Etiket: geriye dönüşler 2

  • geriye dönüşler season 2 / part 2 / ep1 "entre les zemt"

    “artık hep bir arada olucaz” dedi seçil. “seni asla bırakmıcaz.”

    çok yalnız hissettiğimi söyledim ona. ağlıyordum. kapalı kapalı. duman altı odamda bir başıma. telefon kapalı. ışık kapalı. her şey kapalı. zihnim uçuş modunda iken.

    “tamam” dedi seçil, “geçti.”

    “zırlamayı kes lan” dedi tuncay, “çek şundan bir nefes” cigarayı uzattı.

    kendi odamda, dünyadan bir haber olarak yaşama kararı aldığımda beş yaşındaydım. hiç çıkmıyordum sokağa. çıkmak istemiyordum çünkü orada canavarlar, bukalemunlar, ad sinekleri ve yılanlar vardı. zehirsiz olup zehirli taklidi yapan.

    “arılar güzel ama” demişti o zamanlar zack, ilk arkaşım, zihnimin içinde bir ses olarak var olan. “arılar güzel” demiştim karşılık olarak “beni hiç sokmadılar.”

    sonra zorla gönderildim okula. sonra zorla çıkarıldım evden. sonra zorla gitmek zorunda kaldım oraya ve buraya, okullarına ya da fabrikalarına. bir de askere. ama hep bir sığınak buldum kendime. bulmuştum. bulmuştum ya da var etmiştim bir şekilde. ama artık çıkmak istemiyordum kendime inşa ettiğim, duvarları  impermeabl ile kaplı olan odamdan. hiç yalnız hissetmiyordum orada kendimi ben. tekrar geri dönmem gerekiyordu. tekrar saklanmam. tekrar hayaletlerimle başbaşa kalmam. ama gelmiyorlardı pezevenk çocukları.

    “tamam” dedi özlem “sakin ol adamım, burdayız işte, geçti gitti”
    “gitmemeliydin” dedim ona. “gitmemen gerekiyordu.”
    çakmağı gösterdi, elindeki. sallayarak, gülümseyerek,
    “bunu senden çalmam gerekiyordu bebeğim, o yüzden gittim, anlattım ya. unutmuş olamazsın”

    gülümsüyordu bunu söylerken ama ağlamam kesilmiyordu. hız kazanmıştı. titriyordum. bir nefes daha çektim hastalıklı ciğerlerime. 3. pnömotoraks operasyonunu da geçirebilirdim. hiç dert değildi. öledebilirdim. bu sikimde olmazdı. sadece, annemden önce ölmek istemiyordum. sonra da yeğenimi bahane ederdim belki. belki sonra da devleti, devletleri, alayının yıkıldığını, tüm üst düzey düzenbazların idam sehpalarında, altları asit dolu bir havuza düşmek üzere, boyunlarındaki iplerinin bağlı olduğu sandalın batışını görmeden ölmemek mesela. bahane çoktu hayatta kalmak için ve hiçbiri feyk değildi benim için. feyk olan insanlardı. kaçmıştım hepsinden. yıllarca.

    “tamam girdo” dedi refik, rüya gelcek birazdan, eleman gecikmiş varış noktasına

    eleman derken torbacıyı kast ediyordu.

    idil iyi mi dedim

    iyi iyi dedi annnesine bakıyor evinde

    tamam

    pencere çaldı

    esçümento, arka bahçede nöbet tutuyordu pezevenk her türlü tehlikeye ve yılanlara karşı

    açtı panjuru refik, kalanı uzattı cuvarının ve kapattı tekrar

    seçil “müzik?” dedi gülümseyerek.
    “kaset çalarım bozuldu” dedim

    “sikerim kasetini de çalarını da” dedi tuncay “hala 2000 yılında mı yaşıyon lan puşt. internetimiz var ya lan”

    “keşke hiç yeni yıla geçmeseydik çocuklar” dedi özlem “hiçbir zaman hiçbir yıl başında yeni yıla geçmeseydik”

    “hatta” dedi seçil, “her yıl yeni değil de eski yıla girseydik”

    “doğru lan” dedim, ağlarken bir anda kahkaha atarak “hakket ya, 2000 yılından başlayarak yapsaydık bunu züber olurdu”

    “hala şansınız var” dedi arky, tartışmanın başından beri, kapının girişinde oturmuş, kulaklığı kulağında, yeni albümü için çalışıyordu, elinde kağıt kalem. sihirleri olduğunu biliyorduk, “yılı falan geçin, her gün bir gün önceki tarihe uyanabileceğimizi biliyorsunuz”

    “nası” dedim aşklarımdan birine

    “sence bunu yapmamız doğru mu?” dedi arky

    “bilmem arky” dedim “zemt’e kaçamıyoruz o malum, giriş çıkışlara kalın bir set örmüş sikik merkez gezegen, onu aşamıyor muyuz hakket ya?”

    “yakalanırız” dedi refik, “sonra da ağzımıza sıçarlar”

    “sence bunu yapmamız doğru mu” dedi tekrar arky, öfke ile bakıyordu gözlerime, “dünya bu haldeyken, zemte de gidemiyoruz diye, geçmişemi kaçmamız gerekiyor sence?”

    “bilmiyorum” dedim, “ben çok yoruldum”

    panjur tekrar çaldı. açtı refik. rüya idi gelen. yüklü miktarda toz amfetamin, etil alkol ve anason ile. bir de biraz şarap, on litre kadar, tütün çarşaf arap kağıdı filan getirmişti. yüklü miktarda.

    “parayı nerden buldunuz siz ya” dedim tuncaya dönerek, onun başının altından çıktığı kesindi.

    “kırsaldaki yazlığında karantinaya giren bir kodomanın şehirdeki lüks dubleksine daldık”

    “bardak alayım” dedim verdiği cevabı umarsamaz bir şekilde

    “sen otur” dedi özlem “ben alırım”

    şarapları doldurdu rüya

    no pain no gain’i açtı seçil, döngüye alarak, mp3 arşiviminden.

    sigara üstüne sigara

    kapalı kapalılar

    camlar örtük

    sonra uyanmadım

    hayır uyanmadım çünkü

    bir rüya değildi gördüğüm

    “o hayranıma işime karışma demeliydin” dedi arky

    “senin hayranın o kızım” dedim “banane senin kibirli fransız hayranlarından. dilini bildikleri halde, anlamıyorsa seni, suç benim mi? uğraşamam valla”

    “boşverin” dedi seçil, “napıcaz onun düşünelim”

    “bir süre daha çıkmayacağız” dedi tuncay “zamanı var ağızlarına sıçmamız için. önce zemte koydukları dış kalkanı delmemiz lazım”

    “doğru” dedi seçil şarkıya eşlik etmeye ara vererek “onu delmeden bu dünyada bir bok yiyemeyiz”

    “zamanı var” dedi arky, “hayatta kalın yeter. telaşa mahal yok. çok içmeyin bir de, ayık kalmanız lazım”

    26.03.2020 – 10:35

  • Back In The Game

    “vazgeçmek kolaydır” dedi seçil, “ama doğru olan bu değil.” doğru
    kelimeleri asla seçemediğimi söyledim ona. “doğru zamanı da” diye ekledi.
    “genel olarak doğru’yu” diye kestirip attım, yüzümü onun
    olmadığı yöne dönerek, bir sigara sarıp beklemeyi sürdürdüm, ayın gelmesini.
    görüş açıma girmesini ya da.
    “bugün biraz bulutlu” dedi, “bana kızman gerekmez”
    “ya kendime?”
    “kendine haksızlık ediyorsun bence”
    “başkalarına da” dedim, balkonumdaki tekli koltuktan kalkıp
    hemen yanındaki üçlü koltuğun en ucuna geçerken, gökyüzüne doğrulan bakış açımı
    değiştiriyordum sadece, karşıdaki apartmanlar ve balkonumun tavanı görüş açımı
    kısıtlıyordu, ve hiç yıldız görünmüyordu bu gece de
    “ayağa kalkılması gerekebiliyor” dedi, “bazen, yıldızları
    görebilmek için”
    “yere düşmedim ki seçil” dedim, “sen neden bahsediyorsun?”
    “düşürülmedin de ama” dedi, “insanları suçlamaktan vazgeç”
    “insanları suçladığımı da nerden çıkardın ki?”
    “kaçıyorsun onlardan”
    “evet kaçıyorum, hepsinden, her birinden, çoğundan, son iki
    buçuk yıldır içine düştüğüm kör karanlıktan kaçıyorum, kuyudan çıkma çabası bu
    hem, kaçmak değil”
    “kendi yüzüne dön” dedi, geldiğinden beri gözlerinin içine
    bakmamıştım, gökyüzünden gözümü ayırmadan görüyordum işimi hatta, sigaramı
    bakmadan sarıyor, çakmağı el yordamı ile buluyordum önümdeki masanın üzerinde.
    “bugün görünecek” dedi “inan bana”
    “hayır” dedim, “kaybettim onu”
    “dün sabah ki nasıldı”
    “sevmedim onu, fazla parlak, adını biliyorum onun hem, bu
    yeni keşfettiğim yıldız da gözüm, belki de kışın görünüyordur bilmiyorum, bir
    aydır ortalıkta yok velet”
    “kışı seviyorsun” dedi
    “en sevdiğim mevsim marttır” dedim, “tüm yılın
    bütünselliğini içinde barındırır, özellikle izmir’de, ondan sonrası kolaydır,
    nisan mayıs, fena şenlenir balkonum ki biliyorsun bunu, o göt ağaçlarımdan
    birini kesmeyecekti”
    balkonumda dört adet ağaç vardı, birini en üst katta oturan
    ev sahibinin kardeşi kestirtmişti, seviyordum mart nisan ve mayısı çünkü
    balkondaki ağaçlar yaprak açar ve beni yoldan geçen insanlardan gizlerdi, ben
    görürdüm ama onları, birinci kattaydım, ya da zemin diyelim, ve görürdüm onları,
    işporta kaldırımında da görürdüm, aşağıdan baktım hep, hemen hemen her şeye,
    buna rağmen egomun yüksek olduğuna dair eleştirileri anlayamadım, olduğum gibi
    göründüm hep, zihnimden ne geçiyorsa onu naklettim insanlara, burnu havada
    olmak ile her şeye eyvallah deyip sessiz kalmayı karıştırıyor insanlar, bu
    ifadem sorunlu oldu, tariflemek istediğim o alanımı kanıtlayamamam size, ama
    bunu anlamanız için çaba sarfetmeyeceğim, hatta hiçbir şey için çaba sarf etmeyeceğim
    artık, sıkıldım ve yoruldum, yoruldum ve sıkıldım, tanrıya dönücem yüzümü,
    Allah’a, Yehova’ya, Tao’ya, adı her ne ise, benim için de bir adı var
    kendisinin, onunla bütünleşik olan yaşamımda son iki buçuk yıldır araya giren
    frekans karışıklığını temizlemem lazım sadece
    “yörüngeni benden uzaklaştırıp başka bir kadına çevirmiş
    olman gerçeği hakkında da konuşmak ister misin bebeğim?” diyerek araya girdi
    özlem, içimde bir ses olarak,
    “frekanslar karıştı sadece” dedim ona “anlamanı
    beklemiyorum”
    “ben seni bekliyorum ama” dedi, “biliyorsun, bekledim, beni
    görmeni, yıllardır, görmen yeterliydi, göz göze gelmesek de olurdu hem”
    “tıpkı o aradığım yıldızlar gibi” dedim, “benim onlara
    baktığımın farkındalar mı sence?”
    “en parlakları içinde en parlamayanına odaklanıyorsun daima,
    en silik olanına”
    “kendine pay çıkarma” dedim, “senin ışığın yeterince fazla,
    gözümü alıyor”
    “ışığım tükeniyor adamım” dedi
    “gerçek yıldızların ışığı öldükten sonra da parlamaya devam
    eder” dedim, “belki de şu an gördüğüm, -o sırada bir yıldız görmüştüm- asırlar
    önce ölmüştür”
    “benim gibi” dedi
    “senin gibi” dedim, “kendini öldürdüğün halde seni görmeye
    devam ediyorum, ve ölmeden önce son konuştuğun kişi olarak söyleyecek olursam
    eğer…”
    “söyleme bir şey” dedi, “kendini suçlu hissetmeni
    istemediğim için aradım seni o gece, ben gidiyorum, beni bulman lazım”
    ve araya bulutlar girdi, ses kesildi, beni duyabilirdi ama
    ben onu duyamazdım artık. bi sigara uzattı seçil, sanatçılık kokuyordu sarış
    tarzı, “yüzüme neden bakmıyorsun” dedi
    “siyah” dedim, “siyah artık kazanmalı”
    “beyazın hakimiyetinde asırlar geçti” dedi,
    “yedi bin yıl” dedim, ve burada sözünü ettiğim şey bir ırk
    değildi
    “ama yin yang ayrışıyor adamım” dedi
    “nihayet” dedim, “dengeye oturuyor ihtişamı tao’nun”
    “işte o yüzden vazgeçemezsin, savaşmaktan”
    “vazgeçttiğimi de nerden çıkardın” dedim, sigaramı yakarken
    bir göz kırparak, gece boyunca ilk kez göz göze geliyorduk, aynada kendi
    gözlerinin içine bakmak gibiydi seçil ile göz göze gelmek. “ben kaçar artık”
    dedi, balkonun demirlerinden atlayıp yola süzüldü.
    o sırada buldum onu, tekrar, yıldızımı, silik bir ışığı
    vardı, hiç bulut kalmamıştı çevresinde, ışığı güçlenmiş gibi geldi bana,
    sigaramdan bir nefes daha alıp, uzaklaşmakta olan seçil’e seslendim, “yalan
    söylüyordum kızım, doğruyu seçemediğimi söylerken” dedim, “bazen kendi hakkında
    da yanılır insan”
    sol elini yarı kaldırıp zafer
    işareti yaptı, “peace” diye bağırarak, ardından havaya kaldırıp bir yumruk
    yaptı ve gözden kayboldu.
    20.04.2018

