Etiket: quenzinzah mirerginante

  • upon zack – 2. bölüm

    hastaneden taburcu olduğu günün akşamına buluştuk onunla,
    tiryaki kedi’de. alkol komasına girmişti. çıkar çıkmaz da en yakın tekel
    bayiinden bir bira almış, yolda içe içe yanıma gelmişti. akşamüstü saat beşti
    zaman. bu isimde bir fanzin de var, çok severim. akşamüstü saat beş. ikibinon
    sonrası çıkan çoğu fanzin sikkodur oysa. fanzini alternatif bir yayın organı
    olarak görmek de dangalaklığın hadsafhası bana kalırsa. alternatif kelimesine
    kılım çünkü. özellikle fanzinleri, dergilerin “alternatifi” olarak görmek,
    böyle yola çıkmak, saçmalık. fanzin, yıkıcı bir unsur olarak, karşı olduğu bir
    şeyin nasıl oluyor da alternatifi olabiliyor, anlam verememekle birlikte,
    tiryaki kedi’ye geri dönmek istiyorum. 
    geldi. bi bira söyledim ona. cebindeki son kalan bozukluklarla
    bi bira alıp yolda bitirmişti.
    “ölseydim keşke” dedi.
    “saçmalama” dedim, “daha yaşayacak güzel zamanlarımız var.”
    “biliyorum” dedi, “özellikle şu süper gücünü hesaba
    katarsak.”
    “onu hesaba katmasak da güzel zamanlarımız var.”
    “sokağa çıkalım.” dedi. çıktık. kilise sokağı. günlerden
    haftaiçiydi. tek tük işporta tezgahı vardı. hatfasonları doluyordu sokak. bense
    bugün tezgah açmamıştım. pazartesileri tatil yapıyordum. şarap aldık. şişeden
    yudumluyorduk.
    karşımıza üç adam oturdu. dolu şarap şişesini üzerlerine
    fırlattı adamların. “gidin lan bu sokaktan” diye bağırarak. birinin kafasını
    sıyırıp kilisenin duvarında patladı şişe. adamlar “tamam abla, gidiyoruz, özür
    dileriz.” diyerek, apar topar kalkıp uzaklaştılar. neye uyuz olmuştu
    bilmiyorum. sormadım da. sorun çıkacak olmasını da dert etmedim. gidip bi şişe
    daha aldım hasan abimin dükkanından. hasan abi ölmüştü altı ay önce. kanserden.
    çocukları bakıyordu dükkana. oğlu ve kızı. iyi insanlardı. tuvalet de vardı
    mekanda. hoş pek kullanmıyordum. trafoya işemek daha keyifliydi. ve alkol
    alınca tuvalete sık gidenlerdendim. mesanem küçüktü sanırım. böyle durumlarda,
    “amma çok gittin işemeye bilader” derse biri, “mesanem slikonlu değil” derdim,
    pek anlaşılmazdı bu esprim. her neyse, “bıçak vardı birinin belinde” dedi,
    rüya. “belki, kritik bir bölgeme sokar da, öldürür” diye düşündüm. “aptalım
    biliyorum. aptalca bir plan. uyuz oldum işte napayım.” cevap vermek yerine
    şişeden sağlam bir yudum aldım. rüya bende kalmaya başlamıştı. ben adamı
    öldürdükten sonra yani. bunu daha sonra anlatacağım. karışık zaman algım var.
    bunu yazdıklarıma yansıtmak hoşuma gidiyor.
    rüya hiç konuşmuyordu başlarda. ağzından tek harf
    çıkmıyordu. zamanla açıldı. özellikle başında belayı toprağa uğurlayınca,
    üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. polis olayı kapsamlıca incelmiş, ama izimi
    bulamamıştı. mustafa ile beraber girişmiştik cinayete ki dediğim gibi, bunu
    daha sonra anlatıcam. pardon, “anlatacağım” diye yazmalıydım. sevgili
    eleştirmenlerim öyle istiyordu. öldüler herhalde, ya da sıkıldılar, uzun
    zamandır yoklar ortada. ben de ortada değilim ama. sağ da ya da solda da
    değilim. tamamen yokum oyunda.
    sokağın başından zabıtaları görüp bi ıslık çalmasını istedim
    rüyadan. meto’ları uyarmak için. ben ıslık çalamıyorduk. beceremediğim bi çok
    şey var hayatta. yazmayı becerebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. domuz gibi
    biliyorsun diyor şimdi birileri. duyuyorum. meto tezgahı topladı iki dakkada.
    geçip gittiler sokaktan. bi yarım saat sonra tekrar açtı.
    başlayalım mı dedi rüya. olur dedim. kast ettiği şey, zamanı
    durdurabilme yeteneğimdi. bakın bunun nasıl olduğunu bilmiyorum ama böyle özel
    bir yeteneğim var benim. zamanı durdurabiliyorum. yani o an, insanlar,
    elektronik otomatik bilgisayarlı sistemler. mesela mobeseler. kayıt cihazları.
    dünyanın dönüşü. her şey ama her şey duruyor. cinayeti de bu sayede kolayca
    kotarmıştık zaten. bir anda başladı bu şey. zamanı durdurabiliyor oluşum, işi
    bıraktıktan iki ay sonra, bir gün, bir anda, dondu her şey, sonra, bunu
    dilediğim zaman yapabildiğimi fark ettim, parmağını şıklatmak kadar kolayca. ve
    bunu çok az kişi biliyor. ben de bu durumda, süper kahraman oluyorum. anti
    süper kahraman. büyük planlarımız rüya ile. bankaları soyup, tüm paraları
    yakmak gibi. ve bunu kayda alıcaz. yüzümüz görünmücek elbette. sonracıma,
    polislerle ilgili de komik fikirlerimiz var. henüz planı tam olarak
    geliştirmedik. ve dahası, dokunduğum kişi, eğer istersem, yani her dokunduğum
    kişi için değil, istediğim kişiye, dokunursam, o da kendine geliyor. donmaktan
    kurtuluyor. ama şöyle bir sorun var ki, zamanı tekrar başlattığım sırada,
    dondurmadan önceki yer ve pozisyonumda olmam gerekiyor ki, benim bi işler
    çevirdiğim fark edilmesin. ve bugün yapacağımız eylem, turgut ile ilgili.
