Yazar: girdap

  • toplumiğne

    toplumiğne
    yazmak
    bir gereklilik midir, yazdığın şeyleri öyle ya da böyle, herhangi bir yerde,
    yayınlamanın, ya da başkalarına sunmanın, paylaşmanın, ardında yatan temel güdü
    nedir?  bir şeyleri yayınlayacak
    olduğumuz için mi yazarız ya da yazdığımız için mi yayınlarız, ve buna benzer
    birkaç soru üzerinde düşünürken, zihinsel sürecim, beni, bunları yazma sürecine
    itti.
    yazmak,
    bana kalırsa, bir tür, kendini var etme biçimidir.  konuştuklarımızı kayıt altında tutamayız,
    sadece konuştuğumuz kişilerin belleklerin de, o da belli kısımları ile yer
    tutarlar. oysa kayıt altına alınan her türlü eylem, düşünme, hareket, bir
    şekilde aktarılma vasfını da taşır. ister bunun bilincinde olalım, istersek
    bilincinde olmadan gerçekleştirelim, kayıt altına aldığımız her şeyimiz,
    aslında bilinçaltında gizli bir 
    ‘başkalarına sunma’ amacını taşır; bu, bir fotoğraf karesinden,
    çaldığımız gitarın sesini kayda almaya kadar geniş bir yelpazede
    değerlendirilebilir.
    o
    halde sorulması gereken soruyu, bir miktar değiştirerek, sorguladığımız amacın
    ortaya çıkış sürecini irdeleyerek işe başlayabiliriz: insan bir takım şeyleri,
    özelliklerini, vasıflarını ya da uğraşlarını kayıt altında tutmaya ne zaman
    başlamıştır? bir anını videoya çekme eğilimi, kameranın icadı ile başlamış
    olabilir, ama ondan da geriye gidersek, bir ressama aynı gereksinimlerle poz
    vermiş de olabiliriz. ama daha da gerilerinde, kafamızdaki resmi, sözel bir
    betimle ile anlatma ihtiyacı, ondan da önce, belki çok önceleri, mağara
    duvarlarına yapılan oymalarda, aynı amacın farklı yansımaları olabilir.
     
    o
    yüzden bence, insan neden yazar sorusundan daha önemli ve öncelikli olan soru,
    insan neden yazdığı bir takım şeyleri saklar ve başkalarına sunar sorusudur.
    cevap kişiden kişiye öznel farklılar seyredecek olsa bile, bir şeyleri
    yayınlama eğilimi, her koşulda, bir şeyler anlatma ihtiyacını da kapsayacaktır.
    ve biz, bu ihtiyacı, yan odada uyuyan kardeşimiz veya babamızla değil, tüm
    dünyaya açık bir hale getirerek giderileceğimizi hissettiğimiz noktada,
    zihnimizde olan biteni, herhangi bir şekilde ortaya dökmeye çabalarız. ve bu
    da, bir kağıt kalem alıp karalamaktan, bir twit atmaya kadar genişleyen bir
    kulvarda, sorgulama yapmamızı gerektirir. ancak, üzerinde durduğumuz konu,
    bunun tam tersine, yayınlama/sunma/paylaşma amacı gütmeden yapılan işlevlerin,
    izleyici odaklı yapılan işlevlerle ayrıştığı nokta üzerinde devam edicek.
    hiç
    kimsenin ilgi göstermediği bir şey için, çaba sarf etmek gerekir mi? hiç kimse
    ilgi göstermiyor olsa bile, insan, kendi için, kendi yaptığı şeylere devam
    edebilir mi? izleyici potansiyeli, yapılan işin sürekliliğine, ne derece katkı
    sağlar. bu durum kişiden kişiye değişen göreceli bir kavram mıdır ve herkes
    içinde bulunduğu koşullarda ek olarak uğraştığı, iştigal ettiği, başlangıçta
    hobi sıfatındaki uğraşı, bu izleyici ve kayıp-kazanç göstergesi sonrasında mı
    profesyonel bir uğraşa dönüştürmeyi tercih eder.
    sonuçta,
    kimse ilgi göstermiyorsa, yaşanılan an içinde, o insan öldükten sonra
    birilerine ulaşması o çalışmanın, ne gibi bir iç anlam ya da amaç
    taşıyabilirdi? dünyayı değiştirme fikrinden ve bu çabadan oldum olası uzak
    durmuşumdur. bazı insanların yaşamlarına, fikirlerine veya bilinçlerine, bilinç
    düzeylerine odaklı çeşitli uğraşlardan da haz etmemişimdir. elbette bir şey,
    bir şarkı, film, ya da bir kitap, başka bir insanın yaşamını tamamı ile
    değiştirip dönüştürebilir. ama, yapılan işin, böyle bir öncelikli ya da ikincil
    amaç taşıması, bana oldukça manasız gelmiştir. sanat, -eğer varsa öyle bir şey-
    can sıkıntısından doğar benim açımdan. insanın kendi günlük ve biteviye
    süregiden mücadelesinin yanında, hayatına değişik bir aroma katma güdüsüdür.
    burada dikkat edilmesi gereken nokta, genel olarak hayata, bütüncül olarak
    dünyaya/insanlığa değil, kendi bireysel öz yaşantısına yaptığı bir müdahale
    olarak tanımlamış olmamdır sanat olgusunu. bu anlamda, söz konusu uğraşı, bir
    kitap yazma eyleminden, günün her hangi bir saatinde, çay demlemeye, hatta
    bulaşık yıkamaya kadar gidebilir. elbette, çay yapmak, sanat dalları arasında
    herhangi bir yere konulmayabilir, ama baktığımız zaman evinde kendi kendine
    resim yapan bir insanın yaptığı tablo da, sanat camiası tarafından, onların
    kendi genel-geçer kriterlerince, kuramlarınca, onanacak kriterlere sahip
    olmayabilir. burada bence önemli olan olgu, neyin sanat olduğu sorgulamasından
    ziyade, sanat yapmanın ne gibi bir işlevinin olup olmadığıdır. ve ben bu
    işlevi, az önce de belirttiğim gibi, toplumsal anlamda bir yapı içinde
    değerlendirmektense, öznel ve içsel bir nitelik taşıyıp taşımadığı noktasında
    değerlendirmeyi anlamlı buluyorum. o yüzden, bence, yapılan iş, örneğin
    yazdığınız yazı, izleyici potansiyelini hesaba katılarak kayıt altına
    alınıyorsa, o işi “sergilenimci sanat” olarak tanımlamayı uygun buluyorum. ve
    sergilenimci sanatın belli bir aşama sonrasında, yapılan iş, getirisi
    kapsamında profesyonel sergilenimci sanat olarak bir üst evreye taşınıyor.
    buradaki getiri maddi veya manevi olarak iki anlamda ele alınabilir. işin,
    parasal bir değerinin olabileceği gibi, o insana basit bir arkadaş çevresinde
    motivasyon açısından bir geri dönüşü de olabilir. ve her ikisi de profesyonel
    sergilenimci sanatın, beğenici düzeyi odaklı bir kıstası merkeze alarak, içten
    çıkma ve can sıkıntısı merkezli oluşma evresini ortadan kaldırabilecek bir
    riski beraberinde getirecektir. bu da kişinin, sanat satan anlamında bir
    “sanatçı” hüviyetine kavuşmasına yol açarak, yaptığı işi, kendi oluş doğasından
    soyutlamasını sağlar. bu süreç, her insanda bu şekilde evrilmeyebilir ama
    günümüz verileri, çoğu “amatör” olarak nitelenen çalışmanın birkaç soluk
    sonrasında neden armatüre dönüştüğünün cevabı olarak tek bir şeyi
    söyleyecektir: sanat işe dönüşünce sanat olmaktan çıkar. ve burada armatüre
    dönüşmesi metaforu üzerinde düşününce, söz konusu durumun nedenleri, daha net
    anlaşılacaktır.
    o
    yüzden, insanlar çok çeşitli biçimlerle gruplandırıldıkları gibi, kanımca şu
    biçimde de tasnif edilebilir, tüm bu argümanlardan sonra; insanlar ikiye
    ayrılır: toplumsal insanlar, toplumun dışında yaşayan insanlar. ne var ki
    zihinsel terminolojimiz ikinci gruba “toplumdışı” yaftasını layık görecektir
    hemen. ikinci grubun toplumdışılığını da, algımız, toplumun dışına itilmiş
    olarak tanımlayacaktır. oysa ikinci grup, toplumun dışına itilmiş değildir,
    aksine etraflarındaki insanlar tarafından bir tür “topluma dahil edilme” çabası
    ile dürtüklenirler, ilk çocukluk evrelerinden ölümlerine dek. onların
    toplumdışılığı, bilinçli olarak toplumu kendi iç evrenlerine, ya da dünyalarına
    dahil etmeyiş olmalarından kaynaklanır. dışlanmış değillerdir, dışlamışlardır.
    ve benim sanat olarak betimlediğim işler, bana göre, bu tip insanlardan çıkar.
    ve bu tip insanlar, yaptıkları işler milyon dolarla ölçülebilir duruma da
    gelse, ya da multi-platinumlara da ulaşsa, sadece can sıkıntısının bir sonucu
    olarak açığa çıkan üretimleri, ölümlerine dek özü itibari ile pek fazla bir
    değişme geçirmezler. yapı olarak, içerik olarak ya da tür anlamında dönüşümler
    olsa bile, oluş halindeki o öznel olma (özgünlük anlamında değil) özelliklerini
    kaybetmezler. ve bu yüzden ben, “kendi kendine yap” (do it yourself) eyleminin,
    başka bir doğurganlık taşıdığını da söyleyebilirim: kendi ‘kendini’ yap.
    “kendini
    yap” deyimi, git kendini becer gibi bir argoya kapı açabilir. ve bu, pek tabii,
    götünü parmaklamak yerine mastürbasyon yapmak olarak da algılanabilir, kişi
    için. buradaki ifadenin seksist ya da homofofik vurgusundan çok, kişiye
    söylenen eylemin, söyleyen kişinin bakış açısından taşıdığı değer ve söylenen
    kişi bakımından kişisel bazda aldığı zevk biçimi önemlidir. “git kendini becer”
    deyimini, söyleyen kişi, “beni tatmin aracı olarak kullanma” anlamında diyor
    olabilir, ancak “kendi kendimi yapıyorum” diyen insan, işe dahil olan bir etken
    olarak izleyici potansiyeli yokken veya hiç olmasa bile, kendi kendine tatmin
    oluyordur. o, dünyayı değiştirmek isteyen bir devrimciden çok, kendi öz
    doğasını korumak isteyen bir tutucu rolündedir. ve kendi doğasını, kendi öz
    benliğini, varlığını, değerlerini korumak için aslında savunmaya bile geçmiş
    değildir. çünkü savunma, saldırı anında ortaya çıkan bir eylemdir. o, toplumun
    varlığını, yapısını, doğasını, ‘diğer’ insanları bir saldırı ya da düşman
    olarak görmez. o, vardır. öylece. olduğu gibi. neyse o olarak. ve ‘diğer’,
    ‘dış’ adlı kelimeler lügatında yoktur. kendiyle barışıktır. can sıkıntısının
    kaynağı ise, onun varlığının, durağan neşesinin, kendi başına
    olabilirliliğinin, bir tür tehdit unsuru olarak algılanıp dönüştürülme çabası
    güdüldüğü anda açığa çıkan sıkıntılardır. savunma bu noktada, bir karşı saldırı
    olarak açığa çıkar. ve can sıkıntısından doğan uğraşlar, “varım” temelli bir
    savaşa dönüşür. ve bu savaş, çoğu zaman, anlaşılamayan, anlamlandırılamayan,
    gittikçe büyüyüp çoğalan kitlelerce, içinden çıkılmaz bir hale
    dönüştürülür.  ve sonunda, kişi, ya pes
    ederek, dışarda herkes gibi, içerde kendi gibi olan  bir rol yapma oyununa başlar, ve can
    sıkıntısından doğan uğraşları “odada bir kağıt parçası” konseptli yığınlar
    halini alır, ya da  dönüştürmeye değil
    dönüşmemeye odaklı mücadelesi, onun bir idol olarak tanımlanmasına yol açar.
    her iki koşulda da, hiçbir şey kazanmamıştır. hiçbir şey kaybetmemiştir de.
    çünkü sonucu belirleyen etken, onun pes edip etmemesi değil, kendi gibi
    kalabilmesine izin veren kitlenin ve getirinin oluşup oluşmamasıdır. ve bu da,
    buraya kadar anlatılan çıkmazın sonucunda, pes eden kişi ile etmeyen kişi
    arasındaki ortak noktanın, birinin belki öldükten sonra yaldızlanmasını
    sağlayan, diğerininse anlamlandıramadığı, anlaşamadığı ve içinde boğulduğu
    olgunun aynı olduğudur.
    Toplum
    bir hapishanedir, kaçmaya çalışanı, ya kendine dönüştürür, ya deli olarak
    niteleyip yalnızlaştırır ya da ulaşılmaz efsanevi bir hayali kahraman/star
    olarak lanse eder. Ve hayali olduğunun nitelenmesi, aynı zamanda, bir tür
    delilik metaforunun da simgesel olarak dışavurumudur.

