Etiket: psikotrop

  • tabuttaki sik

    her gece yatakta intiharını planlıyor, biraz daha beklemeye karar veriyordu. bir dakika daha, bir saat daha, bir gün daha, dakota skye milf olana kadar, viny sky emekli olsun öyle, belladonna sektöre geri döner belki, rocco’nun siki kaç yaşına kadar kalkıcak merak etmiyor musun oğlum? ölme be adam. bir sigara daha, bi kahve daha, bi porno daha, bir dolunay daha, bir kitap daha. aşık olma sakın bir kez daha, bundan sonra bir daha asla kimseye inanma.


    güneşi karşılardı istisnasız her sabah balkonda. onun için doğmadığını biliyordu. hiçbir şeyin onun için özel olarak doğmadığını, hiçbir şey için özel olmadığını da. sigara ve ardından bir sigara daha. işe giden insanları izler, kendisinin de bir zamanlar işe gittiğini anımsardı. bir buçuk yıldır gitmemişti hiçbir işe, hiç kimse ona iş vermemişti, binlerce iş başvurusu, onlarca iş görüşmesi, sorular ve cevaplar, biz seni ararızlar, özgeçmişinizi takdirle karşıladıklar falan filan. “sikerim geçmişinizi de özünüzü de” diye cevap vermeye başlamıştı son dönemlerde bu otomatik cevaplara iş bulma uygulamalarında.


    en nihayetinde bir gün görüşmeler kesildi, en nihayetinde bir gün onun güneşi de tükendi, sonra evden çıkmamaya başladı, yani bakkal için bile çıkmadı demek istiyorum, balkona bile çıkmadı güneşi karşılamaya, işe giden insanları görmemek uğruna güneşinden de feragat ediyordu. kimse çalışmasın istiyordu artık, toplu şekilde ve organize bir uluslararası grev başlasın istiyordu. başlasaydı eğer, o sırada on numara ve en kral işi bile olsa ilk destekleyen o olurdu grevi. olmayacağını biliyordu ama. ne on numara bir işinin ne de uluslararası bir grevin.


    bi çok ülke görmüştü gençliğinde, bi çok insan bi çok kültür bi çok dil bi çok hikaye. artık sadece pornstarları görmek onları tanımak istiyordu. fransız dili ve edebiyatı ile sosyoloji okumuş, siyaset felsefesi alanında master yapmıştı. en nihayetinde “pornonun sosyolojisi ve pornstarların felsefik determinantı” adında bir kitap yazabilirdi. ama önemsemiyordu işte, artık yazmayı önemsemiyordu, 13 kitap yazmıştı bugüne kadar, yeterliydi, uğurlu bir sayıydı 13, bi kere yandan bakınca memişe benziyordu, “memişlerin gücü adına, sik bende artık” diyip sikini sıvazlayan bir çizgi roman süper kahramanı da yaratabilirdi, spermi ile kötü adamları boğarak öldüren, dickman olurdu hatta adı. ama istemiyordu. hiçbir şey istemiyordu artık. ne çalışmak, ne evden çıkmak, ne güneşi görmek ne telefonu cevaplamak ne de birine inanmak.


    istisnasız her gece intiharını planlar, bu esnada da porno izlerdi. sikini bile sıvazlamadan üstelik, siki kalkardı kalkmasına ama boşalmazdı o, izlerdi sadece, bazı saniyeleri defalarca oynatırdı, özellikle yüz ifadelerini, mimikleri, yakın plan yüz çekimlerini. duyguya odaklanırdı, orgazm duygusuna, ölümün de bir tür orgazm yaşatıp yaşatmadığını merak ederdi sonra, hayatın boyunca yaşayıp yaşayabileceğin en iyi orgazm’ın ölüm anında olduğuna dair saf bir inanca kapılmıştı vakti zamanında. sonra, bundan dört sene önce, birine aşık oldu ve unuttu gitti ölümü. ama dünyada ki en ölümcül hastalığın aşk olduğunu da unutmuştu çünkü bundan 10 sene evvel de aynı hastalığa yakalanmış ve bir mucize eseri hayatta kalmıştı….


    istisnasız her gece intiharını planlar, pornstarların dünyanın en derin felsefesine sahip göz bebekleri sayesinde hayatta kalırdı. günde iki üç saat uyur geri kalan zamanda da tuvalet ve yemek ihtiyacı dışında yataktan çıkmazdı. yatağının yanındaki masada 27 inch bir monitör, göğsünde bir kablosuz mini klavye, sağ elinde bir kablosuz mouse, sol elinde her yarım saatte bir sigara, (arap kağıdı/filtre/tütün konçertosu ile) bazen çay kahve kola soda..


    modern insanın geleceği en son noktaya o biraz erken gelmişti. hareketsiz bir şekilde, ekrana bakan ahmaklar sürüsü olacaktık en sonunda, her işi robotlara yaptırıp, robotları da ekranlarımızdan yöneticektik, sanal gözlüklerimizi takıp buluşacak konuşacak dertleşecek sevişecek ve doğumdan ölüm anına kadar yataktan çıkmayan varlıklar olacaktık. en sonunda robotlar kontrolü ele alıcak ve bizi bir fanusa kafeslemeyi başaracaktı. matrixte anlatılan hikayenin öncesiydi kemal’in geldiği ve gelecekte herkesin varacağı son nokta.


    odanın penceresinden yansıyan yüzüne baktı, tipini sikiim senin kemal dedi kendine, tam bir malsın amına koyyim, ip olur mu hiç, sikinden as oldu olacak kendini. en güzeli eroin olm, basacan yüksek dozu damarlarına. hatta taşaklarından vuracan iğneyi…. yok lan aslında kan kaybından gitmek de iyi ama neremi keseceğime karar veremiyorum, bilek çok klişe amına koyyim.


    o sırada telefonunun ışığı yandı kemal’ın, bildirim gelmişti. evil angel adlı stüdyonun twitter hesabındandı bildirim. bonnie rotten, nacho vidal ve mandy muse’un birlikte oynadığı bir sahne yayınlanmıştı. sahnenin yer aldığı dvd’nin adını baktı: “deep anal eyes”


    çeşitli intihar metodlarını unutup ekrana yöneldi hemen zihni, rarbg’ye on dakkaya dakka içinde düşerdi yeni scene, 4K olarak yayınlanmıştır umarım diye geçirdi içinden. 30 dakika içinde inmiş olucaktı ve izleyebilecekti. 25 dakkalık sahneyi izlemesi 1 saat sürecekti, bu bir saat içinde ölmeyecek, sikine de sürtünmeyecek, sadece mandy ile bonnie’nın birbirlerinin gözlerinin içine bakarlarkenki duyguları hakkında derin analojik felsefeler düşünecekti…. “sikerim ölümü” dedi, “zaten bu gidişle sikim anca tabutun içine girer yavrum”


    sabahı güneş yerine camel’dan “spirit of the water” (ama demo versiyonu) ile karşıladı ve aralıksız tam bir saat ağladı. kimse görmedi ve kimse duymadı. ama herkes hep bir ağızdan ve yalan yanlış olarak onun hakkında fısıldadı.