    sevmiyordum herifi hani, hatırladınız mı?
    zamanı durduruyor, ve rüyayı uyandırıyorum. turgut’un yanına
    gidiyoruz. işporta tezgahını topluyor, çantasına koyuyor, sonra tekrar yerimize
    dönüyor, unutmamak için ayrıntıları ile hafızamıza kazıdığımız pozisyonu
    alıyoruz, ve zamanı yeniden başlatıyorum. turgut şaşıyor bu duruma. halini
    görmelisiniz. kahkahalar atmak istiyoruz, atamıyoruz. mustafa uyarmıştı, ben
    gelmeden başlamayın diye ama sabremedik. telefonum çalıyor, “at yarağı
    nerdesin” diye giriyor söze direkt olarak mustafa. “sokak” diyorum. kapatıyor
    telefonu. beş dakika sonra yanımızda bitiyor. turgut meto’ya dert yanıyor. ne
    dediğini duyamıyoruz ama olayı anlatıyor olmalı. biraz yakındı tezgahları.
    açıyor tezgahını tekrar. tam işi bitip de yerine geçicekken, numaramızı
    tekrarlıyor, yerimize oturuyoruz. binbir türlü küfürle birlikte ki etti mi
    yüksek seslerle eder küfürlerini turgut. ki biraz da bu yüzden yapıyoruz bu
    numarayı ona ama asıl nedenimiz bu değil. onu bu sokakta istemiyoruz. onun
    yüzünden zabıta daha çok sıkıştırmaya başladı bizi. o sokağa geldi geleli rahat
    yüzü görmedik. ondan önce, karışmazlardı pek. civar sakinleri sürekli olarak,
    onun yüzünden şikayet ediyor bizi. sürekli kavga çıkarıyor. ya yanına gelen
    arkadaşları ile, ya da müşterilerle. adam her şeye karşı. kendi varlığı dışında
    her şeye. hatta bir keresinde şöyle bir sözü bile işittik kendisinden “ben
    nüfüs cüzdanı bile taşımıyorum lan, en büyük anarşist benim.” aynen bunu dedi
    adam ki anarşistlerin çoğunu sevmem. komünistlerin de çoğunu sevmem gerçi.
    aslında, insanlığın çok büyük bir bölümünden haz etmiyorum. sevgi kelebekleri,
    ve herkesle iyi geçinen, ortayolcular ile ise ciddi sorunlarım var. etrafi’nin
    de vardı aynı sorunları. piç, yirmiyedisinde kendi canına kıymasaydı keşke.
    engel olmaya çalışmadım ona. son konuştuğu bendim. kendindeydi. depresyonda
    falan değildi. gayet mutluydu. kafa karışıklığı yoktu. net bir tavırla yaptı
    bunu. intiharı, suni teneffüse ihtiyaç duyulan bir ruh halinde gelmedi yani.
    yalnızlık bunalımları ile de alakası yoktu. kimse beklemiyordu. bir anda yaptı.
    pat diye. ve yarın, ölümünün birinci yıl dönemi. o zamanlar zamanı
    durduramıyordum. beş altı ay önce kavuştum bu süper yeteneğe. o zamanlar, böyle
    bir yeteneğim olsaydı, kullanır mıydım bilmiyorum. yani, o ölmeden önce yetişip
    engel olur muydum, zamanı durdurup… sanmıyorum. ölmek isteyen kimseye, eğer
    verdiği karar, bir depresyon sonucu gelmiyorsa, yani bunu görebiliyorsam,
    engellemem. depresyon intiharları sonucu direkten dönmeler pişmanlıkla
    sonuçlanır daima.
    her neyse, zannediyorum onuncu denememizde, turgut tezgahını
    da alıp defolup gitti. sokaktaki diğer iki işportacı olayın şaşkınlığı
    içerisindeydi. bunu her turgut tezgah açtığında gerçekleştirecektik. turgut
    evine dönerken, bu kadar eziyetten sonra, bi kıyak yapalım diye, çantasına,
    zamanı durdurup, bi şişe şarap koydum. şarabı da sikko bakkaldan çaldım. zamanı
    dondurarak tabii ki. bunu rüya ve mustafa bilmiyor. onları uyandırmadan yaptım
    işimi.. diğer tüm dondurmalarda, yani turgut’un tezgahı ile uğraşırken,
    uyanıklardı. bakın, kimsenin ekmeği ile oynamak istemeyiz, ama ekmeğimizle
    oynayan bir adamın köküne kibrit suyu sıkmak farz olmalı. şu altkültürel
    mecralarda ya da politik ortamlarda dönüp duran dayanışma faslına pek kafam
    basmıyor. dayanışalım dayanışmasına ki dayanışıyoruz da zaman zaman birileri
    ile. ama herkesle dayanışmak, ayırt etmeksizin, örneğin fanzincilik de, her
    fanzinle dayanışmak, bu bana doğru gelmemekte. yaptığım işin altına dinamit
    koyan fanzincincilerle neden dayanışabilecekmişiz ki. her neyse.
    sanıyorum o gün kaydadeğer başka bir şey de olmadı. diğer
    zamanları, öncesi ve sonrası ile, zamanı dondurmadan, daha sonra anlatırım.
    belki de şu an dondurmuşumdur, ve tekrar başlattığımda, siz aradaki kesintiyi
    fark etmeden, yaşamınıza devam ediyorsunuzdur, kimbilir.

    9 mayıs 2017. 
  • upon zack 1. bölüm

    1.