    29 kasım 2012
  • görsel katalizör

    hiç
    kimsenin okumadığı
    aptal
    bir yazar olarak
    ya da
    kendimi yazar sanarak
    onca
    yılı geçirmiş olsam da
    şimdi
    daha
    iyi anlıyorum
    okunması
    gereken hiçbir şey yazamamama karşılık
    aslında
    yazılması
    gereken çoğu şeyi
    okumadığımı
    da
    bu
    durum
    aynen
    urfada
    oxfordun
    olmayışına
    benzememekte
    olsaydı
    da gitmezlerdi yani
    ya da
    gidemezlerdi
    veya
    akıllarına
    gelse de
    yazmazlardı
    okunulması
    gerekli olan
    asıl
    meseleyi
    yayınlatamazlardı
    da
    yazmış
    olanları
    çünkü
    okuyabilecek
    kimsenin
    olmadığını
    söyleyecekti
    yayınevleri
    basamayacaklardı
    satılamazdı
    ve
    satılamayacak şeyler
    basılamazdı
    ve
    işin doğrusu
    ufak
    dergileri
    silik
    harfli
    siyah
    beyaz ürünleri
    hiç
    kimse
    gerçek
    anlamda
    dikkate
    değer
    bulmazdı
    ve o
    dergilerdeki
    çoğu
    harf
    aynı
    sırayla
    daha
    alımlı ve
    güzel
    kapaklı
    bir
    kitapta
    isim
    yapmış bir yazarın
    adı
    altında
    çok
    satanların ikamet ettiği
    bir
    rafta
    vizyona
    girmiş olsaydı
    emin
    olun herkes
    hakkında
    hiçbir şey bilmeden
    ve
    kütüphanelerine girdikten sonra da
    öğrenmeden
    ilk
    baskısını
    harcardı
    22.kasım.2012

  • uaew3-kendimden feragat-giriş yazısı

    önsez-i
    bazen, bir şekilde, yolun sonuna
    geldiğini düşünürsün. bu, zaman zaman, her insanın içinde olabileceği, bir
    duygu durumudur. karamsarlıktan ya da, umutsuzluktan ziyade, ileriyi görmek
    istememekle ilgilidir daha çok. intiharla değil, durup beklemeyi istemekle
    ilgili belki, bi anlamda.. mola vermiş olmak da değil, konaklamak da. yerleşmek
    doğrudan, kenara. kenara çekilmek ya da çekmek de değil ama. kenarda beklemek. önünden
    geçip gidenlerin aptallığına gülerek kimi zaman.
    sen de yapmışsındır oysa aynı
    aptallıkları, ve daha yapacaksındır da. herkes, zaman zaman, aptal olabilir.
    ama herkes aptalı oynayamaz kolay kolay. zor olanın, göze kolay göründüğü durumlarda,
    kafanın içinde dönüp duranları, net sanırsın. görüş açın sisli veya bulanık
    değilmiş gibi gelir sana. görüş mesafen, onyüzbin kilometreden, kimin
    geldiğini, ya da gittiğini, görebilecekmişsin gibi, güvende hissettirir,
    kendini, sana. ta ki, burnunun ucunu dahi göremeyeceğin derecede sarhoş olduğun
    günlerin, sabahına kadar.
    ve öyle zamanlarda, bir baş
    ağrısı eşliğinde, boş duvarların üzerine masa örtüsü örtmeye çalışır gibi bir
    tuhaflıkla, saçma salak kelimeleri, birbiri ile hiç alakası olmayan cümleler
    bütünü haline dönüştürdüğün yazılara dizersin. peşi sıra, çat pat, pata küte.
    üzerinde tek saniye düşünmeden, ve noktanın veya virgülün, hangi anlamı heba
    etmiş olabileceğini iplemeden.
    anlam yoktur ortada, başın
    ağrıyordur, miden bulanıyordur, ama kusamamışsındır, su içmişsindir, sigarayla
    başlamışsındır güne, ama uyanamamışsındır hala, ayılmış olabilirsin ama
    uyanmamışsındır, zihnin uyanmamıştır ve, bilincinde değil de, bilinçaltında
    olan bitenleri, bilinçdışı bir deneyimle itekliyorsundur tuşlara basan parmak
    uçlarına.
    rüyadasın, sen değilsin o. hiçbir
    zaman olmadın. o yüzden yoruma açık olmadı, anlamlandırmak istemediğin, harala
    gürele yazıların.
    buna rağmen, birileri gelip;
    “bilinç akışı” dedi
    “he” dedin, “bilin-çakışı türünde
    yazıyorum”
    “wirginia wolf’a benziyor tarzın”
    “harbi mi? hiç okumadım, adı
    nasıl yazılıyor?”
    “bukowski çakmasısın”
    “çakmağım buk’ta  mı kalmış gece?”
    “senle röportaj yapalım”
    “ama soruları ben sorarım”
    “dergimizde yazmak ister misin?”
    “bi kopya gönderin, boş yerlerini
    karalarım”
    “bir yayınevine başvursana”,
    “sana şimdi bi kafa atarım…”
    böyle alakasız ve ucube, verilen
    cevaplar eşliğinde, geçen zaman içinde, görülen o ki, fanzin paklar bizi.
    temize çıkarmaz belki ama paklar. sonra? sonrasında bir şey olmaz yavru. sonrasında
    bir şey olmaz, çünkü; sonrasında bir şey olmasını veya bir şey olmayı planlarına
    dahil edenler içindir; harikulade sonlar, mutlu başlangıçlar.. düşsel kış
    mevsiminin akustik bahar senfonisi..
    “yazımı okudun mu” der biri, “sen
    benimkini okudun mu olm” diye cevap vermek istersin, küçük erkek çocukların
    birbirine çükünü gösterme eylemi gibi düşleyip, sanatsal her aktivitenin, bazı
    sunuluş biçimlerini. ama “okumadım” dersin, “okuyamadım, iyi değilim bu aralar,
    okurum sonra.”
    “noldu, neden iyi değilsin,
    yapabileceğim bir şey var mı?” bile demezler ve bu daha iyidir, çünkü,
    anlatamazsın, yapabilecekleri bir çok şey olsa da, söylemezsin onlara,
    zihnindeki terazinin yalpaladığını bu aralar. kelimeler boğazına düğümlenir,
    elin tutulur, nefesin sıkışır, gözlerin parıldarken gecenin ortasında.
    ve okursun sonra, ve
    yorumlamazsın, çünkü yorumlarsan, cevap hakkı doğar. ve bu hakkı onlar, senin
    onlara yaptığın gibi, kısa ve net ve içten bir “eyvallah” ile kullanmaz. ya bok
    atarlar ya göğe çıkarırlar. arada kaldığını, arasında kaldığını, her şeyin,
    hayatın boyunca, bilmeden..
    ve insanlarla aranda kalması
    gereken hiçbir şeyi, mobese kamerasının torunuymuşsun gibi nakletmeyeceğini
    bilmedikleri için, “abi bunlar gerçek mi” derler, “ben gerçek değilim ki onlar
    olsun oğlum” dersin, inanmazlar. sen de inanmazsın. tanrıya bile inanmazsın
    aslında, varlığına inanırsın, doğru söylediğine inanmazsın, doğruyu
    söylediğinde de, pis bir sırıtışla karşılaşırsın.
    ve her şeyden önce ya da her
    şeyden sonra ya da her iki boşluğun da arasında, eve sarhoş gelir, sabah rüyada
    uyanırsın. baş ağrısı, sigara ve, altın vuruşa ortak bir kahve eşliğinde,
    tuşlara basarsın, üzerinde tek saniye düşünmeden.
    ve bu bölümde, işte öyle, ulvi
    eserler mevcut, ulvi falan değiller gerçi, ama arada eserler bana,
    pelerinlerini noterde unutmuş emanetçiler. ya da daha doğru bir deyişle, orospu
    ilzam perileri. (evet ilzam bilader, yanlış yazarsam söylerim demiştim daha
    önce de mi?)
    önemi yok, hemen hemen hiçbir
    şeyin, hemen hemen hiçbir yerde, ve hemen hemen de hiç olmadı.
    şimdi, eğer okuyacaksanız, bu
    bölümdeki metinleri, cümle nerde bitti diye aramayın, cümle yok, sonu nasıl
    diye merak etmeyin, sonuca bağlanan bir olay yok, bütünlük aramayın, çünkü akış
    yok. geldiği gibi giden –gelişigüzel?- kelimelerin, bıraktığı izler, belki
    size, çıkış kapısını da gösterebilir. giriş kapısını ben tarif ederim: sağdaki
    ilk sayfadan bir arkaya dönülüyor. sonra bir yana ve bir arkaya şeklinde
    ilerleyerek, sizi leyleklerin getirdiğini ve kelebeklerin de belki bir gün
    yaşamayabileceklerini, öğrenirsiniz. belki.
    her şeyin, ‘belki’ üzerine
    kurulduğu bir dünya da, şanslar ve tesadüfler, beklentilere teğet geçer. yoksa
    siz hala kontrolünüzü yükletmediniz mi? iyi şanslar. dördüncü bölümde görüşmek
    üzere.. eyvallah.
    girdo

