospu, dedi, bu sigaralar çok orospu, kibrit de pezevenkleri.
    ne anlama geldiğini bilmediği onlarca cümle kurup duruyordu.
    televizyonu açın dedi ardından. televizyonu açalım adamım. sayısal oynamıştım
    dün akşam.
    buradan günün cumartesi olduğunu çıkartıyoruz. ve henüz kaç
    kişi olduklarını bilmiyoruz. ben de bilmiyorum. henüz kurgulamadım bunu. belki
    de asla kurgulayamıycam. çünkü sıkılıyorum.
    sabahtı. sabahın erken saatleri. ve alkol almam yasaktı
    çünkü ilaç kullanıyordum. psikolojik saçmalıklar. akineton, rixper, serequal,
    çay veya kahve ve su ve sigara ve bi parça ekmek. sayısal oynamayı da
    unutmuştum hem. evden çıkıp büfeye gitmeye de mecalim yoktu. uzaktı sayısalcı.
    evde oturmuş, akineton kafasının geçmesini beklerken bir sigara yaktım.
    ardından bir sigara daha, biri bitince diğeri.
    yazamıyordum. farkındaydım. sıkılmıştım. hemen hemen her
    şeyden. ölüme doğru bir hamle daha yapıp, çakmağa uzandım. kimse gelmeyecekti.
    kimseyle görüşülmeyecekti. kimse görüşmeyecekti. kimseyle görüşmeyecektim. tümcelerde
    ki yüklemin şahıs durumuna karar veremiyordum son zamanlarda. deneysel
    takılıyordum.
    sikerim işini deyip istifa ettiğimde başladı her şey. hatta
    daha önce, kolum kırılıp da rapor aldığımda. en güzel zamanlarımı geçirdim
    ardından gelicek en kötü zamanlarımı hesap etmeden.
    ve şimdi burada durmuş, bir öykü çıkarmaya çalışıyorum.
    öykümden kendimi çıkarıp yazmayı. baştan başlayak mı?
    bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha yakamayacağının
    bilincinde olarak. bitmişti sigara. ve para yoktu. ve bakkal artık yazmıyordu.
    bekledi. ta ki lanet telefon peş peşe iki kez çalana dek. günlerden cumaydı ve
    sayısala umut bağlamışsa, bitti demekti. ruhen ve bedenen bitik. her iki
    telefon çalması da bankalardan geliyordu ve açmıyordu telefonları.
    bir iş bulmalıyım dedi. ama önce beni sarhoş eden haplardan
    kurtulunulmalı. barda oturuyorlardı. alsancak’ta ki barda.
    kimseye hiçbir şey anlatmadan eve geldi. intihara göz kırıp,
    ocağa açtı. sigara ile yakarak. bir şeyler yemeli dedi.  sarhoş olamayacak kadar içebiliyordu, belki
    bir bira. günlerden cumartesiydi ve rakamlara inanmıyordu, sözel loto gibi bir
    şey olsa, öykülerini sürerdi sahaya. yapmadı. bekledi. ta ki, hapın getirdiği
    uyku, bedenini bir süreliğine teslim alana kadar. sigara üstüne sigara, fiyasko
    üstüne fiyasko. dedi ve uyudu.

    6.eylül.2014 – 12:12 
  • kırık 2

    hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorum..
    günlerdir yaptığım tek şey bu. hiçbir şey yapmadan oturmak.. daha doğrusu,
    uzanmak.. çift kişilikli bir yatakta, alçıdaki kolumla beraber uzanmış, bir
    plan geliştirmeye çalışıyoruz. muhabbeti fena sayılmaz kolumun. sol kolumdan
    bahsediyorum. kırık olan o. sağ kolumu ise, şu an, kalemi tutmakla
    görevlendirdim. tırnaklarım uzadı, ama kesemiyorum onları. sakallarım da uzadı
    ama tıraş olamıyorum. param olsaydı, olurdum. hatta param olsaydı, yemek bile
    yerdim anasını satayım. iki gündür bir şey yemedim. yani, son paramın son
    kuruşundan sonra demek istiyorum. ev telefonumu geçen hafta kestiler.
    internetim, ondan bir ay önce kesilmişti zaten. cep telefonumun şarjı yok. a
    söylemeyi unuttum, elektriklerimi on gün kadar önce kesmişlerdi. şu aralar
    suyumu da kesmelerini bekliyorum. bugün yarın gelirler. neyse ki ev sahibim,
    devlet kadar vicdansız değil, son dört aydır sabrediyor durumuma. bu noktaya
    nasıl geldiğimi biliyor olsaydı, sabretmezdi belki. bilmiyorum. bir roman
    yazıyorum şu an. başladım ve devam ediyorum. ama evde, romanı bitirmeme yetecek
    kadar kâğıt ve kalem yok. olsun. yine de denemek lazım. intihar mektubundan
    daha uzun süre oyalar hiç olmazsa beni. karnım o kadar açkı. ve canım
    sıkılıyor. ve param yok. ve hiç arkadaşım kalmadı. yani nerdeyse, hiç.. iş aramıyorum
    çünkü sol kolum alçıda. hastaneye gitmiyorum, çünkü zaten kolumu ikinci kez
    kendi isteğimle kırdığımda, amacım rapor almaktı. beni işten attıkları için,
    hastaneye gitmeme de gerek kalmadı. zamanı gelince, kendim çıkartırım alçıyı.
    ama o güne kadar hayatta kalacak mıyım bilmiyorum. işleri bu derece
    kötüleştirenin ben olduğumu söyleyebilirdiniz, size hikâyemi anlatsaydım. ama
    yapmayacağım. daha doğrusu, yapamam. benden yazar olmaz ve bu romanı da
    tamamlayamam. hatta şu an can çekişmeye başladı bile, roman. hatta ne var
    biliyor musunuz, evet sol kolum alçıda ama ikinci kez kırılmış değil, ilk kez
    kırıldı ve hâlâ raporluyum. az önce yemek yedim ve şu an bir bilgisayarda
    yazıyorum bunları. ailemle yaşıyorum. ve 3 hafta sonra alçı çıkacak. ama o
    lanet yere geri dönmek istemiyorum. tekrar çalışmak istemiyorum. yazmam karşılığında
    ayda beş yüz lira verecek bir kaynağım olsaydı, durmadan yazabilirdim. şu anda
    da onu deniyorum ama olmuyor. bir sürü sorun, ensemde, nefes almama fırsat
    vermemek için sürekli soluk boruma dolanıyorlar. birini atıyorsun, başka bir
    tanesini başlıyor ve bu bir bahane değil herhangi bir şey için. yani olmamalı.
    fırsat eşitliği var sonuçta. öyle deniyor. öyle kabul ediyoruz. çalışan kazanır.
    ama ben çalışmak istemiyorum. hiçbir şekilde hem de. yazmak da buna dâhil. para
    için yapabileceğim hiçbir şey yok dünya üzerinde. ve size en başta, hiç para
    olmadığını söylemiştim ya. bak bu doğru işte. gerçekten. ailemde de yok. ama
    neyse ki bakkal, giriş kurgusundaki ev sahibi gibi bekleyebilen biri.
    yazdırıyorum. yazar değilim. yazdıranım. en sevdiğim yazar, bakkalım. üzerine
    tanımam. ve dahası, hayatı boyunca, yazdıkları okunmaya değer bulunmayacak bir
    adamın sızlanmaları ile canınızı sıktığımın farkındayım. kısa keselim o halde..
    aridoverci. böyle mi okunuyordu? nasıl yazıldığını zaten bilmiyorum..
  • six different ways

