the midnight-fight / the victory of mental force

yalnızdım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikrim yoktu. bir şeyler yazıyor, ama bunları kime okutabileceğimi bilmiyordum. çevremde babam dışında herhangi bir şey okuyan yoktu ve babam ise kitap değil de daha çok at yarışı bülteni ve çalıştığı kahveden eve gelirken getirdiği müşterilerden kalma gazeteleri okurdu. yazdıklarımı ona okutma cesaretini, çok ama çok uzun yıllar sonra bulacaktım. onun bu dünyayı terk edişine bir parmağın boğumlarının sayısını geçmeyen yıllar kala.. 

yazan bir insanın, ya da bir yazarın, yazmak üzerine zırvalaması, kolaya kaçmaktır. ve benim genellikle en çok yaptığım şeyin bu olduğu söylenir. hem yazmak üzerine çok fazla zırvaladığım hem de hayatın bütünü içinde kolaya kaçtığım. oysa yazmak üzerine zırvalarken yanında bir çok şeyden de bahsettiğim, gözden kaçırıldığı gibi, hemen hemen her konuda kolaya kaçtığım da, -örneğin gazete ve dergilerden kestiğim kelimeleri yapıştırırken özensiz oluşum gibi- işin gerçeğinin ve buz dağının altındaki desibelin eksi kaç saniye olduğu bilinmeden yapılmış bir yorum olur. 

o halde devam edelim. devam edebilecek miyiz? deneyelim. denemeye değer. bundan eminim. ki oysa yazdığım zırvaları aynı harf ve noktalama işaretleri ile, on yüz bin milyon kuyruğu olan biri kendi adına paylaşmış olsa, çok büyük anlamlar atfedilir ve haddinden çok değer görebilirdi. ve on yüz bin milyon vericisi olanların ürettiği herhangi bir atraksiyonu, noktasına harfine kağıdına kapağına karışmadan kendim bassaydım, bugüne kadar ürettiğim herhangi bir işten farklı bir etki-tepki mekanizması işlemezdi. bunun, içeriğe değil isme bakarak hüküm verenler ırkı -insan ırkı- oluşumuzla çok ilgisi var ve yüz bin sene önce de bu böyleydi belki. 

kısaca, bu durum için kendim dışında kimseyi suçlamıyorum. içinde bulunduğumuz çağ ve bu çağın gerektirdiği söylenilen iletişim ve illetizm teknolojilerinin yarattığı unsurlar dahil. örneğin kullandığınız kelimelere göre bir algoritma oluşturan arama motorları ve o algoritmaları kandırma yöntemine göre kaleme alınmış metinlerin şansı es geçmesi yok sayması ve öne çıkması gibi.. ya da sosyal medya denilen başka bir yayılma geğirme gerilme ve aynalaşma merkezinde sahne alırken, hedefi belinden vurmak için gereken etiket reklam bilgisi, şu bu o ben siz onlar yayılmacılığı… hatta daha da önemli olan, görsel veya işitsel yayınların albeniciliğini es geçip, harflerden siyah beyaz ve soyut resimler yapmayı sürdürüşüm gibi.. 

üstelik bir kaç kez dile getirdiğim gibi, giderek de soyutluk alegori metafor seviyesi artarken bu resimlerimin, -resimlerimi sizin kendi zihninizde oluşturmanız gerekiyor bu arada, hayal gücünüze göre, harflerimin üzerinden dikkatlice ilerken- oluşum periyotları arasındaki fark da açılıyor.. 

ama en başa döndüğümü dile getirmek zorundayım. hikayenin en başına.. 

yalnızım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikrim yok. bir şeyler yazıyor ama bunları kime okutabileceğimi bilmiyorum. eskiden de bilmiyordum. sonra bir şey oldu, ben sokak edebiyatı sitesini 2000 yılında açtıktan ortalama dört beş sene sonra birileri geldi. hem okuyan hem yazan birileri. zaman ilerledi, ve 2009 ortası bu gelenler bir sihirbazlık gösterisi gibi aniden ortadan kaybolup kendimle beraber, iki sene sonra yenileri ile beraber tekrar ortaya çıktı. 2014 ortası tekrar kaybolup 2016 başı yenileri ile beraber tekrar geldi. sonra 2018 başı tekrar kayboldu ve bu kaybolup görünür olma sekanslarına ben de dahildim. sadece artık olan şu ki;

