Etiket: yorumlu repost

  • baş gargamel (#yorumlurepost)

    baş gargamel

    repost önsezi: receblerine yazdığım şiirlerden biri daha (2008) gerçi yazdıklarıma hep “şiir değil bu” dendiği için evet, “şiir değil bu” türündeki bestem için,  şiir değil bu türündeki, baş gargamel’e attığım tühtühlerimden (çocuk oyunu bu tühtüh) biri için kaydırın gitsin aşağı okurken ekranı da..

     kaydıraklarımızı kurup kayalım parklarda çocukken olduğu gibi.. o da bir eylem biçimi olabilir. 40 yaşına gelmişsin sen çocuk musun diyecekler. çocuğum ulan.. çocukluğumu hiç kaybetmedim ben! siz nerede düşürdüyseniz gidip bulup tutup elinden getirelim, çaldılarsa sizden çocukluğunuzu (ki bu da mümkün benim de 20-30’lu yaşlarımı fabrikalar çaldı, hala çalıyorlar) çocukluğunuzu çaldılarsa gidip alalım ellerinden zorla, döve döve, gerekirse, ağzını burnunu kırıp çalanların, ayaklarını gıdıklayıp saçlarını çekerek, vermiyorlarsa çocukluğunuzu.. şiddete karşıysanız eylem biçiminde, benden uzaksınız, kusurakalma..

    Baş Gargamel

    odada volta atıyorum şimdi

    bir ileri bir geri

    bir geri bir ileri

    ne yapacağını bilmez bir şekilde

    ve hiç bir şey yapamayacağının bilincinde

    senin için uygun görülen asgari ücretle

    sorun;

    çalışmak zorunda olmak

    ve yine de paranın yetmemesi


    günde ortalama on iki saat

    hafta da beş gün

    bazen altı

    ve bazen gündüz bazen gece giderek işe

    ve her geçen gün biraz daha bıkarak

    ve bırakamayacağını bildiğin halde

    istifayı düşünmek servisi beklerken

    sabahın dördünde

    beş iş başı için

    kimse yokken dışarıda

    herkes uyurken

    sinek kaydı yanaklar

    yarı uykulu gözler

    aç karnına üçüncü sigarayı içerken

    ve on beş saat sonra evdeyim derken

    beş iş başı

    on sekiz paydos

    on dokuz ev

    bedenen bitik

    ruhen bitik

    tahammül sınırın çoktan patlamışken

    yama dolu ruhunla

    soğuktan titreyerek

    maaşı hesap ederek

    faturaları ve kirayı

    ve biriken bakkalı

    ve hiçbir şeye ilaç olmayan zamanı

    nereye kadar derken

    hiçbir yere gitmediğini biliyorken

    yerinde bile sayamayıp

    aynı odada

    aynı tempoda

    dakikalarca attığın volta

    bir ileri bir geri

    bir geri bir ileri


    odamdayım şimdi

    duvarlarımla baş başa

    kesilmeyi bekleyen yüzlerce gazete sayfası

    ve yapıştırılmayı bekleyen kolajlar ile

    bir sigara sarıp

    bir boklar yazıyorum

    siz ne derseniz deyin adına

    şiir ya da değil

    ya da ölümün son hecesi

    umurumda bile değil hiçbir şey diyorum

    umurumda oysa

    uçup giden günler

    kayıp giden zaman

    ve her geçen gün biraz daha

    ayak uydurmakta zorlanan ruhum

    hayatta kalma mücadelesi

    bir şekilde kalırsın hayatta

    iyi veya kötü

    günleri yaşarsın

    çalışarak ya da dilenerek

    direnmekten vazgeçerek patronlara

    sorun yaşam şartların değildir oysa

    sorun

    seninle birlikte yaşamaya çalışan insanların

    çalışmana muhtaç olmasıdır

    ve öyle ya da böyle

    bir vefa borcun vardır onlara

    yetmişindeki babana mesela

    ve karışıp gitmeden o toprağa


    balkondayım şimdi moruk

    gecenin bir yarısı

    elimde yazmayan bir kalemle

    harflerin izini bırakıyorum kâğıtta

    bir sigara daha yakıyorum

    ve biliyorum yaşamanın

    yazmaktan daha zor olduğunu

    bir cümle için iki saat düşünerek

    best-seller olan adamlara

    yazmanın daha zor geldiğini de biliyorum

    ve odada volta atıyorum işte

    bir ileri bir geri

    bir geri bir ileri

    sonra duvarlara bakıyorum

    sanki bir şey delip içeri girecekmiş gibi

    kahrolası atlar

    her geçen gün daha kötü koşarken

    kuponlar peş peşe yatarken

    ve tat almazken artık aşka dair cümlelerden

    ağzına yapışan sigara kokusunu umursamazken

    duvarlara bakıyorum

    ve bir duvar daha görüyorum arkasında

    sonra bir duvar daha

    sonra bir duvar daha


    ve başımızdaki gargamel

     “kriz bizi etkilemez” derken

    27 yıldır kriz geçirip

    şirinleri göremiyorum

    4.aralık.2008


    ve bunun yazıldığı günden bugüne bir şey değişmedi, hala geçinemiyor fabrikada çalışıyor zabahın köründe ctesi pazar fark etmez alarma kalkıyor vardiyalı çalışıyor ve dünyanın değişeceğine dair arzumu kaybetmiyor bu çorbaya ne lazımsa o olmaya çabalıyorum. fuck peace i want justice. no peace o justice.

  • # vergilendirilmemiş kazanç kutsaldır #

    en son bakkaldan ne zaman sigara aldığımı hatırlamıyorum, epey epey uzun yıllar önceydi. bugünse tütüncüden iki arap kağıdı aldım, biri arkadaşıma, yan tezgah. parasını da istemedim, o da vermeye yeltenmedi zaten, bi liranın hesabı mı olur?

    oysa bir dal sigaranın hesabı dönmeye başlamış gene twitlerde, her zamda aynı geyik; “bırakıyorum” “sağlığa zararlı” “tütün iççem” tripleri..

    alkol almazsam temizinden iki paket, alırsam miktara göre 3-4 paket içiyordum eskiden.. şimdi her şey dahil 40 liraya bir ay çıkıyor, sigara içme miktarım hiç azalmadı, nerdeyse 20 yıldır bi gram azalmadı. üstelik iki yıl önce gece öksürüğü dalgasından röntgen çekildim, ciğerler tertemiz, geniz kaynaklı öksürük dedi doktor.. geçti üç güne. onu da, o günlerdeki sevgilimin ısrarına çekildik… 74 yaşıma kadar anlaşmam var halbuki, ölmem. her neyse.
    sahte içki, yok pardon içkinin sahtesi olmaz, hatta devlet onaylı vergili ve destekli olmayan her şey en gerçektir, ev/el yapımı diyelim, içkiden de ölmedim çok şükür 20 yıldır (ölenler kör olanlar var evet ama biraz dikkat biraz güvenilir kanallar lütfen)

    sonuç olarak, bugün de her tekel zammı sonrası tezgah önü kulak misafiri olduğum muhabbetlerde gündem, “bırakçam”, “tütüne döncem” “azaltçam” idi. 

    hala mı dönmediniz? gerçekten mi? isyanda mı etmediniz hiç bu duruma? hala mı? herhangi bir olumsuzluğa isyan etmeyi hiç mi içinizden bile geçirmediniz yoksa? kadere isyan dışında?

    bazıları da tütüne güvenmiyor, bana gelip tekel sigarasının daha sağlıklı olduğunu söyleyen denyoya beş yıl önce üşenmedim şu cam filtrelerden aldım, beş tütünün bıraktığı izi bir tekel sigarası bırakıyordu, eğer korkunuz buysa. üç hafta öksürük balgam, sonrası temiz.. hatta eskisinden daha temiz..

    daha az vergi vermek için elimden geleni yaptım hayatım boyunca, çünkü üç kuruşa minimal ihtiyaçlar bile karşılanmıyor yavru. yirmi yıldır işporta açarak vergisiz kazanç elde edip, bu esnada ara boşluklarda uzun/kısa vadeli (kış) 30 fabrika gezdim..

    bu şekilde hiçbir şey değişmeyecek, çünkü bu şekilde yaşayan ve düşünen insanlar olarak azınlığız, bunu biliyorum, ama en azından o sokakta saatlerce oturup, görünür olmak ve dokunmak, temas etmek (fiziksel temastan bahsetmiyorum) ve en azından günde bir kişinin aklını çelerek, ama uzattığım boş beleş fotokopiksel zilzuratlarla ama konuşarak, kendime artı bir ekliyorum… görünmek/dokunmak/temas etmek.

    bu esnada günde 10 kişiye fanzinin ne olduğunu anlatıp (son beş yıldır fanzin algısını da siktiler ülkede o ayrı) yirmi kişiye adres tarif edip en az üç kişiye sigara sarıp, 100 kadar insanın göz bebeklerinin içini görmeye çalışıyorum, hemen kaçırırlar gözlerini, ayrı..
    ve inatla, ve ısrarla, izmir’de kendine “anarşist” sıfatını yakıştıranlardan uzak duruyorum (bir kaç istisna hariç)