    başlık
    şurdandır:
    Wu-Tang Clan – Back In The Game (Phoniks Remix)
  • gd 2 bölüm 15: ses

    gd 2 bölüm 15: ses
    naber dedi kafamın içinde bir ses sadece..
    ince. güçlü ama her an kırılabilecek kadar da narin.
    git burdan dedim.
    bence insanlara hala halüsinasyon gördüğünü itiraf etmelisin dedi..
    hasta damgasından yıldım dedim
    yılma dedi sallama sadece bu hep olucak biliyorsun. özlem di gelen. sesi sadece.
    seni neden göremiyorum dedim
    gördüğüne pişman olursun dedi. ama sana hep sadık kaldım biliyorsun
    ama gittin dedim beni terk ettin en kötü zamanımda..
    gitmem gerekiyordu dedi anlaman için çaba sarfetmeyeceğim biliyorsun inatçıyımdır yükselenim oğlak sendenim en az senin kadar inatçıyım oğlum
    benim kadar olamazsın
    otobüs durağındaydım. otobüsü kaçırmayayım da dedim.
    ben hatırlatırım dedi bugüne kadar her şeyi hatırlattığım gibi
    eksik olma dedim adın özlem yerine ajanda olmalıydı
    otobüs geliyor. bu arada neden söylemiyorsun gerçek adımı o çok değerli okuyucularına.
    okuyucu kelimesini sevmediğimi biliyorsun
    biliyorsun ne. özlem mi yoksa?
    adımı esçümento mu koydu yoksa yalan mı söylüyor puşt
    yalan söylüyor da onu boşver eve varınca sen sevişelim mi ilk kez
    şarap alıcam yoldan dedim bitince ayık kalırsam
    beni görmek istediğini söylemiştin hani
    pişman olucak mıyım seni görünce
    bi kez bile hiçbir şeyden pişman olmadın sen özürlerinin pişmanlıkla alakalı olmadığını anlamadı insanlar
    aptallık ediyorum özlem dedim pişman olmadım aptalık ediyorum sadece
    pişman olmayarak mı
    allah egomu korusun amin dedim
    amin dedi kafamın içindeki ses evde görüşürüz..
    gelicek misin dedim
    cevap gelmedi..
    11 mart 2018
  • moving through streets

    birileri geldi
    birileri gitti. işportaya. saat sekize geliyordu. meto “bi saatin kaldı” dedi.
    dokuzda kapatacağımı söylemiştim ona. dokuzdan sonra kalmanın anlamı yoktu. iyi
    biliyordum bu sokağı, ezberlemiştim artık, hayatım bu sokakta geçmişti ve adını
    “korku parkı istasyonu” koymuştum. çünkü her ne yaşarsam kötü, soluğu bu
    sokakta alıyordum tam 20 yıldır. çok değişti sokak. logos kapandı. yaşıtım olan
    ve zamanında o sokakta içen, yani gençken, kimse kalmadı. yeni ve abuk subuk ve
    sokağın eski ruhu ile alakasız mekanlar açıldı. kilise aynı hiç olmazsa,
    papazla aramız iyi. arada şarap istersem onu da verir de, ben ona bira vermem,
    içmez çünkü, şaraptan başkası isa’nın kanından sayılmıyor çünkü, renginden dolayı
    olabilir, ama isa’ya, 2018 yıldır çarmıktan bir türlü indirmediğimiz isa’ya
    artık bi sigara uzatmamız ve sol yanağını çevirmesinden vazgeçmesini iletmemiz
    gerekiyor. onun yerine sol elini yumruk yapıp havaya kaldırmalı bence. ve
    dahası dostlar, dediğim gibi, saat sekize geliyordu ve herkes gitmişti,
    yanımdan, ben de köşeme çekilip bekledim gelmekte olanı, portalın kapıları
    açılmıştı..
    esçümento geldi, şu
    çatlak, zemt galaksisinden, gelirken de yanında zemt yapımı votka getirmişti,
    ben içmezdim, söyledim ona, içmeyeceğimi, “keşke aynı nezaketi sigaraya da
    göstersen piç” dedi, “gösteririm” dedim, “nefes alamayacak kadar kötüleşmeyi
    bekliyorum, gece öksürüklerimin ölümüme neden olacak bir kalp krizine yol açana
    denk bekleyeceğim” dedim, “alkolden de bu şekilde sıyrılıp azalttım ve durmayı
    bildim biliyorsun”
    “nah biliyorsun” dedi
    “biliyorsun dedim”
    dedim “biliyorum demedim”
    “ben de biliyorsun
    dedim” dedi “ne dediğini biliyorum göt sağır değilim.” esçümento’dan yeni
    küfürler öğrenmesini rica ettim, “kendini tekrar ediyorsun amigo” dedim ona,
    “amigonu sikerim”
    dedi, “sen de kendini tekrar ediyorsun yazarken”
    “en azından aynı
    sırada tekrar etmiyorum” dedim, “parçaların yerlerini değiştiriyorum sürekli”
    “ama aynı muhabbet”
    dedi, “işporta, alkol, uyuşturucu, fanzin, kadınlar, ne kadar dipte gezdiğin”
    “bir dakika bir dakika”
    diyerek kestim sözünü, “dipte falan değilim ben, yeraltı bir uydurmadan ibaret,
    biliyorsun bunu konuştuk”
    “evet biliyorum, büyük
    palavra, biri sana şu an otuz bin verse tüm telifini verirsin alın ne bok
    yerseniz yiyin diyerek”
    “o kadar da değil”
    dedim
    “ne o kadar da değil
    puşt” dedi
    “otuzbin az” dedim, “yüzbine
    fitim”
    “kendine çok
    güveniyorsun” dedi, “bu özgüven iyi değil sana söyliim sürünerek ölüceksin en
    sonunda”
    “aynen pinero gibi”
    dedim “sigara sigara sigara aynen figaro figaro Figaro” gibi, çıkarıp yaktım
    bir tane, ona vermedim çünkü esçümento boş içmez, hayatında boş sigara içtiğini
    görmedim adamın. hatta su bile içmez, suyu sadece rakı da kullanır, çay bile
    içmez, alkolsüz olan tek gram sıvı sürmez ağzına, dahası yemek konusunda da
    tutumludur, dolu dolu bir sabah kahvaltısı dışında yemek yemez ve o kadar küfür
    etmesine karşın aseksüeldir, sakın kendisini cinsiyetçi falan sanmayın,
    cinsiyetlere de inanmaz çünkü, onun küfrü ağız alışkanlığı, annesinden geçme,
    genlerinde var,
    “genlerini sikerim”
    dedi ben ondan yanımıza gelen bir hayalete bahsederken ve hayaleti de “siktirgit
    lan özel konuşuyoruz” diyerek kovdu.
    “seçil napıyor?”
    dedim, “yolu düşmüyor mu bu taraflara”
    “sana kızgın biliyorsun,
    hepsi sana kızgın, onları terk ettiğin için”
    “onlar beni terk etti.
    zemt’te işler nasıl gidiyor, ben hala bu zemt’in ve sizin uydurduğum bir şey
    olduğunu düşünüyorum ama siz inatçısınız bana gerçek olduğunuzu ikna etme
    çabanızda”
    “gerçeğiz lan” dedi, “yan
    boyuttan geliyoruz, portallardan geçerek, işte bunun sayesinde” elini cebine
    atıp poşet içinde toz bir madde gösterdi, “ve bunun” iç cebini açtı, size tarif
    etmemin yasak olduğu parıldayan bir cisim gösterdi. tam bu sırada geldi zabıta,
    tabii ki ne meto ne zabıta esçümento’yu görmüyordu, göremezlerdi, görünmezlerdi
    kahramanlarım, hayaletten oluşma embriyolarım, meto’ya “fanzine de mi başladın
    artık” dedi zabıta, “yok arkadaşın tezgahı” dedi meto, müdürmüş adam, inceledi
    inceledi inceledi, “bana okuncak bir şey ver” dedi, broşürü verdim, okuyormuş
    fanzin, okuyabilir, herkes her şeyi okuyabilir, söz konusu problem okuduğun
    şeyler üzerinden alıntılarla ve isimlerle konuşmaya başlayınca ve yeni bir
    fikir, sizin dünyanızda tez diyorlar galiba, oluşturmayınca başlıyor, şu şunu
    demiş bu bunu demiş tarzı bir muhabbete hayatım boyunca iştirak etmedim
    etmeyeceğim, ancak hayaletlerim söz konusu ise, tuncay şunu demişti özlem böyle
    kesti kendini şunu derken diye hikaye sandığınız vizyonlarımı anlatabilirim, bu
    arada nasıl gidiyor hayat, haliniz vaktiniz yerinde mi? dedikodu ile müsemma
    dünyanızda bir yenilik var mı? tarikatınız party kafasından çıkıp iş yapma
    kafasına erebildi mi bare, yoksa hala bizim gibi kara cahillere vaaz verme
    derdinde misiniz? ne diyordum seçil?
    “kes girdo, al şunu
    ateşle, siktirtme belanı” dedi esçümento, “seçil meçil yok, gelmeyecek, anladın
    mı beni, büyük konuştu hatun, bi daha yüzümü nah görür dedi, son kavganızı
    hatırlıyorsun”
    “ben özür dilemiştim”
    dedim
    “sen de hep özür
    diliyorsun ha, adını girdo yerine affet koysaymışız keşke”
    “adımı koyduğunuzu da
    nerden çıkardın” dedim
    “öz be öz ben koydum”
    dedi, “dolambaçlı yollarından dolayı çocukluğunda, bi de içine düşüp dışına
    çıkamadığımız için”
    “İçim dışım birdir”
    benim
    “he he aynen öyle, bu
    yüzden çuvallıyorsun, bu yüzden insanlar sana selam vermeyi kesiyor, bu yüzden
    konuşurken gülümsemiyorlar ateşle şunu sikmiim belanı”
    “içmicem” dedim “komple
    bıraktım ben artık”
    “votka?”
    “onu da içmicem”
    “bi yudum al bare”
    “ağzımı sürmem”
    “sigara ver o zaman”
    napacan sigarayı diye
    sormadım pezevenge, sarıcak tütünü kalmamıştı çünkü, biliyordum bunu, son
    cuvarısını içiyordu ve mutlaka yedekte bir tane bulundurmalıydı, tam bu sırada “gidiyorum
    ben” dedi, kalktı ve taksi durağının olduğu tarafa doğru yürüyüp seçil’le
    selamlaştı ve gözden kayboldu. seçil selam vermeden yanıma oturup bağdaş kurdu,
    sigara uzattı, diğer elinde yarım ekmeği vardı, benim için hazırladığı
    “yemeyeceğimi
    biliyorsun” dedim
    “iyi mesefa kat ettin”
    dedi alkollü gözlerle bakıyordu, “esçümento’yu seni test etmesi için ben
    gönderdim, sağlıklı yaşamaya karar verirsen barışırız”
    “sağlıklı yaşamak
    yemek yemek anlamına mı geliyor seçil” dedim, “özellikle ruhen ve maddi anlamda
    iflasın eşiğindeyken”
    “bedenen de iflasın
    eşiğinde olmanı istemem” dedi, “biliyorsun seviyorum seni, kan kardeşimin
    sevgilisisin bir kere”
    “o öldü” dedim
    “ölmediğini sen de
    biliyorsun cicim” dedi “sadece sana kızgın”
    “bütün dünya bana
    kızgın tanrısını satayım” dedim, “kötü giden her şeyin sorumlusu benim, evet bi
    boklar yedim, evet bencilim, evet gerizekalıyım, ama bir şeyleri yoluna koymaya
    çalışıyorum hayatımda, bunun farkında mısınız seçil hanım? ve bu yoluna koyma
    işlemi yemek yemeye başlayarak sigarayı bırakarak olmucak, işlerime odaklanarak
    ve bazı insanlarla arama mesafe koyarak olucak, bazıları ile bozuşarak hatta,
    gerçek benliğimi ortaya koyarak, biliyorsun bunu, başka şansım yok, bu son
    şansım”
    “her zaman bir şansın
    vardı” dedi, “ama bu defa haklısın galiba, bu son”
    “her zaman haklıydım”
    dedim, “başından beri ben haklıydım, hislerimde bi gram yanılsaydım adına
    paranoya diyebilirdik belki ama haklı çıktığım için ben altıncı his diyicem ya
    da sekizbinyüzonikinci teferruat” diyelim.
    “suyu uzatsana” dedi “kafamı
    sikiyorsun şu an, sigara mı ekmek mi?”
    “kokoreçe hayır
    diyemem” diyerek yarım ekmeğe elimi uzattım. kahvaltı yapmamıştım henüz ve saat
    akşamın sekiz buçuğuydu, öğlen uyanmış sadece sıvı tüketmiştim.
    “hadi kalk” dedi ben
    ekmeği bitirince, tiryaki kediye gidiyoruz, etkinlik var, insanlar vardır, bi
    bira iç, ama sadece bir tane, başka yok. ve kafanı dağıt biraz, sohbet
    muhabbet, sonra eve dönüş yolunda sana eşlik ederim..
    dediğini yaptım. yine
    bir çıkmazımda, derin kuyulara taş atmışken zihnim, taşımı aldı ordan, kafama
    atabilirdi, yapmadı, saçları mı okşadı, “düzelecek” diyerek, izbana girerken, “başarıcaksın
    moruk, hep beraber olucaz yine.. sadece kurallara dikkat et, hepsi bu..”
    kurallar dediği, bizim
    koyduğumuz kurallardı, on sekiz sene önce, hayat içinde kendimize koyduğumuz
    kurallar, her seferinde benim bozduğum, içinden çıkılmaz bir hale soktuğum her
    şeyi, sonra geri dönmek için tırmaladığım ruhen ve bedenen, “bu kez izin
    vermicez” dedi, özlem, gaipten bir serzenişle, “bu kez olmaz çocuk, yanındayım,
    yakında gelicem, sen zihnine mukayyet ol yeter, yoldayım, çakmağın hâlâ ben de,
    biliyorsun, unutma verdiğimiz sözleri..“
    * başlık psycho realm
    adlı grubun bir şarkısının adıdır..