    1.
    her şey, işi nedensiz ve habersiz ektiği
    gün başladı. her şey, işi nedensiz ve habersiz ektiğim gün başladı. karar
    veremiyor. karar veremiyorum. üçüncü tekil mi, birinci tekil mi? ben mi, o mu?
    işi ektiği günler yazabiliyordu. yıllık izne çıksam, şu romanı bitiririm diye
    düşünüyordum. ama olmazdı. izin vermezlerdi ona. işi bıraksam? evdeki dırdırlar
    ve oğlum ile başlayan kaygılı ses
    tınıları, romanının sonunu getirirdi. hem bitirsem de bir şey olmazdı, diye düşündüm.
    mesele paraydı, diye düşündü. hayır! mesele yazmak, diye düzelttim. riske girmesi
    gerekiyordu.  riske girmeme hayatım boyunca
    izin vermediler. ben mi, o mu? aynaya baktım. aynaya baktı
    kendime yabancılaştığını düşündü. (bu
    ifade, sorunu çözüyor)
    2.
    ağzımdaki sigarayla aynaya bakıyorum. tıraş
    olman gerekli yazıyor, aynaya vuran duman. yarın ne söyleyeceksin, diye
    düşünüyor beynim, ellerim istemsiz bir şekilde ağzımdaki sigarayı alıp, klozete
    gönderirken, kalbimdeki tik-takların düzensizleşmesi sonucu. ayak tırnaklarım,
    üzerine, ‘beni kes’ yazdırtmış. gözlerim, belli belirsiz bir durağanlıkta gözlerime
    bakıyor. burnumla çocukken dalga geçerlerdi. her şeyin nedeni bu olabilir.
    burnum değil, dalga. benim mi onlar? onlar ben miyim? kendine yabancılaşan
    insanın, olan biteni anlayabilmek için, zihniyle ortak bir lisanı olmalı. bizim
    evde iki dil konuşulur, ‘bence’ ve ‘onlarca’ adında. aynı harflerle aynı sırada
    söylenen kelimelerimizin anlamları farklı. düşünüyorum. sessizlik
    3.
    halının üzerinden bir roman alıp babasına
    verdi. kitaplar ayak altında. aklı başında değil. bunu bir tek o biliyor. insanlar,
    aklının nerede olacağını kontrol edemeyebilir. benim hatam değil, dedim onlara,
    isteyerek yapmadım. işe gitmediği için, kendisini suçlu hissetmesi isteniyor.
    devinimsiz bir ahenk var hayatımda
    üzgün. işi ektiği için değil, bir işi
    olduğu için. bir işi olduğu için değil, bir işi olması gerektiği için. bu
    gerekliliği oluşturan kendisi değil. üzgün olmasının nedenini çözümleyemiyor.
    insanlar çalışarak özgürleşir, yazıyor bir kupürde. usulca kesiyorum onu
    gazeteden. neşteri kullanıyor, keserken. gazeteyi ameliyat ediyor. basını
    ameliyat ediyorum. insanlığı tedavi ediyor. uhu ve makas. epidemik bir mikrop – medya
    4.
    her şeyin, işi nedensiz ve habersiz ektiği
    gün başladığından emin değilim. ilkokulu, nedensiz ve habersiz ektiğim gün
    başlamıştır. okulda bomba varmış. öyle söylemişti annesine. “okulu
    boşalttılar.” çocukça yalanlar, çocuksu dürüstlüğe terfi etmesine neden oldu
    önce “ders boştu”
    sonra “derse girmedim”
    “okuldan erken çıktım”
    “hayır, bugün okula gitmedim”
    “okula gidemiyorum”
    öğretmen sormuyordu. ama patron sordu.
    rapor alırım. rapor alamıyordu. hasta değildim. hasta olmaya çalışmadı. hasta
    olduğunun bilincindeydi. kafadan sakat. aklı başında bir çocuk bu, efendi,
    sessiz. öyle diyordu komşu kadınları. kızları olsaydı, damadı olmamı
    isteyeceklerdi nerdeyse. arada sırada işi ektiğini bilmiyorlar. ölümüne alkol
    aldığımı. tek kötü alışkanlığı sigaraymış, gerçekte öyle mi? bırakır onu da canım,
    evlenince, çocuk masrafı, alışkanlıklarından fedakarlık ettirir insana
    yemek yemek alışkanlık mı diye sormak istiyordum.
    soramazdı. sigarayla yemeği kıyaslarsa, aklından şüphe ederlerdi. etseler fena
    olmazdı. belki deli raporu verirlerdi ona. maaşa bile bağlarlardı belki. maaş istemiyordum.
    çalışmak istemiyordu. hepsi bu
    intiharı düşünüyor musun, diye sordu bir
    kız. düşünmem, dedi. denedin mi hiç, diye sordu kız. intihar denenmez, dedim.
    ölmek basit. ölmeye çalışılmaz, ölünülür. ölmek isteyip de bunu başaramayan
    insan, eşeği sağlam kazığa bağlamamıştır. eşeği sağlam kazıya bağlamayan
    insana, sigorta bile para vermeyebilir. belki. bilmiyorum. anlamam o işlerden.
    para hesabını gerektiren her şeyden yıldım. elektriği kestiricem bir evim olunca.
    suyu da. telefon yok. kira sadece. camiden içerim suyu. duş, yağmurda. yemek?
    peynir pişirilmez, fırına gerek yok, fırın için elektrik lazım. internet, dedi.
    siktirnet, dedim. benimle aynı evde yaşamak istediğinden emindi. vazgeçti sonra
    bir evde yaşamak istemiyordu. ama yaşamak
    istiyordu. ölümü düşünmüyordum. kendi ölümü üzerine sürüyordu, büyük bir hızla.
    ölümü düşünseydi, sigara içmezdi. mantıklıydı. kendince. her ne kadar insanlar
    onun aptallık ettiğini düşünüyor olsa da. bir daha böyle bir iş bulamazsın,
    dedi babası, neden gitmiyorsun. bilmiyorum, dedim, canım istemedi, yarın giderim.
    yarın da gitmek istemeyecekti ama gidecekti. canının istemediği şeylere
    zorlanıyor olmasıydı, asıl canını sıkan. kalp spazmı? olası diye düşündü. kalbi
    ağrıyordu, kalp ritimleri çift akorlu bir besteyi icra ediyordu, sigara üstüne
    sigara koydu bestenin adını. kayda almadı
    neden işe gelmedin dün? dün yoktun? haber
    verseydin. tutanağı incelemedi. ezberlemişti artık. yalan söylemek istemiyordu.
    canım istemedi, diye yazdı. hayır, düşündü sadece. henüz yarın olmamıştı. ama olacaktı.
    bugün erken çıkabilir miyim? neden? ankara’dan bir arkadaşım gelecek. hayır
    hayır, bugün erken çıkmam gerekiyor çünkü. çünkü her gün erken çıkmam gerekiyor.
    her gün işe gelmesem olur mu? işi bırakmak istiyorum. ailemi bırakmak istiyorum.
    kendimi bırakmak istiyorum. olur mu?
    5.
     sigarayı yaktım. cure açtı bir tane. robert’in
    sesi odaya ferah bir his kazandırdı. kahve. duvarlar. duman altı. camı açsana
    oğlum. kapıyı kapat anne. yarın eve gelecek misin gittiğin yerden? bilmiyorum.
    işe nasıl gideceksin oğlum cumartesi. giderim. biri telaşlı, diğeri umursamaz olan,
    iki bütünleşik insan. haklı ve haksız. haklanmayı hakkediyorum
    kapı kapandı. robert’in sesi odada.
    sessizlikle bütünleşip, sigaranın gazına bastı.
    *başlık, the cure adlı grubun bir
    şarkısının adıdır