    12kasım2012
  • six different ways

    1.
    her şey, işi nedensiz ve habersiz ektiği
    gün başladı. her şey, işi nedensiz ve habersiz ektiğim gün başladı. karar
    veremiyor. karar veremiyorum. üçüncü tekil mi, birinci tekil mi? ben mi, o mu?
    işi ektiği günler yazabiliyordu. yıllık izne çıksam, şu romanı bitiririm diye
    düşünüyordum. ama olmazdı. izin vermezlerdi ona. işi bıraksam? evdeki dırdırlar
    ve oğlum ile başlayan kaygılı ses
    tınıları, romanının sonunu getirirdi. hem bitirsem de bir şey olmazdı, diye düşündüm.
    mesele paraydı, diye düşündü. hayır! mesele yazmak, diye düzelttim. riske girmesi
    gerekiyordu.  riske girmeme hayatım boyunca
    izin vermediler. ben mi, o mu? aynaya baktım. aynaya baktı
    kendime yabancılaştığını düşündü. (bu
    ifade, sorunu çözüyor)
    2.
    ağzımdaki sigarayla aynaya bakıyorum. tıraş
    olman gerekli yazıyor, aynaya vuran duman. yarın ne söyleyeceksin, diye
    düşünüyor beynim, ellerim istemsiz bir şekilde ağzımdaki sigarayı alıp, klozete
    gönderirken, kalbimdeki tik-takların düzensizleşmesi sonucu. ayak tırnaklarım,
    üzerine, ‘beni kes’ yazdırtmış. gözlerim, belli belirsiz bir durağanlıkta gözlerime
    bakıyor. burnumla çocukken dalga geçerlerdi. her şeyin nedeni bu olabilir.
    burnum değil, dalga. benim mi onlar? onlar ben miyim? kendine yabancılaşan
    insanın, olan biteni anlayabilmek için, zihniyle ortak bir lisanı olmalı. bizim
    evde iki dil konuşulur, ‘bence’ ve ‘onlarca’ adında. aynı harflerle aynı sırada
    söylenen kelimelerimizin anlamları farklı. düşünüyorum. sessizlik
    3.
    halının üzerinden bir roman alıp babasına
    verdi. kitaplar ayak altında. aklı başında değil. bunu bir tek o biliyor. insanlar,
    aklının nerede olacağını kontrol edemeyebilir. benim hatam değil, dedim onlara,
    isteyerek yapmadım. işe gitmediği için, kendisini suçlu hissetmesi isteniyor.
    devinimsiz bir ahenk var hayatımda
    üzgün. işi ektiği için değil, bir işi
    olduğu için. bir işi olduğu için değil, bir işi olması gerektiği için. bu
    gerekliliği oluşturan kendisi değil. üzgün olmasının nedenini çözümleyemiyor.
    insanlar çalışarak özgürleşir, yazıyor bir kupürde. usulca kesiyorum onu
    gazeteden. neşteri kullanıyor, keserken. gazeteyi ameliyat ediyor. basını
    ameliyat ediyorum. insanlığı tedavi ediyor. uhu ve makas. epidemik bir mikrop – medya
    4.
    her şeyin, işi nedensiz ve habersiz ektiği
    gün başladığından emin değilim. ilkokulu, nedensiz ve habersiz ektiğim gün
    başlamıştır. okulda bomba varmış. öyle söylemişti annesine. “okulu
    boşalttılar.” çocukça yalanlar, çocuksu dürüstlüğe terfi etmesine neden oldu
    önce “ders boştu”
    sonra “derse girmedim”
    “okuldan erken çıktım”
    “hayır, bugün okula gitmedim”
    “okula gidemiyorum”
    öğretmen sormuyordu. ama patron sordu.
    rapor alırım. rapor alamıyordu. hasta değildim. hasta olmaya çalışmadı. hasta
    olduğunun bilincindeydi. kafadan sakat. aklı başında bir çocuk bu, efendi,
    sessiz. öyle diyordu komşu kadınları. kızları olsaydı, damadı olmamı
    isteyeceklerdi nerdeyse. arada sırada işi ektiğini bilmiyorlar. ölümüne alkol
    aldığımı. tek kötü alışkanlığı sigaraymış, gerçekte öyle mi? bırakır onu da canım,
    evlenince, çocuk masrafı, alışkanlıklarından fedakarlık ettirir insana
    yemek yemek alışkanlık mı diye sormak istiyordum.
    soramazdı. sigarayla yemeği kıyaslarsa, aklından şüphe ederlerdi. etseler fena
    olmazdı. belki deli raporu verirlerdi ona. maaşa bile bağlarlardı belki. maaş istemiyordum.
    çalışmak istemiyordu. hepsi bu
    intiharı düşünüyor musun, diye sordu bir
    kız. düşünmem, dedi. denedin mi hiç, diye sordu kız. intihar denenmez, dedim.
    ölmek basit. ölmeye çalışılmaz, ölünülür. ölmek isteyip de bunu başaramayan
    insan, eşeği sağlam kazığa bağlamamıştır. eşeği sağlam kazıya bağlamayan
    insana, sigorta bile para vermeyebilir. belki. bilmiyorum. anlamam o işlerden.
    para hesabını gerektiren her şeyden yıldım. elektriği kestiricem bir evim olunca.
    suyu da. telefon yok. kira sadece. camiden içerim suyu. duş, yağmurda. yemek?
    peynir pişirilmez, fırına gerek yok, fırın için elektrik lazım. internet, dedi.
    siktirnet, dedim. benimle aynı evde yaşamak istediğinden emindi. vazgeçti sonra
    bir evde yaşamak istemiyordu. ama yaşamak
    istiyordu. ölümü düşünmüyordum. kendi ölümü üzerine sürüyordu, büyük bir hızla.
    ölümü düşünseydi, sigara içmezdi. mantıklıydı. kendince. her ne kadar insanlar
    onun aptallık ettiğini düşünüyor olsa da. bir daha böyle bir iş bulamazsın,
    dedi babası, neden gitmiyorsun. bilmiyorum, dedim, canım istemedi, yarın giderim.
    yarın da gitmek istemeyecekti ama gidecekti. canının istemediği şeylere
    zorlanıyor olmasıydı, asıl canını sıkan. kalp spazmı? olası diye düşündü. kalbi
    ağrıyordu, kalp ritimleri çift akorlu bir besteyi icra ediyordu, sigara üstüne
    sigara koydu bestenin adını. kayda almadı
    neden işe gelmedin dün? dün yoktun? haber
    verseydin. tutanağı incelemedi. ezberlemişti artık. yalan söylemek istemiyordu.
    canım istemedi, diye yazdı. hayır, düşündü sadece. henüz yarın olmamıştı. ama olacaktı.
    bugün erken çıkabilir miyim? neden? ankara’dan bir arkadaşım gelecek. hayır
    hayır, bugün erken çıkmam gerekiyor çünkü. çünkü her gün erken çıkmam gerekiyor.
    her gün işe gelmesem olur mu? işi bırakmak istiyorum. ailemi bırakmak istiyorum.
    kendimi bırakmak istiyorum. olur mu?
    5.
     sigarayı yaktım. cure açtı bir tane. robert’in
    sesi odaya ferah bir his kazandırdı. kahve. duvarlar. duman altı. camı açsana
    oğlum. kapıyı kapat anne. yarın eve gelecek misin gittiğin yerden? bilmiyorum.
    işe nasıl gideceksin oğlum cumartesi. giderim. biri telaşlı, diğeri umursamaz olan,
    iki bütünleşik insan. haklı ve haksız. haklanmayı hakkediyorum
    kapı kapandı. robert’in sesi odada.
    sessizlikle bütünleşip, sigaranın gazına bastı.
    *başlık, the cure adlı grubun bir
    şarkısının adıdır

    11kasım2012
  • telepatik alarm

    ufak
    umutlarla yaşıyoruz
    ufak
    umutların, büyük yankısı ile
    birde
    uyanıyorum ve babam
    “bak
    bakalım” diyor
    “yakalamış
    mıyız”
    neyi
    diye sormuyorum ben ama
    siz
    okurken içinizden
    sormuşsunuzdur
    belki
    kendinize
    neyi
    olduğunu
    “babayı
    almak” diye bir deyim vardır
    bilir
    misiniz?
    “bakalım”
    diyorum babama
    “şans
    topu muydu adı”
    “hayır”
    diyor “süper loto”
    süper
    bir de
    süper
    süper süper
    star
    olamadık ama
    kendi
    düşlerimizde
    kediler
    gibi dört ayak üstüne
    düşeriz
    bazen
    yılmadan
    veririz mücadelemizi
    zaman
    zaman yılsak da
    genel
    anlamda yılmayız
    budur
    bizi intihardan alıkoyan
    gerçekte
    ne olacağını
    önceden
    biliyor olmak değil
    olmayacak
    düşlere
    tövbe
    diyememek
    istemli
    bir şekilde
    oysa
    hayal dünyamızda
    evhama
    kapılıp gidişimizdir çoğu zaman
    her
    şeyden vazgeçişimizin nedenleri
    birde
    uyanıyorum
    birden
    telefon
    çalmadı
    annem
    seslenmedi
    kediler
    ciyaklamadı
    uyandım
    ve
    içeri
    geçtiğimde babam
    o
    malum periyodik sorularından biri ile
    karşıladı
    beni
    günlerini
    bir türlü
    ezberleyememiştim
    şu
    bizi
    bir düşten
    kurtaracak
    olan rakamların
    çekildiği
    masalların
    şans
    topu
    süper
    loto
    arada
    iddaa
    at
    yarışı
    kasatura
    banka
    soygunu
    kiralık
    katil olmak
    emekli
    ikramiyesi
    işten
    atılma tazminatı
    zengin
    bir hatunu kafalamak
    yeni
    bir iş
    yeni
    bir roman
    ya da
    çoğu zaman
    boş
    bir cüzdan
    eşlik
    eder
    devinimsiz
    biteviyeliğimize
    birde
    uyandım ve rüyamda
    sevgilimi
    gördüğümü anımsadım bi an
    pardon
    eski
    sev
    gi
    limi
    eski
    sevgili mi?
    böyle
    de yazılabilir tabii
    gerçekte
    olup bitenin
    henüz
    bitmemiş olan algısına
    yapılan
    yolculuk
    uyandım
    ve rüyamda eski sevgilimi gördüm
    siz
    nasıl okuyorsunuz bilmiyorum şu an
    bu
    harfleri ama ben bazen
    bir
    çırpıda
    bazen
    hecelerle dilimleyerek
    ya
    da dilimler halinde kekeleyerek
    servis
    ettiğimi
    hayal
    ediyorum
    parçalara
    bölemediğim
    bi
    linç altımı
    “sabah
    da görmüştün” dedi annem
    rüyamda
    ne gördüğümü
    ona
    anlatınca

    hı, dedim
    sabah
    da
    sabahta
    ya da
    numaralara
    baktım
    hayır
    lotonun süperinin numaraları değil
    telefonuma
    gelen mesajın numaraları
    bazı
    şeyler numaradan olmak zorunda bu arada
    telefonuma
    gelen mesajın numaraları
    istemdışı
    bir şekilde ya da
    tam
    o an o dakika
    sesi
    kısıkken intihar metotlarımdan birinin
    nasıl
    olur da uyandığım dakikada
    beni
    dürtmüş olabilir diye
    sofistik
    bir felsefeye
    sizi
    gebe bırakmak istemem ama
    bir
    sigara yakacaksanız eğer
    ateşiniz
    benden olsun isterim
    asla
    başaramasam da
    ateşimi
    çıkartan
    sayıklamalarımdan
    bir
    iş göremez raporu almayı
    çalışamıyorum
    abi
    bulaşık
    bile
    yıkayamıyorum
    bu aralar
    bu
    arada trt geldi
    bizi
    çekip gittiler
    çekilir
    dert değilim oysa
    ve
    konturum yok
    ve
    param var
    keşmekeş
    değil bu
    telefon
    çalınca vakitli vakitsiz
    açamayayım
    diye ya da
    geri
    dönemeyeyim diye
    bozdu
    tuşlarını
    her
    ihtiyacımı anında karşılayan
    fanzin
    tanrısı
    var
    öyle bir tanrı
    ve
    peygamberleri
    son
    bulmuyor bir türlü
    gerçekten
    bizi
    bizim
    bilmediğimiz anlarda
    birbirimize
    yaklaştırıyor
    var
    öyle bir tanrı
    inanıyorsam
    vardır yani
    düş
    değil bu
    serap
    sadece
    telefon
    çaldı ve ben uyuyordum
    ben
    uyanmışım ve telefon çalmış
    sesi
    kısık daima
    benim
    çünkü
    benim
    olan her şeyin
    sesi
    kısıktır bu arada
    namütemadiyen
    açarım
    eski
    sevgililerimin
    ağzındaki
    bandı
    sonra
    işte efendim
    her
    iki numarasal fiyaskodan da
    büyük
    bir piyango düşü ile
    sağ
    çıkamayan babam ve ben
    ayrı
    odalarda
    gerçeği
    aradık
    interneti
    açtım
    fanzin
    tanrısı
    bu
    yalnız gecede
    imdadıma
    başka
    bir peygamberini
    gönderdi
    radyodan
    Aşkın
    gevelerken
    kayda
    alınması gereken
    -kayıt
    değil-
    anekdoktrinlerini
    telefonu
    duvarla
    öpüştürmekten
    vazgeçip
    -radyomuzun
    sesi sayesinde-
    kelimeleri
    şiir haline
    sokamayan
    bilincimi
    size
    naklettim
    hepsi
    bu
    şimdi
    süper
    lotodan
    daha
    süper bir ikramiye için
    bir
    hafta daha düşteyiz, ailecek
    devretmiş
    gene
    orospu
    çocuğu
    başkalarına
    devreden
    bir
    şeyler de olacaktır daima
    bu
    hayatta
    eski
    sevgililer ya da
    …lili
    lili lililer
    kayda
    değer şeyleri
    kaybetmeme
    uğraşındaki bizlerse
    ucuz
    silik kağıt parçalarındaki mürekkeplerden
    yansıyan
    güneşin ışıltısını
    merceğimize
    tutup
    yakmaya
    çalışırız
    üstümüzde
    can çekişen
    kara
    parçasını
    aşağıda
    bir hayat var
    yaşam
    mücadelesi vermiyoruz
    sistemde
    nefes almaya da çalışmıyoruz
    herhangi
    bir şeyin protestosunun
    ya
    da eylemsel didaktiratların
    çığırtkanlığı
    peşinde de değiliz
    bir
    şeylerin değişeceği günlerin hayalini değil
    ölene
    dek değişmeyeceğimizin hayalini kuruyoruz
    halinden
    memnun
    yön
    duygusundan azade
    sistemde
    ufak bir delik açıp
    oradan
    nefes almayı ya da
    ses
    çıkarmayı
    sağlayan
    bir fırsat gibi
    görünüyorsa
    gözünüze
    fotokopik
    zilzuratlar
    lütfen
    acilen
    elinizdeki
    telsizin
    akortlarını
    tamir edin
    çünkü
    fanzin denilen yanıcı madde
    bizim
    nefes alabilmemizi değil
    başkalarının
    da suni teneffüse gereksinimi olmadığını
    anlatmaya
    yarar
    ve
    bunu
    sessizlik
    içinde yaparız
    limon
    satar gibi
    değil
    ve
    isteseydik
    bandrol
    de alırdık ama
    o
    zaman
    bin
    yıllardır teneffüste olduğumuzun bilincini
    çalmaya
    devam edemezdik
    derslerine
    gireceğimiz için
    bizi
    özgürleştirmeye çalışan
    tutsakların
    bu
    arada
    baba
    doğru harfleri hâlâ bulamadım
    -şiir
    içinde şiir-
    sevgili
    gargamel
    bu
    şirinin maliyeti
    12
    sigara
    ve
    bir kahvedir
    kadeve
    olarak
    üç
    sigara verebilirim
    ama
    pardon siz
    sigarayı
    bıraktırmayı dert edinmiştiniz
    iyi
    kazanıyor olmalısınız
    bu
    savaşın
    bedelinden
    kaçaklar
    dahil
    yoksa
    dükkan yerine
    torbacıdan
    alırdık
    bu
    bizi öldüreceği söylenen
    yaşam
    destek ünitesini
    not:
    “şiir değil bu” türünde bestelenmiştir