sıkıldım. sıkıldım ve yoruldum. yoruldum ve sıkıldım. bu iç içe geçen döngüden. üstelik, bu sarmal, dışa doğru değil, içe doğru evriliyor. döngü, içe merkeze kendine doğru akmakta. bir nevi girdap. ama kendi dışında hiçbir şeyin kapsama alanına giremeyecek kadar manyetik gücü tükenmiş durumda. sadece kendi gibi, bu anlamda çekim gücü tükenmiş, yine bir parmağın boğumunu geçmeyen istisnalar hariç. 

o halde ne yapalım? o halde diğerlerini siktir edelim abi demiş bu arkadaş. başarılı bir şekilde etmiş de. etmiş etmiş etmiş, ve en son bir ay kadar önce, elde kalan kartlarının uzun çok uzun zamandır, kimisini 20 yıldır kimisini 10 yıldır elinde beklettiği ve belkide bu yüzden aşınarak, masadaki amaçları bizden zıt rakiplere göz kırpar hale geldiğini açık eden kartları da; pas demek yerine, yerine yeni bir kart çekmeden eksik kağıtla oyuna devam edeceğini bildiği halde, elinden çıkarmaya karar vermiş.. 

bu ne demek? bu şu demek.. bariz bir şekilde taraf seçilmesi gereken konularda dahi yanında durmayanları hatta amacı kendimizden zıt olan karşı tarafa, fosforlu göz farı gibi rol kesenleri hayatından kovmak demek. son bir ayda, elde kalan bu kartları sıra sana gelmeden ve yerine bir şey çekmeden yere atmak demek. insanın dostlarına bir poker masasındaki elindeki kartlar üzerinden bir tanım yapması saçma gelebilir size, bence gayet anlamlı. çünkü bir oyun oynamıyorum ben, verdiğim mücadele masadaki diğer oyuncularla değil, ganyota göz dikip rest denmiş bir kararlılıkla, temsil edilmek isterim. ve bunu da ifade edişimin üzerinden asırlar geçti. 

aslında her şeyin üzerinden asırlar geçti güzelim. hatta asılların bile üzerinden geçtiler, kafalarını gökyüzüne bir an bile çevirmeden üstelik. o halde üzerinden değil altından geçmiş olmalılar, ezerek üzerlerindeki gökyüzünü ve içinde barındığı ‘asıl’ dediğim her şeyi. çünkü burada bir şeyi görmeden üzerine basıp geçmekten bahsederken fark ederseniz, ‘kafalarını gökyüzüne bir an bile çevirmeden’ diye ekliyorum. bunu açıkladım, pek sık yaptığım bir şey değildir oysa satır aralarımın açıklamasını yapmak, yoksa beş sayfada anlattığımı iki yüz sayfaya sığdırmam gerekir ve bu durumda burada ganyot kelimesinin geçtiği kısım örneği, bir sistem eleştirisi olarak 20 sayfayı kaplar. 

anladığını bildiğim bir kaç insan var. yeterli. anlayanların anlamayanlara anlatmasını istemek gibi, bir kibir de barındırmıyorum üstelik. artık daha kapalı daha içe dönük ve daha karanlık yazıyorum sadece. ve eskiden yazdığım zırvaları okuyan sonra okumayı da hepten bırakıp iletişimi de kesen bazı eskiler ve eksilenler, dönüp şu an okusa, 2003’de aldığım eleştiriye benzer bir saçma eleştiri alırdım. “eskisi gibi yazmıyorsun” olabilirdi bu ki, 2003’deki eleştiri soru işareti ünlemin ilk sayısını allayıp pullayan, distroyu beraber kurduğum kinli tenekenin, aynı işin ikinci sayısına “bu mu senin yeraltı anlayışın, bu mu edebiyat, bu mu o bu mu şu, küfürden başka bir şey yok” gibi gayet kendinden beklenecek şekilde tutarsız bir linç girişimiydi. 

