Etiket: havaalanı

  • apron

    çoğu
    zaman iyidir ama
    bazen
    kendimi
    kafese
    tıkılmış gibi hissederim
    apronda
    yüzlerce
    insanın arasında
    tanıdık
    bir yüz görmek umuduyla
    yolculara
    bakarken camın ardında
    aşağıda
    ve
    konuşup dururken insanlar
    izledikleri
    diziler
    becerdikleri
    kadınlar
    ve
    ek iş yapma planları
    ve
    hep aynı cümleler
    aynı
    hayaller
    aynı
    espriler
    üzerine
    tek bir söz bile söylemeye
    gerek
    duymayacağın kadar
    ölü
    muhabbetler
    döner
    durur çevrende
    dönüp
    dururken uçaklar
    “sen
    niye hiç konuşmuyorsun” derler
    “a-a
    sen televizyon izlemiyor musun?”
    “hosteslere
    neden bakmıyorsun?”
    “neden
    tütün içiyorsun”
    adam
    gibi sigara alsana”
    senle
    aynı yaşta olup
    kaliteli
    sigara içen adamlar
    marka
    giyinen
    kira
    ödemeyen
    ailesinin
    yanında yaşayıp
    evlenmeyi
    bekleyen
    çeyiz
    düzen mesela
    çocuk
    yapan sonra
    sağlam
    bir işi olmadan daha
    parası
    olmadan
    ve
    düşünmeden bunları
    boş
    zamanı önemsemeyen
    bıraksalar
    yirmi dört saat çalışabilecek durumda
    maaşı
    az bulsa da
    halinden
    memnun
    iktidardan
    memnun
    ülkeden
    memnun
    tek
    sorun terörmüş gibi sanki
    tek
    ihtiyaçları kadınmış gibi
    ve
    sonra yolcular
    oradan
    oraya giderken
    bagajları
    elli kilo gelen
    ve
    check in’e geç gelen
    ve
    hostesler, hostlar, kaptanlar
    dünyanın
    bütün insanları
    üzerine
    geliyormuşçasına
    çaresiz
    ve bitkin bir halde
    o
    uçaktan o uçağa koşarken
    sürünürken
    hatta
    tek
    bir sigara içemeden
    yemek
    yiyemeden
    güneşi
    görmeden
    yitip
    giden günler
    üstelik
    artan baş ağrısıyla
    günden
    güne çürüyen iç organlarınla
    ruhunu
    korumaya çalışırken
    kaybederek
    biraz daha
    biraz
    daha yaşlanırken
    düşünmeden
    geleceği
    kimseyle
    konuşmadan
    saate
    bakmadan
    takvime
    bakmadan
    yirmiyediye
    yaklaşırken
    seksenyedi
    gibi hisseden
    çoktan
    ölmesi gerekirken
    şans
    eseri hayatta kalmış gibi
    yaşamak
    için çabalamadan
    ölmek
    için çabalamadan
    öylesine
    işte
    gerçekten
    öylesine yaşaman
    ve
    hiç biri senden üstün değilken
    sen
    hiçbirinden üstün değilken
    aynı
    işi yapıp
    farklı
    hayatlar sürdürürken
    ve
    anlatamazken farklı olduğunuzu
    farklı
    hissettiğini
    sadece
    farklı
    bir
    amcık yerine
    pall
    mall’ı tercih edebileceğini
    yanında
    votka ile
    kordonda
    bir gece
    sessiz
    sakin
    gerçekten
    konuşabileceğin
    iki
    sıkı dost ile
    haftada
    bir gün olsa bile
    ve
    sadece bunun için belki de
    atlatman
    gereken iki gece
    iki
    gündüz
    iki
    akşam
    sonra
    tatil
    sonra
    başa saran vardiya
    başa
    saran kabus
    sarpa
    saran hayat
    karıncalar
    misali işçiler
    ağustos
    böceği misali iş verenler
    ve
    masaldaki gibi gitmeyen işler
    güçlü
    ağustos böcekleri
    aptal
    karıncalar
    çalış
    dur sabahtan akşama
    ne
    için olduğunu düşünme
    işe
    git ve eve gel sadece
    televizyon
    izle
    gazete
    oku
    çocuk
    yap
    bir
    maske çıkarıp bir maske tak
    aynen
    bukalemunlar gibi
    renk
    değiştiren yüzler
    renk
    değiştiren ruhlar
    ve
    renk körü olan insanlar
    renk
    körü bir bukalemun gibi hissederken ben
    savunmaya
    geçemezken
    nerde
    nasıl davranılır bilemezken
    ve
    önemsemezken bunu
    önemsemezken
    toplumu
    adab-ı
    muaşereti mesela
    ya
    da her boksa
    içimden
    geldiği gibi giderken ayaklarım
    mesai
    saatleri dışında
    orada
    haftanın
    altı günü
    acayip
    insanlarla
    bir
    arada olurken
    atıp
    tutanları izlerken
    tüm
    bu komediye gülmek isterken
    ya
    da yüzlerine vurmak isterken
    sahte
    unutkanlıklarını
    kendimi
    kafese tıkılmış gibi hissederim
    sadece
    kendimi değil
    herkesin
    kafese tıkıldığını
    ve
    bir anahtarın olmadığını
    ya
    da ölüm dışında
    bir
    çıkış kapısının
    ama
    onlar parmaklıkları görmez
    ve
    el izleri de yoktur onların
    ya
    da dünü hatırlayabilecek kadar
    samimi
    olmaz hafızaları
    yoktur
    ve
    yok olmak istesen de
    var
    olmak istesen de
    elinden
    bu
    sıkıcı aptal dizeler dışında
    hiç
    bir şey gelmediğini bilirsin
    ve
    olan biteni anlatmakta
    zaten
    hiç bir şeyi çözmez
    bir
    günü daha atlattım dersin sadece
    önünde
    binlercesi olsa bile..
    ve
    sonra eve gelip
    odanda
    tek
    başına
    kağıt
    uhu ve makasla
    nefes
    almaya başlarsın

