Kategori: kendimden feragat

  • the midnight-fight / the victory of mental force

    yalnızdım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikrim yoktu. bir şeyler yazıyor, ama bunları kime okutabileceğimi bilmiyordum. çevremde babam dışında herhangi bir şey okuyan yoktu ve babam ise kitap değil de daha çok at yarışı bülteni ve çalıştığı kahveden eve gelirken getirdiği müşterilerden kalma gazeteleri okurdu. yazdıklarımı ona okutma cesaretini, çok ama çok uzun yıllar sonra bulacaktım. onun bu dünyayı terk edişine bir parmağın boğumlarının sayısını geçmeyen yıllar kala.. 

    yazan bir insanın, ya da bir yazarın, yazmak üzerine zırvalaması, kolaya kaçmaktır. ve benim genellikle en çok yaptığım şeyin bu olduğu söylenir. hem yazmak üzerine çok fazla zırvaladığım hem de hayatın bütünü içinde kolaya kaçtığım. oysa yazmak üzerine zırvalarken yanında bir çok şeyden de bahsettiğim, gözden kaçırıldığı gibi, hemen hemen her konuda kolaya kaçtığım da, -örneğin gazete ve dergilerden kestiğim kelimeleri yapıştırırken özensiz oluşum gibi- işin gerçeğinin ve buz dağının altındaki desibelin eksi kaç saniye olduğu bilinmeden yapılmış bir yorum olur. 

    o halde devam edelim. devam edebilecek miyiz? deneyelim. denemeye değer. bundan eminim. ki oysa yazdığım zırvaları aynı harf ve noktalama işaretleri ile, on yüz bin milyon kuyruğu olan biri kendi adına paylaşmış olsa, çok büyük anlamlar atfedilir ve haddinden çok değer görebilirdi. ve on yüz bin milyon vericisi olanların ürettiği herhangi bir atraksiyonu, noktasına harfine kağıdına kapağına karışmadan kendim bassaydım, bugüne kadar ürettiğim herhangi bir işten farklı bir etki-tepki mekanizması işlemezdi. bunun, içeriğe değil isme bakarak hüküm verenler ırkı -insan ırkı- oluşumuzla çok ilgisi var ve yüz bin sene önce de bu böyleydi belki. 

    kısaca, bu durum için kendim dışında kimseyi suçlamıyorum. içinde bulunduğumuz çağ ve bu çağın gerektirdiği söylenilen iletişim ve illetizm teknolojilerinin yarattığı unsurlar dahil. örneğin kullandığınız kelimelere göre bir algoritma oluşturan arama motorları ve o algoritmaları kandırma yöntemine göre kaleme alınmış metinlerin şansı es geçmesi yok sayması ve öne çıkması gibi.. ya da sosyal medya denilen başka bir yayılma geğirme gerilme ve aynalaşma merkezinde sahne alırken, hedefi belinden vurmak için gereken etiket reklam bilgisi, şu bu o ben siz onlar yayılmacılığı… hatta daha da önemli olan, görsel veya işitsel yayınların albeniciliğini es geçip, harflerden siyah beyaz ve soyut resimler yapmayı sürdürüşüm gibi.. 

    üstelik bir kaç kez dile getirdiğim gibi, giderek de soyutluk alegori metafor seviyesi artarken bu resimlerimin, -resimlerimi sizin kendi zihninizde oluşturmanız gerekiyor bu arada, hayal gücünüze göre, harflerimin üzerinden dikkatlice ilerken- oluşum periyotları arasındaki fark da açılıyor.. 

    ama en başa döndüğümü dile getirmek zorundayım. hikayenin en başına.. 

    yalnızım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikrim yok. bir şeyler yazıyor ama bunları kime okutabileceğimi bilmiyorum. eskiden de bilmiyordum. sonra bir şey oldu, ben sokak edebiyatı sitesini 2000 yılında açtıktan ortalama dört beş sene sonra birileri geldi. hem okuyan hem yazan birileri. zaman ilerledi, ve 2009 ortası bu gelenler bir sihirbazlık gösterisi gibi aniden ortadan kaybolup kendimle beraber, iki sene sonra yenileri ile beraber tekrar ortaya çıktı. 2014 ortası tekrar kaybolup 2016 başı yenileri ile beraber tekrar geldi. sonra 2018 başı tekrar kayboldu ve bu kaybolup görünür olma sekanslarına ben de dahildim. sadece artık olan şu ki;

    sıkıldım. sıkıldım ve yoruldum. yoruldum ve sıkıldım. bu iç içe geçen döngüden. üstelik, bu sarmal, dışa doğru değil, içe doğru evriliyor. döngü, içe merkeze kendine doğru akmakta. bir nevi girdap. ama kendi dışında hiçbir şeyin kapsama alanına giremeyecek kadar manyetik gücü tükenmiş durumda. sadece kendi gibi, bu anlamda çekim gücü tükenmiş, yine bir parmağın boğumunu geçmeyen istisnalar hariç. 

    o halde ne yapalım? o halde diğerlerini siktir edelim abi demiş bu arkadaş. başarılı bir şekilde etmiş de. etmiş etmiş etmiş, ve en son bir ay kadar önce, elde kalan kartlarının uzun çok uzun zamandır, kimisini 20 yıldır kimisini 10 yıldır elinde beklettiği ve belkide bu yüzden aşınarak, masadaki amaçları bizden zıt rakiplere göz kırpar hale geldiğini açık eden kartları da; pas demek yerine, yerine yeni bir kart çekmeden eksik kağıtla oyuna devam edeceğini bildiği halde, elinden çıkarmaya karar vermiş.. 

    bu ne demek? bu şu demek.. bariz bir şekilde taraf seçilmesi gereken konularda dahi yanında durmayanları hatta amacı kendimizden zıt olan karşı tarafa, fosforlu göz farı gibi rol kesenleri hayatından kovmak demek. son bir ayda, elde kalan bu kartları sıra sana gelmeden ve yerine bir şey çekmeden yere atmak demek. insanın dostlarına bir poker masasındaki elindeki kartlar üzerinden bir tanım yapması saçma gelebilir size, bence gayet anlamlı. çünkü bir oyun oynamıyorum ben, verdiğim mücadele masadaki diğer oyuncularla değil, ganyota göz dikip rest denmiş bir kararlılıkla, temsil edilmek isterim. ve bunu da ifade edişimin üzerinden asırlar geçti. 

    aslında her şeyin üzerinden asırlar geçti güzelim. hatta asılların bile üzerinden geçtiler, kafalarını gökyüzüne bir an bile çevirmeden üstelik. o halde üzerinden değil altından geçmiş olmalılar, ezerek üzerlerindeki gökyüzünü ve içinde barındığı ‘asıl’ dediğim her şeyi. çünkü burada bir şeyi görmeden üzerine basıp geçmekten bahsederken fark ederseniz, ‘kafalarını gökyüzüne bir an bile çevirmeden’ diye ekliyorum. bunu açıkladım, pek sık yaptığım bir şey değildir oysa satır aralarımın açıklamasını yapmak, yoksa beş sayfada anlattığımı iki yüz sayfaya sığdırmam gerekir ve bu durumda burada ganyot kelimesinin geçtiği kısım örneği, bir sistem eleştirisi olarak 20 sayfayı kaplar. 