    11kasım2012
  • deneysel komplimanlar

    deneysel komplimanlar
    o zamanlar 45 yaşındaydım ve hayattan yeni
    bir şey beklemiyordum, çok şey gelmişti başıma, pek çok talihsizlik ve talihin
    benden yana olduğu zamanlar.. yeni bir şey mi? yeni bir aşk mesela, veya çoktan
    ölmüş olan eski karımın, mezarından kalkması.. çoğu insan, istedikleri
    yaşantıyı seçmiyorlar, olabilecekler arasında en iyi olasılığı seçiyorlar.. ben
    öyle yapmamıştım, biraz delilik, biraz risk, biraz intikam..
    eski karım diyorum, çünkü benden boşandı,
    başka bir herif için, ve o başka bir herif, kendi karısını boşamadığı ve her
    iki bedenden de vazgeçemediği için, veya veya başka başka sebeplerden ötürü,
    karım, ona olan aşkını ispat etmek istercesine beni bir bok çukurunda bıraktı,
    bıraktıktan bir hafta sonra da öldü, trafik kazası. hazin bir öykü değil mi?
    hiç sanmıyorum, kimin için hazin? hazine mi ya da? izleyip görelim öyleyse:
    dediğim gibi, o zamanlar 45 yaşındaydım ve
    gerçekten hayatın bana getirebileceği herhangi bir giriş-gelişme-sonuç ve
    buluşa karşı kendimi kapatmıştım. hiçbir şeyle ilgilenmiyordum, hem de hiçbir
    şeyle, işe gidiyordum, eve geliyordum, ve kızımın yaptığı yemekleri yiyor,
    oğluma derslerini bitirip bitirmediğini soruyordum. bitirdim baba diyordu ve
    büyük olasılıkla yalan söylüyordu, herkes yalan söylüyordu, ve emin olsaydınız
    eğer, kendinizden, hayır başkalarından değil, sadece kendinizden, yalan
    söylemeye cüret edemezdiniz, ama değildiniz, ve kendisinden emin olmayan insan,
    başkalarından da emin olmuyordu, ve bu emin olmama hali karşılıklı yalanları
    besliyordu: seni seviyorum, hayır seni sikmek istiyorum aslında ama bunu
    gerçekleştirmem için seni seviyormuş gibi görünmem gerekiyor, seviyor olsaydım
    zaten sikmezdim, başka bir şey olurdu bu işin adı ve bir kişinin başka bir kişi
    üzerinde uyguladığı fiili çağrıştırmazdı, edil-edilgen olan iki kişi gelmezdi
    akla, siken ve sikilen gibi, ve çok küfürlü konuştuğumun farkındayım ama gerçek
    olan bu öyle değil mi? biz gerçeklerin üzerini süslü böceklerle örtüp, aa bak
    ne güzel bir bahçe diyoruz, bahçe falan yok ortada, fener bile tutsanız
    göremezsiniz siz o bahçeyi, ve burada takımsal bir gönderme yapmıyorum ancak
    takım takvalatına düşkün herkesin pişkin pişkin güldüğünü görebiliyorum, benim
    şu an her sikmek kelimesini söyleyişimde, komik olan ne? ben bunu bilmiyorum, gerçekten
    bilmiyorum ama onbinler hep bir ağızdan bir hakemin anasına avradına söverken
    veya herhangi bir trafik karmaşasında kendileri için şan şeref namus demek olan
    bacı ve karının değeri bel altına iniyorken, benim gibi, gerçek hayatını
    nerdeyse sıfır küfürle yaşayan bir adam, sırf olayları olduğu şekli ile izah
    etme derdinde olduğu için, ama am, göte göt dediği için, kötü uyarılara maruz
    kalıyor, ve bu durumu kâle almazsa, kale arkasında duran ve rakip kaledeki
    pozisyonu idrak edemedikleri için top nasıl birden kendi kalelerine döndü de,
    siyah kart cezalı oyuncu son vuruşu bilerek avuta vurdu anlayamayan top
    toplayıcıların eline düşüyor.. ama ben sansürlenemiyorum, onların gücü bana
    yetmez, bir fanzini yasaklayabilecek kaplan, henüz babasının ağzında lokma
    olmadı.. öyle olmuyor mu bu işler? insanlar veya hayvanlar veya bitkiler veya
    bizim bilemediğimiz bir sürü bir sürü bir şeyler, sürekli olarak elma armut
    kavun karpuz ya da ıspanaklı börek yiyerek, bir takım sıvılar salgılar algılar
    ve yargılar üretiyorlar, genler ve impulslar söz konusu olan ama bu konu şu an
    buraya sığabilecek kadar uzun değil, o yüzden kısa kesemiyor ve asıl konumuza
    geçemiyorum: asıl konumuz neydi? iki karşı cinsin birlikte yaptığı ve böylece
    kendileri gibi bir canlı daha dünyaya getirme olasılığı. siz bunun adına
    sikişmek dersiniz, sevişmek dersiniz, aşk yapmak dersiniz, dilerseniz
    solucanların ikiye bölünmesini bile pornografik sayabilirsiniz ancak, sayın
    bayım, sayın hanımlar ve edebiyat adlı kuramsal bilgi karmaşasına gömülmüş ve elit
    olmamak adına elit olan kurbağalar, sizi öpmeyeceğim, çünkü ben prenses olmak
    istemiyorum.. edebiyat yapmak da umurumda değil, bedenimizle değil ruhumuzla
    ilgileniyorum, ve ama nedense her 
    denemede, “boşuna deneme” diyorsunuz, “dolusu var.”
    bu ne demek? bu hiçbir şey demek değil, konumuza dönelim..
    yaş 45, eski karısı ölmüş, yeni karısı yok,
    o halde karısı ölmüş, boşandığı karısı öldüğüne göre, artık karısı olmayan bir
    kadın ölmüş..
    böyle mi oluyor harbiden sayın bayım? siz
    547 nokta on üstü sekiz sayfayı böyle mi yazıyorsunuz? bunun formülünü bana da
    öğretebilir misiniz? tekrar etmek.. bakın yukarıda yazdığım ifadeyi, eğer ben,
    tüm roman boyunca döndürüp dolaştırıp size yedirseydim, şu an burada
    olmazdınız, şu an elinizde yeni romanımla birlikte standıma gelir, ve
    “acaba bir imza lütfeder miydiniz” derdiniz, ve lütfederdim çünkü
    yayıncım olacak olan adam ya da kadın ya da heyetler birlikteliği topluluğu
    benden bunu isterdi: reklam, röportaj, fotomontaj ve biraz da sansasyonel iç
    geğirtisi.. peki ya sonra? elbette ben, bunları yapmanın bana kazandırabileceği
    para, şöhret, ve halk tarafından anlaşılmış olma duygusu peşinde olmadığımı
    kendi kendime ama sesli harflerle dile getirdiğim için, içim rahat bir şekilde
    gece gidip takdildomun başına geçecek ve tuşlara vuracaktım keyif içinde, son
    romanımı yazmak üzere, herkes öyle yapıyor, ben de yapabilirim:
    ne diyordum rebeca?