    “iyi bilirdik” “çok iyi bilirdik” “iş götü yoktu” “tembeldi” “bencildi” “nankördü” “vefasızdı” arkadalardan bir iç ses daha yükseldi “çok iyi porno izlerdi amına koyyim sektörü onun kadar bilenine rastlamadım” en ön sıradan birinin iç sesi geldi “malın önde gideniydi. adı üstünde ke MAL”


    hep bir ağızdan dış ses “iyi bilirdik”


    el fatiha.


    siki en sonunda layık olduğu yere, tabuta girdi kemal’in. kalbi ile sikinin bütünleştiği tüm anların özlemini duyarak…
  • ceset

    ceset
    ne yapacağını bilmiyordu. ne
    yapması gerektiğini de. sabah uyandığında annesini ölü bulmuştu ve kafası
    karışıktı. hem annesinin ölümüne hem de sonrasında düşeceği duruma ağlıyordu
    zack. adı zack değildi elbettea, bu ismi kendi kendisine, o koymuştu. ve
    nihayet ortada kalmıştı işte. beklenen son, kaçınılmaz gerçeklik, her türlü
    farklı olasılığı sollayan o tek ihtimal ne yazık ki en nihayetinde vuku
    bulmuştu. ortada kalmıştı artık. işsiz, parasız ve evsiz kalmıştı.
    ve, başta da dediğim gibi ne
    yapacağımı bilmiyordum, ne yapmam gerektiğini de. annem ölmüş, beni ortada
    bırakmıştı. kardeşlerim vardı elbet, birkaç gün kalabileceğim kardeşlerim.
    istemiyordum ama. ne kimseye yük olmak ne de yük olacağım kişilerin özgürlüğümü
    kısıtlamasını istiyordum.
    beklemeye başladı. saat sabahın
    sekizinde uyanmış ve anneme seslenmiştim. her sabah tok karnına içeceğim ilacı
    verecekti ona. yani bana. kendimi karıştırıyordum. şizofrenin belirtileri
    atmış, artık ilaç fayda etmemeye başlamıştı. seslendim. seslendim seslendim.
    annesine seslendi zack. kalkmıyordu. hareket belirtisi yoktu. bir kez daha
    seslendim, anne sabah oldu, kahvaltı yapalım.
    normalde hemen hareketlenir ve
    onun için aceleyle kalkardı. ölmüştü ama. ilaca inanıyordu annem. ve muskalara.
    ben ise her şeye karşı inancımı yitirmiştim. geçmişe inanıyordum sadece.
    geçmişimin ve iyi zamanlarımın olduğu günlere.
    aslında her şey kolumun kırıldığı
    gün başlamıştı. 2 buçuk aylık rapor, aklımı oynatmama neden olmuş. en sonunda
    istifa edip, ardından akıl hastanesine düşmüştüm. çıktığımda, hiçbir şeyin
    eskisi gibi olamayacağı bir zaman dilimine uyandım.  ama hikaye, gerçekte, çok daha gerilere
    uzanıyordu. en başa. 1984 yılında peşimden koşan köpeğe kadar.
    iki yaşındaydım o zamanlar.
    peşimden koşan köpekten çok korkmuş, kendime eve zor atmış, ve bülbül gibi
    konuşan çocuk kekeme olmuştu. yani ben. o günden sonrasını uzun uzun içimden
    geçen her şeyin içimde kaldığı bir film şeriti takip etti. alaylar, gülmeler ve
    dalga geçmelerde ekstrası oldu bu işin.
    en sonunda bir gün, tamam
    demiştim. alsancağa inip bir bira almış ve o bitince istediğim ikinci birada
    kekelememiştim. ilk kez olmuştu bu. o güne kadar isteyeceğim her şey için,
    bakkalları kekelemeliğimle oyalar, bunun karşılığında da ya sırıtışlara ya da
    azarlara denk gelirdim. ilk kez o gün, bir şişe biranın etkisi ile kekelememiş,
    ve daha sonra sürekli içmeye başlamıştım.
    doktorlar bunu bilmiyor muydu?
    reçetesine hap yerine bira yazamazlar mıydı? olabilirdi öyle değil mi?  o güne kadar boşuna uğraştırmışlardı ailesini.
    o hoca senin bu hoca benim, o hastane senin bu hastane benim, dolaştırmışlardı
    onunla beraber ailesini. çözmüştü işte, en sonunda hastalığı yenmişti.
    ardından bir psikoz geldi. yıl
    2002 idi ve ilk defa olmuştu bu. çünkü öncesinde, tam iki sene boyunca,
    aralıklı olarak, kullanmadığı hap içmediği cigara türü kalmamıştı. amfetamin
    iyileştiriyordu onu, ve adını bile unuttuğu reçetesiz olarak eczaneden
    alınabilen bir dolu kafa yapan hap.
    ikinci psikoz 2009’da ve sonucusu
    da annesi ölmeden üç ay önce gerçekleşmişti. ardından annesinin cesedini
    bırakıp, mutfağa yöneldi. önce kahvaltı yapıp hapını içecekti, akinetondu adı
    hapın. sonra verirdi komşulara ve akrabalara haber. mutfağa yöneldi. tam bu
    sırada arka bahçeye açılan kapıdan çıkıp gelmişti annesi. olağandı. ama sorun
    şu ki, artık iki annesi vardı. biri, hala koltukta yatan ceset, diğeri arka
    bahçeye asılan çamaşırlarla işi bitip mutfağa dönen anne. ikisinden birisi halüsinasyondu
    ve hangisi olduğunu bilmiyordu. kafası iyice karışmıştı ve o günden sonra, asla
    hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamadı. olamadım. yani ben. akıl hastanesine
    düşene kadar da, emin olduğum her şeyi çaldı haplar hafızamdan, akineton, seroqual
    ve rixper.

    7 eylül 2014 
  • "ben toplumdışı değilim, toplum benim dışımda"