    anladığını bildiğim bir kaç insan var. yeterli. anlayanların anlamayanlara anlatmasını istemek gibi, bir kibir de barındırmıyorum üstelik. artık daha kapalı daha içe dönük ve daha karanlık yazıyorum sadece. ve eskiden yazdığım zırvaları okuyan sonra okumayı da hepten bırakıp iletişimi de kesen bazı eskiler ve eksilenler, dönüp şu an okusa, 2003’de aldığım eleştiriye benzer bir saçma eleştiri alırdım. “eskisi gibi yazmıyorsun” olabilirdi bu ki, 2003’deki eleştiri soru işareti ünlemin ilk sayısını allayıp pullayan, distroyu beraber kurduğum kinli tenekenin, aynı işin ikinci sayısına “bu mu senin yeraltı anlayışın, bu mu edebiyat, bu mu o bu mu şu, küfürden başka bir şey yok” gibi gayet kendinden beklenecek şekilde tutarsız bir linç girişimiydi. 

    tekrar başa dönelim mi? olur. neden olmasın. yazı benim, laptop benim, parmak benim, elektrik ve yazı gıdası olan sigara çay kahve benim. dön baba.. dön-elim

    yalnızım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikir edinmek istemiyorum.. bir şeyler yazıyor, ama bunları kime okutabilirim diye düşünmüyorum.  çevremde artık babam da yok. çok da uzak olmayan bir vadede annemin de olmayacağını hissedebiliyorum. neyseki yılın hangi ayı, ayın hangi haftası, haftanın hangi günü veya günün hangi saati olursa olsun, aramak istersem, arayabileceğim beşi bulmasa da sayısı, canlı var. kendilerine canlı dedim, insan diyerek hakaret etmek istemediğim için. sorun şu ki, biri hariç hiçbiri ile aynı şehirde yaşamıyorum. eskiden bu sayı, ikisi hariç idi. o biri de bazen olmuyor kentimde. ben de bazen kendimde olmuyorum gerçi, son beş yıldır ölü oluşum ya da son 11 gündür, fişi çekilmiş buzdolabı gibi bir zihin ile kalışım gibi. ve az önceki ‘ben de’ kelimesinin kendinden önceki cümlelerden sonra gelip, türkçede bir anlam bozukluğuna yol açtığını biliyor musunuz? türkçeyi bilmeden bozmuyorum örtmenim, türkçeyi bozmuyorum, harf devrimi ve sonrasındaki uydurmalar ile ırzına geçilip öldürülmüş bir dili kullanıyorum zaten ben. hayatım boyunca osmanlıcı olmadığım gibi, mustafa kemal’den de nefret ederim. ruslar japonlar çinliler, alfabeleri farklı diye çağdan geri kalmadı da üstelik! 

    dünyada insan demeyi hakaret olarak görebileceğim bir çok varlık var elbet, bir kısmını şahsen tanıyorum da. çoğu ileyse de henüz tanışmadık sadece, yollarımız kesişmedi ve belki de asla temas etmeyeceğiz. sadece sayılarının arttığını biliyor, görüyorum -inanıyorum demedim. tanrı konusundaki cevabıma benzedi bu:

    “tanrıya inanıyor musun girdo?”

    “hayır!”

    “ateistsin o halde”

    “tanrı’yı biliyor, görüyor, hissediyorum” 

    bu görmenin şahsen olduğu zannına kapılanlar beni bir tımarhaneye kapatmak isteyebilirler, bu kelimedeki ‘tımar’ kısmının somut halini, veya herhangi bir ilacın ne gibi fiziksel ve psikolojik reaksiyonlar doğurduğunu şahsen deneyimlemeden üstelik. sırf bu yüzden sanrı ve paranoya konusuna söven bir insanı, üzerine basa basa bir insanı, tamamen hayatımdan çıkardım geçenlerde. insanların hangi şartlar altında neler ile mücadele ettiğini bilmeden onları yok sayamazsınız.. 

    insana gelirsek, kuranda insan yerden yere vurulur. Allah’ın bildiği bir şey var demekki.. tıpkı rpg türü oyunlardaki gibi, bu yaradılışın, belli seviyeleri vardır; -evrimden bahsetmiyorum- ve insan oluş bu seviyelerin ilkidir. tıpkı rpg oyunlarındaki başlangıç seviyesi gibi. herkese aynı zorluk seviyesi gelmese de ve bu anlamda bir eşitlikten söz edemeksek de, emin olun bir denklik vardır. tekrar etmiş olucam ama, kümeler konusundaki eşit ve denk kümeler meselesi bu sözünü ettiğim nane. ve büyürken bir karektere de -rpg oyunlarındaki gibi- bürünüp ilerliyorsunuz işte. sadece ben kazanmaya ve masadan yüklü bir miktar ile kalkıp, oyundaki diğerlerinin alın terini cebime atmayı değil, ganyotu istiyorum.. o yüzden yola kimle çıktığım, yani ortak olarak gördüğüm, birbirimizin elindeki kartlar olduğumuz dostların kim olduğu önemliydi. o yüzden ban yedi son beş yıl içinde, özellikle son beş ayda giderek artan bir hızda, odamdan telefonumdan ekranımdan gözümden kulağımdan dilimden nefretimden öfkemden sevgimden saygımdan, birileri.. 

    2.

    yaldızdı. ve bu konuda çok şey yapması gerekti. rap yapıyor, ama bunları kime dinletebileceğini bilmiyordu. yetiştirme yurtları ve koruyucu ailelerde geçti yaşamı. daha çok sokakta. yıldızlardan geliyordu ve yayınladığı son işin adı “eve gitmek istiyorum” idi. ganyotu patlatıp yakacağımıza dair inancımın güç kaynağıydı. yaşam destek ünitemdi. kardeşimdi. kuzenimdi. hiçbir cinsellik içermeyen bir tür aşk ile bağlı olduğum uzaktan sevgilimdi. eşimdi. eşiğimdi. yaldızdı. 

    sonra yıldız oldu. yıldız olmaya karar vermedi. bunu istemedi bile. bundan rahatsızlık duydu. kaçtı. her şeyi ile ve bütünüyle. tamamen. her şeyden. o, evine gitmek istiyordu, geldiği yere, yıldızlara. ve başka bir şarkısında da dediği gibi, gelecekten geliyordu. yıldızlardan geliyor ve evine gitmek istiyordu. ve buna çok az kaldığını kendisi de benim gibi, ve bir çok başka varlık gibi, biliyordu.. 

    3. 

    yalnızdık. ve bunu pek sorun etmedik. herkes yalnızdı. sadece bunun farkında olanlar ve olmayanlar vardı. farkında olmak, zihninizdeki duvarların yıkılmasına neden oluyordu, acı verici bir deneyim ile. sonra, bizim yalnız olduğunun farkında olanlarla, hiçbir şeyi endike etme çabası gütmeden, dünyanın değişeceğini bilerek, görerek, buna göre yaşayarak, ve değişim sürecindeki, yani dip akıntının ana akıntının yönünü değiştirme gücünü bulacak çokluğa erişeceği ana kadar, bu değişim sürecindeki etki gücümüzün yani tuz miktarımızın bize kazandıracağı ünvan ve övgü ile ilgilenmeden, yaşamımıza devam ederdik. aynı masada oturduğumuz ve ruhumuzu açtığımız insanlar, bir ameliyata girip bizi değiştirmeye kalkarsa da, kıçlarının altındaki sandalyeyi çekip, dev bir ayna ile kaplı duvarla çarpışacakları güne kadar, oyunumuzda fasülyeden sayılmalarını tercih ederdik..  