    45 yaşındaydım o sırada, hayır ben değil, o
    45 yaşındaydı ve ben o değilim, 45 yaşında da olabilirim, zamanı gelince ve
    hayatta kalınca ama o adam ben değilim, sadece o adamın, hayali ya da sahici,
    veya mazici olan adamın, yerinde olsaydım napardım tarzında da düşünmüyorum,
    siz öyle düşünüyorsanız, bu sizi ilgilendirir, ve beni ilgilendiren meselerle
    ilgilenmeye devam ederseniz, size maaş ödemek zorunda kalabilirim: öyle olmuyor
    mu bu işler kaptan angelica?
    hiç bir şey anlamıyor musunuz? şu an
    gerçekten ama gerçekten hiç birşey anlamıyor musunuz? hiç satmıyor olmamın
    nedeni bu değil ama, hiç satmıyorum çünkü satılık değilim, hepsi bu dostum,
    olay bu kadar basit ve sen bu basitlikte bir şey için: “ööğ çok
    sıkıcı” diyorsan ve hemen ardından, bir ya da beş ya da on ya da on beş
    saniye içinde, em, es, en, adı içinde kaç tane bayan kondisyoner olduğunu
    sayabiliyorsan, zaten sana alıcı gözüyle bakmazdım, eğer bir yazar değil de
    yazarkasa olsaydım.. yani biri diğerine okuyucu, ikisi öbürüne alıcı gözüyle
    bakıyor olabilir de, o yüzden şe ettim ben de..
    çok mu sinirliyim? yazarken sinirli
    olabilen bir yazar, yazar değildir, çünkü yaptığı işten keyif alamayan,
    herhangi bir durum şart ve koşula bağlı olmaksızın her türlü hava şartlarına
    rağmen gökten düşen perilerin ona fısıldadığı anlarda, sinirli de olabilen veya
    sıkılan veya bitse de yatsak diye düşünen biri: yazar değil ancak ve ancak yazı
    işçisidir.. ve hiç bir işçi, yaptığı işi gerçekte keyif alarak yapmaz.. keyif
    alarak yaptığını söylüyorsa, patronla arasında özel bir bağ kurmak istediği
    içindir bu çünkü bedavaya çalışma teklif edildiğinde, melda da yoksa işin
    içinde, olmaz diyorsa, o adam rol yapıyordur ve rol yapmak demişken:
    45 yaşındaydım o zamanlar ve eski sevgilim
    yeni karım olduktan ondokuz sene sonra eski karım haline dönüştü ve hemen
    ardından trafik kazası geçirdi ve hemen ardından adam ona saygı gereği onun
    cenazesi ile ilgilendi ve hemen ardından başlayacak olan bu güzide öykü de,
    kısa bir mola vermek isteyenler için araya aldığımız reklamların sonunda,
    sizinle tekrar birlikte olmanın heycanı ve mutluluğu içinde olacağımızı
    bilmenizi isteriz, sayın ve sevgideğer okurlar..
    ne diyordum jessika?
    45 yaşındaydınız ve henüz evli bir kadınla
    ilişki kurabilecek kadar sapıtmamıştınız efendim.. ancak eski karınızın,
    kendisi için sizi terk ettiği herifin tek karısı size asılıyordu..
    hayır manyak orasını daha sonra yazıcaksın,
    öykünün henüz başındayız, herşeyin içine ettin, konu anlaşıldı, tüm sırlar
    deşifre edildi, şimdi ilgi ve merakı nasıl maksimum düzeyde tutup sayfalarca
    dedikodu yapacağız söyler misin?
    bilmiyorum efendim ama bana demiştiniz ki,
    ben tıkandığım zaman sen kendi kendine bir şeyler de uydurabilirsin ve ben işte
    tam o sırada
    hayır jessika hayır, bunları sil lütfen,
    öyküyü en baştan anlatmaya başlıyorum ve sen de lütfen en baştan benim
    söylediğim şekilde yaz, yoksa başka bir sekreter tutmak zorunda kalacağım, o
    kadar para kazanıyorum şu meslekten bir türlü kafası çalışan bir yazıcı
    bulamıyorum,
    özür dilerim efendim
    özür mözür dileme, baştan alıyoruz
    peki efendim
    yaz şimdi
    yazıyorum
    o zamanlar 45 yaşındaydım, ve benim için
    neyin doğru neyin yanlış olacağı ile ilgilenmiyordum, ve eski karım ölmüştü,
    trafik kazası, önce beni boşamış, ardından da, freni boşanan bir kamyonun
    altında gökten boşanarak yağan yağmurlur eşliğinde kalarak hayattan
    boşanmıştı.. sonra noldu biliyor musun? kendisi için beni boşadığı herif kılını
    bile kıpırdatmadı, cenazede yoktu, cenaze namazında yoktu, günler sonrasında
    olay unutulduğunda dahi mezarlıkta görülmedi ve aradan tam üç yıl geçti, ve üç
    yıl sonra bir gün bir bankaya girdim..
    bankadaki veznadar olan hanım, adamın eşi
    çıktı.. ve ben kredi başvurusunda bulunduğum sırada telefon numaramı almıştı,
    ve üç gün sonra beni aramıştı, gecenin bir yarısı, sarhoş, mutsuz, umutsuz,
    azgın bir bayan.. bu arada bayan demem gerekiyor öyle değil mi sayın kitapları
    inceltme kurulu baş heyeti? aradı ve dedi ki: “meraba ben bankadaki.”
    falan filan. sonra ben ondan mükemmel bir şekilde istifa ederken,
    istifa değil istifade olucak efendim
    ne dediysem onu yaz amanda
    amanda değil efendim, jessika ben
    ne diyorsam osun, yaz
    peki efendim
    yaz, istifade yaz ama “de” ayrı olsun,
    “istifa de”. bakalım bu kez türkçeyi bozabilecek miyim.. sonra bu hatun
    sayesinde ben heriften intikam aldım.. bu kadar, bitti işte.. tamam. öykü bu.
    konu bu.. şimdi ben bunu, sırf sayfa sayısı arttıkça fiyat da artıcak diye 512
    üssü sekiz kez sıkılarak yazsam, siz bana küfürler etmez misiniz, verdiğiniz 22
    virgül sekiz kuruş için, edersiniz değil mi? şu an para vermiyorsunuz, ki ben
    de sizin 512 sayfa vaktinizi çalmadım, o yüzden şikayet etme hakkınız da yok,
    kapitalist kurallarla çalışıyorum ben, kapitalist olmasam da saygım var
    sisteme, ve buraya sizi ben çağırmadım, alın okuyun demedim, kötüyse, kötüdür,
    iyiyse iyidir, ben keyif aldım tuşlara basarken ve yazarken kulağıma fısıldanan
    notaları icat eden müzisyenler de keyif aldılarsa o güzide şarkıları yaparken,
    sorun yok.. sizin hoşunuza gittiyse, eyvallah, ne diyebilirim, gitmediyse, gene
    bekleriz efendim, gelir ya da gelmezsiniz, bu da tamamen sizi ilgilendirir, ben
    sadece kendimizle ilgiliyim.. eyvallah..
    17.10.2011 – 1100

