Blog

  • yarı ölü

    aradan
    geçen uzun yıllardan ve
    bir
    şeyleri yoluna koymak için
    verilen
    mücadeleden sonra
    pes
    ettiğimi itiraf etmek istiyorum
    sizin
    dünyanız sizin kararınız
    ama
    neyse ki bayram bugün
    bugün
    bayram

    yok yani
    tatilmiş
    ve
    geçenlerde bir arkadaşımı
    muhtemel
    bir halı saha maçı için
    davet
    ettiğimiz de
    gelirim
    ama ben anlamam maçtan dedi
    birinin
    ayağını kırabilirim
    harbi
    mi dedim onu ciddiye alıp
    kimse
    benim ciddi olduğumu sezinlemese de o an
    iyiymiş
    benim
    ayağımı kıracaksan gel
    bi
    altı ay rapor alırım sanırım
    öyle
    değil mi?
    espri
    değildi
    üzerinde
    gülünülmüş olsa bile
    ve
    parmağıma bakıyorum bazen
    parmaklarıma
    hangisini
    kessem diye düşlüyorum
    ve
    yapabilirim bunu
    her
    an her saniye
    biraz
    daha yukarı çıkıp hatta
    elimi
    de kesebilirim
    sağ
    mı sol mu bilemiyorum
    biraz
    daha yukarı?
    dirsekten
    mi ayırsak bir parçayı
    ya
    da omuz
    boyna
    ne dersiniz?

    16.ekim.2013-
    08:00
  • geriye dönüşler – bölüm2



                                                      
    revisited
    1.
    bir
    anda belirdi bu kez. ne pencereyi söktü daha önceki gibi, ne de kapıyı çaldı.
    karanlığın ortasında belli belirsiz parlayan bir ışık gibiydi. başlangıçta
    anlayamamıştım. o olduğunu bilseydim, tedirgin bir şekilde kalkıp ışığı
    yakmazdım. ilk halüsinasyonlarım, ışık oyunları ve gölgelerden ibaretti, kabul
    ediyorum, var olmayan ve asla var olamamış insan siluetleri sonradan belirdi.
    bu kısımda, ‘hastalık ilerleyince’ diyebilirdim ama ne yazık ki hasta değilim.
    kendi hayatım üstüne yalanlar uyduruyorum, sonra bunlara inanıp zihnimde birer
    anı haline dönüştürüyorum, sonrasında biten bir öyküden arda kalanı merak
    ettiklerinde, hiç yaşanmamış şeyleri başıma gelmiş gibi anlatabiliyorum.
    ve
    dediğim gibi işte, bu kez bir anda belirdi. kalkıp ışığı yakınca, gelenin seçil
    olduğunu anladım. öylece durmuş bana bakıyordu ve elinde bir paket sigara
    yerine, bir ekmek arası vardı sadece. “karnın aç mı?” diye sordu. elinde
    tuttuğu ekmek ile, sorduğu soruya vereceğim klasik ilk tepki mi ekarte etmişti,
    iyi tanıyordu beni, “sen açsan bir şeyler ayarlayalım?”, bunu diyemezdim, ve
    sustum, öylece, elim masanın üzerindeki pakete doğru giderken. “bırak onu”
    dedi, “silahını yere at” tonunda.. sessizlik..
    “sana
    bi şey sordum?”
    “saat
    gecenin üçü be kızım” dedim, “uyuycam ben”
    “uyumuyordun”
    “ışığı
    kapatmıştım ama”
    “evet,
    tam üç saat önce, ve üç saattir gözünü bile kırpmadın.. uyuycakmış..”
    kişinin,
    bir halüsinasyon ile konuşması, bilinçdışı bir deneyim olabilir, ama daha da
    kötüsü, kendi kendinizle konuşuyor olduğunuz gerçeğidir. kendi zihninizin
    içinde.
    “neden
    geldiğimi biliyor olmalısın bu kez, sormadığına göre..”
    “ben
    hiçbişey bilmiyorum”
    “bildiklerinden
    kaçıyorsun daha çok adamım”
    “bi
    siga…” sözümü kesti,
    “ekmek?”

    ısırık aldı, elini uzattı sonra, avcu yukarıya dönük, elimi uzattım, tuttu ve
    yanına çekti beni, yere, halının üstüne, yanına oturdum. ekmeği yere bıraktı.
    ağlıyordum. yere bakarken. halıya.
    “yeşile
    boyayalım mı” dedi, “halını. ne dersin?”
    ağlamam
    hıçkırık haline dönüştü. ve nefes darlığına. içime havayı çekiyordum, ama
    girmiyordu lanet olası, zorluyordu beni.
    “zorlama”
    dedi seçil, “bırak canı ne istiyorsa yapsın ciğerlerin”
    “o
    zaman bi sigar…”
    “ne
    söylemek istediğimi biliyorsun girdo, bunu kast etmediğimi de, sigara sigara
    sigara, bok var sanki”
    “bok
    var evet” dedim, ama sakince, kısık bir sesle, normalde kızmışken, ya da
    kızarak, sert bir tonda, ve kinayeli bir şekilde söylenebilecek bir şeyi, ben,
    “başka çarem yok” der gibi söylemiştim, “evet bok var” da demiş olabilirim, ama
    duygu buydu ve, o dönüp, bir katilin, işlediği cinayetten sonra aynada kendine
    bakıyormuş gibi bir ifade ile baktı bana, 
    “hepsi bizim hatamız”
    “biz
    kim lan?” dedim, “siz kimsiniz? neden artık yoksunuz, neden artık yokuz, neden
    artık yokum”
    “cümleyi
    şu şekile sokabilirsin” dedi
    “sokmuşum
    cümlesine” dedim, “doğru kelimeleri asla bulamadım”