    çünkü kendi aranda kuram tartışmak, kendin gibi insanların takıldığı mekanlarda çene çalmak, ve barlara sıkışıp kalıp, içip sızıp sonra ertesi gün aynı döngüye hapsolmak, sizin de muhalif olduğunuz kesimden bir farkınız olmadığını gösteriyor bana..

    not: kendimi dillendirmek değildi maksatım.. bana son iki yıldır bok gibi giden çoğu zaman siftahsız eve döndüğüm tezgahı niye hala açık tuttuğum ya da takıya vs dönmediğim soruldu dün, yakın bir arkadaşımın yakın bir arkadaşı tarafından… “inat mı hobi mi heves mi vs vs”, ya da bir diğer her gün sinyal ile kimyasal peşinde koşan elemanın çarşamba sorduğu soru gibi “zengin piçi misin?”

     değilim, fakirem ben sizin kıstaslarınıza göre. benimse parayla hayatım boyu işim olmadı. param da hayatım boyunca pek olmadı.. ama hayatım zengin geçti hiç olmazsa.. 
    el cevap budur. uzun oldu. mazur görün..

    takı da yaptım bu arada 2001-2003 arası biliyorum yani işi. karşı da değilim, yan tezgahta gördüğüm en iyi hand made takıcı dostum varken bana düşmez o. he bu arada artık adres sorandan bir lira, “bunlar ne” diyene fanzinin ne olduğunu anlatmak 50 kuruş, adres sorup anlamayıp üç kere tekrar ettirenden 3 lira, gelip akıl verenden de 180 km hız alıcam – kaçmak için.. : ))
    “on changera le monde que vous le vouliez ou non”
    “istesiniz de istemeseniz de dünyayı değiştiricez” Keny Arkana

    bugüne güncel not: 4nisan2025
    4 ağustos 2019’da yazmışım bunu. bir süredir uzun bir süredir alkolü de bıraktım. yılda maksimum 4-5 güne tekabül eden zamanda, yani iki üç ayda bir, bir bira belki.. son beş yıldır.. en güzeli.. berrak zihin, uyuşmamış beden ve kafa..

    bir kutsalım yok bu arada, tehlikeli bir kelime o, sistemin güzel bir oyunu,
    arapça kökenine bakalım: “Köken: Arapça: ق د س (k-d-s)
    Anlam Kökü , Dokunulmaz, Temiz, Arınmış, Yücelik, tanrısal olarak yükseltilmiş, dünyevi olmayan.
    arapça Kuds kökenine osmanlı zamanı sal eki eklenerek oluşturulmuştur, arapça mukaddes kelimesi halk arasında osmanlı zamanlı kutsal kellimesi olarak yaygınlaşmıştır.
  • drops

    drops
    #repost

    ilmeği boğazına geçirdi zack. taburenin üstüne çıktı. aynı anda elinde de bir silah vardı. az önce yüklü miktarda hap içmişti. işi şansa bırakmak istemiyordu. silahı ateşlediği anda taburede devrildi. sesi duyan tuncay girdi odaya, öteki dünyadan koşup gelmişti.

    intiharı bir pes ediş değildi, pek çok şeye direnmemişti çünkü bugüne kadar. bir savaş vermiyordu ki pes etmiş olsun. açlık grevlerini de anlayamamıştı zaten bugüne kadar. ister politik ister başka nedenlerle olsun, anlamsız gelmişti ona, kötü bir tavır gibi gelmişti. örneğin sevgilisinden ayrılan birinin açlık grevine girdiğini düşünelim diye düşünmüştü bir keresinde, bu sevgilimiz devlet ya da patron yerine koyduğumuz imgemiz. ee durum değişiyor mu? beni affet. beni işe al. beni geri kazan. beni serbest bırak. dileğimi yerine getir. taleplerimi karşıla. bana geri dön. aşkım bana geri dönene kadar açlık grevindeyim. seni kaale alıyorum, beni kaale al. kötü görünüyordu gözüne bu fikir. bir direniş gibi de gelmiyordu ona. ki direnişten ziyade saldırı olması gerekiyordu herhangi bir politik mücadelenin adı ona göre. çünkü baskı altındaysan, savunmaya geçemezsin, o yüzden sevmiyordu direniş kelimesini. zor şartlar altında yaşam mücadelesi veriyoruz, hayır direniyoruz. hayır bence, bir sendika kurup işçileri intihara teşvik etmeli. tüm işçilerin aynı anda topluca intihar etmesi kadar güzel hiçbir şey olamaz diye düşünüyordu. artık ipliğinizi kendiniz üretin. çünkü çalışmaktan vazgeçmek de intihar sayılacaktı. yaşam alanı bırakmayacaklardı çünkü. bırakmamışlardı. ya kurallarına uyarsın ya da açlıktan ölürsün. tabii bir yan gelirin ya da yaşayabileceğin bir kırsalın yoksa. olanları epey şanslı görünüyor gözüme. diye söylendi tuncay’a gözlerini açınca hastanede zack. uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. tuncay’ın yanında refik, onun  yanında seçil oturuyordu. özlem ortada yoktu hala. gözünü açar açmaz söylenmeye başladım.

    insanlar seni hayatta tutmaya çalışır. “aynı gemideyiz.” evet ama gemi delik, onarmanın anlamı yok. batalım. çünkü asla kara görünmeyecek.

    biri de tutup triple oğlak olmama yorar bu karamsarlığımı, normali, ay burcususu, yükselenininini.. espri mi yapıyor anlayamam. zamanın birinde. espridir diye düşünüp gülerim, ama bir hayli ciddidir.

    hayır intihar iyidir. zack etmez sadece. üzerine saatlerce düşünü kurabilir. o ayrı. rahatlatır bir çıkış kapısının bulunması ve kapıyı asla hiç kimsenin kitleyemeyecek olması. bi gün çalıcaktır kapıyı. açanın özlem olduğunu umuyordur. seçil bi siktirip gitsindir kendi cehennemine. bunu duyunca öfkeli gözlerle belirir karşısında. ama hiç konuşmaz. bir süredir hiç konuşmuyordur. mimikleri kalmıştır sadece. bir de her bir anlamı çok net özetleyebilen gözleri.

    bu sessizlikte, sessizliğimde, kafayı yiyorum. sürekli içimden konuşuyorum tüm hafta boyunca. ama artık haftasonları da çenem düşmeyecek, biliyorum. çünkü seçil sustu. onun susması, benim suskunluğum. özlem’in intiharı, benim intiharım. tuncay’la refik’in çekip gitmesi, benim çekip gitmem. zamanı var. bekliyorum. bir kişi bile, umuttan ve güzel bir gelecekten bahsederse, yüzüne karşı annemden öğrendiğim tüm küfürleri ederim, biline. seçil bunu biliyor, o yüzden konuşmuyor artık. siz de bilseniz, fena olmaz sevgili dostlarım. hatta aptal saptal konuşmasanız kafi. çünkü bu konuşmalar bana iyi gelmiyor. işe yarar cümlelere ihtiyacım var oysa. bu sessizlikte kaybolucam yoksa. seçil kalkıp gitti. ben yazarken yanı başımda bağdaş kurmuş halıda oturuyordu. onun da bir çözümü kalmadı bu duruma. daha kötü ne olabilir ki? . jori’le konuşçam ben. o beni anlıyor. hep o konuşuyor gerçi ama anlıyor yani. yıllar önce anlamış. önceden almış tedbirini, anlatmış bildiğim tüm gerçekleri bana. yalan gerçekleri ipe diziyorum sanın siz ama kurgularımda, e mi? hafife alın. her şeyi hafife alın siz.

    “imdat diye bağırmayacağımı biliyor olmalısınız de” dedi tuncay. az önce girdi odaya.
    “sen bağırmadın hiç” dedim.
    “beni siktir et dedi, sen bağır” sonra çıkıp gitti. ne dediği belli değil pezevenkin.

    odadan çıkıp, bir paket sigara aldım. diğer odadan. dört saatte biter. dört saat sonra uyumuş olurum zaten. sonra iş. neyseki yarın bir mola vericez. iki günlük mola. allah demokrasi şehitlerimizden razı olsun, ekstra bir gün tatil kazandırdılar bana. üstelik pazarla birleşiyor. ne mutlu bana. ne mutlu.


     *başlık this empty flow’un bir şarkısının adıdır. 