    3.aralık.2008
  • var olmanın dayanılmaz gereksizliği üzerine

    gecenin
    dört buçuğu
    düsseldorf’a
    gidecek olan uçağı yüklüyoruz
    köln’den
    sonra
    en
    korkunç ağırlığa sahip bagajlara
    sahip
    olan insanlara
    sahip
    olan kent
    konvörün
    başındayım
    ambarda
    üç tip var
    ben
    aşağıda tek başıma
    bagajları
    konvöre veriyor
    boşalan
    arabayı çekip
    dolu
    bir araba yanaştırıyorum
    konvörün
    yanına
    traktörcü,
    yeni dört araba daha getiriyor
    yanaştırıyor
    ve
    arka
    ambardan bir tip de
    yardım
    için yanıma geliyor
    tipin
    adı ne bilmiyorum
    “evli
    misin sen?” diyor tip
    “hayır
    değilim” diyorum
    “neden?”
    diyor
    “henüz
    sözleşmeli bir işteyken
    üstelik
    bu maaşla niye evleneyim?” diyorum
    “allah
    her çocuğu riski ile beraber verir” diyor
    “öyledir
    herhalde” diyorum
    canım
    konuşmak istemiyor ama
    o
    bunu anlamıyor
    “aleti
    nasıl idare ediyorsun?” diyor
    gürültüden
    anlamıyorum ne dediğini
    “neee?”
    diyorum
    “evlilik
    gerekli” diyor
    “aleti
    nasıl idare ediyorsun?”
    “bu
    yüzden mi evlendin?” demek geçiyor içimden
    ama
    cevap vermiyorum
    o
    sırada susup
    uçağa
    yeni binen yolcuların
    bizden
    yana tarafta oturanlarına bakmak
    daha
    iyi geliyor ruhuma
    uçağın
    camlarından
    yolcuların
    hiçbiri aşağı bakmazken
    ve
    uçağın ambarında canı çıkan üç insanın
    onlara
    bagajları
    dolayısıyla
    ne
    küfürler ettiklerinin
    farkında
    değiller elbette
    tip
    de bu kadar çok insanın
    neden
    sürekli hareket halinde olduğunu
    düşünmüyor
    olmalı
    ki
    ben de
    1928
    yılına ait
    ukrayna
    halk müziğini dinlerken
    yazdığım
    bu şeyin
    neye
    yaradığını düşünmüyorum aslında
    yazıyorum
    işte
    insanlar
    geziyor
    insanlar
    tanışıyor
    evleniyor
    sevişiyor
    ve çocuk yapıyorlar
    ve
    dusseldorf nasıl bir yer bilmiyorum
    ama
    ellerinden gelse
    bagajlarına
    evlerini koyacaklarından eminim
    amsterdam
    da öyle
    ya
    da stutgart
    manchester
    iyidir ama
    ya
    da paris
    verona
    ama
    almanya
    hollanda
    ya da
    irlanda’ya
    gidiyorsa bir uçak
    ve
    yanında
    söylediği
    her şeye karşılık
    içinden
    bir tekme savurmak geçen
    geri
    zekâlının tekiyle

    yapıyorsan
    bagajlardan
    daha ağır gelir
    her
    bir soruya karşılık
    içinden
    geleni söylemek
    çünkü
    her iş
    işten
    kovulmak isteyene kadar
    takman
    gereken bir maske
    ve
    gözünü kırpmadan öldürmeyi bile düşlediğin
    bir
    kaç geri zekâlı demektir
    ve
    o gün sabah
    yine
    aynı tip
    “gece
    işe gelirken bir hatun gördüm” diyor
    “gecenin
    bir yarısı telefonla konuşuyordu
    bir
    barın önünde”
    “orospudur
    kesin” diyor bir diğeri
    “ya
    öyle midir?” diyor tip
    yeni
    bir şey keşfeden
    çocuk
    gibi açılıyor gözleri
    “laf
    atmak istedim ama servis geldi” diyor
    “atsaydın
    oğlum bir şey demezdi” diyor
    “demezdi
    di mi?” diyor
    aynı
    şaşkınlıkla
    ırkçı
    değilim
    faşişt
    değilim
    ve
    hiç olmadım ama
    günün
    birinde
    günümün
    içine eden
    bu
    lavuklar yüzünden
    katil
    olabilirim
    evet
    bunu başarabilirim
    ve
    gazetelerin olayı
    bir
    aşk cinayeti olarak
    değerlendirmeyeceğini
    biliyorum ama
    benim
    kendime
    has ruhuma
    ya
    da ruhsuzluğuma
    tecavüz
    edenleri de
    bir
    eğitim sorunu olarak
    değerlendirmemeleri
    gerektiğini düşünüyorum
    benim
    yeni
    insanlara
    yeni
    tatlara
    yeni
    renklere ve
    nüfus
    artışına ihtiyacım yok
    çocuk
    yapmanın gereksizliği gibi
    gereksiz
    çocukların da
    doğmadan
    ölmesi
    gayet
    makul geliyor