    ’neden artık yoklar’ nasıl?”
    “tabii,
    ikinci çoğuldan birinci çoğula oradan da birinci tekile geçmişken hele”
    “neden
    olmasın, üçüncü çoğul da kurtarmaz gerçi, sorduğun bu soruyu, öyle değil mi?”
    “üçüncü
    tekil de kurtarmaz ama güzelim”
    “neden
    olmasın?” sonra tekrar etmeye başladı, “neden yok, neden yok, neden y…”
    aynı
    kelimeyi üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince tanrı oluyormuşsun,
    demiştim ona bir keresinde, tuncay’ın söylevlerinden arda kalanlarla veriyordum
    vaazımı o zamanlar, çünkü o ölmüştü, yerine beni bırakmamış olsa da, ondan
    kalanlarla başlıyordum tüm cümlelerime, ve gene söyledim, o tekrarlarken,
    tekrarladım, “aynı kelimeyi, üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince
    tanrı oluyormuşsun. 11 kez söyleyince hiçbir şey olmadığının farkına varıp,
    27sinde anlamını kaybedebilirsin. otuzbirinde de ne olduğunu unutup, söylemeyi
    bırakırsın zaten. tekrarladığın şeyin. kendinin”
    “ama
    biri hatırlatabilir” dedi, tekrarlamayı bırakıp
    “doğru
    kelimeleri bilmediğimi söylemiştim” dedim ona,
    “sen”
    dedi, “bence, yanlış kişiyle konuşuyorsun, ve o yüzden geçemiyorsun, ikinci
    tekile, çünkü anlatman gereken kişi ben değilim, ve sen, karşında olmayan
    birine ‘neden yoksun’ diyemezsin, ama söylemek istediğin bu, ve o karşında
    olunca da, bunu diyemezsin, var sanırsın çünkü, ve vardır da belki, ama öyle
    bile olsa, ya da gerçekte var olmasa da, o an karşındayken, ‘yoksun’u
    kullanmaktan korkarsın, ‘olsana’ya geçemezsin mesela”
    “git
    başımdan” dedim ona, “ölsene sen de, tuncay gibi, özlem gibi, ya da refik gibi
    ortadan kaybolsan ya, neden seni kaybedemiyorum ben?”
    “tuncay
    ölmedi, refik de ortadan kaybolmadı, biliyorsun bunu, çağırmamı ister misin?”
    “git”
    dedim. kapıya bak dedi. kapalı olan kapıya. ve biri geçti oradan. yan odadan
    tuvalete geçen biri. ama yalnızım evde. kimse yok. var. hayaletlerle yaşıyorum,
    günlerdir, yıllardır, ve kimseyle konuşmak istemiyorum artık, kimseyle
    görüşmek, sarılmak, özlemek, beklemek…
    sözümü
    kesti seçil. ama içimden konuşuyordum. ama kesti. düşüncemi. bilinçaltımdan
    değil, önsezimden çıkıp gelmişti..
    “yalan
    söylüyorsun”
    “yalan
    düşünüyorum”
    “ama
    yalandan yaşayamazsın adamım, bir şeyler hissetmek zorundasın”
    “diğerleri
    nasıl yapıyor o halde” dedim, “işyerimdekiler, otobüstekiler, barlardakiler,
    ordakiler ve burdakiler, nasıl oluyor da sevmedikleri her şeye katlanıp,
    üzerine bir de kahkaha ile gülebiliyorlar?”
    “sen
    de gül”
    “ama
    geçmeyeyim de mi?”
    “sen
    hiçbir şeyden geçemezsin zaten” dedi,
    “gece
    iş var” dedim
    “gitmezsin
    olur biter”
    “ama
    dün de gitmedim”
    “sahi”
    dedi, “dün naptınız, eve de gelmedin?”
    “bilmiyormuş
    gibi konuşma” dedim ona
    “biliyormuş
    gibi konuşsana” dedi, “sahi lan, neden biliyormuş gibi konuşmadın”
    “biliyordu
    zaten, yani biliyor olmalı”
    “onu
    demiyorum lan” dedi, “sen biliyor gibi konuşsaydın, biliyorum bilmiyorsun da”
    “hiçbirşey
    bilmiyorum ben”
    “hı
    hı” dedi, umarsamaz bir tonda çıkarılmış bir ses..  hıhı, anladım, dinliyorum, peki ya sonra,
    devam et, gibi değil, çok duyduk bunları, gibi daha çok, “hı hı”
    “doğru
    kelimeleri hiçbir zaman bulamadım”
    “sen
    ne zaman doğru kişi oldun ki oğlum” dedi, “meseleye buradan bakalım, yanlış bir
    şey yapmadın, zaten yanlışsın sen, hayatın boyunca yanlış oldun
    “he
    he, tabii” dedim, “bingo”
    “öyle
    tabii oğlum” dedi, “kendin gibi de üç dört tane yanlış buldun, bi parkta şarap
    içip hayatınızdaki doğruları götürüyorsunuz işte”
    “nereye
    götürüyoruz kızım ya” dedim, “hiçbirşeyi bir yere götüremiyorum ben,
    varamıyorum.”
    “vardın
    bile belki, önceden vardın, beklemen gerekiyordur, erken gelmişsindir, o
    yüzden…”
    “o
    yüzden ne seçil? o yüzden ne? varmadım. yokum. yoksunuz”
    “senin
    sigaran gelmiş” dedi, “saçmalamaya başladın” bi sigara yaktı kendine. bana
    vermeyecekti. biliyordum.
    “ben
    hep saçmalıyorum” dedim, “o yüzden bu kadar çok sigara içiyorum”
    “he
    tabii, ve o yüzden bu kadar az yemek yiyorsun, bu kadar çok alkol alıyorsun, bu
    kadar çok susuyorsun, bu kadar çok yazıyorsun, hepsi saçmaladığın için, hepsi
    kendini iyi hissetmediğin için de mi? nedenleri sonuç gibi algılamaya devam et
    sen. x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”
    “kurduğum
    denklemlere müdahale etme” dedim ona
    “nedenleri
    sonuç gibi algılamaya devam et işte, bişey demiyorum”
    “işe
    gitçem ben”
    “bu
    saatte?”
    “evet
    bu saatte, nolmuş, istediğim zaman gitmeyebiliyorsam, istediğim zaman da
    gidebilirim”
    “uyuycaktın
    hani?”
    “uyucam
    evet. diğer odadakiler kim”
    “refik
    ve tuncay. çağırayım mı?”
    “git”.
    “çağırayım”
    “gider
    misiniz?”
    “siniz?
    hepimiz mi?”
    “evet
    hepiniz. özleminizi de alıp gidin, ki yok zaten”
    “var
    ama şu an burda değil”
    “yok”
    dedim, “hiç olmadı. hiç olmadınız. hem daha önce gitmiştiniz. 2001 yılında. hepiniz
    birden. bi yerlere. peşpeşe. hatırlıyor musun.”
    “unutarak
    yaşayan sensin” dedi bana, “gün içinde yapman gerekenlerden, geçmişte olan
    bitenlere kadar, her şeyi.”
    “tekrarlamak
    için unutuyorum ben” dedim ona, “biri tekrar hatırlatsın diye unutmuş gibi
    yapıyorum, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak için. aynı taşa tekrar takılıp
    düşmek için, daha önce yerden kaldıranın yüzünü unutmam gerekiyor”.
    “güldüler
    ama sana”
    “o
    lisedeykendi. evet, taşa takılıp düşmüştüm, ve arkamdan gülmüşlerdi”
    “olsun,
    ha lisedeyken, ha dün gece, ne fark eder?”
    “dün
    gece gülmediler” dedim ona,
    “dün
    gece de mi düştün sen?” dedi,
    “ya..
    bilmiyormuş gibi yapma allah aşkına ya” dedim ona, “zihnimdeki labirentlerden
    kurtulup, karşıma geçiyorsun, sonra da olan biten hiçbirşeyden haberin yokmuş
    gibi konuşuyorsun”
    “ha
    evet” dedi, sigaradan bir nefes daha çekip, dumanı havaya, tavana doğru
    üflerken, “sahi, dün gece de düştün, koşuyordun, otobüse yetişmek için, taşa
    takılıp düştün, sonra yanından geçenler bir şeyin var mı iyi misin dedi, öncel
    senin önünde koşuyordu, geri döndü..”
    “hikayeyi
    biliyorum” dedim ona, “anlatman gerekmez”.
    “iyi
    misin peki?”
    “siga..”
    “önce
    ekmeğini bitir”.
    “benim
    değil o”
    “girdap,
    önce ekmeğini bitir”
    “benim
    değil”
    “bi
    kere de doğruyu söyle olur mu? ve bunu yaparken, açıklamalardan geç, açıklama
    kısmında içinden konuş, nedenlere ihtiyacı yok insanların”
    “o
    zaman hep susarım. sonuca gelemiyorum.”
    “sonuç
    yok zaten oğlum” dedi, “al iç. başlangıcı da yok. akar gider”
    “yazdım
    ben onu.”
    “sen
    her şeyi yazdın zaten, biri konuşmaya başlayınca, ben yazmıştım ya öyle bir şey
    diye söze girip muhabbeti sikiyorsun her defasında”.
    “yazdım
    ama..”
    “yaşamadın.
    yazdın sadece.”
    “yaşama
    konusunda yetenekli değilim” dedim, sigarayı yakıyordum, az sonra havaya
    uçacaktık. hava kaçıran bir akciğere sahiptim.
    “saçmalıyorsun”
    dedi, “anlat hadi. noldu sonra? en son otobüse koşarken düşmüştün.”
    “hiç..
    yanlış kelimeler..”
    “doğru
    zamanda mı bare?”
    “bilmem.
    zamanın doğrusu var mıdır?”
    “doğusu
    da vardır zamanın.”
    “seni
    anlamıyorum” dedim, hayaletime.
    “biri
    geçiyor” dedi
    “çoktan
    geçti dedim, saat dört oldu”
    “yok
    lan bu kez saat değil, kapıya bak”
    kapıyı
    açma konusunda kararsızdım. olabileceklerden değil, olmayabilecekten
    korkuyordum. refik ve tuncay diğer odadan, peşpeşe çıkıp salona geçti. kapının
    buzlu camından görülebilen siluetler.. özlem nerdeymiş dedim seçile.
    bilmediğini söyledi.
    “bilmem.
    bilmiyorum. kalk hadi.” ayağa kalkıp elimden tuttu. “kalk”
    “seçil,
    yapma bunu. daha fazla delirmek istemiyorum ben.” kolumu çekiyordu,
    “hasta
    değilsin sen, evin içinde, kimsenin görmediği, göremediği, bi kaç tiple beraber
    yaşıyorsun, hepsi bu”
    kapıyı
    açıp, diğer odaya geçtik. yeşil bir halısı olan, kırmızı bir gece lambası olan,
    her şeyin her yere dağıldığı, ama buna rağmen epey derli toplu görünen, bir
    odaya. tuncay sehpanın üzerindeki tozu çizgilere bölerken, refik telefonla
    konuşuyordu. kardeşiyle. “ne zaman gelirsin?”
    odaya
    girip, “naber” dedim
    “hiç
    işte lan” dedi tuncay, “resim yapıyorum ben”
    “kapattı”
    dedi refik, “gelmicekmiş.” ben refik’in dediğine aldırış etmeden, doğrudan bana
    söylediği halde..
    “ne
    resmi” dedim,
    “resim
    işte” dedi, “amfetaminden resim yapıyorum sehpanın üzerine. sonra resmimi
    burnumuza çekicez. parça parça. ki beynimize kazınsın, tablom. ama her parçası
    birimizde olucak, böylece ancak bir araya geldiğimizde tamamlanmış olucaz.
    “amına
    koyyim senin tuncay” dedim ona, “ben keyfimden sormadım demi refik’e kimle
    konuşuyorsun, neden gelmicekmiş, nolmuş diye, bir araya geldiğimizde
    tamamlanmış olucakmışız da, amına koyyim. yok işte.” bağırıyordum ve ağlıyordum
    da.
    “tamam
    lan dedi” tuncay, “resmin bi kısmını çizmedim zaten, onu sana bıraktım, senin
    çizdiğin kısmı da, özleme saklıcaz.”
    “bira
    var mı” diye sordu seçil, araya girip, en azından konuyu değiştirme ve
    sakinleştirme adına.
    “bilmem”
    dedim, “vardır herhalde, şarap var galiba, dolaba baksana bi”
    “müzik
    açalım” dedi refik, “bu saat ondan sonra meselesini naptın sen?”
    “çözdük
    onu ya” dedim, on dakka uzaklıkta bi adam var, abi satıyor musun diye
    sorduğumuzda, ‘satıcam tabii, sikmişim polisi, bi ton borcum var benim’ dedi.
    şarap var ama şimdilik.”
    “güzel
    demiş” dedi seçil.
    “şarabı
    da güzeldi” dedim.
    refik
    bi sigara attı bana. havada kaptım. tuncay resmine devam ediyordu. seçil şarabı
    almaya mutfağa geçti. geri dönmüşlerdi. geri dönmüştüm. geri dönmüştük. ve
    çalan telefon, bristolün alan koduna sahipti.. “bileti aldım. ilk uçağa
    yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde, gelmenize gerek yok, bize bir şeyler
    de getiriyorum gelirken.”
    2.
    gecenin
    sonunda üçü de sızmıştı. refik ve seçil, çekyatın üzerinde, birbirlerine
    sarılmış, tuncay ise tekli koltukta, ayaklarını sehpaya uzatmış halde kalmıştı.
    telefonun çalmasını bekliyordum. sarhoştum. şarap sadece. tuncay tablosunu
    tamamlamış sayılırdı, bana bıraktığı kısım duruyordu sadece, ve çekmemiştik.
    bekliyorduk. bekletiyordu. ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama, benim de ne
    yapmak istediğim belirsizdi. her şey belirsizdi aslında. işe mi gitmeliydim..
    işe gitmeliydim aslında. dün gece de. ondan öncekisinde de. daha daha önceki
    seferlerimde de.. es geçmiştim ama. hemen hemen her şeyi. delirmenin sınırında
    durduğumu biliyor, buna rağmen kafamı toparlamak için çabalamıyordum. kimse anlamazdı.
    o yüzden anlatmıyordum. seçile göreyse, kimseye anlatmadığım için, kimsenin
    anlamayacağını düşünüyordum. bana, bir şeylerin yerini değiştirmemi teklif
    ettiğinde dün gece, ne kast ettiğini çok iyi biliyordum, odadaki bir eşyanın
    yeri bile olabilirdi bu, ya da cüzdanı artık sağ yerine sol arka cebe atmak. ya
    da her şeyin giderek kötüye gittiğini değil de, kötüden geriye geldiğini. iyiye
    doğru olmasa bile. somut değişiklikler, soyuta aks eder miydi bilmiyorum.
    kafamı toparlayamadığım için mi odam dağınıktı. önce nerden başlamak gerek diye
    sormuştu bana dün gece tuncay, ebesini siktiğimin herifi tablosundan
    bahsediyordu ama onun söylediği her şey, başka herşeyle ilintili olabilirdi.
    onunla konuşuyorsanız, geniş alanda düşünmeniz gerekiyordu, yaptığı ortalarda
    top, kendi ceza sahasında ki adama bile gidebilirdi. sol ayağım ağrıyordu, yara
    olmuştu, düştüğüm için, hem de birkaç yerden, sanırım bi gün önce ki gece
    kanamıştı, ama hissedememiştim, “merhem sürelim moruk” demişti refik, “sikmişim
    merhemi” demiştim. üzerine de tuncay, her zaman ki lakayt tavrı ile, “ben de
    meryemi siktim” demişti, “ardından isa doğmadı ama.” ne demeye çalıştığını