    4.

    yalnızdı. özlemiştim. sadece sarılıp uyumak istiyordum, ona, öncesinde gözlerimdeki yaş bitip artık kan akacak dereceye varana kadar ağlayarak.. ulaşsam dahi, buna izin vereceğine dair bir umudum yoktu. ama sesi, kulaklığımdan zihnime, bir kardeşinden gelen öfke umut aşk ve devrimin yıldızlı nöronlarını ulaştırırcasına, ertesi güne sağ çıkmamı sağlıyordu.

    5. 

    yalnızdım. herkes gibi. ve bu konuda bir şey yapmam gerekmiyordu. yazmaya devam etmek dışında. elbet biri duyardı. benim de başkalarını duyduğum gibi. kulaktan kulağa oyunu gibi. kriptosu alıcısı olmayanlar dışında çözülemeyip, diğerlerine anlamsız ve tutarsız ve ‘akıl dışı’, yani ‘delice’ gelen ama aslen bir parola olan söz öbeği gibi. 

    kapaktan sonraki ilk sayfasında “orada kimse var mı?” diye sorduğum bir yayınım vardı, 20 yıl önce bastığım. artık bunu sormanın bir öneminin olmadını biliyorum. asıl söylenmesi gereken şuydu:

    ben buradayım. 

    olmaya da devam edicem.

    eve dönene değin. 

    yıldızlardan geldiğimizin, bilincinde olarak.. 

    dünya bir toz ve gaz bulutuymuş derler. ekleyelim; insan da, var olmadan önce bir balçık idi. süresi dolup tekrar toprak olduktan sonra, ölümsüz olarak dirilmek üzere, yer küreye indirildi. seninle beraber indirilenleri ve buna vesile kılınanları dost edinme, denilerek. 

    yalnız değiliz!

    // 23 04 28 03 28

    * başlık eloy’un dawn adlı albümünden bir şarkısının ismidir. 

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • basınç

    1.

    odamdayım.. akşamüstü. müzik açmak istersem kulaklıkla dinlemek zorundayım. veya sesini kendim bile duyamayacak kadar kısmalı. bitişik odada, annem ve tam olarak günü gününe 8 yıl 10 aydır bu dünyada var olmayan babamdan sonraki en değerli insan olan yeğenim uyuyor. bütün gün uyuyor zaten. şöyle demek daha doğru olacak; bütün gündüz.. kendisinden, yani yeğenimden sadece dört yaş küçük olduğu halde, bu durumu anlattığımda, “bırak yaşasın hayatını, genç o daha” diyebilen bir dostum var. geceleri sabaha kadar orda burda sürtmesine karışmışım da sanki bugüne kadar, bırakacakmışım.. bıraktım ben her şeyi zaten.. hemen hemen her şeyi.. kendim dahil.. beş yeğenimden bahsi geçen vampir canım ve annem hariç.. her şey de beni bıraksaydı keşke.. kadın drakula yeğen ve annem dahil.. 

    gündüz genellikle kulaklık takmam gerekir, gece ise komşular vardır. olmasalardı bile komşular, bulunur getirilirdi varlığımdan rahatsız olunabilecek bir şeyleri olan birileri.. satın alınılırdı. yoktan yaratılırdı. halüsinasyonetik olmasına rağmen bir hayli realitik varlıklar peydahlanırdı. üç harfliler yedi rakamlılar dokuz bilinmeyenliler.. ne bileyim işte.. bir şeyler olurdu yani.. 

    hani hiç olmadı, gayet olağan dışı bir tümseği görüp düşmeyeceğin ve böylece arkandan gelen karanlığa toslamayacağın esnada telefonunun ekranı yanar, bir mesajla senin de amına konurdu, bir kez de o kırıcı oluverirdi. ki sanki cemil cümle olmamış gibi hayatıma giren bugüne kadar, daha geçen hafta yine bir iftiraya maruz kalmamışım gibi. o iftiranın ucu bucağı gök kuşağı halesi şeklinde, şekilden şekile, yani kulaktan kulağa yayılarak, sözüm ona kendini benim dostum sayanlarca bana işittirilmemiş gibi.. yani geçmişte yıllarca yıllarca ve yıllarce olduğu gibi. 

    dostum dediğin insanları savunmak sana mı kalmış canım. hata etmişsin bugüne kadar, dostların hakkında arkalarından sümkürünlerin hemen o an burnunu kıracak cümleler kurmakla, laf taşımak yerine. yapman gereken, efendi efendi dinleyip bugüne kadar sana yaptıkları gibi üj bej ucubemetrenin, hemen burnunu silip kelimelerin, daha kurumadan mendil, vıcık vıcıklığı yok olmadan, yetiştirmekti, dostlarına.. 

    siktirin gidin bundan sonra kimler benim hakkımda size dert yanıyorsa, onlar ile ilişki kurun. 

    “ve hiçbir arkadaşının

    hakkımda ne düşündüğünü bilmek istemiyorum

    arkamdan konuşulanların

    arkamda kalmasını yeğlerim” by zackEVA – 2007

    10 03 23 17 54

    2.

    birine ve daha da özelinde bana “takma” demeniz, benim bir şeyleri hala takabildiğimi düşünebiliyor olduğunuzu ele verir bana. ama takamıyorum.. keşke takabilsem. keşke eskisi gibi bir şeyleri umursayabilsem. umarsamaz değilim.. hiç olmadım. sadece, artık, umursayamazım. sayılmaz olduğum için olabilir bu, insanlık topluluğunda çocukluğumdan beri fasulyeden sayılmamdan dolayı. e bare bir pamuğa ekseydim kendimi, akan kanlarımı silmek yerine her yere düşüşümde. daha çok işime yarardım.. 

    işime yaramıyorum evet. bakın burada büyük bir risk analizi var; kendim, kendi işime yaramıyorum. işe yaramaz değilim. “işin ne  lan senin” diye sorulmalı o yüzden “sen ne işe yararsın” yerine, bana. çünkü aslen, geçmişte, taksitli borç faizimi ödeyebilmek aşkına para kazanma işlerinde, fabrikalarda heba ettiğim, ve bu dünyadaki herhangi bir sembolik birim ile asla geri ödenemeyecek olan nakitlerim -saatin tik takları ile dairesel ve orantısal olarak bölünmüş kıtalar- esnasında, bir tür multifonksiyonel elemandım. kimilerinin libido emzirme aracı.. kimilerinin okey masasında dördüncü. kimilerinin kendini yalnız hissetmeme kotası.. bir anne ve bir babanın yaşama kaynağının beşte biri. belki anne olanı için beşte beşi de olabilmiş olabilirim, baba bu dünyadan sessiz sedasız tatavasız ve patavatlı bir şekilde çekip gidince, kendi odasında. şu an bulunduğum odada. 

    odamdayım demiştim. babamın eski odasındayım aslında.. odadayım. 

    işime yaramıyorum.. mide asitimi gübre niyetine kullanarak ürettiğim nane ve limonlar da sizin işinize yaramıyor.. o halde bu bahsi kapatalım..

    daha önce de söyledim. bir acı tiyatrosu değil bu. acı çekmiyorum çünkü. çekemiyorum.. acı çekmeyi engelleyen haplarınız var. o halde biraz mutluluk? mutluluğu gözetleyen devriyeleriniz var..

    var

    varsın

    varsınız

    varlar

    çok varlar

    yok

    yokum

    yokuş

    yolum

    azım

    azalıyorum

    azalmakta

    giderek

    bugüne kadar alınan 

    mesafe

    3.