tekrar başa dönelim mi? olur. neden olmasın. yazı benim, laptop benim, parmak benim, elektrik ve yazı gıdası olan sigara çay kahve benim. dön baba.. dön-elim

yalnızım, ve bu konuda ne yapabileceğime dair herhangi bir fikir edinmek istemiyorum.. bir şeyler yazıyor, ama bunları kime okutabilirim diye düşünmüyorum.  çevremde artık babam da yok. çok da uzak olmayan bir vadede annemin de olmayacağını hissedebiliyorum. neyseki yılın hangi ayı, ayın hangi haftası, haftanın hangi günü veya günün hangi saati olursa olsun, aramak istersem, arayabileceğim beşi bulmasa da sayısı, canlı var. kendilerine canlı dedim, insan diyerek hakaret etmek istemediğim için. sorun şu ki, biri hariç hiçbiri ile aynı şehirde yaşamıyorum. eskiden bu sayı, ikisi hariç idi. o biri de bazen olmuyor kentimde. ben de bazen kendimde olmuyorum gerçi, son beş yıldır ölü oluşum ya da son 11 gündür, fişi çekilmiş buzdolabı gibi bir zihin ile kalışım gibi. ve az önceki ‘ben de’ kelimesinin kendinden önceki cümlelerden sonra gelip, türkçede bir anlam bozukluğuna yol açtığını biliyor musunuz? türkçeyi bilmeden bozmuyorum örtmenim, türkçeyi bozmuyorum, harf devrimi ve sonrasındaki uydurmalar ile ırzına geçilip öldürülmüş bir dili kullanıyorum zaten ben. hayatım boyunca osmanlıcı olmadığım gibi, mustafa kemal’den de nefret ederim. ruslar japonlar çinliler, alfabeleri farklı diye çağdan geri kalmadı da üstelik! 

dünyada insan demeyi hakaret olarak görebileceğim bir çok varlık var elbet, bir kısmını şahsen tanıyorum da. çoğu ileyse de henüz tanışmadık sadece, yollarımız kesişmedi ve belki de asla temas etmeyeceğiz. sadece sayılarının arttığını biliyor, görüyorum -inanıyorum demedim. tanrı konusundaki cevabıma benzedi bu:

“tanrıya inanıyor musun girdo?”

“hayır!”

“ateistsin o halde”

“tanrı’yı biliyor, görüyor, hissediyorum” 

bu görmenin şahsen olduğu zannına kapılanlar beni bir tımarhaneye kapatmak isteyebilirler, bu kelimedeki ‘tımar’ kısmının somut halini, veya herhangi bir ilacın ne gibi fiziksel ve psikolojik reaksiyonlar doğurduğunu şahsen deneyimlemeden üstelik. sırf bu yüzden sanrı ve paranoya konusuna söven bir insanı, üzerine basa basa bir insanı, tamamen hayatımdan çıkardım geçenlerde. insanların hangi şartlar altında neler ile mücadele ettiğini bilmeden onları yok sayamazsınız.. 

insana gelirsek, kuranda insan yerden yere vurulur. Allah’ın bildiği bir şey var demekki.. tıpkı rpg türü oyunlardaki gibi, bu yaradılışın, belli seviyeleri vardır; -evrimden bahsetmiyorum- ve insan oluş bu seviyelerin ilkidir. tıpkı rpg oyunlarındaki başlangıç seviyesi gibi. herkese aynı zorluk seviyesi gelmese de ve bu anlamda bir eşitlikten söz edemeksek de, emin olun bir denklik vardır. tekrar etmiş olucam ama, kümeler konusundaki eşit ve denk kümeler meselesi bu sözünü ettiğim nane. ve büyürken bir karektere de -rpg oyunlarındaki gibi- bürünüp ilerliyorsunuz işte. sadece ben kazanmaya ve masadan yüklü bir miktar ile kalkıp, oyundaki diğerlerinin alın terini cebime atmayı değil, ganyotu istiyorum.. o yüzden yola kimle çıktığım, yani ortak olarak gördüğüm, birbirimizin elindeki kartlar olduğumuz dostların kim olduğu önemliydi. o yüzden ban yedi son beş yıl içinde, özellikle son beş ayda giderek artan bir hızda, odamdan telefonumdan ekranımdan gözümden kulağımdan dilimden nefretimden öfkemden sevgimden saygımdan, birileri.. 