    anlayamamıştık ama, bakıldığı zaman bazen, aşırı seksist davrandığı
    söylenebileceği halde, bir kadının incinmemesi için, kendi canını verebilecek
    kadar, hassasiyetliydi. ve orada öylece sızmıştı işte, gece. son sözü, sızmak
    üzereyken, ben ona seslendiğimde, “ben iyi biri değilim” oldu.
    bi
    sigara yakıp, balkona çıktım. telefonu da yanıma alarak. yoldan geçen insanlara
    bakıyordum. işe giden insanlar. okula giden çocuklar. arabalar. bulutlar.
    hafiften esen rüzgar ve ortaya çıkmamak konusunda inat eden güneş. telefon
    çaldı ardından. “alo?”
    “nerdesin
    lan sen?”
    “hiç
    abi” dedim, “bilmiyorum”
    “telefonun
    niye kapalıydı gece”
    “ben
    de kapalıydım çünkü”
    “gene
    fazla mı kaçırdın piizi.”
    “evet,
    ama…”
    “başka
    şeylerde var bu kez de mi?”
    “hı
    hı” ve yüzümde patlarcasına bir cümle kurdu vardiya amirim, üstelik bunu laf
    sokarcasına değil gülerek söylemesi, tokadın şiddetini arttırdı, bu amaçla söylenmemiş
    olsa da onun tarafından..
    “senin
    yerine ben geçtim makineye oğlum, lan ara ara, saat bir oldu, iki oldu, yok”
    ne
    diyeceğimi bilemedim, sustum sadece, ve o ardından, her zaman ki iyi niyetiyle
    “haber
    verseydin bare” dedi, “akşama gelicen mi?”
    “inşallah
    abi”
    telefonu
    masanın üstüne koyup, yere bağdaş kurdum. sırtımı balkonun demirlerine
    dayayarak, içeri, odaya, daha doğrusu henüz açılmamış ve belki de hiç
    açılmayacak olan panjurlara bakıyordum. sigara bitince tazeledim. ne kadar
    zaman geçtiğini bilmiyorum. bir ara yağmur yağmış. ayağa kalkıp yolların ıslak
    olduğunu görünce fark ettim bunu. uyumamıştım ama. sigara üstüne sigara içmiş,
    en sonunda biten paketi buruşturup ayağa kalkmıştım. kül tablosunda bir şaheser
    yarattım mı bilmiyorum ama onu da elimden düşürünce, sağlam bir küfür ettim
    kendime. sese uyanan seçil balkona koştu. “adamım ben toparlarım, sen git bi
    kahve yap bize” dedi.
    “herkes
    beni idare ediyor” dedim ona.
    “herkes
    kim lan?” dedi.
    “herkes
    işte” dedim. “işyerindekiler, ailem, arkadaşlarım, siz.”
    “bizi
    karıştırma” dedi, eğer saydığın ve içinde kendini var etmediğin herhangi bir
    kategoriye bizi de eklersen, külahları değişiriz”
    “kukuletaları
    değişelim” dedim. güldü ve gözleriyle mutfağı işaret ederek, “kahve” dedi.
    “hadi”
    odaya
    girince, panjurları açtığını gördüm. “biraz ışık girsin kaparız” dedi,
    “odayı
    havalandırmak gibi yani” dedim
    “ışıklandırmak
    diyelim”
    “hava
    kapalı ama”
    “onu
    da açarız, eğer istersen kar bile yağdırabiliriz izmire”
    “sigara
    bitti” dedim.
    “ben
    alırım” dedi, “para kaldı mı?”
    “yazdırıyorum
    yahu”
    3.
    saat
    sabahın sekizi olmuştu. ve hâlâ çalmamıştı lanet olası telefon. uçak düşer diye
    endişe etmiyordum. özlem uçağın tuvaletinde intihar ederse, hastaneye
    yetiştiremezler diyeydi, endişem. “bu kadar tedirgin olma, gelicek” dediğinde
    seçil, ne için endişe ettiğimi de biliyordu, hepimiz endişe ediyorduk,
    sürprizlere bayılırdı özlem, özellikle bu sürpriz kendi ölümü üzerine
    kurgulandıysa, ve onca yıl, neden ölü taklidi yaptığını, sormayacaktım ona.
    söyleyeceklerinden korkuyordum. ya da ağzıma sıçacağından. birkaç cümle içinde.
    ona gitme dediğimde, ilk seferinde, fena kapışmıştık. kapışmamıştık aslında, o
    birkaç şey söylemişti, beni yatıştıran, ben de susmuştum. gelicem, gider
    gelirim. falan filan. sonrasında, temelli gideceğini söyledi, ve ben o gün, 2
    saat boyunca, sustum. biliyor olmalısınız, tabii okuduysanız, en azından ben,
    ne anlattığımı biliyorum, ne yaşadığımı da.
    anlatmadığım
    çok şey var. anlatırım belki. zamanla. hikayedeki ara boşlukları merak
    ediyorsanız yani. ki sanmıyorum. bir kişi dışında hiç kimsenin umurunda değil..
    olan biten.
    ayağım
    ağrıyor dediğimde seçile,
    “sikmişim
    ayağını” dedi refik, yatakta gerinerek, gözlerini açıp, “sana merhem sürelim
    demiştim”
    “ben
    de sikmişim merhemi demiştim” dedim.
    gülümseyip,
    kafamızı tuncaya çevirdik. bir şeyleri sikme sırası ona geçmişti ama onun
    gözlerini açıp bir şey söylemesi için önce bizi duyması gerekiyordu. yoksa
    kaçırmazdı bu fırsatı. hepimizi gülümsetecek bir küfür sallar, ardından
    hiçbirinizin anlamayacağı felsefesinden parçalar sunardı.
    sahi,
    herhangi biriniz, şu ana kadar olan bitenle ilgili, herhangi bir mantık hatası,
    saçmalık, ya da iğretilik hissettiniz mi? ben çok hissettim. 31 bir yıldır
    kusamadığım bir cenini taşıyorum zihnimde. ne büyüyor, ne ölüyor.
    bi
    üçlü sarmaya başladı refik, yataktan doğrulup. “akşama doğru anca gelir” dedi,
    kardeşini kast ederek. “direk uçuş yok, biliyorsun, amsterdam üzerinden
    geliyor”
    “gelirken
    bize bir şeyler getircem demişti, o yüzdenmiş demekki”
    “bilmiyorum
    da, on dakka içinde fikir değiştirdiğine göre, başka bir şey de olabilir,
    içicen mi?”
    “olur”
    yakmam
    için bana uzattı cigaralığı.. yaktım.
    4.
    yeşil
    halılı odada oturuyorduk. ya da yeşil odalı halıda. ne fark eder? oturuyorduk
    işte. tuncay da uyanmıştı. bir ara bi öksürük sesi geldi mutfaktan. ayağa
    kalkınca ben, nereye gittiğimi sordu tuncay, “babama bakmaya” dedim, “baban
    mı?” diyince refik, şaşkınlık içerisinde.. seçil’in ona uyarır gibi hafifçe
    vurduğunu ve bana “tamam bak, gelirken de su kapsana ya, susadım” dediğini
    söylersem, sizin de kafanızda bir soru işareti uyanır mıydı? ben de uyanmadı.
    en azından o an. ve “neler oluyor” dediğimde de, pas vermediler. ve neler
    olduğunu, şu an düşününce, o günlerden 44 yıl sonra yani, yetmiş beş
    yaşımdayken, babamın benim yüzümden mi öldüğüne ya da benim herhangi birinin
    yüzünden mi yoksa kendi manyaklıklarım yüzünden mi delirdiğime, hâlâ karar
    vermiş değilim. iyileştim gerçi. annem öldü ve babam öldü ve abim intihar edip,
    ablam şeker komasına girip çıkamadı, yiğenim evlenince, ben de bi başıma
    kalakaldım bu odada, bu evde, bu salak hayatımın içinde bi yerlerde. sıkışıp
    kaldım. ve ardından, eski halüsinasyonlarıma ya da halüsinasyon olduğuna
    herkesi inandırdığım kendi gerçekliğime geri döndüm.
    “baba”
    dedim babama, mutfağa gidip, “bir şey lazım mı?”
    “arkadaşların
    mı geldi” dedi
    “evet.
    ama. yani. şey. sen.. onları…”
    bingo.
    ama bi saniye. nasıl yani?
    kehanetimi daha
    önce düşleyebilmiş miydiniz?
    telaşla,
    ve hızlıca, odaya dönüp
    “defolup
    gidin” diye bağırdım onlara, “hemen şimdi, hiç vakit kaybetmeden, tüm
    eşyalarınızı ve yaşanmışlıklarımızı alıp, gidin”
    “bizim
    moruk iyice kafayı yedi” dedi tuncay, çünkü durumu idare etmesi için diğer
    ikisi, kontrolü ona bırakmıştı, ve bunu da, yaklaşık olarak ben onları
    kovduktan üç dakika 17 saniye sonrasında söyledi. hazır cevap joe’muz form mu
    kaybediyordu yoksa durum sandıklarından ve sandığımdan ve sandığınızdan daha mı
    karışıktı. “hâlâ anlamıyorsun de mi?” dedi,
    “evet
    anlamıyorum” dedim, “anlamak istemiyorum, böyle iyiyim ben, tamam mı? bu
    yaşantı içerisinde, gayet iyiyim, neyin gerçek neyin hayal olduğu umrumda bile
    değil artık, kayboldum, aramayın, beni bulamazsınız, düştüğüm yerde, kendimi
    aramaktan vazgeçtim. hem annem gelicek birazdan. sizi burda görmese iyi olur.
    uyucam ben. işe gidicem gece. defolup gidin”
    “beraber
    gidelim mi?” dedi tuncay, “ne dersin? senin o aptal kafana gerçek bir kurşun
    sıkmamızın zamanı geldi hem. o işyerim dediğin çöplükte de hâlâ kafana dank
    etmiyorsa gerçek, kafana gerçek bir kurşun sıkarız olur biter”
    “harbi
    mi” dedim, “yapsanıza öyle bir şey?”
    “telefon”
    dedi refik. “sessiz olun bi saniye..” açtı. “alo.”
    “nerdeymiş”
    dedim
    “bi
    saniye” dedi bana ve balkona çıktı sesini parça parça duyuyordum ve ben
    duymayayım diye de sanıyorum tuncay yüksek seste bir şeyler zırvalarken, seçil
    de balkona çıkamayım diye önümde dikiliyordu. anlam veremediğim o kesik
    cümleleri şöyle tamamlamıştım o gün kendi zihnimde ve yanılmadığımdan emindim..
    “gelmek
    zorundasın.. bak.. ya anlıyorum tamam! ama.. ama, bak, bi saniye.. giderek
    verebileceğin en büyük zararı vermişsin zaten adama tamam mı! gelmek
    zorundasın.”
    içeri
    döndü refik. telefonu elime vererek, “hiçbir şey sorma bana” dedi, “dilersen
    kendin ara, ama bana sorma.. tamam mı?”
    numaraya
    baktım. hala bristolün kodunu taşıyordu. yere çöküp, sehpadaki resmi
    tamamlamaya başladım. bir yandan ağlarken. başım döndü galiba. geriye doğru
    düştüm. sırt üstü. bayılmışım. kendime geldiğimde, odamdaydım ve saat gecenin
    üçü müydü, ertesi günün üçü mü bilmiyorum ama, duvardaki saatin akrebi üçün
    yelkovanı 5’in üzerindeydi. panjurları hiç açmadığım, üzerine örtülü olan
    kapkalın bir perdeyi de bi gram bile oynatmadığım için, odamın rengi pek
    değişmiyordu, ışık yanıksa aydınlık, kapalıysa loş veya karanlık.
    ayağa
    kalkıp diğer odaya geçme konusunda kararsızdım. onlarla mı karşılaşacaktım,
    yoksa annem ablam yiğenlerim ve abimle mi? hiç ses de gelmiyordu. gerçeklik
    algınızı tamamiyle yitirdiğinizin farkına varınca, algınızın gerçekleyebileceği
    ve başkalarına doğrulatma şansınız olan her şeyi ret etmeye de
    başlayabilirdiniz. ben öyle yapmıştım en azından. özlem kendini suya attığında
    mesela. ve birkaç kişi onu kurtardığında. “adamım bak, ben gerçeğim” dediğinde.
    şu an ise, neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğu konusunda tekrar şüphe etmeye
    başlamıştım. ve bu durum, öncekine göre daha da kötüye gittiğimi gösterirdi.
    hastalık ilerlemiş, ve beynimde ki tüm ölü hücreleri de birer zombi haline
    getirmişti. zihnimin koridorlarında, yaşayan ölülerin otuzsekizbininci
    versiyonu çekilirken, kimden yana olacağıma ya da kimin ölü olduğuna karar
    vermekte zorlanıyordum. dün geceden sonra, emin olabileceğim hiçbirşey
    kalmamıştı geriye. bir kadın tarafından ret edilmiş, onun öncesindeyse çok
    berbat bir şekilde yere kapaklanmış ama umursamamıştım yara bereyi. hemen ayağa
    kalkıp eşofmanımı çıkardım. yaralar hâlâ duruyorsa o gece gerçekten düştüğüm
    anlamına gelebilirdi. ama.. ya da bu hâlâ, halüsinasyondan yaralarımı gördüğüm
    anlamına da gelebilirdi. olsun. yine de deneyecektim şansımı. kalktım. ve
    kalkar kalkmaz halıya düşmem bir oldu. başım hâlâ dönüyordu. sese gelen annem,
    ya da seçil, seçil annem miydi, annemi seçil olarak mı görüyordu zihnim,
    psikozun yoğun halinden çıkamamış mıydım yoksa gerçekten seçil mi gelmişti
    odaya, bilmiyorum. geldi işte. biri geldi. ışığı yakıp yanıma yattı. “hepsi
    geçicek, sakin ol, tamam mı? seni seviyoruz”
    “hı
    hım”
    tekrar
    uykuya daldım.
    4.
    eski
    zamanların birinde. ikinci psikozumda. yani 2009 yılında. ablam üzerime çıkmış,
    omuzlarımdan beni yere bastırıyorken, annem olan bitenlere uflayıp tıkanıyordu.
    babamsa diğer koltukta kaygılı bir şekilde yüzüme bakıyordu. ve bana göre,
    annem kurban edilmemi isteyen şeytan, ablamsa boğazımı kesmeye çalışan kabildi.
    babamsa tanrı.
    tabii
    bunları zihnimin uydurduğunu, olanzapin etkili bir atraksiyonu içtikten sonra
    fark ettim. ama şu an, ne ilaç almak ne de bir psikoloğa görünmek istiyordum.
    gerçek dünyaya dönmekten daha çok korkutan hiçbir şey yoktu beni. gerçeği merak
    etmiyor, öğrenmeyi de arzulamıyordum. üçüncü psikozda mıydım? ya da
    birincisinden hiç çıkamamış mıydım? ya da sadece başkalarına psikozda olduğumu
    söylediğim zamanlarda mı gerçeğimi yaşıyor, çıktığıma inandırıldığım vakitlerde
    mi gerçek psikoza giriyordum. bilmiyorum. yani bilmiyordum. şu an, bu hastane
    bahçesinde, 75 yaşında bir adam olarak, size her şeyi anlatıyorsam, henüz tüm
    detaylarıyla olmasa bile, anlatıyorsam, bu, öğrendiğim anlamına gelebilir.
    gelebilir değil, geliyor, kesin ve net olarak. ama o günlerde, ve daha
    öncesinde, ve daha sonrasında, seçil’in baştan sona haklı olduğu tavsiyeyi
    kabul etmeseydim, şu an kardiyoloji bölümü yerine akıl hastanesinde yatıyor
    olurdum. “x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”