    “ben toplumdışı değilim, toplum benim dışımda”
    “eğer uyarıcılara bir kez
    bulaşmışsan” diyor gökçe, “günün birinde bıraksan dahi, hiç bir zaman
    tekrar başlamayacağından emin olamazsın, ama eroin farklı” diyor,
    “bütün arkadaşların eroin yüzünden ölmüş olsa bile, bu yüzden hayatta
    sahip olduğun herşeyi, maddi ve manevi herşeyini kaybetmiş dahi olsan, ondan
    kurtulamazsın, pişman olmuş olsan bile, tekrar pişman olacağını bilsen bile,
    tekrar tekrar geri dönmek zorunda kaldığın, gizli bir mağaran gibidir o senin,
    ferah, geniş, sınırsız, özgür. evet, özgür. özgür, çünkü efendin teke inmiştir,
    düşüncelerin teke inmiştir, yaşama amacın teke inmiştir, bir sonraki vuruş.
    sürekli bunu düşünür hale gelirsin, kendine geldiğinde, tekrar hastalanana
    kadar, tek amacın, bir kaç gram bulmaktır, hepsi bu kadar basit, hayat bu kadar
    basit, bedenini önemsemezsin, ahlakı önemsemezsin, örf ve adetleri, ailevi
    değerleri, geçmişini, geleceğini, herşeyin silinir gider, yaşama yükün
    hafiflemiştir, nasıl olsa bir kaç sene içinde ölüceksindir, bunu bilirsin,
    herhangi bir hastalığa yakalanmasan dahi, kendi işini bitirirsin, aynen tuncay
    gibi, sıranın bana geldiğini düşünüyorum”.
    bu hatun, 3 yıldır eroin kullanıyor ve
    izmir’de yaşıyor, kendisiyle 2005 yılında tanıştım ve bu sözleri de o zaman
    sarf etti, yani o zaman, yani 2005 yılında, 3 yıldır eroin bağımlısı olduğunu
    söylüyordu.
    “bu aslında” diyor gökçe,
    “porno bağımlısı olmaktan farksız, kardeşim tam bir porno bağımlısı, her
    gün yeni bir kaç sahne seyredip attırmak zorunda hissediyor kendisini, o sırada
    beyninin salgıladığı hormonlara bağımlı aslında, bunu o bilmiyor, ve halinden
    memnun görünüyor, kendisini bana göre şanslı hissediyor, sonuçta porno, eroine
    göre, daha kolay sürdürülebilir bir bağımlılık, buna rağmen toplumsal ve ahlaki
    açıdan değerlendirdiğimiz de, eroin daha masum görünüyor”.
    ben o zaman, yani aramızda bu konuşmanın
    geçtiği gün, 3 yıllık aradan sonra, amfetaminle öpüşmüştüm, aslına bakarsanız,
    o gün için aldığım, saf amfetamin değildi, metamfetamin de değildi, metilendioksiamfetamin
    bile değildi, parametoksimetamfetamin de değildi, şu bizim şişkoların, iştahını
    kesmesi için reçetelerine yazdırdıkları, mefenoreks içeren bir haptı.
    mefenoreks, amfetamin ve türevleri ile aynı etkiyi gösterir, sadece, etki
    süresi diğerlerine göre oldukça kısadır.
    aslına bakarsanız, dexedrin veya ritalin’i
    tercih ederdim, yani şu an gökçe adında yarattığım sallama karakter yerine, bi
    kaç dexedrin’im olsa, fena olmazdı. en azından etki sonrası, tekrar bir kaç
    tane daha yutma şansım olabilirdi. sahte mutluluk sonrası oluşan ruhsal
    çöküntü, gerçek mutluluk sonrası oluşan ruhsal çöküntüden bin kat daha iyidir.
    yeri gelmişken, asıl sözünü etmek istediğim
    şey şu; bazı duyguların, gerektiğinden yoğun hissedilmesi sonucunda,
    psikotrop’ların yarattığı algı değişikliğini yaratabileceği gerçeği, yani eğer
    siz birine ayaklarınız yerden kesilecek şekilde aşık olduysanız, ya da zafer
    sarhoşuysanız, hayatınızda ki herşey yolunda gidiyorsa, veya diyelim ki ters
    giden hiçbir şey olmadığını düşünüyorsanız, çok ama çok çok çok mutluysanız,
    -bunun nedeni aşk, başarı, para, herhangi bir şey olabilir- bu mutluluk hali,
    sizde, psikotrop’ların yarattığı etkiyi yaratabilir, yani demem o ki,
    zihninizde bir algı değişikliği vuku bulabilir, yani sonuç olarak kim mutlu
    olmak istemez ki? yani sonuç olarak, hepimizin biraz mutluluk halüsinasyonuna
    ihtiyacı var, öyle değil mi? yani sonuç olarak, aynı amfetamin alımı sonucu,
    beyinde gerektiğinden fazla salgılanan noradrenalin’in yarattığı
    halüsinasyonlardan farkı yok diyorum, dünyevi olan herhangi bir aşırı
    mutluluğun, yani demem o ki, ister madde alımı ile, ister yaşanan olaylar
    sonrası meydana gelsin, gerektiğinden fazla salgılanan endorfin, yani opioit
    reseptörleri, zihinde bir tür algı değişikliği yaratabilir, bunun sonucunda
    siz, gerçekte olan bitenin farkına varamayabilirsiniz, ve farkına vardığınızda,
    yani ister kullandığınız madde, ister size mutluluk veren olay, insan, eşya,
    para, başarı, vs vs’nin etkisi geçmiş olsun, sonuç daima aynıdır, siz gerçeğe
    geri dönmüş, ve eskiden içinde bulunduğunuz o gerçekliği kabullenemediğiniz
    için, ruhsal bir çöküntü içersine girmişsinizdir. yani aslında, sizin
    “uyuşturucu” benim “algı değişikliği yaratan maddeler”
    demeyi tercih ettiğim tüm o psikotropların, normal insan hayatında var olan,
    hissedilen, heyecanlardan, duygulardan, hislerden, hiç bir farkı yoktur.
    Depresyon, bu yüzden ortaya çıkar, gerçeği kabullenemediğimiz için, normal
    koşullarda, normal düzeyde salgılanan dopamin, enkefalin, noradrenalin,
    testosteron, endorfin, adrenalin vs vs, tüm vücut içi salgıları ve beyin
    aminleri, normalden fazla salgılandığında, gerçek dünyayla algılarımız arasında
    bir fark oluşur, ve dediğim gibi, bu algı değişikliği, yani bir nevi hafif
    ölçekli ve geçici psikoz durumu, ister herhangi bir uyarıcı veya onirojen ile,
    yani; kokain, amfetamin, efedrin, izoprenalin, klobenzoreks, fentolamin,
    mefenoreks, prenilamin, benzidamin, ketamin, lsd, psilosibin, meskalin vs vs
    ile oluşsun, isterseniz hayatınızdaki herhangi bir değişiklik sonrası aşırı
    mutluluk ile beyninizde normalden fazla seviye de salgılattığınız noradrenalin
    ile, veya adını bile bilmediğim bir sürü beyin içi fonksiyonlar ile, ve tabii
    ki opioit reseptorleri sayesinde, zihninizde, yani algı düzeyinizde, bir
    yanılsama meydana gelebilir, bunun sonucunda, yani herşey tamamladıktan sonra,
    mesela boşandıktan sonra, ya da şirketiniz iflas ettikten sonra, ya da anneniz
    öldüğünde, kısacası size mutluluk veren şey bir an da ortadan kaybolduğunda ya
    da anlamını yitirdikten sonra, ruhsal çöküntü ve depresyon kaçınılmazdır.
    “o nedenle” diyor gökçe, benim eroin
    bağımlısı karakterim, “eroin kesinlikle dünyanın en iyi ve en boktan buluşu”.
    “ama” diyor, “aşk, dünyada ki
    her şeyden daha tehlikeli ve dengeli alınmadığı, yani siz, ayaklarınız yerden
    kesilecek şekilde, kendi özünüzde ve karakterinizde değişiklikler yaratıcak
    şekilde yoğun bir aşk hissediyorsanız, kesinlikle bir tür psikoza
    girmişsinizdir, ve bu psikoz, eroin veya lsd’den daha tehlikelidir.”
    “bir insanın bağımlısı olmak”
    diyor, “bir maddenin bağımlısı olmaktan çok daha tehlikeli bir şey, sonuç
    olarak o maddeyi, eğer paran varsa, ya da bedenin para ediyorsa, ya da
    hırsızlık yapabilecek durumdaysan, ya da başka başka başka yollardan, o maddeye
    ulaşma şansın varsa, kriz geçirsen bile-krizi geçirebilirsin, tekrar tekrar
    aynı şey, damar, şırınga, damar, şırınga”,
    “bir insanın bağımlısı olmak” diyor
    tekrar, “kesinlikle, bir maddenin bağımlısı olmaktan çok daha tehlikeli
    bir şey, sonuç olarak, insanlar ölümsüz değil, hatta daha da ötede, insanlar
    güvenilir değil, sizi herhangi bir zamanda terk edebilir, veya aldatabilir,
    veya hissedilen duygular bir taraf için anlamını kaybedebilir, böyle bir
    durumda yaşadığımız ruhsal çöküntü ve depresyon halini giderebilecek insana
    ulaşma şansınız olmadığı için, daha doğrusu, o insan artık sizi sevmediği için,
    intihar bile edebilirsiniz, ben sadece madde bağımlısıyım diyor, benden daha
    kötü durumda olan insanlar var dünya üzerinde; tek başlarına yaşayamayan
    insanlar… insan bağımlısı olan insanlar… bu, aşk veya arkadaş ihtiyacı olabilir,
    tek başlarına var olamayan insanlar”,
    “bu” diyor, “insan bağımlılığı
    yani, çok zararlı. üstelik, bir süre sonra, biraz da popülerleşirseniz, yani
    herkes sizi sevmeye ve saygı göstermeye başlarsa, yaptığınız işi övmeye
    başlarsa, yani hayatta başarılı olursanız, örneğin son yılların en iyi pop
    şarkıcısı olursanız, ve bunun sonucunda, zihninizde ve algı dünyanızda, aynı
    psikodisleptikler’in yarattığı algı değişikliği meydana gelirse.”
    burada susuyor ve ona uzattığım listeyi
    alıyor eline, herhangi bir eczaneden, reçetesiz veya normal bir reçete ile
    satın alabileceğiniz bir sürü hap ve şurubun adı, ve yanlarında kullanım