2.

yaldızdı. ve bu konuda çok şey yapması gerekti. rap yapıyor, ama bunları kime dinletebileceğini bilmiyordu. yetiştirme yurtları ve koruyucu ailelerde geçti yaşamı. daha çok sokakta. yıldızlardan geliyordu ve yayınladığı son işin adı “eve gitmek istiyorum” idi. ganyotu patlatıp yakacağımıza dair inancımın güç kaynağıydı. yaşam destek ünitemdi. kardeşimdi. kuzenimdi. hiçbir cinsellik içermeyen bir tür aşk ile bağlı olduğum uzaktan sevgilimdi. eşimdi. eşiğimdi. yaldızdı. 

sonra yıldız oldu. yıldız olmaya karar vermedi. bunu istemedi bile. bundan rahatsızlık duydu. kaçtı. her şeyi ile ve bütünüyle. tamamen. her şeyden. o, evine gitmek istiyordu, geldiği yere, yıldızlara. ve başka bir şarkısında da dediği gibi, gelecekten geliyordu. yıldızlardan geliyor ve evine gitmek istiyordu. ve buna çok az kaldığını kendisi de benim gibi, ve bir çok başka varlık gibi, biliyordu.. 

3. 

yalnızdık. ve bunu pek sorun etmedik. herkes yalnızdı. sadece bunun farkında olanlar ve olmayanlar vardı. farkında olmak, zihninizdeki duvarların yıkılmasına neden oluyordu, acı verici bir deneyim ile. sonra, bizim yalnız olduğunun farkında olanlarla, hiçbir şeyi endike etme çabası gütmeden, dünyanın değişeceğini bilerek, görerek, buna göre yaşayarak, ve değişim sürecindeki, yani dip akıntının ana akıntının yönünü değiştirme gücünü bulacak çokluğa erişeceği ana kadar, bu değişim sürecindeki etki gücümüzün yani tuz miktarımızın bize kazandıracağı ünvan ve övgü ile ilgilenmeden, yaşamımıza devam ederdik. aynı masada oturduğumuz ve ruhumuzu açtığımız insanlar, bir ameliyata girip bizi değiştirmeye kalkarsa da, kıçlarının altındaki sandalyeyi çekip, dev bir ayna ile kaplı duvarla çarpışacakları güne kadar, oyunumuzda fasülyeden sayılmalarını tercih ederdik..  

4.

yalnızdı. özlemiştim. sadece sarılıp uyumak istiyordum, ona, öncesinde gözlerimdeki yaş bitip artık kan akacak dereceye varana kadar ağlayarak.. ulaşsam dahi, buna izin vereceğine dair bir umudum yoktu. ama sesi, kulaklığımdan zihnime, bir kardeşinden gelen öfke umut aşk ve devrimin yıldızlı nöronlarını ulaştırırcasına, ertesi güne sağ çıkmamı sağlıyordu.

5. 

yalnızdım. herkes gibi. ve bu konuda bir şey yapmam gerekmiyordu. yazmaya devam etmek dışında. elbet biri duyardı. benim de başkalarını duyduğum gibi. kulaktan kulağa oyunu gibi. kriptosu alıcısı olmayanlar dışında çözülemeyip, diğerlerine anlamsız ve tutarsız ve ‘akıl dışı’, yani ‘delice’ gelen ama aslen bir parola olan söz öbeği gibi. 

kapaktan sonraki ilk sayfasında “orada kimse var mı?” diye sorduğum bir yayınım vardı, 20 yıl önce bastığım. artık bunu sormanın bir öneminin olmadını biliyorum. asıl söylenmesi gereken şuydu:

ben buradayım. 

olmaya da devam edicem.

eve dönene değin. 

yıldızlardan geldiğimizin, bilincinde olarak.. 

dünya bir toz ve gaz bulutuymuş derler. ekleyelim; insan da, var olmadan önce bir balçık idi. süresi dolup tekrar toprak olduktan sonra, ölümsüz olarak dirilmek üzere, yer küreye indirildi. seninle beraber indirilenleri ve buna vesile kılınanları dost edinme, denilerek. 

yalnız değiliz!

// 23 04 28 03 28

* başlık eloy’un dawn adlı albümünden bir şarkısının ismidir. 

her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

..