    reincarnated
    1.
    soracak
    olursanız eğer, neden başlıklara, ingilizce isimler verdiğimi, bunun bir
    açıklaması yok. ama hoşuma gidiyor. matrix’in ‘re’ ile başlayan eklere bölünüp
    devam ettiği vakitlere nazire yapmıyorum. ama eğer hayatınızda, on dakikalığına
    bile psikoza girmiş olsaydınız, ve materyalist açıklamalardan bi haber
    bilginizle, konuya odaklansaydınız, makineye bağlı bir fanusun içinde
    yaşadığımızı deklare eden felsefeye gıpta ile bakardınız. işin gerçeği ise,
    makineye bağlı birer fetüs olduğumuz.. ah kapitalizm vah kapitalizm.
    işe
    gittim o gün gece. ama size bundan bahsetmeyeceğim. geri sarıcam bandı. epey
    geri. ama sarmadan önce, şunu söyleyerek, arda kalanı tahmin gücünüze paslamayı
    düşünüyorum: özlem’le telefonda konuşan refikti. her iki seferinde de. ve ilk
    konuşmasından sonra, çalan telefon, benim telefonumdu, gelen çağrı değil, mesaj
    tonunda ötmüştü,  açtığımda, “bileti
    aldım. ilk uçağa yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde…” zırvasını okumuş,
    ertesi günse refik’in balkonda bana çaktırmadan konuşmasına şahit olmuştum.
    geriye döner mi? ne dersiniz? biz geriye dönsek? beş yıl öncesine? “5 yıl
    önce.. karşıyaka’da bir evdeyim..” hatırladınız mı? yok hayır, düşününce, ve
    bunları anlatırken içinde bulunduğum zaman dilimini referans alıcaksam, 57 yıl
    önce şeklinde başlamalıyım. ama ben 13 yıl önceydi diye başlamayı tercih
    ediyorum. 57 çok uzak görünüyor gözüme. 2001 yılı şubat ayıydı desek? çok
    susuyorsun sevgili okuyucum, çok..
    2.
    2001
    yılı şubat ayı. karşıyakada bir evdeyim. ev üçüncü katt… ezberleyemediniz mi
    hâlâ? ben sıkıldım artık, tekrar etmekten.. geçelim..
    refik
    bir üçlü sarıp seçil’e uzattığı sırada, kolumu özlem’in boynuna atıyorum,
    kendime çekmek için. o ise üfleyip, ayağa kalkıyor. odanın kapısını açıp
    çıktığında özlem, seçil’le göz göze geliyorum. gözlerini kısıp, dudaklarını
    birleştirerek içeri çekiyor. tarif edebildim mi o hareketi? yani duyguyu?
    yeteneksiz bir yazardan ancak bu kadarı çıkar. idare edin. devam ediyorum. siz
    devam etmeyecek olsanız bile, okumaya, buna mecburum. başka çarem yok. şu an
    yaşadığım hayatı düşünecek olursak, 3 saat uykuyla duran ve bir saat sonra gece
    vardiyasına gidicek olan yazarınız.. şşşt, gerçekliği öldürme..
    gerçekleşebilecek hiçbir şey kalmadıki, ya da hepsi gerçek..
    içeri
    döndüğünde, boş olan tek koltuğa geçti özlem. refik o sırada, “sikerim böyle
    hayatı” diyerek kalktı ve çıkıp gitti.
    “bişey
    söylesene be” dedi özlem. iki saattir tek satır konuşmamıştım ve sabahın
    köründe bristole gidicek olan uçağa bir bileti vardı. bu sefer brüksel
    üzerinden.
    “ben
    yukarı çıkıyorum” dedi seçil, ve çıktı. ve bugüne kadar kaçtığım gerçeklikle
    yüzleştim.. beni seviyordu. ama istemiyordu. benimle beraber batmak
    istemiyordu. yani daha doğrusu benim batmamı istemiyordu. ilk sigaramı onunla
    içmiştim. ilk hapı ondan arakladım. sonra benim, onu hayatta tutmak istemem
    karşısında, bunu ret edip, kendi kendine batmaya gitti. sonra da bir gün,
    gecenin köründe, arayıp, “ölmeye ihtiyacım var” dedi ve ardından abisi ile
    öldüğü haberini gönderdi bana. ve daha sonra, zihnim, bu stresi kaldıramadığı
    için, onun ölmediğine, çünkü aslında hiç yaşamadığına, ve bir halüsinasyon
    olduğuna inandırdı beni.
    ve
    şimdi. 2013 yılının eylül ayında. havaalanında. inecek olan uçağı bekliyorum,
    camekandan aprondaki işçilere bakarken.
    o
    gün ise, yani o sabah, 2001 şubatının sabahı. bana sezdirmediğini düşünerek
    kalktı yataktan. uyumuyordum. uyumuyordu. konuşmuyorduk. yatıyorduk öylece.
    sarılmamıştık bile. aynı çekyatta yanyana ve sırtı üstü uzanmış tavanı
    izliyorduk. sadece kırmızı ve ışığı az olan gece lambası yanıyordu. loş tavan.
    loş oda. loş hayat. loş aşk. benim uyumadığımı biliyor muydu, ya da uyandırmak
    istemedi mi, kalksaydım, neler olabilirdi, bilmiyorum. kalktı o. üzerini
    değişip, dün geceden hazırladığı çantasını da alarak.. ve evden çıktı.
    ve
    eve girdik. 2013 yılının eylülündeyiz tekrar. mutlu bir tebessüm vardı yüzünde.
    acı bir tebessüm de olabilirdi aslında, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, o,
    uçaktan indiğinde. valizini bekliyordu. gözgöze geldik. oraya girmem yasaktı.
    bekliyordum. şut altında ki elemanlar onun valizini atmamıştı hâlâ. kayan bant
    dönüyor, ama o valizlere arada bir bakıyor, genellikle yüzü bana dönük bir
    halde, gülümseyerek ve elini nereye koyacağının şaşkınlığında kendi yanaklarına
    ve dudaklarına dokunarak, ya da saçını kaşıyarak, zaman öldürüyordu. çocuktu
    hâlâ. hiç büyümeyecekti. beklemekten vazgeçip bana doğru gelmeye başladı. “seni
    çok özledim adamım” diye bağırarak üstelik. herkesin içinde. sarıldı. sarıldım.
    saçları eski canlılığındaydı. siyah düz uzun. gözaltlarındaki onu ele veren
    morlukları kaybedememişti hâlâ, ama kolundaki jilet izleri kaybolmuştu, uzun
    zamandır devam etmiyordu anlaşılan, kendi bedeni üzerine açtığı tünelin
    inşaatına, ya da o konuda da beni kandırmıştı, şakacıktan.
    “gidelim
    hadi” dedi, “daha çok sarılırız”
    “valiz”
    diye sordum..
    “yok
    oğlum” dedi “ne valizi. mahsusçuktan bekledim”.
    3.
    bir
    şey söyleyeceğim. ben parçalar halinde anlatırım. onu bütünselleştirecek olan
    sizsiniz.
    anlatmadığım
    bir şey daha var. geçmişe dair. tuncay’ın geçmişine. onun bana anlattığı.
    bir
    keresinde.. 2000 yılının kasımında sanırım. onunla evde yalnızdık. alsancaktaki
    evde. hani şu refikle beraber kaldıkları. o kadar karışık anlatıyorum ki, bu
    yüzden ek açıklamalara gerek duyuyorum, anlamanız için. hoş anlayıp anlamamış
    olmanız umrunuzda mı bilmiyorum. benim umrumda mı, orası tartışılır. nerden ve
    kime baktığıma göre cevabı değişebilecek bir soru bu. ve bazen, kullandığınız
    bazı kelimeler, anlatmak istediğiniz şeyin içine edebilir, ‘seni iterdim’ gibi
    mesela. söylemeye çalıştığınız şeyle söylediğiniz şey arasındaki uçurumu, köprü
    vaziyeti görebilecek hiçbir açıklama birleştiremez.
    ne
    diyordum? tuncay. 2000 kasımı. alsancaktaki ev. seçil ve refik dışarda bi
    yerlerdeydi o sıralar. özlem’in ise bristole ilk gidişiydi. ıskalamanızı
    istemem, sonra tekrar gelip, uzun uzun uzun bir süreliğine ikinci kez gitmişti.
    daha önce anlattığım şeyleri tekrar etmemi istemiyorsanız, hatırladığınıza
    inandırın beni..
    vakit
    akşamüstü. hava yağmurlu. evdeyiz. tricky’in maxinquaye’sini döndürüyoruz oda
    sıcaklığında. türbülans’a yakalanan zihnimi, cigaradan bir öpücük daha alıp
    sakinleştiriyorum.
    “neden
    böyle” diyor tuncay
    “ne
    neden böyle” diyorum
    “sen
    hep susarsın” diyor “bense çok konuşurum”
    “az
    önce sorduğun neden sorusu bu muydu abi” diye soruyorum, emin olmak için
    “hayır”
    diyor, “yeterince içmiyorsun biliyor musun?”
    “yeteri
    kadar içtiğimi nerden anlayabilirim?”
    “neden
    anlayasın ki, duracak mısın o noktada?”
    “durmazsam
    nolur?” diyorum, basit bir şekilde
    “sızarsın
    işte” diye yanıtlıyor, “ama bir süre sonra, tüm toplanmalarda, tüm arkadaş
    sohbetlerinde, dışarda ya da evde, ya da orda ya da burda en çok içtiği halde
    en önce çakır keyif olan ama en son sızan sen ve en erken ayılan sen olursun,
    ne demeye çalıştığımı anlıyor musun?”
    “hayır
    abi” diye yanıtlıyorum, henüz 18’inin sonlarında bir çırağım
    “demeye
    çalıştığım şey şu” diyor ve iki dal sigara daha kırıyor önündeki sehpanın
    üzerindeki kitabın üzerine.. ardından ölümüne doğru koşsa da hâlâ yaşayan
    dalgadan derin bir nefes alıp bana uzatıyor “öldür”
    “dinliyorum
    abi” diyorum, dumanı ciğerlerime davet etmeden önce.
    “sorun
    şu ki” diyor, “kendi zihnimin içinde dolanan, ve hiç kimseye anlatmamaya karar
    verdiğim yığınla kelime dolanıyor. kemirgen kelimeler. yiyip duruyorlar beni.
    ve anlatırsan kurtulacağını sanırsın böyle durumlarda. yani insanlar öyle
    sanır. yarıyor da olabilir belki, kimilerinde, bilemiyorum, ben, kendi
    üzerimden anlamlandırabilirim hayatı. anlattığım zamanlarda oldu, şüphesiz. ama
    o aptal bakışlar karşısında, kendimi aptal gibi hissetmeme neden olan sabahlara
    uyandım. ‘neden anlattım ki’ kaygısı mı, ya da ‘nasıl anlamazlar ki’
    şaşkınlığı, bilmiyorum. ve artık, kendimi frenliyorum moruk, hiçkimseye bi
    sikim anlatmıyorum aslında, çok konuştuğum halde üstelik, refik dışında kimse
    bilmez içimden geçeni, o iki kancık da dahil buna” burada duraksıyor, çünkü
    özlem ve seçil’e kancık diye hitap etmesinden rahatsız olduğumu fark ediyor
    olmalı, o ise rahatsız oluşumdan rahatsız oluşunu hissettirdi bana. elindeki
    çakmağı duvarda patlatıp, “kime ne anlatıyorum ki” dedi, “refiğe götün teki
    desem gene mi alınacaksın sen?”
    “alınmadım
    da abi” dedim
    “neyse
    siktiret” dedi.. ayağa kalkıp mutfağa giderken, nereye noldu diye sorduğumda
    gelcem yanıtıyla yere düşmesi bir oldu. sert bir düşüş değildi ama eli
    kanıyordu. nerden kesildiğini anlamadık. avcunun işaret parmağına doğru olan
    kısmı. bir peçete buldu nerden bulduysa darmağınık odada. ve geri dönüp yerine
    oturdu bi süre yerde kaldıktan sonra. peçeteyi eline bastırmıyor, peçetenin
    değişik yerine kanayan yeri dokundurup çekiyordu, yirmi yirmibeş kez bunu
    yaptıktan sonra peçeteyi açtı ve “bayrağımızı beğendin mi?” dedi, “nereye
    asalım?”
    “bilmem”
    dedim
    “beğenmedin
    mi lan amcık doğru söyle” dedi, “üzerindeki kan benim diye kıskandın mı yoksa,
    beğenmeyişinin asıl nedenini irdeleyelim hadi”
    “abi
    sen bişi anlatıyordun” dedim
    “sen
    de merak etmiş numarası yapıyordun” dedi
    ve
    size, tuncayla ilgili anlatacağım şey bu işte. daima yaptığı şey. kavga
    çıkarmak. ben oltasına gelmiyorum diye kızıyor olabilirdi, ama o gün, farklı
    bir şey oldu, tepkimi ölçmek için söylediğini söyledi, kancık kelimesini,
    sonra, ardından, bayrağımızı, yani kanlı peçeteyi, buruşturup çöpe attı ve
    “kadınlarla şu peçeteyi eşleştiren heriflere tecavüz edilen bir film çekesim
    var” dedi, “müziği değiştirsene”
    “ne
    açayım”
    “bilmem,
    başka bir şey”
    kalkıp,
    sessizliğe boğdum fonumuzu.
    odanın
    içinde sessizce oturmaya başladık. on beş dakikaya yakın, dışarıdan gelen
    yağmurun ve arada bir gürleyen göğün sesini dinleyip, bekledik öylece. bir şey
    söylesem ne cevap vereceğini bilmiyordum ama konuşmak istediğim çok şey vardı.
    konuşmuyordum ama. o zamanlar, hiçkimseyle, ve nerdeyse hiç, konuşmuyordum, bir
    noktaya kadar, belli bir promile kadar diyelim. sonra,
    “abi”
    dedim, bir şeyler söylemek için, durdum,
    “yağmur
    neden yağar biliyor musun” dedi,
    “az
    çok” dedim
    “anlat
    o zaman”
    “nasıl
    yani” dedim
    “anlat
    lan işte, abi dediğinde söyleyeceğin şeyi anlatmandan daha iyidir”
    “ne
    anlatacağımı biliyor musun” dedim
    “sen
    nasıl anlatacağını biliyor musun” dedi
    “neyi”
    dedim şaşkınlıkla sanki kendi anlatacağım şeyi soruyormuşum gibi
    “neyi
    değil kime diye sorucaksın” dedi ve cüzdanından bi kağıt çıkardı. bi telefon
    numarası. ama hiçbirimiz telefon kullanmıyorduk.
    “numara
    bu” dedi, “ara, ve bir şeyler saçmala”
    “telefon?”
    “bakkal?”
    kalkıp
    evden çıkmaya hazırlanırken, gelirken sigara migara da al dedi ve “gel ama olur
    mu, kafayı duvara filan vurayım deme yani, vuracaksan da bu odadaki duvarlara
    vur”
    hiçbirşey
    anlamamıştım elbette, ve söz konusu telefon numarasının onunla mı yoksa benimle
    mi ilgili olduğunu bilmiyordum. ya da telefona kimin çıkacağını. merdivenleri
    koşar adımlarla indiğimi biliyorum sadece. inerken de iki üç kez kusma
    tehlikesi yaşadığımı. neyseki merdivenleri kirletmeden, ama sokağın ortasında
    az biraz öğürürken refik ve seçil’le karşılaştım. elimdeki kağıdı gören refik,
    “gel oğlum” dedi, “tuncay’ın oyunlarına alet olma”
    “ne
    oyunu abi ya” dedim
    “gel
    anlatırım evde” dedi ama ben yine de
    “yok
    abi epey ciddiydi ya, bi arayayım” dedim.
    seçil
    “bırak gitsin, gitmesi daha iyi” dediyse de refik buna izin vermedi ve hep
    beraber bakkala gidip ekmek sigara kahve falan alıp, eve çıktık.
    4.
    taksiyle
    gidelim dedimse de ikna edemedim özlem’i. bu arada, 2013 yılının eylülündeyiz
    tekrar. hani özlem’i havaalanından almıştım. hatırladınız mı? öncesinde ne mi
    olmuştu? ne kadar öncesinde? acele yok..
    taksiyle
    gidelim dedim ona, bir an önce evde olmak mı istiyordum, yoksa o insan
    kalabalığını tek şoförden ibaret mi kılmak yol boyunca, bilemiyorum.
    “izbanla
    gidelim” dedi
    “olur”
    dedim, hiç itirazsız, eski günlerdeki gibi.
    turnikelerden
    geçerken elimi bıraktı, ama sadece turnikelere geldiğimizde, ve tek kişinin
    ittirip döndürerek geçebildiği şu demir çubuklara ikimizi birden girip geçtik,
    güvenlik görevlisinin şaşkın bakışları eşliğinde bunu yaptık ve ardından tekrar
    elele tutuşup yürümeye devam ettik. uzun bir yol vardı havaalanından izban
    durağına kadar. bilmeyenler için açıklayalım, izban, izmirde ki hızlı trenlere
    verilen isim.
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve daha en başında aldığım bir karar vardı. ona
    neden gittin, ya da bunca zaman nerdeydin, ve buna benzer sorular
    sormayacaktım. cevabını bildiğim sorulardı bunlar ve bir de ondan dinlemek için
    sormuş olmak, üstelik bunu, çaktırmamaya çalışarak yapmak, iğrenç bir tavır
    olucaktı. ama bir tavır, kendinize göre gerçekte ne kadar iğrenç olursa olsun,
    beyin hücrelerinizi kemirip iliğinizi emen bir şüpheden kurtulmak için
    takılınabilir de, zaman zaman.. ve ben aslında, gerçeğe dair, azın azına dahi
    vakıf değilim. hiçbir konuda hiçbir şey bilmiyorum ve bunu büyük harflerle dile
    getirmekten kaçınmadım hiçbir zaman, buna rağmen bilgiçlik tasladığım zamanlar,
    gerçeği dile getirdiğim zamanlara oranla daha fazladır. çünkü etrafımızda, o
    ukalaca olan küstahlığı takınmamızı hak eden o kadar çok mahlukat var ki, başka
    türlü uzaklaştıramıyorsunuz onları yanınızdan. ama bunun konumuzla ne alakası
    var, öyle değil mi? neyin konumuzla alakası var ki allah aşkına, söyler
    misiniz, konu neydi ki hem? he tamam, güzide bir aşk ilişkisi, siz öyle sanmaya
    devam edin..
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve o sürekli camdan dışarı bakıyordu, arada bir
    göz göze geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. aslında cümleyi
    şu şekilde de kurabilirdik:  yol boyunca
    nerdeyse hiç konuşmadık ve ben sürekli ona bakıyordum, arada bir göz göze
    geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. hatta bu cümleyi özlem
    kurmuş olsaydı şöyle de diyebilirdi: “yol boyunca nerdeyse hiç konuşmadı, ve
    sürekli bana bakıyordu, bense camdan dışarı, onunla sadece dışarıda gördüğüm
    bir şeyleri işaret ettiğimde göz göze geldim.”
    tek
    bir cümlesiyle bile, karakterinizin olay yerine bakış açısını net olarak
    okuyucuya verebilirsiniz aslında. ve bunu o aptal yazarlık kurslarında
    öğretemezler.
    evet
    hiç konuşmadım. izledim sadece. ineceğimiz yere gelene kadar, sonra tuşa
    bastım. sonra kapı açıldı. ve kalan yolu otobüsle mi yoksa yürüyerek mi gitmek
    istediğini sordum, istasyondan çıktığımızda.
    gitmek
    istemiyordum aslında dedi
    ve
    benim şapşallığım üzerimdeydi, anlamadığımı söylediğimde
    13
    yıl önce işte dedi, gitmek istemiyordum aslında, yani herhangi bir yere gitmek
    isteseydim de yalnız gitmek istemezdim.
    bunu
    evde konuşalım mı dedim ona yürüyelim istersen ha?
    hayır
    evde de konuşmayalım yürümeyelim de ilerde bi park vardı demi?
    evet
    şirinyer parkı var
    orda
    oturalım mı biraz
    olur
    gidip
    parktaki bir bankta oturduk.
    hiç
    eşya almamışsın dedim ona
    yazdığın
    her şeyi okudum dedi
    ne
    zaman diye sorduğumda ne önemi var şeklinde bir karşılık aldım bilmiyorum bir
    önemi var mıydı yeni mi okumuştu o yüzden mi gelmişti ya da başından beri takip
    ettiği için mi gelmek istememişti ki onun hakkında bugüne kadar tek bir kötü
    satır yazmamıştım hissetmemiştim çünkü onun hakkında tek bir an kötü bir şey
    hissetmemiştim kendimi kötü hissetmiştim daha çok hepsi bu noktalama
    işaretlerini bile anlamsızlaştıran aşk
    eve
    geldiğimizde. yani 2000 yılının kasımında.. seçil ve refik ile. hani tuncay
    beni bakkala bir numarayı aramam için gönderdiğinde. refik de bana tuncay’ın
    oyunlarına alet olma dediğinde. ve eve geldiğimizde..
    tuncay,
    “naptın” dedi, “aradın mı?”.
    “aramadı”
    dedi refik, “sen arasana..”
    “siz
    neden bahsediyorsunuz ya?” dedim “kimin numarası o?”
    “hiçkimsenin
    değil” dedi seçil, “yanlış numara. hem sen açınca ne demeyi planlıyordun ki?”
    “hiç
    bilmiyorum”
    “merdivenleri
    inerken düşünmedin mi?”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” dedi bana tuncay, o bildik ve emin tavrıyla.
    “kimseyi
    aradığını düşünmüyordu” diye benim yerime konuştu refik, “tuncay da kimseyi
    aramayı düşünmediğine göre, mesele kapanmıştır, bira aldık, susup bi film
    izleyelim”
    “film
    izlemiyoruz” dedi tuncay, “ben bu çocukla konuşuyorum, siz de evden
    gidiyorsunuz”
    “hiçbir
    yere gittiğimiz yok, sen de kimseyle konuşmuyorsun, kendinle konuşmaktan
    korktuğun şeyleri başkaları üzerinden çözmeye çalışmaktan vazgeç artık”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” diye yineledi tuncay ve işaret parmağını ağzına götürüp
    diğer ikisine susmaları emrini verdiyse de seçil
    “özlemi
    aramak senin için bu kadar zor mu tuncay, hayatın boyunca bu açmazınla ayda
    birkaç günümüzü heba etmenden daha mı zor?” dedi
    “özlem’in
    numarası mıydı o, ama o yurtdışında değ…” ve tüm flaşlar bu noktada ardı ardına
    patladı. söz konusu özlem, bizim özlem, yani benim özlem, yani refik’in kardeşi
    olan özlem, değildi. bu, tuncay’ın bir zamanlar beraber olduğu, sonra terk
    ettiği ya da edildiği, -bu kısmını o an anlamadım, siz de şu an anlamayın, her
    şeyi beraber benim öğrendiğim zamanlarda öğrenelim-, bir hatunun numarasıydı.
    aslında onun numarası değildi. kafadan salladığı bir numaraydı bu. beni test
    ediyordu sadece. özlem’in, yani tuncay’ın özlem’inin numarası hafızasına
    kazınmıştı, belki değişmiş de olabilirdi ama bir numara vardı aklında işte. ama
    bana verdiği numara ile sadece beni test ediyordu. çünkü benim aklımdan, bir
    anlığına bile geçmiş olsun, ki geçmedi değil üstelik bir anlığına da değil,
    merdivenleri bile aklımda bu düşünce ile kat etmiştim, belki de yurtdışına
    gitmedi, belki de başka bir şehre, ya da yaşadığımız şehir içinde başka bir
    ilçeye, ya da ya da ya da’ların sonu kapıda seçil ve refikle karşılaşana kadar
    kesilmemişti. ve ben arayacaktım. deneyecektim en azından. kafamda bu kuruntu
    ile numaraları tuşlayacaktım. çünkü özlem, giderken, ararım seni demiş ama
    sonrasında beni bir daha aramasın diye haber göndermişti ve benim sorucak
    sorularım vardı çünkü giderken dönerim bir aya dönücem diye gitmişti ki gerçi
    dönmüştü ama sonrasında işte bir kere daha gitti ve şu 13 yıl sonra geldiği
    zamana kadar dönmedi ve sadece birkaç kez telefon açtı. sarhoş telefon
    konuşmaları. tartışmalar ve telefonu yüzlere kapatmalar.. tuncay’a
    gelirsek,  o, hiçbir zaman aramamış,
    üstelik ilk birkaç seferde onun özlemi onu aradığında telefonu açmamıştı.
    sonrasında refikle beraber bir daha telefon edinmemek üzere birlikte
    telefonları körfeze fırlatmışlar –bu tuncayın fikriydi- ardından işte o gün, o
    sabah okula gittiklerinde, seçille tanışmışlardı. o günlerde özlemde amerikadan
    türkiyeye, abisinin yanına gelmişti. bunlar, benim onlarla tanışmamdan önceki
    hikayeleri. o yüzden birinci ağızdan anlattığım şeylere odaklansak iyi olur.
    şahidi olduğum şeyleri, yarım ve eksik ve kulaktan duyma hikayelere tercih
    ediyorum. ne diyordum? çok mu karıştı.. özlem’le parkta oturuyorduk en son..
    ileriye dönelim.. geleceğe..
    5.
    özlemle
    parkta oturuyoruz ve o bir sigara isteyip, yanıma aldığım tek eşya bu diyerek
    bir çakmak çıkartıyor cebinden, “çırılçıplak bile gelebilirdim aslında ama buna
    izin vermezlerdi zannediyorum ki hem senin o an tepkinin nasıl olabileceğini
    tahmin edebiliyorum, her neyse, bu eşyaları da atıcam. çakmak kalsın ama de
    mi?” güldü ve sarıldı ve bana sarılmış haldeyken başımın yanından elindeki
    sigarayı dudaklarının arasına götürüp yaktı. ardından çakmağı gördüm.
    hasiktir
    dedim, birkaç kez tekrar ettim bunu, hasiktir hasiktir hasiktir.
    sigarayı
    ağzıma götürdü. bi nefes aldım. manyaksın dedim ona. güldü
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağını çalmak için” gülüyor muydu
    ağlıyor muydu, ya da gülmesi az sonra ağlamaya mı dönüşecekti, ya da ağlaması
    gülmeye mi dönüşmüştü, karar vermek olanaksızdı, ve bahsettiği ‘o sabah’ benim
    de az önce yukarlarda bi yerlerde bahsettiğim o sabahtı. sırt üstü uzandığımız
    ve sabaha kadar uyumadığımız. konuşmadan. sonra da gitmişti işte..
    çakmağın
    pek bi özelliği yoktu aslında. sadece o, üzerine, bir şeyler çizmişti,
    kazımıştı demek daha doğru olur. hepsi bu. ve beraber kullanıyorduk. her şeyi
    beraber kullanıyorduk gerçi. hatta her şeyi beraber yapmak için aramızda gizli
    bir antlaşma varmış gibi davranıyorduk. 
    oysa bu antlaşma, bir zaman sonra, onun gitme üzerine kararsızlıkları
    baş gösterdiğinde inatlaşmaya dönüşmüştü. şimdiyse.. belirsizlikler
    silikleşmeye başlamıştı..
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağımızı çalmak için”
    “uyumuyordum”
    dedim
    “biliyorum”
    dedi, “boşver. kafamızda ki geçmişe dair olan soru işaretleri öylece kalsın..”
    “benim
    kafamda bi soru işareti yok” dedim, “virgül var, üçnokta var, ama soru işareti
    ünlem filan yok”
    “sorun
    yok o zaman”
    “sorun
    da yok”
    “gidelim
    mi?”
    “olur”
    “önce
    bi öpücük”
    öpüştük,
    öpüştük, öpüştük ve kalkıp, eve doğru yürümeye başladık, sarmaş dolaş, el ele,
    birbirimizi öperek arada bir, ve gülümseyerek birbirimize..
     18eylül2013