    şekilleri yazıyor, dozajlar, ve evet bu noktada yazıyı yarıda bırakıp, bana bir
    mesaj atabilirsiniz, size de böyle bir liste vermemi isteyebilirsiniz, daha
    önce isteyenler oldu çünkü, ama hiç kimsenin, en azından madde alımı ile,
    algısının değişmesini gerekli görmüyorum, ya da hiç kimsenin, girdiği
    depresyondan bir öksürük şurubundan, günde yarım şişe içip sedasyona girerek
    çıkacağını sanmıyorum, yani demem o ki, uyuşturucu kötüdür, bunu artık herkes
    kabul ediyor, ne kadar çok alkol içtiği ile övünüp, bunu da marifet sayan denyo
    türleri dışında tabii, ama gerçeklerden kaçmak için değil de biraz eğlence için
    alınan lsd, sizi üç beş günlüğüne alis harikalar diyarına gönderebilir, ama
    şey, pardon, lsd sizi ilk kullanım sonrası o diyardan geri getiremeye de bilir,
    daha hafif bir şey olarak, içersinde amfetaminin herhangi bir türevi olan,
    herhangi bir hapı kullanabilirsiniz, ama şey pardon, bu kez de, amfetamin ve
    türevlerinin yarattığı mutluluk halüsinasyonlarına ve dünyayı toz pembe görmeye
    bağımlı olabilir, ve bunu hep yapmak isteyebilirsiniz. Aynı, sürekli birine
    aşık olma ihtiyacı hisseden, aşk bağımlısı olan, veya porno bağımlısı olan,
    veya seks bağımlısı olan, veya işkolik olan, veya servet bağımlısı olan, veya
    kariyer bağımlısı olan, veya aile bağımlısı olan, veya tanrı ve din bağımlısı
    olan, veya milli duygularının, şanlı tarihinin, anne babasının veya
    çocuklarının bağımlısı olan insanlar gibi.
    sözünü ettiğim şey, söz konusu tehlikenin,
    uyuşturucudan değil, yalnızlığı kanıksayacak kadar yalnızlığa itilmiş
    olmayışımızdan ya da artık mutsuzluğu önemsemeyecek kadar mutsuzluk çekmemiş
    olmamızdan kaynakladığı, yani demem o ki, herşeyin iyi olması iyi bir şey
    değildir ama herşeyin kötü olması kötü bir şeydir. önemli olan, dengede
    kalmaktır. bu denge hali, iki iyi bir kötü, olabileceği gibi, hep kötü bir iyi
    de olabilir, bu oran kişiden kişiye değişebilir, ama gerçeklik algımızı, yani crispin
    sartwell’in sözünü ettiği gerçeklik algımızı kaybedersek, sonuçta bir hayal
    dünyasında gerçekten delirmiş bir şekilde, sahte sorunlarla mutsuz olabilir
    veya sahte güzelliklerle avunabiliriz. o yüzden alkol, kendini unutmak için
    içildiğinde, ertesi günü katlanılmaz kılabilir, yani gerçeğe dönüş hali
    esnasında, yani akşamdan kalmalık durumlarda, yani amfetamin kişi de bir ruhsal
    çöküntü meydana getirir diye bağıran o gerizekalı psiko-tiyatrocuların, en
    azından uyuşturucu kullanan insanlar ve uyuşturucu maddeler hakkında yaşamsal
    bazda, benim sahip olduğum kadar bilgi sahibi olması gerekir, bu nedenle, bir
    cankinin en yakın dostu, bir başka cankidir, ve bir cankinin en yakın düşmanı
    da bir başka cankidir, neden bahsettiğimi anlayabiliyor musun dominik? gönderdiğin
    öykü, hiç sigara içmemiş olan bir yeşilaycının, sigaranın zararları hakkında
    bir öykü yazmasına benziyor, komik geliyor bana yani, herşey fazlasıyla komik
    geliyor, gönderdiğim 8 sayfalık bir yazıyı, gönderdikten bir dakika sonra
    “beğendim” diyenler de komik geliyor şu lunaparkım haline gelen
    facebook’ta. Yani, kişi okumadığı bir şeyi nasıl beğenebilir, kişi sekiz
    sayfayı bir dakikada nasıl okuyabilir. kişi, kişilik sahibi olmadan nasıl aşık
    olabilir? hadi oldu diyelim, ve aşk bitti, sonrasında girdiği depresyon veya
    psikoz türevlerinin herhangi biri için, ona niye sadece; lityum, diazepam,
    benperidol, zopiklon, trifluoperazin, kloral ve tek tek saymaya devam edersem
    öykünün sıkıcı bir hale dönüşebileceği maddelerden birini içeren sikik bir hap
    verilir? sonrası sedasyon, sonrası kas gevşemesi, hipnotik etkiler, uyuşma, şu,
    bu, vs, sonra kişi normale dönüp, hala tek başına var olamadığı için, tekrar
    bir depresyona girer ve tekrar o sömürgeci ilaç şirketlerini zengin edicek
    reçetelere muhtaç kalır. Çünkü kapitalizm uyuşturucu karşıtı değil, özgürlük
    karşıtı bir ideolojidir, nokta!
    ben ölmeden önce, lsd alıp, heotoskopi (kendi
    halüsinasyonunu görmek) yaşamak istiyorsam, bundan size ne? çalışmadan yaşayıp,
    bir şekilde hayatımı sürdürebiliyorsam, bundan size ne? uyuşturucu zararlıdır,
    evet doğru, uyuşturucu zararlıdır, ama gerçeklik algımızı kaybetmemize yol açan
    medya, uyuşturucudan daha zararlıdır, televizyon dizileri, sigaradan daha
    zararlıdır,
    tıpta artık hiç bir kullanım alanı kalmayan
    bir sürü madde hala üretilmeye devam ediyor, onları da saymamı ister misiniz?
    iyice boka batmak istiyor mu tıp dünyası?
    şunu tekrar etmekte fayda görüyorum,
    uyuşturucu ya da uyarıcı maddelerin tümü, aslında, ruhsal veya fiziksel
    hastalıkları çözümlemek için üretilmişlerdir, ve dahası ruhsal veya fiziksel
    tüm hastalıkların tek nedeni de kapitalizmdir, bu ilaçları hala üretmeye devam
    eden şirketlerde kapitalisttir, o halde kendini kötü hisseden herhangi bir
    insanın, eroin yerine reçetesiz alabileceği sik gibi bir ilaca bile bağımlı
    olması olasıdır, hatta ona depresyona girdiği söylendiği için reçete ile
    verilen bir ilaca bağımlı yapılması da olasıdır. o halde biz hangi sik için
    tartışıyoruz şimdi?
    gökçe, tüm bunlardan sonra bana döndü ve,
    “kardeşim bir porno bağımlısı olduğunu zannediyor ama aslında sadece
    beynindeki salgıların bağımlısı” dedi, “onu kurtarmak istiyorum,
    asosyal kişilik bozukluğu demiş geçen gün doktoru”,
    asosyal kişilik bozukluğu, bunu askerde bana
    da söylediler, bende bu sayede 15 ay boyunca, haftada bir gün, psikolojik
    tedavi görme bahanesi ile, eğitimlerden sıyırdım, çünkü gerçekten ama
    gerçekten, asosyal olmak benim kendi tercihim, ki bunu kabul etmiyorlar, ki
    şunu kabul etmek zorundayız, bir insan, toplumdışı olabilir, toplum onu
    dışlamıştır, toplumda kendine bir yer edinememiş, dışlanmış ve itilmiştir, ama
    şunu da kanıksamak gerekiyor, benim gibi düşünen herhangi bir insanın
    “toplumdışı” olarak nitelendirilmesi, bana tamamen fiyasko bir
    tanımlama gibi geliyor, çünkü gerçekte, toplumu, toplumun yarattığı yaşam
    tarzını, insanları, insanların tutarsız ve çıkarcı dünyasını dışladığım,
    ittiğim, ve toplum içinde kendime bir yer edinmek istemediği için, toplumun
    dışında kalmış olmuyorum, toplumu ben dışlamış oluyorum, yani toplum benim
    dışımda, ben toplumun değil.
    o halde sorun tekrar, uyuşturucuya geliyor.
    bu ülkede çok fazla insan, uyuşturucu üzerine çok fazla şey yazıp çiziyor
    gibime geliyor, ve daha trainspotting’i bile dün bitirmiş  biri olarak, uyuşturucudan ölen insanlara
    karşı saygılı olunulması gerektiğini düşünüyorum ben. çünkü bir insan, istediği
    kadar uyarıcılara, sedatiflere, onirojenlere, halusünajonlere, bulaşırsa
    bulaşsın, onu tüm bu ebegümecinden, sınırın ötesine, yani eroine doğru geçiren,
    temel bir neden var diye düşünüyorum, işte o temel nedeni çözmediğiniz şekilde,
    çözemediğiniz değil çözmediğiniz şekilde diyorum, çünkü çözülemeyecek bir
    mesele değil, ve çözmediğiniz şekilde, hiç bir şekilde, kendi kendinize
    ürettiğiniz hiç bir sorunu çözemeyecek ve bu işin içinden çıkamayacaksınız. ve
    bu işin içinden çıkamayan çoğunluk yüzünden, bazı şeylerin farkında olduğunu
    sanan bizim gibi gerizekalılar da, sefil bir hayat sürmeye mahkum kalıcak,
    yaşadıkları hayattan şikayet etmiyor olsalar bile. tek şikayet ettikleri şey,
    gerizekalı yaşam tarzınız. ve onu da değiştirmeye güçleri yok. kendileri de
    değişmek istemedikleri için, sefil bir hayat sürüyorlar. ya da en sonunda,
    mücadele etme güçleri tükeniyor ve intihar ediyorlar. ya da uyuşturucuya
    başlıyorlar. ya da ya da ya da, bu kadarı yeterli. lafın sonu. sizin boktan
    dünyanızdan nefret edip, kendi içlerinde, bir rüyalar alemine dalmayı, bilinçli
    bir şekilde tercih ediyorlar diye, geri zekalı olmuyor o insanlar.ya da etki
    sonrası oluşan ruhsal çöküntü, sizin dediğiniz gibi amfetamin ya da başka bir
    siktiri boktan maddeden kaynaklanmıyor, gerçek dünyaya, sizin o gerizekalı
    dünyanıza geri döndükleri için meydana geliyor, o ruhsal çöküntü.
    “dünyaya, huzursuz olduğum için, suçlu
    hissettiğimi söyle” 2pac.

