Etiket: geriye dönüşler 3

  • geriye dönüşler 3: zack4evalution – bölüm2

    bölüm 13
    sanırım yine kendimi tekrar edeceğim, ‘kimine göre’
    ya da en fazla o kocamen kibrimle, kendimden bahsederim, ‘kimine göre’
    ya da en kötüsü kötü yazıyorumdur her zaman ki gibi daima sonsuza dek 4eva, daha fazla uzatmadan bahse gireyim.. anti-girdap timini ekarte ettiğimize göre. (sanırım bir gün anlayacaksınız neden arada bu tip girizgahlar ya da ara sekanslar verdiğimi, duvar örmeden edebiyat yapmama engel olan kara dehlizlerim somurtuyor ara ara.. )

    on üç bin yıl sonraydı, tam olarak onbeşbinikiyüzonsekiz yılı, zentelânga mevsimi idi dış gezegenlerin, bizim olduğumuz kısmında, zemt galaksisinde. merkez gezegen o devasa hacmi ile yine ışıltılı gökdelenleri ile yanıyordu karşımızda. ay ışığı yerine minik dev adını verdiğimiz merkez gezegenin ışığında özlem ile kendi ürettiğimiz şarabı içiyorduk. kendi çadırımızda. seks yoktu ve hiç olmamıştı. öpüşmemiştik bile. daha önemli macellanlarla güreşmek zorunda kalmasak, sanırım yörüngemizi iç açılarımızın ruhani ekseninden bedensel arzularımıza kaydırırdık.
    refik az önce burundan höpürdettiği toz helva sayesinde ormana çıkmış, yeni ufuklara merkez gezegenin boyunduruğundan kurtarmak için yıldız tozu döküyordu.

    seçil girdi, elinde limonata diyebileceğiniz, ama zemt galaksisinde indezeltah adı verilen, limonlu vişneli ve elmalı bir karışımla.

    “çocuklar başımız belada” dedi girer girmez, durakladı, panik halindeydi. ikimizde, yani özlem’le ben aval aval yüzüne bakıyorduk, duraksadı duraksadı, duraksadı, sonra müthiş bir kahkaha patlatarak, “ikinci savunma sistemleri de çözüldü” dedi, içeri girmemize bir duvar kaldı. duvar dediği, sizin bildiğiniz gibi öyle tuğladan taştan değil, zirzeh adını verdiğimiz ateşten oluşan, merkez gezegenin içeriği girişimizi engellemek için son ürettiği kalkandı.

    içeride, yani merkez gezegende son derece katı, uzlaşılmaz ve aşırı güçlü bir diktatörlük vardı, liderleri tayyip’ti. ölüm yoktu, merkez gezegende, ölüp ölüp dirilme vardı, çünkü asıl cehennem, ve asıl, yani gerçekte, yani göremediğimiz ama varlığını hissettiğimiz gerçek tanrı’nın gerçek cehennemi, merkez gezegen idi ve ibadete göre değil, ne kadar varlıklı ya da fakir olduğun değil, ne kadar şu veya bu olduğun değil, hislerinin, zihninin ve ruhunun ne kadar temiz kaldığı ile ilgiliydi dış gezegenlere mi, merkez gezenemi mi düşeceğin zemt galaksisinde..

    merkez gezegen bizim ördüğümüz ışıktan duvarın dışına asla çıkamıyor ancak insanları, uzaya ot gönderdik, bok gönderdik diyerek kandırıyor hatta uzaylılar olarak bizi gösteriyor ve korkmamız gerektiğini tembihliyordu. bizim ışıktan yapılma bedenimizin de içeriye girip fiziksel varlığımızla insanları uyarmamıza engel olmak için sürekli teknolojik yeni kalkanlar geliştiriyordu. orada teknoloji üst düzey olsa da, geliştirdiğimiz ruhani zintequella’larla kalkanlarını deliyor ve içeri sızıyorduk. bizde teknoloji yerine, yıldızların ışığında yetişen bitkilerden elde ettiğimiz, ruhumuzu fiziksel bedenimizin kafesinden çıkarıp, merkez gezegene iniş yapmamızı sağlayan ve orada tekrar fiziksel bir varlık haline gelmemizi sağlayan karışımlar vardı, bunlardan çay tütsü ve gıda elde ediyor arada meyve kabukları ile karıştırıp ekiyor ve yeni ağaçlar elde ediyorduk. kimi ağaçlar değişik mahsüller verirken kimi ağaçlarda sadece süs olarak duruyordu. ağaçlardan çeşitli takılar ve giysiler yaratıyor ve bunları kendi aramızda paylaşıyorduk. panayırlar ve pazarlar düzenliyor, yine de büyük toplantılarda merkez gezegenin insanlarına verilen son şansı değerlendirmeleri için uyarıcı mesajları konuşuyor ve mücadeleden vazgeçmiyorduk. merkez gezegenden yükselerek kaçmak dışında başka bir şansları yoktu.