  • beş sekiz onüç

    beş sekiz onüç
    artık
    yazamıyorum. eskiden harikulade öyküler yazabiliyorken,, en azından kendime
    göre.. başkalarına göreyse,, hâlâ harikuladeyken.. artık anlatamıyorum..
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söylemiş miydim? ve artık çözmek
    istemediğimi. artık her şeyin artık
    olduğunu. artıklaştığını.. belirteç anlamında ‘artık’.. bütünüyle tutarlı
    bütünsüzler sözlüğü..
    açıklamalardan
    sıkıldım. her şeyi yanlış bile anlayamamaktan da.. anlayamıyorum. anlatamıyorum
    da. yani bu, ‘anlatsam da anlamazsın’ gibi bir şey değil moruk, anlatsanız da anlasam gibi bir şey..
    neler olduğunu bilen birine fazlasıyla ihtiyacım var. bilmediğim bir dilde de
    konuşabilir hatta, sorun değil.. konuşmasa da olur.. odanın içinde gezinecek
    birine ihtiyacım var. insan olması gerekmiyor.. sivrisinek bile olur amına
    koyyim. yakarca olmaz ama, görünmüyorlar onlar. görebileceğim bir devinime
    ihtiyaç duyuyorum. vantilatör dışında hareket eden hiçbir şey yok.. böceklerimi
    öldürdüler.. bu evde böcek bile yok amına koyim. eski evimizde vardı. eski
    evimizde bir hayat vardı. içerde ve dışarda. aşağıda ve yukarıda.
    bir
    şeylerin kötü gittiğini fark edince düzeltmeye çalışır oysa insan de mi? ters
    giden bir şeyleri yoluna sokmaya çalışır.. öyle de mi lan? yola gelmiyorum.
    kimseyi de yoldan çıkartamadım. istedim ama bunu.. hayatımı düzene sokmam için
    çabalarken birileri, düzensizliğimle bütünleşecek birileri olmadı sanki.
    bir
    sigarayı söndürürken başka bir sigarayı yakıyorum. annem kızınca ben de
    kızıyorum ama, anlamıyor o. hiç anlamadı. bazen anlarmış gibi yaptı sadece,
    anlayabilmek için çabaladı bazen.. ben hiç anlatmadım. yanlış anlatıldım daha
    çok. denedim ama. sustum. herkes aynı şeyleri söyledi. çok sigara içiyormuşum..
    evet çok sigara içiyorum derdim içimden.. her şey içimden.. çok sigara içiyormuşum..
    ölmüyorum ama.. kalbim tekliyor sadece. ama ölücem. bi gün öyle bi ölücem ki..
    a
    forest’de ne anlatır robert biliyor musunuz? robert de mi kim? bi arkadaşım.
    kendisinin arkadaşım olduğundan haberi yok ama. jori de arkadaşım, onun da
    haberi yok. benim hayatımda birileri var, ben onların hayatında değilim. bi gün
    öyle bi ölücem ki, intihar mı cinayet mi karar veremicekler, otopsi de yüksek
    dozda sigara yazıcak. olabilir mi? neden olmasın…
    benim
    herhangi bir şeye, hatta her şeye, gülümseyerek “neden olmasın” diyebilecek
    birine ihtiyacım var. geleceğe değil, bana inanan birine. kaygılardan ve
    umutsuzluktan uzak.. hiçbir şey için de umut etmeyen birine.. cin bile olabilir
    amına koyyim..  şeytanım sana söylüyorum,
    tanrım sen anla. görünen köyün kavalcıları..
    he
    şimdi birileri, gidip “balık alsana lan davar” demiştir içinden, eğer
    duyuyorsa.. (okuyorsa demedim, çünkü yazmıyorum, konuşuyorum). “gidip bi kedi
    veya köpek alsana.”
    benim
    alınmayacak ve kendimiz dışında hiçbir şeye aldırmayacak bir şeye ihtiyacım var..
    çocuk bile olur amına koyyim. ya da bi fare.. benim kendine ihtiyaç duyan
    birine ihtiyacım var. benim kendime ihtiyacım var amına koyyim. asıl mesele bu.
    güçlü
    bi tını dışında hiçbir şeyin aydınlatamayacağı bir gecedeyim. hiçbir şeyin
    aydınlanamayacağı bir günün içerisinde.. ne gece ne gündüz ne de yirmibeşinci
    saatte.. hiçbir şey aydınlanamayacak.. bu yüzden size şu soruyu sormama izin
    verin, this empty flow, the circle did close indeed’de ne anlatır bilir
    misiniz? sözleri yok lan şarkının.. hiç ses yok.. müzik sadece. ve bir isim..
    bi
    gün bi albüm yapıcam. soundproof and dumb olucak adı. kısaltmasıysa s.a.d.
    hiçbir müzik aleti kullanmıcam. sessizlik ve gürültü sadece. vantilatör sesi.
    çakmak sesi. kül tablosunun (evet tablosu, kaç kere söylücem?) yere düşme sesi..
    bir şişeden bardağa akan yokluğun sesi. şifonun sesi. çalan saatin ya da duvara
    çarpan telefonun. satar mı dersin?
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söyledim. ve artık çözülemeyeceğimi.. artık
    zamansal algıyı yitirdiğimi.. bütünsüzlüğünle güzelsin sen. kafan çok güzel,
    sen mi yaptın?
    bi
    porno yıldızıyla evlenicem. evlendikten sonra da bırakmasın işi, sorun değil.
    en azından haberim olur. bi kaydı bile olur lan hem, izleyecek olduğum için
    değil, salak!.. gizlemeye gerek duymaz en azından.
    melekler
    tanrının mobesesi midir? tamam zaten melekler olmasa da o görüyor her şeyi her
    zaman ama, şahit ya da delil toplamak için mi vardır onlar omzumuz da.
    korkuyorum tanrım senden, bana kendini sevdirir misin? korkum karşı gelmeme
    engel olmuyor çünkü, ya da isteklerimi gerçekleştirmene..
    tanrım,
    var mısın? bana bi kıyak yapar mısın öyleyse? Ölüyorum amına koyayım.
    5ağustos2013

