Yazar: girdap

  • çalışmak zararlıdır

    “çalışmak zararlıdır” dedim ona. karşılıklı
    oturuyorduk. bir hatun ve bir erkek. yani iki kişi. bir bar. bir barın bahçesi.
    sigara. doğal olarak. o içmiyordu sigara, sigara kullanmıyordu, hiç
    kullanmamıştı, kullanmayı düşünmüyordu ve ona göre benim de bırakmam
    gerekiyordu, bana göre de benim bırakmam gerekiyor olabilirdi belki ama.. neyin
    ne zaman ne durumda ve neye göre “gereken” olup olmadığı konusuna kafam
    basmıyordu ve hiçbir zaman da basmayacaktı..
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve bunu neden
    söylediğimi hatırlamıyorum, yani hangi olaya binaen. öyle söyleniyordu değil
    mi? “hangi olaya binaen”, böyle davrandın, böyle söyledin, şuraya gittin,
    şununla konuştun, bunu terk ettin.. falan filan falan filan.. neye binaen..
    yani hemen hemen herkes hemen hemen her şeyi bir şeylere dayanarak ve son
    derece bilinçli bir şekilde yapıyormuş gibi.. yani aslında hemen hemen herkesin
    bir sebebe ihtiyacı varmış gibi..  şöyle
    oldu çünkü onun öncesinde böyle olmuştu, ve onun öncesindeyse, ve daha
    öncesinde… uzayıp gider geçmiş.. anlata anlata bitiremezsiniz, ve hemen hemen
    hepsi, sanki birbirine zincirleme bir reaksiyonla bağlıymış ve peş peşe olmasa
    da  birbirinin sonucu gibi
    gerçekleşmişçesine yaparsınız bunu.. oysa anlayamadığımız şey, galiba, sanırım,
    dakikaların yavaş, yılların hızlı geçtiği gerçeğidir.. ve bu gerçek bile
    olmayabilirken, sırf aptal bir adam salak bir yazıda, göze güzel görünen ama
    sadece göze güzel görünen bu sözü ettiği için, tutar altına çizer, sonra bazı
    konuşmalarda aklınıza gelince alıntı yaparsınız, oysa hiçbir anlamı yoktur bu
    sözün ve aslında sadece bir mantık hatasıdır.. ve yaşanan her şey, sizin
    yaşadığınız ve karşınızdaki insanın yaşadığı, ve birbirinize anlattığınız ve bu
    konuşma sırasında anlaşamadığınız her şey, birbirinize göre, karşınızdakinin
    mantık hatası yapıyor olduğu izlenimine kapılmanıza yol açar..  ve aslında açılan yoldan devam etmek
    istemeyişinizin tek nedeni de, kendi gerçeklerinize yeterince güvenmiyor
    olmanızdan kaynaklanıyordur.. neden bahsediyorum? koca bir hiç, sar başa ve on
    kez oku, gene de içinden çıkamazsın bunun.. o yüzden ileriye doğru devam et,
    tekrar üzerinden geçme.. hiçbir şeyin üzerinden tekrar geçme.. hatta
    yapabiliyorsan, hiçbir şeyin üzerinden geçme, başını eğ, eğil, çömel, emekle,
    sürün, ne gerekiyorsa, tünel kaz, geri dön, dur.. ama tırmanmaya çalışma, bu
    duvarı aşamazsın.. bizden istenen aynen bu işte, teslim olmuş ruhlar topluluğu.
    teslim alınmış değil, teslim olmuş! kendi kendine.. özgür teslimiyet safları..
    teslimiyet? temsiliyetle arasında bir bağ var belki. teslim olanları temsil
    eden vekil safları.
    “çalışmak zararlıdır” dedim ona ve
    gerçekten şu an, bunu bu kadar uzatıyor oluşumun nedeni, kafamda dönüp duranın
    çıkamıyor oluşu değil, yani biliyorum, diyalogları biliyorum, karakteri
    biliyorum, barda neler konuşacaklarını, nerede durup nerede susacaklarını ve ne
    zaman bira içip ne zaman sigaralarının biteceğini, bardan ne zaman
    kalkacaklarını, sevişip sevişmeyeceklerini, aşık olup olmayacaklarını, ne zaman
    öleceklerini, ölümlerine neyin sebep olacağını, ve hangisinin ön sol dişinin
    kırık olduğunu ve hangisinin sırtında nasıl bir dövme olduğunu, her şeyi, ve bu
    bir yalan, biliyor olduğum değil, bildiğim şeylerin gerçek olmadığı gerçeği..
    ve böylesi daha kolay.. sizin başınıza gelen her bir şeyi anlatıyor olma
    hastalığınıza karşılık, ben yalan söylüyorum.. ya da söylemiyorum.. sonra biri
    çıkıp, yazılanla yaşanan arasında bir köprü inşa edip o köprünün üzerine yazarı
    koyuyor, böyle bir durumda programın otomatikman köprünün altına bir bomba
    yerleştirdiğini bilmeden, amacı yazı ya da yaşanan ya da yazar değil, kendisini
    bu üç öğe arasına sıkıştırmak.. kendini onamak veya onarmak, sizinle bir ilgisi
    yok meselenin, cümlenin öznesi o, ve siz sadece soru işareti süsü verilmiş bir
    virgülsünüz onun pek sevdiği yazarlarından biri olarak, çünkü kendi yaşam
    cümlesini asla bitiremiyor, ve o yüzden bana
    “yalan söyleyip söylemediğinden veya nerde
    gerçeğe döndüğünden asla emin olamıyorum” diyor
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve ardından
    bana “olur mu canım” dedi, “para kazanıyorsun, ihtiyaçlarını karşılaşıyorsun,
    hem çalışmasan nasıl yaşayacaksın ki?”
    “çalışmak zararlıdır” diyorum tekrar, ve
    o’na, bugüne kadar vardiyalı bir işte çalışıp çalışmadığını soruyorum, bu arada
    kahramanımız 36 yaşında olsun, olur mu? o kadar var mıydın sen? tahmin
    yürütüyorum jessika, sakin olalım.. bana çalışmadığını söylüyor ve ben de
    başlıyorum müthiş sıkıcı vaazıma, gece mesaisi diyorum, kanser riskini
    arttırır, üstelik başka birkaç hastalığa da yakalanmak isteyenler için de epey
    faydalı bir yöntem”
    “bunu bilmiyordum” diyor bana, ki olabilir.
    “sonrasında” diyorum, “şu an yaptığım işin
    de içeriğinden dolayı kansere yakalanma riskini epey yükseğe çektiği bir
    gerçek, bir öncekinden bir önceki işim fıtık konusunda çok etkiliydi, daha
    başka işler için daha başka hastalıklar sayabilirim, ve bunlar sadece fiziksel
    olanları” saymaya devam edecekken sözümü kesiyor
    “ama” diyor bana ve duruyor, çünkü bu, onun
    bilmediği ve asla bilemeyeceği ve bilmek de istemeyeceği bir dünya, çünkü ona
    göre her şeyin bir sebebi var eğer bir insan isterse, yani isteseydi, kendisine
    farklı bir yaşam da satın alabilirdi, buradaki satın alma deyimini ben
    kullanıyorum, o buna “kurabilirdi” diyor, “yani prefabrik bir ev kurmak gibi mi”
    diye soruyorum alaya alarak, çünkü söylediklerinin bir kısmında haklı olduğunu
    biliyor olsam da, ve bunu gülümseyerek söylenmiş basit bir “tercih” sözcüğü ile
    geçiştirebilecek olsam da, alaya alıyorum onu, alaya alıyorum çünkü bu şekilde
    baskın çıkabiliyorum, o kendinden emin değil, bense son derece eminim.. ya da
    öyleymiş gibi yapıyorum..
    “kurallarını bilmediğin bir oyunda kural
    ihlali yapma hakkın var mıdır?” diye soruyorum, anlamadığını söylüyor
    “bir oyun oynuyorsan, öncelikle o oyunu
    öğrenmen gerekir” diyor, “üç aşağı beş yukarı”
    “peki” diyorum, diyelim, öğrenemiyor,
    kafası çalışmıyor, o kadar zeki değil belki ya da oyunu sevmiyor, ya da
    yeteneği yok ya da henüz oyunu oynayabilecek yaşa gelmemiş”
    “o halde niçin oynuyor” diye soruyor, başka
    şansı olmadığını çünkü herkesin bu oyunu oynadığını söylüyorum, çevresindeki
    herkesin, bütün çocukların, ya tek başına bir köşede oturup onları izleyecek ya
    da bilse de bilmese de, anlasa da anlamasa da, sevse de sevmese de oyunu
    oynayacak”
    hiçbir şey anlamadığını söylüyor,  hiçbir şey anlatamadığımı söylüyorum. ve yine
    anlamayacağını veya yine anlatamayacağımı bildiğim halde, söze başlıyorum,
    söyleyeceğim her şey,  10 yıl önce de
    söylediğim ve on yıl sonrada söyleyeceğim şeyler olduğu için, pek fazla
    zorlanmıyorum;
    “dünyaya geldiğin anda” diyorum ona,
    “dünyaya geldiğin anda, hatta daha gelmeden önce, her şey bir şans işidir,
    tesadüf değildir, ben tanrı’ya inanırım sadece teslim olmuyorum o’na, ama yine
    de şans kelimesini kullanacağım, tanrı’nın bir seçimi olan bazı şeyler senin
    için, ya da benim, ya da diğerleri, şanstır.. kadın ya da erkek olarak
    doğarsın, siyah ya da beyaz, herhangi bir ülkede, herhangi bir şehirde, herhangi
    bir aileden, ve uzun bir süre de gerçekten hayatını etkileyebileceğini hesap
    edebilecek kadar düşünmezsin tercihlerinin üzerinde, ali’yle top oynarsın,
    volkan’la kavga edersin, gülçin’e aşık olursun, cumhur abi’ye özenirsin,  ve gerçekten artık tercih edebileceğin bir
    hayatı düşleyebilecek duruma… burada ‘duruma’ kelimesi yerine sen, ‘olgunluğa’,
    ‘seviyeye’ veya ‘yaşa’ kelimelerinden birini koyabilirsin bu arada, ben duruma
    diyorum çünkü diğer üç kelimenin de benim için kayda değer bir anlamı yok, ve
    sözünü ettiğim duruma geldiğinde, tercih yapma hakkın kalmamış olabilir, yani
    pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşamaya mahkum olabilirsin ve böyle bir durumda
    yapabileceğin pek bir şey yokmuş gibi hissedip durumu kabullenmek insanı
    rahatlatır, ve kendini suçlarsın, oysa işin sadece bir şanstan ibaret olduğunu
    bilmek gerekir, kafanın çalışıyor olması bir şanstır, belli işlerde bazı