  • deneme 1-2

    1.
    “32 yaşında, kadın, bankacı,
    maddi durumu iyi, sevgilisi aldatıyo bunu, kavga etmişler, bankta oturuyo,
    öğlen arası”
    evet.. burada bir haksızlık var..
    size de öyle gelmiyor mu? neden mi bahsediyorum? bakın şimdi, sevgilimle bir
    iddiaya girdik, bir betimleme yapacaktık, bir karakteri betimlicektik, ama
    karaktere odaklanamıyorum.. bi defa karakteri neden o seçiyor? bir ikincisi, 3.
    tekil yazamayan biriyim ben, bunu bilmiyor mu? neden kadın bir karakteri
    betimliyoruz? evet evet, feminist damarlar.. aklı sıra beni, kendi ağzımdan bir
    kadını betimlemek zorunda bırakarak intikamını alacak… ama hiç önemli değil.. o
    düşünsün dursun.. ben başarabilirim. evet yapabilirim… başlıyoruz..  hazırmısınız?
    2.
    bi saniye. bi saniye.. yanlış
    fon. evet yanlış fon. babes in toyland’ı seçmeliydim..
    kadın. 32 yaşında. aldatılmış..
    öfkeli.. intikam planları yapmakta. bunu en iyi kat’in sesi iter beynime..
    evet. pekala.. her şey hazır mı.. ah. sigara. sigara olmalı. evet kadının
    ağzında sigara var.. pekala. zorla. zorla. girdap ve kadın göz göze geliyor. ha
    siktir. kendini çıkar öyküden.. kadını anlatıyorsun kendini değil.. aptal… her şeyin
    içine etme.. kendini sıfırla ve kadına odaklanan.. kat.. evet.. kat ve kadın…
    bu da olmadı. öyküyü başa sar. çekim iki sahne beş.. motor.
    3.
    32 yaşında.. ve aldatılmış..
    düşünüp duruyor. elinde sigara. hiçbir şey umurunda değil.. önünden bir sürü
    herif geçiyor.. koşu yolu burası.. sahilden bir sürü genç yakışıklı sportmen
    herif geçiyor. atlet şort. çok seksi görünüyorlar. ama görmüyor.. kadına
    odaklanmış. kendi yerine tercih edilen kadına. kıskançlık krizi..
    canı sıkkın.. öfke. hırs. eziklik
    hissi. yalnızlık hissi. kendini değersiz hissetme hissi. (eleştirmenlerim
    buraya takılıp başıma atmak için taş aramaya gidebilir, sadık okuyucularım
    parantez içlerini es geçsin bundan sonra)
    ne diyorduk. pekala.. başa sar..
    çekim iki sahne altı..
    4.
    32 yaşında. ve aldatılmış..
    düşünüp duruyor.. bir sürü erkek geçiyor önünden. ama can sıkıntısı seksi
    aklına getirmiyor.. iş kıyafetini o gün değiştirmeyi unutmuş bankadan çıkarken.
    bir etek, gömlek, güzel bir makyaj, parfüm, ve hesap makinesi… hesap makinesi?
    bir saniye burada düşünmem lazım. bankada elinin altında bilgisayar var. hesap
    makinesi mazide kaldı. hah, hatırladım eksik ruhu: ben her öyküme, zaman ve
    mekan tasviri ile başlarım. stop. çekip iki sahne yedi..
    5.
    2005 yılı.. şehir ve bölge
    bilinmiyor. bir sahil. bankta oturan genç güzel ve aldatılmış bir kadın. bankta
    oturuyor.. burası aynı zamanda önünden koşu parkurunun geçtiği bir bölge. ama
    kadın görmüyor o genç yakışıklı seksi erkekleri. kadın aldatılmış. ezik.
    değersiz. aslında öyle değil, hiçbir insan, gerçekte, ezik ve değersiz değildir.
    sadece öyle hissederler… pekala pekala.. elinde simit olsun. evet. simidini
    yiyen bir kadın, aklından kocasına ilk aşık olduğu gün geçiyor.. ve şimdiki
    zaman. aldatılmak nedir? aldatma fili. kökeni. lanet olsun, yazı yazarken
    ihtiyacım olan bilgileri yazıyı kesip araştıramam. şimdi sırası değil. (“daha
    çok kitap okumalısın girdap, romanları siktir et, araştırma oku, teknik
    bilgileri kavra”)
    kadın kendi kendine konuşmaya
    başlar….
    “aslında, düşünüyorum da, beni
    kızdıran ney acaba? o şırfıntıyı gördüm. onu kocamla öpüşürken gördüm. kocam
    onun üzerindeyken onları gördüm. kocam boşalırken, “bu hayatımda yaşadığım en
    iyi şey” derken onları izliyordum. evet.. ama beni kızdıran ney.. düşün lanet
    olası… daha önce de kocan başkalarını düzdü. senden önce. senden yıllar önce de
    düzdü o başkalarını. onlar neden seni bu kadar yaralamadı. şimdi sorun ne.
    aslında, yani bana göre, o kadınla kocamı beraber gördüğümde, hiç bişi
    hissetmedim. ama kocamı aradım.. ve telefonu kapattı. denemek istedim. ve
    telefonu açıp, “aşkım çok meşgulüm, toplantım bitince seni arıcam” deseydi, bu
    kadar kızmazdım.. bana dönüp, “çok meşgulüm, toplantım bitince seni arıcam”
    dedi.. lanet olsun.. lanet olsun.. sonra o kadına dönüp, ben bir hiçmişim gibi,
    askerlik arkadaşının onu yemeğe davet ettiğini söyledi. lanet olsun. beni
    aldatmıyor. kadını aldatıyor.. beni kadın öğrenirse kadını kaybedebilir. bu
    yüzden beni de aldatıyor. kendini de aldatıyor. lanet olsun”
    4 kasım 2007