    çalışmak
    enayiliktir. hele ki bir fabrikada çalışıyorsanız, enayinin daniskasısınız
    demektir. maksimum bir haftada ürettiğiniz işlerden maaşınız çıkar, geri kalan
    günlerde patrona çalışırsınız. hatta, geçmişte çalıştığım yerlerden birinde,
    maaşımı bir günün yarısında bile çıkarıyor olabilirim. bunu biliyorum çünkü
    araştırdım. aklıma düşmüştü, bir keresinde. bir gece vardiyasında bastığım
    işlerin ben bastıktan sonra –plastik enjeksiyon işiydi- çöküntü yapması ve
    hurda olması sonucu, şef tarafından azarlanırken ki azarlanmaya gelemem, bu
    yüzden sikerim işini diyerek, direkt dışımdan karşımdaki azarlayıcıya bunu
    söyleyerek işi bıraktığım vakidir, her neyse, azar işitirken, neyse parası
    maaşımdan kesersiniz olur biter, demiştim. şef de, senin maaşın karşılamaz zararını
    demişti. ben de bir gece herkes yemek molasındayken gizlice muhasebe bölümüne
    girip, gündüz kesilen faturalara baktım, haklıydı şef, tanesi 80 liraydı o gün
    hurdaya çıkan işin ve ben bir gecede 1500 adet basmıştım. bizden istenen sayı
    buydu, ve 1500 çarpı 80, 120 bin lira ediyordu. bastığım işin tanesinden bir
    lira kar edildiğini bile düşünsek ki bu çok az bir rakam, 1500 lira kar demekti
    bir gecede, bir vardiyada, tek bir makinede, ve benim maaşım o günlerde 715
    liraydı. maaşım karşılamazdı hatalı bastığım işin faturasını, ve her neyse başa
    dönecek olursak, dediğim gibi, çalışmak enayiliktir ve ben de bu enayiliği 50
    yaşıma kadar sürdürmeye karar vermiştim. 35 yaşında bir işe girmiş, sağlam yani
    maaş günü sekmeyen, çalışma saatleri dışında fazla mesaisi olmayan -ki bu benim
    işime gelir- bir yerde çalışmaya başlamıştım. ailemle yaşıyor, maaşımın üçte
    ikisini anneme veriyordum. kalanının çok az bir miktarını harcıyor, bunun için
    alkolümden kesiyor, tütün içiyor ve haftada bir gün dışarı çıkıyordum, bu şekilde
    para biriktirerek 50 yaşına kadar çalışacak ve emeklilik için gereken sigorta
    günüm dolunca da, ellimde doluyordu, istifa edicek, bu şekilde bir istifa ile
    yani sigorta günümün dolması bahanesi ile tazminatımı da alıp biriktirdiğim
    paranın üzerine koyarak bir on yıl idare etmeye çalışacaktım. altmış yaşında
    olacaktım emekli. eğer yaşarsam..
    40
    yaşıma geldiğimde verdim istifamı. 5 yılda 30 bin lira biriktirmiştim. yeter
    diye düşünüyordum. intiharı kafaya takmıştım bir kere. yapıcaktım. zamanını kolluyordum.
    ve artık çalışmak istemiyordum. 3 vardiya bir iş, her biri bir manyak olan iş
    arkadaşlarının aptal soruları; neden evlenmiyorsun, evini işe yakın bir yer
    taşısana, şu karıya çakar mısın, hafta sonu maç nolur, halı saha maçı yapıcaz
    gelir misin, ve dahası bel altı şakalar. ben muhatap olmasam da hiç kimseyle,
    mutlaka gelip laf atıyorlar, bulaşıyorlardı. sevmiyordum hiçbirini. her neyse,
    40 yaşıma geldiğimde, bir bahar günü, nisanın üçünde, verdim istifamı. direkt
    sabah vardiyasında servisten inip insan kaynaklarını gittim ve işten ayrılmak
    istediğimi söyledim. çok şaşırdılar, sevilen bir enayiydim çünkü onlara göre,
    işini hatasız ve eksiksiz yapan, iş yerinde sorun çıkarmayan, nadir bulunan
    enayilerden…
    tazminatımı
    vermeyi kabul etmediler. eh olsun, açacağım eski kitap işportasından da biraz
    tırtıklar, intihara hazır olana kadar geçinebilirdim. intiharım bir depresyon
    intiharı değildi. üzüntülü ve kederli değildim. mutsuzdum evet ama
    mutsuzluğumun kaynağı çalışmak zorunda olmaktı. istifa ettiğim gün
    mutsuzluğumda yok oldu. mutlu da değildim ama, çalışmak zorunda olmak dışında
    hiçbir şeyi umursamıyordum ki istifa da edince de umursancak bir şey kalmamıştı
    hayatımda.
    karataşta
    oturuyordum, izmirde yani, yeni taşındığım evde, -üç ay önce annem ölmüş, ben
    de buraya taşınmıştım- ilk özgür günümün partisini verdim kendime. eve gelirken
    iki tane bir buçuk litrelik şarap biraz da çerez almıştım, iki paket de chesterfield.
    müziğimi açtım ve kafam da biraz kıyak olunca, öğlenin birinde, şarkılar
    söyleyerek karşıladım özgürlüğümü… yine de intihar yan cebimden bana göz
    kırpıyordu. bugün olmazdı. şimdi değil, biraz çalışmak zorunda olmamanın,
    alarma uyanmamanın keyfini çıkarmam gerekiyordu.
    ertesi
    gün, kitaplığımdan 20 kadar kitap seçip, elimde kalan fanzinlerle beraber evden
    çıktım. işporta tezgahı açacaktım. ara ara, yani ayda belki en fazla altı gün
    açıyordum tezgah. fabrikanın ruhumdan emdiğinden kalanı ile ancak bu kadar
    gün.. ama artık her zaman işportada olacaktım. seviyordum işporta sohbetlerini,
    iki üç arkadaşla da denk geldin mi, tamamdır. yalnız başına oturmak da
    keyiflidir, yoldan geçenlere laf atarsın, içersin şarabını, bazen müzik açar
    bir arkadaşın akıllıdan, ve kaldırımda oturmanın tadını çıkarırsın, hiç iş
    olmasa da.