    17mayıs2009
  • uçan balon

    -uçan balon-
    1.
    “beni it” diyordu mary, “hadi” diyordu, “başarabilirsin, it beni, öldür, lütfen öldür, lütfen, at şu otobana beni, yalvarıyorum sana, bir araba çarpacaktır mutlaka, hadi, yap şu boku”

    otobanda falan değildik oysa, evdeydik, ağlıyordu mary, aşırı şekilde uyuşturucu ve alkol ile yüklü beyni, algı dünyasını kaydırmıştı. ve bizleri görmüyordu, bir yastığa sarılmış, koltukta oturuyor ve karşısında biri varmışçasına konuşuyordu, boşluğa doğru. onu izliyorduk, napabileceğimizi bilmiyor ve izliyorduk sadece, geçmesini bekliyorduk, kendine gelmesini, “hadi lan” diyordu, “itsene”

    2.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary.. kimse ne kadar içerde olduğumuzu görmüyor, ne kadar derinde olduğumuzu, bir şeyler sallayıp duruyorlar yine, oy veriyorlar, bir şeyler değişecek çünkü, değişecekmiş, değiştireceklermiş, ve sonrasında sonuçları bekliyorlar, bir şeyleri değiştirecek birileri, yeni bir yönetici yeni bir hayat verecek bize, bekliyorlar, ve sonuç değişmiyor, hiç değişmedi, âdem’den beri değişmedi, bi gram bile oynamadı terazinin dengesi.. bir illüzyona emanet edilen arzular.. alâeddin’in sihirli lambasını arıyorum ben sadece, hepsi bu