    bu arada bir not, anti girdap timinin ağzını kapatmak için itiraf edelim, bolo bolo mülksüzler ve matrix’den çaldım hikayeyi doğru, kendi başıma oturup da yazamayacak kadar yeteneksizim. böylece gelecek yorumları ekarte ederek seçile geri dönelim. geriye dönemeyişler kumpanyası askıda kaldı.

    seçil, ikinci savunma sistemleri de çözüldü dedikten sonra, özlem elini yukarı kaldırak bir zafer işareti yaptı ve diğer elini, bana bir “çak moruk” diyerek havaya kaldırdı. “bi sigara at” dedim seçile..

    “merzana zintilengah” dedi, merzana zemtçe’de, toplandıktan sonra kurutulmaya bırakılan tütüne verilen isimdi. zintilengah ise, bizim ürettiğimiz bir şifreydi, tuncay gelirken getirir’in kısaltmasaydı. çünkü tuncay sürekli gelirken bir şey getirirdi herifin otuzsekizbin dönüm tarlası vardı ve dış gezegenlerin, ki sayısı yediyüzseksenyedi tane idi, ozwagingah adında bir tanesinde oturuyorduk. aslında sadece ortak lisanda konuşuyorduk zemt galaksisinde, ancak size nakletmem için türkçe anlatmak zorundayım. maalesef. herkes zemtçe öğrenene kadar da türkçe yazmaya devam edeceğim aşikar. devam edelim..

    dilin yapısı, yani zemtçe’nin, ispanyolca fransızca ve arapça karmasaydı. ve direktoman zemte gelince öğreniyorduk. ya ölünce gelirdin zemt’e ya da dünya hayatında bir takım ulvi tezgahlar sonrası gelirdin.

    her neyse, tuncay geldi ve elinde ki torbayı kafama atar gibi uzattı, “al lan piç, tütün sormuşsun.”

    sen nerden duydun dememe gerek yoktu, aramızdaki tüm konuşmaları istediğimiz an duyabilirdik, bunun için telefona ya da televizyondan canlı yayına ihtiyacımız yoktu. bu arada, merkez gezegenin televizyon sinyallerine son üç aydır giremiyor ve maalesef haberleri kesip kendimizi gösteremiyorduk. üstelik merkez gezegendeki üssümüz de basılmış, ve cehennemde yaşayan, dünya hayatından oraya düşen ama sonradan yükselip bize katılan insanların merkez üssü basılmış bir çoğu hapse tıkılmıştı. ancak nihayet merkez gezegenin ikinci savunma kalkanı da aşılmıştı özel karışımlı tütsümüz sayesinde. geriye tek bir kalkan kalmıştı. onu da aşınca, hapisteki kardeşlerimizi kurtarabilecek, merkez üssümüzü tekrar inşa edebilecektik..

    ikinci bölümün sonu..

  • geriye dönüşler 3: zack4evalution – bölüm1

    Normal
    0

    21

    false
    false
    false

    TR
    X-NONE
    X-NONE

    /* Style Definitions */
    table.MsoNormalTable
    {mso-style-name:”Normal Tablo”;
    mso-tstyle-rowband-size:0;
    mso-tstyle-colband-size:0;
    mso-style-noshow:yes;
    mso-style-priority:99;
    mso-style-parent:””;
    mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
    mso-para-margin:0cm;
    mso-para-margin-bottom:.0001pt;
    text-indent:14.2pt;
    mso-pagination:widow-orphan;
    font-size:11.0pt;
    font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
    mso-ascii-font-family:Calibri;
    mso-ascii-theme-font:minor-latin;
    mso-hansi-font-family:Calibri;
    mso-hansi-theme-font:minor-latin;
    mso-fareast-language:EN-US;}