    10 mart 2018
  • drops

    drops
    ilmeği
    boğazına geçirdi zack. taburenin üstüne çıktı. aynı anda elinde de bir silah
    vardı. az önce yüklü miktarda hap içmişti. işi şansa bırakmak istemiyordu.
    silahı ateşlediği anda taburede devrildi. sesi duyan tuncay girdi odaya, öteki
    dünyadan koşup gelmişti.
    intiharı
    bir pes ediş değildi, pek çok şeye direnmemişti çünkü bugüne kadar. bir savaş
    vermiyordu ki pes etmiş olsun. açlık grevlerini de anlayamamıştı zaten bugüne
    kadar. ister politik ister başka nedenlerle olsun, anlamsız gelmişti ona, kötü
    bir tavır gibi gelmişti. örneğin sevgilisinden ayrılan birinin açlık grevine
    girdiğini düşünelim diye düşünmüştü bir keresinde, bu sevgilimiz devlet ya da
    patron yerine koyduğumuz imgemiz. ee durum değişiyor mu? beni affet. beni işe
    al. beni geri kazan. beni serbest bırak. dileğimi yerine getir. taleplerimi
    karşıla. bana geri dön. aşkım bana geri dönene kadar açlık grevindeyim. seni
    kaale alıyorum, beni kaale al. kötü görünüyordu gözüne bu fikir. bir direniş
    gibi de gelmiyordu ona. ki direnişten ziyade saldırı olması gerekiyordu
    herhangi bir politik mücadelenin adı ona göre. çünkü baskı altındaysan,
    savunmaya geçemezsin, o yüzden sevmiyordu direniş kelimesini. zor şartlar
    altında yaşam mücadelesi veriyoruz, hayır direniyoruz. hayır bence, bir sendika
    kurup işçileri intihara teşvik etmeli. tüm işçilerin aynı anda topluca intihar
    etmesi kadar güzel hiçbir şey olamaz diye düşünüyordu. artık ipliğinizi
    kendiniz üretin. çünkü çalışmaktan vazgeçmek de intihar sayılacaktı. yaşam
    alanı bırakmayacaklardı çünkü. bırakmamışlardı. ya kurallarına uyarsın ya da
    açlıktan ölürsün. tabii bir yan gelirin ya da yaşayabileceğin bir kırsalın
    yoksa. olanları epey şanslı görünüyor gözüme. diye söylendi tuncay’a gözlerini
    açınca hastanede zack. uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. tuncay’ın yanında
    refik, onun  yanında seçil oturuyordu.
    özlem ortada yoktu hala. gözünü açar açmaz söylenmeye başladım.
    insanlar
    seni hayatta tutmaya çalışır. “aynı gemideyiz.” evet ama gemi delik, onarmanın
    anlamı yok. batalım. çünkü asla kara görünmeyecek.
    biri
    de tutup triple oğlak olmama yorar bu karamsarlığımı, normali, ay burcususu,
    yükselenininini.. espri mi yapıyor anlayamam. zamanın birinde. espridir diye
    düşünüp gülerim, ama bir hayli ciddidir.
    hayır
    intihar iyidir. zack etmez sadece. üzerine saatlerce düşünü kurabilir. o ayrı.
    rahatlatır bir çıkış kapısının bulunması ve kapıyı asla hiç kimsenin kitleyemeyecek
    olması. bi gün çalıcaktır kapıyı. açanın özlem olduğunu umuyordur. seçil bi
    siktirip gitsindir kendi cehennemine. bunu duyunca öfkeli gözlerle belirir karşısında.
    ama hiç konuşmaz. bir süredir hiç konuşmuyordur. mimikleri kalmıştır sadece.
    bir de her bir anlamı çok net özetleyebilen gözleri.
    bu
    sessizlikte, sessizliğimde, kafayı yiyorum. sürekli içimden konuşuyorum tüm
    hafta boyunca. ama artık haftasonları da çenem düşmeyecek, biliyorum. çünkü
    seçil sustu. onun susması, benim suskunluğum. özlem’in intiharı, benim
    intiharım. tuncay’la refik’in çekip gitmesi, benim çekip gitmem. zamanı var.
    bekliyorum. bir kişi bile, umuttan ve güzel bir gelecekten bahsederse, yüzüne
    karşı annemden öğrendiğim tüm küfürleri ederim, biline. seçil bunu biliyor, o
    yüzden konuşmuyor artık. siz de bilseniz, fena olmaz sevgili dostlarım. hatta
    aptal saptal konuşmasanız kafi. çünkü bu konuşmalar bana iyi gelmiyor. işe
    yarar cümlelere ihtiyacım var oysa. bu sessizlikte kaybolucam yoksa. seçil
    kalkıp gitti. ben yazarken yanı başımda bağdaş kurmuş halıda oturuyordu. onun
    da bir çözümü kalmadı bu duruma. daha kötü ne olabilir ki? . jori’le konuşçam ben. o
    beni anlıyor. hep o konuşuyor gerçi ama anlıyor yani. yıllar önce anlamış.
    önceden almış tedbirini, anlatmış bildiğim tüm gerçekleri bana. yalan
    gerçekleri ipe diziyorum sanın siz ama kurgularımda, e mi? hafife alın. her
    şeyi hafife alın siz.
    “imdat
    diye bağırmayacağımı biliyor olmalısınız de” dedi tuncay. az önce girdi odaya.
    “sen
    bağırmadın hiç” dedim.
    “beni
    siktir et dedi, sen bağır” sonra çıkıp gitti. ne dediği belli değil pezevenkin.
    odadan
    çıkıp, bir paket sigara aldım. diğer odadan. dört saatte biter. dört saat sonra
    uyumuş olurum zaten. sonra iş. neyseki yarın bir mola vericez. iki günlük mola.
    allah demokrasi şehitlerimizden razı olsun, ekstra bir gün tatil kazandırdılar
    bana. üstelik pazarla birleşiyor. ne mutlu bana. ne mutlu.