    3.
    uyuşturucuya bulanmış ve uyuşturucuyla bulanmış bir beyin kadar tehlikeli hiç bir şey yoktur, inanın bana. ufak bir tablet her şeyi değiştirir, isa’dan önce isa’dan sonra gibi, milat, hayatınızın miladı. nerede durmanız gerektiğini bilmiyorsanız, dönemeçlerin sonunda sizi neyin beklediğini, ve durmanız gereken noktaları, gördüğünüz levhaların ne anlama geldiğini, bilinç altındaki/dışındaki hangi kapının nereye çıktığını, bilmiyorsanız, sonrasında o sizin dünyanızı değiştirmekle kalmayıp, o dünyaya bir çok sınır çizgisi koyacaktır. başlangıçta, bu dünyanın oluşturduğu sınır çizgileri kalkacak, sonrasında oluşan yeni özgürlük alanında yeni sınırlar belirlenecektir. iğne zamanları

    4.
    aferin kullandığını öğreniyorum bir şekilde, seviyorum herifi, ve “daha ileri gitme” diyorum ona, “nasıl kullanacağını bile bilmiyorsun” diyorum, “benim yıllarım geçti o şekilde” diyorum, “biraz kulak as bana” diyorum, “midenin ve beynin amına koyacaksın en sonunda, daha ileri gitme”

    dinlemiyor beni tom, hoşuna gittiğini söylüyor bu hayatın, bir adım ileriyi görüyor, sonra bir adım daha, sonra kollarda iğne izlerini görüyorum, aradan sadece 6 ay geçmiş oluyor, ve sonra bir 3 ay daha, ben askere gidiyorum, sonra bir 15 ay daha geçiyor, geri dönüyorum, “tom’a” noldu diyorum, “uzaklara uçtu” diyorlar, anlıyorum meseleyi, istanbul’daydı diyorlar, sonra haberini aldık. bu işler böyle yürüyor, kendinizi kontrol edemiyorsanız, o sizi hiç kontrol edemez.

    5.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary. kimse ne kadar içeri girdiğimizi görmüyor, bu dünyanın bize borcu var mary. tanrı da bize bir özür borçlu.

    6.
    “bugünkü gençlerin en büyük sorunu: uyuşturucu” yazıyor eski bir gazetede, şirketteyim, paspas çekiyorum odalara, daha sonra kuruyana kadar batmasın diye gazete kağıdı koyucam yere, ve eski bir gazetede dikkatimi çekiyor bu başlık, okuyorum, nedenler, ailevi nedenler, arkadaş ortamları, cahillik, özenmek. büyük bir palavra dönüyor burada! tamam mı? bir gram acid için yapamayacağın hiçbir şey kalmadığında, o zaman tekrar görüşelim bu meseleyi, olur mu çok saygı değer köşe yazarı, -burnundan bir kar tanesi bile geçmeden yazdığın metinler hakkında- o zaman tekrar görüşelim

    7.
    “ben bir balonum” diyor mary, yanaklarını şişiriyor önce, nefesini tutup içinde, ve sonra gözleri gülümsüyor, bana bakıyor ve “ben bir balonum” diyor, “uçan balonum ben”, sonra tekrar nefesini tutuyor ve şişiriyor yanaklarını, kendini balon zannediyor, tamamen bilinçaltı, uçmak istiyor çünkü.

    hatırlıyorum. birkaç gün önce. gökyüzünde kaybolan bir balonu izliyoruz. balon istiyor öncelikle benden, uçan bir balon, “tamam” diyorum, “alıcam”, çocuk gibi seviniyor, “onu gökyüzüne bırakıp izlemek istiyorum” diyor, öyle yapıyoruz, kordonda, çimlerde, gündüz, bırakıyoruz balonu, havalanıyor, “nereye gidiyor sence” diyor, “bilmiyorum tatlım” diyorum, “uzaklara gidiyor”

    “ben de uçan balon olmak istiyorum” diyor bana, “nereye gittiğini bilmiyor” diyor, “ne güzel! uçuyor. ve sonra gözden kaybolacak. ne güzel! ve sonra patlayacak.. ne güzel! kimse görmeyecek patladığını ama, herkes yükselip kaybolduğunu sanacak, uzaklara, çok uzaklara uçtuğunu.. kimse bilmeyecek yok olduğunu, patladığını, havasının onu sonsuza dek taşımaya yetmediğini, öldüğünü bilmeyecek kimse, herkes uzaklara uçtu diyecek. öldüğümü bilmiyor kimse, biz çoktan öldük ve kimse görmüyor”

    ona bakıyorum sadece, çok mutlu balonu uçtuğu için, ve kafasını gökyüzünde kaybolan balondan bana çeviriyor, gözlerime bakıyor kaygıyla “ne durumda” diyor çantamdaki tabletleri işaret ederek
    “iki gün idare eder bizi” diyorum
    “ya para”
    “kalmadı”
    “yarın gene tezgah açacaz o zaman, bu gece bi kaç yeni kolye yapayım ben, boncuk var mı evde?”
    “yürütürüz dönüşte”
    “boncukçu açık mıdır? bugün pazar”
    “açıyorlar onlar pazarları da”
    “peki”

    8.
    ne yapılabilir? hadi onlara yardımcı olalım. ne yapabiliriz? öyle diyor adam, çözüm önerisi sunmaya çalışıyor falan, çözmeye, yok etmeye bu illeti, illet diyor, uyuşturucu illeti, gençlerimizi koruyalım, hadi, öncelikle aileler çocuklarına arkadaş gibi olmalı diyor, sonra da toplum olarak uyuşturucu satan insanları gördüğümüzde, duyduğumuzda polise bildirmeliymişiz.

    uzaktan taş atmanın anlamı yok çok saygıdeğer joe, bak sana ne anlatıcam:

    3 yıl önceydi, fena halde harman kalmıştım ve 24 saat devriye gezilen bir noktadan karşılayabilirdim sadece ihtiyacım olanı, ve gittim elemana, “hacı naber” dedim, “eyvallah baba” dedi, “zarbolar etrafta, dikkatli ol dönüşte”
    “pekala” dedim
    “sana bişi olmaz da paranı alırlar baba” dedi “ve malını”
    “anladım. el mahkum göt gardiyan durumu desene”
    “aynen öyle baba”

    parayı verdim, ufak bir poşet aldım, attım cebime, cebim delik ve pantolonun altındaki şortun cebine girdi zabazingo. sonra geri dönüş yolculuğu, üç üniforma, köşeye çektiler, “seni gördük” dediler, “üzerinde ne olduğunu biliyoruz” dediler, “nası ya” dedim
    “onu bize vereceksin” dendi.

    açık açık konuşuyorlardı, çünkü tüm güç onlardaydı, eğer insanlara taşıyamayacağı sorumluluk ve görevler verip üzerlerini de epey yüksek yetkilerle donatırsanız, hiçbir şeyi çözümleyemezsiniz, bu da öyle bir şeydi işte.