    yeteneklerinin olması bir şanstır, etrafında senin yaşamına yön vermende bir
    insanın, belki anne ve babanın o durumda olması şanstır, sen yine durum
    kelimesi yerine istediğin herhangi bir kelimeyi koyabilirsin, ve baktığın
    zaman, şu an olduğun seni, olmaya iten sebepleri bile irdelesek, içerisinde
    gerçekten sana bağlı olarak gelişen şeylerin de sana bağlı olarak
    gelişmeyebilme ihtimallerini açığa çıkartabiliriz”
    “yani bulunduğum konumu hakketmedim mi
    sence?” diyor, bir alacaklı gözü ile bakarak bana, bilirsiniz o safsak
    “başardım” hissini, safsak diyorum çünkü bir şey başardığımız falan yok..
    “sarhoş olmayı başardım” bu kelime ne kadar aptalcaysa, hangi ‘başardım’ı
    hayatın neresine koyarsanız koyun, benim zihnimde örnek olarak verdiğim
    cümledeki hali ile yansıyacak.. başardım.. başardık. başardınız. başarı.. acaba
    diyorum bazen, tasarı ile başarı kelimeleri arasında bir denklem olabilir mi,
    başarı tesadüfen gelişmeyen bir şey ise, tasarlanmış olması gerekiyor, ve
    tasarlanan bir şeyde her şeyin tasarlandığı şekli ile gitmesi gerekiyor, yani
    üç bant bilardoda, eğer sizin hesap etmediğiniz bir banttan sayıyı aldıysanız,
    bu şans işidir ve gerçek bir başarı değildir, öyle değil mi? ya da yüzde ellisi
    şans olabilir. o halde ben, hayatın bütününü, tavlaya bağlayabilirim: gelen
    zarlar, ve yapılan seçimler.. pekala pekala.. diyaloğa dönelim:
    “hakketmeye inanmam” diyorum ona
    “yerine neyi koyuyorsun” diyor
    “boş olarak kalabilir” diyorum, “eskiden de
    boştu belki de, bunu bilmiyoruz, bundan 3bin yıl önce böyle bir kelimenin var
    olup olmadığını bilmiyorum ama başlangıçtan ne kadar zaman sonra aklımıza böyle
    bir kelimenin kazındığını ve onu düşünce dünyamıza ve sonra yaşama alanımıza ne
    zaman katmaya başladık merak ediyorum, ve daha başka bir çok kelimenin
    kökenlerini, kelimelerin ortaya çıkış süreçlerini, geçmiş toplumların kelime
    dağarcıklarını ve..”
    “bunun bir cevabı vardır belki” diyor bana,
    “eğer araştırırsan”,
    “araştırmaya gerek yok” diyorum, “geçmişi
    ortaya çıkarmak yerine, ilerlediğimizi ve geliştiğimizi söyledikleri bu
    yolculukta, tarıma geçiş anımızdan itibaren her şeyin izlerini silerek yol
    olmayı tercih ederim, geriye doğru yani, toplumsal anlamda, bireysel değil,
    anılardan söz etmiyorum”
    “bunun nasıl yapılacağını söyler misin?”
    diyor, alaycı, yani gerçek anlamda alaycı ve inançsız ve inançsız olduğu için
    umutsuz ve umutsuz olması değil mutsuzluğunun kaynağı, umursuyor olması sadece,
    bir veya bir çok şeyi, kendiyle veya başkalarıyla ilgili, gelecek veya geçmişle
    ilgili, ve daha çok nasıl göründüğü ile ilgili, zihinsel anlamda nasıl
    göründüğü ve zihninin fiziksel yansımasını.. ve bu yüzden konuşurken
    saçmalayamaz o ve ben konuşurken saçmaladığımda, ona göre saçmaladığımda, ve
    kendime göre çoğu zaman saçmalıyorumdur bu arada ve herkesin saçmaladığını
    kabul edersek bu kadar çok konuşmaya ihtiyaç duymazdık ve belki de sadece içgüdülerimize
    göre davranırdık ve bu konuya daha sonra dönebiliriz ve asıl konuya geri
    dönersek.. ona göre de saçmaladığımda, gözündeki değerim düşüyor, başlangıçta
    tavan yapmış olan değerim, aykırı marjinal bulunmaz hint kumaşı olan ben bir
    anda sıradanlaşıyorum, ve ben zaten bunun farkında olduğum için, gerçeği
    keşfeden o, ve beni de bu gerçekle müşerref kılmak istercesine diyor ki;
    “bu arada, aslında hayal ettiğim gibi
    değilmişsin”
    ne düşlüyordun ki? kafamda bir kukuleta ile
    kıbrıs şehitlerinde dolaşsaydım ve her gördüğüm insana üzerinde telefon numaram
    yazan ve çok yalnız olduğumu belirtiğim bir kağıt parçası dağıtsaydım, tutar
    mıydı, önce – ve sonra..
    çalışmak zararlıdır, demiştim ona, ve bu
    konuya nerden geldiğimizi hatırladım, radyo, radyoda zırvaladığım, radyoda
    zırvaladığımız, radyoda kurşunkalemle zırvaladığımız şeyler hakkında, birkaç
    kelam etmişti bana.. nasıl gidiyor? bu şekilde kendini tekrarlayan cümleler
    kurarak, tahmini beş yüz sayfa boşluk yazabilirim öyle değil mi? best seller
    olmak için yapmam gerekenler basitken, hâlâ hiç kimsenin okumadığı yazılar
    yazmak için inatla bir mücadele veriyorum.. güzel.. pekala devam edelim..
    ne diyordum? radyoda, kapitalizm hakkında
    bu kadar çok laf salatası yapıyor oluşumuzu yadırgıyor, çünkü ona göre, çok
    basit konuşuyoruz, basit diyor ve burada aslında vurguladığı şey entelektüel
    düzeyde olmadığı salatanın, yani ona göre, eğer politik veya sanatla ilgili
    veya kravatın nasıl bağlanamayacağı ile ilgili, yemek tarifleri verirken, benim
    şu an kurduğum cümleden çok daha derinlemesine analiz yaptırılabilecek anlamlar
    inşa etmeliyiz, mesela sanayi devriminden bahsederken, ya da bir mayıs
    olaylarından, ve ister istemez, soru, benim o eşek arısı sokasıca dilime
    batıyor, neden sovyet rusya hakkında laf etmişim, hayır komünizmi savunmuyor o
    da, kapitalizmi de savunmuyor, hatta savunduğu ya da karşı çıktığı hiçbir şey
    yok gibi nerdeyse kendi refahı ve huzuru dışında, ve olan biteni anlama veya
    yorumlama konusunda ki egosal kaygılarından kaynaklanıyor merakı, ona diyorum,
    ona, kronştadt kelimesi hakkında ne düşünüyorsun diyorum, bilmesi gerekiyor
    bunu, çünkü benim bilmediğim bir çok şeyi bildiğini düşündüğümü bildiği için,
    bildiğim bazı şeyleri bilmiyor oluşunu biliyor olmam, entelektüel anlamda
    verdiği üstünlük savaşını, onun verdiği savaşı, benim biraz dengelememle
    sonuçlanacak.. ve bu durum onun içine sinmediği için, “bilmiyorum” yerine
    “hatırlayamadım” diyor, ben biliyorum bilmediğini, es geçelim diyorum, 1921
    kronştadt şeklinde araştırırsan, meselenin özünü kavrayabilirsin diyelim, ve
    aslında ne var biliyor musun?
    “ne var”,
    “sınıf savaşına inanıyorumdur sence?”
    “kesinlikle öyle bir havan vardı” diyor,
    “yayında, o kadar çok iş ve işçilerin hali hakkında laf yaptın ki”
    “anlamamışsın” diyorum, ve öykünün bu
    noktasında veya gerçekte yaşanan dramın, bu noktasında, benim yerimde olsaydı,
    diğer kahramanlar, “bi bok anlamamışsın” yazabilirlerdi oraya, gerçekte böyle
    söylememiş ya da söyleyemeyecek olsalar bile, ve gerçekte böyle söyleyebiliyor
    olmaları da bir sorun teşkil etmezdi aslında, sonuçta ben nazik olmaya
    çalışmıyorum, ama kaba olmaya çalışmak bana göre, yazıda veya hayatta, yapmacık
    kibarlıktan daha rahatsız edici bir unsurdur.
    ve sorun şu ki, o gün tam bu noktada,
    bahsettiğim, -ve bana son derece yapmacık gelen- zengin aile çocuklarının
    şatafatlı ortamlarında ki teoriksel sol politik tartışmaları ile, çalıştığım
    işyerinde ki işçilerin çoğunun kendi aralarında ki sağ ve muhafazakar
    yapmacıcıkla süslü konuşmalarını karşılaştırıp, verdiğim konferans sonrası, ona
    düşüncelerine ve yaşam tarzına karşı saygısızca konuştuğum gerekçesi ile ilginç
    bir savunmaya başladı, “ne yapmalıydım” diyerek, “ne yani okumamalı mıydım?”
    şeklinde başlayan, “iyi bir şirkette üst düzey bir yönetici olmak yerine ezilen
    sömürülen insanların yaşadığı gibi bir hayatı mı tercih etmeliydim” şeklinde
    devam eden ve kendini aklama kaygısı ile biten.. oysa tek yaptığım, mülkiyetin
    hırsızlık olduğu yönündeki çok da kişisel olmayan cümlemi,  kendi seçimim olan yaşam tarzımın
    ayrıntılarıyla bitirmekti. bir insanın çalıştığı işten, maaşından, ya da
    geldiği aileden değil; günlük yaşantısındaki, ikili ilişkilerinde ki
    davranışından politik tavrı ile ilgili bir samimiyet oranı çıkardığımı
    söylediğimde, gitti.
    çünkü, ilk karşılaşmamızda, fanzinleri
    edinmek isteyen insan, iyi bir üniversite bitirmiş, klas bir işi olan ve üst
    entelektüel ağızdan konuşan birini beklemişti; üniversiteden atılan ve
    yıllardır pek düzenli olmayan iş yaşantısında daima en alt kademe işçi
    konumunda üç kuruşla geçinen birini değil. ve o an yüzünün ekşimesi, bu öyküden
    sonra da, devam edecektir. çünkü bazı insanları, bir takım şeyler anlatarak
    değiştiremezsiniz, terk ederlerse yaşayamayacakları bağlarla bağlıdırlar
    kapitalizmin bilinçaltımıza deklare ettiği çıkara dayalı duygusal impulslara..
    fiziken olduğu kadar manen de iyi görünmek
    onlar için ne kadar önemliyse, görüntü kirliliği oluşturduklarını düşündükleri
    insanlar da onlar için o kadar önemsizdir. onlar iyiler, kötü olan biziz.. ve
    buna rağmen öldürülen de..
    çalışmak zararlıdır. nokta.