     *başlık this empty flow’un bir şarkısının
    adıdır. 
  • birin öncesi

    birin öncesi.
    tuncay’la torbacıya gidiyoruz. torbacı kapı komşum.
    kuruçay’da yaşıyorum o yıllarda. kuruçay izmir’de bir çingene mahallesi.
    torbacımı tuncay’la tanıştırcam. herifin kanalı iki gündür ortalıkta yok. paket
    olmuş olabilir. “olmadığı tek bir gün olmadı bugüne kadar” diyor tuncay,
    “mutlaka başına bir şey geldi.”
    sabah evden çıkıp tuncay’lara gidiyorum. annem okula
    gittiğimi düşünüyor. günlerden pazartesi. pazartesileri tatil yapıyoruz.
    nedeninin pazartesi sendromu ile alakası yok. çoğunluğun pazartesi akşamları
    evde olması ile ilintili ki zaten işportacıysanız hafta sonu tatil
    yapamazsınız. ve evet işportacıların da tatile ihtiyacı olur, tüm kış ya da
    yağmurlu havalar, tatilden sayılmaz. onlar zorunluluktur. her neyse. sabah
    evden çıkıyor ve refik’le tuncay’ın kaldığı eve gidiyorum. alsancağa. evde
    olduklarını biliyorum çünkü günlerden pazartesi, dediğim gibi. diğer günler
    genellikle işporta tezgahına uğrarım, tabii özlem’de kalmadıysam. özlem o gün
    evde. bir gün önce ben de evden çıkmamıştım. annem’in doğum günüydü. ve yarın
    da özlem’in doğum günü. 27 aralık. 2000 yılındayız. özlem bizi gün içinde bulur
    nasıl olsa. cep telefonu kullanmasak da, evet o yıllar da bu bizim için büyük
    bir lükstü, şimdilerde kullanıyoruz, her neyse, kullanmasak da, birbirimizi
    aramadan iletişmeden bulabiliyoruz. takıldığımız mekanlar sınırlı. hala
    sınırlı. şimdilerde, tiryaki kedi ve işporta tezgahım arasında dönüp duruyorum.
    o zamanlar da refik’lerin evi, özlem’in evi ve işporta açtığımız sokaklar
    arasında dönüp duruyorduk. arada kafamızı dağıtmak için gittiğimiz barlarda
    sınırlıydı, ya da klise sokağı işte, o zamanlar daha iyi olan klise sokağı,
    daha iyi olan alsancak, ve daha iyi olan izmir. daha iyi olan ben. her neyse.
    eve vardığımda, tuncay’ların evini kast ediyorum, evet
    haklısınız sürekli geriye doğru sararak anlatıyorum hikayeyi, eve vardığımda
    seçil’le refik evden çıkmaya hazırlanıyordu, tuncay yeni uyanmıştı. sabahın
    dokuzuydu saat. seçil’e nereye diye sordum, biraz takılcaz refik’le dedi, biz
    sizi buluruz. hay hay dedim, biliyorsun bugün, biliyorum biliyorum, dün
    planladık bir şeyler biz, telaşa mahal yok. her günümüz birbirinin aynı olsa
    da, birbirlerimizin doğum günlerini özel bir kutlamaya dönüştürüyorduk, bu
    şaşırtıcı olabilir ama ölümün kıyısında yürürken şarampole yuvarlanıp sağ
    çıktığımız geceleri saymazsak, genel de şenlikli geçerdi gecelerimiz. ama bazı
    günleri daha şenlikli kılmak da hoş oluyordu doğrusu.
    evden iyi niyetler ve dualar eşliğinde salınıyorum. annem
    arkamdan bakıyor, el sallıyorum ona geri bakıp bakıp. bunu hala yapıyoruz.
    şimdi de işe salıyor beni iyi niyetler ve dualar eşliğinde arkamdan bakarak.
    tek fark, şu an işe gidiyor oluşum, o zamanlar okula gitmiyordum. iki sokak
    sonra, gözden kaybolduktan sonra, yönümü değiştiriyor, durağa doğru yürümek
    yerine alsancağa doğru yürüyordum. kırk dakika sürüyordu. gerçi okula da
    yürüyerek gidiyordum canım gitmek istediği zamanlarda, o da kırk dakika
    sürüyordu. ve zamanında o kadar çok yere o kadar çok kez yürüdüm ki, yürümek
    içimden gelmiyor artık, ki bunun için çalışıyorum ben, otobüse binmek, alkolü
    ve tütünümü hesapsız içebilmek ve kalan parayı da ki bir hayli kalıyor, anneme
    vermek için. o zamanlar işportadan pek para gelmiyor, gelen de tütüne alkole ve
    uyuşturucuya gidiyordu. bir de hiçbir işe yaramayan fotokopi masrafı. fanzinler
    için. o zamanlar on kopya basıyordum. şimdiyse seksen. epey gelişme kat etmişim
    çok sevgili izleyiciler değil mi? bi gün beşyüz basarım belki, giderse, gittiği
    kadar. gittiği yere kadar demek daha doğru olucak. her neyse, evden çıkıyor ve
    refik’lerin eve yürüyorum. eve varışımı, tuncay’la nereye doğru yolculuk
    yaptığımızı anlattım zaten. atlama yapıp oradan devam edelim.
    tuncay eve vardığımda, ve seçil’le refik evden çıktığında,
    “moruk kanal bulmamız lazım” diyor, “bizim ki paket büyük olasılıkla.”
    “var bizim mahallede” diyorum.
    “bi tüttürek de uçak o zaman. akşama pasta yapıcam özlem’e,
    kenevirlisinden.”
    “vay” diyorum, “süper.”
    o bi üçlü sarmaya çalışırken ben de iki kahve yapıyorum
    kendimize. tabii önce müzik. kasetler arasından, mobb deep’i bulup, murda muzik
    albümünü, teybe yerleştiyorum. yeni çıktı kaset, altı ay önce. refik bi
    yerlerden araklamış. ihtiyacımız olan çoğu şeyi araklayarak yaşıyoruz zaten.
    müzik marketler de hipermarketler de bizim için var. az viski yürütmedik farklı
    farklı mekanlardan. hep aynı yerden yapmamak önemlidir ki bu konuda yakayı ele
    veren ya da yakalanıp üstüne çok gidilmeyen çok arkadaşım var, sorun sürekli
    aynı yere olta atmalarından kaynaklıyor.
    her neyse cigaramızı içip evden çıkıyoruz. yine yürüyeceğiz.
    geldiğim yolu gerisi geri tepip mahalleme dönüyorum. herif, yani kanalım
    muhtemelen uyuyor. dayanıyoruz kapısına. kardeşi açıyor. on yaşlarında bir
    velet. “abim uyuyor” diyor beni görür görmez. bu adam evinin önüne sandalye
    koyup bu işi yapan bi abimizdi. zamanla mahalle ağır bir baskın yedi.
    ortaokuldaydım o yıllarda. ama hiçbir şey değişmedi, yirmidört saatlik yunus
    devriyeleri dışında. muhsin de, yani kanalım, her ekibe biraz para koklatıp
    işini yapmayı sürdürdü. uyandırıyor kardeşi muhsin’i.
    “ebeni sikeyim” senin diyor bana kapıya gelip, “bu saatte
    hizmet vermiyorum ben.”
    tuncay lafa giriyor, iş bağlamakta ustadır.
    “kardeş ben yüklü müşteriyim, sana yamanayım bundan sonra
    diyorum, kanalım paket oldu. harman bırakma beni. aylık bi binliğin var benden,
    ne var sen de?”
    “ne ararsan var hacı da bu saatte yapmıyorum o işi, bi daha
    olmaz bak. silah da var kadın da var, sen ne istiyorsan onu sana buluruz da
    biz.”
    “kadına gerek yok. silah iyiymiş ama. aklımızda bulunsun.
    bize şimdilik, amfetamin, toz ama. ve ot lazım.”
    “tamam ne kadarlık.”
    her neyse alıyoruz alacağımızı ve geriye doğru yürüyoruz.
    yolda bi kuytuda bi üçlü daha sarıyor tuncay. yolda içe içe gidiyoruz. eve
    varmadan tansaşa girip, yarısını çantaya attığımız yarısının parasını
    ödediğimiz pasta malzemeleri alıyoruz. tuncay işe koyuluyor. özlem gelmeden
    halletmesi lazım. ki neyseki biz gelmeden önce gelmemiş. akşam özlem’lere
    gidicez zaten. biz özlem’le gidicez, arkamızdan ekip gelicek. plan buymuş. ben
    sonradan öğreniyorum.
    her neyse öğlen kapı tekrar açılıyor. aşağı markete, bira
    almaya iniyorum. tuncay pastayı bitirdi. “bira kapsana” diyor. biraları bakkala
    yazdırıp arada bir azar azar ödüyoruz işte. ama ödüyoruz yani. bazen iyi iş
    oluyor refik’in tezgahta, bakkala girişiyor refik. biralar üçüncüdeyken, tuncay
    söze giriyor, ben dün babamın işten gelirken getirdiği gazeteleri çantamdan
    çıkarırken, kesicem onları, parça pinçik edicem, kolaj için. babam kahvede
    çalışıyor ve bana her gün bi dolu gazete getiriyor. kendisi de okuyor bu arada
    gazeteleri. zamanında o kadar çok kitap okumuş ki, sayısı belirsiz, artık
    sadece gazete okuyor. bir de yarış bültenini tabii. yarış bültenine boş
    zamanının yarısını harcıyor ki fazla boş zamanı yok aslında, günde oniki saat
    çalışıyor, nargile ustası. o yıllardan bahsediyorum, şu yıllarda babamdan
    bahsedersem sadece mezarından bahsedebilirim size. onun da yerini kendi başıma
    gitsem bulamam. henüz bu gerçekle yüzleşemedim. yüzleşmek istiyor muyum orası
    meçhul. babam da hayaletlerimden biri oldu benim için. hala yaşıyor. konuşuyor
    benimle. ve annem de hayalet olucak bi gün, o gün siki tutucam, şüphesiz.
    geçelim..
    “bu senin elemanı sevmedim” diyor muhsin için tuncay,
    “sen zaten kimseyi sevmiyorsun ki” dedim,
    “işte bunu da sevmedim diyorum ben.”
    “tamam.”
    konuşmaya istekli değilim ki o yıllarda daha bi az
    konuşuyorum, özlem’le başbaşa kalıp sürekli benim bir şeyler uydurduğum,
    masallar anlattığım zamanları es geçersek.. özlem seviyor uydurduğum  hikayeleri, tek yaptığım o an kalem ve kağıt
    kullanmıyor oluşum. birinci ağızdan özlem’e anlatıyorum hikayelerimi, kayıt
    altına alınmıyor, onun biliyor olması yetiyor bana. her şeyi sadece onun
    bilmesi yeterli geliyor, tek kopya bile basabilirim fanzinleri, hatta bunu
    yapmıştım, engel olmuştu, on yapalım şunu demişti, fotokopicideyken biz, oraya
    da zorla götürmüştü beni, ben orjinali ona vermiştim, o da saçmalama basalım
    bunu demişti, o zaman bi kopya basalım sen oku demiştim, ya da en çok dört, sen
    abin seçil tuncay. böyle kandırmıştı beni, dört basalım tamam, deyip on
    yapmıştı fotokopicide sayıyı. altısı elimizde kaldı. şimdilerde gidiyor gerçi,
    sekseni de tükeniyor, üstüne takviye baskılar yapıyorum, ama tatmin oluyor
    muyum? hayır. çünkü özlem yok. hem de uzun zamandır. her neyse.
    “seni de sevmiyorum” diyor tuncay.
    “biliyorum bunu” diyorum tuncay’a, “konuşmuştuk.”
    “bi daha konuşalım amına koyayım. sen neden bizle
    takılıyorsun bunu bile anlamıyorum. bitiğiz olm biz, özlem hepimizden daha ölü,
    okulunu bitirsene sen.”
    “ilk üçe de gireyim mi?” diye soruyorum, ilk üçe girersem
    amerikaya burslu gidicem, dünya bankası okula yardım yapmışta falanmış
    filanmış, böyle bi kampanyası vardı o yıllarda dokuz eylül’in iki yıllık
    bölümlere. benimkisi makine ressamlığı.
    “gir tabii olm” diyor, “hayatını kurtar. hayatını yaşa.”
    “yaşıyorum zaten” diyorum. tuncay aslında bunları düşünmüyor
    ve beni çok seviyor, oyun oynuyor kendi hesabınca. sabahtan beri kaçıncı üçlüyü
    döndüğümüzü sayamadım ama bir tane daha sarıyor. sararken de konuşmaya devam
    ediyor tabii,
    “bak o yazdıkların var ya” diyor, “bi boka yaramaz onlar,
    sana diim ben, medet umma onlardan.”
    “ummuyorum zaten” diyorum ki bu bir yalan. o yıllarda çok
    umutluyum şu yazarlık mevzusundan, yazar olucaktım ben, hayatımı bununla idame
    ettirecektim, çok küçük saf ve salaktım. gerçi farklı bir tarzda yazsam
    yapardım ki yazabilirdim de, istemiyorum sadece, hepsi bu.
    “iyi” diyor elindeki yeni sardığı cuvarayı bana uzatırken,
    “sen yaksana, özlem de seni terk edicek söyliim sana, bütün kadınlar beni terk
    etti biliyorsun.”
    “biliyorum abi” diyorum, “anlatmıştın.”
    “ona da umut bağlama yani. hatta mümkünse hiçbir şeye umut
    bağlama”
    “ya okul. ona da mı umut bağlamayayım.” bilerek diyorum
    bunu, çünkü az önce okuldan dem vuran kendisiydi.
    “okulu sikeyim. ona da bağlama. umut bir safsatadır. çoktan
    ölmüş olarak yaşamak iyidir. bu şekilde, hayatın tadına varabiliyorsun. umut,
    beraberinde düş kırıklığı getirir. beklentisiz bir hayat, bir şeylerin tadına
    varabilmeni sağlar.”
    yakıp bir duman alıp, uzatıyorum elimdekini. kapı açılıyor.
    gelen özlem. saat iki. pastayı çok iyi sakladı tuncay. görmesine imkan yok.
    gelip yanıma oturuyor hiç konuşmadan. hayır karşıyakadan yürüyerek gelmedi,
    kullandığımız tek toplu ulaşım aracı vapur. elimdekini uzatıyorum ona, bi nefes
    alıp, “abimler nerde” diyor.
    “bilmiyorum, ben gelirken çıkıyorlardı, bulurlarmış bizi
    akşam.”
    “siz naptınız?”
    “hiç. içiyoruz işte.” diyorum, gazeteleri kesmeye devam
    ederken. özlem kestiğim kağıt parçalarını incelemeye başlıyor. tuncay kalkıp
    mutfağa gidiyor, üç bira ile geri dönüyor. yerde oturup bir süre sessizce müzik
    dinliyoruz. genellikle yaptığımız gibi yani. sessizce müzik dinleyip kendi
    kafamızı yaşamak. özlem çantasından benim için arakladığı iki dergiyi çıkartıyor,
    okumak için değil canım, keseyim diye. hiçbir şey okunmak için yoktur
    hayatımda, pek okumam, çok iyi keserim, kitaplar dahil. ansiklopedi bile kestim
    zamanında. özlem sadece kollarını kesiyor. “bak bunu dün yaptım” diyor gülerek,
    “yakışmış mı?” canım acıyor ve bunun o da farkında, bu yüzden göstermiyor ama,
    bir şey yapmış koluna, bi harf yapmış, harf değil de, bi şekil, ne olduğunu
    söylemeyeceğim.
    “dün seni yalnız bırakmamalıydım” diyorum,
    “olsun” diyor, “annen için önemliydi. tamam ben
    tanışamıyorum ama selamımı söyledin değil mi?” kendisi tanışmak istemiyor,
    utanıyormuş.
    “elbette. o da sana söyledi.”
    “eyvallah. çıkmıyor muyuz dışarı?”
    “çıkalım.” diyorum.
    “ben kalıcam” diyor tuncay, “sonra gelirim.”
    özlem’le klise sokağına çıkıp, bi şişe şarap alıp, kaldırıma
    oturuyoruz. saat dört. arada bir insanlar geçiyor ve direk gözlerinin içine
    bakıyoruz insanların, göz göze gelince hemen kafalarını çeviriyorlar, bilerek
    yapıyoruz bunu, rahatsız etmek için değil, rahatsız ettikleri için, sesleri
    ile, giyim tarzları ile, yürüyüşleri ile, boşlukları ile,
    “seri katil olmama ramak kaldı” diyorum özlem’e.
    “eşlik ederim” diyor. ve bir oyun oynamaya başlıyoruz.
    yoldan geçenler hakkında. nasıl öldürelim oyunu. boğarak, bıçakla, karnına iki
    darbe, yüksek dozda eroin basarak damarlarına, kafasını keserek, asarak,
    ayağına taş bağlayıp körfeze atarak, sokak ortasında tarayarak, patlatarak. bi
    saatti yiyoruz böylece. arada bunu öldürmem diyoruz aynı anda aynı tipe.
    zamanla bu, bunu öldürmeyelime evriliyor. seçil’le refik geliyor ardından.
    bağırarak, bunları birbirlerine öldürtelim diyoruz aynı anda, şaşırıyorlar.
    anlatıyoruz hikayeyi, kahkahalarla gülüyorlar. oyuna onlarla beraber devam
    ediyoruz bi saat daha. bu arada bi şişe bi buçukluk daha bitiyor. tuncay
    geliyor ardından. oturmaya devam ediyoruz. ta ki gece onikiye kadar. içiyor ve
    geyik çeviriyoruz.
    özlem’e “sana gidelim bugün” diyorum.
    “olur” diyor hiç itirazsız.
    “hadi kalk o zaman” diyorum.
    “hay hay” diyor, “biz kaçıyoruz gençler.”
    tuncay şaşırmış gibi yaparak, “hoppala” diyor, “daha
    takılıyorduk.” oysa plan bu. belli.
    “beyimiz yalnız kalmak istedi” diyor özlem. birbirimize
    karşı her isteğimizi her zaman kabul ediyoruz zaten.. ama genellikle
    birbirimizden herhangi bir istekte de bulunmuyoruz aslına bakarsan. bakmayalım.
    eve  varıyoruz ve
    bizden yarım saat sonra seçil tuncay refik geliyor. kapı çalıyor. bilerek
    çalıyorlar kapıyı. anahtarları var. saat gecenin biri.
    “oha kapı çalıyo lan” diyor özlem, “ilk kez kapım çalıyor.
    kim ki bu.”
    “bilmem” diyorum, “ben bakayım mı?”
    “dur ben bakarım” diyor, ben de hareketleniyorum kapıya,
    açıyor, ve ellerinde mumları yanan bir pasta ile karşılaşıyor.
    “amına koyayım sizin” diyor, “bunun için miydi erken
    ayrılmak istemeler falan” diyor bana dönerek, “ölüm dönümlerimde de istiyorum
    bunu.”
    “sikerim ölümünü, bugün yaşamı kutluyoruz” diyor tuncay,
    “yaşamı bebek, ve kendimizi.”
    içeri giriyorlar, yeşil halılı oda, kırmızı gece lambası.
    gece boyu içip laflıyoruz. epey de eğleniyoruz aslında. tuncay erken ayrılıyor,
    dört gibi, kafası bir şeye atıyor, bizle ilgili değil. ve hikayenin başladığı
    yere geri dönüyoruz. hatırlıyor musunuz? ilk kitabın girişini?
    beş yıl önce. karşıyaka’da, bir
    evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi,
    refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi ve ben ise bir köşede, elimde
    bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha
    gibi yani.
    “hey, geçirsene şu boku bana
    artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve
    yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın
    sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı.
    “bi şey söylesene be” dedi özlem.
    iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte
    beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere
    gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı.
    sorduğu soru. “birine aşık oldum”
    dedi bana, “herif bristolde yaşıyor, yanına gidicem, bu sabaha bilet aldım. hey
    iyi misin sen?”
    sabah bilet almakla uğraşmıştı.
    bu yüzden geç gelmişti tuncay’lara. sormamıştım neden geç kaldığını. hiç soru
    sormazdım zaten ben. o anlatırdı hep, geç de olsa. her neyse, nedenini
    bilmiyordum, bir anda yaptı bunu. her şey bir anda oldu. her şey daima bir anda
    oldu. başladı ve bitti. bitti ve yeniden başladı. ama daima bir anda. başlaması
    da bitmesi de. ilki özlem’di. ve birine falan da aşık olmamıştı aslında. yalan
    söylüyordu. gitmek istiyordu sadece. hepsi bu. ve gitti. ve hep kalan, aslında
    hiç gitmeyen, bu yüzden geri dönmeyen de oydu. bir hayalet olarak ruhuma
    yapışan. hikayenin kalanını biliyorsunuz. koca bir kitap bahşettim buna. bu
    kalanın başlangıcı. bir de burdan görün istedim. hepsi bu. başlangıcın öncesi.
    ve sonrası.
    23 haziran 2017.