    17temmuz2017
    #geriyedönüşler2 #kendimdenferagat isimli kitaplarımda yayınlanacak.. 
  • yarı ölü

     // yarı ölü

    aradan geçen uzun yıllardan ve
    bir şeyleri yoluna koymak için
    verilen mücadeleden sonra
    pes ettiğimi itiraf etmek istiyorum
    sizin dünyanız sizin kararınız

    ama neyse ki bayram haftaya
    haftaya bayram
    iş yok yani
    tatilmiş

    ve geçenlerde bir arkadaşı
    muhtemel bir halı saha maçı için
    davet ettiklerinde
    “gelirim ama ben anlamam maçtan” dedi
    “birinin ayağını kırabilirim”

    “harbi mi” dedim onu ciddiye alıp
    kimse benim ciddi olduğumu 
    sezinlemese de o an
    “iyiymiş
    benim ayağımı kıracaksan gel
    bi altı ay rapor alırım sanırım
    öyle değil mi?”
    espri değildi
    üzerinde gülünülmüş olsa bile
    ve parmağıma bakıyorum bazen
    parmaklarıma
    hangisini kessem diye düşlüyorum
    ve yapabilirim bunu
    her an her saniye
    biraz daha yukarı çıkıp hatta
    elimi de kesebilirim
    sağ mı sol mu bilemiyorum
    biraz daha yukarı?
    dirsekten mi ayırsak bir parçayı
    ya da omuz
    boyna ne dersiniz? 

  • biraz kimsesiz kalabilir miyiz lütfen..

     // biraz kimsesiz kalabilir miyiz lütfen.. 

    kayboldum.. 
    boşuna arama, 
    beni bulamazsın. 
    düştüğüm yerde 
    kendimi aramaktan vazgeçtim 
    solungaçlarım çalışmıyor artık 
    ama boğulduğumu bile hissetmiyorum 
    bu nasıl bir şey biliyor musun? 
    baş harfimin ne olduğunu hatırlıyor musun? 
    kaybolduğumu söyledim sana 
    ve boşuna arama 
    kapsamaz 
    kaplandım 
    kapaklandım ya da 
    her nasılsa işte 
    “hey naber? nasılsın?” 
    akış..  
    akıyor yani hâlâ 
    ama ne yöne olduğunu 
    göremiyorum artık 
    yoldan çıktım 
    tarif edicek kimseyi de 
    göremiyorum bu karanlıkta 
    burası çok karanlık 
    beyaz bir karanlık bu 
    hiç renk yok 
    gece bile 
    gündüzün farklı bir evresi 
    değişmiyor zaman 
    akıyor sadece 
    kayıptayız 
    hayır kaybetmedik 
    kayıptayız sadece 
    eksi hanesine çizilen 
    bir kaç saniye  
    olan biten bu 
    saniyeler, dakikaya 
    ve sonra yıla dönebilir 
    değiştirmeye çalışmıyorum hiçbir şeyi 
    değişimden ziyade 
    kendin olman gerekir 
    beni arama, dedim sana 
    bulamazsın 
    hayır saklanmıyorum 
    hepsi beyaz sadece 
    her şey aynı tonda 
    renkleri seçemiyorum 
    duyguları hissedemiyorum 
    nerdesin? 
    nerde olan ne? 
    önümü göremiyorum 
    arkama dönemiyorum 
    öyleyse bu bir sobe 
    kendi kendime 
    kendimce 
    basit bir oyun 
    fazlasıyla basit 
    karmaşıklaştıran insanlar 
    ben değilim 
    ben hiçbir şey değilim 
    ben hiçbir şeyim 
    başa dönüyor önce 
    sondan başa 
    baştan başa 
    daima başa 
    başı kimin çektiği meçhul 
    dönüp dolanıyor elime verilen ip 
    kördüğüm edip 
    hadi çöz diyorlar 
    çözüyorum 
    ve bir yenisi daha ekleniyor 
    bitmeyecek 
    bitmesi de gerekmiyor 
    çözmeye çalışmaktansa 
    bir çakmak alıp 
    yakmalısın 
    ipi ya da 
    sözcüklerini 
    sağır ve dilsiz 
    ses geçirmez bir odada 
    tek başıma kalmak istiyorum 
    son dileğim bu  
    ölmeden önce 
  • ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim

    ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim 

    pekala pekala… mikrofon kontrol… sesim geliyor mu? mikrofon kontrol. ses. se. se. lanet olsun, başka bir şekilde ulaşmam gerekiyor.  

    pekala! bu giriş, bir deneme faslıydı sadece. ama
    bu denemeyi bile, örneğin bir düğünde, yapamayacak biriyken, şimdiki
    beni düşünüyorum, ve değişen düzeni, içsel düzenin dışa yansıması ve
    dışsal düzenlerin artık içerde yıkamadığı yansısı.
    aynı şeyi söyledim aslında şu an, ama pek azınız bunun farkında, pek azınız yapmaya çalıştığım şeyin farkında. girdap napıyor? girdap napmaya çalışıyor? girdap ne yapmaya çalışıyorsun sen? tekrarlar tekrarlar tekrarlar. kendini tekrar eden bir hayatı rayından çıkarttım dostlar. artık kontrol bende. gölgelerin gücü aşkına, herkesin nesi var böyle? neden herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor? yolunda değildi. yolumda değildi. yolunuzdaydı. ve şimdi kontrolden çıkmış bir boğadan farkım yok. kırmızı? hayır sana toslamayacağım küçük dostum. çünkü küçüksün, o yüzden kes sesini de kırmızı bayrağını sallamayı sürdür insanlara karşı. ben seni görmüyorum. ben seni hissetmiyorum bile. ve burada komünizme çattığımı düşünen budalalara bir mesaj vereceğim, ben sadece raydan çıkmış bir trenin öküzleşmesinden bahsediyordum. kırmızı bayrağınız kırmızı olarak kalmaya devam edebilir arkadaşlar, sizlerle bir sorunum yok. hiç kimseyle bir sorunum yok. benle bir sorunu olduğunu düşünenlerle bile bir sorunum yok. evet bir sorunum yokmuş hiçbirinizle gibi hissediyorum. ama var. var olması gerekenler gerektiği kadar var olur. aptal kelime oyunları mı? hiç sanmıyorum… 

    deneme deneme. şu an istanbul üzerinizdeyiz ve şehrin üzerinde bir tur atıyoruz. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. deneme deneme, tıkanma’yı okudum ama bu kısım palahniuk’tan arak değil çocuklar, deneme deneme.  