    her
    neyse, alsancak kilise sokağına vardığımda yerimin turgut tarafından kapılmış
    olduğunu gördüm. sevmiyordum turgut’u, işportadaki hiç kimse sevmiyordu.
    sürekli kavga çıkarıp ona buna bağırır, milleti rahatsız eder, iş de yapamazdı
    pek, büyük hayalleri olan bir kaybedendi. ben kaybetmemiştim, kazanmamıştım da,
    yarışa dahil etmiyordum kendimi, turgut yarışın içindeydi, oyunda son hızla
    koşmaya çalışıyor ama ayağına gelen topları sürekli avuta ya da kendi kalesine
    gönderiyordu. ben seyirci olmak bile istemiyordum bu oyunda, hiçbir şeyi, ama
    gerçekten olmuş ya da olacak hiçbir şeyi umursamıyor, kendi dalgama bakıyordum…
    ilk
    gün size anlatabileceğim enteresan bir şey olmadı. sadece, o tuhaf kız gelip
    bir fanzin daha aldı. hiç konuşmazdı. son bir yıldır, işportama gelir, bir
    fanzin alır, avucuma üç lira bırakır giderdi. istersen şunu da hediye edeyim,
    kendi kitabımı vereyim, bak bu yeni çıktı gibi her türlü muhabbet girişimlerime
    sessizlikle karşılık verdi hep. gözlerimin içine boş boş bakıp, parayı uzatıp
    giderdi. sesini bir kes bile işitmedim bugüne kadar. ama mutlaka, ben işporta
    açtığımda, ki işporta açacaksam eğer, bunu mutlaka internetten, işporta için
    açtığım gruptan duyururdum, oradan görüyordu muhtemelen, ben işporta açtığımda
    mutlaka gelir ve bir fanzin alırdı. evimde sekiz yüz kadar fanzin vardı ve her
    işporta açışımda yeni bir fanzin olurdu mutlaka tezgahta. zaten ayın en fazla
    altı günü açabiliyordum tezgah. ama o gün, evden çıkmadan önce, internetten,
    artık, aksilik olmadığı sürece her gün tezgah açacağımı duyurmuştum. bakalım,
    adını bile bilmediğim, bu tuhaf kız, her gün gelicek miydi tezgaha.. o da benim
    gibi bir tür kaçık sayılırdı.
    o
    gün tezgahı saat onda kapatıp, evime geldim. yürüme mesafesinde sayılır evim.
    alsancak karataş arası en fazla otuz dakika. elde küçük boy bir valiz olunca,
    işporta çantası, olsun olsun 40 dakika sürsün. otobüse binmekten yeğdir.
    alkollü olunca biraz sinir bozucu olabiliyor ama artık daha az harcamalıydım.
    kahvaltıyla duruyordum, dışarda bir şey yememiştim, şu tuhaf kızın aldığı üç
    liralık fanzin dışında da iş yapmamıştım. alkolde almadım. eve gelip bir güzel
    ekmek arası ile doyurdum karnımı. telefon çaldı, arayan mustafaydı. yoldayken
    mustafayı aramıştım. açmamıştı. belki çalışıyordu, bugün tatil günüydü gerçi
    ama ekstreye çağırmış olabilirlerdi, alsancakta bir barda part time çalışıyor,
    ailesi ile yaşıyordu kendisi. evimiz yakın sayılırdı, bazı günler bize gelirdi.
    bu gün de gelebilir miydi diye sormak istemiştim. o nedenle aramıştım. yaklaşık
    2 saat sonra döndü geri. açtım telefonu.
    “naber
    moruk müsayit misin?”
    “işteyim
    şimdi, iki de çıkıcam, ne o lan işi naptın her gün işporta açacak mışsın diye
    yazmışsın nete?”
    “istifa
    ettim”
    “iyi
    bok yedin, napıcan şimdi?”
    “hiç..
    gelsene gece bize”
    “ikide
    çıkıyorum dedim duymadın mı amcık ağızlı?”
    “iki
    buçuk da bizdesin işte?”
    “sahura
    mı geleyim yani?” ramazan ayındaydık..
    “he
    ya, yarın oruç tutmaya niyetlendim ben de”
    “olmaz
    bugün moruk, yarın işportaya uğrarım, şimdi işe dönmeliyim”
    “tamam
    hadi kolay gele”
    mustafa
    iyi bir çizerdi. fanzinlerime kapak yapar, bazen de içeriye kara kalem bir
    şeyler döşerdi. güzel sanatlara girmeye çalışmış alınmamıştı. ah o kuralcı
    sanat kuramlarına tutkun hocalar. hiçbir ders almamıştı mustafa, kendine özgü
    bir tarzı vardı ama bu tarz, beş denemesinde de yetenek sınavından çakmasına
    neden olmuştu. dergilere de göndermiş kabul görmemişti. benim yazarlığıma
    benziyordu onun çizerliği de.. ben de kendi kendimi basıyordum. gerçi benimkisi
    bir tercihti, beni yayınlayacak küçük bir yayınevi pekala bulabilirdim, ama
    üzerimden hele hele yazdıklarımdan başka birilerinin para kazanmasını
    istemiyordum, bana beş kuruş vermeyeceklerdi çünkü. emindim bundan. bir
    arkadaşımın dört şiir kitabı vardı, iyi de satmıştı ve beş kuruş para
    alamamıştı yayınevinden. ben de alamayacaktım muhtemelen ama belki bu şekilde
    adım duyulur sonra büyük yayınevlerine kapak atardım arkadaşlarıma göre.
    istemiyordum bunu. kendi kendini basmak daha değerli görünüyordu bana. ufak bir
    kitleye hitap etmek, onlara kitabı kendi işporta tezgahından, elden, onları
    görerek vermek, gelen parayla bi bira içmek, keyifliydi. huzurlu bir yoldu bu.
    dün
    geceden bir litreye yakın şarap kalmıştı geriye. onu içip yattım.