  • christopher lydon

    christopher lydon

    işportadayız. refik’le. refik dün ufak bi kasetçalar yürüttü dükkanın tekinden. pilli. cypress hill çalıyor. alkole ihtiyacımız var. ama hiç paramız yok. öyle ki, biri bir şey alsa, para üstü bile veremeyiz. işportada, refik’in takıları ve benim fanzinler var. her ikimizde kasvetliyiz. refik kendine bi tekli sarıyor. ben bıraktım. yılda bir iki üç kez takılıyorum. alkolü ise abartıyorum. sabahlıycaksam on onbir oniki şişede sabah oluyor zaten. olmasa devam edicem. sigaraya da abanıyorum. iki üç dört paket. mütamadiyen her gün ayran içiyorum. annem vücudumu temizlediğimi söylüyor böylece. sigara ve alkolü dengeliyormuşum. belki de bu yüzden içiyorum. bilmiyorum. bi çok şeyi bilmiyorum. yaptığım çoğu şeyi sorgulamadan yaşıyorum. özlem gittiğinden beri bu böyle. yerine koyabileceğim hiç kimse yok. olur gibi olanlar oldu sadece. hatta bir tanesi, 2007 sonunda, her şeyin yerine geçmişti. dördünün de. kısa bi süre. gerçeğe bağlamıştı beni. sonra yine hayaletlerime döndüm. gerçeklerle aram iyi değil. gerçek insanlarla. çoğunda çuvallıyorum. ama ihtiyacım var gerçek hislere. gerçekten bir şey hissetmeye ya da. çoğu şeyi bilemiyorum. nedenler ve sonuçların arasında sıkışmışım, ikisinden de bi haber olarak..

    biri geliyor işportaya. bi hatun. dün benden kitabımı almıştı. refik’i görmüyor tabii. “bayıldım” diyor, “kahkahalarla güldüm bazı yerlerinde”. kahkalarla gülünecek bir şey yazdığımı düşünmüyorum. ama bunu demiyorum. onun yerine, “eyvallah” diyorum. çoğu zaman, çoğu kişiye, eyvallah demekle yetindim. iyiye de eyvallah, kötüye de. muhtemelen bitirince bana aşık olucak falan diye düşünüyorum. çoğu zaman başıma gelen şey bu çünkü. ve egomu falan okşadığı yok bu durumun. oldukça sıkıcı hatta. çoğunu elimin tersiyle itiyorum. çoğu hatunu. çoğu herifi. çoğu şeyi. yalnız kalmak istediğimden falan değil. azıyla yetinmek istediğimden. az insan. keşke hiç anlatmasaydım hayaletlerimi size. bunları ben uydurmuyorum. kurgu falan yok ortada. gerçekten görüyorum. gerçekten duyuyorum. gerçekten konuşuyorum. onların söyledikleri şeyleri uyduruyor falan değilim. çoğu öykümü uydururum, tamam kabul. ama onları ve bi kaç şeyi daha, değil. değil olmak istiyorum aslında. değil olmak. anlatabiliyor muyum. tabii ki hayır.

    kadın oturmuyor neyse ki. refik’le başbaşa kalmaya ihtiyacım var. maaşım dört gün sonra yatıcak. etrafi götünü kaldırıp gelemedi bugün. geçen hafta bi gecede 200 lira yedim. yarısını ben yedim, yarısını ısmarladım. bugün bana bira ısmarlayabilecek kimse yok. refik çantasından bir kaset çıkartıyor. hiç konuşmadan müzik dinliyoruz işportaya geldiğimizden beri. o arada bir kendine bi tekli sarıp içiyor. çıkardığı kaset the dresden dolls.

    “onu nerden buldun amına koyayım” diyorum.
    “cd’den çektirttim.”

    refik doksan sonrası gelen her şeye karşı. bunu biliyor muydunuz? hayır bunu ilk kez söylüyor olmalıyım ama şu an uydurmadım. ne diyordum? refik sadece müzik konusunda, o da çok azına, doksan sonrası için tahammül edebiliyor. film ya da kitapla bile ilgilenmiyor yani. doksanaltı da kıyametin koptuğuna inanan biri. o günden sonra kalanlar dünyaya sıkışmış durumda. ölüp ölüp tekrar dünyaya geliyorlar. diğerleri çoktan cennet ya da cehenneme ya da diğer dinlerde ne varsa öldükten sonra, ya da yoksa, olan ya da olmayana, göçüp gitti. ona göre. bi kere ağzından zemt’i kaçırdı sadece. sonra, bir dakika bundan sana bahsetmemeliyiz diyerek kapattı çenesini. ben de üstelemedim.

    ileri sarıyor kaseti. oldukça ileri. arada durup, başlatıyor. sonra aradığı yere gelmediğini fark edip ileri sarmaya devam ediyor. neyi aradığını biliyorum. christopher lydon’u arıyor. şarkının adı bu. ya da adamın. ne fark eder ki. bazı şarkılar kişilik sahibidir. ben neyi aradığımı bilmiyorum. bazen bulduğumu sandığım zamanlar dışında, boşlukta slalom yapıyorum. aşağı ya da yukarı doğru değil. yön duygusundan azadeyim. bu yüzden biriyle buluşucaksam ve buluşacağım kişi mekanı bilmiyorsa gider bildiği bi yerden alırım. tarif etme ve tarif bulma konusunda oldukça yeteneksizim. görsel hafızam yüzde sıfır. çoğu yüz unutulur tarafımdan. varsa eğer öyle bir şey, dilsel hafızam da sıfır. konuşulan çoğu şeyi de unuturum. unutarak yaşıyorum. unutmadığım şeyler de, ağzıma sıçmakla mükellef hissediyor kendini.

    refik buluyor şarkıyı. son ses dayıyor. sikko aletten ne kadar ses çıkabilirse işte. çok değil. ama bize yetiyor. bitince başa almak uğraştırcak bizi.. ama seçil kotarıcak bu işi bizim için. üst üste tek bir şarkıyı kasete çektiğimiz çok oldu. seçil halletti bu işleri. yüzlerce kasetimiz vardı 2000 yılında. çoğunda tek bir şarkı kayıtlıydı. kasetin a ve b yüzünde tüm kaset boyunca tek bir şarkı vardı demek istiyorum. boşluk yok. boşlukları müzikle tamamladık daima. müzik hafızamız oldu. çoğu anım müzikle eşleniktir. çalan ya da söylenen şarkıya göre hatırlarım olayları ve insanları. şarkı bittikçe başa sarıcak refik. bugün işi bu. rutin işleri çok seviyor. saatlerce hiç durmaksızın takı yapabilir. saatlerce hiç durmadan bir kolu çek bir tuşa bas türü şeyler yaptığın işlerde çalıştım. bu sefer ki öyle değil ve bu yüzden oldukça sıkıcı. düşünmeni gerektiren hiçbir işi sevmiyorum. düşünmeni gerektiren insanları da. düşünmeyi sevmiyorum çünkü. hiç düşünmeden ve aklımdan hiçbir şey geçmeden saatlerce durabiliyorum ben. bir şeyler düşünmemi gerektiren insanlardan da, olaylardan da hazzetmiyorum o yüzden. o yüzden özlem’den sonrası, olmadı. özlem’le akışına göre yaşıyorduk, ve daima açıktık birbirimize karşı. kavgalarımız bile sonuçsuz kalmazdı. hiçbir şeyi ucu açık bırakmazdık. tamamlamazdık da belki ama havada da kalmazdı. askıda yani. sonrası bu yüzden olmadı. bi anda gittiler çünkü. sihirbazlık gösterisi gibi. özellikle aslı. hepsi bir günde değişti. ama aslı bir saatte. ve nedenleri düşünmek zorunda bırakılmak kötüydü. açıklamaların günler sonra gelmesi ya da hiç gelmemesi bir şeyi değiştirmezdi. anlık yaşıyorum çünkü. öncesiz ve sonrasız. bu akışımı bozan şeyler can sıkıcı. refik “öyle değil” diyor.
    “ne öyle değil amına koyayım” diyorum.
    “bunu, şurdan geçireceksin moruk. kızmana gerek yoktu”
    “he tamam.” diyorum. bana takı yapmayı öğretiyordu da. bu sırada. kendisi bi tekli daha sarıyor. hiç satış yapamadık. üç saattir oturuyoruz. refik arada müziği değiştiriyordu. şu ansa tek yaptığı, şarkı bitince başa sarmak.

    biri geliyor tezgaha. fanzinlerle ilgileniyor tabii ki. refik’in siktiriboktan takılarını kim ne yapsın. ilk işi tezgaha on lira bırakmak oluyor. sonra, hiç izlemediğim ıssız adam adlı filmin senaristlerinden biri olduğunu söylüyor. ilgilenmiyorum. böyle işlere çok saygı duyduğundan çok sevdiğinden falan dem vuruyor fanzinlerden bahsederek. inceliyor bir kaçını. hiçbir şey almadan gidiyor. hiç almadan on lira attı. abi fanzin vereyim diyorum. almıyor. hangisi daha kötü bilmiyorum. fanzin almaya parası olmadığı için, işportaya gelememek ki, hiç fanzin almadan on lira vermek mi. ilki tabii ki.. ilkine kitabımı hediye ettim, ikinciye kanımı bile bağışlamam. hoş benim kanım da ne temizdir ya.