    22
    ekim 2008
  • karanlıkta gülümseyen ahtapot

    bazen
    her
    şeyi yitirdiğinin farkına varır
    ve
    ümitsizliğe kapılıp
    karanlığa
    bularsın zihnini
    uçağın
    ambarındayken mesela
    o
    ufak ama
    külçe
    kadar ağır kolileri
    içi
    dergi dolu paketleri
    araba
    parçası olan demirleri
    demirden
    yapılmış makineleri
    televizyonları
    buzdolaplarını
    ve
    daha birçok şeyi
    düzgünce
    dizmeye
    üst
    üste, yan yana, çaprazlama
    sığdırmaya
    çalışırken
    ve
    göremezken aşağıda
    kaç
    araba daha kargo kaldığını
    yavaş
    yavaş sıralar ve
    kapıya
    doğru yaklaşırsın
    aşağısı
    görünür en sonunda
    “üç
    araba daha bagaj gelecek” derler
    “tamam”
    dersin
    beklersin
    gelir
    dizersin
    onları da
    güçlükle
    sığdırır ve
    kapağı
    kapatıp aşağı atlarken
    piste
    diğer uçağın indiğini görürsün
    uzaklaşırsın
    bir uçaktan
    uzaklaşır
    bir uçak senden
    diğeri
    yakınlaşır
    biri
    kalkıp
    diğeri
    inene kadar
    bir
    sigara yakar
    sigaraya
    fondip yapar
    üç
    dakika sonra yerini alırsın diğer ambarda
    sonra
    bir diğer ambar
    ve
    bir diğeri daha
    ve
    saatine bakmazsın asla
    bilirsin
    çünkü
    önemli
    olan zaman değil
    bitişe
    kaç uçak kaldığıdır
    “on
    uçak” dersin
    dokuz
    sekiz
    yedi
    ve
    gittikçe güçten düşer
    kendini
    bayatlamış hissedersin pinero gibi
    ruhun
    bayattır
    etin
    çürümüştür
    öldüğünü
    inkâr eden bir zombi
    ve
    ister istemez
    karanlık
    peşinden gelir
    herkes
    seni terk ederken
    karanlık
    peşindedir ve
    kaçacak
    takatin kalmamıştır artık
    hava
    kapanır
    bulutlar
    hız alır
    yağmur
    hız alır
    soğuk
    hız alır
    ve
    beklersin ambarda
    aşağı
    iner ıslanır
    ve
    tekrar başka bir ambara girersin
    kimse
    “hasta olacaksın” demez sana
    herkes
    hastalanmıştır zaten
    ruhen
    ve bedenen
    ve
    son arabasına
    54
    milyar verdiğini öğrenirsin
    oradaki
    üst düzey bir yöneticinin
    elinde
    değildir bir hesap yapmamak
    54
    milyar?
    kaç
    maaş ederdi lan?
    on
    sene çalışsam kazanamazdım lan
    bu
    tip birçok fikir karmaşası
    güneşin
    önüne çin seddini inşa eder
    yolcular
    hostesler
    kaptanlar
    edebiyat
    ve yazmak
    ne
    alâkası var uçaklarla şiirin
    bunu
    bilmiyorum
    yazmak
    mı, çalışmak mı?
    bir
    seçim yapman gerekir
    yazarak
    çalışmak
    çalışarak
    yazmak
    yazmaktan
    para kazanmak
    para
    kazanmadan yazmak
    gittikçe
    zayıf düşer düşler
    gerçek
    parlıyordur güneşin yerine
    karanlıktaki
    bir kutup yıldızı gibi hem de
    çöldeki
    bir kar tanesi gibisindir
    ve
    eriyip gitmene göz yumar herkes
    önemli
    değilsindir
    hiç
    kimse önemli değildir
    orada
    o
    şekilde
    dolanıp
    dururken
    ve
    diğerleri iyi bir sigara içip
    bira
    muhabbeti yaparken
    sen
    evde sardığın tütünü ateşler
    ve
    “alkole bile param kalmadı” dersin
    dert
    etmezsin ama
    para
    dert olmaktan çıkmıştır
    yazı
    dert olmaktan çıkmıştır
    aşk
    dert olmaktan çıkmıştır
    kaç
    uçak kaldı
    kaç
    ton kargo geldi
    koliler
    sığar mı gibi
    işsel
    sorunlardır
    zihnini
    meşgul eden
    ve
    nedenini bilmiyorum ama
    tüm
    bu hengâmeden sağ çıksan bile
    bu
    kez de evde peşine düşer karanlık
    hiçliğin
    koynunda güzel bir gece geçirmiş
    var
    olmayan her şeyle sevişmiş
    ve
    uyanmışsındır nihayet
    maaşın
    ertesinde
    dolap
    yine boşken
    posta
    kutun doludur ağzına kadar
    okumazsın
    ama, okuyamazsın
    bakkala
    gider
    defteri
    uzatır
    “ekmek,
    yumurta, kahve, gazete, fare zehri” dersin
    “zehir
    kalsın” dersin sonra
    “dilim
    sürçtü”
    sürçer
    dilin
    bilinçaltın
    her koşulda açığa çıkar
    “yeraltında
    değil
    bilinçaltında
    yaşıyorum” dersin
    bir
    yazar bozuntusuna
    “elim
    genzimde yazıyorum”
    “hah
    şimdi şiire benzedi” der o
    “bu
    mecazlar gerekliydi”
    ama
    bir şey anlamadım, dersin içinden
    kimse
    bir şey anlamıyordur zaten
    “izlanda
    iflasın eşiğinde” derken gazete
    hiçbir
    şeyin değişmeyeceğini bilirsin
    karanlık
    bir mızrak şeklini alıp
    sırtından
    midene girerken
    ileriye
    bakar ve okursun manşeti
    “türk
    asıllı izlandalı yazar
    bir
    zamanlar iflasın eşiğindeymiş
    ama
    şimdi
    sarhoş
    olup
    kar
    üzerine şiir yazıyor” ( ya da kâr)
    gülersin
    kendine
    yataktan
    doğrulur
    yanında
    uyuyan hiçliğe “günaydın” der
    ve
    başlarsın konuşmaya kendi kendine
    odaya
    giren annen
    yastıkla
    konuştuğunu görüp
    irkilir
    “başka
    bir psikoz?”
    hayır!
    daima psikoz
    daima
    yalnız
    daima
    yanında bir boşluk ile gezinip
    ideal
    devinimi gerçekleştiren
    ideal
    karanlık
    ıssız
    bir adadan farkın yoktur
    ve
    aklına düşen her kadın
    yanına
    üç şey alır;
    dönüş
    bileti
    güneş
    yastık
    sonra
    bileti işletir
    güneşi
    çantasına atıp
    “yastık
    sen de kalsın” der
    büyük
    piyango
    büyük
    fiyasko
    ne
    diyorduk?
    uçaklar
    ambarlar
    paralar
    yazılar
    yastıklar
    gelip
    giden akıl
    gidip
    gelen yağmur
    karanlıkta
    gülümseyen ahtapot