    2.
    kahretsin.
    alarmımı kaldırmayı unutmuşum. her gün sabah işe giderken çalan alarm, istifa
    ettiğim günün ertesinde de uyandırdı beni. sabahın altısında hem de. hemen
    kalkıp kendime de bir küfür ederek telefonu duvara fırlattım. susmadı alet.
    akıllılardan değildi. bir ara akıllıya geçmiş, sonra sıkılıp, eski püskü ikinci
    el sağlam bir nokia almıştım kendime. tuşlu. 2000’li yılların başından kalma.
    güç bela bit pazarında bulmuştum aleti. şarj cihazı ile birlikte bi lira.
    çalışıp çalışmadığından bile emin olmadan aldım. çalışıyordu lanet şey. evet
    duvara attığım halde susmak bilmemişti. kalkıp kapattım alarmı. kalkınca da
    uykum kaçtı tabii.. tutup sabah sabah bi tekli sardım kendime. huyum değildir
    oysa. yılda dört bilemedin beş güne denk gelir toplasan, cigara tükettiğim gün
    sayısı. yanına da şekersiz sütsüz sert bir kahve yaptım. sabah sabah  punk açtım kendime. cock sparrer. tatlı bir
    sound ve vokale sahipler, yumuşak geliyorlar bana. çalan müzik eşliğinde, işe
    gitmiyor oluşumun keyfini sürdüm. bir saat kadar böylece devam etti.
    günlerden
    çarşambaydı. ramazan ayıydı. ve sabah işe giden insanları, işe gitmeyen, işsiz
    de olmayan bir insan olarak izlemek istedim. evden dışarı çıkıp yürümeye
    başladım. eşofmanlarla. ben eşofman giyerim. severim eşofmanı. kot gibi sıkıcı
    ve katı değildir. rahattır. ben de rahatıma bu derece düşkünüm işte.
    insanlara
    baktım. işe giden insanlara. duraklara. otobüs servis dolmuş bekleyen
    insanlara. ne için bunca çaba dedim. aç kalmamak ve başkasına muhtaç olmamak
    için sadece. bir de varsa, aileye bakabilmek için. bir aileye bu yüzden sahip
    olmuyorum. vardı bir ailem, öldüler. kardeşler evlendi. kardeşlerin çocukları
    evlendi. yeğenlerin bile çocukları oldu. arkadaşlarımın bir kısmı evlendi.
    vardı bir ailem, artık yok. ve ben yeni bir aile istemiyorum. yalnızlığımı
    seviyorum, yalnızlığımı hiçbir şeyle, bir kadınla, hele hele bir çocukla değişemem…
    bu yüzden yalnız yaşıyorum. arada bir eve arkadaşlar gelir, onlar da bir elin
    parmaklarını geçmez. ve iki gün üst üste kalamazlar, açık açık ertesi gün
    gitmeleri gerektiğini bildiririm onlara. ve çat kapıda gelemezler. bilirler bu
    huyumu da darlamazlar beni. böylesi daha iyi. ailem olsaydı çalışmak
    zorundaydım üstelik. şu an gördüğüm yüzlere bakıyorum, hepsi birilerine bakmak
    zorunda. bu zorunluluk çalışma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. mutlu
    olduklarını sanmıyorum. her biri bitkin çaresiz ve umutsuz görünüyor işe
    giderken. ve güvensizler. korku da var gözlerinde. görüyorum. uzunca bir süre
    yürüyorum, ta ki ortalık işe gidenlerden, işsizlere, emeklilere ve gençlere
    dönüşüne kadar.
    sanırım
    üç saat kadar rotasız ve plansız yürüdüm. evden epey uzaklaşmıştım. geri dönüş
    yolunda, sahil kenarından, denize baka baka eve geldim. bi şişe bir buçukluk
    şarap ve ekmek aldım evin aşağısındaki bakkaldan. bakkal ilk zamanlar
    yadırgıyordu sabahın köründe şarap almamı. gece vardiyasından çıktığımda
    yapıyordum bunu bazen. zamanla alıştı. hatta bakkala girince, “oo şarapçı dayı
    napıyon” gibi kendince şakalar yapmaya çalışıyor. ne gülüyor ne cevap
    veriyorum. sevmiyorum insanları. insanların büyük bir çoğunluğunu sevmiyorum.
    onların isyan etme güdüsüz pes etmiş halleri sayesinde ben de onlar gibi
    çalışmak zorunda kaldım hayatım boyunca. teslim olmuştu her biri, teslim
    olmaktan da öte, sistemle özdeşlik kurmuşlardı. sistemin bir neferiydi her
    biri, kapitalizmin askeriydiler. bilinçli ya da bilinçsiz böyleydiler işte.
    uyutulmamışlardı, kendilerini uyutmuşlardı. böylesi daha kolaydı onlar için.
    çıkar yolları olmadığını düşünüp, bir çocuk yapmak, ve kendini çocuğuna adamak
    daha kolaydı. kafese kapatılmak ve düşünmeden hayalsiz yaşamak. ben böyle
    değildim. politik biri de sayılmazdım ama kalbimde sürekli bir kıvılcım vardı,
    her an parlamaya ve bir yerleri kırıp dökmeye hazır. benim gibi bin kişi
    bulsam, şehrin büyük bir kısmını ateşe verebilirdim. medeniyetin bir an önce
    son bulması gerekiyordu bana göre. tekrar geldiğimiz yere, avcı toplayıcılığa
    dönmeliydik. ve zeka adlı zehri kullanmamalıydık asla. içgüdülerimizle hareket
    etmeliydik ve konuşma adlı bir şey olmamalıydı. ağzımızdan hiçbir anlamı
    karşılamayan, sözcük olmayan harfler çıkmalıydı sadece. kelime yok. böylece düşünce
    de yok. düşünce olmayınca, fikir de yok. ve böylece bir çok sorun çözülmüş
    olucaktı.