    9kasım2012
  • kendimden feragat 193

    Kendimden
    feragat 193

    bir videoya denk
    geldim. Kaç kez izledim bilmiyorum. İyi görünüyorlardı, görünenler.. Ama
    insanlar zaten genellikle, başkalarının yanında iyi görünürler öyle değil mi?
    Ya da kendilerini iyi hissettikleri, ya da hissedebileceklerini bildiklerini
    dönemlerde karışırlar insan arasına, eş-dost da zaten böylesi zamanlar dışında,
    bir fazlalıktan başka bir şeymiş gibi görünmez insana. En azından bana öyle
    olur. Ve beni tanıyanlar alışkındır, zaman zaman günlerce, hatta haftalarca,
    ortalıktan kayboluşlarıma. Ama galiba pek azı farkında, bir gün, yıllarca
    ortalıktan kaybolacağımın, hatta sonsuza dek.. ve günden güne, ve geceden
    geceye, o anın yaklaştığını hissetsem de, kendi içimde, bir tür mücadele
    veriyorum, pes etmek ve etmemek arasındaki hassas denge, ortasındasın, bir tahterevalli
    gibi hatta teraziden daha çok, bir o tarafa bir bu tarafa kayıp duruyorsun
    üzerinde, bir orası ağır basıyor bir burası, bazen iyisin, bazen kötü,
    genellikle kötü olduğunun bilincinde olsan da, çaktırmamaya çalışıyorsun hiç
    kimseye, elinde olsaydı, gözlerinin dışardan görünmesini engelleyen bir set
    çekerdin, gözlük de sevmiyorsun ama, siyah gözlükler, soğuk buluyorsun, ve
    bazen anlar insanlar, sadece bazen, ve sorarlar, hayırdır durgunsun diye, bir
    şey mi oldu? Ne oldu ki diye sormak istersin, bugüne kadar ne oldu ki, hiçbir
    şey olmuyor.. ama anlamazlar, ve eminim sen de şu an hiçbir şey
    anlamamışsındır. Ama yazıyorum işte, niye yazıyorsun? Bir tür tıkanma hali,
    olup biten ya da olmadan biten her şey karşısında, tüm iyi bir his barındıran
    niyetler karşısında, niyetlerin karşısında, durup kendini sorgulamana,
    sorgulatmana yol açan, insan tahayyülleri. Tuhaf olduğumu biliyorum. Hayatım
    boyunca garipsenmişimdir, kendimi garipsemediğim halde üstelik. Oysa, kendini
    başkalarının gözünden değerlendirmek, ve ona göre bir karar vermek, insanın
    yapacağı en kötü tercihtir. Kendi kararlarım, ya da kendi aynamın bana
    yansıttığı imgelerden sonra, yanılmış da olabilirim, ki yanılmışımdır da çoğu
    zaman, ama böyle bir durumda da, insanın yapacağı en akıllıca şey, kendini
    suçlamamaktır. Ben başkalarını suçlamaktan uzak oldum hep. Her şey kendi
    seçimim, o zaman birinin yüzünde bir tokat patlaması gerekiyorsa, o da kendi
    yüzüm olmalı dedim, tokadı atan el de kendi elim.. sonra durdum. Sakinleşmek
    gibi yani. Saate bakarsın ve yelkovanın hâlâ hareket halinde olduğunu görünce
    anlarsın, zamanın da hâlâ geçip gitmekte olduğunu.. geçip gitmeyen şeylerin
    üzerine, zihninin içinde, bir örtü örtmeye çabalarsın. Bu genellikle, alkol ve
    sigara ikilisi ile, yapılabiliyor sanılır, ama sabah uyandığında, ölümcül bir
    baş ağrısı, mide krampları ve öksürük ve öğürtülerle, sadece berbat bir gece
    yaşadığını ama hiçbir şeyi geride bırakamadığını anlarsın. Birikir sadece. Bir
    şeyler biriktikçe, sen eksilirsin.. eksildikçe, yeni bir şey almaz, boşalan
    yeri. Boşalırsın sadece. Giderek daha da boş bir adam olmaya başlarsın. Ama
    insanlar sever yine de, o boşluğu. Gelirler. Gelirler ve sen bir yere
    gidemezsin. Gittikçe daha çok gidememeye başlarsın. Yol alamazsın yani.
    Yelkovan döner, her bir turunda, akrebi de bir adım ileri taşır, sen de kendini
    akrebe benzetirsin saati izlerken, insanlar etrafında döner durur, iteklerler,
    sabah telefon çalar, yataktan kalkmak istemiyorsundur, seni çok seven vardiya
    amirinin yardımcısıdır arayan, işe gelmicek misin der, gitmek istemiyorsundur,
    ama gidersin, çünkü gitmek zorundasındır. Eve geldiğinde, annen yemek der,
    yemicem dersin, yersin ama, o hatırlatır, sen de yersin. Arkadaşın arar, girdo
    dışarı çıkalım. Çıkmak istemiyorsundur. Ama çıkarsın. Ve bir şeyler anlatırsın,
    gayri ihtiyari, absürt bir tiyatrodur yaşanan her şey, anlatırsın,
    trajikomiktir yaşanan, ve gülerler, ağlamak istersin. Bunun yerine bir sigara
    yakarsın. Ölüceksin derler, ölmezsin. Bi gün ünlü bir yazar olucaksın der
    hatunun teki, güler geçersin. Ay da beşyüzmilyona evden çıkmamayı kabul
    ederdim. Hiç çıkmamayı. Çalışmadan gelebilecek bir beşyüzmilyona fitim. Evde oturucam.
    İzin vermezler ama. Çalışmak zorundasındır. Ve işe gidemediğinde annenle
    tartışırsın. Salak salak şeyler yazdığında, birileri seni kutsar, ama nasıl
    olduğunu düşünmezsin, birileri sorana kadar. Napıyorsun? Hiç.. koca bir hiç.
    Düşünüyorum sadece. Düşünüyordum. Artık onu da yapmıyorum. Matah bir bok
    değilim, çünkü herkesin başına gelebilecek ve herkes de vuku bulabilecek,
    duygular, durumlar ve yaşananlar hakkında, üç beş şey zırvalıyorum sadece.
    Sonra biri geliyor ve sana seni sevdiğini söylüyor. Görmezden geliyorsun. Biri
    evine davet ediyor. Gitmiyorsun. Arkadaşın arıyor. Açmıyorsun. Yoo açıyorsun
    aslında, telefonu duvara fırlatınca içi açılıyor. Sonra üzerine kahve
    dökülüyor. tuşları bozuluyor. Ve gözleri ile görene kadar inanmıyorlar,
    telefonunun tuşlarının bozuk olduğuna ve bu yüzden mesaj yazamadığını, telefonu
    bazen açamadığını, ve bu halden hoşnut olduğunu. Sürekli çalışmaktan şikâyet
    ettiğini söylüyorlar, sanki paradan veya parasızlıktan dert yanıyormuşsun gibi
    hissediyorlar. Oysa para sikinde bile olmuyor. Daha çok param olsaydı diyorsun,
    daha kaliteli sigara içer, daha çok alkol alırdım. Hepsi bu. Değişen ne? Koca
    bir hiç. Araba almayacağım. Ev almayacağım. Benimle evlenmeyi ya da yanımda
    sonsuza dek kalmayı kabul edecek tek bir hatun bile göremiyorum. O halde
    yaşayalım diyorum. Acı tiyatrosu mu bu? Ben öyle düşünmüyorum, insanlar öyle
    zannediyor. Zaten insanlar her şeyi zannediyor, asla emin olamıyorlar. Ama
    kendilerinden eminmiş gibi davranıyorlar sürekli. Sonra da bu yüzden acı
    çekiyorlar. Ben her şeyden emin olduğum için çekmişimdir acı, çektiysem de,
    keşke hiçbir şey bilmeseydim diye bu yüzden diyorum sık sık.  Hiçbir şey bilmeseydim. Kendimi tanımasaydım.
    Salak ufacık bir afrika kabilesinde bir ilkel olsaydım mesela. Ama olmadım.
    Onun yerine, büyüdükçe daha da yabancılaştığım bir tımarhaneye kapatıldım.
    Modern hayat ve onun harikulade havai fişek gösterisi.. göz alıcı ihtişamlar. Arzulanan
    ve gerçekte var olan her zaman birbirine zıttır oysa. İçinde bulunduğumuz
    durumdan hiçbir zaman hoşnut değilizdir, farklı bir şeyler arar dururuz,
    yaşamımız boyunca. Bize, iyi hissettirecek, can sıkıntımızı geçiştirecek bir
    şey. çoğu insan, aşka, farkında olmadıkları böylesi bir duyguyla kapılırlar.
    Sonra gene canları sıkılmaya başlar ama.. kararsızlıklar bütününden başka hiçbir
    şey değiliz. Çoğu zaman, gerçekte neyi düşlediğimizin bile farkında değiliz.
    Baş döndürücü bir hızda konuşup duruyoruz sürekli, baş döndürücü bir hızda
    yaşayıp gidiyor, baş döndürücü bir hızda değişiyoruz. Biz değişince, bir şeyler
    değişecek sanıyoruz çünkü, kendimizi değiştirme, ya da geliştirme çabaları. Hayatta
    kalma mücadelesi. Daha iyi bir iş. Daha iyi bir eş. Hatta, daha iyi bir çocuk..
    girdo ne zaman evleniceksin? Sokaklanıcam ben. O ne demek lan? Benimle sokakta
    bile kalmayı göze alabilecek bir hatun bulursam demek.. ama aramıyorum. Bazen
    bulduğunu sanırsın. Hepsi bu. Ayakların yerden kesilir. Sonra boşluğa düşersin.
    Durursun öyle. Durumdan bir sonuç çıkarmadan durursun. Bir şeyleri biliyorken, bilmezden
    gelmek, inanmak istemediğin içindir, gerçekte var olana. Devam eder eder eder.
    Öyle bir noktaya kadar devam eder ki.. çalıştığın makinenin mengenesine elini
    sokup, hatta başını sokup, bilmem kaçyüz kilo basınçla beyninin ezildiğini
    düşlersin. Yataktan düşürülmüşsündür sanki bir gece yarısı. Yatak okyanusun
    ortasındadır sanki. Düştüğün yerde, imdat diye bile bağırmak içinden gelmez
    oysa. Ve zaman geçer geçer geçer. Daha da çok içine batar, derinliğini
    ölçemediğin o boşluk. Ve salak işlerine, ve salak yaşam biçimine, kaldığın
    yerden, devam edersin. Eder gibi yaparsın aslında. Sıkışırsın. Ve gitmek
    istersin ama gidebileceğin bir yer göremezsin. Her şey birbirinin aynıdır.
    Hatta her şey siyah ve siyahın tonlarından ibarettir. Seçemezsin hiçbir şeyi.
    Net değildir. Gelecek gölgelerden ibarettir. Geçmiş bir gölge oyunu gibidir. Ve
    inat edersin. Bir mücadele içindesindir. Kimse göremese de verdiğin savaşı. Kendinle
    savaşıyorsundur daha çok. durmak ve durmamak ile. Kalmak ve gitmek ile. İntihar
    değildir düşündüğün. Seni hiç kimsenin tanımadığı ve hiç kimseyi tanımadığın ve
    tanımayacağın bir yere göç etmektir. İnterneti geç, elektriğin bile olmadığı
    bir köye. Kalırsın. Dur bakalım neler olacak hissi ile değil, dur bakalım başka
    neler olmayacak diye belki. Çünkü hiçbir şey olmaz. Olan şeyler de, senin
    umurunda olmayan şeylerdir. İnsanlar iyi yazdığını söyler. Umurunda değildir.
    Fanzinler bir sürü bir sürü gider. Umurunda değildir. Bir sürü insan bir şeyler
    geveler. Duymazsın. Hatunlar sana yazılmaya çalışır, görmezsin. Tuhafsındır çünkü.
    Embesilsindir hatta. Okula yazılırsın. Hayatını bir şeyle doldurmak istediğin
    içindir bu. O boşluğu, boş boş bekleme saatlerini, boş bir uğraş, hevessiz bir
    amaç uğrunda, çarçur etmek. Sonra, biri gelip, sigarayı bırak der. Sigarayı
    bırakayım öyle mi? Ama seviyorum onu. Güzel bir ilişkimiz var kendisiyle. Lüks
    bir kancık kendisi, farkındayım, ama hiçbir şey yapmadan durup, hatta hiçbir
    şey de düşünmeden, durup, duvarlara bakarken, yakılan bir sigaranın, dumanında
    boğduğun, o kadar çok şey vardır ki.. vardır sadece.. hep vardır. Hepsi bu. Öyleyse
    bir sigara yakalım, kalp atışlarımız teklese de, her nefeste. ölümü alt
    edemeyiz sonuçta, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, en iyisi.. her türlü korku,
    insanı sakat bırakan bir itki taşır. Ve mantık, insan zekasının çıkara dayalı
    savunma mekanizmasını işleme koymasıdır.. başka bişe değil. benim gözümde tabii
    ki.. ben duygudan yanayım. Mantığı sikip atalı, yıllar oluyor.. o halde, bir
    sigara daha.. siz de yakın bi tane.. 6.11.2012
  • uaew3-kendimden feragat-çıkış yazısı