    refik, “yeter lan biraz da sen başa sar” diyor.
    “seçil” diyorum, “seçil alsın.”
    “o akşam gelicek” diyor, “çalışıyor biliyorsun.”
    “işi bırakıp gelsin.”
    “bırakamaz, paraya ihtiyacımız var.”
    “ben işi bırakıp geleyim?”
    “o da olmaz. annen var.”
    “bak birilerinin işi bırakması gerekiyor tamam mı? işportayı bırakıp gidelim.”
    “karşı kaldırıma geçelim moruk” diyor, “bakalım nolucak. biri sorarsa da, sahipleri nerde diye, ilgilenmeyiz.” diyor.
    “iyi fikir” diyorum. “bekle az. şarap alıcam.”
    “on lira yetmez.”
    “biliyorum yetmeyeceğini. bekle sen.”

    gidip, meto’dan 12 buçuk lira alıyorum. neyseki o iş yapmış. hayrına almıyorum bu parayı. şarabı bölüşücez. şarabı alıp, bir pet şişeye metonun payını aktarıp, refik’in yanına dönüyorum. bu sırada biri fanzinlere bakıyor. ilgilenmiyorum. refik’in yanına oturup, bardaklara şarabı dolduruyorum. herif bana dönüp, “sahibi nerede buranın” diyor. “bilmiyorum” diyorum, “ben buranın yabancısıyım.” bok yabancısıyım. 20 yıldır içtiğim sokak. miladıma sahne olan sokak. bana bıçak çekilen sokak. üzerime taş yağan sokak. zabıtalarla kavga ettiğim sokak. öleceğim sokak. dirildiğim sokak. ben buranın yabancısıyım. ha burada okul sokağınızın amına koyayım.. yeri gelmişken..

    adam iki üç fanzini inceleyip gidiyor. ben şarabıma eşlik etsin diye bi sigara sarıyorum. refik şarkıyı başa sarmaya devam ediyor.

    “akşam size geleyim mi” diyorum refik’e.
    “şimdi gidelim moruk” diyor. “seçil yarım saate işten çıkıyor. para vardır onda. tezgahı toplucak mısın?
    “yo hayır. böyle kalsın.”

    tezgahı toplamadan, şarabımızı yanımıza alıp, meto’ya eyvallah deyip gidiyoruz.

    *başlık the dresden dolls’un bir şarkısının adıdır.

    2 haziran 2017

  • lost in the cliff

    lost in the cliff
    işten yeni gelmiştim. gecenin birinde. oldukça yorucu bir
    gün ve haftaydı. hemen yatıp uyumak istiyordum. odama girdiğimde, seçil’i
    buldum karşımda. “seni bekliyorum saatlerdir adamım” dedi.
    “bir yıl oldu” dedim, “ne saatleri. yoksunuz ortada.”
    “olur öyle” dedi, “hadi kalk gidiyoruz.” kalkıp, evde
    giydiğim eşofmanımı çıkarıp diğerini giydim. nereye diye sormadım. hazırlandım
    sadece. o beni dışarda bekleyeceğini söylemişti. kapının önünde. evden
    çıkarken, anneme izmarit’le buluşçam dedim, bucadayım, geç kalkmam. alkol
    almıcam.” annemi teskin etmek için kuruluş sihirli kelimelerdi bunlar. başka
    türlü başa çıkamıyordum kendisi ile. 35 yaşında hala annemin otoritesi ile baş
    etmek zorunda kalıyordum. aşırı endişeliydi her konuda. sadece benim için
    değil, her konuda. ama ona psikiyatriste çıkalım diyemezdim. bi kez ablama
    dedim bunu, tartıştık. söz konusu ailede, tek hasta ben olmalıydım. fazlasını
    kaldıramıyorlardı. her neyse, seçil’i elinde iki sigarayla buldum. yanık. biri
    benim içindi. yürümeye başladık. nereye gittiğimizi bilmiyordum. üç dakika
    sonra anladım. sığınağıma. 17 yıllık sığınağım. buca eski tren istasyonu.
    giderken, “para var mı üstünde” dedi, “şarap alalım.”
    “var ama bi süre içmemeye karar verdim” dedim. “psikozum
    tetikleniyor bu aralar, biliyorsun.”
    “bişicik olmaz” dedi, “beşincisine girersin psikozunun olur
    biter. girer çıkarsın. girer çıkarsın.”
    “o değil mesele” dedim. “işimi kaybetmek istemiyorum. bu
    yüzden.”
    “o halde paso ekip durma. şarap istiyorum ben.”
    “sana alayım o zaman” dedim.
    “ikimize de canım.”
    “peki. tütün var mı?”
    “var var.”
    beni bakkalın önünde bekledi. girip iki şişe bir buçuk
    litrelik aldım markasına bile bakmadan. anca keserdi. biri ona biri bana.
    oturduk. banklara. karanlıktı sığınağım. ve neyseki kimse
    yoktu. genellikle kimse olmazdı zaten. ne insan ne araba. ne de ışık. belki
    bazen bir iki kedi.
    oturduk. şarapları açtı o. ilk yudumdan önce iki sigara
    sardım. sigara güvende hissetmemi sağlayan bir şeydi. saatlerce içmesem bir şey
    olmazdı ama içmek istediğim anda yanımda bulunmalıydı. o yüzden yedeksiz
    çıkmazdım asla.
    “anlat” dedi, “gene noldu?”
    “yok bi şey” dedim, “bundan bahsetmeyelim. refik napıo.”
    “iyi” dedi, “neden geldim sanıyorsun?”
    “neden gittiğini bilmiyorum ki” dedim.
    “sen de gittin ama” dedi, “bir yıldır ortalıkta yoktun.”
    “evet” dedim, “işleri zack’e teslim etmiştim.”
    “o nerde?”
    “gezegenine gitti gündüz. uzun bi süre gelmez. kafam rahat.”
    zack’in gezegeninde hiçbir şey yoktu. ne herhangi bir insan,
    ne de hayvan. bitki bile yoktu. sadece taş ve kum. bazen oraya gider ve
    günlerce gelmezdi. ben de kafamı dinlerdim.
    “iyi bare” dedi. “sen napıyosun?”
    “hiç” dedim. “iş güç. fanzin ve fabrika.”
    “fanzin fabrikası.”
    “ehehe.” dedim. “tuncay napıyo?”
    “iyi” dedi. “bak bi kez daha sormucam. noldu?”
    “sen anlat” dedim.
    “soru işaretleri olmasın” dedi, “canını sıkan?”
    “olabilir” dedim, “bilirsin, sevmem soru işaretlerini.”
    “bu yüzden her birini bir ünlemle tamamlamak ister ama
    yapmazsın.”
    “boşuna soru işareti ünlem demedik fanzinin adına” dedim.
    güldü. şarabından bi yudum aldı. ben de ikişer sigara daha sardım. bi süre
    sessizce oturduk. yaklaşık yarım saat kadar. bu süre içinde defalarca göz göze
    geldik. her seferinde, gülümseyerek göz kırptı bana. ardından, “özlem napıyo”
    diye sordum.
    “iyi” dedi. “hala anlatmıcak mısın?”
    “hiçbir şey bilmiyorum ki” dedim, “neyi anlatayım.”
    “olan biteni” dedi.
    “biliyorsun zaten” dedim.
    “bi de senden dinleyelim” dedi.
    “geçelim. sen napıyosun?
    “iyiyim” dedi, “bi yere gitmicem uzun süre merak etme. bi
    süre sendeyim. gerçi odandaki diğer yatağı kaldırmışsınız ama.”
    “eskimişti” dedim. “attılar.”
    “beraber yatarız artık.”
    “sırt sırta.”
    “aha güzel fikir. bi özlem değilim gerçi ama.”
    “onu çok özledim” dedim.
    “o da seni” dedi. “ama biliyorsun. yani. bilmiyorsun da.”
    “bilmiyorum” dedim. “hiçbir şeyi bilmeyen bir fareyim ben.”
    “kedilere dikkat et o zaman” dedi.
    “kedilerle aram iyi” dedim. “canımı sıkan insanlar. hiçbiri
    beni evine alıp besleme taraftarı değil.”
    “ya biz?”
    “siz sürekli gidiyorsunuz.”
    “geri de dönüyoruz ama.”
    “benim kalıcılığa ihtiyacım var.”
    “sen de kalıcı sayılmazsın” dedi, “bir yıldır yoktun
    ortalıkta.”
    “işleri zack’e devrettiğimi söylemiştim. ve o sıçıp
    batırdı.”
    “neden anlaşamıyorsun onunla?”
    “bak bunu biliyorsun tamam mı?” dedim, bağırıyordum. “her
    şeyi biliyorsun sen. soru sorup durmayı kes lütfen. sen anlat. refik napıyo.”
    “iyi” dedi. “sigara sarsana.”
    “sıra sende” dedim.
    “sırası olduğunu düşünmüyorum bunun.”
    “hiçbir şeyin sırası yok. sırası değil. sırası değildi. bak
    bu mesele uzun tamam mı. bir yıllık bir dava. ve fazlasıyla karışık. anlatmak
    istemiyorum. o yüzden eskilerden bahsedelim. keyfimden bi yıldır yoktum ortada
    herhalde. tuncay napıyo?”
    “iyi dedim ya canım. tekrar tekrar sorup durmaktan vazgeç.
    burada bizden değil senden bahsediyoruz. hep öyle oldu. ve daima öyle olucak.”
    “eski günleri özledim” dedim.
    “biz de öyle.” dedi. bi yarım saat kadar daha hiç konuşmadan
    arada bir göz göze gelip, sık sık sigara sararak geçirdik. o her seferinde bana
    gülümseyerek göz kırptı. ben tepki vermedim hiç. kafamda birkaç soru işareti
    vardı ve bunları kendim tamamlamak zorundaydım. ve bu durumdan hiç
    hazzetmiyordum. yığınla olasılık silsilesi ile başa çıkmak yorucuydu. en sonunda
    ve her seferinde, böyle durumlarda, kendimi seçil’le buluyordum. hiçbir şeyi
    çözmüyorduk birlikte. hiçbir şey tamamlanmıyordu. ama biriyle konuşmaya
    ihtiyacım olduğunda o geliyordu. daha çok kendimle. ve hiç kimseyle konuşmak
    istemiyordum hiçbir şeyi. hatta uzun süre sessizliğe gömüleceğimden emindim.
    seçil başkaydı. can kurtaranımdı benim. son zamanlarda iyice zayıflamıştı.
    bitkin görünüyordu. ailesi ile başı hala beladaydı. ama artık onların
    zincirinden kurtulmuştu. eve çıkmışlardı refik’le, anladığım kadarıyla.
    anladığım kadarıyla diyorum çünkü yarım yamalak anlatıyordu. yarım cümleler
    kuruyor, cümleden cümleye atlıyordu. takip etmek zordu. ve onun anlattıklarını
    size anlatmak istemiyorum. aramızda. benim ona anlattıklarımı da size
    anlatmayacağım. o da aramızda. her şey aramızda tanrısını satayım. bu beş
    kişinin arasında. olan bitenin çok azına şahit oldunuz ve daima da öyle olucak.
    ve daima kapalıydı anlatılanlar. bir noktadan sonra daima duvar ördüm.
    duvarlar. bir sürü duvar. ve onları aşıp gelmek isterseniz, kapı açık. ama
    kapının yerini bilen biri için geçerli bu. biliyorsa, sonrasını pekala kendi de
    yazabilir. ama bunu da yarıda kesebilirim. özeller çünkü. hiç kimseye
    bağışlamam onları. siz göremez konuşamaz ve duyamazsınız. bu böyle. nokta.
    “haftasonu yeni evimize gelmek ister misin?” dedi seçil.
    yarım saat suskunluktan sonra.
    “işporta açıyorum” dedim. “olmaz.”
    “özlem de olucak ama” dedi.
    “yalan söylüyorsun” dedim. “olmucak.”
    “tamam kabul. yalan söylüyorum. şansımı denedim.”
    “deneme” dedim. “işim var. fabrika ve işporta.”
    “işporta fabrikası.”
    “bu uymadı” dedim. gülüştük. “özlem napıyo?”
    “iyi. sıkıldım ama. sorup durma dedim sana de mi? bi şeyler
    yiyelim mi. şarap bitiyor. çok güzel kokoreççi biliyorum.”
    “ben de biliyorum da aç değilim.”
    “sen biliyorsun zaten. yeriz.”
    “olmaz” dedim. en sonunda, şaraplar bitince, birer kokoreç
    yiyip eve döndük. yanyana yatma fikri aptalcaydı. eve girer girmez çıkıp gitti
    hemen.
    31.05.2017