    eve
    gelip, ekmek aramı yaptım. içine az biraz peynir domates koydum sadece. yoktu
    evde başka bir şey. yemekle aram hiç iyi olmadı bugüne kadar. sırf karnım
    doysun diye yemek yiyordum, ne yediğimin önemi yoktu. ve mümkün oldukça
    dışardan yemek yemiyordum. on kuruşluk şeyi, on liraya çakarlardı sana. yirmi
    kişilik çorba fiyatına bir tas çorba içerdin anca…
    kalan
    paramı idareli kullanmalıydım, her gün şarap içmek olası değildi, henüz
    intihara yakın değildim, ne zamana kadar kalan paramla idare etmem gerektiğini
    bilmiyordum ve tekrar çalışmak zorunda kalmak işime gelmiyordu. çalışmayacaktım
    bir daha. bir alarmla uyanıp, o boktan fabrikalarına gitmeyecektim. işçilerden
    de nefret ediyordum ayrıca. işçilerin yapacağı devrimden cacık olmazdı. her
    biri sistemin azimli birer neferiydi. bilinçlenmeleri falan gerekmiyordu.
    bilinç ya da eğitimle ilgili değildi mesele. ben hiçbir şeyi kitaplardan
    öğrenmemiştim. içimde başkalarının aylaklık ya da tembellik olarak gördüğü bir
    kene vardı. tembeldim evet. bir tembel olarak on beş senemi fabrikalarına
    vermiştim ama. eh, bu kadarı yeterliydi.
    biraz
    kestirip, öğleden sonra uyandım. işporta çantamı alıp çıktım evden. sahili
    takip ederek, denizi de izleyerek alsancak iskelesine vardım. iskelenin tam
    karşı sokağına girip ilerleyince kilise sokağı çıkıyordu karşıma. hayatımın
    yarısında içtiğim ve serserilik ettiğim, bazen bana çok paralar kazandıran
    sokak. ve en büyük acımın yattığı sokak. hayatımın miladına sahne olan sokak.
    öncesi ve sonrası diye ayırdığım iki ayrı insan olduğum gecenin yaşandığı
    sokak. vardım sokağa. turgut yoktu. sevindim buna. umarım gelmez diye düşündüm.
    açtım bölgeme işportamı. bira çekti canım. erteledim. şu sessiz hatun, eğer
    gelirse, ona, “sana bir bira ısmarlayayım, işportada takılmak istersen”
    diyecektim. soracaktım bu kez bunu evet. bir çok kez sormak istemiş
    ertelemiştim. hiç konuşmuyordu. parayı uzatıyor fanzini alıp gidiyordu. hiç
    sektirmemişti bugüne kadar, her açışımda gelmişti son bir senedir. siyah küt
    saçları vardı. 25, 26 yaşında gösteriyordu. en fazla yirmi yedi. makyaj yok.
    çanta yok. bir kot ve mevsime göre bir sweet ile ceket ya da bir tsirth.
    içimden,
    social distortian’a ait bir şarkı söylemeye başladım. dilim döndüğünce.
    melodisi ile beraber. çok geçmeden geldi bizimki. yeni fanzin yoktu tezgahta.
    bilerek koymamıştım. baktı baktı baktı. daha önce aldığı bir fanzini aldı
    eline. tam parayı uzatacakken, “onu daha önce almış olmalısın” dedim, “yeni
    fanzin yok bugün tezgahta.” bir şey demedi, parayı uzatmayı sürdürdü. “istersen
    bir bira içelim” dedim, “tezgahta takılabilirsin.” aval aval yüzüme baktı.
    dilsiz olabilir miydi? ya da sağır. olasıydı. ama sanmıyordum. başka bir şey
    vardı. “bira” dedim. “ister misin?” elimle bira içer gibi bi hareket yaptım.
    kafasını salladı en sonunda. “tamam ben alıp geliyorum” dedim. cebinden para
    çıkarmaya yeltendi, durdurdum, “ben ısmarlıyorum” diyerek. “bekle burda. gelicem.”
    gittim
    ve geldim. birayı uzattım ona. normalde işportada ayakta takılmayı sevmem. yere
    oturmak ve insanları kaldırımdan izlemek güzeldir. ama şu an, bu hiç konuşmayan
    ve tepki vermeyen insanla ne yapacağımı düşünüyordum. ne diye ona bira ısmarlamıştım
    ki. amacım neydi. duygusal bir şey hissetmiyordum. hikayesini merak ettiğim
    falan da yoktu. hiç kimsenin hikayesini merak etmem ben. anlattıkları ile de
    ilgilenmem.. kendim bir hikaye uydururum onlar hakkında. ama bu kız hakkında
    herhangi bir hikaye uyduramamıştım. yeni insanlarla tanışmaktan haz etmeyen
    ben, ne diye bu kıza bira ısmarlamıştım bilmiyordum. yapmıştım işte. ve ne
    konuşacağımı da bilmiyordum. o da hiç konuşmuyordu. adın ne diye sordum. cevap
    vermedi. kafasını başka yöne çevirdi sadece. bu beni duyduğu anlamına
    geliyordu. sigara ister misin, diyerek tütün torbamı çıkardım. ben sarmaya
    hazırlanırken, o da bir kağıt çıkardı kendine, tam sarmayı biliyor demek ki
    diye düşünürken kağıdı incelediğini gördüm. “ben sararım bilmiyorsan” dedim. kafasını
    salladı. sardım iki tane. yaktım sigarasını. ilk dumanda öksürdü. oysa hafif
    bir tütündü. hafif seviyordum çünkü çok içiyordum, nerdeyse yarım saatte bir.