    11.ekim.2008
  • bir pazartesi sendromu

    evdeyim
    bir pazartesi günü
    günlerdir süren ağır
    vardiyalardan sonra
    nihayet
    üstelik günün pazartesi olması
    üstelik bayram sonrası ilk
    pazartesi olması
    durumu biraz tuhaf kılıyor
    açıkçası
    sabahın sekizinde balkondaydım
    kaldırımla tümleşik bir balkon
    ve işe giden insanları izledim
    bu sabah
    keyifliydi
    bir pazartesi sabahı işe
    gitmiyor olmak
    herkes tatilini yaparken
    onların gezgin ruhunu taşıyan
    bagajları ile savaştığıma göre
    hak etmiş olmalıyım bunu
    yine de anlayamıyorum
    insanları
    bir komşum
    “bugün de mi tatil
    sana” dedi
    “evet” dedim ona
    “bugün de tatil”
    sanki bayram boyu
    tatildeymişim gibi
    bir havaya büründüm
    uzaklaştı
    sonra bir sigara daha yakıp
    devam ettim güne
    kedileri izledim gizlice
    öğlen olduğunda
    bir paket bitmişti
    tütün içiyordum
    sarma yani
    daha kolaydı böylesi
    sar-yak-iç, sar-yak-iç
    zaman geçiyordu işte
    ölüyordu
    geri gelmiyordu
    keyifliydi
    ben de ölüyordum
    ve “geri gelmem
    umarım” dedim
    bir kaç sene içinde kapımı
    çalacak olan
    ölümün ardından
    başka bir hayata
    ya da başka bir dünyaya
    geri gelmem umarım
    “bu kadar çok sigara içersen
    öleceksin”, dedi doktor
    “sen hiç ölmeyecekmişsin gibi
    konuşuyorsun doktor” dedim ona
    herkes ölecekti
    kaçarı yoktu bu işin
    zaman fark etmiyordu
    hem öyle mücadele vermek falan
    da gerekmiyordu ölmek için
    bir şekilde gelirdi zaten ölüm
    zamanı vardı
    ve en ufak bir hastalıkta
    intihar tutkusu ritmini
    arttırır
    komada yada sakat bir hayatı
    tercih etmeyeceğimi hatırlatırdı
    bana
    ama şimdi düşünüyorum da
    bir pazartesi öğleden
    sonrasında
    daha fazla sakat-aşk
    yaşamaktansa
    komada kalsaydım keşke,
    diyorum
    o lanet olası ameliyat
    masalarından
    hiç kalkmasaydım
    bir şey kaçırmış olmazdım
    sanırım
    bir şey de kazanmamıştım onca
    yıl içinde
    yaşıyordum işte
    seke seke
    zig zag çize çize
    yaşamaya devam dedim
    içeri girdim
    perdeleri örttüm
    bir sigara yakıp
    ertesi gün gelecek olan
    ölümcül vardiyamı düşündüm
    sabah sekiz akşam sekiz
    uçaklar
    bagajlar
    kargolar
    ve insanlar
    ve lanet olası insanlar