    bazen uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzatabilirim. aynı şeyleri defalarca tekrar ederek anlamsızlaştırabilirim. bunu denemek ister misin? şimdi sesli olarak perde demeye başla. hiç durmadan yap bunu. perde, perde, perde. devam et. perde, perde. anlamsızlaşıyor olması gerekiyor. kelimeye karşı yabancılaşıyor olmalısın. bir de şunu dene, girdap girdap girdap.. bir de şunu düşün, “hey girdap, bir yazım var, okumak ister misin?”. hayır, istemem ama küstahlık etmek de istemiyorum. ne yapmam gerekiyor söyler misin? yazmayı bırakıp size kulak verebilirim. ama odamda okunmayı bekleyen otuz kitap var ve altı aydır bekliyorlar. o büyük yazarların canları sıkıldı artık beklemekten. ırvine welsh beni bekliyor. henüz hiç okumadım. pavese beni bekliyor. hala okuyamadım. burroughs beklemekte. okumak istiyorum bu allahın belası yazarları anlıyor musunuz? ne demişler merak ediyorum. şimdi günümü, siz değerli yazarlara ayırırsam, o ölmüş yazarların kalbi kırılır, diye hissediyorum. ve aranızdan herhangi biri gerçekten yayınlanmayı hak ediyorsa, onu fark edemeyebilirmişim gibi hissediyorum. o yüzden birkaç ayarlama düşünüyorum. o yüzden bazı tasarılar geliştirdim. o yüzden tasarılarımı yoluna koymak istiyorum. düşünüyordum, geliştirdim, koyacağım. nasıl gidiyor sizce yazı? böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum. bilinçaltı işte. naparsın. rüya görür gibiyim. ben kontrol edemiyorum. parmaklarımı ben kontrol edemiyorum. zihnimi kontrol altında tutamıyorum. buradan kalkmak istesem de kalkamıyorum. yazı beni esir aldı. ilham perisi beni asır aldı. ve uyanırsam hatırlayamayabilirim zihnimde olan biteni. o yüzden devam et diyor içimden bir ses. dünya yok olsa bile kal burada diyor. yaz. lanet olası raydan çıkmış tren zihninde yol alsın. öküzleşmek istemiyorum. ama bazen öküzleşiyorum. yazım neden onaylanmadı? çünkü henüz okumadık küçük dostum. fanzin gönderecek misin? göndermeyi ümit ediyorum dostum. ama param yok. biraz
    para gönderirsen fotokopi kağıtları olarak sana geri dönüştürüp
    gönderebilirim o değerli atanızın kafasının resmi olan kağıt
    parçalarını.
    tamam belki hak ettiğim kadar kazanmıyorum. tamam belki fotokopici de hak ettiği kadar kazanmıyor.
    hatta siz de kendi işinizde hak ettiğiniz kadar kazanmıyor olabilirsiniz. küresel bir adalet yok ortada kısaca. her şey birbirine zincirleme bağlanmış durumda kısaca. hak etmiyorsun, hak etmiyorum, hak etmiyorlar. bir şekilde döngüye bağladık işte sistemi. sürekli kendini yeniliyor. yenilemek? bir de yenilmek var arada kalan. arada kalmak istemiyorum. hiç kimsenin arasında kalmak istemem. ama aramızda kalan her şeyi yazacakmışım gibi hissediyorum bazen. başka başka şekillerde.. başka başka yüzlerde canlanan tekrarlar silsilesi. hayır, ben bunu durdurdum. evet, raydan çıktım. devrilmeden gidiyorum. döngü yok. ruhsal kısır döngü yani. yoksa yaşanan her gün, bir süre en azından, bir öncekinin tekrarından ibaret olur. işe git, eve gel. aşık ol, beri gel. falan filan falan filan. şu an başım dönüyor. ve şu an gerçekten zihnim, olan biteni aktarmakta zorluk çekiyor parmaklarıma. dönüyor zaman. dönen bir zaman icat ettik biz. saatlere bakın. dönen zaman. takvimlere bir bakın. dönen zaman. gün içindeki hayatlarınızı gözden geçirin önce. dönen zaman. dönüyor dönüyor dönüyor. durup düşmüyor ama. bir para gibi mesela. kendi etrafında dönen bir para. iki parmağının arasına sıkıştırıyor ve diğer kolundaki diğer parmağınla onu itiyorsun. güçlü bir itiş bu. öyle güçlü ki, ne zaman durabilir bilinmiyor. para dönüyor. döndükçe çoğaldığını düşündürtüyor. dönen para, bir anda, birden çokmuş izlenimi yaratıyor. ve sonra sirkülasyon. taşınan mallar. oradan oraya oradan oraya. dönen zaman. dönen günler. dönen insan. sıkışıp kalmış bir ruh hali. bazen kendimi basit bir iskambil kağıdı gibi hissediyorum. böyle uzun uzun süreçler sonrası devrilme sırası kendisine gelen, sonra birinin onu tekrar ayağa kaldırıp hizaya soktuğu bir iskambil kağıdı. her gün yaşanan şey bu aslında. uyu ve uyan ve uyu ve uyan. yatağa gir. yataktan çık. yat kalk yat kalk. dön dur. döndür bile diyemezsin bu durumda. zaten döndürüyorlar. zaten döndürüyoruz. dön baba dönelim gibi yani. işte aynen bu şekilde. bu noktada farklılaşmak mı istiyorsun sen? kendine yeni bir alan yaratmak? pekala, yarat o halde. ama lütfen lütfen lütfen, bana önce ılımlı yaklaşıp, sonra küfür etme. ya da et işte. kafana göre. evet aynen bu şekilde. seni döndürüp durdukları zamanın dışındaki alanında kafana göre. olabildiğin kadar, göre.. kadar ve göre arasında virgül var. ben koydum onu oraya. bilinçli bir seçim bu. bilinçsiz bir el silemez onu kısaca. yani silmemeli. yani sen de ben seni okumadım diye kendini değersiz hissetme. çünkü gerçekten çok fazla insan yazıyor artık dünya üzerinde. çok fazla insan resim yapıyor bu şekilde. fotoğraf makinesi almana gerek yok bile, fotoğraf çekebilen bir telefon yarayabilir işine. biri kafiyeli cümleler mi dedi? tahmini üç saat düşündüm bunun üzerinde, doğrudur. sonra baktım olmayacak, kafiyeyi bozmaya karar verdim. ilginç fikirler. ilginç fikirlerin iğrençleştiği zaman dilimleri. biri ile konuşmaya başlıyorsun. aklından, onu düzebilirim, diye geçiriyorsun. ama bunu ona söyleyemiyorsun… o halde bunu yazma da tamam mı? ben yazabiliyorum çünkü söyleyebiliyorum. bu noktada istediğin bir öneriyi sunuyorum sana, yapamayacağın hiçbir şeyi yazma. kurgusal düzeyde dahi olsa, hissettirebilmek buna bağlıdır. hissettiğin kadar hissedebilir herkes her şeyini. daha az da hissedebilir tabii. en maksimum hissetme hali, budur işte, eşdeğere yakın senin ile.. senin üzerine çıkamaz hiç kimse. sana gelip “bak şurası şöyle olsaydı ya” diyemez. diyorsa kafasına tencere fırlat. o yüzden benden yazın hakkında bir eleştiri bekleme. ve gerçekten okunmak istiyorsan, yazabildiğin kadar yaz bence. gerçekten haklıysan davanda. ve gerçekten tutarlıysan kendi içinde. tutarlı olana kadar bekle bence. daha sonra ortaya çıkıp “hey ben bir yazarım” de. ben olsam öyle yapardım. ben olsam kendi içinde tutarlı olduğum sürece düzinelerce tutarsız metin yazardım. sonra birinin gelip “eeeh aaam”larına karşı sıkı bir ok fırlatırdım. fırlatırdım ki, bir daha konuşamasın. çünkü herkes her şey hakkında bir fikir sahibi artık. çünkü herkes her şey hakkında bir şey biliyor artık. hey elimizde bir internet var anlıyor musunuz? bunun değerini bilmek gerekiyor bence. bu yüzden kanallarını seç artık. seç ve yola çık. benim bunu on yıl önce yapmış olmam lazım. elimdeki birkaç kanalı deneyip, çıkmaz olanlarını elemiş olmam gerekiyor. şimdi elimde, içinde ilerlediğim son dehlizim kaldı artık. ve bu şey hala tıkanmadı. ve şimdi ben raydan çıktım artık. sen de raydan çıksan iyi edersin artık. ya da zamanı gelince yap bunu bence. zamanı gelince kendi yolunu belirle. “felsefik bir alt metnin yok” diyor insanlar, ben de onlara “fesleğen kokulu bir çiçeğim yok, haklısınız” diyorum. anlayabiliyor musun? deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. bu bir bant kaydı. telefonunuz borcunuzdan dolayı kapalıdır.  

    deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. ne kadar salakça, öyle değil mi? yazmak üzerine tavsiyelerde bulunmak ne kadar da salakça. kaptanmış.. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. ya bu bir bant kaydıysa? hiç bunu düşündünüz mü? ben düşündüm. ilk uçağa bindiğimde, kaptanın şakacı bir tip olup böyle bir panik havası estirebileceğini düşündüm. sonra yerimden kalkmadım ve koşuşup bağrışan insanları izledim. izledim gerçekten. zihnimin içinde en iyi filmler dönüyor oğlum. her saniye yeni bir şey var vizyonumda. ve bunun için kullanmam gereken hiçbir yabancı madde barınmıyor damarlarımda. kanım temizlenmiş mi diye test etmek istiyorum bazen. ha evet, ne diyordum ben. sapıttım iyice. deneme deneme. istediğin gibi yazabilme özgürlüğünü hissedemiyor musun hala?  o halde istediğin gibi yaşama özgürlüğüne asla erişemeyeceksin. yazmak kolaydır çünkü. zor olan yaşamak kısmı bu paragrafta. sonrası kendiliğinden gelir çünkü. günün akmıyorsa, yazı akmıyordur. ve yazı akmıyorsa, bu hiç iyi olmadığının bir tür sinyalini çakar ruhuna. ruhunu kurutup asamazsın. çünkü bu çok klişe bir şeydir. ve klişe olan her şey de zaten denenmiştir. o yüzden ben denenmemiş bir ipi test etmek istiyorum işte. bir cambazım ben. test ediyorum. bir ipin kalite kontrolcüsüyüm ben. ip benim ipim. ben yaratmadım bu tarzı belki. ama bu ip benim ipim. ve düşersem düşerim. yazar olmak idealleri, paradoksal bir makinenin keskin dişli çarkları arasında can çekişmeyi gerektirir çünkü. riske gireceksin moruk. büyük, çok büyük bir riske. ortaya koyduğun şey hayatın olucak yani. okulu bitirsem deme. gerçekten inanıyorsan kendine, es geç okulu. gerçekten kendine inanıyorsan işi es geç. para siktir et gerekirse. gerçekten inanıyorsan kendine, acabaları def et hemen. alternatif bir kurtuluş şansı bırakma kendine. tüm olasılıkları sıfırla. tüm seçenekleri heba et zamanla. ben ettim. ben her şeyin içine eden bir kukuleta olmak istedim. bir yılbaşı günü, üzerine düşen havai fişek parçalarından alev alıp yanmaya başlayan bir kukuleta. kukuleta denizin üzerinde. denizin üzerine düşüp yüzen bir kukuleta üzerine düşen bir havai fişek. sahi, havai fişek yakar mı bir kukuletayı? bunu yap işte kendi içinde. tüm olasılıkları sıfırla önce zihninde. gerçekten inanıyorsan kendine. tek bir şüpheye bile izin verme. ben vermedim. ve şimdi, eğer bu son yazım olursa, geberir giderim herhalde. son yazı? intihar mektubu gibi mi yani? saçmalama salak, diyesim geliyor kendime. ama saçmalamana bile izin veren bir kitlen var olduğu sürece, gerçekten daha iyi yazabildiğin bir sürece eriyorsun kendince. ergime? evet evet ergime. oyun oynuyorum kendim ile.. sizinle oyun oynuyorum her kelimede. bir ileri bir geri. bir ileri bir geri. zihinde silinip giden olasılıklar. bu yazı, tek bir farklı seçimle on farklı şekle bölünebilir. sonra o on farklı şekil, bir farklı kelime daha seçerek, bir on farklı şekil oluşturabilir. doğru kelimeleri seçmeye çalışmak, her şeyin sonunu getirir. üzerinde çok fazla düşünme. tıkır tıkır seslerini düşünme. bir sigara yak. kanalize ol. kanalizasyonist bir akış sonrası ilüzyonist ilan edilmek de var işin içinde. lütfen ve eğer istiyorsan gerçekte; sana önemli bir kelime işte; kanalize… yani yazmaya kanalize. kurtarılmaya değil. geleceğe değil. sonrasına değil. öncesine değil. o ana kanalize. ve inan kendine. herkes, boktan bu, diyebilir. girdap yazdığını önemseyemeyebilir. girdap kendini çok beğenmiş olabilir. girdap burnu tepede, kıçı klozetin üzerindeyken, sıçtığı bokları bile altın sanabilir ama, lütfen lütfen lütfen, onu bile önemseme. öneri için yazı gönderme. eleştiri için yazı gönderme. o yorumlamaya değil hissetmeye kanalize. ve iyi bir özeleştiri için bile, yeterli donanım ve yetiye sahip değilken, haybeye, seni harcamak istememekte. anlıyor olmalısın.. tüm bu kafiye düzeni, yalan dolan düzeni üzerine kurulmuş zorlama bir itkinin, çıkmasını gerektiren süreden, milyonda bir daha az zaman harcanarak üretildi. eğer bana inanıyorsan, son söyleyeceğimin bu olduğunu bil. ve şimdi, evet tamam, tam zamanı, evet şimdi, kaptanınız konuşuyor, deneme deneme, uçağım zihnimin iliklerinden, çıkıp gitmediği sürece, yazmaya devam edebilirim kendi halimde. ama sen lütfen. kaptanınız konuşuyor, deneme deneme. sesim geliyor mu?  