    5.ekim.2011
  • hiçbir yere doğru

    zannediyorum
    lavabonun deliği tıkalı
    yani gitmiyor
    akmıyor
    o boşluktan
    her ne ise akan
    ruhumdan aşağıya
    taşmak üzere
    her şey ve birer birer
    birikti
    bekliyor şimdi
    bir mucizenin gerçekleşmesini
    ayakta
    gözleri kapalı
    ruhunun tabanına
    batan karıncaları
    görmezden geldi
    tıkandı
    her şey
    bu boşluk yetersiz
    anlamak için olan biteni
    ve gerçekten sığ bir derinlik
    içine doğru aktığı
    taşmak istiyor
    taşıyamadığı için olmalı
    sıkışık
    ve büyüyor daima
    ve bu boş alan
    gerçekten yetersiz
    içine doğru yükselen
    çukura baktı
    ve gördü olan biteni
    bu derinlik
    gerçekten gereksiz
    bekliyor şimdi
    olduğu yerde
    hiçbir şey yapmadan
    yorumlamak gerekmiyor
    anlamak istemiyor
    kaymakta
    bir yıldız gibi
    hiçbir yere doğru
    ve bu sınırsız boşluk
    ona dar geldi
    kurtulmak için
    bir karadelik inşa etti
    kalbinin tam ortasına
    ve sonra onu
    gizlemek için
    gözlerini yumdu
    kimse bilsin istemedi
    içine doğru çekilen
    o büyük ve boş
    ve karanlık
    hiçliği
    bekle şimdi dedi
    bekle şimdi
    her şey geçecek
    geçip gidecek
    boşluk yutacak boşluğu
    karanlıkta karanlığı
    avlayan karanlık
    ışık yok
    hiçbir şey yok
    var olan her şey
    hiçbir şey
    küller küllere
    karışıncaya dek
    bekle
    19.eylül.2009
  • her şey hâlâ aynı