  • geriye dönüşler 2 – bölüm 9 – highest of the angels

    “bunu yapma” dedi özlem
    “neyi yapmayayım” dedim
    “gidiyorum diye ağlaman gerekmez”
    “ağlamıyorum” dedim, “ağlayacak değilim”
    günümüzden 15 sene öncesiydi. 2001 yılı sonbaharı. karşıyaka’da
    bir evdeydik. o’nun evinde. yeşil halılı olan. sabahın beşinde uyanmıştık.
    uyanmıştık çünkü uçağı vardı. bristol’e gidecekti. aktarmalı. önce istanbul’a.
    sonra da. sonra. her neyse.
    uyandık. ben hiç uyumamıştım gerçi. o arkasını dönmüştü. ben
    ona arkasından sarılmıştım. arkasından sarılıp ağlamıştım. o uyumuştu. aşırı
    sarhoştu çünkü. ben de sarhoştum ama onun kadar değil. sızmıştı o, demek daha
    doğru olucak. ardından alarma uyanmış -bir çalar saat- ve arkasını dönüp
    gözlerimi yaşlı görünce ağlaman gerekmez demişti, yapma bunu. neyi yapmayayım.
    “tekrar gelicem” dedi ve bunu beni avutmak için söylediğini
    sanıyordum. şimdiyse ilk kitaptaki, hikayedeki açıkları kapatmaya çalışıyorum.
    anlatarak daha çok açık verileceği ise gerçek, kendin hakkında açıklar. öyle
    demişti seçil, ilk okuduğunda o lise defterinin arkasına çiziktirdiklerimi,
    “kendin hakkında çok açık vermişsin.”
    “biz bir yere gitmiyoruz”
    “gene geliriz”
    “hiçbir yere gittiğimiz yok moruk”
    özlem’in gidişinin ardından birer birer göndermiştim onları,
    seçil refik ve tuncay’ı.  bunu ben
    yapmıştım. yapmıştım çünkü artık yalnız kalmak istemiyordum. çelişkili
    görünebilir son dediğim, ama halüsinasyondan arkadaşları hesaba katarsak bu
    çelişki ortadan kalkar. sonra, yani ardından, birer birer gerçek insanlar
    gelmeye başladı, ne kadar çok gerçek insan gelirse, o kadar çok yaklaştım halüsinasyonlara.
    gerçeklerden kaçmak bir güçsüzlük belirtisi ya da korkaklık değildir. kabul
    etmediğin, edemeyeceğin gerçeklerle başa çıkmak yerine, yerine hayaletleri
    koymak.. yer değiştirmek. masallara ihtiyaç duymak. hatta yetişkinlerin
    yanındayken masalara ihtiyaç duymak altına saklanmak için, bir çocuk gibi,
    dediğim gibi, bir güçsüzlük belirtisi değildir. gerçek dünya alabildiğine saçma
    ve mantıksızlıklarla örülüdür çünkü. çalışmak zorunda olmak gibi aptal bir
    zorunluluğu barındırır mesela. ve bunun gibi daha başka bir sürü aptal
    zorunluluğu ifa eder. hatta sigara ve alkolün dışında ki tüm icatlar, buluşlar
    aptalcadır. bana kalırsa hiç çıkmamalıydık sudan. evrim basamak atlamamalıydı.
    bunları bana tuncay anlattı, ben de size anlatıyorum. tuncay’ı ben yarattım,
    diğerlerine de. ama şimdi, artık, beni gerçeğe demirden zincirlerle sıkı sıkıya
    bağlı tutan ilacım sayesinde, onlardan uzaklaşıyorum.
    2pac “ümitsizim, beni bebekken öldürmeleri gerekirdi” diyor.
    ben de aynı fikirde olduğumu ilan ediyorum durmadan, son zamanlarda. ardından
    daha iyi zamanlara ait birkaç dilim aklıma gelmiyor, şimdi niye öyle değil
    diyorum, masalların olmayışına hayıflanıyorum biraz, ve gün boyu, hemen hemen
    hiçbir şey yapmadan uzanıyorum. yemek işemek ve sigara içmek dışında yaptığım
    nerdeyse hiçbir şey olmadan uzanmak. bir de iş ilanlarına bakmak var tabii. olmayan
    iş ilanları. bir zorunluluk olan çalışmak. olmayan para. bir zorunluluk olan
    para. olmayan ve zorunluluk olan daha başka bir çok şey. ve ardından ilacı
    bıraksam mı acabaya, doğru evrilen düşünce. ama bırakamam. çünkü tekrar, ıssız
    bölgelere uçabilir zihin. ıssız çünkü, orada seni kimse anlamaz. anlayamaz
    çünkü gerçeklikle bağını koparmışsındır ve bunu anlattığında herkesin hoşuna
    gider, bi eremedim o kafaya derler, ne içtiysem olmadı. sanki çok güzel bir
    bokmuş gibi. sadece endişe ve korku olan o ıssız bölge. ve orası, o gerçek
    dışılık, diğer kendi oluşturduğum gerçek dışılıktan, yani masallarımdan
    kilometrelerce ters açıda kalır. o yüzden her şeyi boş verip masallara dönelim.
    nerde kalmıştık.
    uyandı özledim. henüz ayılmamıştı. uçağı vardı. önce
    istanbul’a sonra berlin’e ardından bristol’e gidecekti. orada birine aşık
    olduğunu söylemişti ve bunun benim ondan uzaklaşmam için söylenen bir yalan
    olduğunu anlamam, yani öğrenmem uzun zaman alıcaktı. hayatı boyunca bana sadık
    kalıcaktı. sadece, sadece artık, hayatımı mahvettiğini düşündüğü ve bunu yapmak
    istemediği için gidiyordu. okuyacaktı orada. öyle demişti. ve uyandı.
    “iki başlı ejderha hikayesini bilir misin” dedi bana.
    “hayır” dedim. “kesin sen uydurmuşsundur.”
    “hayır” dedi, “ben uydurmadım, bak şimdi, zamanın tekinde
    iki başlı dört ayaklı ve dört kollu bir ejderha varmış, iki kuyruklu iki kalpli
    falan, ve kafalardan biri dişi diğeri erkekmiş. ama bu şekilde hayatları daha
    zor geçiyormuş, her şeyi daima beraber yapmak zorunda kalmak bazen sıkıcı ve
    zorlayıcı olabiliyormuş. işte bilirsin aynı anda uyumak, aynı anda uçmak falan
    filan. ve dişi olan bir büyücüden bahsetmiş ona, bizi ayırabilir demiş, erkek
    olan pek hoşlanmamış bu fikirden, tüm zorlayıcı etkenlere rağmen memnunmuş bu
    halden çünkü onu kaybetmekten korkuyormuş. söz vermiş dişi olan onu asla
    bırakmayacağına dair. sadece bazen yalnız kalmak istiyorum demiştim. bu kötü
    bir şey değil. inan bana değil. çaresiz kabul etmiş erkek olan ejderha. ve
    ayrılmışlar. dişi ejderha bunlar ayrılır ayrılmaz uzaklara uçmuş. ve yıllarca geri
    dönmemiş.”
     hikayenin kalanını
    dönünce anlatıcam, dedi özlem. merak ettim, dedim. yaşayıp göreceksin, dedi.
    iki başlı ejderha olmak istediğini biliyorum ama bence biraz ağzından ateş
    yerine duman çıksın. dönücem. ama bu uzun zaman alıcak.
    iki sigara sardı. birini bana attı. “bu bana son sigara
    sarışın sanırım” dedim.
    “hayır değil” dedi gülümseyerek. “havaalanında da içeriz
    diye değil ama, gerçekten değil.”
    evden çıktık. o zamanlar izban yoktu. otobüste tam
    havaalanına girmezdi. gerçi servis vardı ama o da epey pahalıydı. yani bize
    göre pahalı. her neyse.
    bir saniye, anlatmayı 
    unuttum. biz evden çıkmadan önce, kapı çaldı, bir gün önce gece, seçil,
    sabah gelirim, o zaman vedalaşırız, demişti. oydu gelen. sımsıkı sarıldılar
    özlem’le. ve evden çıktık. üçümüz. otobüs yolculuğu. ardından bir sigara daha
    sardı özlem. uçağa bindi. ve bir sihirbazlık gösterisi gibi ortadan kayboldu.
    tam 20 yıl boyunca da, arada birkaç kez gelişi dışında ortalıkta gözükmedi.
    arada bir telefonda konuştuk, hepsi bu. dönüşte, seçil’e iki başlı ejderha
    hikayesini bilip bilmediğini sordum. “biliyorum ama senin bilmemen gerekiyor”
    dedi. ne kadar ısrar etsem de anlatmadı. ben hala içimde ufacık bir umut
    kırıntısı arıyordum. bu hikayenin devamında saklı olabilirdi.
    her neyse, ardından, yani bir hafta sonrasında, seçil’i, ve
    daha sonra, refik ile tuncay’ı yolcu edip, hayatımdan çıkardım. ve nerdeyse 12
    sene, arada bir kez refik’in gelişi dışında, onlarla görüşmedim. gerçek
    alabildiğine sıkıcı ve ikiyüzlüydü. ve şimdilerde tekrar, o gerçeklikle
    mücadele etmek zorundaydım. ama içimden gelmiyor. hayaletlerim de gelmiyor.
    ejderha hikayesinin devamını başka bir gün anlatırım. yoruldum.
    13 kasım 2016

    * başlık this empty flow’un bir şarkısının adıdır. 
  • geriye dönüşler 2 – bölüm 8