    kendini büyük görmek, budalalara mahsustur. 

    kendinden emin halde yürümek, dahilerin işi. 

    kendinden emin halde yürüyen, deliler gördüm ben, 

    ve onlara kim niçin  

    deli dedi bilemiyorum ama 

    toplumun değersiz yargılarından 

    uzaklaştığınız sürece 

    özgürleştirilmiş bir zihinle 

    evet ancak bu şekilde 

    mümkün olabilir bence 

    iyi bir yazı 

    iyi bir zihin kazısı, 

    resim veya müzik veya sinema. veya 

    veya veya veya. 

    genel olarak yaşam 

    özel olarak sanat 

    ve içsel algıların 

    dış yansılarla bütünleşerek 

    sanatı yaşatmasından 

    daha önemli hale gelir, 

    yaşama sanatı! 

    iyi bir çay demlemeyi 

    iyi bir yazıya tercih edemem 

    ama bir yazıyı yazarken 

    iyi bir çay içmek isteyebilirim ben 

    ve param yoksa 

    ve evim yoksa 

    ve kalemim 

    ve kağıt 

    ve zaman 

    yazamayabilirim 

    o yüzden lütfen sen 

    kendinden emin olmadığın sürece 

    tek alternatifin bu gibiymişçesine 

    yazmaya kenetlenme 

    ve bir gün 

    on iki veya 

    yirmi yaşına geldiğinde 

    tamam diyebildiğin yerde 

    geriye kalan tüm olasılıkları linç edip 

    bir daha geriye dönme, 

    durma yani asla, 

    gerçekten asla durma. 

     

    deneme deneme. 

    şu an kabin basıncımız düşüyor ve 

    sizi terk etmiş olan bir 

    kaptanınız konuşuyor 

    bu bir bant kaydıdır 

    telefonunuz bağlanacaktır 

    ancak en yakın zamanda 

    yeni kontör yüklemeniz gerekmektedir. 

    deneme deneme

  • yorumlu re-post: sansüranze gemiyenge geçmişange

    dün, sansürlenmeye çalışılıp izin vermediğim bir dalgadan bahsetmiştim bir dergi-şahıs hakkında. twitter ve fakebook’ta ve instada. gerçi kapadım insta ve twiti. face’i de kapıcam. ama bak bunu becerdi kısaltmayı başka bir arkadaş. yayınlamak istedi. hatır gönül ilişkisi olur dedik. ikinci bölümünün basılmadığını ve bu konuda dergide bir açıklama da olmadığını dergi basılınca öğrendim. ki bariz ters akıyor ikinci bölüm. bu ülkenin yayıncılık sektöründen gına geldi de, kendi işimi kendim görüyom, kafam rahat. bi allahın kulu da şikayet etmedi bastığım işlerinden.. jazztral hariç, o ev arkadaşım, adını yannış yazıyordum. kasten değil ama. iki z yerine iki l tek z.. la yoksa tek z iki l mi. gene mi yannış yazdım : )

    not: 11 sene sonrasında elbette çok anlamsız gelicek okuyana bu metin ama bir zamanlar günlük tekil 1000 hiti olan bir e-zine sahibi idim. sokakedebiyati nokta net adresinde. deli gibi eleştiri geliyor idi o ayrı da, süper yazarlarımız şairlerimiz çizerlerimiz senaristlerimiz görsel sanatçılarımız fotoğrafçılarımız vardı. bir kısmını şu an kendi kitaplarından işleriden vs tanıyorsunuz. isim vermicem. bir şeyler üretmeyi bırakanlar da gemisini başka yollardan, iş memurluk akademi yurtdışı vs kurtardı zaten. sonra da sen hala devam mı ediyon diye dalga geçer gibi ara ara soruyorlar..

    o dönem sitedeki yazılardan en az 15 kitap çıkardı. içine ettim hepsinin.. 2014’te de ettim. pinero tükkan menvzusunda da.. aşk ilişkilerimde de, dostluk ilişkilerimde de.. neyse, bir şeyler yolunda gidince, elim kolum rahat durmuyor.. o yarısı yayınlanan bölünen iş şu:




    tutarsız ve paramparça ve yarım yamalak bir deneme…

    1.
    tanıştık
    birileriyle
    bir şekilde
    ve sonra başka bir şekilde,
    benim yazdığımı
    ve fanzinler çıkardığımı öğrendiler
    ve dediler ki;
    “hey ben de yazıyorum”,
    “benim bir arkadaşım var
    o da senin gibi yazıyor”,
    “senin gibi yazmak istiyorum”,
    “yazımı okudun mu?”
    “tavsiyelerine ihtiyacım var”,
    “seninle tanışmak istiyorum”,
    “seni tanımak istiyorum”,
    “seni tanıdığıma sevindim”,
    “görüşebilir miyiz?”,
    “dergimizde yazmak ister misin?”,
    “yazım hakkında ne düşünüyorsun”,

    ve ben de onlara,
    çok kaba davranmak zorunda kaldım,
    gerçekten çok kaba,
    onlara dedim ki;

    “herkes yazıyor”, dedim,
    “hey ben de yazıyorum”, diyene,

    “benim gibi yazmak marifet değil” dedim,
    “benim bir arkadaşım var
    o da senin gibi yazıyor” denildiğinde,

    nasıl yazdığımı bilmediğimi söyledim,
    “senin gibi yazmak istiyorum”, dediklerinde,

    ve “yazımı okudun mu?” dediklerinde
    okuyamamıştım henüz
    ve belki de hiç okuyamayacaktım ama
    “okuyacağım” dedim yine de,
    çünkü okumak istiyordum
    ama okuyamıyordum,

    ve “tavsiyelerine ihtiyacım var” dedi biri,
    “tavsiyelere hep ihtiyacım olmuştur” dedim ben de ona,

    “seni tanımak istiyorum” dedi,
    “kendimi tanımak istiyorum” dedim,
    “kim olduğumu bile bilmiyorum moruk”.

    böyle alakasız, ucube, yetersiz, kaba,
    kimine göre kendini beğenmiş,
    ama bence ironik ve tutarlı
    cevaplar da verdim yani,

    ve sonra bana,
    “seninle tanışmak istiyorum” dediklerinde,
    susup kaldım çünkü,
    çünkü bir anlamı yok bunun,
    tanışmanın,
    arkadaş olmanın,
    hayatında yeni insanların var olmasının,
    falan filan falan filan,

    “seni tanıdığıma sevindim” dedi,
    “nerde görüştük hatırlayamadım” dedim,
    “hayır yani yazılarından”
    “duvarlarımı aşamazsın” dedim ona,

    “görüşebilir miyiz?”,
    “hava sisli görünüyor”

    “dergimizde yazmak ister misin?”,
    “nerde satılıyor, alayım bi’ ara, boş taraflarını karalarım kurşun kalemle”,

    “yazım hakkında ne düşünüyorsun?”,
    “yazlar sıcak ve kurak geçer burada”,

    “seni seviyorum”
    “eyvallah”.