    ě-җΐĽ-ə
    bir sonraki bölümün adı, “şiir
    değil bu” olacak. çünkü onlar şiir değilmiş abi. öyle karar verdi, yüksek
    edebiyat tahsis ve tahkik kurulu. he bazıları bunlara da fanzin, kitap vs değil
    diyor gerçi. herkes, her şeye bir şeyler söyleme derdinde zaten.. herkes,
    yapılan her şeye bir kulp takabilmenin peşinde. çünkü, pamuk prensesteki şu
    cadının aynasına sahip herkes. kendilerini görmüyorlar yani, o aynada. ayna
    ayna söyle bana, var mı benden daha iyisi bu dünyada. bir karşılaştırmadan
    ibaret her şey. sanki çan eğrisine tabiyiz hayatın içinde.. tanrı olsaydım,
    kullanılması yasak kelimeler ve hissedilmesi günah duygular şunlar olurdu: “en
    iyi”, “en çok”, “en güzel”, vs vs. ve “mükemmel” kelimesi şirke girerdi.
    ayaklarım ağrıyor. iş yüzünden
    elbette. siktiğiminin işi yüzünden. çalışmak zor. çalışmak zorundayız. zor olan
    her şeyin zorunluluk olması üzerine düşünüyorum. çoğunluğa ayak uydurmak
    zorunda bırakılmak, ve onların hız deliliği yüzünden, tempoyu tutturamayıp,
    sürekli bi yere takılmak. ve herkesin seni geçmesi. yerinde saymana bile izin
    vermezler oysa. yerinde sayamazsın, her gün yenilenmelisin. ve emeğinin
    karşılığını alamadığını düşünürken işçiler, sana göre orada verilen emeğin bile
    bir anlamı yoktur. ve karşı durulması gereken şey, hak ettiğini düşündüğün
    karşılığı alamıyor olmandan ziyade, doğrudan, hak etmek kavramıdır. bu kavramı
    aşabilen insanlar arasında olur, paylaşım denilen şeyin, en üst boyutu. ve
    toplum adlı şeyin en ilkel evresinde, yani avcı-toplayıcı dönemde vardır
    sadece, o. gerçek iş bölümü denilen şey, sadece ordadır. sonrası, rol
    bölümüdür, iş bölümü değil. işveren-işçi bölümü gibi yani. amir-operatör bölümü
    gibi. baba-çocuk gibi. abi-abla gibi. sanatçı-fan gibi. toplumsal iş bölümü
    değil, toplumsal rol bölümü. aksini mi düşünüyorsunuz? kapışak? öne süreceğiniz
    tezleriniz, kişisel çıkara dayalı olmayacak ama.. nokta. (ve girdo masadan
    hışımla kalkarak, tuvalete doğru yönelir) [27ekim2012]

  • iş değişikliği

    “gözlerin” dedi “kızarmış”
    “uykusuzluktandır” dedim
    “hiç uyumuyor musun” dedi, kaşlarını da
    kaldırarak, şaşkınlıkla
    “fırsat buldukça” diye yanıtladım,
    gülümseyerek. karşısına çıkan tüm fırsatları görmezden gelen biri olarak,
    kahkaha atacaktım, nerdeyse, kendi cevabıma, ama anlamayacaktı, neden
    gülüyorsun, hiç, kendime. kendim kadar kimse güldüremez beni. aptallık, belki.
    derinlemesine bakıyordu gözlerimin içine.
    kaybettiği bir şeyi arıyormuşçasına, dikkatli. bir şey anlatmaktan çok, bir
    şeyi anlamak istiyormuş gibi. anlamazdan geliyordum. her fırsatta başımdan
    savıyordum onu. aynı yerde çalışıyorduk. ve bir sevgilisi vardı, salak bir
    adam. ve her ikimiz de bu konuda hem fikirdik. hem fikir olmadığımız konu;
    benim, sevgilim olan ya da olabilecek olan birine, arkasından ya da önünden,
    sağından solundan, orada burada, salak demeyeceğimdi. o diyordu ama. ben de
    onaylıyordum, çünkü ondan önce ben söylemiştim ona bunu, salak bir herifle
    beraber olduğunu. onu kapma telaşında bir havayla da söylememiştim, başımdan
    atmaya çalışıyordum, yapışmasını istemiyordum, aradaki çekimin farkında olarak,
    sırtımı dönüyordum, diğer kutup iter belki diye, fayda etmiyordu, her yönden
    çekiliyorduk, ve olmayacağını biliyordum bu işin, en azından bu şartlarda. işimi
    kaybetmek istemediğimi söyledim ona bir keresinde, serviste yanıma oturunca.
    henüz kimse binmemişken, sigaramı yarıda bırakıp, uyuyabileceğim bir yer
    edinmek için, erkenden binmiştim, peşimden gelip, dibime çökünce
    “nasıl yani” dedi, “bas baya” dedim,
    “burada sevgililerin çalışmasına izin vermezler”
    “benim bi sevgilim var zaten” dedi,
    “onu buraya almazlar o zaman” dedim, “sen
    çıkana kadar” istemsiz bir şekilde, bunu dedim, gülerek, artı eksi, güldü
    “siktir et” dedi, “beni benden çok sevecek
    biri için işi bile bırakırdım, isteseydi”
    imalar yoluyla anlaşmaya çalışıyorduk. ben
    daha çok anlaşmamaktan yanaydım, ama anlaşmaktan da yanaydım, neyden yana
    olduğumun çoğu zaman farkında olmamıştım hayatım boyunca. şaka yaparken
    kırmıştım insanları, çünkü insanlar her şeye alınıyordu, ben kendim dışında
    kimseye alınmamıştım şimdiye kadar, kendi kendime kendimi satıyordum durmadan,
    başkaları için kendimi satıyordum da diyebiliriz, ve bu akış, yanlış
    anlaşılmalara da gebe kalabilir, ve düşük cümlelerimi kürtaj edebilirsiniz,
    sorun değil gerçekten, hiç okumasanız da olur, çünkü, hiç, yazmıyorum. hemen
    hemen. hiç. gerçekte, olan biteni, çünkü, moruk, gerçekte, hiçbir şey, olup,
    bitmiyor, olgunlaşmasına izin vermediğim meyveler gibi, aklımdan geçenler,
    kestirip at, bir sigara, ardından bir sigara daha. ama herkes ondan hoşlanıyor.
    hayır ben herkes değilim. kimseden hoşlanmıyorum. kurduğu tüm genellemelere
    kendini dahil etmeyenlerden de hoşlanmıyorum mesela. şiir sevmiyorum dediğimde, aslında bir ironi yaptığımın anlaşılamamasından da hoşlanmıyorum.
    anlaşılamadığım durumlara, “çok kırıldım” şeklinde geri dönüşler almaktan da
    hoşlanmıyorum. ama ondan hoşlanıyorum
    “akşam” diyor, “görüşelim mi?”
    “olur” diyorum, çekincesiz. görüşüyoruz.
    bir barda. sevgilisine anlatmadığı şeyleri bana anlatmaya başlıyor.
    ‘anlatamadığı’ değil buradaki ifade, ‘anlatmadığı’
    “ona” diyor, “artık, hiçbir şey anlatmıcam,
    çünkü, anlamıyor. anlamadığını belli ediyor hemen ve sonra ‘haa’ diyor ‘tamam
    şimdi anladım’, ve yine anlamadığını ifşa eden bir cümle kuruyor ve ‘doğru mu
    anlamışım’ diyor, ‘evet’ diyorum, üzerine düşmeden, çabalamadan, doğru
    anlamışsın”
    ben susuyorum. olumlu ya da olumsuz hiçbir
    tepki vermiyorum, ve bunları bana neden anlattığını anlamak istemiyorum.
    sevişmek mi istiyor? ben istemiyorum. sevgili mi olmak amacı? olamam. kötüyüm o
    konuda. dost mu olucaz? sevgilisini bana kötüleyen dostlar istemiyorum. ama
    içiyoruz. ve hesabı ben ödemiyorum. çünkü param yok. gerçek anlamda yok ve bunu
    ona söyledikçe, kendi siparişine benimkini de ekliyor, “ben öderim” diyerek,
    “ödeme” diyorum, “daha maaşımız yatmadı”
    diyorum, “paran bitmedi mi hâlâ” diyorum
    “bitmedi” diyor, “ali’ye ısmarlamam gerçi
    de hiçbir şey, sen olunca karşımdaki…”
    ali dediği adam, bu hatunun, salak olan
    sevgilisi. gördüm onu, birkaç kez. gururla yürüyordu yanındayken bu hatun, ‘bu
    benim sevgilim’ der gibi. sahiplenme duygusundan çok, övünme duygusu ile.
    sevgilisiyle değil, kendisiyle övünüyordu, ‘bakın bu hatunu ben tavladım’
    diyordu resmen, ben bunu duyuyordum. insanların hiç konuşmadan da çıkardıkları
    sesler vardır, “yürüyüş tarzı herkesi ele verir” derdi babam, ve haklıydı, ve
    haklı olmasına rağmen çok defalar kazıklandı. çünkü çoğu zaman zeka, aç
    gözlülük ve bencillik ile bütünleşmediğinde, saflıkla sarmaş dolaş olur, ve saflık,
    içinde, vicdan adında kendi küpüne zarar bir duyguyu da barındırır bazen. ve
    onu köreltemediğiniz sürece, hapı yutarsınız. ve o hap, çok fena kafa yapar
    adamla. gerçekten. kendi kendinize gülmekten başka şansınız olmadığı için,
    odanızda, bir başınıza, kendinizi kafaya alıp, ilk onbirinizi belirlersiniz,
    rövanş maçı için. sırf bir düşünceden ibarettir bu, intikam alma duygusundan
    yoksun, ve biçare bir şekilde, gülersiniz, sonra bu, alışkanlık haline döner
    sizde, gülme eylemi, o kadar çok şeye gülmeye başlarsınız ki, gözlerinizden yaş
    gelir, nerdeyse, ve mideniz ağrır, gerçekten, ve unutursunuz, olan ve bitmeyen,
    ne varsa, insanlar sizin kendinizi iyi hissettiğinizi düşünür, ve insanlar öyle
    düşününce siz de öyle düşünmeye başlarsınız, onların yanındayken, ve sonra,
    aynı hatun, size, “moralimi düzelttin heaa” der
    “bir şey yapmadım” dersiniz
    “her şeye gülüyorsun” der, “ben de senle
    gülüyorum”
    “ama komik” dersiniz, “napabilirim, her
    şey, fazlasıyla trajikomik”
    “beni çok seviyor ama” dedi, “benimki”
    “sevmiyor” dedim, “senin, yanında olmanı
    seviyor. tanıştığımızda, öldürülecek insanlar listeme ilk sıradan giriş
    yapmıştı ali”
    “insanları öldürmeyi mi düşünüyorsun” diye
    yanıt verdi, aynı gözlerimi kızarmış gördüğünde verdiğindeki tepki gibi,
    kaşlarını yukarı kaldırarak, gözleri büyüyordu, gözbebekleri, doğrudan, büyük
    ve direkt içeri bakar şekilde
    “evet” dedim, “gayet doğal bu, düşünüyorum,
    gün içinde birkaç kez cinayetin eşiğinden dönerim ben, taşla kafaya bir darbe,
    boyna inen balta, kalpten bir bıçak yarası.. kalpten bir şekilde, yani içten,
    candan, samimiyetle dolu bir şekilde, atacağım bir bıçak yarası. bu da olası”
    gülmeye başladı. ben de, ‘şu an espri yapmıyorum’ demedim. bıraktım gülsün.
    gülünecek ne varsa. başı gerçekten fena dertteydi. “kurtulamıyorum” dedi bana.
    “iş çıkışıma neden geliyor biliyor musun?”
    “biliyorum” dedim
    “biliyor musun” dedi
    “evet biliyorum” dedim
    “nasıl ya” dedi, “anlattım mı daha önce”
    “anlatmadın”
    “e nerden biliyorsun”
    “off ya” dedim, “kapat! tamam mı?”
    “noldu” dedi
    “hiç” dedim, “kalkalım” kalktık
    “nereye” diye sordu
    “ben eve” dedim, “sen?”
    “ben de”
    “tamam”
    dudaklarını bükmüştü. yürüdük.. durak.
    otobüs. farklı.. ertesi gün sabah. servise bindim. benden sonra binip farklı
    bir yere oturdu. son bir haftadır daima yanıma çöreklendiği halde, selam bile
    vermedi. gün boyunca selam vermedi. rahat bir nefes almaya başlamıştım. akşam
    çıkarken. servis. kola alındı. ve beni es geçti, tip. dağıtırken. sevmiyordu
    beni. ben de onu sevmiyordum. anlaşıyorduk. ve hatun, “şey” dedi, kolayı
    dağıtan tipe, adımı söyleyerek, ona da versene gibi.
    “yok ben içmicem” dedim
     “haa
    içmicek misin” dedi hatun, gözlerimin içine bakarak. acınacak bir şekilde
    “hastayım” dedim. değildim oysa. ya da
    hastaydım. bilmiyorum. telefonumun ışığı yandı. mesaj. ‘özür dilerim’
    servisteydik hâlâ. ona dönüp baktım. ne
    yaptığını bilmiyordu ama özür diliyordu. ne yaptığını bilmediğinden emindim.
    sorsaydım, ‘bilmiyorum’ diyecekti, ‘ama yine de özür dilerim’ ve bu diyaloğu,
    kafamdan dışarı, gerçeğe, taşımak istemediğim için, sormadım neden diye, onun
    yerine, ‘olur öyle’ dedim, mesajla, ‘siktir et’
    ‘nolmuştu ki’ dedi, mesaj atıp. buyur
    burdan yak dedim içimden. dışımdan, “müsait bir yerde” deyip, indim. onun
    ineceği yerden, yaklaşık on metre önce, kendi ineceğim yere, yirmi dakika kala
    “hayırdır” dedi şoför, “bir arkadaşı görcem
    abi” dedim, “yarın sabah burdan binerim belki, haber veririm”
    yalan söylüyordum, ve bazen, bazı yalanlar,
    gerçeği gizlemekten çok, açığa çıkarmak için, kullanabileceğiniz, en iyi
    yoldur. peşimden o da indi tabii, araba tekrar duracak değildi on metre ilerde.
    ve “noluyor ya” dedi, servis gittikten sonra
    “hiiç” dedim, “size gidiyoruz”
    “haaa olur tamam” dedi
    “bi de şey” dedim, “işi bırakıyorsun, bugün
    son günündü” gülüyordum bunu söylerken. herhangi bir şeye ne zaman nasıl karar
    verdim bilmiyorum. telefonunu aldım elinden. ali’nin numarasını buldum. aradım.
    ali yazıyordu. başka bir şey değil. hepsi bu. ali. başka bir şey yazsaydı
    gerçi, işim kolay olurdu, sadece numara kısmını değiştirirdim, bu kez,
    ekstradan ali’yi silmem gerekti. önce aradım ama. haberi telefonda duydu her
    ikisi de, biri ahizenin diğer yanında, öteki yanı başımda. ayrıldılar. bir an
    için kendimi, nikah memuru gibi hissettim, tek farkla, ayrılıyorlardı. telefon
    konuşmamda, memurun söylediklerini, taklit ettim, bu hanımdan ayrılmayı kabul
    ediyor musunuz? hayır. o halde ben de sizi, eski sevgililer ilan ediyorum.
    hatunun gülme sesini duydu, ve “sarhoş mu o gene” dedi. telefonda. “evet”
    dedim, “sarhoş. sigara da içiyor hem”
    sigara içmesine durmadan karıştığından dert
    yanıyordu, nihal, ali’nin. ve daha bir çok şey. iki sigara çıkardım, yürümeye
    devam ettik
    hiç konuşmuyordu, şaşkındı, alışmaya
    çalışıyordu daha çok, çoktan kabullendiği bir durumun, gerçeğe dönüşmüş
    olmasına. evine gittik. ertesi sabah, servise, dün indiğim yerden bindim,
    nihal’in bindiği duraktan.
    “nihal’i gördün” mü diye sordu şoför
    “gelmicek o” dedim, “işi bıraktı, başka bi
    yere başlıcak”. kapıyı kapattı şoför. yola devam ettik