    6 ekim 2008 
  • körük diyalogları

    bazen
    uçağın körüğünde
    ama
    yolcuların görmeyeceği bir yerde durur
    ve
    x-ray’den geçmediği için
    kapıdan
    verilecek olan
    bebek
    arabalarını beklerim
    kontuardan
    geçen 155’dir mesela
    bizim
    yüklediğimiz 154
    bir
    tane kapıdan gelince
    mutabık
    olursun şutaltı ile
    ve
    o bir parçayı beklersin
    bazen
    iki ya da üç
    dört
    beş altı
    uçaktaki
    bebek sayısına göre
    yolcular
    seni görmez
    sen
    yolcuları arkalarından görürsün
    kapının
    arkasında
    elleri
    eldivenli ve
    nefes
    nefese kalmış biri
    bazıları
    geri dönüp
    bir
    bakış atarlar
    bazıları
    gülümser
    bazıları
    kavrayamaz orada ne işim olduğunu
    ve
    bende kavrayamam
    onların
    yurtdışına gitmek için
    ne
    tür bir işleri olduğunu
    amsterdam
    lyon
    manchester
    berlin
    bir
    bebek arabası gelir nihayet
    ve
    onu alıp aşağıya iner
    ön
    ambara sallayıp
    kapıyı
    kapatırım
    pusback
    bağlanır
    uçak
    piste doğru gider
    yakında
    iniş yapacak
    başka
    bir uçak yoksa
    gider
    bir sigara içersin yasak alanda
    sonra
    döner gelirsin
    uçak
    iner
    ve
    pencerelere bakarsın
    yolculara
    onlarda
    sana bakar
    ve
    sen
    önemli
    bir iş yapıyormuşçasına
    eldivenlerini
    takar ve havaya girersin
    ama
    daha sonra
    altmış
    santim yüksekliği olan
    üç
    dört metre derinliğinde bir ambara girer
    diz
    çöker
    ve
    iki büklüm şekilde
    boşaltır
    ve yüklersin
    sonra
    tekrar körük
    bebek
    arabası
    yolcular
    şefler
    kaptanlar
    hostesler
    hava
    boşlukları
    düşünce
    boşlukları
    kelime
    boşlukları…
    önünden
    geçen 162 yolcuyu izlerken
    hayatı
    çözersin
    parmak
    izleri gibi
    giysileri
    de farklıdır
    saçları
    konuşma
    tarzları
    yürüyüşleri
    ve bekleyişleri
    her
    gün binlerce insan görüp
    binlerce
    öykü yazarsın kafanda
    ve
    sonra deri ceketli
    deri
    sakallı
    henüz
    üniversite öğrencisi olan bir yolcu
    yanındaki
    hatuna
    yazar
    olmanın
    bu
    ülkede çok zor olduğunu söyler
    yurtdışına
    özellikle bu yüzden gidiyorum der
    çok
    heyecanlıyım der
    pekala
    git dersin içinden
    bir
    daha geri dönme de
    tekrar
    bagajınla uğraşmayalım dersin
    yazar
    olmak isteseydim
    ben
    de yurt dışına giderdim herhalde dersin
    gidenleri
    uğurlamakla yetiniyorum dersin
    ve
    göz göze geldiğin bir bebek
    düşünce
    balonunu patlatır bu karede
    arabayı
    alır
    ambara
    atar
    kapağı
    kapatır
    gidip
    bir sigara içerken
    “türk
    asılı izlandalı yazar girdo” dersin kendine
    gülmen
    kahkaha halini alır
    tutamazsın
    kendini
    ani
    bir sinir boşalması meydana gelir
    ve
    yanındaki tip
    “noldu
    lan” der
    hiç”
    dersin
    “bizim
    uçak frekansa girdi mi?”
    “inişe
    bile geçti oğlum, kalk hadi”
    telsizden
    geçen anonsu duyup
    “inişi
    de geçmiş” dersin
    koşmaya
    başlarsınız…
    onur-dublin
    taşta
    pozisyon
    34 numara