    ## yayınlanmayan kısım şu ##


    2.
    sonra zaman geçti, hep vermek istediğim cevapları içimde tutarak geçti zaman, incelikli davranmak gerekmiyordu belki de, ama ben de incelikli davranmaya çalışmıyordum zaten, incelikleri olan bir heriftim ben, öyle demişlerdi, yalan söylüyorlardı, yalan söylüyorlardı çünkü her zaman için son söylenen kelime kayda değerdi, hayatınızı kimsesiz çocuklara adamış olabilirdiniz, ve ölmeden birkaç gün önce 8 yaşındaki bir kıza tecavüz edip, imajınızı yerle bir edebilirdiniz, kesintisiz bir düzeyde mükemmel kalmak imkansızdı, tutarsızlıkları vardı insanların, kararsızdılar, her konuda kararsızdılar ve kendilerini düşünmek dışında da bir şey yapmıyorlardı, daima kendileri, aynen benim gibi, kendi üzerine yazmak gibi, yaşamı kendi üzerine kurmak gibi, kendi hayatın üzerinden yola çıkarak düşüncelerini anlatmak gibi, devam ettim ben de, ettim ve gelen okları yanıtlamaya çalıştım, kibarca, sabit kalıp sussam ıskalamış olacaklardı, yapmadım ama, yıllarca bunu yapmadım ve kaybettim, daha fazla insan geldi, daha fazla insan, daha fazla baskı, çünkü insanların ortak zaafı, karşılarında susup dinleyen birini bulunca kesintisiz konuşmak, konuş dur amına koyayım, kim tutar seni, “dün başıma şu geldi Aysu”, “geçen yıl Tunç diye bi herifle beraberdim”, falan filan falan filan, kendi duvarlarınız aşınmaya başladıkça da zihninizin önünde başka bir duvar inşa edilmeye başlanıyordu, “çok saygısız bir kişilik girdo”, “çok küstahsın girdo”, “girdo burnun çok havada”, evet evet evet, hayır hayır hayır, bir saniye, n’oluyoruz, karar vermekte zorlanıyor muyum? karar verme anımda etki altında mı kalıyorum? kimseyi kırmamak? incitmeyeceğim seni güzelim, kapım hep açık sana, herkese kapım açık anasını satayım, kapım bile yok hatta, sonra, daha sonra, odada tek başına, odada tek başına… yok gelen giden, kendi kendini becer girdo..

    sonra, sonra zamanla kendine değer vermeye başlar insan. insan sosyal bir varlıktır derler, ben kısmen asosyal bir herifim, kısmen aseksüel oluşum gibi yani, ve kısmen anormal.. her şey kısmen var olmakta. olabilmekte ya da. dengede demek daha doğru aslında, kısmen yerine dengede. denge hali. iyi ve kötünün arasında. tao. yin yang. akış. zihinsel akışa kapılıp giden yaşamsal akış. sonra?

    sonra insanlar gelmeye devam etti. ve ben bir karar aldım. hayatımı sıfırlamaya bakacağım. kendim olmaya. kendin olmak, olabilmek, hiçbir toplumsal ve duygusal baskı altında kalmadan doğruyu, sadece doğruyu söyleyeceğinize dair yemin eder misiniz? kim edebilir? ben etmek istiyorum tanrısını satayım? n’apıcaz şimdi? bilmem… bilemem yani. hiç bir şeyi bilemem.. öğrenmek istemediğim şeyler de var bunun yanı sıra. mesela araba. araba nasıl çalışır? ne bileyim nasıl çalışır oğlum. otobüs şoförü bilsin onu. sonra? mesela post-modernite ne demek? ne bileyim ne demek? ama öğrenmek isterdim lan bunu. öğretilmek değil, öğrenmek.. kitap? evet, evet kitap.. ideal bir öğrenme şeklidir, insanın öğrenmek istediklerini kendi kendine öğrenebilmesi. geçelim efendim.. ne diyorduk? şunu;

    incelikli davranmaya çalışmak, hayatınızı cehenneme çeviren bir fiyasko ile sonuçlanabilir, daha sonra bir boy aynasına baktığınızda arkanızda büyük bir topluluk görürsünüz, pençelerini size geçirmiş insan kalabalığı, ve hışımla arkanızı dönüp bir bakarsınız ki, hiç kimse yok, bu kez aynada sırtınız görünüyordur aynaya sırt çevirdiğiniz için, ama siz görmezsiniz onu, bir adım geri atar, aynaya yaslanırsınız, kendi sırtınıza yaslanırsınız bir anlamda, ve dersiniz ki; “hepimiz aslında berbat yazan tipleriz, bırakalım bu mesele üzerinde atıp tutmayı”.

    ordan biri çıkıp der ki; “harikulade yazıyorsun moruk”,

    “eyvallah” dersin ona, hoşuna gider çünkü bu, insanın hoşuna gider beğenilmek, kimsenin bu konuda bir itirazı olmasın, sol tarafımda yarı otomatiğe alınmış, şarjör ağzı bozuk bir mp5 var, onu kullanmayı zorla öğrettiler bana ve çok iyi kullanabilirim gerekirse, ne diyordum?

    şiddet kullanmak zorunda kalabilir insanlar. pasifist değilim ben. anarşist de değilim, ama olsaydım eğer aktivistlerin tarafında yer alırdım. çok saçma bir şey iyilik meleği isa’nın “sol yanağını çevir” demesi. çevirebilirsin de aslında zaman zaman, ama bu kime-niçin-neden çevirdiğine göre değişebilir, yiğenim ağzıma sıçsa, “al tuvalet kağıdı” der uzatırım ona mesela, ama bunu sen yapamazsın bana mesela. anlatabiliyor muyum? ne diyordum?

    bir hatun der ki; “yazılarına bayıldım adamım”,
    “eyvallah” dersin ona, çünkü hoşuna giden bir şeydir bu. herkesin hoşuna gider. ve aradan geçen birkaç gün sonrasında, sorular beğenilen yazılardan sana yazılmaya kayar. duralım burada bir beş dakika.. ben bir sigara yakayım. siz kafanızı toparlayın..

    evet, ne diyorduk? sıkıldım ben bu yazıdan..

    “sokak edebiyatı nasıl bir isim lan?”

    “maskeli bar taburesi” gibi bir isim işte, ne önemi var…

    kendi ile dalga geçebilen insanları sinirlendirmek zormuş gibime gelmekte bu arada..

    “susam sokağı.. sokak edebiyatı… sokam edebiyatı.. sokam edebiyata.. susam edebiyatı.. sokam susamı.. sokam susama.. sokam sus ama!” 7 eylül 2002 – girdolap.

    eleştirilecek adamı iyi tanımak, eleştiriyi kabul edilir bir forma sokabilir. ve ayrıca açık verdiği noktaların farkında olan biri de, kendisiyle dalga geçip, bazı şeyleri ekarte edebilir.. bilmem anlatabildim mi? aynen devam, ama son bir hatırlatma, kafam atarsa, çok sert bir oku kınımdan çekebilirim, ve o zaman hakkımda yazdıklarınızın hayatta kalma şansı sıfırın altına düşer.. herkes kendi dalgasına baksa iyi olur kısaca… ha bu arada, aranızda ode to joy’u gören var mı?
    22 mart 2009


    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=4rtM43eYBKw]

  • repost: kuklacı john

    yeri ve zamanı olduğu için, şunu tekrar buraya atıp en üste taşımam ve sonra orada burada paylaşmam, boşa harcanmış bir üç dakika olarak hayatımdan çalınmış olsa da:

    kuklacı john




    hangi yıllardaydı hatırlamıyorum, ama bir zamanlar, daha iyi
    zamanlardı diyerek hatırladığım zamanlar da oldu. şimdiyse, daha iyi zamanlardı
    diye kıyaslayabileceğim bir zaman dilimi yok, içinde bulunduğum son zamanlara
    karşılık, yani her şey her zaman kötüye gitmez dostlar, bunu daha önce de
    söylediğimde, bir zamanlar bana, demişti ki, bir dostum, her şey her zaman
    iyiye de gitmez o zaman, hayır demiştim ona, gitmez ama çoğu zaman, kötüye
    gidiyormuş gibi hisseder insan, büyüdükçe kötüleştiğini.. içinden
    çıkardıkların, içine sığmayacak bir zaman sonra, çünkü sen büyürken, içindeki
    küçülür daima, ve kusarak kusarak kusarak, geceler boyu içtiğin için sabahları
    boş bir mide ile ve öğürtü ile uyanıp, kusarak kusarak kusarak içindeki
    boşluğu, geçirdiğin günlerin geride kaldığını bildiğinde, anlarsın artık,
    içinde kusulası hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir zaman var olmadığını, yani
    en başından beri var olmadığını ve, yazarken yaptığın şeyin, senin içine ait
    olmayan şeyleri çıkarmak için, bir çaba sarf etmekten başka bir şey
    olmadığını.. hayır anlatamazsın, bir bar taburesinde mesela, sana ne kadar
    yakın olduğunu bilirsen bil, herhangi bir insana, diyemezsin yani ona, içimde
    bir boşluk var ve onu neyin dolduracağını bilmiyorum ama daima kusuyorum diye..
    diyemezsin çünkü, o da, her ne kadar seninle aynı durumda olursa olsun, bunu
    sana diyemiyordur, iyi değilsinizdir ve iyiymiş gibi yaparak birkaç bira içer,
    sonra evlere dağılırsınız.. ve sonra sen yine, yoldan aldığın birkaç şişe ile
    eve girer, kimseye çaktırmadan çantanda ne olduğunu, odaya geçersin..
    uyuyacağım ben.. ışıklar kapalı, müzik açık.. içine soktuklarını, çıkarmak
    için, kendini zehirliyorsun.. birkaç şişe sonra sızdığında, ve sabah doğan
    güneş sana hiç de iyi şeyler hissettirmediğinde, annen soruyor, yataktan neden
    çıkmıyorsun, öğlenin ikisi, hasta mısın? sormak istiyorsun ona, bir kez olsun
    sormak, hiç benim gibi hissettiğin zamanlar olmadı mı diye sormak, bir kez
    olsun hissetmedin mi? unutmuş olamazsın.. beni anlamalısın.. anlamak zorundasın
    anne.. lütfen.. gözlerime bak ve bana beni anladığını söyle.. gene içmişsin
    diyecektir size, gene berbat kokuyorsun diyecektir, ve sen kendi içine sinen
    berbatlığı biraz daha hissedersin ama bu koku bana ait değil anne, benim kokumu
    kimse sevmiyor, bende kendimi, kendimi sevmeyeceğim bir hale sokuyorum dersin,
    çünkü kimse seni sevmediğinde, senin kendini sevmen, senin kendini daha da
    kötüye sokmandan başka bir halta yaramaz dersin, dersin ama içinden, çünkü
    dışından da söylediğin her şey, uzay boşluğunda bile asılı kalamayacak sesler
    bütününden başka bir şey değildir.. aksini düşünüyorsanız, size bunun
    söylediğim gibi olduğunu ispatlayabilirim bayım, çünkü şu an ben, içimden
    konuşuyorum, gördüğünüz gibi, buraya kadar bile gelememişsiniz..




    etrafımda bir kalabalık oluşturduğunuzu varsaydığım günlerin
    geride kalmış olmasının nedenini, hepimiz çok iyi bilmekteyiz, çünkü
    oluşturduğumuz boşluğun içine, dahil olmak isteyenlerin büyük bir bölümü, o
    boşluğu doldurmak için var olmaya çabalıyorlardı, ve sonra biz o boşluğu
    ortadan kaldırınca, kendi içlerinde de bir boşluk taşımadıklarını, yani epey
    bir dolu olduklarını düşündükleri için, ortadan kayboldular..




    düşünüyorum da, sokak edebiyatı yokken, pek az insan oluyor,
    varken yeni birileri pat diye ortaya çıkıyor, vay canına, inanılmaz bir dehaya
    sahibim, kuklacı john amca geldi aklıma.. o da mı kim? bir karakterim, kuklacı
    john amca, kendi boğazına ipi takıp, bir üst kata o ipi bağlayınca, herkesi bir
    gülme tuttu ve herif sahnede intihar ederken, onun rol yaptığını ve yaptığı
    kuklaları taklit ettiğini düşündüler, sonra herif öldü, bir kukla gibi, yani
    zaten kuklalar ölmez öyle değil mi? çünkü aslında yaşamıyorlardır da.. o halde
    meseleyi tekrar ele aldığımızda, ve sorduğumuzda sınıftaki öğrencilere, nerde
    kalmıştık diye, büyük bir sessizlik korosu ile karşılaşacağız.. çünkü olay,
    öğretmenin ders anlatması esnasında gerçekleşiyordur, öğretmen susunca çocuklar
    da susar çünkü her ne kadar öğretmenin anlattığı dersi dinlemiyor olsalar da
    duyuyorlardır, sınıfa da arkasını dönmüştür öğretmen, yazıyordur, konuşuyordur,
    anlatıyordur, büyük bir çaba sarfetmiyor olabilir, işinden nefret ediyor bile
    olabilir hatta, ama ben hayatımın hiçbir evresinde, konuşan bir öğretmene karşı
    saygısızlık etmedim, dinlememiş olabilirim, bakın bu konuda haklısınız, ama
    bana gıcık olan edebiyatçı hatunu bile tek dinleyen bendim koca sınıfta, herkes
    konuşuyordu, ve ben yanımdaki ülkücü gençlik kahramanı serkanı susturup, hocaya
    kulak veriyordum.. sonra beni sınıfta bıraktı.. o gün anladım ki, insanlar
    sizin onlara duyduğunuz saygıya göre, notunuzu belirlemezler, yerine
    getirmenizi istedikleri şeylerin kaçta kaçını ve nasıl yerine getirdiğinize
    göre, bir sonuça ulaşırsınız. yani boş bir kağıda adınızı yazıp, onu masasısın
    üzerine koymanız, belki de içiniz de ki boşluğu anlattığınız anlamına gelmemiş
    olabilir.. aslında gelmemiştir, gelmemiştir çünkü içindeki boşluğu anlatabilen
    insanın içinde boşluk yoktur, içinde istemediği doluluklar vardır, onları
    kusuyordur o, asıl içinde bir boşluk taşıyıp onu anlatamıyorsa, o insan,
    korkacaksınız.. yani ölebilir.. anlıyor musunuz ne demek istediğimi?




    eğer bana, yıllar önce bir yayınevi, çok dolu bir herifsin
    deseydi, ben bunu bir hakaret olarak algılayıp, dava açabilirdim, açabilirdim
    çünkü içimde bir doluluk oluşturan o şeyi ben içime almamıştım, aksine çıkarmak
    için çabalıyordum yıllardır, ben kusuyordum, onlar gene giriyordu, kusuyordum,
    gene.. her sabah, otobüse bindiğimde mesela, ya da okula gittiğimde, ya da eve
    gelmeden önce yolda yürürken mesela, dolmuştan inip.. sürekli sürekli sürekli
    içime enjekte edilen sıkıntının sebebini çözmeye çalışmadığımı söylediğimde,
    çözünmeye de çalışmıyorum diye eklemiştim, ve o gün bana “her şey kötüye de
    gitmez o zaman” diyen dostum, o ana kadar dostum olan, demişti ki, “zor olan
    şey, kendini anlatmak değil, sana kendini anlatanı dinleyebilmektir”. yazılar
    üzerine konuşuyorduk ve o gün anladım ki, herif hiçbir şey anlamamış, ulan ben
    kendimi anlatmıyorum denyo demeye çalıştım, ama demedim, bir bira sonra, hadi
    kaçalım artık deyip kaçtım, gerçekten kaçtım yani, çünkü siz hala benim burada
    kendimi anlatma çabası sarf ettiğim gibi bir algıya kapılıyorsanız, sizden de
    kaçardım.. yazmazdım yani, anlıyor musunuz? yazmazdım çünkü, sizi anlamadığını
    bilen biriyle konuşmak gereksizdir.. ve iki yıldır yazmıyorsa bir insan, ve
    yazmak yerine onları zihninden geçirip gitmesine neden oluyorsa, ve giderek
    sıkışıyorsa içinde, içindeki boşluğa, çıkarıp atamadıkları giderek daha güçlü
    bir baskı oluşturuyorsa, ve artık kusmanın da veya sarhoş olmanın da fayda
    etmediğini bildiği için, bunu da yapmıyorsa ve hatta her şeyi siktiredip,
    tanrı’ya dönüyorsa yüzünü, ve lütfen diyorsa ona, dua ederken lütfen gibi bir
    kelimeyi kullanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor, yalnız olmak
    bir şikayet nedeni değildir, asıl yalnız kalamamaktan şikayet etmeli bir
    insan.. günde birkaç saat mesela, odada tek başına kalmaya vakit bulamıyorsa…




    “çok yalnızsın ve ben bunu çok iyi anlıyorum”


    “kendimi yalnız hissettiğim için bir kez bile şikayet
    etmedim ben” diyorum ona, bir bar da oturuyoruz, iki hatun ve ben ve benden
    fanzinlerimi almak için, küldür bakanlığına müracat edip birkaç sigara
    almışlar, ki külünden bir deniz yapalım kendimize, tablonun içinde, ve sonra
    üzerinde sigaramızı söndürünce ölsün tüm balıklar.. evet aynen böyle yapmışlar
    ve ben de buluşmuşum, ve sonra votka kola söylenmesi gerekmiş çünkü bunlar iki
    bira içelim mi demişler, sen de olur demişsin, ve arada hiçbir duygusal veya
    cinsel ivme kazanmayacak olan bir sohbetin eşiğinde sana biri, diğeri tuvalete
    gittiğinde, demiş ki, “yazdıklarını sevdim ben”, eyvallah demişsin sen de, olur
    öyle, ben sevmiyorum, “ yalan söylüyorsun” demiş size, “yalan söyleyenleri de
    sevmiyorum” demişsin, ve sonra ardından bildiğin bir gerçeği açığa çıkarmaktan
    kaçınmışsın… ulan nasıl sevebilirsin, kitapevinden aldığını söylediğin tek
    fanzinde yer alan tek öyküm de iki sayfa eksikti, basım hatası yapmışım, ve hiç
    düzeltmeden bastım onu, bir kez olsun biri, girdo hatalı basmışsın demedi,
    nasıl okudun, bariz hata anlaşılıyor, nasıl yani? hayır böyle demedim, onun
    yerine, şöyle dedim, lita’yi sevdin mi?