    17.ekim.2012
  • oda

    odada iki kişiydiler. cemal ve nihat. bir
    teyp, eski bir kaset. hayır, cd ya da dvd ya da plak ya da daha ötesi, daha
    berisi değil, eski bir kaset, sarmıştı
    otuz yaşındaydı cemal. nihat yirmi
    “bir kalem getirsene” dedi cemal
    “kalem kullanmıyorum, telefon olur mu” dedi
    nihat
    “ne telefonu, kalem gibi ince bir şey lazım”
    dedi cemal
    “napıcaksın kalemi” dedi nihat
    “kaset” dedi, “kaseti tamir edicez, hep
    aynı noktada sarıyor, dikkat etmedin mi?”
    “kendine daha teknolojik bir şey almalısın”
    dedi nihat, “çok demodesin abi, yeniliklere açık olmalısın”
    “yenilik falan istemiyorum” dedi cemal, “yeni
    yıl bile istemiyorum, hatun dışında başında ‘yeni’ olan her şeye karşıyım,
    yinelenen şeyleri tercih ederim, stabiliteden yanayım. kalem gibi bir şey bul
    bana, şu soldaki odada, masanın üzerinde olacak. bir de makas. bant da lazım.
    selo bant”
    “selo bant nedir abi” dedi nihat
    “şeffaf bant” dedi cemal, “yara bandı
    değil”
    elinde kağıt makas ve bantla geldi nihat,
    merakla izliyordu cemal’in yaptığı işlemi. kaseti çıkardı, saran noktayı kesti,
    arda kalanı bantladı, ve kaseti teybe taktı. “işlem bu kadar” dedi, “bir şarkıyı
    öldürdük ama geri kalanları hâlâ sağ”
    “bilgisayar alsana abi” dedi nihat, “uğraşmazsın
    böyle”
    “bir keresinde” dedi cemal, “bir adamın,
    bana bilgisayardan müzik dinletebilmek için, üç saat harcadığını gördüm, sorun
    da ses kartı adı verilen bir parçayı, işletim sistemi adı verilen bir şeyin
    tanımamasıymış, ve sürücü adı verilen bir şeyde imiş sorun, donanım diye bir
    kelime de geçti arada, ben anlam veremedim, tek bildiğim, işlemin üç saat
    sürmüş olması. çünkü her şeyi en baştan kurması gerekiyormuş, son denemesi bu
    imiş, ve sonuçta noldu biliyor musun, yaptığı hiçbir şey işe yaramadı, geceyi
    benim yanımda taşıdığım ufak radyomdan balkan kanallarını dinleyerek geçirdik.
    ve bu hoşuna gitti herifin”
    “ama cızırtı” dedi nihat, “cızırtı oluyor
    bazen senin radyonda”
    “senin telefonun çalınca da oluyordu
    cızırtı” dedi, “buna rağmen sabaha kadar sevgilinle mesajlaşmayı kesemedin, cızırtının
    seni bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordum”
    cemal aslında otuz dokuz yaşındaydı ama
    soranlara otuz diyordu, çünkü  ona yaşını
    sorduklarında kaç gösteriyorum demişti, onlar da otuz demişlerdi, ve her sene
    yılbaşlarında cemal’in insanlara sorduğu tek soru buydu? “kaç gösteriyorum?”
    ve yaklaşık beş yıldır otuz cevabını
    alıyordu. o halde yaşı otuz olmalıydı. beş sene öncesinden daha önce de yirmi
    beş yirmi altı diyorlardı. zamanla yaşı değişiyordu, herkesin yaşı zamanla
    değişiyordu, ama zaman denilen gösterge akrep ve yelkovan adı verilen
    çubukların bir kadranın etrafında dönmesi ile ölçülemezdi, bu şekilde bir
    ölçüm, insanların algı dünyasının katranla kaplanmasına neden oluyordu ona
    göre, çünkü zamanla, zamana bağlı olarak geliştirdikleri hız formülü, kat ettikleri
    yolla orantılanmıştı, yani otuz senelik bir yaşamsal yol, otuz senenin yaşama
    hızı ile çarpılmasıyla bulunmuş olabilirdi, ama buradaki önemli eksik, insanın
    yaşının hesaplanmasındaki önemli eksiklik, değişken ivmenin hesaba katılmamış olmasıydı.
    böyle düşünüyordu cemal, ve hayatını da bu şekilde yaşıyordu, kendi doğumundan
    ya da yaşamsal alışkanlıklar ve edinimler kazanmaya başladıktan sonraki süreçte
    oluşan hiçbir yeniliği hayatına katmadan
    “doğru ya da yanlış” diyordu, “ben böyle
    yaşıyorum, bu benim politik duruşum, ve elimden gelmiş olsaydı eğer, avcı
    toplayıcı olarak yaşardım”
    “gelişim” dedi nihat, “kaçınılmaz olarak,
    bizim, yani insanların, gerçekleştirmek zorunda oldukları bir olgu”
    “aptal aptal konuşma” dedi cemal, tamir
    ettiği kaseti, teybin yuvasına takarken, kendinden emin, umarsız ve vakur bir
    tavırla, “sen hiç kendi yiyeceğini toprağa eken bir hayvan gördün mü?”
    “onlar yeteri kadar zeki olmadıkları için…”
    nihat’ın konuşmasını hiç dinlemeden devam
    etti cemal, “doğada ve evrende denge adı verilen bir unsur yürütüyor işleri. ve
    insan, dengeleri bozmak için elinden geleni yapan tek canlı türü olarak, nasıl
    oluyor da farklılıklarını zeka ile tanımlıyor açıklar mısın?”
     “insan
    nüfusu” dedi nihat, “yiyecek sıkıntısı çekmeye başladığında…”
    gene sözünü kesti cemal, nihat’ın, sanki
    söyleyebileceği her şeyi, uygarlığın geldiği noktayı açıklayabileceği tüm
    argümanları önceden biliyormuş havasında, “yiyecek sıkıntısı çekmeye ne zaman
    başladık söyler misin?”
    “nüfus arttığı zaman” dedi nihat
    “peki nüfus ne zaman artmaya başladı?”
    “bunu bilmiyorum” dedi cemal, “ama
    sanıyorum ki…”
    “bu konuda, yetersiz bilgi ile mantık
    yürüterek sanılabilecek her şey, gerçeğin çok uzağından geçer. çünkü gerçek,
    mantıksız bir çerçevede şekillendi”
    “beni hiç dinlemiyorsun” dedi nihat
    “haklısın” dedi cemal, “dinlemiyorum, çünkü
    aynı şeyleri defalarca dinledim ben, ve ne yazık ki, kasete uyguladığım tamir
    yöntemini, insanlığa uygulayamıyorum, sürekli başa sarıp duruyorum bu yüzden. bak
    şimdi, insanlar avcı toplayıcı iken, yabani tahıl toplamaya başladı, ve
    ardından tahılı kontrol altına alarak yetiştirmeye başlamıştır. bu geçiş
    evresinde, yiyecek sıkıntısı çekildiğine dair bir önerme de bulunabilir misin?”
    “bilmiyorum” dedi nihat, “orada değildim
    ben. sigaran kaldı mı?” sıkılmıştı gerçekten, bu geri, oldukça geri kafalı
    adamın, ne demeye evine gelmişti bilmiyordu, serkan ile beraber, gece geç
    saatlere kadar takılmışlar, ve oradan eve gidecek araç bulamayınca, serkan’ın
    önerisi üzerine, cemal’in evine gelmişlerdi. serkan, cemal’in arkadaşıydı ve
    sabah erkenden işe gitmek üzere evden çıkmıştı.
    “tütün mü sarıyorsun” diye muzipçe
    gülümsedi nihat, onu küçük görüyor, bu düşünceye sahip insanların günümüzde hâlâ
    yaşıyor olmasını insanlığa hakaret olarak görüyordu. ilerlemeciydi,
    teknolojiden yanaydı, ve günün birinde insanlığın, teknoloji sayesinde, refah
    bir hayata kavuşabileceğine, hatta ozan tabakasını bile tamir edebileceğine
    inanıyordu. insanlık gelişiyordu, ve en nihayetinde, herkesin mutlu olduğu bir
    evrensel yaşam statüsüne ulaşılacaktı, savaşlar ortadan kalkacak, devletler tek
    bir çatı altında birleşip, otomatik sistemler sayesinde belki de hiç çalışmadan
    yaşayacaklardı.
    cemal, nihat’ın göndermesine, bir paket
    kırmızı lm uzatarak cevap verdi, paketin üzerinde ‘sigara içmek öldürür’
    yazıyordu ve
    “bu yazıyı bence tüm insanların alnına
    dövme olarak yazmak lazım” dedi
    “sigara karşıtı mısın” diye sordu nihat, hâlâ
    kibirli bir şekilde gülümsüyordu
    “onu kast etmiyorum” dedi cemal, “insanların
    üzerine ‘dikkat: öldürür’ şeklinde dövme yapılabilirdi demek istedim” dedi. “aklıma
    geldi, orman hayvanları, eğer ormanlarını tabelalar ve uyarı yazıları ile
    donatabilecek kadar aptal olsalardı, yani var olan dengelerini önce bozup,
    sonrasında da bozulan dengelerini kendi koydukları kurallar ile düzenlemeye
    çalışsalardı, “dikkat: insan var” tabelaları… ha bu arada aklıma geldi,
    evcilleştirilen ilk hayvanın ne olduğunu biliyor musun?”
    “inek?” dedi nihat, “ya da koyun? sığır?
    tarlaları mı sürmek için evcilleştirildi ya da et ve süt için mi? tavuk bile
    olabilir belki ha?”
    “köpek” dedi cemal, aynı kendinden emin
    tavrı ile, “düşünebiliyor musun? mantıklı bir argüman üret bana? neden ilk
    evcilleştirilen hayvan köpektir?”
    “saçmalıyorsun” dedi nihat, sigarasını
    yakarken, “ikincisi de kuştur” herhalde. alaycı ve kinayeli konuşuyordu ama
    aslında bu konularda ve dahası bir çok konuda kesin ve net olarak bildiği ya da
    doğruluğundan emin olduğu hemen hemen hiçbir şey yoktu, kitap okuyordu
    okumasına ama zamanının çoğunu internette geçiriyor, ve merak ettiği bir şey
    olunca google’a sorup, akabinde unutuyordu
    “ne okuyorsun sen” dedi cemal
    “resim” dedi nihat
    “sanat eğitimi yeteneği öldürür” şeklinde
    yine tavizsiz ve kendinden emin bir üslup ile yanıt verdi cemal, “bilgisayar
    hakkında da her şeyi biliyor olmalısın?”
    “hemen hemen” dedi nihat, “ihtiyacım
    olanları da öğreniyorum”
    “insanın öğrenmeye ihtiyacı olan tek şey,
    nasıl hayatta kalabileceğidir. bunun dışında ki tüm bilgi, merak ve hobiden
    ötesini teşkil etmez ve işin ironik yanı, insanlık senin tabirinle
    ‘geliştikçe’, nasıl hayatta kalabileceği konusunda öğrenmesi gereken şeyler de
    artıyor”
    “şimdi iyice saçmalamaya başladın” dedi
    nihat, “bu nasıl olabilir söyler misin?”
    “meslekler” dedi cemal, “mesleklerde
    uzmanlaşmalar, sonrasında matematik tabii ki, en azından parasal konularda
    dolandırılmamak için, e tabii başlangıç olarak en önce okuma yazma bilmeliler,
    paraya dönüştürülemeyecek her türlü uğraş da hobi olarak, boş zamanımızdaki can
    sıkıntımızı gidermek için ürettiğimiz, psikolojik olarak da hayatta kalma
    metotlarımız. eminim ilk bilgisayarın nasıl ortaya çıktığını bile
    bilmiyorsundur”
    “bilmiyorum” dedi nihat, “eminim o da şu
    köpek efsanen gibi bir saçmalıktır”
    “savaşlarda kullanılmak için.. sahip
    olduğumuz teknolojinin yüzde doksanını savunma sanayisinin gelişme azmine
    borçluyuz”
    “sen bir okul okudun mu” diye sordu nihat. “her
    konuda bu kadar tez üretebildiğine göre, yüksek lisans tezinin konusu insanlığın
    aptallığı üzerine olmalı”
    “insanın aptallığı aç gözlülüğünden
    kaynaklanan bir zaaf.. insan nüfusu ne zaman artmaya başladı bilmiyor musun
    gerçekten?”
    “ilgilenmiyorum” dedi nihat, ikinci
    sigarayı yakarken, üstünlük savaşı vermekten de sıkılmıştı.
    “tarımsal hayata geçince başlıyor” dedi, “ve
    sonrasında, besin sıkıntısı için daha çok üretim gerekiyor, sonrasında sulamalı
    tarım, sonrasında elde edilen yiyeceğin, ihtiyaç kapasitesinin üzerine çıkması,
    sonrasında elde edilen ve adına artı ürün verilen kısmın…”
    “kapitalizmin kökenine mi iniyorsun” dedi
    nihat, bu kez alaycı bir sırıtış yoktu.. dinliyordu gerçekten
    “hiçbir şeyin kökenine indiğim yok” dedi, “dinlemeye
    karar verdiğine göre, bunları kendin de araştırabilirsin artık, dinlemek
    isteyip dik kafalılık yaptığın başka konular varsa, onlardan bahsedelim”
    “seni şu an içgüdüsel olarak öldürmek
    istiyorum” dedi nihat
    “demiştim, sigaraların değil insanların
    üzerine uyarı yazısı yazmamız lazım”
    geçimini nasıl sağladığını sordu nihat
    cemal’e. “kendimle çelişiyorum” dedi cemal, “seri üretim bandında çalışıyorum.
    nasıl, güzel değil mi?”
    6.ekim.2012
  • post paradoksal embriyo