    “sanırım
    gözlerim bozuldu” dedi
    “güneşe
    çıplak gözlerle baktığım için” dedi
    “güneşe
    aldandım” dedi
    hiç
    batmayacağını söyledi bana
    hiç
    gri bulutların ardına saklanmayacağını söyledi
    bana
    hiç zarar vermeyeceğini söyledi
    gözlerim
    kör olmuştu gerçekten dedi
    gittiği
    zamanlarda bile
    onu
    görüyordum karşımda
    karanlıkta
    yağmurlu
    havalarda
    en
    kötü zamanlarda bile
    farkına
    varamıyordum
    gerçekten
    düşüşte olduğumun
    sonra
    birden
    aslında
    benim gibi
    herkesin
    onu görebildiğini
    ve
    herkese aynı şeyleri söylediğini fark ettim
    herkesi
    aldatıyordu dedi
    herkese
    yalan söylüyordu
    “peki
    ya sonra” dedim
    “buradayım
    sonrasında
    hiçbir
    şekilde kurtuluşa inanma
    herhangi
    bir şeyin
    herhangi
    bir şekilde
    bir
    gram bile değişmeyeceğine inan
    her
    şey kötü olabilir
    ama
    düş kırıklıkları yerine
    gerçek
    nedenlerden dolayı
    kötü
    hissedersin kendini
    hiç
    olmazsa dedi
    kendini
    aptal gibi hissetmezsin ve
    pişmanlık
    duymazsın böylece dedi
    düş
    kurma
    hiçbir
    şey için düş kurma
    buradasın
    böylesin
    ve
    bu durumun
    herhangi
    bir zamanda
    herhangi
    bir şekilde
    değişme
    ihtimalini sil kafandan
    sigaraya
    aban
    alkole
    aban
    bir
    hiçin peşinden koşma
    bir
    hiç gibi yaşayıp öl
    nefesini
    boşa harcama
    zamanını
    boşa harcama
    ve
    ölmeyeceksin inan buna
    gerçekten
    ölmeyeceksin ve
    gerçek
    olmayan şeylerin farkında olduğun için
    kendini
    iyi hissedeceksin
    mutlu
    değil
    huzurlu
    değil
    iyi
    sadece
    iyi
    ve
    herkes kötü göründüğünü söyleyecek sana
    herkes
    kendini toplamanı söyleyecek
    kendine
    değer vermeni söyleyecek
    kulaklarını
    tıka onlara
    değer
    verilen her şey
    istediği
    değeri yükseltir bir süre sonra
    daha
    fazlasını ister her zaman herkes
    peşinden
    koşmanı ister
    onları
    sevmeni ister
    ilgilenmeni
    ister dedi
    sen
    değerlisin dedi
    çöldeki
    bir kar tanesi kadar değerlisin dedi
    daha
    dört yaşındayken
    arkadaşlar
    arasındaki her konuşmanda kekelediğin zaman başladı
    deliliğinin
    evresi
    güldüler
    hâlâ
    gülüyorlar
    sen
    de gülüyorsun kendi kendine
    bir
    odada tek başına otururken gülüyorsun
    aklına
    gelen bir şeye gülüyorsun
    başına
    gelen saçmalıklara gülüyorsun
    inandığın
    her şeye gülüyorsun
    ve
    artık hiçbir şeye inanmadığın için gülüyorsun
    hiç
    bir şeye inanmıyorsun artık
    hiç
    bir şeye sevinmiyorsun
    hiç
    bir şeye ağlamıyorsun
    “hissetmiyorum”
    dedim evet
    hiç
    bir şey hissetmiyorum
    ruhumu
    dondurdular dedim
    böylesi
    daha iyi dedi
    böylesi
    daha iyi dedim
    düş
    yok
    gelecek
    yok
    inanç
    yok
    buradayız
    ve
    çıkmak istemiyoruz içimizden
    içimize
    girmenizi de istemiyoruz
    ben
    ve kendim
    sessizce
    bir köşede saatlerce oturup
    tek
    laf etmeyen kendim
    gülmeyen
    ağlamayan
    tepki
    vermeyen
    ama
    tepki alan
    hepsi
    bu
    en
    çok neyi seversin diyor
    en
    çok kendi kendime konuşmayı severim diyorum
    kendi
    kendime gülmeyi severim diyorum
    kendi
    kendime ağlamayı severim
    iyiyim
    kendimle
    iyi
    geçiniyorum
    ve
    dışarıdan gelecek
    her
    türlü itkiye karşı
    paranoyakça
    yaklaşıyorum
    ciddiye
    almıyorum hiçbirinizi
    kendimi
    de ciddiye almıyorum
    hiç
    bir şeyi ciddiye almıyorum
    sigaramı
    içip bekliyorum sadece
    birileri
    konuşurken bekliyorum
    birileri
    ölürken bekliyorum
    birileri
    yardıma ihtiyacı olduğunu söylerken bekliyorum
    ve
    yardım istemiyorum kimseden
    bir
    yardıma ihtiyacım yok
    düzelmeye
    ihtiyacım yok
    psikolojik
    bir tedaviye
    bir
    kadına
    cennete
    paraya
    sekse
    veya aşka
    tanrıya
    hiç
    bir şeye ihtiyacım yok
    yeni
    bir film izlemek istemiyorum
    yeni
    bir kitap okumak istemiyorum
    yeni
    bir insan tanımak istemiyorum
    hayatımın
    sonuna kadar
    bedenimi
    felç eden işlerde çalışıp
    fotokopi
    kağıtları katlıcam
    dağıtmak
    bile gelmiyor içimden onları
    röportaj
    yapmak içimden gelmiyor
    beğenilerinizi
    dinlemek içimden gelmiyor
    burada
    böylece oturup
    mesai
    sonraları
    jori’ye
    kulak vericem
    bana
    ben bir hiçim diyecek jori
    sonra
    fikir değiştirip ben her şeyim diyecek
    hiçliği
    gör diyecek
    işe
    yaramaz ve boş şarkılar söyleyecek bana
    işe
    yaramaz ve boş şiirler yazmaya devam edicem bende
    işe
    yaramaz ve boş bir adam olmaya
    işe
    yaramaz ve boş fanzinler çıkarmaya
    her
    şey hâlâ aynı kısaca
    ve
    şikayetçi değilim bundan
    hiçbir
    şey için şikayetçi değilim
    ve
    şikayetlerinizi dinlemiyorum artık
    evet
    bu bir şiir değil
    evet
    ben bir gerizekalıyım
    ve
    her ne söylerseniz söyleyin
    en
    baştan onayladım
    tepkisiz
    heyecansız
    hiçbir
    şey beklemeden
    ve
    hiçbir şeyin peşinden koşmadan
    günleri
    geçirmeye devam edicem
    çünkü
    güneş yok
    güneşe
    ulaşma şansımız yok
    hayatta
    kalma şansımız yok
    huzurlu
    olma şansımız yok
    tüm
    kapılar üzerimize kapandı
    ve
    içerde mahsur kaldık
    çıkış
    yolunu bilmiyoruz
    ama
    bilmek de istemiyoruz
    bağırıp
    çağırmıyoruz da burada
    imdat
    çığlıkları atmıyoruz
    kendi
    kendimize iyi hissediyoruz kendimizi
    yalnızken
    kendimizle
    inanmıyoruz
    bir çıkışa
    mutlu
    olmaya da inanmıyoruz
    hiçbir
    şeye inanmıyoruz ve
    arayış
    içinde yaşamıyoruz
    bir
    tekrarın tekrarının tekrarını yaşıyoruz her gün
    ezberledik
    başımıza gelebilecek her şeyi
    şaşırmıyoruz
    da bu yüzden
    olan
    biten hiçbir şeye
    ama
    ölmüyoruz da
    bekliyoruz
    sadece
    hepsi
    bu
    bekliyoruz
    ve
    neyi beklediğimizi soranlara
    bilmediğimizi
    söylüyoruz
    “madem
    her şey bu kadar karanlık
    o
    halde neden intihar etmiyorsun” diyenlere mesela
    bekliyorum
    diyoruz
    ve
    “bir şeylerin değişmesini mi” diye soruyorlar
    “o
    zaman hala umut ediyorsundur” diyorlar
    hayır
    diyoruz
    hayır
    umutlu
    değiliz
    umutsuz
    değiliz
    bekliyoruz
    sadece
    bu
    şekilde yaşamayı seviyoruz belki de
    sigara
    içmeyi seviyoruz
    votka
    ile birayı harmanlamayı seviyoruz
    gazetelerden
    kolaj kesmeyi seviyoruz
    this
    empty flow’u seviyoruz
    yazmayı
    seviyoruz
    ve
    inan bana
    bir
    karamsarlık gütmüyoruz hiçbir konuda
    beklentin
    olmazsa diyoruz
    karamsar
    sayılmazsın
    depresyonda
    da değiliz diyoruz
    ben
    ve kendim söylüyor bunları
    kendi
    kendine konuşmayı seviyor
    kendi
    kendine yazmayı da
    her
    şey hâlâ aynı kısaca
    bizim
    tarafımızda da
    sizin
    tarafınızda da
    ama
    biz bu durumdan rahatsız değiliz
    siz
    de bizim adımıza rahatsız olmayı bırakın lütfen