  • kolaj edebiyatı

         kolaj
    Edebiyatı
    her şeyin saçma
    geldiği ve yok olmanın bile bir anlam ifade etmediği zamanlardan biriydi. iyi
    yazıyordum o aralar. iyi derken, çok yazıyordum demek istiyorum. ve para
    geliyordu işte bir şekilde, ve içiyordum. ve bir gece, ilahı çektim içime, bir
    süre sonra çenem uyuştu, ani oldu bu, hiç böyle olmamıştı, beynimin arka kısmı
    ağrıyordu, ve devam etti gece. gece hep devam eder zaten, ama bazen duvar
    saatinin akrebini izlemek gibi gelir size havanın aydınlanışı. elime kumandayı
    alıp 134 kanala teker teker ve birer saniye takılarak 2 dakika 14 saniye
    tükettim, bu iyi geldi ruhuma. izlenebilicek bir şey bulmak değildi niyetim, ki
    televizyonda kanal gezerken istediğim tek şey zaman geçirmektir, ne kadar çok
    kanal o kadar çok 1 saniye. ufak bir cd çalarım vardı. bir cd takılıydı,  sürekli dönüp duruyordu parçalar rastgele bir
    şekilde. o an krazy çalıyordu, ve gerçekten deli gibi hissediyordum. isteksiz
    bir şekilde alete uzanıp, bu şarkıyı kesintisiz çalması için gereken düğmeye
    bastım. ve bekledim. bunun kaçıncı olduğunu bilmiyordum ama sanırım gene
    yeniden başlayacaktım. “gene yeniden” başlamak üzere olan şeyin ne
    olduğundan daha çok bu iki kelimenin aynı anlama geldiği ve  arkaarkaya kullanmanın manasız olduğunu
    düşünenleri siklemiyordum. bir yere gittiğim yoktu ve biryerden de geliyor
    değildim, sadece bir format atıcaktım hayatıma o gece, hepsi bu. evet evet, çok
    klişe cümleler kullanıyorum, ama napabilirim? neyin klişeleştiğini belirleyen
    ben değilim, ben konuşurum, siz etiketlendirirsiniz, olay bundan ibaret.
    “sürrealist akımın öncülerinde olan” diye girer biri lafa, bir
    başkasının hayatıdır söz konusu olan ve herif çoktan yokolmuştur zaten. ben
    öldükten sonra hakkımda metiyeler düzülmesi kimin umrunda? benim değil.
    yaşayamadıktan sonra, napayım adımın anılmasını. hem herhangi bir akıma da ait
    değilim ki. neden gruplandırılıyoruz? O an tek istediğim krazy’yi dinlemekti,
    bu aptal düşüncelerle neden meşgul ediyordumki sikik beynimi. 2 dakika 14
    saniye daha tüketmek için kumandayı elime almışken kapı çaldı. saate baktım,
    ikiyi on dört geçiyordu ve hava karanlıktı. toplarsam yedi ederdi, sadece aptal
    bir tesadüf dostum, kapıyı aç, sikmişim mucizeyi. “kim o”, “Bana
    bi sigara uzat adamım!”.[1]
    açtım kapıyı. içeri girdi. az önce benim oturduğum yere oturup öykülerimi aldı
    eline. cd dönmeye devam ediyordu, ve bende 96’da çarmığa gerilen siyah isa’ya
    bakıyordum uzaktan. evet, olabilir, neden olmasın, belkide gerçekten ölmemiştir.  elimdeki üçlüden derin bir nefes alıp ona
    uzattım, “Deli gibi hissetmeme neden oldular”[2]
    dedim. “geçen yıl zor bir yıldı ama hayat devam ediyor”.[3]
    dedi. derin bir nefes. gözünü tekrar öykülere dikti ve ben ayağa kalkıp mutfağa
    gittim. Hennesey. ona ve bana. “benden çok sık söz ediyorsun” dedi
    bana, sende benden söz ediyor gibiydin dedim, her cümlen benim cümlem gibi,
    söylemek istediklerimi söylüyor, yapmak istediklerimi yapıyor ve yaşamak
    istediğim gibi yaşıyordun. – benim istediğim bu değildi dedi “tek isteğim,
    sevmediğim bu kıskanç korkak itlerin üzerine çıkmaktı”[4]
    geçen gün herifin teki ile senin hakkında söz ediyorduk dedim. ve bana ‘kendini
    boşu boşuna öldürttü o, susabilirdi, çok fazla işe burnunu soktu, aptalcaydı’
    dedi dedim. bundan haberim yok dedi bana.
    “herifin teki,
    70lerin rock’ını dinliyormuş, benim 4 cd’mi hacıladı hatta, dinleyebileceği
    şeyler değil, ki bunun önemi de yok öyleleri için, bilirsin, ve daha bi ton
    ıvır zıvır, böcek öldürmeyip alkol kullanmayan ve et yemeyen insan türlerinden.
    ve birde devrimci, hayatını buna adamış, bu uğurda ölebilir. ve senin çok
    konuşarak hayatını mahvettiğini söylüyor, ve dünyayı değiştirmek istiyor,”
    “değişmez.
    böyle kurulmuş işte”[5]
    “hı hı” parmaklarımın
    arasında çıtır çıtır yanan tanrıya göz atıp, “Yeşil”, dedim,
    “Zencinin hayal görmesine neden oldu”. Hala onun bir halüsyünasyon
    olduğunu düşünüyordum.
    “Niye ota
    sarılıp Tanrıya uçmak için dua ediyorsun”[6]
    dedi.
    “Acıyı
    gidermesi için bir marihuana içiyorum ve uçmuş olmasaydım, belki de beynimi
    dağıtmayı denerdim”[7]
    dedim.
    “rahatla” dedi
    “Gangster yaşamı faturaları öder”[8]
    “Uzun bir yol
    katettim ama hala gidecek çok yolum var”[9]
    dedim,
    “artık gitmeliyim”
    dedi.
    “Hennesey’nin
    beşte birini içtin sağlıklı olduğunu sanmıyorum” dedim.
    “kapalı bir
    tabut ve orda kimsecikler yok”[10]
    dedi. “yapman gerekeni yap,    
    Vahşileş, ama akıllı ol. Oyunu kurallarına göre oyna. Bazen karışık
    oluyo biliyorum. Ama oyunun kuralları seni kazandıracak, hergün.  Bu yılan ve sahtekarlara dikkat et,”[11].
    Öğütlerin için teşekkür ederim demek istedim ama konuşmaya çalıştığımda çıkan
    şey buydu – tüm duyduğum buydu.
    ve kapıyı açtı.
    çıktı. merdivenlerden aşağıya indiğini sanmıyorum, ayak sesi yoktu, görüntü de
    yok oldu. kapıyı örtüp içeri geçtim ve az önce bahsettiğim o zamanı atlattığımı
    farkettim. (“Gerçek arkadaşlar seni zor durumdan çıkarır”-pac), genelde böyle
    zamanlarda herşeyimi yakarım, ayırt etmem, tümü yakılır ve üzerine kötü bir
    uykuya yatılır. sabah uyanırsınız ve “yeniden yazabilicekmiyim acaba aynı
    şeyleri” dersiniz. mütamadiyen yılda bir kez bu bana olur, herşey yakılır,
    herşeyden vazgeçilir, ve ölmek bile aptalca gelir o an. eğer ölmek bile aptalca
    geliyorsa, o halde kaçılabilicek hiçbiryer yok demektir. 
    beynimin arka
    kısmındaki ağrı devam ediyordu, içeriye geçip boş hennesey şişesini elime aldım
    ve cd player’a fırlattım. alet sabah uyandığımda çalışmıyordu, oysa o gece,
    üzerinde patlayan şişeye rağmen müzik kesilmemişti. beynimin bana oynadığı bir
    oyundu hepsi. yada gerçekten tanrım beni ziyaret etmişti. ve o gece nereye
    gittiğimi anladım, beni hiçbirşey kurtaramaz. o yüzden şimdi öykülerimi okuyup
    okuyup, aptal ve iğreti bir gülümseyişle bana, kolaj edebiyatı yaptığımı ve boş
    işlerle uğraştığımı iddia eden o piçe şunu söyleyeceğim, bu bir kolaj edebiyatı.
    ve “öleceğim kesin olsa da, nefes alamayana kadar içicem”pac…  
    [ 10.10.2004 – 04:25 ]