  • halo

    halo
    beni
    götürdüğü yer fazlasıyla kalabalık bir yerdi. nefret ettiğim o safsak mutluluk
    havası ile sarmaş dolaş olabilenlerin masaları kapladığı bir bar. bunu
    biliyordu, yani kararı ona bıraktığımda, nereye gidiyoruz sorusuna karşılık:
    “bilmem, sen bilirsin..”, “o haldeee……”
    “uyar
    mı” sorusuna verdiğim “fark etmez” yanıtı, seninle neresi olursa olsun ya da
    senle cehenneme bile girerim gibi salak bir tavır değildi, geçmiştim o
    safhaları, aşk için kendinden ödün vermek, aşk uğruna yapılan kendi ruhundan
    bir fedakarlık, aşk için şehir değiştirmek, aşk için şu veya bu.. kapatmıştım.
    kendim için hiçbir şey yapmamış da olsam sonrasında.. ve bunların hepsini
    biliyordu, her şeyi, çok daha fazlasını.. yine de, şansını deneyen biri
    konumunda değildi ama, hiçbir şey denemiyordu hatta, aramıştı, izmir’e
    gelmişti, ve buluşmuştuk. pardon, önce izmire gelmişti, sonra aramıştı. ama ne
    fark eder ki, o kadar da önemli olmamalı yazdığım saçmalıklardaki ki zamansal,
    kurgusal ya da mantıksal hatalar, nasıl olsa kimse farkına varmayacak. bir
    sayfası eksik basılan bir öykü için dönüp hiç kimsenin, okuduğunu söyleyenlerin
    bile, bariz anlaşılan eksiği sormaması gibi. o yüzden üstüne düşmemiştim ben
    de, hatayı bastıktan sonra fark edince. ve onunla, bu sayede tanışmıştık.
    izmirde değildi o zamanlar ve üç rakam öncesindeydi içinde bulunduğumuz yılı
    gösteren sayıların amortisi. basılı yayınlarken bir sayfası eksik olan 27
    sayfalık öykünün netteki tam kopyasını okuyunca başlatmıştı, illetişim diye
    nitelediğim o faslı. öyküde yer alan iki hatunla ilgili birkaç şey merak
    ettiğini söylemişti, yani lita ve mary adlı iki hayali karakter ile ilgili,
    öykü de asıl kilit pelü adlı üçüncü karakter olsa da. hayalî demişken, tek
    odada yaklaşık otuz kişi ile beraber yaşıyordum yıllardır. zaman zaman gelip
    gidiyorlardı işte, ve bir gerçeği yazmak her zaman için götünden bir şeyler
    uydurmaya oranla daha zor gelmişti bana, kimilerine kurgu daha zor gelse de.
    uydurmak kolaydı, zaten uydurulmuştuk, üzerinde düşünmeye gerek yoktu,
    yaşanmıştı zaten her şey, zihnimin içindeki lunaparkta. ve dışarısı daima daha
    kaotik ve umutsuz görünmüştü gözüme, kendi içimde çok karamsar olduğum dile
    getirilse de.. ve o da bunun peşindeydi.. bu yüzden tercih etmişti,
    görüştüğümüzde mekanı ona bıraktığımda, hayatım boyunca anlamlandıramadığım
    kahkahaları yan masalardan işitebilme ihtimalimizin olduğu bir yeri. ve
    psikologdu kendisi, pardon değildi, psikoloji okumuştu sadece, yükseğini falan
    da yapmıştı, ama bu sıfatı üzerine almıyordu, tanıdığı bütün psikologlardan
    nefret ettiğini söylemişti bana, ki belki bu da bir taktikti, her ne kadar benim
    bu durumu “aa aynı fikirdeymişiz ehaha” türü bir tepki ile karşılamayacağımı
    biliyor olsa da..  çünkü ilk önce ben
    anlattım ona, psikologlarla ya da, psikiyatristlerle aramda geçen, ve bana
    düşününce eğlenceli gelen diyalogları.. yıllardır tedavilere yanıt vermeyen,
    hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir başka arkadaşıma göreyse, ben de
    hastaydım, sadece hastalığımı ve tedaviyi reddediyordum. ve bunu da görüştüğü
    psikoloğa benden bahsettiğini anlatınca öğrendim. “bir arkadaşım da benim gibi
    ama o…” diye başlamıştı cümleye.. kendimi hiç kimseye yakın hissetmiyordum
    oysa.. ne ozana ne oktaya ne öncele.. herkesin bildiği ve benim ısrarla
    reddettiğim bir gerçeği yüzüme karşı bağırmadıkları sürece de yakın
    hissetmeyecektim.. adam olmazdım, adam olmamayı kafaya koyduğum için değil ama,
    yani direnmiyordum bu konuda, hiçbir konuda direnmemiştim hayatım boyunca, ne
    bandrolü yememek için, ne böylesi boktan bir hayatı yaşarken onurlu bir duruş
    sergilemek için, ki bu lafa da kıl olmuştum söylendiğinde bir arkadaş sohbeti
    içerisinde, övgüye karşılık bir öğürtü çıkıyordu çoğu zaman benden.
    direnmiyordum.. çoktan teslim olmuştum aslında, sadece beni teslim almaya
    gelmemişti hiç kimse.. cami avlusuna bırakmıştım kendimi ve, cemaat terk
    edildiğimi sanıp beni imamları yapmıştı.. sonra gerçek imamların müridi olacak
    insanlar tarafından tecavüzlere uğradım. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, a night like this’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. psikoloji falan okumamıştı.. ama doktordu. orası ayrı. ve izmire
    gelmişti işte.. tarihin amortisi 7’yi gösteriyordu bu arada, yani eksi üç değil
    altıydı. her şeyi abarttığım söylendiği için, bu kez de ben eksilttim bir
    şeyleri sadece, ikiye bölebildiğim tek şey zamandı belki de.. milattan önce.
    isadan sore. bazı kelimeleri sevmiyordum, sonra’ya bu yüzden sore derdim, hayır
    ingilizce de bilmiyorum.. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan biteni
    yazmak bana daima zor gelmiştir.. o halde hayaletlere dönelim..
    dediğim
    gibi psikoloji okumuştu, ve bana lita ve mary hakkında birkaç şey sorduğu bir
    e-posta attı. ve ben sorularına cevap vermediğim bir mail yazdım. ya da
    gerçekte soramadığı şeyi yanıtladığım. ardından karşılıklı birbiri ile
    alakasızlıklar bütününden ibaret bir ton cümle kuruldu. ve sonra izmire geldi.
    izmire yerleşmişti yani.. ve sonra şu allah’ın belası bara girdik.. (dini
    manada söylemedim).
    iki
    bira. tuborg yok mu? o zaman bomonti olsun. o da bana uydu. ve paketimde ki
    pall mall’dan bir tek aldı, ‘alabilir miyim?’ diye sormaması hoşuma gitti. onda
    hoşlanmadığım hiçbir şey yoktu. ya da ben sezinleyememiştim. hâlâ sezinleyemedim.  konuştuk. havadan ve sudan değil ama.
    olmayan ülkeye yolculuklardan daha çok. ve insanlar kayboldu. yan masalardaki
    kahkaha efektleri duyma eşiğimin dışına çıktı. ters yakıyorsun dediği anda fark
    ettim zihnimde flashların patladığını. ‘anı kaydet’.
    sigaramı
    düzeltirken, sahnenin ışıklarını tekrardan yaktı yönetmen. ters yakıyordum
    evet, ve insanlar tekrardan görünür oldu, o anlamlandıramadığım ve bana açıkça
    bağnaz gelen safsak mutluluk havalarıyla beraber. ‘ters yakıyorsun’.
    kalkalım
    mı dedim, kalktık.. hesabı ödemişti ben tuvaletten gelene kadar, sorun etmedim,
    bir başka seferinde tek nakitimiz ondaki on lira olduğu için aynı rahatlıkla
    tuvalete giderken ona bıraktığım çantamdan cüzdanımı alıp kartla ödeyecekti.
    “sen tuvaletteyken ben” adında bir şiir yazılabilir, belki üzerine klip de
    çekerler sonra, ve biraz para kazanırım, ne dersiniz? ama önce adımı
    değiştirmem lazım. ve şu an bunu uydurmuyorum ama, geçmişte bir keresinde,
    gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir iş için sadri beka adını kullanmıştım.
    sadr-i beka olucak.. ne diyordum lita? bardan çıkmıştık..
    elini
    belime attı. ve midye istedi. aldım. sahile geçtik. geçene kadar sarılıydı
    bana, tamamen sarılı.. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, the drowning man’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. gidilecek yeri falan seçmemişti. ben seçmiştim. izmiri bilmiyordu
    çünkü. ve eşyalarını bi yere bırakmamız lazımdı, çanta bavul vs. logosa gittik,
    henüz kapatmak zorunda kalmamıştı erdinç abim mekanı. çantaları bırakıp
    çıkıcaktık, karnı açtı.. sonra, dudaklarıma yapıştı, alt katta, dünya
    üzerindeki başka herhangibi bir hatun olsa karşı koyardım, bak bu kez
    direnirdim yani, belki de ilk kez.. ama o, farklıydı. hâlâ farklı. logos iki yıl sonra kapandı, son gecesinde sabahladım
    orada, sandalyelerin üzerinde yatıp. o zamanlar zamanın amortisi dokuzu
    gösteriyordu. gerçeğimin algılanış biçimi dudağıma yapıştığındaysa yediyi.
    logos kapandı sonra. isadan önce. miladdan sore. hayır endonezyaca da
    bilmiyorum. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan bitenleri yazmak da her
    zaman kolay gelmiştir bana, zor olan olup bitmeyenleri anlatmak. o yüzden lütfen
    sorup durmayın şu aptal ve fiks soruyu.. “bunlar gerçek mi?” hayaletlere
    dönüyoruz..
    dediğim
    gibi bardan çıkıp sahile geçtik.. midye de aldık. bira da.. ve biraz da sigara.
    ikimize yetecek kadar. ikimize yetecek kadar ne varsa almıştık. pardon, yanlış
    yazdım, her şeyi ikimize yetecek kadar almıştık olucak. ama hiçbir şeyin fark
    etmediğini söylemiştim öyle değil mi? oysa “görünmez zincirlerle bağlamadım
    yazdığım bilançolarımın boynuna halatları.. tekrar okuma zahmetine
    katlanmayacaksın, ben de tekrar yaşama zahmetine katlanmayacağım”, o yüzden şu,
    aslında hayalet olmayan psikologla, (doktor olan veya hayalet olan psikolog
    değil, bir üçüncü hatun karakter daha ekledim şu an öyküye! günaydın) gerçekte
    yaşanan ilk illetişim faslımızdan sonrasında izmire gelişi ile ilgili olanlar hakkında
    yalan söyledim. kendine yakın bulmuştu karakterlerimi, en çok hangisini diye
    sorduğumda, ikisi de birbirine çok benziyor zaten dedi, benzemiyorlardı oysa,
    ve “yarattığı karakterlere aşık olan bir yazar olsaydım,  kesin imza günüme gelenlere de aşık olurdum”
    dedim. apalladı. çünkü gerçekte soramadığı şeyin yanıtını vermiştim. ve benim
    mutlu insanlardan nefret ettiğimi düşünüyordu, o yüzden gitmiştik şu en başta
    bahsettiğim allahın belası bara. (kinî anlamda da söylemedim). terapi
    önermişti. ve ben de geyik yapmayı önerdim. anlaştık. ona göre tedavi olan
    şeyin adı bana göre hoş vakit geçirmekten öteye geçmeyecekti. mutluluğa ya da
    mutsuzluğa inanmadığımı anlattım ona. huzura inandığımı ve huzurlu olduğumu da.
    ve daha başka bir çok şey.. ve üçüncü kutsal kitabımın kierkegaard’e ait
    olduğunu söylediğimde, tanrısal saçmalıklar sonrası, sigaraya uzandı. ters
    yaktığını söyledim. flash o an patladı. her şey çözündü gözünde. o dakikaya
    kadar, ona göre konuşmuyor, terapi yapıyorduk. umutlu ya da umutsuz değilim,
    umursamıyorum dedim. Ardından, ters yakıyorsun. flash. ‘ani yaşa’. [ı değil i]
    sigarasını
    düzeltirken, “terapiden vazgeçtim, sahile çıkalım mı” dedi. bu kez ‘fark etmez’
    yerine ‘olur’ dedim. hesabı alman usulü yapıp sahile geçtik, hasan abimden iki
    tuborg gold, bir paket pall mall, bir de tuvalet alıp. ikinci seferde alins’e
    götürecektim onu, tuvalet için. üçüncü seferinde bir park bulmamız gerekeceğini
    söyleyecektim kadın olduğunu gözardı ederek, saat biri geçiyor olacaktı o
    sırada çünkü ve gülecekti buna. “hâlâ asıl soruyu sormadın” diyecektim, “buralarda
    çok sık mı sabahlıyorsun” diye sorduğunda. sokaklarda çok sabahlamıştım, çok da
    fazla sabahlayacaktım daha. yarı ölü tam sarhoş bir halde. ama sırılsıklam aşık
    olmayı tercih ederdim bunun yerine yine de.. bazen yerine tercih edebileceğin
    isteklerin başına gelmesinden korkarsın oysa.. korku kararlarımızı yönlendiren
    en etkin duygudur, “koskoca tanrı’ya başkaldırmışım devlet ne ki” dediğimde
    söyledim bunları da ona, kafayı bulmuştum çünkü, egom biraz göz kırpmıştı
    psikoloğa. ateist değildim. cehennemde yanarken tanrıya yalvaran onca insanın
    arasında, hâlâ direnenlerle beraber olmayı hayal ediyordum.
    pardon
    ben hayatım boyunca hiçbir şeye direnmediğimi söylemiştim değil mi? sessiz
    kalma hakkımı kullanıcam, benim adıma konuşmasına ses çıkarmayacağım üç beş
    insan kaldı yanımda. benim adıma karar vermelerine de itiraz etmeyeceğim üç beş
    insan.. kendimi onlara yakın hissetmiyormuşmuşum da, falan filan.. düpedüz yalancıyım..
    yalan söylediğim yalan. ve dediğim gibi, görünmez zincirlerle bağlamadılar
    burnumuzdaki halkayı karalarına uzanan halatlarına.. ne diyordum mary? sahile
    çıkmıştık.
    sonra
    bi kaç bira içtik. sonra saat biri geçti. sonra bir arkadaşının evine gittik..
    sonra beraber olduk. sonra biraz zaman geçti. sonra istanbula gittik. sonra
    başka arkadaşları ile tanıştık. sonra ben sustum. sonra kağıt oynadık. sonra
    gece oldu. sonra o ağladı.. sonra izmire geldik. sonra benim başka
    arkadaşlarımla tanıştık. sonra o ağladı. sonra bir arkadaşımın evine geldik.
    sonra yattık. ben ona sarılı yatıyordum, tamamen sarılı. sonra ben ağladım. o
    uyuyurdu. duymadı. uyumadım. sonra sabah oldu. sonra biri geçti. tekerlek
    izlerini göremedim sokakta, frene göz ucuyla bile dokunmamıştı.. sonrasında her
    şey iyiydi. sonrasında her şey kötüydü.. isadan önce. miladdan önce. do i
    understand me? (ingilizce bilmediğimi söylemiştim)
    bi
    saniye, her şey birbirine karıştı.. ne diyordum pelü? tatile çıkmıştık..
    sonra,
    hayalete dönüşmemekte diretenlerden herhangi biri, asıl soruyu hiçbir zaman
    sormadığı için, var olma savaşı vermeyenlerden birimi [n değil m] konuşturdum..
    psikologla rolleri değiştik..
    “korku,
    umutsuzluğu tetikleyip, mantığa yönlendirir” dedim, “ve mantık, umudun kaynağı
    olan hislerle soğuk savaş vermektedir. bu yüzden ölümcül hastalığın virüsü,
    aslında kendini güvende hissetme istencidir. bu istenç, olası her türlü
    pişmanlığı tetikler, ve bi gün pişman olma korkusu, arzuları körelten bir
    uyuşturucudur. o yüzden, bir kez daha saati hatırlatırsan, ilaçlı tedaviye
    geçeriz..” anlamadı. açmadım. Onu otobüse bindirip, yürüdüm..
    sonra
    eve gelip, trust’ı açtım, the cure.. hepsi bu. hayaletlere döndük..
    *
    başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..