    “tamam” dedim, “ama sorun ney? çakozlayamadım da mevzuyu”,
    “cebinde ne olduğunu biliyoruz evlat” dedi, “bizi zorlama”

    sonra üstüm arandı, -arama kararı olmadan ceplerinize elllerini sokamazlar- sonra bulunamadı, ama ben çıkarıp vermek zorunda kaldım, mecburdum. her konuda sınırsız mecburiyetlerle donatılmışız yarattığımız yaşam tarzında, ve hepimiz nefret ediyoruz bunlardan, yaşamak için gerekli zorunluluklar, faturalar, “hadi faturanızı sizin yerinize bankanız ödesin” otomatik ödeme talimatı, yakın bir zamanda otomatik oy verme talimatı da icat edilecek, çünkü hiç kimse fatura kuyruğunda beklemek istemediği gibi, hiç kimse oy vermek de istemiyor artık. oy verenlerle vermeyenlerin oranı neden gözümüzün içine sokulmuyor, toplam oy oranı, oy vermeme oranı, gözümün içine sokulmalı bence tüm bunlar, sonra birde uyuşturucu kullanma ve kullanmama oranları, her neyse, verdim üç üniformaya dalgayı, onlar da geri dönüp benim zavallı kanalıma geri sattılar, bu işler böyle yürüyor, her işte bir pislik dönüyor, (sonradan edit: izlediğiniz çukur salak bir kurmaca senaryo-gerçek çukurlarda çocukluğum geçti, görüyoruz algı karartma gecelerini) ve daha önce de dediğim gibi, en son kimin üzerine bulaştı ise pislik, o çekiyor tüm cezayı. aradaki tüm kurumlar ak. o yüzden, uyuşturucu, sizin tabirinize göre, gençler arasında hızla yayılan bir hastalık falan değil, sizin yarattığınız boktan dünyanızdan uzaklaşmak için bir araç, hepsi bu, ve sınır çizgilerini göremeyenlerin geriye dönemediği bir yol, kabul ediyorum, ama “uyuşturucuya hayır” demektense, “uyuşturucu sayesinde kaçılabilen dünyaya hayır” denmeli bence, içinde bulunduğumuz bu dünyaya yani, bu daha iyi bir tespit, o zaman uyuşturucuyu yok etme savaşında bizim gibiler de size yardımcı olacaktır, çünkü memnun değiliz bizler de..
    nedenler. başlama nedenlerine dair tespitleriniz yanlış, çekim gücü yanlış, belirlenen faktörler yanlış, bu kadar

    9.
    “mary” diyorum
    “hııı” diyor, kafasını kaldıramıyor
    “mary”
    “hıı”

    sonra onu yatağa taşıyor ve üzerini örtüyorum. o durumdaki bir hatuna dilediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, mary bana güvendiği için bir tek benimle uyuşturucu kullanıyor, beni kaybedince bırakırmış kullanmayı, eğer ben bir gün onu terk eder veya ölürsem o da artık hap atmazmış, tek suçlu oluyorum, kendini yok etmeye devam etmesinin tek nedeni benim, gülüyor sonra, yaşama devam etmesinin tek nedeni olduğumu biliyorum, bu işin kesin çözüm yöntemini kullanıp intihar etmemesinin tek nedeni olduğumu. üst dünyada yaşama devam etmenin tek yolu, kendinize bir yada birkaç suç ortağı edinmektir

    10.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary, hem de herkes, biz de dahil herkez.. (evet biliyorum, “herkes” ve “herkez” kelimelerinden hangisinin yazımının doğru olduğunu, kıllık yapmak için peşöpeşe iki kez farklı şekilde yazdım, resmin bütününü küçük detaylarda aramaya devam edin ama siz yine de)

    11.
    uyuşturucuya karşı olanlar bir tarafta saf tutmuşlar, yanlış noktalardan saldırıyorlar, kendilerine iyi bir imaj oluşturmaya çalışıyorlar, yardımsever insanlar bunlar, öyle olmalılar, sadece neye karşı olduklarının farkında bile değiller, hepsi bu. kendinize tanımadığınız bir düşman edinmeyin, yanlış kişileri öldürebilirsiniz. bir de, hayatlarında, örneğin deniz kenarında güneşlenirken yanlışlıkla bile olsa burunlarından iki gram kum tanesi kaçmamış olanlar var, övünen kesim, kullanıyoruz diye övünen kesim, asıl tehlikede olanlar onlar, biz değiliz. bu övünme, bir süre sonra denemeye, üçüncü aşamada ise iğne izlerine dönüşüyor. biz, burada, neyi nasıl yapmamız gerektiğini biliyoruz, ne zaman kaçmamız gerektiğini, nerede duracağımızı, hangi yöne ve ne zaman koşulacağını. o yüzden, bize yanaşmayın. o sizin yaşama savaşınız, bu da bizim

    mary bir uçan balon, ben de uçan balonunun ipinden sımsıkı tutan çocuğum, anlaştık mı? bize bir şey olmayacak!

    18.mart.2007

  • jilet ve hap

    3 kişinin horladığı bir odadayım.. karşımdaki duvar saatinin akrebi 3’ün üzerindeyken, yelkovanının 12’ye tırmandığı bir sırada; roads, boş çay bardağı, antiem, böcekler ve ‘horlama anne’-ler eşliğinde, hiç bi bok yemeden pinekliyorum..

    tek bir şarkı.. saatlerdir dönüp duran tek bir şarkı.. günlerdir dönüp duran tek..bir şarkı.. aylardır dönüp duran tekbir…

    uyuyor, uyanıyor, garip düşler görüyorum.. garip olan düşlerin uyandığımda da devam etmesi.. gerçeklik duygumu tamamiyle yitirdim.. ‘sanmak’la meşgülüm.. emin değilim ama, (artık hiçbir şeyden emin olamıyorum zaten) sanrı ile sanmak kelimeleri arasında bir bağlantı olmalı..

    her şeyi sanmaya başladığınız anda, sanrı görmeye de başlıyorsunuzdur belki.

    şarkı başlıyor.. şarkı bitiyor.. tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. sonra tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. ölümsüzlük?

    başlıyor.. ve beş dakika beş saniye sonunda tekrar bitiyor..

    yeniden başlayacağından emin olsaydınız eğer, bir son verir miydiniz hayatınıza? başka bir bedende, başka bir zamanda.. ya da aynı bedende, aynı zamanda.. ne fark eder ki? önemli olan, anıların yok edilebilmesi.. geçmişimin bir kertenkele kuyruğuna benzemesini isterdim.. bana sıkıntı verdiği anda onu düşürür ve yeni bir tanesi çıkana kadar da ‘hatırlamıyorum’ kelimesi ile idare ederdim..