    “oha
    amına koyayım, girdap da geldi tam olduk. otuz yedi senedir seni bekliyorum bu
    amına kodumunun galaksisinde” dedi tuncay. ben ne olduğunu anlamadım. şok
    içindeydim. birkaç dakika önce, renkli renkli ışıklar içerisindeki bir
    dehlizden, sanki ışık hızıyla geçmiştim. sonra gökten bir ormanın içine düştüm.
    sert bir düşüş değildi. sanki esnek bir yatağın üstüne düşmüşüm gibi hissettim.
    ama toprağın üzerinde ve bir ormanın içindeydim. öylece yerde kaldım. yetmiş
    dört yaşındaydım lan ben. şimdi otuzlarımdaki halime dönmüştü bedenim.
    nerdeydim, nasıl oldu bu, biraz önce evimde otururken şimdi neden buradaydım,
    bilmiyordum. on dakika kadar sonra arkamdan biri seslendi:
    “nihayet
    teşrif edebildiniz beyefendi.”
    kafamı
    çevirip baktığımda seslenenin seçil olduğunu gördüm. bir şok daha geçirdim. ben
    neredeydim. burası neresiydi. evimde oturuyordum lan ben. keyifli bir gün
    geçiriyordum. şimdi nereye geldim. yoksa yine mi psikoza girmiştim? ama bu bir
    psikoz ise, bu kez kesin kez yarağı yemiş olmalıydım çünkü daha önce ki
    psikozlarım bu kadar ağır değildi. ağır ne kelime, bu bir psikoz ise, hidrojen
    bombası gücünde bir psikozdu. durdum öylece. cevap bile veremedim.
    “sana
    diyorum girdo, hoş geldin” dedi seçil.
    “nerdeyim
    ben seçil, noldu?” dedim.
    “zemt
    galaksisine geldin abi”
    “o
    ne ya?”
    “anlatırım,
    uzun hikaye, gel bizimkilerin yanına gidelim.”
    “bizimkiler
    mi?”
    “tayfa
    işte, tuncay, refik, özlem”
    “ohaaaa”
    “sadece
    onlar değil, yeni dostlarla tanıştık burda, esçûmento var, donete var, sanchez
    var, virtual cosmos be rodrigo var. hz muhammed bile var lan. la oğlum adem de
    var havva da var. senin arky (keny) burda, tek takılıyor. tayfası var da,
    anladın sen beni. tupac var, penny rimbaud var. jori sjöroos var. robert smith
    var. var oğlu var. ama sana kötü bir haberim de var, tayyip erdoğan da burada.
    burada bile kurtulamadık pezevenkten. gelir gelmez kısa süre içerisinde karşı
    bölgenin lideri oldu adam.”
    “sus
    bi seçil. tamam anladım. tüm manyaklar burda. ama benim kafam karıştı. idrak
    edemiyorum, bana noldu? zemt galaksisi ne?”
    “öldün”
    “ne?”
    “öldün
    lan işte, kalp krizi geçirdin. günde dört paket sigara içip kanserden ölmedin
    ya, süpersin. ölümünü karşı bölge canlı yayın sonrası, gün boyu bant kaydından
    verip durmuş haberlerde üzerinde yorumcular havlamış falan. tabii biz
    bilmiyoruz bunları. biz de elektrik bile yok, televizyon neden olsun”
    “nası
    ya? canlı yayında ben mi vardım? karşı bölge ne demek?”
    “uzun
    hikaye adamım. konuşuruz. nasılsa artık sonsuza dek burdasın”
    “kafamın
    içinde filler sikişmeye başladı seçil. gangbang, orgy yapıyorlar amına koyayım.
    daha fazla konuşmayalım olur mu? sigara var mı?”
    çantasından
    bir poşet çıkardı seçil. içinde tütün olduğunu gördüm. bana sigara sararken
    konuşmaya devam etti.
    “cigara
    bile var adamım. sen ne diyorsun. şarap var, müzik var, kediler var, köpekler
    var. her şeyimizi kendimiz yetiştiriyoruz. şarabı kendimiz yapıyoruz artık.
    paramız yok ama olsun”
    göz
    kırptı bana bunu söylerken. seviyordum seçil’i. evet özlem’e aşıktım ama seçil
    de benim öz kardeşim gibiydi. aralarında bir ayrım gözetmiyordum”
    “ne
    zaman paramız oldu ki bizim seçil?” dedim sigarayı yakarken ben. ilk nefesle
    birlikte kendime gelmeye başladım.
    “ama
    sana bir de iyi haberim var. paramız yok çünkü burda para diye bir şey yok”
    “nasıl
    ya?”
    “anlatırım
    sonra. geldik”
    bir