    post paradoksal
    embriyo
    1.
    her
    zaman oturduğumuz yerde, pinekliyoruz cenk ile. ben öksürükten boğulurken, o
    hatunları kesmeye devam ediyor. yakında ölecek olmam herifin sikinde bile değil
    ve kendisi en yakın dostum… belki de bu yüzden?
    hastaneden
    çıktıktan, ve doktorun açık yüreklikle yüzüme karşı ifşa ettiği test
    sonuçlarını kendisine telefonda, boğuk bir ses tonu ile, icra ettikten sonra,
    “hepimiz bir gün ölecez nasılsa” demişti, “siktir et”.
    ardından
    annemi aramış, ve durumumun iyi olduğunu, hatta dilerse ölümüm halinde
    organlarımı en yakın ihtiyaç sahiplerine satabileceğini iletmiştim. espri
    anlayışım boktandı. gülmedi. ağladı.
    “nasıl
    konuşuyorsun” dedi, “ne ölmesi?”
    “ölmüyormuşum
    anne” dedim ona, “en azından henüz değil, şaka yapıyorum, iyiymişim, basit bir
    enfeksiyondan kaynaklanıyormuş öksürük krizlerim, geçecekmiş..”
    ağlaması
    durmadı. işin aslı, ölecek olmama ağlıyor olması umurumda bile değildi, beni
    sigaradan men etmeye çalışacak olması, neden oluyordu, öleceğimi saklamama.
    nasıl olsa ölecektim, bunu şimdi öğrenmiş olması, acısını hafifletmeyecekti.
    hatta, gözünün önünde, hâlâ hareket edip konuşabilen, arada sırada ağzından
    dumanlar çıkartan bir ejderha olarak kalışım, yakında öleceğim düşüncesi ile
    birleşince, kronik bir gözyaşı seline meydan vericekti. hiç olmazsa şimdi, en
    azından bir süre sonra, ölmeyeceğim düşüncesine alışacak, ve bu arada ben de,
    sesimi çok iyi taklit edebilen birini kiralayıp, yurtdışı eğitimi yapmaya
    gittiğim yalanı ile, iletişimimi, telefondan telefona şekline büründürecektim.
    aklıma ilk gelen fikir buydu. o an. hastaneden dışarı ilk adımımı atar atmaz.
    çözülmesi gereken bir sürü açığı olan bir fikir olduğu açıktı. fotoğraf
    isteyecekti. amerika’ya gelmek isteyecekti. tatillerde kendisini ziyaret etmem
    konusunda ısrar edecekti. ve aklıma peş peşe gelen olası istekler dahilinde, bu
    fikri çöpe kaldırıp, telefona baktım.
    rehberde
    a harfi, c harfinden önce geliyordu ve her ikisine de kısa yoldan ulaşmanın
    tuşu aynıydı: iki. annemi es geçip, bir sonraki kişiyi aradım, zaten  kayıt altındaki numara sayısı topu topu ondu
    ve geriye kalan sekiz kişinin ölücek olduğumu bilmesi, yaşamımın geriye kalan
    evresini daha da çekilmez hale sokucaktı. cenk, “hepimiz bir gün ölecez nasılsa,
    siktir et” dedikten sonra, “annemi siktir edemem” dedim, “napıcaz?”
    2.
    her
    zaman oturduğumuz yerdeydik. elini cebine attı. iki sigara çıkartıp, birini
    bana uzattı. bir hatunu işaret etti. “olmaz” dedim. “sen bilirsin” dedi. 
    sabaha
    kadar göte çalışmış yarak gibi hissettiğimi söyledim ona.
    “bunu
    tümel argo literatürüne ekleyelim” dedi. “mezar taşına yazalım hatta, olur mu?”
    gülmüyordu,
    aksine öfkelenmişti. ona ne zaman, ölümü, kendi ölümümü, ölecek olduğumu,
    yakında ölecek olduğumu ima etsem, beni azarlıyordu.
    hayatım,
    yakında ölecek olduğumu keşfettikten sonra, elinizde tuttuğunuz ve yavaş yavaş
    tadını çıkarta çıkarta yemek istediğiniz ama bu sırada da bir yandan eriyerek
    elinize bulaşan, ve yeseniz de yemeseniz de yakında tükenecek olan bir dondurma
    halini almıştı. cenk doğduğum günden beri bunun farkında olmam gerektiğini
    söyledi bana. “her canlı ölü doğar” dedi. “ve yaşam, bunun bilincine vardığımız
    noktadan sonra başlayan sürecin tamamına verilen isimdir. anladın mı beni?
    herkes ölecek. ölüyor da. Her gün birileri ölüyor. şu an. bir an sonra. birkaç
    saniye içinde, binlerce insan ölüyor. şu hatun nasıl?” “olmaz” dedim. “sen
    bilirsin” dedi. iki sigara daha çıkartıp, birini bana uzattı.
    3.
    hastaneden
    çıktıktan sonra, konuştuğum üçüncü kişi gülçin’di ve telefonu rehberimde
    kayıtlı değildi. “alo” dedim, “naptın” dedi, “sen kimsin” dedim, “telefonumu
    kaydetmedin mi” dedi, bozuk olduğunu söyledim ona, “ney bozuk” dedi, “telefon”
    dedim, “bazı tuşlar ve fonksiyonlar çalışmıyor”, “değiştirsene” dedi, “böyle
    iyi” dedim, “ve bir şey olmadı, ölecekmişim, sevişelim mi?” öleceğimi
    söylememiş olsaydım telefonu yüzüme kapatabilecek bir hatunken, sadece,
    travmada olabileceğim ve bir psikologla da görüşmemin faydalı olacağı yönünde,
    aklımda kalmayan cümlelerle, teklifimi geçiştirdi. “sen kimsin” diye
    yinelediğim de, ölecek olduğumu da tekrar edişim, telefonun yüzüme
    kapanmamasına neden oldu: “ben gülçin”.
    onunla,
    iki gece önce, cenk ile bir barda takılırken tanışmıştık. arkadaşımın
    arkadaşının arkadaşının arkadaşının arkadaşı. bilirsiniz. silsile bu kadar uzun
    olmayabilir. ya da, ilerleyen zamanlarda, onu sizinle tanıştırmak istediğimde,
    “bi arkadaşım” şeklinde kısalabilir. aynı okula gittiğimizi öğrendiğimizde,
    karşılıklı olarak, arada okulda paslaşırız dedik, paslaşırız diyen bendim, o,
    bunun yerine, görüşürüz kelimesini tercih etmişti ve öykünün kapladığı alanı
    çoğaltmak için, bu tip gereksiz ayrıntılara yer vermeye devam edeceğim.
    telefonumu
    sordu. söyledim. çağrı yaptı. sonrasında, devam eden öksürüklerim sayesinde,
    gelen önerileri, ertesi sabah doktora gideceğimi söyleyerek savuşturdum.
    alternatif tıp olarak sigarayı kullandığını ekledi cenk.
    4.
    aslına
    bakarsanız, hayatım boyunca, bir kez bile doktora gitmemiştim. hastanede bile
    doğmamıştım. ve öksürük yerine, herhangi başka bir ön belirti şüphesini,
    tanılamak adına, doktora gitmezdim. ama 6 aydır aralıksız geceli gündüzlü süren
    öksürük krizleri, sigaradan tat almama engel olmaya başlamıştı ve bu durum fena
    halde canımı sıkıyordu. ve giderek artan göğüs ağrıları, ve ses kısıklığı, ve
    giderek belirginleşen cenk’in “kansersin, doktora gidip de keyfini kaçırma”
    imalı serzenişleri, ben de ölümün üzerine sürme hızımı yavaşlatmaya neden olmuştu.
    kırmızı yerine mavi renk paketli sigaralardan bahsetmiyorum, karşıdan karşıya
    geçerken daha dikkatli olmaktan, ya da prezervatif kullanmaktan, ya da düzenli
    uyku saatlerinden, ya da üç beyazdan, ya da alkolü bırakmaktan… cenk ile
    birlikte, uzun bir zamandır sürdürdüğümüz işi, ağırdan almaya, arada sırada da,
    bırakmamız gerektiği konusuna girizgah niteliği taşıyan cümleler kurmaya
    başlamıştım. cenk, oturduğumuz kafenin kasasında hesap için bekleyen, ve sırtı
    bize dönük olan hatunu işaret ederek, “bu nasıl” diye sordu. “olmaz” dedim. “sikecem
    ama” dedi, “değiştin sen. ölecek olma ihtimalin, tüm dünyaya acımana neden
    oldu. öleceksen ölürsün, anladın mı beni? iki gün sonra ölürsün. iki sene sonra
    ölürsün. hatta isa gibi iki bin sene hayaletinin dünyaya hakim olma ihtimali
    olsa bile, bedenen er ya da geç ölürsün..” sigara kaldı mı diye sordum. iki
    tane çıkardı. birini ağzıma götürüp, daha sonra yakacağımı söyledim. “al işte” dedi.
    “sigarayı da bırakırsın yakında.”
    5.
    Ağzımda