    o kim dedi bana, ben de ona, lolita dedim, nabokov’un
    kitabı, hani okuduğunu söylemiştin ya, haa dedi evet severek okudum o kitabı
    ben, ulan lita senin kitapevinden aldığını söylediğin tek fanzindeki karakter,
    nasıl yani, nasıl.. sonra işte, insanlar gelip, 2 senedir, neden yazmıyorsun
    girdo diyor, hayır sormaları gereken soru şu, neden sokak edebiyatını kapattın,
    yazı göndericektim ben.. seni okumuyorum ki.. hiçbir şeyi okumuyorum sitede,
    sadece yazmak istiyorum, radyo yayınlarını hiç dinlemiyor ama ben de radyo
    yayını yapmak istiyorum..




    burada söylediklerimi üzerine alınmaması gereken ve sayıları
    sokak edebiyatının toplam harflerinden daha az olan yakınlarım için bir açıklama
    da bulunmak istiyorum: alının ve gidin be abi. ben de gideyim.. bırakalım bu
    işleri.. hiçbir şeyi çözmüyor artık dilimize bağladığımız düğümler.. ben tüm
    dünyanın ağzına sıçmak istiyorum, öyle bir jilet koymalıyım ki, zack’in diline,
    cümlelerini okuduğunuzda, beyin sarsıntısından ölün istiyorum, ölün de kurtulun
    bu adına postmodern denilen ama bana göre potporiden oluşan zaman diliminden..
    gerçekten bunu istiyorum yani.. ama istediğin şeyi yapman için, kuklacı john
    amca gibi bir seyirci kitlenin olmaması lazım.. yani anlatabiliyor muyum? yani
    olay, tamamen elim sendeye dönüşüyorsa, ve sonra birbirimizin ardından koşmaya
    başlıyorsak, bir anlamı kalmıyor bu işin.. giderek daha da dibe düşme korkusu
    taşıyorsan o yüzden, bizim elimizden tutmaya çalışma, düşersin aşağı.. biz
    aşağı da olduğumuz için değil, senin kendini düşmüş bir hayat yaşadığına iten
    düşüncelerin nedeniyle.. çünkü ben aşağı düşmek veya yukarı çıkmak arasında
    durulan bir dönme dolap olarak görmüyorum bu hayatı.. dibe düşersin düşmesine,
    hepimiz birkaç kere düştük, ama orada kalmaktan hoşnut değilsen, daha da dibe
    düşemezsin.. düştüğünü sanırsın ama, bak bu olabilir, herkes her şeyi
    sanabilir, ve bir sandalyenin gerçekliğinden gerçek anlamda emin olamıyorsanız,
    fotoğrafına bakmanız bile çözmez meseleyi, veya sözlüğe bakıp, oradaki tanıma
    uygun bir eşya aramanız evde, hiçbiri meseleyi çözmez dostlar, sandalye
    sandalyedir ve üzerinde hiç kimse oturmuyorsa bile, orada durmak zorundadır,
    tam karşımda, şu an durduğu gibi, görüyorum onu, odamda bir boş sandalye var ve
    bir kez bile oturmadım üzerinde onun, daima ayaklarımı uzatıyorum ona, pekala
    pekala, o halde bir kez daha düşünelim şimdi, kelimeler onlara kattığımız
    anlamlarla var oluyor olabilir mi? o halde bir sandalyenin anlamı herkese göre
    değişebilir değil mi? pekala meseleyi şu hale getirecek olursak: dibe vurmak
    adlı efsane konusunda; bir gemi düşünelim, ve onun çapasını denize atmak, o
    çapanın dibe vurması, geminin orada karaya yanaşınca yapılması gereken bir
    eylemdir öyle değil mi? ama denize açılırken, çaba geri çekilir.. pekala
    pekala, dibe vurmak dediğimiz şeyin, sizin için ne anlama geldiğini ben
    bilmiyorum, siz de benim kendimi kötü hissettiğimi söylediğim dizelerde, ne
    anlatmamaya çalıştığımı bilmiyorsunuz, ne anlatmamaya çalıştığımı, yani skor
    anlamlar açısından, eşit. ve dahası, şuraya tekrar dönelim: iki hatun, bar,
    fanzinler nedeni ile buluşuldu ve sonra, viski kola içiyorduk, 2007 yılındayız,
    alsancak korku parkı istasyonundayız, ve ben fazlasıyla nankör bir adam olduğum
    için, hatun bana “ben de kendimi yalnız hissediyorum” dediğin de, “ben de
    kedimi yalnız hissediyorum” dedim, “a-a dedi bir kedin mi var?” hayır işte
    dedim o yüzden yalnız hissediyorum kedimi, kedim olsaydı yalnız hissetmezdi
    kendisini.. gene bir şey anlatamadım ve sıkıldım, sonra ben kalkıyorum dedim ve
    bana “yazdıklarını seviyorum” dedi, ben de ona, yazmadıklarımı da sevseydin bir
    şansın olurdu belki dedim ve yol aldım, üstelik fanzinleri henüz vermediğim
    halde, o bunu bana hatırlatmadı, ve bir daha da aramadı.. fanzinleri unutmuşum
    ben gibi.. unutmadı, ilgilenmiyordu, yalnız olmak istemiyordu sadece, ya da
    yanında ben yürüyünce kendini yeraltı prensesi hissedicekti.. ve sorun şu ki:
    anlamlar arası karmaşaya geri dönecek olursak, ben yeraltı adlı bir şeye de
    inanmıyorum. çünkü birşeyin, altta mı üsste mi olduğunu belirlemek için, neyin
    altında veya üstünde olduğunu bilmemiz gerekiyor dostlar, ve “yer” diye temin
    edeceğimiz zemin eğer piyasa adı ile geçerli olan pamuk ipliği ise, üzerinde
    zaten duramazsınız onun, durmaya çalışırsanız o pamuğun sizi taşıyabileceği
    şeyler yazmanız gerekir, ve gereken şeyleri yazmaya devam ettiğiniz sürece
    gerekmeyen hallere bürünebilirsiniz: gazete röportajları, imza günleri ve
    birkaç farklı konsültasyon sonrası sizi iyileştireceğini düşündükleri şey sizi
    konstipasyon yapabilir..




    meseleyi kapatıcak olursak; uzun zamandır yazmayan bir
    insanın yazı yazmıyor olma nedeni, kabızlık olmayabilir ve yazı konusunda ishal
    olmaktansa kabız olmayı tercih ederim ve dahası benimle tıp oynamaktan sıkılırsanız,
    kaybedersiniz..



    pekala pekala, bu yazı, tüm kuklacı
    johnlara gelsin..

    10ocak2012

  • yorumlu repost.. dağdan şehre inen kaplumbağa..

    6 yıl önce de, bugünkü gibi bir sabahmış siktiminin şehrine döndük gene, ne güzel 10 gündür uzaktık… bir kuyuya düşmek gibi.. umutsuz gözler donuk bakışlar teslim olmuş ruhlar buna rağmen planlar arzular istekler yaşama sımsıkı bağlılıklar otobüs kaza yaparken atılan çığlıklar ölmemek istemeler en arka koltukta sessiz sakin ve paniksizce izle sen de ahmak yaşama ne kadar bağlanırsan zincirin de o kadar sıkı olur biri noktalama işareti mi dedi ?
    -yarı ölü –
    aradan geçen uzun yıllardan ve
    bir şeyleri yoluna koymak için
    verilen mücadeleden sonra
    pes ettiğimi itiraf etmek istiyorum
    sizin dünyanız sizin kararınız
    ama neyse ki bayram bugün
    bugün bayram
    iş yok yani
    tatilmiş
    ve geçenlerde bir arkadaşımı
    muhtemel bir halı saha maçı için
    davet ettiğimiz de
    gelirim ama ben anlamam maçtan dedi
    birinin ayağını kırabilirim
    harbi mi dedim onu ciddiye alıp
    kimse benim ciddi olduğumu sezinlemese de o an
    iyiymiş
    benim ayağımı kıracaksan gel
    bi altı ay rapor alırım sanırım
    öyle değil mi?
    espri değildi
    üzerinde gülünülmüş olsa bile
    ve parmağıma bakıyorum bazen
    parmaklarıma
    hangisini kessem diye düşlüyorum
    ve yapabilirim bunu
    her an her saniye
    biraz daha yukarı çıkıp hatta
    elimi de kesebilirim
    sağ mı sol mu bilemiyorum
    biraz daha yukarı?
    dirsekten mi ayırsak bir parçayı
    ya da omuz
    boyna ne dersiniz?
    —–
    “sonunda söyledim, benden olmaz. dedim konuşcaz, kimse böyle yanmaz.
    öğlen uykusunda bari vurmadan salın beni, zorlanırsam atlarım, brandalar yeterli” @Kayra (of Gına)