    29
    eylül2008
  • sekiz otuz – yirmi otuz

    sabah
    sekiz
    otuz

    başı
    ramazanın
    ilk günü
    tipin
    teki
    oruç
    tutmaktan bahsediyor
    “allah’ın
    emri bu” diyor
    “tutmak
    zorundasın”
    cevap
    vermiyorum
    boş
    konuşuyor çünkü
    başka
    biri aynı kelimeleri
    aynı
    sırada söyleseydi
    belki
    de boş konuşuyor olmazdı
    ama
    insanları iyi tanıyorum
    bazı
    cümleler
    bazı
    insanlara büyük gelir
    ve
    diğer bazı insanlar, bunu fark etmeyip
    baş
    tacı yapar o büyük konuşkanları
    politikanın
    şifresi budur
    öğlen
    iki
    otuz
    istanbul
    uçağı
    türk
    hava yolları
    uçağın
    içindeyiz
    aynı
    tip
    oruç
    tutan tip
    “başım
    ağrıyor” diyor
    “ağrı
    kesici içsem orucum bozulur mu?”
    ortaya
    söylüyor bunu
    yüksek
    sesle
    “üzerine
    su içmezsen bozulmaz bilader” diyorum gülerek
    “harbi
    mi?” diyor tip ve
    herkes
    gülüyor söylediğime
    öğlen
    üç
    otuz
    alman
    uçağı
    lufthansa
    uçağın
    içindeyiz
    alman
    hostes, ingilizce bir şeyler söylüyor
    ben
    de anladığım kadarıyla cevaplıyorum
    basit
    cümleler olduğu için anlıyorum
    “open
    the door” gibi mesela
    “senin
    ingilizcen var mıydı ya?” diyor aynı tip
    “sana
    karşı yok” diyorum
    aval
    aval yüzüme bakıyor
    o’ndan
    nefret ediyorum
    birinden
    nefret ettiğimi söylüyorsam
    tek
    nedeni samimiyetsiz oluşu ve
    boş
    konuşmasıdır
    başka
    hiçbir neden bence
    nefreti
    haklı kılmaz
    tamamen
    size zıt düşünse bile karşınızdaki
    akşamüstü
    dört
    otuz
    çalılıklar
    sigara
    içiyorum
    yanımda
    aynı tip oturuyor
    yanıma
    gelip oturan kendisi
    sonra
    da bana, “başka yerde sigara iç” diyor
    “oruç
    tutana saygım var ama
    karşıma
    oturan sensin” diyorum
    “burası
    izmir moruk
    rize
    değil!”
    akşamüstü
    altı
    otuz
    merkez
    az
    önce uçak altından çıktık
    tonlarca
    kargo yüklendi
    dinleniyoruz
    aynı
    tip
    “bir
    daha oruç tutarsam siksinler beni” diyor
    “bu
    işte çalışılırken oruç tutulmaz amına koyyim” diyor
    içimden
    lambamın
    cinine sesleniyorum;
    “ya
    şu adamı dilsiz yap
    ya
    da beni sağır”
    “tatildeyim
    moruk” diyor cin
    “eyvallah”
    diyorum
    akşam
    sekiz
    otuz
    paydos
    serviste
    cep telefonuma
    bir
    şiir yazıyorum
    pardon
    ama aslında
    bu
    bir şiir değil
    bu
    bir sihir
    ve
    yıllar önce lambamın cininden
    tatile
    çıkmasını istemiştim
    “ben
    hallederim moruk
    sen
    keyfine bak”

    01.eylül.2008
    – 20:55-serviste
  • kırık sigara

     

    kırık
    sigara

    vardiya
    saatleri

    uzayıp
    giden vardiya saatleri

    her
    yeni işin

    ilk
    günlerinde kolay geçen

    ve
    zaman geçtikçe bir işkence dönüşen

    mesai
    saatleri

    sen
    hakkettiğin kadar kazanmadığını düşünürken

    yeteri
    kadar çalışmadığını öne süren

    vardiya
    amirleri

    ve
    bir uçaktan diğerine koşarken

    sonra
    bir diğeri

    ve
    bir diğeri daha

    sevkiyatta
    olabilir bu

    yükleme
    boşaltma

    koliler

    çuvallar

    ne
    olursa işte

    boşalt
    yükle boşalt yükle

    ve
    bir süre sonra

    kollarını
    hissetmemeye başlarsın

    ve
    bir süre sonra

    yumruğunu
    bile sıkamazken

    koliler
    ağırlaşır gitgide

    en
    hafifi bile

    dünyayı
    sırtına aldığını

    ya
    da çivili tahta üzerinde

    yürüdüğünü
    düşündürtür sana

    ve
    şiir anlamını yitirir o an

    yazmak
    anlamını yitirir

    düşünmezsin

    indirir
    ve kaldırırsın

    fırlatır
    sıralar dizer

    boşaltır
    ve yüklersin

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    saatten
    daha hızlı koşar

    ve
    sonra zamanın geçmesini beklersin

    kısa
    molalarda

    bi
    sigara yakmaya ancak vaktin vardır

    yakar

    ve
    nerdeyse fondip yaparsın dumana

    sonra
    yine iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    aynen
    demir’in dediği gibi yürür bu işler