    ki, henüz yanmayan sigarayla, günden güne eriyen hayatım arasında, zamansal bir
    denklem kurmayı deniyorum, cenk hatunları keserken. aslında, şu an, benim de,
    onun gibi, hatunları incelemem gerekiyor. bu şehir, onunla beraber yola
    çıktığımız günden beri, konakladığımız dokuzuncu durak. başladığımız noktaya
    geri döndük. izmir’deydik. ankaraya geçtik. oradan eskişehire. oradan sakarya.
    sonra izmit. sonra. istanbul. sonra bursa. sonra balıkesir.. ve izmirde, birkaç
    gün kalıp, oradan sırasıyla aydın ve muğlaya geçiş yapacaktık. altı ay demişti
    doktor, en fazla altı ay.
    “bana
    bak” dedi cenk, “altı ay önce, şu an hayatta olacağının garantisi yoktu, şimdi
    de altı ay sonra hayatta olmayacağının garantisi var. ikisi arasındaki fark,
    seni psikolojik olarak nasıl bir ahmaklığa itti bilmiyorum ama, eylemimiz altı
    ay sürmeyecek zaten, şimdiden ülke çapında yarattığımız sorun neticesinde,
    basında çıkan yazılardan, akademisyenlerin haber kanallarındaki aritmetik
    demeçlerinden, yasanın geri çekilmesine, ramak kaldı diyebilirim. sonra güle
    güle ölebilirsin, işimize odaklanalım.”
    “sence
    doğru mu yapıyoruz” dedim.
    “sen
    başlattın” dedi bana. “fikir senden çıktı. kardeşine tecavüz edildiğinde. ve
    hamile kaldığında. ve kürtaj konusunda çok sıkı önlemler alındığında. ve
    kardeşini, tavan arasındaki bir ameliyat masasında ölü bulduğunda. sen
    başlattın. ve benim de hoşuma gitti. ve benim dışımda hiçbir aidsli, bu
    teklifini kabul etmezdi. ve sen de benim dışımda kimseyle, bu sapıkça planını
    paylaşamazdın. kabul et. işi bırakırsan, bırak, ama bana engel olmaya çalışma,
    git son altı ayı, hangi tatil köyünde geçirmek istiyorsan geçir.. ama
    yaptığımız şeyin, ahlak anlayışına, öleceğini öğrendikten sonra uymuyor olması,
    bana iğrenç geliyor. anladın mı beni? şu hatun nasıl?”
    kafamı
    bile çevirmeden olur dedim. fiskos şeklinde konuşuyorduk. kimse bizi duyamazdı.
    biz bile birbirimizi zor duyuyorduk. mekan oldukça gürültülüydü ve yaptığımız
    şey hakkında, herkes bilgi sahibiydi. sadece kim olduğumuz bilinmiyordu.
    telefon çaldı. açmadım.
    6.
    hatunun
    bardan çıkacağı anı beklemeye başladık. bu arada, bira ve sigara takviyesi ile,
    zaman öldürüyorduk. birilerinin, bizi fark etmiş olma ihtimali, uzun zamandır
    izlenebiliyor olma ihtimalimiz, sivil polisler, sivil ahlak bekçileri, ahlaksız
    dindarlar, dinsiz imanlılar ve tabi ki yakında ölecek olmam üzerine, geyik
    döndürüyor, ve hatunla mümkün olduğunca göz göze gelmemeye çalışıyorduk.
    ölüm
    adaletli midir diye sordum cenk’e
    “biz
    adalet dağıtmıyoruz” dedi, “olması gereken şey, her zaman adil bir biçimde
    gerçekleşmez, ve olması gereken şey, her halükarda, kişiden kişiye değişiklik
    gösterir. toplumun, kanserli gördüğü bir fikri sansürlemeye çalışması, onun
    bulaşıcı olduğunun sanılmasından kaynaklanır, oysa kanser bulaşıcı değildir,
    sigara içmek kansere yol açabilen bir risk taşır. toplumca kanserli görülen
    fikirler de bulaşıcı değildir, sadece bu fikre kapılmaya yol açan faktörleri
    yaşayan insanlar o fikre yakalanır. oysa böyle bir durumda ortadan kaldırılmaya
    çalışılan şey, faktörler değil, fikirdir. ve zaten söz konusu sansürlenen
    fikir, kendisinin oluşmasına neden olan faktörleri ortadan kaldırma veya
    düzeltme eğiliminde olduğu için, devlet medya yoluyla, o fikrin toplumca
    kanserli görülmesine neden olacak argümanları, dolaşıma sokar. ve halk, bir
    fikrin doğru olup olmadığını, fikre değil, onu kimin ürettiğine bakarak karar
    verir. bu doğrultuda da, demokratik olduğu öne sürülen rejimlerde, iktidar, daima,
    holistik bir yapıya sahiptir. ve bizim yaptığımız şey de, bu noktada, arı
    kovanına çomak sokmak değil, akrebi arı kovanına hapsetmektir.” 
    telefon
    ikinci kez çaldı. açmadım. arayanın kim olduğunu bilmiyorum.
    7.
    hatunun
    peşine düştük. çaktırmadan. aynı yol. aynı durak. aynı otobüs. cenk, arabayla
    otobüsü takip ederken, ben otobüste hatunu takip ediyordum. her zaman
    yaptığımız gibi. başlangıçta, her şey olağan görünüyordu, ben de izlek bağımlılığına
    yol açan neden, benim de yakında ölecek olduğumu öğrenmemle başladı. yakında
    ölecektim. cenk’in spermlerini bıraktığı kadınlar da, olasılık dahilinde,
    yakında veya uzakta, ölecekti, en azından bir süre sonra, ölebilecek
    olmalarının bilincinde olarak yaşamlarına devam edeceklerdi. çocuklarını da,
    ölü doğduklarının bilincinde olarak dünyaya getireceklerdi. kaçarı yoktu.
    babaları da. annelerinin de olmaması bir şeyi değiştirmezdi. devlet hem anne
    hem babaydı. yeri geldiğinde kardeş bile olabilirdi. devlet, her türlü rolü,
    rahatlıkla oynayabilecek kadar, şizofrenik bir organdı. kusursuzdu. halk
    dublörken, medya suflör konumundaydı. ve senaryoyu yazanlar hiçbir zaman
    yönetmen koltuğunda oturmuyordu. isimleri bile geçmiyordu. kalıcıydılar.
    suçlanamazlardı. eleştiriler sayesinde deforme edilip, yerlerinden
    indirilemezlerdi. yoktular. yönetmenleri değiştirip, senaryoya kaldıkları
    yerden devam ediyorlardı. bunları düşünürken çağrı yapmayı unuttum. hatun indi.
    ben inmedim. cenk aradı. meşgule attım. telefon çaldı. kimin aradığını
    bilmiyordum. açtım.
    doktorumdu
    arayan. “tedavi oldun mu” dedi. anlamadığımı söyledim. “tedavi” dedi, “tedavi
    oldun mu?” öleceğimi söylemiştin dedim. “herkes ölecek” dedi. “sana tedavi olup
    olmadığını soruyorum.”
    8.
    ertesi
    gün, cenk’le buluştuk. dün geceki kurbanımızla beraber geldi mekana. şaşırdım. “merhaba”
    dedi kurban, “kardeşine olanları biliyorum, yüz yıl önce bu ülkede olanları da.”
    “merhaba”
    dedim, “hiçbir şey anlamıyorum, dün, doktor, şimdi, sen.” cenk’e döndüm, gülümsüyordu,
    ona delice fikrimi anlattığımda planı kurmuştu. gerçekten aids olduğu dışında,
    aylardır peşinde olduğumuz her şey, bir düzmeceden ibaretti. medyaya bile, bunu
    yutturabilmeyi başarmıştı ve bunu asla ifşa etmeyecektik, tetiklediğimiz tartışma
    zaten kıvılcımı oluşturmuştu. hatunlara tecavüz etmiyordu ama tanıdığı
    doktorlar sayesinde asılsız raporlar ve beyanatlarla, ortalığı karıştırıyordu.
    sonrasında bana, uzun süreli öksürüğe neden olan ama öldürmeyen bir virüsü
    enjekte etmeyi başarmıştı. ölmüyordum. ama ölecektim. er ya da geç herkes
    ölecekti. ve geçmişte ölen birileri yüzünden, benzer nedenlerle başka
    birilerini öldürmek, devrim ve karşı devrim çatışmasından başka bir şey
    değildi. yüz sene önce kafa kesen fikrin şimdi kafası kesiliyordu. dünyanın her
    yerinde, benzer süreçler yaşanmış, intikamlar alınmış ve alınmaya devam
    ediliyordu. dünya değişmiyordu, ilerliyordu. insanlık da bir adım bile
    gelişmemişti. ilerlemişti. ilerleyip, doğadan ve birlikte yaşadığı canlılardan
    ayrışınca, kendine insan adını takmıştı.

    3.ekim.2012