    fabrikadayken bile saat başı tuvalete gider sigaramı içerdim, karışmıyordu şef
    bana, işi aksatmıyor herkesin bastığından daha fazla iş çıkartıyordum. ama
    artık özgürdüm dilersem on dakikada bir de sikebilirdim ciğerlerimi, kimse
    karışamazdı.
    sigara
    içmeyen birinin, ilk defa sigara içen birinin öksürmesine benziyordu bu
    öksürük. eğer öyle ise, yani onu sigaraya başlatan ben olursam, üzülmezdim. bin
    defa dünyaya gelsem, sigaradan ölücek de olsam, yine sigaraya başlar, yine
    başlardım. sigara içmemek büyük bir eksiklik bana göre. doğanın ham
    lezzetlerinden birini almıyorsun demektir bu. her neyse, birayı öne doğru
    uzattım çitong yapalım diyerek ve ilk yudumu aldım. o da aldı bir yudum, yüzünü
    ekşiltti. acaba birayı da mı ilk defa tadıyor diye düşündüm. ve yine içimde en
    ufak bir üzüntü hissetmedim. alkol de, doğanın bize bahşettiği işlenmiş
    zevklerinden biridir.
    boş
    gözlerle bakmayı sürdürdü hatun bana. muhabbet açmayı pek beceremeyen
    biriyimdir. genellikle açılan muhabbetlerde, geyik yapan tarafımdır. pek ciddi
    konulara da hiç gelemem. soru sormayı da bana soru sorulmasını da sevmiyorum
    üstelik. nerede oturuyorsun, ne iş yapıyorsun kaç yaşındasın, falan filan, bana
    göre değil. isim bile sormam genelde. söylense de aklımda tutamam zaten,
    simaları bile unutuyorum ara sıra. işportaya biri geliyor bir süre takılıyor,
    muhabbet ediyoruz, bir ay sonra tekrar geliyor ve ben önceki konuşmayı da yüzü
    de unutmuş oluyorum. unutmayı seviyorum da ayrıca. geçmişin yükünü taşımak bana
    göre değil. geleceğin sorumluluğunu da. hoş bu sorumluluğu az biraz taşımıyor
    olsaydım, şimdi işi bırakıp günün bu saatinde sokakta bira içiyor olamazdım. bu
    sayede, para biriktirerek, sağladım bunu. ama bu da, sorumluluktan ve gelecek
    kaygısından ziyade, özgürlüğüme düşkün oluşumdan kaynaklanıyor. bir an önce
    çalışma hayatından sıyrılmak için biriktirildi o para. plan elliydi, ama ruhum buna
    dayanamadı. plan elli ve doksan bin liraydı. kırkımda otuz bin lira ile planı
    terk ettim. bunu, ellime kadar yaşamama kararı aldığım için yaptım. intihar yan
    cebimden göz kırptı gene bana. çektim fermuarını cebimin. kapalı kalsın orada
    intihar. ölmesin ama beni de şimdi öldürmesin. zamanı gelince çıkarıp cebimden
    elime alıcam onu, kalbimi deşip çıkarak yerinden, ruhumu bilinmeyene doğru
    yolculuğa çıkartacak, başka bir galaksiye, başka bir hikayeye, masallar
    diyarına belki de, belki de orta dünyanın ortasında bir hobbit olucam öldükten
    sonra. bilemiyorum. asla bilemezsiniz. ispatlayamazsınız da. bir inanç ya da
    histen öteye gitmez öldükten sonrasına ait fikirler. hiç olmamasını yeğliyorum
    ama bana var gibi geliyor. tanrı bizi öyle başı boş bir yok oluş huzuruna terk
    eylemez, bırakmaz peşimizi. yanlış anlamayın bir cennet ya da cehennemden
    bahsetmiyorum. bu daha çok, zemt galaksisine olan inancımla ilgili, ve bu da
    benim boktan psikozlarımla ilgili başka bir mesele, buranın konusu değil. belki
    başka zaman anlatırım. biz edna’ya dönelim.
    evet,
    edna koydum adını bu hatunun. biramdan bir yudum daha aldıktan sonra, “sana
    edna diyebilir miyim” dedim, “büyük olasılıkla ismini tekrar sorsam da
    söylemiceksin.” kafasını salladı. “anlaştık” dedim, “ben de zack. ama başka bir
    şey de söyleyebilirsin, içinden ne gelirse, konuşmak istersen yani.” olur
    anlamında başını salladı. “oturalım mı” dedim, “ayakta durmayı sevmiyorum.”
    oturduk. saat altıya geliyordu. telefonu çaldı ednanın. demek bir telefonu
    vardı. meşgule attı telefonu ve mesaj yazdı. geri mesaj geldi. bir mesaj daha
    yazdı. mesajlaşma on dakika kadar sürdü. konuşmuyor ama mesajlaşıyordu demek.
    garipti.