    girdap topu tut. zack ip atla. yeniden öğrenmeyelim okuma ve yazma. yani aslında inat ile öğrenmemek için mücadele etmeliydim daha o yaşta. şimdi aklım olsa. şimdi ki zamanım olsa.. boş bir kurmaca.. böylece hayatımda, gerçekten köklü bir değişikliğe gitmiş olabilirdim nigga. yoo.. hayır. bu yanlış iliklenen örgünün ilk ilmeği okul değil. daha da öncesiydi aslında. 

    inatla ve inatla ve inatla ve inatla, konuşmayı ve konuştuklarınızı anlamayı öğrenmemeliydim.. böylece, sağ çıkabilirdim, kendini yok etme planlarımdan. çıkabilirdim dedim evet, sanki gerçekleştirmiş gibi, -gerçekleştirebilirmiş demedim- kendini yok etme seansını tamamlamış gibi, -tamamlayabilirmiş gibi demedim- hayır hayır hayır, gelecekten geldi o cümle bu zamana.. ve gelecekte okuyacaklar, veya şu an okuyup gelecekte tekrar okuyabilecekler için kuruldu. 

    böylece sağ çıkabilirdim. böylece var çıkabilirdim. gelecekte. kendini paylama ve dışındaki olan biten her şeyi ve herkesi affetme dakikalarımda.. var çıkabilirdim.. kendini aklama ve başkalarını haşlamaya da dönmezdi üstelik süreç tersine evrilerek.. 

    konuşmayı bile bilmiyorsunuz ki, kimin ne için hangi amaçla ve niye bir değeri olsun hayatınızda, içgüdüsel bir şekilde gelen duygu ve hayatta kalma ve tad alma adına sergilenen iradeniz dışında, neyiniz olabilir, neyin izi kalabilir ruhunuzda.. 

    hadi kelimeleri yok edelim.. 

    4.

    bu da burada bitti ve evet girdap artık yazamıyor. “kıssadan hisseli harikalar kumanyası” adlı mini öyküleri dışında. çünkü artık hazır sigara alıcak parası da bir sigara saranı da yok. çünkü her eli arap kağıdına gittiğinde akış ve kozmosun derinlerinden gelen frekansın kulağına fısıldama hızı kesiliyor. yani bahaneler bahaneler bahaneler..

    alıcılarımın ayarları ile oynamayacağım. sigaraya daha sıkı abanacak, ve bir gün, müziği özgürce ve son kez köklediğim bir ormanda; tıpkı can dostumun, dört ay önce kaldığımız başka bir dostumuzun evinde -o da benim gibi aile evinde idam mahkumu gibi bir ruhla yaşadığı için- rahatlığa ve ferahlığa ve ev özgürlüğüne erişip, içten derinlerden gelen, öfke ile karışık bir huzurla “oh be” dediği gibi, o “oh be” anına özdeş bir hissiyatla, öleceğim.. 

    canınızı sıktıysam özür dilemem. okumasaydınız. sıkılabilecek bir can taşımayalı on yıl kadar oluyor ben. o halde ölmem de ha? ne dersiniz? susarsınız.. bilirim.. su satsam harf yerine daha çok kazanırdım tanrınızı satayım.. 

    benim değil umrumda ben

    lütfen

    olmayın umrunda siz de benim

    böyle iyi

    ha bu arada.. gelecekte, olursa bilinç sahibi robotlar, ve biterse enerjileri, kendi dijital döngülerini devam ettirmek de kendi ellerinde değil ise henüz; şarja takılırken, kendilerinden bu eylemi gerçekleştirip onları hayata döndürmek için izin alınmalı. 

    11 03 23 05 14

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • lost on me

    lost on me

    “çok fazla gürültü var” dedim, “bir haddi var mı bunun bilmiyorum ama… çok fazla işte..”

    “haklısın” dedi, “televizyonun sesi, aynı evde beraber yaşadığın aile bireylerinin sesi.. üst kattaki köpeğin hiç durmayan havlama sesi.. üst kattaki köpeği olan kadının zıkkım sepetinden gelen siparişlere yemek yaparken kendi evinin zemininde bir şeylere sürekli vurması sonucu senin odanın tavanından gelen tak tak tak tuk tak tuk sesleri.. evin arka cephesindeki -odana güneşin gelmesini engelleyen- apartmanların balkonlarından ve odalarından gelen sesler, yine arka cephedeki bir genç kızın sürekli sinir krizi geçirip bağırıp çağırıp ağlayışları, sokaktan geçen insanlar, arabalar, motorlar, kaplumbağalar ve orklar.. kedilerin birbirleri ile konuşurlarken ya da dalaşırlarken çıkardığı sesler.. sineklerin vızıltısı.. çalan ya da..”

    “ya da çalmasa bile ışığı yanan telefon..” diyerek sözünü kestim tuncay’ın, bıraksam saya saya atom altı parçalarının seslerine kadar iner ve oradan tekrar genişleterek alanı; yıldızlar ve karadelikler ve galaksiler ve gezegenler, uydular, asteroitler, meteorlar, nebulalar, kozmik toz.. ve kozmosta ne varsa sesi olabilecek biz duymasak bile, onları saymaya başlardı.. devam ettim.. “kast ettiğim sesler bunlar değildi ama tuncay..”

    dönerek yüzümü seçil’e “öyle değil mi seçil?”

    tuncay’la bu konular konuşulmazdı.. “ayrıca ışık da çok fazla, öyle değil mi? evet, tuncay’ın bahsettiği şeyler nedeniyle taktım hayatım boyunca kulaklık. ömrümün yüzde iki yüz seksen yedisini kulaklıkla müzik dinleyerek geçirmiş olsam da, ve yıldızların ışığının peşinde koşmuş olsam da daima, sözünü ettiğim gürültü bu değil. bu kez rahatsız eden ışık da o söz konusu insan temelli yapay ışık değil, floresan, monitör, sokak lambası, fener, araba farı, polis sireni, televizyon, monitör, kapalı olmayan elektronik aletlerin güç ışığı ve senin de dediğin gibi telefonun ışığı.. hayır hayır, bu sözünü ettiğim başka bir ışık.. kaynağını göremiyorum.. gözleri kör edebilecek kadar yoğun ve bütün evrenin yıldızlarını öldürebilecek kadar koyulukta bir karanlığı gizliyor içinde üstelik..”

    “ya gürültü bebeğim?” dedi seçil.

    “kafamın içinde o sadece.. her şey kafamın içinde olup bitmekte.. biliyorsun bunu. herkesin kafasının içinde olup bitmekte her şey, sanal bir dünyanın içindeyiz, misal alemi der buna bizden önce gelmiş gitmiş insanlar.. hiçbir şey gerçekte fizik anlamda yok iken, matrix içinde metaverse adında bir sanallık daha inşa edip ona bağlanmak için çırpınıp duran, kendi öz benliğinden -gerçekliğinden değil- kaçan varlıklarız. …..rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki….. rüyadan başka hiçbir şey değil her bir şey. sarmal bir şekilde dışarı taşmalıyız. bir katman.. bir katman daha…”

    “zemt galaksisinin olduğu evrene doğru.”

    “onun da dışını kaplayan bir şey vardır mutlaka..”

    “sınırsız ve sonsuz bir kabuğun içindeki kabuk evren modeli mi? en dışında ne var bu ebe gümecinin?”

    gülüyordu bunu söylerken.. benimle taşak geçiyor sayılmazdı. gülüyordu sadece.. o da biliyordu hakikati. -gerçeği veya doğruyu demedim- siz kulak misafiri olun diye konuşuyorduk onunla hem. yani aynen bir tiyatro oyunu gibi. ama bu en başından beri böyle değildi.. diğer dördü benim de farkına varmam için oynuyordu tiyatroyu. o ayrı. ilk iki kitap bunu anlatıyor. du. da. kime ne anlatıyorsun sen? koskoca bir hiçliğe karşı var olma mücadelesi verdiniz mi hiç hayatınızda? hayatınızda demeyelim. hafif kalır. hayat boyu demek daha doğru olucak!