    2
    eylül 2009
  • lethe

    senin aceleci olmamanı seviyorum
    her şey yeterince hızlı akarken
    “biraz sakin takılalım” diyorsun bana
    “tamam” diyorum
    kaldırıma oturup
    arabaları seyrediyoruz
    ve yoldan geçen insanları
    ve bir deniz var arkamızda
    sonsuzluğa doğru uzanan
    ama biz sonsuzluğa değil
    çocukluğa koşuyor gibiyiz
    biraz safça ve
    kaygısız biraz da
    ve senin temkinli halini seviyorum, diyorum sana
    dengede durmamı sağlıyor bu
    gülümsüyor ve
    korktuğunu dile getiriyorsun
    “ama neden” demiyorum
    demiyorum çünkü
    korkuyla kaplandığımızı biliyorum
    her bir hücremizin
    acıyla açılıp kapandığını
    yeni bir aşk
    yeni bir acıya dönüşebilir mi diye soruyor sonra
    susuyor ve denize dönüyor yüzünü
    zaman akşamüstünü biraz geçiyor ve
    güneş yüzmeye hazırlanıyor
    ufukta
    batmasına izin verme, diyor bana
    asla batmasına izin verme
    işte o zaman
    sana güvenebilirim
    “ama bu imkansız” demiyorum
    “deneyebilirim” diyorum sadece
    denemeye değer, diyorum
    sana güvenmem için, diyor
    sözcüklere gerek yok
    bana bak
    kafamı çeviriyorum
    göz göze geliyoruz
    ölümcül sessizlik ve
    dünya kayboluyor o anda
    tüm geçmiş ve
    belirsiz gelecek
    siliniyor
    her ikimiz de biraz
    farkındayız olan bitenin
    itiraf etmeye korkuyoruz sadece
    ve sonra
    istediğimiz bir şeyi
    yapmayı erteliyoruz
    öp beni lethe
    tüm acılarımı al ve
    bu nehirde akalım
    sonsuza dek
    yeniden doğmak gibi bu
    sıfır yaşında olmak gibi
    her şeyi hatırlayarak
    hiçbir şeye doğru akmak
    yeniden başlamak
    belki biraz fantastik ve
    dengeli mutluluk biraz
    sonra titrediğini görüyorum onun
    ve soğuk değil hava
    üşümediğini biliyorum
    hayır ben de üşümüyorum
    insanlar yok
    hayvanlar sadece
    ve bi kaç ağaç
    mavi gökyüzü
    beyaz bulutlar
    keder ve neşe arasında
    gidip gelmişiz yaşamımız boyunca
    sonra ona bakıyorum
    ve o da bana bakıyor
    karanlık
    parlıyor gözleri
    öp beni diyor
    bırakma diyor
    korkuyorum diyor
    gerçekten korkuyor
    öp beni diyor
    nasıl yapılacağını unuttuğumu söylüyorum ona
    çok uzun zaman geçti üzerinden diyorum
    korkuyorum diyorum
    gerçekten korkuyorum
    müzik açalım o zaman diyor bana
    hatırlamamıza yardım etsin diye
    ve radyoda
    jori ve robert’in
    birlikte söyledikleri
    ve ilk kez dinlediğim
    mutlu bir şarkı çalıyor
    sonra bir anda
    acı üzerine kurulmuş
    bir şelaleden aşağı
    düşüyoruz beraber
    nehrin adı lethe
    suyu acıdan gelip
    hiçliğe gidiyor
    bizi her şeye karşı yabancılaştırıp
    birbirimize hapsederken
    akıyor
    sakince