    demirkafes’in

    kafeslenmişsindir
    mesai saatlerine

    ve
    o an gerçekten dış dünya olur

    ev
    yok olur

    müzik
    yok olur

    aşk
    kadın seks sanat

    her
    şey değerini yitirir

    sürekli
    olarak kafanda

    bir
    sonraki tatil vardır

    ve
    o bir sonraki tatili

    bir
    sonraki mesaiyi düşünerek harcarsın

    uyursun
    genellikle

    bir
    yere çıkamazsın çünkü

    ne
    paran kalır cebinde

    ne
    de yürüyecek gücün

    her
    yerin ağrıyordur

    tüm
    kasların ağrır kuvvetli bir şekilde

    ve
    bu ağrıyı kesicek bir ilaç

    hap
    ya da benzeri bir şey

    bulunmaz

    işe
    yaramaz hiçbir şey

    emekli
    olamayacaksındır

    daha
    iyi bir iş bulamayacaksındır

    benzer
    işlerde hayatını sürdürürken

    hayatını
    harcarken

    zaman
    gelir geçer ve

    cebindeki
    son sigara

    az
    önceki koliyi yüklerken

    kolların
    iflas ettiği için

    dizinden
    güç aldığın için

    kırılmıştır

    üşünmez
    ve tamir edersin sigarayı

    seni
    tamir edicek kimse yoktu oysa

    ya
    da sana tahammül edicek biri

    evlenemezsin

    biriyle
    birlikte yaşayamazsın

    eve
    çıkamazsın

    ailenle
    kalamazsın

    ortadasındır

    ortalık
    malısındır

    ve
    yoldan geçen hiç kimse yüzüne bakmaz

    seninle
    birlikte boka batmaz kadınlar

    mantıklı
    bir tercihdir bu

    kızamasın

    kızaramazsın
    da

    hiçbir
    şeyi belli edemezsin

    ne
    hissettiğini

    ne
    istediğini

    ne
    yaptığını

    donarsın
    çünkü

    gittikçe
    daha fazla idiotlaşır

    ve
    konuşmak zaman kaybı dersin

    hadi
    birader şu kargoyu da atalım

    uçak
    kalkıcak

    üç
    buçuk ton

    evet
    tam olarak üç buçuk ton

    toplamda
    üç buçuk ton tutan

    içi
    balık dolu koliler

    üzerinden
    geçer

    istanbul
    uçağına yüklersin onları

    oradan
    israile gidecektir

    ve
    kim bilir senin durumunda olan kaç kişi

    aynı
    malı

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    23.ağustos.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • ingiliz hostesler ve türk erkekleri