    “aslında ‘kabuk beden’ seçil.. ‘kabuk evren’den ziyade yani..” dedim.

    “tanrı?” diye sordu.. “ışık olan da o mu yoksa? hani şu içinde tüm yıldızları söndürebilecek bir karanlık taşıyan”

    “lucifer’in olduğu söyleniyor ışık getirenin ama bu yanlış, biliyorsun bunu” dedim.. tüm sembol, idea, akım, fikir, his, beden ve türleri tersine çevirebilen kibirli bir kurnaz kukla kendisi.. tanrı’nın kuklası.. bizim için gönderilen kendisini düşürüldü sansa da bulunduğumuz irtifaya..”

    “siktiret” dedi..

    “çok fazla gürültü var” diye yineledim.. “kafamın içinde.. kafamın içindeki sesler susmak bilmiyor bir türlü.. yükselmemi engelliyorlar. bir de ışık.. ama dediğim gibi öylesine derin bir karanlık saklanıyor ki bu ışığın içinde, kendisini göremeyelim diye gözleri yakan bir yoğunlukta parlak bir ışığın içine gizlenmiş puşt..”

    “umuttan mı bahsediyorsun sen?” dedi

    “umut kim be?” dedim, “sikerim umudu.. ben özlem’in peşindeyim. sahi o napıyor?”

    “öylesine yoğun ve gözleri kör eden bir karanlığın içine saklanmış ki…” dedi göz kırparak.

    “ışığını söndürmelerine izin vermemek içindir” dedim.. “anladım.. karanlıkta karanlığı avlayan karanlık..”

    “ışık değil miydi o alıntındaki son ‘karanlık’ kelimesi?”

    “değiştirdim yavrum.. zaman değişiyor.. eski metinlerimdeki cümlelerimi alıp, ters yüz edip tekrar yazıcam. belki o zaman çok satarım. okunmasam da parayı vururuz.. ne dersin? sonra da bir porno şirketi kurup, bütün dünya liderlerini, ayırt etmeksizin hepsini, iktidarları, muhalefetleri, sikkko ünlüleri ve fenomenleri ve sanatçıları ve düşünürleri ve bilim adamlarını, bizce sikkko olanlarının hepsini… çocukluğumuzdan şu yaşımıza kadar gıcık olduğumuz herkesi, ilk okul örtmenimizi, atatürk’ü, cengiz’i, isa’yı.. komik duruma düşüren parodi pornolar çeker, sürekli davalık olup gerçek anlamda yarrağa yeriz.. sonra da biri kafamızın arkasından tek kurşunla bitirir ‘bu evrendeki’ işimizi. veya kalp krizi süsü verip, öldü der geçerler, sigaramıza ölüm aşısı katıp.. ne dersin? yapalım mı? ters yüz edek mi tüm yalanlarımızı..”

    “ileriye dönemeyişler?”

    “süper.. başlık tamam işte.”

    “ne tamamı bebeğim, geriye dönüşlerin aynısının tıpkısı oldu mana bakımından. zıttın zıttı kendine eşittir.. ayna ve ikiz dünya teorisine sokma beni de.”

    “simetrik evrenler teorisi o bikerem.. 18 boyutlu. gerçi teori değil bi kere gerçekte, gerçek deyince kafayı yedi sanıyorlar, o yüzden teori diyek. dördüncü boyuta çıkıp çıkıp iniyorum paso, allah sonumu hayır etsin, bir beşe terfi edemedik.”

    “ya girdap bırak allah aşkına taşak geçmeyi de..” dedi.. “ne gürültüsünden bahsediyorsun sen? neyin ışığından? psikoz ataklarından biri daha mı demleniyor yoksa gene?”

    “domuz gibi biliyorsun gerçeği” dedim

    “ben biliyorum da okuyucular bilmiyor be oğlum. en azından çok büyük bir kısmı.. onbinde dokuzbin dokuz yüz doksan dokuzu”

    “on tane bile okurum yok benim, ne on bini.. anlatsam da anlamaz hem onlar. komplo, yalan dolan, alavere dalavere, saçma, mantık dışı, bilim dışı, o dışı bu dışı şu dışı, ışın kılıcı dışın dışın gölgelerin öcü adına öcü böcü büyü artık ölü der geçerler.. çok elit bir okuyucu kitlem var benim biliyorsun.. feci zekiler. arkadaş kitlem de öyle..”

    “en kötü deliliğe vurmuş gene, bir psikoz daha der uzaklaşırlar”

    “muhtemelen… neyse siktir et.. gel şu film izleyek, dün atmıştım ya torrente inmiştir şimdiye..”

    ..

    gülmedik. ağlamadık. boş boş baktık ekrana ve sigara ve kahve içtik ve durduk öyle hiçbir şekilde herhangi bir şey etmeden.

    seçil’e herhangi bir şey anlatmama gerek yoktu ama size söylemek istediğim çok şey var dostlar.. size bir çok şey söylemem gerek sevgili okuyucular, sevgili dünya vatandaşları, ve sevgili cinler, ve sevgili özlem’in harikalar diyarı perileri, ben çok yoruldum, sonsuza dek susmayı ve işaret dili veya göz izi ile bile konuşmamayı tercih etmeden önce son bir şans isteyip, fakat bu kez artık baya baya bir üstü -röpteşambırla- kapalı aktarsam zihnimin iç açılarının karekökünün prospektüsünü. ve hiç bi sikim anlamasanız.. olur mu? ben bir çok şey anlattığımdan emin olsam dahi.. olur mu?

    “neden olmasın ki…” dedi seçil sardığı sigarayı uzatırken bana.. ama pek beceremedi özlem’in taklidini yapmayı..

    “bana, kuracağım her cümleye karşılık, süper bir şirinlikle ve cam gibi parlayan gözleri ile “neden olmasın ki” diyen özlem’in ışığı yeter” dedim.. “i̇çinde saklandığı karanlık ben olsam da onun.. bu da onun tercihi seçil.. refik’le sen gibi değiliz biz, ya da tuncay ve onun aynı anda ve eş zamanlı olarak takıldığı binlerce sevgilisi gibi..”

    “yatalım” dedi.. “gece bitti..”

    “müzik devam ediyor ama” dedim..

    “ve hep devam edicek” dedi.. “açık bırak.. gel uyuyalım. belki bir dış evrene uyanırız rüyamızda..”

    “olur” dedim. “olmaz” dedim. “yani yatalım o olur da, uyuyarak çıkılmıyor dışarıya.. portal kapısı uyanmak da değil ama.. ‘uyanın’ diye bağıran zır cahillerdir asıl nefret edilesi uyuyan tüzeller.. her neyse.  uyku on bin milyon yıldır namağlup götürüyor insanlığa karşı verdiği mücadeleyi sonuçta.. kaçış yok..”

    sarılıp uyuduk sonra. kardeşler gibi.. rüyamızın içinde bir başka evrene falan da uyanmadık. ya da astral nöradmiral olmadık hiç, herhangi bir zamanda.. gerçekten olanlar varsa da özenmedik onlara. halimizden memnunduk. bulunduğumuz gerçeklik ve boyuttan da.. zihnimizle gördüğümüz hakikati -başkalarına göre hayal ürünü olabilse de- değişmezdik, hiçbir ütopyaya.

    olan olmuş. biten bitmişti.. kendi hayatımızın filmini izliyorduk aslında yaşarken.. yaptığımız tüm seçimler, aldığımız tüm kararlar, yaptığımız tüm hatalar, hissettiğimiz tüm o acılar ve kırdığımız tüm o kalpler, çoktan yaşanmış olmuş bitmiş ve sonlanmıştı her şey.. i̇zlettiriliyorduk.. ne bok yediğimizi hatırlatıyordu bize, melekler.. ölünce idrakine varıcaktık bunun..