    [1] 2pac – Krazy
    [2] 2pac – Krazy
    [3] 2pac – Krazy
    [4] 2pac – Ambitionz az
    a ridah
    [5] 2pac – Keep ya Head
    Up
    [6] 2pac – Street Fame
    [7] 2pac – Lord Knows
    [8] 2pac – Street Fame
    [9] 2pac – krazy
    [10] 2pac – Only Fear of
    Death
    [11] 2pac – Letter 2 My
    Unborn Child
  • araba ve palavra

    “yaşam gittikçe
    zorlaşıyor yavrum” dedim, “hayatta kalma şansımız giderek azalıyor..
    her an ölebiliriz.. fırsatları kaçırmamalı”
    “her an
    ölebiliriz.. çok orijinal bir saptama” çok sakindi bunu derken, dalga
    geçiyor gibi bir hali yoktu.. bir yudum daha..
    “hayır, ben
    törer denen şeyden bahsediyorum”
    “terör”
    “hıh hı..
    silahlar.. bombalar.. uçaklar.. işsizlik.. işsizlik de bir terördür değil mi?”
    oralı değildi, ama duyuyordu beni, bundan emindim, devam ettim.. “şu an
    havaya uçabiliriz..  belki de delinin
    biri şu an burayı havaya uçurmak istiyordur”
    “kimseye güven
    yok”
    “tabi ki
    de” dedim, kıvama geliyordu, “anlamaya başlıyorsun”
    “senin cümleni
    devam ettirdim sadece.. abartılacak bir şey değil bu”
    “birini
    anlamaya başlamak abartı mıdır?”
    “kimse kimseyi
    anlayamaz” dedi, keskin bir bakış attı, göz bebeklerine oyuncak
    lazerlerden yerleştirmiş olabilirdi
    “belki de
    ironi yapıyorsundur.. ama bana güvenebilirsin”
    “ne istiyorsun?”
    “senin de
    istemeni”
    “neyi?”
    “bak ben bu
    oyunları sevmem..”
    “oynamak
    zorunda değilsin”
    bir süre sustuk..
    barmen, ikimizin de ortak arkadaşıydı, birkaç dakika sonra yanımıza gelip, neler
    olduğunu sordu
    “hiç”
    dedim, “senin fıstık ağırdan alıyor”
    “kabuklarımı
    yemek istiyorsan soyunabilirim ama hepsi bu.. çorap sever misin?”
    “başlangıç
    için ideal” cevabını verdim, “tatlı olarak ne var?”
    “gel
    benimle” dedi, barmene göz kırptığını gördüm ve – ya bir alay vardı ortada
    ya da bu gecenin seçileni bendim.. bardan çıktık.. arabama bindik ve yolu tarif
    etti.. bir apartmanın önünde durdurttu beni, içeri geçtik, “burası benim
    evim” dedi. “nasıl bu kadar rahatsın ya” dedi bir okuyucu,
    “palavra sıkıyorsun sen.” evet evet, o öykü daha ilgi çekici, onu
    anlatayım ben
    bi gün sahilde
    çimlerin üzerindeyiz, 4 tip ve ben.. içiyoruz.. tiplerden biri, ‘bir şiir dergisinde şair’, her sayıda
    attırır bi tane.. ama hiç bi bok anlamam ben, çok derin yazıyormuş o
    dergidekiler, marjinalmiş.. neyse, ben buna bir ara, okumak istediğini
    söylediğini için, bir öykümü gönderiyorum ama siklemiyor beni, ben paçoz yazarlardanım
    yani..
    ve sonra, o gün, ortada
    hiçbir bok yokken, “bukowski iki yüzlüdür” dedi
    “evet”
    diyorum, “öyledir, bi tek o ikiyüzlüdür. onun da moru bu”
    “hayır hayır,
    gerçekten öyledir ama”
    “gerçekten evet,
    ben ne dedim, frekanslar mı karıştı acaba, bak bir daha diyicem iyi dinle, ‘bukowski
    ikiyüzlüdür’, ne duydun?”
    “kes şunu be
    abi, bilmiyoruz sanki seni”
    “ama değiştim
    ben.. küçük iskender’e aşık oldum”
    “biliyor musun
    o muhabbeti?”
    “hangi
    muhabbet?”
    “picus
    dergisindeki”
    “öyle bir dergi
    mi varmış, bilmem”
    “ne biçim
    edebiyatçısın sen”
    “öyle miymişim
    gerçekten?” bu arada yeni biralar geldi ve biz de kestik muhabbeti bir
    süre için.. ikinci şişemden bir yudum aldım, ve “neyse şair, bugünlerde
    kafam sikik, nolmuş o dergide” dedim..
    “önemli değil
    ya, anlıyorum seni, küçük iskender demiş ki, bukowski iki yüzlünün tekidir
    vs..”
    “desin..
    napalım yani?”
    “belki bilmek
    istersin diye söyledim”
    “o ibnenin ne
    sik düşündüğünü bilmek isteseydim öğrenirdim merak etme..”
    “picus diye
    bir dergi çıkmaya başladı”
    “hı hı..
    çıkar.. para bol edebiyatta.. üç cümle kurup iki röportaj yapınca best seller
    yapıyor seni okuyucu..”
    neyse işte, eve
    çıktık, hatun öncelikle banyoya girdi.. bilindik modlar.. bekliyordum ben de..
    aklım çimlere gitti tekrar, şair tip ile tartıştığım günü düşündüm;
    “ya ama
    bukowski burjuvadır be abi.. hem de çok palavracıdır”
    “nerden
    anlıyoruz bunu ve buradan nereye varıyoruz”
    “onun
    anılarını anlattığı bir kitabı var”
    “bilmem,
    vardır herhâlde, ee?”
    “işte orda,
    evden çıktım arabama atladım tarzı şeyler diyor, bir adamın arabası varsa
    burjuvadır”
    “hı hı
    öyledir, bi de palavracıdır arabası varsa”
    “ya o da şey,
    şimdi bak, bu adam her öyküsünde bi hatunla düzüşüyor demi”
    “öyküde hatunla düzüşüyor evet”
    “anılarını
    yazdığı kitapta aynı tarzda, bu adam o kadar çok kadını düzmemiştir bence”
    “kıskandın mı len
    yoksa”
    “yok lan, ne
    kıskancam..”
    “anılarını
    yazdığı bir kitap var mıdır bilemem, çokta yakından incelediğim biri değildir, okumadım
    bile, boş ver bunları, içelim”
    neyse, banyodan
    çıktı hatun, girdi odaya.. bi güzel düzdüm onu.. sonrada arabama atlayıp evime
    gittim..
    17.eylül.2004