    işportaya
    kimse gelmiyor, göz ucuyla bile bakmıyordu ve saat altıya geliyordu. biraları
    tazeledim. para vermek istedi, almadım. hiç konuşmuyorduk. biramızı ve
    tütünümüzü içip, öylece, arada bir göz göze gelerek oturuyorduk kaldırımda. yan
    tezgahtan ibo geldi yanıma, “kağıt var mı, tütüncüye gidemedim şimdi, zor
    geldi” dedi, “var” dedim, açılmamış bir tane verdim ona, “bu çok” dedi, var mı
    sen de”
    “var
    var”
    “eyvallah”
    “istifa
    ettim” dedim, “artık her gün burdayım”
    “iyi
    yapmışsın” dedi, “ben sana hep diyorum abi, sokakta her zaman para var, ekmek
    çıkar burdan”
    “bit
    pazarına gidicem her pazar, yeni kitaplar falan, fanzindi oydu buydu, yapıcaz
    bişiler” dedim
    “olur
    olur” dedi, bu sırada meto seslendi yan tezgahtan ibo’ya. tezgaha biri
    bakıyordu, geçti o da tezgahına. ben de edna’ya döndüm, “ibo ile meto sağlam
    çocuklar” dedim, “on yıldır tanırım adamları, tanıdım tanıyalı sokaktalar,
    benden öncesi de var tabii, ben aptallık ettim bunca yıl çalışmakla, enayilik
    düpedüz fabrika hayatı, kendi işini bile yapsan devlete bi ton vergi vererek
    enayilik ediyorsun aslında. ama yok başka çıkar yolu. altı gün ölüm bi gün
    hayat. ya da intihar. intihar en güzeli de, zamanını kolluyorum” dedim. sözümü
    kesti edna, ilk defa konuştu
    “ben
    üç kez ettim” dedi, “her defasında kurtardılar, artık denemiyorum”
    ürkek
    bir ses tonu vardı. ve ilk kez konuştuğu için,  nihayet konuştun diyebilirdim, ya da benim
    yerimde başka biri olsa kesin bunu derdi, ama yüzüne vurmak istemiyordum bunu,
    kimsenin yüzüne yüzüne bir açığını ya da tuhaflığını vurmam ben. seviyorum
    tuhafları ve kaçıkları. ama çalıştığım fabrikadaki türlerini değil, onlar
    sakatlar, tuhaf değiller, kafalarında değil sakatlık, ruhlarında, ruhen
    özürlülüler, hatta bir ruhları olduğu bile söylenemez, tanıştıklarımın çok
    azında vardı ruh.
    “beraber
    deneyebiliriz hala niyetliysen” dedim, “bir ara yani, var kafamda öyle bir şey”
    olumsuz
    manada kafasını salladı ve yine sessizliğe büründü. telefonum çaldı bu sırada,
    mustafaydı arayan.
    “napıyon
    lan at yarrağı”
    “işportadayım.
    gelsene. çalışıyon mu?”
    “he
    ya. yedide çıkçam bugün. damlarım”
    “tamam
    görüşürüz”
    “hadi
    eyvallah, işe döneyim”
    saat
    altıyı çeyrek geçiyordu. biramız bitmek üzereydi. içer miyiz birer tane daha
    dedim. para çıkarmaya yeltendi edna. bıraktım çıkarsın. kendini mahcup
    hissetmesin. iki bira parası verdi bana. “bitsin gidiyorum” dedim. “mustafa
    gelcek, rahatsız olmazsın sanırım, klas adam, seversin.” olur anlamında başını
    salladı.
    mustafa
    geldiğinde saat yedi buçuğu geçiyordu ve biz de şaraba dönmüştük. bi pet bardak
    da fazladan almıştım mustafa için. “nerde kaldın” dedim mustafaya, “ebenin
    amında” dedi, “yemek yedik herhalde, çalışıyoz biz, senin gibi boş beleş adam
    değiliz”
    “iyi
    ki bi istifa ettim” dedim, “artık yüzüme vurursun her gün çalışıyor oluşunu,
    işporta işten sayılmıyor ya”
    “yok
    sayılmıyor, oturup bekliyon burda, napıyon amına koyayım başka”
    “tanıştırayım
    edna, mustafa”
    “ney?”
    “edna”
    “memnun
    oldum” diyerek elini uzattı mustafa edna’ya, edna başını salladı, tokalaştılar.
    sekize
    kadar, biz mustafa ile geyik yaptık, edna dinledi sadece. sekizde klisenin çanı
    ile beraber edna’nın telefonu çaldı. meşgule attı edna. mesaj yazdı. bana
    döndü, “gitmem gerek, ailem” dedi. kalktı. ve başka hiçbir şey söylemeden alel
    acele uzaklaştı.
    “kim
    bu” dedi mustafa
    “edna”
    dedim, “arkadaşım”
    “ilk
    defa görüyorum ben”
    “yok
    lan gördün daha önce, işportaya gelip fanzin alıyordu”
    “hatırlamıyorum.
    hiç konuşmadı ya la.”
    “öyle
    o. bilmiyorum. üstüne gitme kızın bir daha görünce.”
    “ha
    bir daha görücen yani. manitamı yapıyon kendine 
    göt”
    “yok
    lan öyle bir şey değil. bir yıldır her tezgah açışımda gelir fanzin alır. bugünde
    bira içelim mi diye sordum öyle yani.”
    “iyi
    tamam. hadi kalk eve gidelim.”
    “dur
    daha erken ya.”
    “iş
    yaptın mı hiç?”
    “hayır”
    “bu
    saatten sonra da olmaz zaten, gidelim hadi”
    mustafa
    böyledir, sevmez işportayı, benim hatrıma çeker. kafası iyi olunca da yoldan
    geçen insanlara laf atar durur, işportayla ilgili. bu sayede çok iş yaptığımda
    oldu. ama bugün karın ağrısı başka onun, belli.
    “bize
    mi geliceksin” dedim
    “yok
    eve gidicem” dedi, “yarın sabah bira gelcekmiş, onda barda olmam lazım.”
    “yarın
    tatil değil mi sana”
    “iş
    yüklediler, ondan bugün yedide çıktım zaten, gidiyoz mu?”
    “iyi
    hadi gidelim” dedim. kalkıp tezgahı topladık. giderken ibo ile metoya seslendim
    eyvallah anlamında. yürümeye başladık mustafa’yla. yine sahil yolunu
    kullanarak. yolda mustafa, işten istifa etmekle iyi yaptığımı, işi sıkı tutup
    işportadan geçinebileceğimi söyledi.
    “denicem”
    dedim. “başka şansım yok.”
    “ben
    de sözüm ona part time çalışıyom” dedi, “paso ekstre yüklüyorlar.”

    benim
    evimin üstündeydi yolu. eve varınca “gelsene oturak biraz” dedim ama istemedi.
    vardı bir karın ağrısı. edna ile ilgiliydi belki de. bilemiyorum. beni eve
    bırakıp yoluna devam etti. ben de eve girince bi yarım saat uzanayım dedim,
    şarabın etkisiyle sızmışım.