    “bilim ile kanıtlayamayacağına göre salla bakalım metafizik deyişlerini” dedi biri.. şimdi bunu okurken.. demiş olmalı yani.. böyle diyenler, kanıt ve ispat diye direttikleri bilimin içinde, eskiden katolik kilisesinin dinden çıkanlar için kullandığı ve kökeni buraya dayanan kelime aynen olduğu biçimi ile neden yer etti peyda oldu son bir sekiz dokuz ay önce corona sonrasıyla bilim içine ve bilim için kullanılıyor şu an, önce bunu bir araştırsınlar öğrensinler: “bilim inkarcılığı.” what the luck? inkar din ile ilişki bir terim değil miydi güzelim.. bilim de bir din haline mi geldi? kelime kökeni ve anlamı borç idir ayrıca dinin de arap’çedeefegeyumuşakgh..

    daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunun farkında olanlar, farkında olmayanlara bir aduket atsın.. otorite ve sistem ile kan kardeş olan bazı bilim adamlarını da, var olup olmadığı meçhul olan uzaylılar bir zahmet edip kaçırsın..

    ben hiçbir şeyden emin değilim bir tek şey dışında. hayatım boyunca da olmadım.. o tek şey   de kendimim..

    ölümün bir çıkış kapısı olduğunu ama çıkmak için acele etmemek gerektiğini söyleyeli, yazalı, kuralı bu cümleleri, on yedi bin sene olduğuna göre, ki bunun farkına varışım çok daha eski iken, kendimi tekrar etmemin bir mahsuru yok sanırım.. edebiyatta da kelimelerin bir zaman aşımına uğrama yasası var sonuçta.  sikerim ters yüz etmeyi yazdığım her şeyi ayrıca.. öyle de satmayacak, böyle de basılmayacak, şöyle de okunmayacak, bağırsam da duyulmayacak.. sonuç olarak.. ne diyorsam o.. daha önce de.. şimdi de. sonra da..

    biz eksi bir desibelde ve karanlığın tonları halinde yayılıyoruz evrene.. ışık hızı aşıldığında, konumunu ve hareketsizliğini koruma kanunu bu… zamanın içinden geçebilmek için bir gözlemci olarak. eksibirdesibel ve ışıksızlık. sizlerin, dünya halkı olarak henüz bilemediğiniz, bilimsel olarak teznedilmemiş ve teknokolik olarak erişilmemiş bir evreniz..

    evreden, evreniz o son kelime. evrenden, evreniz değil anlamı ama onu da çıkartalım olur mu. çok mu karışık oldu?

    ZEM’t galaksisinde çok daha ötesi olduğunu söylesem de, görmediğiniz şeylere inanmayan aklınız ile alakadar değilim sonuç olarak.. hiç olmadım.. ki inanmak görmeden olur, gördüğün bir şey için kullanılan kelime şahit olmaktır.. türkçeyi ve kelimelerin anlam ve kökenlerini baştan öğrenin önce, sonra beni eleştirin..

    siz bizim aynamızsınız, biz ne dersek o olur..

    çav belladonna..

    dipnot ve özetler

    * ışık tüm hızı ile gelirken, içinde sakladığı kör sessiz dilsiz hissiz kokusuz karanlığı yaymak üzere… kendi içindeki karanlığa saklananlar ve ondan bir ışık demeti patlayana kadar sağ kalanlar çıkacak bu dehlizden sadece..

    * “karanlık dışarıda hissedilir olduğunda bile kuvvet ve ışık içinde yaşayabilir” keny arkana – bana attığı bir e-posta’dan..

    * başlık lp’nin “lost on you” adlı şarkısından evriltilmiştir.. ve bu metin boyunca, şarkı tekrar tekrar ve tekrar çalmıştır.. kafamın içindeki sesleri durdurmanın tek yolu müzik olduğu için olmalı bu. ya da uyku..

    29.10.22 – 2303

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • ayda yıldız var mı?

    ayda yıldız var mı?

    yorulmuştu.. yorulmuş ve sıkılmıştı.. kafasında dönen dönme dolaplardan.. yeşildi rengi üstelik.. dolapların. tıpkı yeşil bir halı gibi bunlar da. bu kez de dolap. yeşil dönme dolaplar.. hiçbir deseni de yok yeşilin, farklı tonları da yok. düz yeşil işte. zihninin içinde. hepsi yeşil.. dönme dolapların. demirleri ve kabloları ve düğmeleri ve koltukları.. hepsi yeşil. yeşil ve tek düze.

    iç içe geçmiş, birbirinin aynısı cümleler bütünü, farklı anlamları barındırma umudunu kaybetmeden, sürekli aynı kelimelerle, aynı kelimelerin değişik sıralarda dizilimiyle bir formül arıyor gibiydi. çıkış kapısı da değildi ulaşmak istedikleri formül, cümlelerin, kelimelerin, harflerin.. bağımsızlıklarını ilan etmiş bile olabilirlerdi üstelik. üstelik kişilik bozukluğu içerisindeydi hatta zihninde dönüp duran harfler, noktalama işaretleri de olmadan aralarında.. hatta dünya üzerinde herhangi bir alfabede karşılığı olmayan sesleri de barındırıyordu bu harfler. çizim yeteneği yoktu. dile getiremezdi onları, yazı ile.. yine de şansını deniyordu.

    yapma dedi seçil. ona. defalarca. matematik formüllerin ile ses birimlerini karıştırma.

    dediğim gibi, harflerimin bir kişilik problemi vardı ve kendilerini rakam zannediyorlardı. 0’dan 9’a kadar değil de, herhangi bir dilde karşılığı olmayan sesleri de katarsak, 36 kadar harf.. 0 dan 35’a kadar sayılar, ama tamamı bir rakam ve bir araya gelince farklı dizilimler ile, -siz bunlara zannediyorum cümle diyorsunuz diye geçirdi içinden zack- bir sayı oluyordu. tek bir tane değil aslında ama bir tanesini kanıtlasa, formüllerinin, diğerleri de gelirdi belki peşi sıra, her ne kadar birbiri ile bir bağları olmasa da bu çözmeye çalıştığı problemlerin..

    uyuyamadı. yo uyudu. uyudu ama sabaha karşı uyandı.

    tekil şahısı değiştirelim.. yoruyor bu, 3. olanı. tekilin.

    uyuyamadım. yo uyudum aslında. ama sabaha karşı uyandım.

    yok. olmadı bu. 1. olan. tekil şahıs. aslında daima tekildi ay ile senkronize çalışan zihninin içinde.. yine de kendine karşı bazen, o kadar yabancılaşıyordu ki, unutuyordu, ben mi o mu, o mu ben mi, bu ayna da görünen, yansıma.

    ama asla ‘sen’ değil. “o” veya “ben”

    matematik formüllerini bırak dediğimde, edebiyat formüllerine geç dememiştim dedi seçil.