    geriye dönüşler 2 –
    bölüm 8
    2000
    yılı son baharı. evde oturuyoruz. altı kişiyiz. ben yerde oturuyorum. özlem yanı
    başımda. o da yerde. refik ve seçil bir kanepede. tuncay rakı dolduruyor
    herkese. gelecekte başıma hangi çorapları öreceğimden, zihnimi nasıl darmadağın
    edeceğimden habersizim henüz. henüz hiç fanzin çıkarmadım. henüz pek bir şey
    yazmıyorum. henüz sadece kısa yazılarım var ve bir anda geldi dördü birden.
    önce tuncay ile bir işporta tezgahında tanıştım. eski kitap satıyorduk. sonra
    seçil geldi tezgahıma. kitap satmak için. eski okul kitabı satıyordum. ardından
    beni refik’le tanıştırdı. ardından refik’le kardeşinin, özlem’in evine gittik.
    ardından özlem’le tanıştım. ardından bazen refik ve tuncay bazen özlem’in
    evinde kalmaya başladım. ardından, önce özlem gitti. sonra refik ile tuncay.
    sonra seçil, ankaraya. ara ara çıkıp geldiler.
    sonra
    geleceğimi yazmaya başladım. tamamen kafayı yemiş olabileceğim dönemleri. ama
    bugün, sizlere, açığa çıkmamış bir geçmiş zaman diliminden bahsedeceğim. bizi
    hiç kavga ederken görmediniz değil mi? etmedik de ondan canım. birkaç ufak
    tartışma hariç, hiç küsmedik birbirimize. birbirimizden başka sığınabileceğimiz
    kimse yoktu. yalnızlık. yalnızdım ve yalnızlığı kanıksamıştım. yalnızlığı
    kanıksadığım için çıkıp geldiler birer birer. hiç arkadaşım yoktu ve eski okul
    kitabı sattığım bir işporta tezgahım vardı. sonra arkadaşlar edindim kendime,
    bazı kısa süreli arkadaşlıklar ve bazı sıkı dostluklar. bazı hayranlarım oldu,
    bazı sevgililerim de. ama o günü asla unutmadım.
    önce
    tuncay’la tanışmış, ardından seçil’le arkadaş olmuştum. sonra seçil bana, akşam
    “tuncay’la onların evine gel, refik’le tanıştırcam seni” dedi. refik seçil’in
    sevgilisi idi. o gece seçil’i evine bıraktı refik. ben de yanlarında gittim.
    seçil özlem’in bir üst katında yaşıyordu. o gün özlem’de kaldım refik’le
    beraber. ertesi gün tekrar refik’lere uğrayıp işporta çantamı kaptığım gibi
    tuncay’la işporta tezgahına yöneldim. birkaç kez daha evlerine gittim. birkaç
    kez seçil bi kez de özlem geldi işporta tezgahıma. tuncay tezgahta meyve suyu
    süsü verilmiş votka içiyordu. yasaktı işporta tezgahında içmek. öğrencilere
    kitap satıyorduk çünkü. yazılı olmayan bir yasak vardı. hoş karşılanmazdık. şimdi
    büyükler için kitap sattığımdan dolayı tezgahta içiyorum ama hala hoş
    karşılanmıyoruz. her neyse o gün evde buluştuk.
    tuncay
    çağırdı. “bugün önemli bir gün” dedi, “gelmen” lazım. ekim ayının beşiydi ve
    okulumun açılmasına bir hafta vardı. üniversiteyi kazanmıştım ama
    bitiremeyeceğimi biliyordum. refik ve tuncay tıp ya da eczacılık ya da ona
    benzer bir şey okuyordu. dördüncü yıllarıydı. ben on sekiz, özlem yirmi bir,
    seçil yirmi üç, refik ve tuncay da yirmi beş yaşındaydı. tuncay’ın oldukça kısa
    saçları ve oldukça kısa sakalları vardı. seçil’in sarı saçları sürekli
    örülüydü. bunu ilk kez duyuyorsunuz. refik rastalı ve sakalsızdı ki bunu da
    biliyorsunuz. refik ve tuncay dört yıl önce üniversitede tanışmışlardı. bir
    sene sonrasında okula seçil girmişti. tıp okuyordu o da. aile zoru ile okula
    girmişti ve asıl istediği şey sosyoloji idi.
    her
    neyse işte, o gün eve gittik tuncay’la beraber. giderken üç paket sigara
    almıştık. tuncay’ın işporta tezgahı çok iyi iş yapıyordu. 2 ayda dört beş
    milyar gibi bir para kazanıyor, yılın kalan günlerinde çalışmıyordu. kira
    düşüktü çünkü ev çok kötüydü. o zamanlar alsancak da şu anki kadar kalabalık
    değildi zaten, bu kadar çok bar yoktu ve bu kadar çok çirkefleşmemişti
    insanlar.
    eski
    okul kitabı satıyorduk. 250bin liraya bir öğrenciden alır başka bir öğrenciye
    dört beş milyona satardık, o zamanın parası ile. tüm şehrin ortaokul ve
    liselileri sevgi yoluna gelirdi. o zamanlar devlet kitap dağıtmıyordu. ve
    tuncay tüm okulların müfredatını ve dahası karşıdan gelen öğrencinin üniformasından
    hangi okula gittiğini bilirdi. nerden bildiğini bilmiyorum ama gerçek bunlar.
    palavra sıkmıyorum.
    eve
    girdik. özlem saçı ile oynuyordu biz girdiğimizde. çok seviyordu saçları ile
    oynamayı. refik ve seçil de meze ile ilgileniyordu. rakı yapıcakmışız meğer.
    önemli olan buymuş. bize kapıyı seçil açtı. mutfağın penceresinden sokak
    görünüyordu, geldiğimizi görmüş. “sigaraları unutmadın umarım” dedi açar açmaz
    tuncay’a. “unutmadım yavrum” dedi tuncay.
    içeri
    geçip biraz bekledik. özlem’in yanına oturdum.
    “saçlarımı
    örsene” dedi özlem.
    “bilmiyorum
    ki” dedim.
    “bildiğin
    gibi ör o zaman” dedi. henüz sevgili değildik, ama olmaya yakındık. sevgili
    iken de hiç klasik bir sevgili olmadık zaten. pek el ele bile tutuşmadık.
    saçlarını tutup bildiğim kadarıyla örmeye çalıştım. nasıl yapılacağını
    biliyordum aslında, sadece daha önce hiç yapmamıştım.
    rakılar
    önceden alınmıştı. iki yetmişlik. sıkı içiyorlardı. ben ilk rakımı üç yaşında
    yanlışlıkla babamın çay bardağındakini su sunup içmiş, bir daha da ağzıma
    sürmemiştim. bunu söylemiştim yolda tuncaya. “içeceğin bir zaman mutlaka
    gelicekti” demişti. “rakısız olmaz moruk.. rakı hayatın özünü sunar adama.
    gerçek kalbin açığa çıkar. nasıl bir adam olduğun anlaşılır. diğer alkoller de
    anlaşılır bu ama rakı da daha çok ele verirsin kendini..”
    kapı
    çaldı. “baksana girdap” dedi özlem. “senin bakman gerekiyor.”
    “neden”
    dedim.
    “öyle
    işte” dedi. gidip kapıyı açtım. bana çok benzeyen bir adam girdi içeri.
    altıncımız. ilk kitabın bir yerinde altı kişiyiz demiştim, okuyan biri de hata
    bulduğunu söylemişti. yanılıyorsun, demiştim. şimdi itiraf ediyorum. hata yok.
    altı kişiyiz.
    gelen
    adamın zack olduğunu söylediler. hiç konuşmuyordu. gecenin bir kısmına kadar da
    hiç konuşmadı. özlem’in diğer yanına oturdu o da. özlem elini tuttu zack’in.
    ben sevgili olduklarını düşündüm. gerçek açığa gecenin sonunda çıkacaktı.
    masa
    kuruldu. ve oturduk. saki olan tuncay’dı. bardaklar dolduruldu. sigaralar
    yakıldı. mezeleri anlatmayacağım ama seçil’in bu konuda marifetli olduğunu
    söyleyebilirim. günlerden perşembeydi.
    “söze
    benim başlamam gerekirse” dedi refik,
    “gerekmez”
    dedi özlem, zack’e bakıyordu. zack olumsuz bir şekilde kafasını salladı. “tamam
    ben başlayayım. bugün zack’in doğum günü, ona içelim”
    kadehleri
    tokuşturduk. ufak bir yudum aldım. içemiyordum.
    “içemiyorsan
    zorlama tatlım, bira da var, tuncay mutfakta anlattı, ilk kez içiyormuşsun
    galiba” dedi seçil.
    “yok
    içerim” dedim, “sizden yavaş giderim sadece”
    “içicek”
    dedi zack. “içsinki meseleyi çözelim.” fondip yaptı ilk bardağına.
    “ne
    meselesi” dedim, cevap veren olmadı.
    gece
    boyu içip sohbet ettik. zack hiç konuşmadı. ben ara ara lafa girdikçe bana dik
    dik bakıyordu zack. ardından sabaha karşı, herkes sızdı. zack’le başbaşa
    kaldım. ben sadece iki kadeh içmiştim ama bu bile beni fena çarpmıştı. zack’in
    ne kadar götürdüğünü bilmiyorum ve özlem’in de. en çok onlar içti.
    masada
    oturuyorduk. “ben de yatayım artık” dedim ama yatıcak yer yoktu, bir tek
    özlem’in yanı boştu. buna henüz cesaret edemezdim. “ama nerde yatıcam ki, sana
    da yer yok.”
    “ben
    gidicem zaten” dedi, “özlem’in yanına yatarsın. ama çok umut bağlama ona.
    gidicek o. bunu aklından çıkarma. dördü de gidicek. unutma bunu. çok konuşma
    insanlar arasında. zaten şu an pek konuşmuyorsun da, ilerde konuşmaya
    başlayabilirsin. konuşma hiç. dilini yut. daha az acı çekersin böylece”
    “anlamadım”
    dedim. benim yaşlarımdaydı ve bana çok benziyordu. saçları çok kısaydı sadece.
    nerdeyse üç numara. benimkiler biraz uzundu ve henüz dökülmemişti.
    “ne
    kadar çok acı çekersen, o kadar çok bana benzersin” dedi. “unutma bunu. daima
    seninle olucam. hep içindeydim”
    anlamadığımı
    söyledim tekrar. sarhoşluğuna veriyordum ama sarhoş gibi bir hali de yoktu o
    kadar içmesine rağmen. kalan son şişeden son kalanı ikimize pay etti ben daha
    fazla içmeyeceğimi söylesem de.
    “anlayacaksın
    zamanla” dedi, “ben konuşayım, sen sonra anla. fazla yakın olma insanlarla.
    etini koparıp ruhunu çalar çoğu. bazıları hariç. bazıları her ne yaparsan yap,
    hayatının sonuna kadar seninle kalıcak. henüz tanışmadın onlarla. bu dört piçe
    güvenme. sevmiyorum onları. ve özlem bana aşık, sana değil, unutma bunu. senin
    içinde beni gördüğü için ilgileniyor gibi seninle. sana fal baktı değil mi
    geçende. her şeyi gördü. tüm hayatını. özel güçleri var hatunun.”
    “böyle
    şeylere inanmam ben” dedim
    “inansan
    iyi edersin” dedi. “en çok da bana inansan iyi edersin. arada bir bana izin
    ver.”
    “ne
    izni vereceğim sana”
    “seni
    tehlikelerden korurum”
    “anlamıyorum
    gerçekten. özlem’i nerden tanıyorsun sen”
    “seninle
    aynı gün tanıştım bu insanlarla ben de. hadi ben gidiyorum. rakını bitirip
    özlem’in yanına yat.” rakısına fondip yapıp gitti. o günden sonra da, ara ara
    gelmeleri dışında pek görünmedi bugüne kadar.
    gidip
    özlem’in yanına yattım. arkamı ona dönüp. fark edip arkamdan sarıldı bana.
    ellerimi tuttu. “gitti mi?” dedi
    “zack
    mi?” dedim. “gitti evet”
    “söylediklerine
    kulak asma” dedi, “seni kıskanıyor sadece. ben girdap’ı daha çok seviyorum”
    “onu
    nerden tanıyorsun sen” dedim.
    “yüzünü
    dön” dedi. döndüm.
    “hayır
    be şapşal öyle değil” dedi, “kendine dön yüzünü, bulursun”
    onu
    öpmeye çalıştım. dudaklarını kaçırdı. “henüz değil” dedi, “sarhoş olmadığım bir
    gün yapalım bunu. uyuyalım hadi. güzel düşler”
    ilk
    kez bir hatunla beraber yatıyordum. rahat bir pozisyonda değildim ama onun
    rahatı bozulmasın diye hiç hareket etmeden yattım öylece. sabaha karşı
    uyuyakalmışım. uyandığımda evde kimsenin olmadığını sandım. tuncay refik ve
    seçil çıkmış meğer. özlem tuvaletteymiş. şifonun sesini duyunca anladım evde
    biri daha olduğunu. duvar saati üçe geliyordu ama o saate asla güvenilmezdi.
    sürekli ya geri kalır ya da ileri giderdi. seviyorlardı saati bilmemeyi
    kahramanlarım. kap kalın perdeler hala örtük olduğu için gece mi gündüz mü
    anlamadım. hala uzanıyordum. özlem çıkıp, “nihayet uyanabildin bebeğim” dedi.
    “rahat uyumadığını biliyorum, ama alışıcaz beraber uyumaya”
    “yoo
    rahat uyudum” dedim.
    “yalancı”
    dedi. “hadi bana şarap al”
    hava
    çoktan kararmıştı. oniki saattir uyuyordum. şarap alıp geldim. müzik açtı
    özlem. yanıma, yere oturdu. salondaydık.
    “zack’e
    kafanı takma” dedi, “ona izin vermezsen iyi edersin. insanları sevmez o.
    güvenmez kimseye. aslında sadece güvenmeme konusunda kendini zorluyor”
    “neden?”
    “acı
    çekmek istemiyor da ondan”
    “ben
    acıdan korkmuyorum” dedim
    “biliyorum
    bunu” dedi. “hem benim bi yere gittiğim yok. yalan söylüyor”
    “gidebilirsin”
    dedim. “bi gün gidebilirsin de. sorun değil bu”
    “sorun
    değil mi?”
    “yani
    sorun evet ama bu konuda yapabileceğim bir şey olmaz ki”
    “bi
    yere gitmiyorum merak etme.”
    ardından
    iki ay geçti. ve bir gün özlem gideceğinden bahsetti bana. almanya üzerinden
    bristole. okuyacakmış orada. babası öyle istiyormuş. ve hayatımı mahvediyormuş.
    mahvettiği falan yoktu oysa, sadece bazen öfkelenip laf sokardı bana ki bunu
    biliyorsunuz. bütün hıncını benden alıyor gibiydi. sorun etmiyordum.
    sonra
    onu havaalanına bıraktım ve bundan sonra zack’in tavsiyelerine kulak asmayı
    öğrendim. daima haklı çıktı ve daima içimde bir yer buldu kendine. bazen açığa
    çıkıp çeneme kapattı, bazen benim yerime insanlarla konuşup benden
    uzaklaştırdı.
    yıllar
    sonra zack, özlem’le kaçtıklarını anlattı bana. benden uzaklaşmışlar. ben de
    çok keyifli sürekli geyik yapan birine bu yüzden dönmüşüm. yıllarca özlem’e
    benim için bakmış zack. bakmış derken, beraber yaşamışlar yani. orda burda. ama
    ne zaman hayatıma biri girse, zack hemen geri geliyordu. suskunlaşmalarımı
    sağlıyordu hemen. nedenini bilmiyordum. herkesten kıskanıyordu beni. koruduğunu
    iddia ediyordu oysa. öldürmem gerekiyordu puştu. yapamıyordum.
    29
    nisan 2016.