    1ağustos2013
  • Revalüasinasyon

    Revalüasinasyon
    her
    şey o kadar karışık ki.. karışık sadece. gizemli falan değil. karışık. karışık
    bir sandviç gibi belki. içini açsan göreceksin, gizleneni. ve sevmediğin
    şeyleri çıkarman, onu yemeni de sağlamayacak aslında, soğanlar biberler etler,
    geriye hiçbir şey de kalmayacak belki ayıklanandan sonra, ve kuru ekmeğe de
    talim edebilirsin, ama yemeyeceksin, karnın aç olmadığı için değil, sevmediğini
    bildikleri halde önüne bunu getirdikleri için. sevmediğin o kadar çok şey var
    ki..
    her
    şey o kadar karışık ki.. ve bu karışıklık içinde, aranılması gereken, yani
    çözüme ulaştıracak olan, yani bi başlangıç noktası olan, o ipin ucu da yok
    aslında, herhangi bir yerden başlayabilir ve sonunda hiçbir yere
    varamayabilirsin.. işleri iyice karıştırabilir, ve sonrasında sikerim ya deyip
    yarıda bırakabilirsin. ama başlama istencin ağır basıyor, sadece, şu sıralar,
    hepsi bu.
    bu
    bi umut. ve umutla aran hiç iyi olmadı aslında, bugüne dek, hiç iyi. umutsuz da
    değildin aslında, ama her, sana yakılan ışık, ya da senin yaktığının altına
    gelinen, ışık, umut vaatleri ile süsledi ağacın meyvelerini, köklerinin
    barındığı toprak umutsuzlukla kaplı olduğu halde. göremedin, görmek istemediğin
    içindi, bu körlük.
    ve
    şimdi, diyorum ya moruk, her şey o kadar karışık ki.. dün odamı topladım.
    topladım mı, toplarken daha da mı dağıttım bilmiyorum. topladım işte. ya da
    dağıttım. çarptım ve böldüm 31 seneyi kendi kendiyle, onun öncesinde.. ve bugün
    de bir diğer odavari unsur, bilgisayar, hardisk yani, klasörler, yığınla,
    onları toplama telaşındayken, durup, bunları yazmaya başladım, ve gerçekten her
    şey, fazlasıyla karışık görünüyor gözüme.
    bir
    şeyleri temize çekmek de değil bu. ne ben anlatabilirim, ne sen anlayabilirsin.
    anlatılamam da. anılarımdan kopartılan her düşsel görüntü için, bir ömür
    harcayabilirim ama, ama gerçekte var olan o, geçmiş zaman dilimi üzerine,
    düşünmek yorucu. ayıkla pirincin taşını. neden? taşın pirincini ayıklasak daha kolay
    olmaz mıydı? bana öyle geliyor son zamanlar da, bana hiçbir şey gelmiyor
    aslında son zamanlarda, ben de hiçbir yere gitmemeye doğru evriliyorum zamanla.
    oturup hiçbirşey yapmadan ölümü beklemek dışında yapılacak daha iyi bir şey yok
    diye fısıldıyor kulağıma zack, işe git ve eve gel diyor, dilsiz ve sağır ol
    diyor, ve öldür diyor, öldür öldür öldür, önce kendini, ruhen, sonra
    diğerlerini, fiziken, okula bomba koy diyor, fabrikayı kundakla, belediye
    binasına atom bombası at, ağaçları kes ve ay ışığını engelleyebilecek kadar
    devasa bir duvar ör dünya ile güneş arasına, yaşamı sonlandır insanlık için ve
    insanlık adına, tanrının beceremediği şu işi onun adına üstlen, deccal ve mesih
    ya da mehdi ve süfyan birleşecektir aralarındaki düşmanlığa son verip seni durdurmak
    için, tüm dünya içi boş bir koalisyona kenetlenip, karşına dizilecektir, ve
    belki o zaman anlatabilirsin, dinletirsin boşluğu, sessizliğin anlamını her
    türlü anlamsızlığın heba edebileceğini, ve ettiğini, ve yok olma korkusu
    dışında hiçbir şey, kulak verdirtemez o çığlışan ve çığlaşan kalabalığa, yok
    olmanın kabul edilir bir şey olduğu kabullenildikten sonra huzura varılacağına
    dair olan konçertonun notalarına…
    bunları
    diyor zack. fısıldayarak.. ve aynı fikirdeyim derken, geçiştirmiyorum, deniyorum
    diyorum, deniyorum moruk, bi gün anlamıcaklar, hiçbir zaman anlamıycaz,
    tanrı’nın aslında, bizi birbirimize düşman kılmak için, dünyaya yolladığına,
    kendi ağzından bunu söylediği halde, yazdığı tüm kitaplarda..
    *başlık
    revalüasyon ve halüsinasyon kelimelerinin yargısal intifa kapsamında demokratik
    koşulları aklamak için yeniden gözden geçirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır..
    17temmuz13
  • polislik hakkında tüm bildiğim

    polislik
    hakkında tüm bildiğim
    dedem polisti. ben de polis olmak
    istemiştim, hayatın başlangıç evresinde, kısa bir süre sadece, ve bunu hangi
    sebeple istemiş olabileceğimi net bir şekilde hatırlayamıyorum. böyle şeyler,
    çocuklar için, yetiştiriliş tarzından da bağımsız bir şekilde, -kısa süreliğine
    de olsa- arzu duyulabilecek şeylerdir. ve bir gün, size,  zaman zaman anlatılmış olan, sizin yüzünü
    bile görmediğiniz bir aile büyüğünün fotoğrafını gösterirler, henüz 3 ya da 4
    yaşındasınızdır, özenirsiniz. özenmeniz kısa sürer, çünkü bir zamanlar polisin
    bile giremediğinin söylendiği, şimdiyse uyuşturucunun bile polis gözetimi ve
    rüşvetinde dolaşıma sokulabildiği bir bölgede büyümüşsünüzdür. uzun bir süre,
    polislerle ya da devletin otoritesiyle tanışmadan, o otoriteye doğrudan
    başkaldırabilen ya da her türlü riski göze alabilen insanlarla yakın
    olmuşsunuzdur. ve bir gerçeği net görebilmeniz için ya da neyin doğru
    olabileceğinden emin olmanız için 50 yaşına kadar da beklemeniz gerekmez
    aslında, kimi insanlar otuzundan sonra allah’ı bulsa da; bazıları da, zaten
    inandıkları, düşledikleri şeylerin terimsel kelimesini ansiklopediden ya da
    sözlükten keşfedip, “a böyle bir şey zaten varmış ya” diyebilirler, on iki on
    üç yaşlarındayken.. 

    o yüzden üniforma ile hatırlanabilir ilk karşılaşmam, dedemin
    eski siyah beyaz bir fotoğrafında olsa da, var olan her türlü iktidar tutkusuna,
    o tutkunun içindeki zaman zaman sözü edilebilen ‘iyilik’ amacını sorgulamadan
    karşı duruşum daha da eskiye rastlar. ve bu anlamda, bir insanın, özellikle
    bariz belirgin bir şeyle ilgili, yıllar sonra düşen jetonu sonucu “aslında bu
    çok da iyi bir şey değilmiş,”, “yok yok bu tastamam yanlışmış hacı”, “yanlış
    düşünüyormuşum”, “yanılmışım” yanılgısına düşebiliyor olmasına, çok da kafam
    basmamıştır. o yüzden zamanında polisle ilgili ağzına geleni söyleyebilen bazı
    iş arkadaşlarımın, namaz kılmaya başladıklarından sonra polisi savunmaya geçmeleri,
    kendilerinin de daha büyük bir güce teslim olmaları ile bağlantılı olabilir.
    her insan kendisini, tanrısının şefkatli olduğuna inandığı kollarına
    bırakabilir elbette, bu çoğumuz için tanrının da öncelinde, annemiz için
    geçerli bir duyguyla da başlamış olabilir. ama burada, incelenmesi gereken asıl
    şey; kendisinden daha güçlü dış bir şey tarafından gerçekleştirilen ve hiçbir
    şart ve koşulda karşı koyamayacağı müdahaleye karşı, oluşturduğu itkisel
    teslimiyete, bir tür duygu ile birlikte açığa çıkan ve bilinci de
    yönlendirebilen o davranışa, bireyin ilk olarak nerede başladığı, başlatıldığı,
    itildiğidir. ailede olabilir, arkadaş arasında, ya da okulda, çok geç olarak
    gelicek olsa da, erkekler için askerlikte.. sonucunda ölebileceği veya zarar
    görebileceği bir davranış tarzından, güvenli ya da en az yarayla çıkabilme
    düşüncesi; (ki yalan söylemek de bununda bağlantılıdır kanımca), bizleri polis
    karşısında durmaktan da alı koyar, çünkü polis devletin polisidir, ve devlet
    bizim gözümüzde bizi koruyan gözeten bir aygıttır. varlığını varlığımıza borçlu
    olsa da varlığımızın varlığına bağlı olduğuna bizi inandırmıştır.

    çocukluğumun geçtiği mahallelerdeki
    insanların büyük bir çoğunluğu, polisin kendi mahallelerindeki varlığını
    kendileri için bir tehdit olarak algılıyorlardı, çünkü ortada bir yasa vardı,
    ve karşı karşıya getirilen her iki grup da, ekmek parası için bir iş yapıyordu,
    polislerin ki yasal iken onların ki yasalarca belirtilmiş yasaklar kapsamına
    giriyordu; örneğin torbacılık. ve zaman içerisinde bu durum, 24 saat atılan
    devriyelerce denetimli yasadışılık durumuna erişti, “adam başı yirmi lira
    verirsen bize, istediğin her şeyi satmana izin veriyoruz.”


    “seni yakaladıklarında” demişti arkadaşım,
    “üzerindeki malı alıp bana geri getirirler, benim sattığım malı senden alıp
    bana geri de satabilirler.” gözleriyle görene kadar gözlerimle gördüklerime
    inanmayacak milyonlarca insanın, bugün sokakta olmasının öncelikli
    nedenlerinden biri de budur: şiddetin görülür kılınılması.
    bu noktada, yukarılarda bir yerde
    belirttiğim, kendilerinden çok daha güçlü bir varlığa teslim olanların, yani
    inançlıların, tanrı karşısında ki teslimiyet nedenlerinin kaynağını, yani
    sadece korku(cehennem) ya da çıkar(cennet) nedeniyle mi, yoksa gerçekten içten
    bir samimiyetle mi inanmış olduklarını, kolaylıkla ayrıştırabileceğimiz bir
    noktadayız. çünkü, aynı hareket tarzını, hemen hemen her koşulda aynı şekilde
    zaten gerçekleştiriyorlardı, iş yerindeki şefe karşı, evlerindeki babaya karşı,
    sınıflarındaki öğretmene karşı. ve bu davranış tarzını etkileyen en belirgin
    iki nedenin, polisliği seçme, ya da devam etme noktasında da geçerli
    olabileceği açık.
    ortaokula gidiyorsunuz, henüz 11 ya da 12
    yaşındasınız, daha güneş doğmadan kapınız çalınıyor, çünkü siz çingene
    mahallesinde, çingene olmasanız da evinizin aranmasını isteyebilecekleri bir
    yerde, o yasaların/yasakların dışına çıkabilen insanlarla birlikte
    yaşıyorsunuz. kapı çalıyor. açıyorsunuz. çocuksunuz. ve polisler eve dalarken,
    aynı anda mahallenizdeki bir çok eve de dalınıldığını fark ediyorsunuz. ve
    benzer süreçler sonrasında, aslında bu işi kendilerince kötü olarak algılanan
    bir şeye engel olmak için değil, onu kontrol altına almak için
    gerçekleştirdiklerini çözüyorsunuz. çünkü evvel zaman içinde bir gün,
    torbacınız size “eve dönüş yolunda dikkatli ol, bu zarbolar bazı müşterilerimi
    takip edip üzerindeki malı alıyorlar” diyor, kendisine bir şey yapmadıklarını
    da ekliyor, hatta herif mesleğini, evinin önüne, tek sandalyeden oluşan bir
    dükkan açarak yürütmeye başlayabilmesinin süreçlerinden bahsediyor, yani 12 yıl
    önce bundan bahsetti.. babanıza dönüyorsunuz, o size 32 yıl öncesini anlatmıştı
    bir zamanlar, demişti ki, “ben bu mahalleden gecenin bir yarısı geçerken,
    mahallenin gençleri bazen sigara isterdi, cigarayı sarmak için, hiçbir zaman ne
    gasp edildim, ne de şiddet gördüm.” o halde problem başka bir yerde?
    anlatılan zamanlardan, yani 32 ve 12 yıl
    öncesinden, kameralarımızı 4 yıl öncesine çevirdiğimizde, şöyle bir görüntü
    yakalıyoruz: karakoldayım. çünkü içinde bulunduğum arabadan, yüklü miktarda
    esrar çıkıyor. benim değil. hiç olmadı. hayatım boyunca yüklü miktarda hiçbir
    şeyim olmadı. araba da benim değil. araba, arkadaşımın arkadaşının arabası. ve
    ben arkadaşımı askerlik yaptığı yere ziyaret için gittiğimde, kapıdaki asker,
    “memleketinden bir arkadaşı geldi, az önce çıktı” diyor, arkadaşımı arıyorum,
    hadi şunlara isim verelim, sallayalım, arkadaşımın adı can, arkadaşımın
    arkadaşının adı ahmet olsun. can’ı arıyorum, bulunduğu yeri söylüyor,
    gidiyorum, kısa geçeceğim, dönüş yolunda ki bir çevirmede, ahmet’in tereddüdü
    ve duraklaması sonucu, şüpheli tavırları göze batıyor, biz aranıyoruz, araba
    aranıyor, can “abi ben askerim” diyor, ahmet telefonda birileri ile konuşuyor,
    ben bir köşede sakince olan biteni izliyorum, her şeyin farkında olsam da.
    sonra karakol. ve polisin tehditkâr cümleleri, zaman zaman desibeli artarak
    ilerleyen soruları karşısında, panikleyen can ve ahmet’in karşısında, tepkisiz
    ve sakince duruyorum. polis bana uyuz oluyor, onun varlığını ve üniformasını ve
    gücünü ve başıma örebileceği çorapları siklemediğim için beni sikmeye kalkıyor
    ve ahmet malı nerden aldığını söylemediği, söyleyemediği için, “bak kardeşim
    şöyle bir adamdan aldığını söylüceksin kurtulacaksın” diyerek, malın alındığı
    adamın tarifini veriyor, tarife uyan adam benim. her şey bu kadar basit. ve
    başgargamel de, aynı mantıkla, kendisine ve temsil ettiği yapıya, karşı bir
    tehdit oluşturduğunu düşündüğü gruplar için, marjinal kelimesini kullanıyor.
    aynı nedenle sevgiliniz veya eşiniz, bazı insanlarla görüşmenizden rahatsız
    oluyor.. ve o nedenle kendi varlığını, kendi varlığına hediye eden bir insanı,
    ya da kendi varlığını, idealize ettiği düşünce uğruna riske atan bir insanı,
    otorite kendisi için tehdit olarak gördüğü gibi, otoritenin kendi varlığına
    tehdit oluşturduğunu görebilen bir insan da, yukarı da tanımladığım iki
    davranış kalıbından biriyle hareket etmiyor. otoriteyi, kendi varlığın için bu
    iki davranış kalıbıyla (çıkar/korku) tehdit olarak algılayadabilirsin pek
    tabii, ama bu ikiliden sıyrılarak hayata bakan bir insan için, otoritenin
    varlığı, sadece bireysel anlamda salt kendisi için değil, kendisinin yaşam
    içerisinde kurduğu, kurabileceği, tüm ilişki biçimleri için de, var olmaması
    gereken bir yapıdır. işte bu yüzden, iyi polis/kötü polis olmaz. niyeti kötü
    olan bir aygıta bağlı bir birimin, içinde var olmayı -üstelik seçerek- içine
    sindirebilen bir insanın, özünde iyi bir insan olduğu söylense bile, kötülüğün
    içinde o iyiliğini barındıramaz ve iyi bir niyetle kötü bir yapı içine dahil
    olunmaz. sonradan fark edilen böylesi bir hata, 
    özre tabi bi hukukla da bağışlanamaz.