    4.temmuz.2009
  • on yıl önce – elli yıl sonra

    on yıl 
    önce – elli yıl sonra
    şimdi. gecenin bir yarısı. karanlık bir
    odada oturmuş, bekliyorum. ve tuşlara basıyorum sakince. aynen piyano çalar
    gibi. ritim. akış. boşluk ve hiçlik ve anlam. evet anlam. üzerinde pek fazla düşünülmemiş
    cümleler.
    ve ister
    istemez. zihnim. on sene
    öncesine geri dönüyor.
    o deli dolu zamanlar. serserilik yapman
    ın, daha kolay olduğu, ve hiçbir şeyin umursanmadığı, mucizevi geceler. bir tren yolunda,
    bucada, tek ba
    şına içilen
    ve tek ba
    şına geçirilen
    saatler.
    değişen birşey yok aslında. sadece, biraz daha bitmişsin. ruhen ve bedenen. hepsi bu.
    hâlâ düşünmüyorsun geleceği. o zamanlar da düşünmüyordun.
    hiçbir şeye inanmıyorsun hâlâ. o zamanlar da inanmıyordun.
    ve hiçbir şey hissetmemeye zorluyorsun kendini, tıpkı on sene önce olduğu gibi. ve biten her şey, geri sarıp, tekrar ediyor. tekrar tekrar patlıyor flaşlar. ve resimlere bakıyorsun da, pek değişmemiş, manevi tablo.
    aradan geçen zaman değil sadece aslında. bir çok insan ve bir çok aşk ve bir çok kum torbası var. pardon, aşk için, bir çok kelimesini kullanamayız aslında. geriye kalan ne varsa, fazlasıyla fazla. ve ağır geliyor artık, içindeki odada biriken, toz parçaları.
    bir
    sigara yak
    ıyor
    ve
    öksürüyorsun ve kalbin “dur” derken
    sana, “sen dur” diyorsun ona. dur allah
    ın belası. dur artık. durman gerekiyor. hiçbir şey hissetmemelisin. neden atıyorsun ki. neden heyecanlanıyorsun ki arada bir hâlâ. dur lütfen. lütfen dur artık. yoksa beni sevmiyor musun?
    on sene öncesini düşünüyorum. ister istemez yapıyorum bunu. ve aradan geçen, yaklaşık dörtbin gün sonunda, nereye vardığına bakıyorsun. bir direğe tırmanmak yerine, etrafında dönmeyi seçmişsin sanki. ve artık başın da dönmemeye başlamış, bu döngüden. kurulu bir düzenek gibi, git-gel konya altı saat gibi. gibi gibi gibi. herşey “gibi” zaten. aslen hiçbir şey gerçekten var değil. fotokopi anılar. birbirinin benzeri ve gittikçe de, yani tekrar ettikçe, olaylar, yıllar, hayat, tekrarların daha kötü bir kopyasını elde etmekten başka, işe yaramamış, yaşamış olman.
    “on
    sene
    önce daha
    iyiydi be” dedi bug
    ün bir dostum. harbi lan dedim ona, hakketten ha, daha iyiydi. daha
    iyi ve daha
    özverili.
    umut etmiyorduk ama
    özeniyorduk. kendimiz için özen gösterdiğimiz bir hayatımız vardı. sonra noldu? sonra hiçe sayıldığımız için hiç olmaya alıştık ve kendimizin farkına varmamaya başladık. işte aynen böyle, yaşanan hikaye…
    “girdap
    çok iyi
    yaz
    ıyorsun”.
    yok ya? valla m
    ı?
    napay
    ım yani?
    napmam gerekiyor s
    öyler
    misin? te
    şekkür mü etmeliyim bu yüzden sana? yani ederim, gerçekten teşekkür ederim ama, napmalıyım bilmiyorum. gerçekten bilmiyorum. sorun ne onu bile
    bilmiyorum tanr
    ısını satayım. ve iyi falan da yazmıyorum. deli hikayeleri, bunların hepsi..
    değer görmek mi? yani yazarlık serüveninde bir başarıya ulaşmak, bizi mutlu edicek mi? başarı? belki para? olabilir mi? neyi farklılaştırır ki, seni kaç kişinin okuduğu? yeni bir insan tanımak neyi değiştirir söyler misin? hayır seninle görüşemem, çünkü görüşmek istemiyorum. hayır dost olamayız. hayır bir sevgiliye ihtiyacım yok. hayır sevişemeyiz. hayır hayır hayır. sıkıldım artık hayırlarımdan, hayırlısı olsunlarımdan, ve daha bir çok. o kadar çok ki, yaza yaza bitiremedim yani. bitmez de
    zaten.. allah’
    ın
    inayeti sayesinde, hakk
    ından geleceğim kendimin. yakındır
    zafer
    şarkılarım. bir sigara, sonra bir sigara daha…
    “girdap
    çok matrak
    bir herifsin ha, g
    üldürüyorsun beni sürekli”. doğru, matrağım. hiçbir şeyi, ciddiye alabilecek kadar önemseyemiyorum çünkü artık. her şeyle taşak geçiyorum. başta kendimle. çünkü yok başka, yapacak birşey, eroini denemek dışında. ki bi o kaldı zaten, denenmemiş kaçış tüneli kazısı olarak. zaman, sadece zaman.
    ruhunda,
    onar
    ılması mümkün olan, hiçbir şey kalmadığında, güzel bir gelecek ve mutluluktan ve kurtuluştan söz eden, hayır cemiyetine mensup insanlar, o kadar iğrenç geliyor ki insana.
    güzel bir dünya düşü? yok öyle birşey. kendinizi boşuna kandırmayın. kapitalizm kendi başını yiyecek sonunda. sonra da çok daha kötüsü gelicek. dünya bitiyor, az kaldı
    ve daha
    daha k
    ötüsü ile de ilgilenmiyorum ben. çünkü ortalıkta, fazlasıyla aptal olan, bir taraf var. o aptal,
    benim taraf
    ım
    da olabilir ayr
    ıca.
    yani kim daha salak bilmiyorum ama, ben olabilirim.
    çünkü önünde, diğerlerine göre, çok daha fazla para, ün ve kadın, kazanma şansı ve potansiyeline sahipken, “hasiktirin
    lan ordan” deyip, burnunun dikine gidiyor ve bundan da hi
    ç şikayet etmiyorsun.
    sonra bir
    dangalak gelip, fazlas
    ıyla depresif olduğumdan dem vuruyor. ben de gülüyorum buna, çünkü saçmalık bu, çünkü bilinen öğretilerinize göre, teşhis koyamayız bu halet-i ruhiyeye. ve ben bu durumun adına, tırlatmak diyorum. bu, depresyon ya da başka bir saçma dürtüten değil, tamamen gerçek olanı görüp, kabullenip, sonrasında tüm algı mekanizmalarının iflas etmesinden kaynaklanan, bir delilik
    hali. sonra da i
    şte,
    her
    şeyle dalga
    ge
    çiyorsun,
    insanlar aras
    ındayken.
    ve g
    ülüyorsun, gülüyorlar. girdap çok komik bir adamdır. gülelim bare…
    gülmek iyidir aslında, olan biten herşeye, çünkü fazlasıyla komik bir dünyada yaşıyoruz. trajikomik. trajik.
    ölünce yakılmamızı istiyorum.
    ve küllerimin küllerine karışmasını
    bir
    kutuya konulmam
    ızı istiyorum
    ve denize
    at
    ılmamızı
    bu salak şeyi yazdığımda, on sene öncesindeydik zamanımızın. ve şimdi, buradan, dikiz aynama bakınca gördüğüm şey, geçmiş zaman tünelim, o kadar da komik ya da eğlenceli ya da süper gelmiyor bana, şu an gelmiyor, çoğu zaman gelmiyor, ve adamın biri kalkıp, “çok iyisin ya” diyor, “süpersin”. hani nerdeyse inanıcam ve kahkaha atıcam yani.
    sigara
    sigara sigara. yani aynen “figaro figaro figaro” gibi.
    kalbimin
    att
    ığını duyabiliyorum ben. hızlanıp yavaşladığını içerde. kan dolaşımını da hissedebiliyorum. giderek yavaşladığını. ve tamamen manyamış bir doktor, bunları çeşitli tahlillerle söyleyince, “ya gerek yoktu bunlara,
    sorsayd
    ın
    s
    öylerdim
    ben” demi
    ştim,
    k
    ızdı bana. haklı olabilir. herkes haklı olabilir. herkesi haklayabilirim ayrıca. o yüzden durmadan üzerime akın eden sinekler ordusuna, bir şey diyeceğim, benimle uğraşmak yerine, oturup adam gibi kendi derdinizi
    yaz
    ın. sıkıldım artık sizin bitmeyen sataşmalarınızdan. tepem atarsa, gerçekten amınıza koyabilirim, tek bir cümle ile. anlaştık mı? benimle uğraşamazsınız, bunun farkına varsanız iyi olur. farkına varsan iyi olur, bay lethe. ve bu ismi
    haketmiyorsun da bence.
    lethe
    nehrine bir gezi d
    üzenlemek
    istiyorum. ba
    şka
    bir
    şansımız kalmadı sanırım.
    ya da
    izlanda. o sonsuz beyaz bo
    şlukta, yürümek
    sonsuzlu
    ğa,
    kaybolmak, donmak, g
    ömülmek,
    ve erimek sonra. yak
    ılmaktan daha iyidir belki bu.
    soğuk, alabildiğine soğuk bir mağarada, karların altındaki bir mağarada, tek başına yaşayıp, duvarlarına, ilk insanlar gibi, resim yapmak
    istiyorum. sonrada, ma
    ğaranın
    kap
    ısına düşen bir çığ sonucu içerde mahsur kalmak. doğal karadelik bu olmalı. ki düşününce, şu an, gelinen noktadan, varılacak sonuç da, bu durumun, allegorik bir anlamda, gerçekleşiyor olduğunun, kanıtı bence.
    on sene önce. elli yıl sonra
    bir kazı çalışması. ve keşfedilen hiç
    hoşça kalın sevgili sevgililer