    sürü çadırın olduğu bir bölgeye geldik. girişte “unpz bolo” yazıyordu.
    “oha
    amına koyayım. bolo bolo mu var burda dedim seçile. ve bizimkinin adı unpz mi?
    keşke yirmi iki yaşında gecenin bir yarısı girdiğim krizde, kestiğim bilekliğim
    değil de bileğim olsaydı.”
    “iyi
    ki de o gece bileğini ıskalamışsın. biz dünyaya lazımdık adamım, zamanı gelince
    öldük, çünkü buraya lazım olduğumuz tarih gelmişti. başımız belada bu aralar,
    anlatırız sonra”
    bir
    sürü çadırın ve bir sürü insanın arasından geçip bir çadıra girdik seçil ile.
    yürürken birileri “hoş geldin girdo” diyordu. cevap bile veremiyor aval aval
    yüzlerine bakıyordum. üzerime giyecek şeyler verdi seçil. çünkü, buraya
    düştüğümde çırılçıplaktım. ve yol boyunca da çırılçıplak bir şekilde yürüyüp
    insanların arasından çırılçıplak bir şekilde geçmiştim. ama kafam o kadar
    karışmıştı ki, çıplaklığımı unutmuştum. çadıra girdik seçil’le. içeri de özlem
    ve tuncay vardı. özlem’le göz göze geldim içeri girer girmez. ben içeri
    girince, önündeki işten kafasını kaldırıp, bana baktı. özlem’in iri göz
    bebeklerinden gözümü ayırmadan, “refik nerde” dedim seçil’e. “gelcek birazdan
    adamım” dedi seçil “önemli işleri var.”
    çadır,
    beşimizin sığabileceği kadar büyüktü. özlem bana bakıyordu, ben de ona. doğrudan
    gözbebeklerimiz kenetli. hareketsiz bir şekilde durup bakıyorduk birbirimize.
    gözlerimiz dolmuştu. ağlıyorduk. ama ayağa bile kalkmadı özlem. yeteri kadar
    tanıyor olmalısınız hatunu ha? ondan beklenir bu. yerde bağdaş kurmuştu. önünde
    takı malzemeleri vardı. çadıra girdiğim anda öylece tek kelime etmeden durup
    bana baktı. ben de ona.
    “çok
    özledim lan seni” dedi, “bi intihar edemedin gitti, otuz senedir seni
    bekliyorum burda ben. yalnızlıktan öldüm öldüm dirildim. ama merak etme. sana
    hep sadık kaldım bebeğim.”
    “dediğinden
    pek bir şey anlamadım ama ben de sana sadık kaldım kızım, sana hala köpekler
    gibi aşığım”
    “olcan
    tabii lan, benim gibi fıstığı nerden bulcan bi daha?”
    tuncay
    bir köşede oturuyor, önünde ki sehpaya toz amfetaminden resim yapıyordu. ve ben
    içeri girdiğim sırada, kafasını kaldırıp “hoş geldin” bile dememişti. resmine
    devam ediyordu. özlemle olan konuşmamın arasına daldı ve kafasını bile
    kaldırmadan “sikerim aşkınızı. yat uyu girdo. yorgunsundur. uzun yoldan geldin.
    sen uyanıncaya kadar anca biter resmim” dedi.
    tam
    bu sırada refik girdi çadıra.
    “ooo
    kimleri görüyorum, naber moruk?”
    “iyi
    moruk, nolsun. ölmüşüm ben. yeni öğrendim. beyin kıvrımlarımın içine bir
    gergedan burnunu sokmaya çalışıyor ama geçer herhalde.”
    “geçer
    geçer, gergedan çok burda, uzak doğudaki ormanlarda sürüyle. of ya. tamam
    tamam, sustum. az bilgi, çok geyik yapalım birkaç gece”
    “iyi
    olur abi. yat diyon da uykum yok”
    “nası
    ya, yorulmadın mı?”
    “hayır”
    “uyku?”
    “yok
    uykum”
    “burda
    uyku diye bir şey yok zaten, yirmi saat uyanığız. buna mecbur olduğumuz için
    değil. biyolojik olarak, uyku diye bir şey yok abi. uyumuyoruz. çünkü yok.”
    “tamam
    ya anladım. uzatmana gerek yok”
    işte
    tam bu sırada, gene tuncay
    “ben
    uzatçam” dedi, “resim bitti. kim başlıyor bozmaya tablomu”
    “ilk
    ben” dedim hemen.
    “tamam”
    dedi, “seçil gelsin, başlayalım..”
    az
    sonra, deli gibi özlemini çektiğim toz amfetamini burnumdan içeri alıcaktım.
    her şey çok güzeldi sanki ama, bu ya bir rüyaydı ya da ben artık geriye dönüşü
    olmayan bir psikozun içine girmiştim. bilmiyordum.  
    birinci
    bölümün sonu.