    şarkı tekrar başlıyor.. ve şarkıda neden bahsedildiğini ya da neden bahsedilebileceğini bilmiyorum.. çünkü o dili bilmiyorum.. ve öğrenmek de istemiyorum.. çünkü büyünün bozulmasından korkuyorum.. sadece dinliyorum.. ve sadece düşünüyorum.. bozuk bir vcd’ye benzediğimi düşünüyorum.. güzel bir film.. en azından güzel başlayan bir film.. ilerliyor.. ilerliyor.. ilerliyor.. sorun yok.. normal akışında her şey.. nefes alıp veren ve hareket edebilen bir canlı.. ve zaman geçtikçe, yani devam ettikçe dönmeye, cd çiziliyor.. ama daha filmin başı, anlaşılabilir olmak için erken bir zaman.. kimse kaptırıp koyvermemiş yani.. yavaş ilerleyen ve henüz hiçbir şeyin açığa çıkmadığı bir senaryo.. (başrolde olduğumu zannediyorum) tanrı bile merak içinde.. tanrı bir klozetin içinde bence.. ve şifonu çekmemizi bekliyor.. kıyameti koparmaktan vazgeçtiğini söylemişti bana, havada asılı kaldığım zamanların birinde.. “kıyamet kopmayacak” dedi “siz zavallı yaratıklar, zamanın sonsuz döngüsüne hapsedildiniz”

    artık gücüm kalmadı.. boşlukta kanat çırpabilecek kadar gücüm yok.. bu nedenle de fazla yükselmiyorum zaten.. alçak uçuyor – hey hey bi saniye, kanat çırpamayacak kadar güçsüz olduğumu söyledim size.. daha ne uçmasından bahsediyorsunuz ki? sadece düşüyorum, hepsi bu.. yani yukardayım ama uçmuyorum.. enerjimin olduğu zamanlarda aldığım avansı harcıyorum sadece; düşüyorum! anlıyorsunuz ya?

    azalmak istiyorum.. hatta yok olmak.. yok bile, olmamak.. hiçbir şey olmak.. hiçbir şey bile olmamak.. sadece olmamak. hepsi bu, ‘olmamak’

    işte başlıyor.. büyük hava boşluğu, düşüsün hızlandırılışı karşısında son kanat çırpış.. boğaz kuruluğu.. ve ardından hızlı bir şekilde fethediliş.. şakak, çene, boyun, diz ve dirsekler, göz kapakları, göğüsler.. yavaşlayan nefes alışverişi.. uyuşmak, daha çok uyuşmak, sonsuza kadar uyuşmak…

    eğer uçamayacak kadar güçsüzseniz ve düşemiyorsanız da yere, (ya da zemini bulamıyorsanız) o zaman kendi hava boşluğunuzu yaratmanız gerekir.. bu daha çok, tedavi edemeyeceğin ve acısını her an hissettiğin bir hastalığı, daha ağır ve daha çok hissedilebilir, ancak tedavi edilebilir bir hastalık yardımı ile süspansiyon etmeye benzer.. aşk yarasını jiletle kazımak, içinden imdat diye bağırmaktır!

    öldürücü olmayan derin kesikler.. öldürücü olmayan noktalara çizilen doğru parçaları..

    kan!

    ve acı..

    hayatta kalabilmek, için son kanat çırpış!

    eğer yaşayamıyor ve aynı zamanda da ölemiyorsanız, o halde bakkaldan bir jilet alırsınız.. süspansiyon için! şefkat gösterisinin ne yeri ne zamanı diyen ya da sizin jileti ne için kullanacağınızı anlayamayacak kadar kör olan bir bakkal size jileti satar.. çünkü insanın gözleri ölür ilk önce ve bir gözün ölmüş olduğu ilk bakışta anlaşılır.. buna rağmen jileti alabildiyseniz, bu, bakkalın size şefkat göstermeyi ret ettiği anlamına gelir.. o halde ölmüş olan gözlerinizi de yanınıza alarak bakkaldan çıkarsınız.. eve gider ve yatağınıza oturarak bileğinizin üzerinde öldürücü olmayan derin bir çizik açarsınız.. acıya karşı acı! yeterince derine inerseniz, bu, doz aşımı demektir.. sızı ve sızan kan eşliğinde gözler kapanır ve bilinç o noktaya doğru yönelir.. sol el bileğinizin kölesi oluverirsiniz..

    etki uzun sürer.. oldukça uzun.. bazen bir gün bazense bir hafta.. bu süre sizin bünyenizle ilgilidir.. ve bu acı, sizin geçmeyen diğer acınızı (manevi bir acıdır bu) bir çırpıda ödünç alarak, sizin, kendisini düşünmenizi sağlar.. jilet bir tür uyuşturucudur! ve müebbet hapse mahkûm edildi iseniz, dışarı çıkmanın tek yolu, derin kazmaktır. gerçek acı, insanda müebbet mahkûmudur. vücudunuza açacağınız bir tünelin sizi özgür kılacağını zannederek jiletsel doz aşımını gerçekleştirirsiniz.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir.. jilet çoğunlukla tek kullanımlık alınır ve o zaman adına uyuşturucu denemez.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir. hiçbir acı sonsuza kadar sürmez lafı bir safsatadır.. gerçek acı sonsuza dek sürendir! ölümcül acı!

    bazen iyileşiyor gibi yapar ama asla iyileşmez.. dışarı çıkıp top oynamanıza izin verir bazen, parklarda koşmanıza aldırmaz bir süre, sonra aniden indirir sağanak, kimse görmez.. sırılsıklamsınızdır ve kimse görmez.. doğruca eve koşar, odanıza girer ve kapıyı kapatırsınız.. saatlerce, günlerce, hatta haftalarca dışarı çıkamazsınız.. alkol ve jilet ile beslenirsiniz.. ya da alkol, su ve hap ile.. ve bir gün aniden, bir tünel kazılır bedeninizde; ruhunuz hapisten kaçar..

    ***

    o’nu bulduğumda, işte bu haldeydi.. tüneli açmaya hazır bir beden ve dışarı kaçmaya hazır bir ruh.. dışarı diyorum, çünkü bazen içeri de kaçılır..

    jilet ve boş bira şişeleri.. ölü gözler.. ve şefkat isteyen gözler.. kan lekeleri bulunan bir çarşafın üzerinde bağdaş kurmuş, bir şeyler okuyordu.. hayatta kalmaya çalıştığını anlamak uzun sürmedi.. ve jilet yerine şefkat sattım.. oysa asıl jilet bendim, kalbi delik deşik edecek bir jilet.. kalbi delik deşik etmiş ve yarım kalan işini tamamlamak için geri dönmüş bir jilet…

    yeterince uzun süre ot kullandı iseniz, 1 senelik tütün sonrası, ota sımsıkı sarılırsınız.. o sizin tek kurtarıcınızdır. secdeye yatıp af dilenmekten başka seçeneğiniz yoktur. o da öyle yaptı, büyük kurtarıcısına…

    ama dur bi saniye.. buraya nasıl geldik? bir müptelanın gücünü asla hafife almayın.. biliyorum, bakışlarım asla bir noktaya konsantre olamıyor.. düşüncelerim kesik çizgilere benziyor; biri uzun biri kısa olan ama asla birleşmeyen çizgiler.. ama gene de anlatacak bir hikayem var benim.. bazen virajı alamayıp duvara toslayacağımız, bazen geri vitese takacağımız, hatta sayfalarca tek bir noktaya bakıp kalacağımız bir hikayem.. ama asla, bir müptelanın gücünü hafife almayın…

    // 27.07.2004