    3 temmuz
    2009
  • bir sanrıya duyulan, Özlem'in varlığı

    bir sanrıya duyulan, Özlem’in varlığı
    ah
    delilik
    bu
    nerdesin
    bilmiyorum şimdi
    bu bir
    delilik
    nerdesin
    şimdi
    bu
    gerçekten bir delilik
    gerçekten
    bilmiyorum nerde olduğunu
    ve
    biliyorum bu gerçekten bir delilik
    sarmal
    doku
    aynı
    kelimeleri farklı sırada dizme yeteneği
    anlamın
    içine et
    benim
    içime et
    heba
    et geçmişi
    kır ve
    dök
    parçala
    ve yak
    değişen
    birşey olmayacak
    biliyorsun
    sen
    söyledin bana bunu
    ve
    öldün
    geriye
    bir şey kalmadı
    öldün
    yani
    gerçekten
    ve
    geriye hiçbir şey kalmadı
    belleğime
    kaydedilen o anı kırıntıları dışında
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    görsel
    şölen
    kimseye
    anlatamadığın
    ve
    benim dışımda
    şahidinin
    olmadığı
    tüm o
    yara izlerini
    sakladığın
    için
    hayranlık
    duyuyorum sana
    asil
    bir ruh
    kendi
    pisliği içinde yitip giden ruh
    sessizce
    yaşamak
    için çırpınarak
    ve
    göstermeyerek yardıma ihtiyacı olduğunu
    ve
    dilenmeyerek kimseden hiçbir şey
    ve
    hiçliği görüp
    aldırış
    etmeyerek
    kendi
    dışında
    hiçbir
    şeye teslim olmayan ruh
    sen
    öldün ve
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    benim
    dışımda
    biliyorum
    bir düş
    yaşanan
    her şey
    silinip
    giden anı kırıntıları
    sanrılarımı
    kayda alıp
    camdan
    küreler içine
    ve
    onları duvarlara asıp
    bir
    sergi açmak istiyorum
    senin
    yaşamın
    ve
    bitmek bilmeyen
    neşen
    hakkında
    bana
    yaşama gücü veren
    ve
    daima enerjik hissettiren
    çığlıkların
    hakkında
    sevinç
    çığlığı
    acı
    çığlığı
    sarhoşluk
    ve
    zevk iniltileri
    ve
    kederin ağır bastığı
    bir
    çok kötü gecede
    amfetaminle
    dengelenen
    hissizlik
    korosu
    sen
    öldün
    kendi
    kendine
    kendi
    kendini öldürmene neden oldu
    bilinçaltımdaki
    karışıklık
    ve
    ölümünden sonra
    hayatıma
    girebilecek
    yeni
    hiç bir gerçekliğin
    yeni
    hiç bir arzunun
    ya da zarafetin
    bir
    değeri kalmadı
    aslında
    ben yokum burada
    ve sen
    hâlâ
    dört
    duvar arasında
    bir
    hayalet olarak
    dolaşmaktasın
    hissediyorum
    bunu
    hissedebiliyorum
    takip
    ettiğini
    beklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    beni
    iteklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    devam
    ettiğini
    yaşamaya
    görünmez
    bir kadın olarak
    zihnimin
    içindeki
    koridorlarda
    evet
    doğru
    kim
    ispatlayabilir ki
    gördüğüm
    görüntülerin
    bir
    yalan olduğunu
    ve kim
    inkar edebilir
    halüsinasyon
    anıların
    arzulanan
    hayatın
    bir
    yansıması olduğunu
    kötücül
    gerçeklik
    şüpheci
    zihin
    ve
    hâlâ
    yarattığım
    evrenin
    etrafındaki
    cam duvarlardan
    baktığınızda
    gördüğünüz
    tek şey
    görebildiğiniz
    karanlık
    ise
    aranızdan
    birinin gelip
    ışıklarımı
    yakmaya
    cesaret
    edemediği içindir bu
    çünkü
    o
    esnada
    bilinçdışı
    bir deneyim ile
    savunma
    amaçlı kurduğum
    bir
    çok bubi tuzağına
    takılabilir
    ve
    gerçek yüzünüzün
    fotoğrafını
    çektirebilirsiniz
    bana
    o
    yüzden hala ve hala
    ölülerle
    konuşuyorum ben
    her
    yalnız kaldığım
    sıkıcı
    zaman dilimlerinde
    ölülerle
    ve
    kaydedilmiş
    şarkılar ile
    müzik
    alkol
    sihir
    ve zarafet
    dolu
    yitirilmiş
    düşler silsilesi
    27.Haziran.2009