  • cüzdanınızın karşılığı

    cüzdanınızın karşılığı

    “kelime aralarına konulan noktalardan ve bir harf eksiltilerek yazılan küfürlerden nefret ederim” dedim.

    “iyi ama bu şekli ile de biz yayınlayamayız, hatta bizim uygun gördüğümüz şekliyle bile devletin izin vereceğini sanmam. toplatırlar mutlaka, çok küfürlü ve politik olarak sert şeyler var.”

    “ah. evet. sert. beni azdırıyorlar ve sertleşiyorum. bazı destanlar kanla yazılmıştır ya. benimki de üreme sıvısı ile yazılıyor.”

    “benimle düzgün konuş.”

    “seninle düzgün konuşayım. devlete göre hâlâ reşit değil miyiz yani?”

    “ben işin iç yüzü ile ilgilenmem ve riske de giremem. kabul ediyorsan et, etmiyorsan da defol git. başka yayıncı bul kendine.”

    “başka yayıncı bulayım kendime. asıl sen basıyorsan bas. ya da başka yazar bul kendine!”

    “benimle düzgün konuşmanı söylemiştim.”

    kapıyı çarpıp dışarı çıktım. nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum. elimde bir çok öykümün çıktıları vardı. değersizdiler belki de. ama tek mülkiyetim onlardı. ve hiç param yoktu. bir bara girip, bir masaya oturdum. bir kadın geldi;

    “ne alırdın canım?”

    “yapmacık davranmayı keser misin? buradaki hiç kimsenin canın olmadığını biliyorum.. pezevenk, puşt, göt de. ama yapmacık davranma. ve bir bira.”

    “peki seni adi küstah orospu çocuğu.”

    “ve ailemi işe karıştırma.”

    bir bira geldi. karşı masadaki adam oturduğumdan beri beni kesiyordu. hiç param yoktu ve dövülmeye hazır bir bedenim ile oradan buradan kırpılarak yayınlanmasına izin vermeyeceğim bir çok öyküm vardı sadece.

    “hey! adi küstah orospu çocuğu bir bira daha içecek” diye bağırdım kadına. herkes bana baktı.. karşı masadaki adam ve herkes. bir bira geldi. içtim. iç cebimden müsveddeleri çıkarıp yakmayı düşündüm. çıkardım. bunu çok sık yaparım. çıkardım. ve biraz durup onları yan cebime koydum. daha sonra da yakmak için çıkartıp başka bir cebime koyacaktım muhtemelen.

    “hey! canın bir bira daha içecek.” diye bağırdım kadına

    herkes “goool” diye bağırarak ayağa kalktı. televizyona arkam dönüktü. bir bira daha. bir bira. bir…

    “bir sıfır mı maç?”

    “hayır bir bir oldu.”

    “güzel” kadın topuklarıma vurdu ve

    “dayak yemek istemiyorsan sesini kes, buradaki herkes şu an gol yiyen takımı tutuyor.” dedi. dikkatli bir okuyucum olsaydı mantık hatamı es geçmezdi.

    “ama gene de güzel. gol bu. gol paraya benzer benim için, renksizdir. hesabı alabilir miyim?”

    “tabi”

    tuvalete gittim. arkamdan biri daha geldi. genç bir çocuktu. pisuvara iyice sokulmuş, işini görüyordu. benim işim bitince, aleti yuvasına sokup fermuarı çektim ve tipin yanından geçerken boynuna sıkı bir yumruk geçirdim. daha sonra bir tane daha. bir tane de karın boşluğuna. bir tane daha. yere yığıldı. bir kaç kez tekmeledim. eğildim. ceplerini kurcaladım. artık bir cüzdanım vardı. tipi bir tuvaletin içine doğru çektim ve kapıyı kapadım. telaş etmeye gerek yoktu. sahip olduğum tek şey bedenimdi ve dövülmeye hazırdım. hapse girmeye hazırdım. ölmeye hazırdım. bara döndüm. iki bir olmuştu. güzel dedim içimden. masama oturdum. karşı masadaki adama ‘kaç kaç’ dedim.

    “iki bir mağlubuz”

    “vay orospu çocukları, bi tuvalete gittik, gol yemişiz.”

    cebimden cüzdanı çıkardım. iyi para vardı. 3 gün idare ederdi beni. hesabı ödedim. dışarı çıkıp, ucuz bir otel aramaya başladım. hiç eşyam yoktu. ve yazdığım öyküleri yayınlatmak istemiyordum aslında. sadece yayıncılara okutuyordum. içleri gidiyordu orospu çocuklarının. bunu gözlerinden anlayabilirdiniz. kelime içine konulan noktalar ya da bir harf eksiltilerek yazılan küfürler umurum değildi. ucuz bir otel buldum ve ucuz otelin en ucuz odasını tutup tavanı izlemeye başladım.

    kalemimi çıkartıp bir öykü yazmayı tasarladım. bir adam, bir bara gidiyor, bir adama tuvalette saldırıyor, bayılana kadar dövüyor ve son yazdığı öyküyü adamın cebine koyup cüzdanı alıyordu. cüzdan, öykünün karşılığıydı. ve daha sonra adam bir otel tutuyor ve bu öyküyü yazıyordu. her öykü aynıydı.. adam bir yayıncıya gider. hepsi, ufak farklar içeren ama özünde aynı olan yüzden fazla öyküsünü yayıncıya okutur. yayıncı mırın gırın eder. sonra oradan çıkar. bir bara gider. parası yoktur. tuvalette bir adamı soyar. soyduğu adama en son yazdığı öyküyü bırakır. bir otele gider ve bunu yazar. tüm öykülerdeki tek fark, yayıncı, bardaki kadın ve soyulan adamdır. ve bu öyküyü okuyor iseniz, sanırım siz de soyulanlardan birisiniz, cüzdanınızı kontrol etseniz iyi olur bayım. ve aşağılık adi puşt göt orospu çocuğu herif bir bira daha istiyor

    // 09.06.2004