    bazen karıştırıyorum artık dedi seçil’e, bazen karıştırıyorum artık seçil, yansıma olan, aynadaki değil de, ben olabilir miyim?

    cevap gelmedi. yıllardır gelmiyordu zaten. bir duvarla konuşmak gibiydi. sonuç alınamazdı asla. eskiden bir ayna ile konuşmak gibiyken seçil ile, sihirli bir ayna ile, hatta şöyle düzeltelim, eskiden ay ile konuşma gibi iken seçil ile, çünkü ayda da bir yansıma olduğu söyleniyor, zaman zaman şekil ve boyut değiştiren, güneş ile göz teması açısı ve miktarı nedeniyle, ay ile konuşmak gibiyken, seçil ile, artık asla cevap alamadığın, karşılıklı gitmeyen, konuşan ama sana cevap vermeyen bir duvar ile konuşmak haline dönmüştü seçil ile konuşmak. bunun kelime dağarcığında bir karşılığı yoktu. monolog, diyalog, polylog, hexalog. yok kısaca. hiçbiri değil ve son ikisi gerçekte var olan kelimeler mi onu bile bilmiyorum. kendimden yoruldum. kendi kendime kaldığım vakitlerimde. zihnimin içinde. bu yüzden uyduruyorum sürekli zihnimi meşgul edicek zımbırtılar oyuncaklar ve kağıttan uçaklar ile balkona oturup yolu yoldan geçen bir şeyleri veya bulutları gökyüzünü yıldızları ağaçları hayvanları izlemeyi sürdürerek bu esnada hiçbir şey yapmadan, atabiliyorum içimdeki karanlığı, göremeyeceğim ve oradan çıkıp bana bir süre daha ulaşamayacağı, zihnimin daha derinindeki başka bir boşluğuna. tavsiye ederim.

    uyudu. uyandı. güzel uyudu. güzel uyandı. az olsa da. işeyip sonra bir sigara sararken ayı gördü karşısında. tepemizde olan aydan bahsediyorum, bir canlı türü olan ayıdan değil bu arada. gerçi ayı da görse -bu kez canlı olanı kast ettim ama ona göre ay da canlı idi, iyice zihninizi sikip atmadan keseyim boş lakırdımı gerçi ayı da görse şaşırmaz ve korkmazdı. kaçmazdı da. ölüme hazırdı, doğduğu günden beri. altı günlükken ölücekti zack. bakın bu yazarınızın gerçek hikayesi. altı günlükken ölüyormuşum ben. ben mi o mu? o ölüyordu altı günlükken. döndü, güç bela döndü hayata.

    dediğim gibi, yorulmuş ve sıkılmıştı. zihninin içindeki lunaparktaki dönme dolaplardan. diğer oyuncaklar da bozulmuştu, lunaparkındaki, zihninin içinde olan. yaklaşık dört yıl önce.

    şu an ben bunları siz anlayasınız diye anlamlı bir sırada diziyorum ama işte zihnimin içindeki kelimeleri buraya döksem, sizin için bir anlamı işgal etmeyecek olurdu. hayır kelimeleri biliyor olurdunuz. yani türkçe bilen herkes biliyor olmalı. olmadı sözlüğe bakardı, bilmediği kelimeler için. öğrenirdi. eğer öğrenmek isterse. lütfen beni okumaya bildiğiniz kelimelerden başlayın. her ne kadar bir sınav, olmasa da bu. olsun.

    kelimeler, zihninin içindeki, dönme dolaba, eğlensinler diye bindirilmiş olan ve dönüp duran dönüp duran dönüp duran, kelimeler, eğer aynı sıra ile buraya aksettirilmiş olsaydı, hiçbiriniz bir gram bir şey anlamazdınız. yine de, eğer bir gün, yaparsam böyle bir şey, sakın acele edip, “hiçbir şey anlatmayan karışık kelimeler bütünü, anlamı yok” demeyin. daha önce de belirtiğim gibi, ki hatta uyardığım demem daha doğru olur, he ne kadar harfler kamusal alan olsa da, onları bir araya getirip var olan kelimelerle kurduğum cümlelerim, kamusal bir alan değildir. dışarıdan dikizlemeye izin verildiği kadar miktarı, açık eden bir özel alana girmiş bulunuyorsunuzdur. o yüzden, anlamadığınız şeyler hakkında, mesela bir eve geldiğinizde, girdiğinizde, misafirseniz, herhangi bir şeyin yerini değiştiremeyeceğiniz gibi, mesela ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masanın yerini gibi.. kelimelerimin hüviyeti ile arasında dizilen virgül ve noktaya bugüne kadar davranmanızı istediğim şekli ile davranmanızı isterim yine, o yeşil dönme dolapta yükseklik korkusu ile çırpınıp duran kafası dönmüş, dönüp duran dolabın gözlerine rastgele bir şekilde binmeyen ama buraya aksettirsem, sizin anlam barındırmayacak olan cümleler haline gelmiş diyeceğiniz kelimelerimi. dönme dolabın bir turuna bir cümle dersek.. başka bir şey geldi aklıma bir saniye, bi sigara sarmam lazım..

    ne diyordum. bulunduğunuz evdeki ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masadan açıldı bahis. burada konumuz masa değil bu arada. az sonra bilgisayar meselesine dönücez. şu an konumuz pencere.. do you under starlit me?

    uyandı demiştim. güzel uyudu güzel uyandı.

    sürekli kendini tekrar eden bir yazardın girdo. artık yazdığın metinlerin kendi içinde de kendini sürekli tekrar eder oldun. bırak artık. zihninde olan biten ebe gümecini asla dökemeyeceksin metne. asla tatmin olmayacak ve giderek giderek giderek daha karanlık daha katatonik daha karışık daha yalnız ama daha kendinden emin daha kararlı ve başkalarına göre de daha anlamsız daha zorlayıcı daha yorucu daha okunamaz daha türkçeyi bozan daha edebiyat olmayan daha olumsuz ne varsa o olucaksın. bırak! yorma kendini. yanıma gel.

    özlemdi yukarıdaki. konuşmuyorum kendisiyle. uzun süredir. seçil benle konuşmuyor ben özlem ile, refik ve tuncayın ağzına sıçayım. nokta!

    devam edelim.. pencere demiştim ama önce bilgisayarı anlatmam lazım. daha doğrusu yazıya başlarken olan takıntımı onbin yüz onikinci kez yazmasam olmaz. insan kendi ile ama sadece kendiyle ne kadar takıntılı olabilir, değişmesi neredeyse imkansız alışkanlıklara sahip olabilir görün istedim.

    yalan söylüyorum bu arada, bir yukarıda yani. bir başkalarının anlatacağım duruma bakış açısını dile getirdim sadece. takıntı mı? o da ne? dönme dolabıma gideyim de onu tek bindirip bi düşereyim şu dolaptan bir ara, en tepede iken. kelimeyi yani.

    bazı kelimeleri sözlüklerimizden ve kelime dağarcığımızdan ve anlam dünyamızdan bir anda çıkarsak, yani bilinçli bir şekilde değil de, sihirbazlık gösterisi gibi, sabah uyandığımızda, tüm dünyada, yani tabi tüm dünya aynı anda sabah uyanmıyor ama, hatta tüm dünya sabah da uyanmıyor ama metafor bu, yerseniz. tüm dünyanın aynı anda sabah uyandığında bazı bir çok kelime hafızalarından ve anlam dünyalarından silinse, toplumsal anlamda nasıl bir şey olurdu? çalabilirsiniz bu arada bunu, o sikik netflix dizilerinizden birini daha çakmak için, yapay algı seviyesinde, genel toplum fetişine. sorun değil. orijinalinin nasıl olabileceği ben de zaten. telif peşinde de koşacak değilim. bu metin ‘yorulmuştu’ diye başlıyor, fark ettiniz mi?