  • illuminatize

    ben ve sen
    ben ve hiçlik
    ben her şeyim
    ve biz hiçbir şeyiz
    “biz” hiçbir şeydir
    biz de “ben” hiç olunca
    ve sen her şeysin
    ve ben, sen olmayan her şeyim
    ve her şey senin
    senin olamayan sadece benim
    sen de olmayan her şey benim
    ve her şey elindeydi senin
    sana iplerini ben verdim
    oysa sen benim iplerimi tutmak istedin
    ip atlıyordum ben – eğlenceliydi
    ve sen üzerimden atladın – eğlenmiş olabilirsin
    ve eğildim ben düşmemen için
    ve sen üzerime basıp yükseldin
    sen ve ben
    sen ve her şey
    sen her şeydin benim için
    ve hiçbir şeye sahip değildim
    dekore et zihnimi
    kır dök parçala böl
    böl ama yönetme dedim
    sen bende olan her şeyi istedin
    özümdeki hiçbir şeyi sevmedin
    ve ben ip atlamaya devam ettim
    yürüyen bir banttır yaşam – söyledim sana
    uzaklaşamazsın dedim – ne kadar koşsan da
    arkanı dönme bana
    dünyayı sırtına alma
    sakin ol
    her şey olur, dedim
    ve sırtımı döndüm sana
    sonrası hiçlik
    sen ve sen
    sen ve insanlar
    sen insanlardan hoşlanmam dedin
    sen insanları umursamıyorum dedin
    insanlığı umursuyorum dedin
    insanî duyguları dedin
    insanları değil dedin
    yalanlar yalanlar yalanlar
    sen ve sen
    sen ve arkadaşlar
    aşağıladılar
    bir paranoyak olduğumu sandılar
    bunu sana da inandırdılar
    oysa onlara bunu inandıran da sendin
    sar başa
    sar başa ve oyun dışı kalayım
    aslında ben fasülyeden varım hayatınızda
    sen ve sen
    sen ve para
    sana hiçbir şey sorun olmayacak dedim
    bir gün çok uzaklara uçucaz
    ve geçmiş geride kalacak dedim
    geride kalmamı isteyen sendin
    ve ip atlıyordum ben
    sen beni atlatmayı seçtin
    sen ve sen
    sen ve kaygıların
    sana beni bile umursama dedim
    en sonunda bi tek bunu becerebildin
    ben ölürken kendim için
    sen kendi üzerine yenilerini ekledin
    sen ve sen
    sen ve dünya
    sana dünya ölür dedim
    sen kendini dünyaya hapsettin
    ben harikulade bir hiçim
    harikuladeler diyarında yaşar zihnim
    ve her şeyi başa almaktansa
    hiçbir şey hissetmemeyi seçtim
    hiçliği hissettim
    her şey alev aldı kendi içimde
    parıldadığını sanmaya devam ettin
    güneş
    göz alıcı güneş
    yakıcı güneş
    güzel güneş
    kendi kendine yanan güneş
    hayır hiçbir şey hissetmedin
    acı her şeydir
    hayır hiçbirşey’i hissetmedin
    hissetmek her şeydir
    hayır – ben hiçbirşey’im
    ben ve ben
    ben ve kendim
    psikosamatik görüş açışı
    psikozlu yaşantı
    bir illüzyonda yaşandı
    bitti ve tekrar başladı
    başladı ve tekrar bitti
    bir kez bitti ve tekrarları başladı
    film şeritleri başa sardı
    film şeritleri defalarca başa sarıldı
    koptu
    film koptu
    ve zihin özgür kaldı
    alıcılarının ayarları ile oynamadı
    karıncalanmış ekrana aldırmadı
    bitti ve tekrar başlatmadı
    hiçbir şey anlamaya çalışmadı
    hiçbir şey anlatmaya çalışmadı
    sanrılara aldırmadı
    gerçeği kavradı
    bekliyor
    beklemeyi seçti sonra
    ve bekliyor
    sen ve sen
    ben ve ben
    iki ayrı kutup
    doğu ve batı gibi
    kuzey ve güney gibi
    her ikisi de soğuk
    her ikisi de aynı
    güneş onlara ulaşmadı
    biri güneşe aldırmadı
    biri battı sonra
    güneş doğarken
    biri battı
    diğeri doğarken
    güneş ve ay
    ay kendini bir şey sandı
    güneşe muhtaçken
    ay kendini her şey sandı
    güneş battı sonra
    ay parladı
    parladı ve
    yansıttığı ışığı
    kimden aldığına aldırmadı
    ay parladı güneş ölürken
    ay değişti
    ufaldı ve daraldı
    büyüdü ve çoğaldı
    tekrar tekrar aynı şey
    geçici ölümsüzlük aşkı
    gerçek görünmezlik şarkısı
    ben ve ben
    tek kişilik bir oyuna başladı
    kendi kalesine gol atarak kazandı
    kendini yenerek kazandı
    tek bir kişilik bir oyun bu
    tek bir kişilik bir yaşantı
    sen ve herkes
    benim dışımda gelişen her şey
    dünya senin olabilir
    dünya seni yıldız sanabilir
    ve sonra gelip bana
    anlatırsın ve bilirim
    senden geldiğini o sesin
    gecenin karanlığında
    kulağımda kibirle
    öfke haykıran iblisin
    ve benim hakkımda
    senin de hakkından gelenlerin
    ne düşündüğünü bilmek ister misin?
    ama ben sana daha önce de söyledim
    arkamdan konuşulanların
    arkamda kalmasını yeğlerim
    o yüzden lütfen
    bana gelip
    başına gelenler hakkında
    ne hissettiğin hakkında
    arkadaşlarının ne hissettiği hakkında
    konuşma
    benim cennetimde
    senin cehennemine ayrılacak
    bir köşe kalmadı
    ve senin cennetinde
    benim cehennemim
    hiçbir zaman var olmadı
    o yüzden lütfen
    o harikulade kaldırım taşlarını
    yerinde bırakmama
    izin ver
    sen kafama
    yeni bir gök taşı daha düşürebilirsin
    problem değil

    26.haziran.2009
  • Rz… EVa4Life UTION

    @psikozlu bir zihinden yansıyanlar@
    (2009’basılmayan zinelerimden birinden/komik geleceğini bile bile/ta ki hayal dünyası sanılanın gerçeğiyle yüzleşene değin)

    -Rz… EVa4Life UTION-
    çok büyük acılar çekilecek
    çok büyük kanlar dökülecek
    ve en sonunda biz
    bir şekilde
    sizi alt edeceğiz

    ama bu esnada
    gerçekten
    milyonlarca yıldır hiç bir dünyada
    hatta orta dünyada bile
    eşi benzeri görülmemiş
    bir savaş çıkacak

    çok büyük acılar çekilecek gerçekten
    büyük acılar

    geleceği bilmiyorum
    sadece hissedebiliyorum
    ve hissettiğim her ne ise
    bana çok büyük bir acı vermekte

    ve emin olun bir gün
    hiçbir dünya tarihinde
    hatta hiçbir bilimkurgu filminde
    ve ki hatta hiçbir fantastik alemd
    ki hatta hiçbir paralel/simetrik/asimetrik evrende
    eşi benzeri görülmemiş
    büyük bir savaş çıkacak
    şimdilerde zihinsel olarak süren bir savaş

    ve o günden sonra
    sizden arta kalanlar
    keşke bu adamlara
    en baştan kulak verseydik derken biz
    kendi dünyamızı
    kendi kendimize
    konuşarak
    anlayarak
    anlaşarak
    ve yaşayarak
    en baştan oluşturacağız

    geçmişte yaşamış
    ve yaşam süresi bitince
    başka bir boyuta taşınmış
    tüm o eski sesleri topluyorum şimdi ben
    büyük bir kolaj yapıyorum şimdi ben
    önce kendi zihnim içinde yapıyorum bunu
    sonra da size anlatıyorum
    sonra da siz bana anlatıyorsunuz

    ve herkes bunu yapıyor şimdilerde
    herkes herkese bir şey anlatıyor
    kulaktan kulağa yayılıyor parola

    ve emin olun, dipten
    çok güçlü bir patlama gelicek!

    19 haziran 2009
     (psikozlu bir zihinden yansıyanlarzine)

  • yeni

    seni
    sevdiğini söyleyen herkesi öldür
    seni
    anladığını söyleyen herkesi öldür
    anneni
    öldür
    tanrıyı
    öldür
    kendini
    öldürme bi tek
    çünkü
    yaşam sensin
    9.haziran.2009

  • alis'siz bir diyar

    annem
    bir dua okudu
    ve
    kapattı kapıyı üzerime
    ve
    ben de mahsur kaldım
    kendi
    zihnimin içinde
    telefona
    uzanma sakın
    kimse
    aramaz seni bu saatte
    belleğini
    kaybetme sakın
    her
    şey onun içerisinde
    kendini
    kaybetme asla
    bulamayabilirsin
    hiçbir yerde
    bekle
    sadece karanlıkta
    ışıkların
    yanacak mı diye
    bekle
    karanlıkta
    biri
    ışıklarını yakar mı diye
    gücün
    yok hareket etmeye
    o
    yüzden boşuna deneme
    kimse
    anlamayacak seni
    kendi
    ‘kendi’ne direnme
    aksın
    her şey içinde
    yaşam
    son bulsun gözlerinde
    ve
    sakın anlatma o gece
    gördüklerin
    her ne ise
    bırak
    ölsün insanlık kendi içinde
    bırak
    övünsünler kendileriyle
    öz
    benliğini kaybetme
    egonu
    tatmin etme
    bırak
    yansın insanlık
    kendi
    yarattığı cehennemde
    bırak
    ağlasınlar
    düştükleri
    hallere
    kimseyi
    görme
    kendini
    gömme
    bırak
    aksın hayat
    istedikleri
    şekilde
    zihnin
    içinde bir dünya kur kendine
    alice’in
    olmasa da diyarın harikulade
    mutlusun
    sen çocuk kendi içinde
    bırak
    insanlık ölsün kendi cehenneminde
    hiçbir
    şey duyma ve hiçbir şey görme

    9.haziran.2009
    – 2.psikoz öncesi son hezeyanlar