    “boşa
    uğraşıyorsun” diye fısıldıyor kulağıma
    “hiçbir
    şey değişmeyecek”
    “bir
    şeyleri değiştirmeye çalışmıyorum” diye çığlık atıyorum
    ama
    kimse duymuyor
    ve
    devam ediyor kulağıma fısıldamaya
    “hiçbir
    şey değişmeyecek”
    “değişiyor”
    diye çığlık atıyorum
    “ben
    değiştirmeye çalışmıyorum
    bilakis
    stabil kalmasını istiyorum
    her
    şeyin
    herkesin
    boşluğa
    akmasını
    en
    doğal hali ile
    yok
    olmasını ya da
    patlayıp
    dağılmasını
    harikulade
    hiçlik
    ama
    değişiyor
    zigzag
    çiziyor
    ortama
    uyum sağlıyor herkes
    hızlandırılmış
    evrim
    insan
    ruhunda alev aldı”
    ses
    devam ediyor
    “boşuna
    uğraşıyorsun, boşuna”
    uçağa
    girdik
    temizlemek
    için
    ingilizler
    fırst choice
    her
    neyse
    temizlik
    ekibindeydim
    8
    kişi
    8
    erkek
    hostesler
    ingiliz
    güzeller
    ve
    pek türkçe bilmiyorlar
    uçak
    alabildiğine batık
    ve
    zamanımız az
    buraya
    kadar tamam mı?
    devam
    ediyorum
    hostesler
    gülüp şakalaşıyordu kendi aralarında
    kendi
    dillerinde
    kendi
    kültürlerince
    biz
    ingilizce bilmiyorduk
    hiç
    birimiz ingilizce bilmiyorduk
    ve
    onlar belki de
    bizim
    hakkımızda konuşuyorlardı
    olabilir
    türk
    erkekleri
    sürekli
    bakıp duruyorlardı bize
    biz
    de onlara
    mini
    etek
    ve
    azmış durumda olan
    sekiz
    erkek
    her
    neyse
    sonra
    işim bitti
    masaları
    ve koltukları siliyordum ben
    görev
    dağılımı yapılmıştı
    kimi
    kemerleri düzeltiyor
    kimi
    çöpleri topluyor
    kimi
    yastıkları düzenliyor
    falan
    filan
    benim
    işim bitti
    kapıdan
    çıkıyordum
    üç
    hostes kapı ağzında oturmuş
    vızır
    vızır konuşuyorlardı
    pardon
    daha önce
    içlerinden
    biri
    yanımdaki
    arkadaşıma
    bir
    prezervatif vermişti
    bazen
    kola, poğaça, kek veriyorlardı
    evet
    ama
    bu kez bir prezervatif vermişti ingiliz hostes
    yerde
    mi bulmuştu bilemiyorum
    “al
    sonra kullanırsın” demişti arkadaşıma
    bölük
    pörçük bir ingilizce bilen arkadaşa
    arkadaşım
    da ona
    “onlar
    bana küçük geliyor” dedi
    kahkahalara
    boğuldu hostes
    sonra
    gidip arkadaşlarının yanına
    onların
    da kahkaha atmasını sağladı
    böyleydi
    bu işler
    dünya
    seksin üzerine dönüyordu
    aşk
    safsataydı
    aşkın
    ortak bir dile ihtiyacı vardı
    konuşmaya
    tanımaya
    tanıdığını
    sanmaya
    aldanmaya
    aldatmaya
    aldatılmaya
    paylaşmaya
    paylaşılamamaya
    tüm
    bu zırvalar için aşk gerekiyordu
    aşkın
    dili vardı
    seks
    dilsiz ve sağırdı
    dünyanın
    her yerinde
    böyleydi
    bu işler
    ve
    sonra işim bitti ve
    kapıdan
    çıkarken hostesin tekine baktım
    gerçekten
    baktım
    geçip
    gidene kadar
    sakallarımı
    kesmeyi unutmuştum
    ve
    “nasılda yalarım seni” diye geçirdi hostes içinden
    gözlerine
    baktım derinlemesine
    ve
    geçip gittim
    gülümsedi
    indim
    aşağı
    umurumda
    bile değildi
    en
    aşağı indim
    temizlik
    aracının yanına
    bekledim
    bir
    türlü inmedi diğer elemanlar
    işleri
    şimdiye bitmiş olmalıydı
    bitmiyordu
    ağırdan
    alıyorlar
    hostesleri
    kesiyorlardı
    fırsat
    olsa
    7’ye
    5 yaparlardı, eminim
    gangbang
    usulü
    herkes
    herkesi arzuluyordu
    ve
    aşk sadece
    sikişi
    kolaylaştırıyordu
    her
    türden sikişi
    fiziki
    ve ruhi
    düzenli
    seks
    düzenli
    acı
    düzenli
    yalan
    ve
    bekledim aşağıda
    kapıya
    çıktı elemanlar
    ve
    yolcular binmeye başlayana kadar aşağı inemediler
    erkeklerden
    nefret ediyordum
    kadınlardan
    nefret ediyordum
    bu
    gidişle
    bir
    uzaylı ile evlenecek
    ve
    karadeliğe gömülecektim
    kıyak
    olurdu
    boyut
    değiştirmek
    hiçliğe
    doğru
    emin
    adımlarla
    ama
    olmuyordu
    haklıydı
    ses fısıldamakta
    hiç
    bir şey değişmiyordu
    sadece
    zigzag çiziyordu
    kıvrılıyor
    dolanıyor
    bulunduğu
    kabın şeklini alıyor
    ve
    yaşamını sürdürüyordu insanlar
    sıvı
    insanlar vardı
    bulunduğu
    kabın şeklini alan insanlar
    birde
    gaz halindekiler vardı
    her
    yere yayılıp büyüyen
    sömüren
    sindiren
    benzeştiren
    yapışan
    eriten
    ben
    katıydım
    donuktum
    soğuk
    bir buz kütlesiydim ve
    sıvı
    yada gaz haline geçemeyecek
    şekil
    değiştiremeyecek
    kaçamayacak
    ya da ölemeyecek kadar
    sıkışıp
    kalmıştım bir köşede
    fark
    edilmiyordum belki ama
    çırpınmıyordum
    da
    her
    nasılsa işte
    geldiği
    gibi giden
    odun
    gibi
    ve
    sonra
    dediğim
    gibi
    uçaktan
    aşağı indi elemanlar
    yeniydim
    işte
    ve
    hiçbirini tanımıyordum
    onlar
    da beni tanımıyordu tabii
    içlerinden
    biri “seni sevmedim” dedi
    “içtenliğin
    için teşekkür ederim” dedim ona
    “ben
    seni sevdim”
    sorun
    yoktu
    rol
    kesmemişti en azından
    samimiydi
    kaldı
    öyle
    durdu
    ve
    “bir
    ibne ya da ispiyoncu olduğunu düşünmüştüm” dedi
    “uçaktan
    aşağı hemen indiğin için”
    “her
    ikisi de değilim” dedim
    “ama
    homofobik de değilim”
    “o
    ne demek” dedi adam
    “kökten
    sünnet edilmiş demek” diye yalan söyledim
    ya
    da doğruydu bu
    bilemiyorum
    oradaydım
    sonuç olarak
    çalışıyordum
    ve
    mesainin bitmesine
    12
    uçak
    4
    saat vardı
    ve
    artık temizlik değil
    yükleme
    ve boşaltma yapacaktım
    12’sinden
    ilk’i alana indi
    yine
    bir ingiliz,
    thomas
    cook
    238
    yolcu
    manchester
    eldivenlerimi
    taktım ve
    uçak
    ambarına daldım
    ha
    bu arada
    mesai
    bitimi eve gidince
    hiçbirimiz
    ingiliz hostesleri düşleyemedik
    aletimiz
    kalkmadı
    yorgun
    bir şekilde yatağa girip
    uyuduk
    ve bu yüzden evli olanlarımızı
    eşleri
    anlayışla karşılamadı
    ben
    biraz bira-votka takılıp
    bunları
    yazdım
    ispiyoncuydum
    evet
    haklıydın
    moruk

    4
    temmuz 2008