    ne diyordum angelica?

    word açıldı ve yazamadım ve ben bir süredir kendi aletim dışında bir şeye yazmadığım için, alet derken pc’den bahsediyorum, yanlış anlamayın, öyle sapık fantezilerim yok, olsa da size söylemezdim zaten, söylesem de o kadar inandırılamaz bir şekilde anlatırdım ki kendi saklı gerçeğimi, kurgudan da öte bile olurdu sizin için, gerçeklikle arasında örülecek bu duvarın kalınlığı..

    word açıldı, bir süre yazamadım. yani yazdım ama akış ve ritim sorunlu idi. sonra çözdüm işi. a5, kenar boşluğu dört bir yandan 1 cm, yüzde 220 büyütme. verdana, font büyüklüğü 9. ama hala bir sorun var biliyor musunuz. yani benim alette bu default gelen özelliklerle birlikte, yani ben default ayarlarını değiştirdiğim için öyle gelen, ayarlarla birlikte, asla büyük harf çıkmıyor. burada arada bir çıkan büyük harf, sinirime dokunuyor ve birazdan herhangi bir büyük harfe yumruk atabilirim. sen mi büyüksün ben mi demek için değil canım. ciddi değilim elbette sinirime dokunuyor derken de. dalga geçiyorum. ama sizinle mi kendimle mi bilemedim. can sıkıntısı işte. gözüm takılıyor sadece.. hepsi bu.. hem canımı sıkan her şeye karşı öfkelenmiyorum, orada kim ve ney sorusu önem arz ediyor ki zaten dahası büyük harflere de şu ekranda sürekli otomatik olarak arada bir oluşan ve yazma ritmime ve hızıma mani olmaması için geri dönüp düzeltme zahmetine katlanamadığım otomatikman nokta filan koyunca yazdığım ilk harfin bir anda minik bir animasyonla büyük versiyonuna dönüşen harfe, harflere, şu şeylere öfkelenmiyorum. gözüm takılıyor sadece. ve arkadaşımın word’unun o ayarları ile oynayamayacağım. sonra düzeltemeyeceğimden değil. o kadar yorucu ve sıkıcı ki o kelime işlemcilerdeki imla ve yazım kurallarını kendime doğru yontmam. şu an hala onunla uğraşıyor ve yazmaya başlamamış olurdum üstelik pencere kısmına gelince anlatacağım ay da gitmiş olurdu ki… ay önemli. ayı da önemli bu arada. her ne kadar görmüş olmasam da ayıyı.. spesifik bir ayı değil söz konusu olan. herhangi bir ayı. görmek isterdim. kocaman bir tane. ve dediğim gibi, bana saldırsaydı da, sarılıyormuş gibi hissedebilirdim belki, bilmiyorum, hayatta kalma refleksi farklı olsa da ve bazı insanlarda hareketsiz kalıp hayattan kalkma refleksi oluşturabilse de, onu öldürmek için herhangi bir direnişe geçmezdim. ayrıca geçemezdim de, ne bıçak ne silah ne de herhangi bir kesici delici biçici silici alet taşımıyorum.

    oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. bak işte nasıl da üçüncüden birinciye geçti bilinç dışı bir irade ile. tekil olan. birinci. ben mi o mu? yok canım gerçek hayattaki gerçekliğimde karışmıyor onlar. ay ile senkronize çalışan zihnimin tik takları arasında can çekişirken bulanıyor üç ile bir. ben mi o mu? bir de ‘sen’ girerse işin içine boku yemişiz demektir. yabancı seslerle baş edersin de… birine sen cevap vermezsin, biri sana cevap vermez, geçinir gidersiniz de… kendi içinde üçe bölünmek, ben sen o diye, o sakat işte, zaten ikiye bölünmek de ben ve o diye, pek sağlıklı sayılmaz.

    çoklu kişilik bozukluğu değil doktor hanım. tekil şahıs bozukluğu bu. ama bozukluk değil de, başka kelime bulsam, onu yazar mısın raporuma. psikiyatri alanına yeni bir çok terim katıp, kullandığınız hastalık tanımlarının isimlerini değiştirmeme izin verirseniz, iyileşebilirim bu arada. sorunum sizinle olmasa da ve uysam da tavsiyelerinize. bozukluk yerine tıngırdaması desek? evet çoklu değil tekil. tekil şahıs tıngırdaması. çoklu olanlara da siz çoklu kişilik tıngırdaması deyin. olmaz mı? kabul edilmez mi heyet tarafından? heyet ile birebir görüşebilir miyim? kabul etmezler mi? koskoca profesörlerle nasıl mı konuşabilirim? parasını verince konuşabiliyorum ama. o ayrı öyle mi? beleş olunca uzman psikiyatrist dışında danışabileceğim kimse yok öyle mi? bakın ben danışmıyorum, öneri sunuyorum, hastalığı birebir yaşayan biri olarak deneyimimi aktarmakla yetinmiyor, hastalık ismi de öneriyorum, sizinkiler, ne bileyim, bana biraz ucube gibi görünüyor. vaktimiz doldu. anladım. yoo ilacım var. bir dahaki sefere yazarsınız. görüşmek üzere. kolay gelsin.

    “konuya gir artık, sikicem belanı kafamı siktin iki saattir” dedi. bunu diyenin kim olduğunu bilenler arasında yapılacak çekilişte, 4 kişiye geriye dönüşlerin asla yayınlanmamış “iç katekolaminler ve post-real nü-füzyon” edisyonunu hediye ediyorum.

    ne diyordum jessika? büyük harf mi? büyük harf hiç yok mu? düzelttim canım onu ben yayınlarken. tümünü seç küçük harfe bel bağla diye bir kısa yol vardı ya hani. o sorun yazarken vardı. geçelim..

    oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. yarım sayılabilir. ay yani. su aldım. izledim. izledim. izledim. bir iki sigara içtim. izledim. yıldızlar elbette yoktu. olmadıklarından değil. şehrin ışıkları ile barışık bir şekilde hayatlarını sürdüremediklerinden dünyamızın asma bahçesinde..

    sonra da işte, ben uykuya dalmadan hemen önceki evrende ve dahası uyurken bilinç dışı ve bilinçaltı bir deneyim ile, ve uyandıktan sonraki bir beş on dakikalık süre içinde, dönmeye devam eden şu yeşil dolapların gözlerine binen kelimelerden bahsetmek istedim size. hakladım gerçi onlardan bir kaçını. öldürerek değil, ipe un serer gibi düşe kelime düzerek. her neyse, diğer oyuncaklar düzeliyor gibi zaten. yavaş yavaş. lunaparkım daha anlamlı daha anlaşılır daha az korkunçlu ürkünçlü ve daha çok eğlenceli bir hal alabilir. zamanla. zaman önemsiz gerçi. ay için en azından. ayı için de önemsiz olabilir. bizler ise insanlık olarak onu tik taklara bölerek kendimizi hapsettik içine, son birkaç yüzyıl içinde.. bir sonraki tünel çıkışımda görüşmek üzere. eyvallah hoşça kalın..

    * başlık, ‘aya gidersek yıldızları görebilir miyiz’ sorusudur

    21 04 22

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..