    25.6.13
  • mary come alive

    uzanıp
    yatağa
    duvarları
    izlemek
    telaşsız
    yerine
    getirmek zorunda bırakıldığın
    hiçbir
    şey olmadan
    sorumluluksuz
    sorumsuz
    değil ama
    sorumluluksuz
    sadece
    üzerine
    yığılan
    herhangi
    bir şeyin
    yaratabileceği
    baskıdan
    azade
    ve
    işsiz
    ve parasız belki
    ama
    boş bir dolabı açmaya
    ihtiyaç
    bile duymayacak kadar
    isteksiz
    bir mide ve
    boş
    bir beyinle beraber
    bunların
    derdinde olmadan
    ezan
    okununca müziği
    kapatma
    zorunluluğundan mesela
    ya
    da işyerinde sana
    her
    allahın günü
    ölümün
    de var olduğunu
    ve
    dirilmenin de
    hatırlatan
    arkadaşların
    varlığından
    habersiz
    ve
    sana artık
    saat
    geçince biraz biri
    uyuman
    gerektiğini çünkü
    ertesi
    gün işe gideceğini
    söylemeyen
    bir anneyle
    babayla
    ve
    kardeşlerle yaşadığın
    o
    sonsuz saçma tartışmaların
    henüz
    başlamadığı
    ölümüne
    umursamaz
    boş
    zaman dilimlerin
    zamanın
    berisinde kaldı moruk
    zaman
    makinesi icat edilmiş olsaydı bile
    ve
    isteseydin
    çekip
    gitmeyi
    eski
    kötü
    daha
    kötü bir ruh haline sahip olduğun
    eski
    kötü ama güzel günlere
    gidemezdin
    burada
    varlığına
    çalışmana
    ya da konuşmana
    ya
    da arada sırada
    sıkıcı
    ve aptal
    ve
    senin dışında herkesin güldüğü
    espriler
    yapmana
    ihtiyaç
    duyan
    bir
    takım zincirleri
    çözerek
    karışık
    her
    şey fazlasıyla karışık
    ve
    yanmış bir pizzadan
    ve
    böyle ebleh bir alegori-tmadan
    tırlatmadan
    ya da
    daha
    kötü de olabilirdi
    eğer
    sen on iki saatlik vardiyanın
    yarısında
    çıkılan yarım saatlik
    tek
    molanda gelen
    pizzayı
    yiyebilseydin
    sevebilseydin
    yani hemen hemen her şeyi
    kötü
    de olsa bir şeyler
    ya
    da kötü gitse de genelde
    isyan
    etme gücünden
    mahrum
    olduğuna
    inandırılmış
    olsaydın
    güçsüz
    olduğuna yani
    bir
    şeyleri belki bencilce
    sadece
    kendin için değiştirmeye
    uğraşabilecek
    kadar
    aptal
    bir azme
    sahip
    olmasaydın
    her
    şey
    evet,
    daha kötü olabilirdi
    kötü
    olduğunun
    farkına
    varmayacak bile olsan da o an
    tıpkı
    onlar gibi
    tıpkı
    diğerleri gibi
    tıpkı
    dünyanın
    yaşanabilecek
    kadar güzel bir yer olduğuna
    aldanan
    dünyanın bütün o insanları gibi
    her
    şey çok daha kötü
    olabilirdi
    değil
    ama
    onlar
    için değil
    sen
    sadece
    var
    olanı göremeyen
    imkanları
    değerlendirmeyen
    haline
    şükretmeyen
    ve
    bir yerlerde
    yanlış
    giden bir şeyler olduğunu
    iddia
    edebilen
    pis
    bir nankörsün
    işin
    var
    ailen
    var
    nefes
    alıp veriyorsun
    sakat
    değilsin
    özürlü
    değilsin
    üstelik
    başka bir çok insanın da
    yerinde
    olsa soluksuz kayabileceği
    askıntılara
    sahipsin
    yaşamın
    tadını çıkar
    aynen
    böyle
    bu
    şekilde
    kurulabiliyorsa
    bir cümle
    senin
    için
    karşındaki
    o
    ultra
    eksantrik
    prion
    tarafından
    filmi
    yanlış çekmişler demektir
    yanlış
    izletmişler
    ya
    da yanlış bir rol vermişler sana
    ya
    da sen yanlış oynamışsın bilader
    fasulyedendin
    çünkü bir zamanlar
    gerçekten
    fasulyeden olmuştun belki
    leylekler
    getirmişti seni
    oyunlarına
    alınmaz
    ve
    buna da aldırmazdın
    elindeki
    kirli çubukla
    toprağı
    eşelerdin durmadan
    solucan
    çıkarmak için
    sonra
    bir gün
    ruhundan
    bir solucan çıkmasın diye
    hem
    de priapulida türünde bir tanesi
    çıkmasın
    diye
    hiçbir
    şeyi değiştiremeyeceğini
    ve
    böyle gelmiş olanın
    böyle  de gideceğini
    söylediler
    uzanıp
    yatağa
    duvarları
    izledin
    yine
    telaşsız
    ve
    yerine getirmek zorunda bırakıldığın
    şeylerin
    duyarsızlığı ile
    sikmişim
    işi
    parayı
    ve geleceği
    ve
    ayakları yere
    sağlam
    basan bir adam olabilmeyi
    diyerek
    bir
    masal kahramanıyım ben
    sihirli
    aletini
    otuzbir
    kez okşayınca
    içinden
    çıkan periye
    arzın
    merkezinden geçen
    büyük
    bir fay hattı olmayı dileyen
    ama
    masallar gerçek değildir ve
    gerçek
    olarak öne sürülen
    tüm
    o kötü olasılıklar
    yaşamı
    askıya alan
    betonarme
    bir duvar
    örmekten
    öteye geçmez
    o
    yüzden
    olabilecek
    en kötü şeye
    kulaklarını
    tıkayıp
    yatağa
    uzanabiliyorsun hâlâ
    işe
    gitmek yerine
    çalan
    telefonu açmadan
    anneyi
    duymazdan gelip
    duvardaki
    örümceği göstererek
    ondan
    olur mu diyorsun
    adam
    benden
    olmaz tamam da
    ondan
    olduğuna inandırmıştın çocukken
    gülümsüyor
    istemsiz bir şekilde
    gülüyorsun
    çevrendeki
    tüm o vızıldayan
    benzodiazepin
    türevi insanlara
    yüksek
    dozda flumazenil bastığını
    hayal
    ederek
    hâlâ
    gülebiliyor olmanın
    *
    başlık marisse nadler’in bir şarkısının adıdır
    8mayıs2013

  • istifa

    uyandı. 35 yıldır uyuyormuşçasına bir duygu ile beraber. gözünü açtığında, hayatı boyunca zaman zaman kendine sorduğu, başkalarının da kendi kendine ya da başkalarına sorabileceği bir soru ile gerilmişti zihni: “nereye kadar?”

    soru, her ne kadar tümleçleri, özneleri, yüklemleri eksik bir yapıda yankılanmış olsa da, ve kapsadığı durum geniş bir zamana yayılsa da, ve ‘ne’ sorusuna karşılık verilebilecek bir çok cevap olsa da, bu cevapların sonucunda genellikle “boş ver” sesi işitilirdi, “siktir et”, ya da “böyle gelmiş böyle gider” vurdumduymazlığı

    hayatındaki bir şeylerin değişmesi gerekiyordu mutlaka, ve zaman zaman değiştirmeye de çalışmıştı, ve yine deneyebilirdi bunu ama, bu kez değişmesi gereken şey, tek başına gerçekleştirebileceği ve kişisel yaşantısındaki reform ya da devrim ile sınırlı kalarak çözülebilecek bir problem değildi. o, artık çalışmak istemiyordu, hepsi bu. ve “nereye kadar” derken, sorguladığı süreç, her sabah aynı saatte uyanıp, aynı yerden bindiği servisle gittiği aynı yerde yaptığı aynı şeyleri, daha ne kadar süre yapmaya devam edebileceğiydi. dahası herkesin, çok büyük bir çoğunluğun değil tamamen ‘herkesin’, aynı anda ve aynı reaksiyonla karşı çıkması durumunda dahi, yaşadığımız hayat şeklinin yerine geçecek olan alternatifte bir fikir birliğine varılamayacağı gerçeği, değişimin belirsiz bir vakte ertelenmesine, hatta olası en ufak değişiklik senaryolarına dahi, yerimizi kaybedebileceğimiz ya da daha doğru bir deyişle alışkanlarımızın
    bozulacağı endişesi ile karşı çıkmamıza ve sahip olduğumuz imkanlar dahilinde, elde edebileceğimiz yaşantının en iyisine ulaşma yarışına dahil olmamıza neden oluyordu, ve üstelik bu, ‘her ne pahasına olursa olsun’culuk ile sabitlenmiş bir fedakârlık güdüsü ile yapılıyordu. öyle ki, ileri de iyi bir işe sahip olma olasılığı yüzünden, en iyi zamanlarımızda, birkaç yıllığına yaşadığımız şehirden bile fedakarlık yapıp gidebiliyorduk


    ve o, artık sıkılmıştı. gerçekten. işe gitmek istemiyor ama yerine koyabileceği alternatif bir yaşantıyı var edemiyordu. hayır, banka soymaktan bahsetmiyoruz ki soyamazdı da zaten ama, mesele tam olarak para değildi. mesele, işe gitmemenin olanağı ile elde edilebilecek bol boş zaman lüksünde yapabileceklerini; zamanını, yaşamını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçları edinebilmek uğruna satmak zorunda olmasıyla yapamıyor oluşu da değildi. ya da kazandığı az buçuk para ile, ucu ucuna yeten yaşantısı, aynı çalışma saatleri içinde, daha hafif işler yaparak on-on beş kat kazanmaya evirilse, mesele yine çözülmüş olmazdı. çünkü sorun, tek başına ve yalın olarak: çalışmak zorunda bırakılmaktı. hayır, çalışmak zorunda kalmak değil, bırakılmak!

    yılmıştı, hemen hemen her şeyden, uyanmak ve uyumak da buna dâhildi. yatakta kaldığı sürece canı sıkılıyor, ama yataktan çıkmak için de bir neden göremiyordu. o sabah özellikle, özellikle o sabah,yataktan çıkmasını gerektirecek hiçbir mantıklı bahane üretemiyordu kendine. son zamanlarda, uyandığında kendi kendine ‘hadi oğlum’larla verdiği telkinler (evet burada okuyucu, karakterimizin bir erkek olduğunu anlıyor, yazar ise eleştirmenlerin işini kolaylaştırmak için okuyucuyu ilgilendirmeyen ek açıklamalarda bulunuyor), iş yerindeykense kendi kendini eğlendirmeye yönelik zihin oyunları, giderek tek bir kelimeye sabitlenmişti: “siktir et”.

    artık ne iş yerinde, ne evde, ne de arkadaş toplantılarında hiç konuşmuyor, düşünmüyor, dinlemiyor ve sadece, içinden bu kelimeyi tekrar edip duruyordu: “siktir et”

    ve artık bu kelime de, kendi içinde anlamını yitirmişti, çünkü hem siktir edebileceği hiçbir şey kalmamış hem de siktir ettiğini söylediği her şey olduğu gibi yerli yerinde durmaya devam etmişti. ve bu ifadede bir çelişki yoktu

    ve o, yılmıştı. gerçekten. hayır, yataktan çıkmayacaktı. o gün değil, bundan sonra hiçbir zaman, hayatının sonuna dek, hiçbir şart ve koşulda, o, o yataktan çıkmayacaktı.  çok çalışmıştı, yaşamak için çok çalışmıştı. artık insanlar çalışmalıydı, onun yaşaması için. bugüne kadar sayısı belirsiz çeşitlilikteki işlerde kısa süreli olarak kalmış, ama sonuçta, insanlığın tümüne birden, çok fazla hizmet etmişti, apartmanlara tuğla koymuş, lokantalarda bulaşıkları yıkamış, fabrikalarda hangi amaçla nerede ve nasıl kullanıldığını bile bilmediği parçalar üretmiş, dahası başkalarının ürettiği ürünleri de satın alarak, bu aptal döngüye yardımcı olmuştu. durdu. gerçekten kafası bu noktada durdu ve duvardaki saatle göz göze geldi: yedi sıfır beş. ya acilen evden çıkıp, üstelik koşmak zorunda kalarak servise yetişecek, ya da orada öylece kendisi dahil hiç kimseye bir faydasının dokunmadığını söyleyecekleri şekilde bekleyecekti

    bizi, diye düşündü, yani insan neslini, hayvanlardan ayıran, tek fark, yaşamsal olduğunu söylediğimiz ihtiyaçlarımızı kendi kendimize üretmek zorunda oluşumuz ve bunu da üstün zekâmızı sembolize ederek kutsayışımız. ve bunun, doğadaki evrimle falan bir alakası yok, biz kendi fizyolojik evrimimizi, geri zekalılığımız sayesinde, tersine gerçekleştirdik. tersine evrim. dünya üzerinde, kendi yiyeceğini tarım yaparak elde eden başka bir canlı var mı merak ediyorum

    “siktir et” dedi hemen ardından, artık anlamsızlaşan bu kelimeyi her tekrar edişi, kendi kendisine düşünüyor olduğu zamanlara denk düşüyordu ve o artık düşünmek de istemiyordu. gerçekten  o gün, tüm gün boyunca yatakta kaldı. tuvalete dahi gitmedi anlayacağınız, sidiğini de tutmadı ama. öylece yattı ve işedi. nefes aldı nefes verdi. üzeri açılınca örtmedi bile üstelik. kapı çaldı, açmadı. telefona göz ucuyla bile bakmadı, titreşince. arada bir göz göze geldiği tek şey olan saati de, öğlenin birini gösterdiği sırada, çakmağı ile hedefleyerek raftan düşürdü. sigara da içmedi böylece. ki o gün, bırakma kararı almadığı halde, hiç içmemişti de

    ama ertesi gün, bilgece bir edayla, çıktı yataktan. hareketlerinde kendinden emin ve vakur bir hava vardı. bir günde aydınlanmış gibiydi.  ağır adımlarla ama servisi kaçırmayacak bir hızda giyindi üstelik. kapıyı kapatmadı arkasından ve yolda yürürken ısrarla insanların gözlerinin içine bakıyordu çünkü yalınayaktı. kış aylarından birinde, hadi söyleyelim, aralığın 31’inde, yarım gün çalışacakları haftalar öncesinden belirlenmiş olan günde, servis durağına giden yolu yürüyordu, yalınayak ve cep telefonsuz ve sigarasız ve cüzdansız. servisi gördü, dört yol ağzından aşağı doğru iniyordu servis, ve o, servisin enlemesine geçtiği yolun başına yaklaşmıştı. gördüler onu, yavaşladılar, normalde koşması gereken işçi selim, daha da ağırlaştırdı adımlarını ve onu bekleyen servisin yanından geçip gitti öylece, selam bile vermeden üstelik. arkasından seslendiler ama dönüp bakmadı bile. az ilerideki nüfus memurluğunun binasına girmek istedi. kapıda tuttular onu, yalınayak selim’i, iki dilim ekmek otuz gram peynir, beş tane de zeytin ile kahvaltı yapmış olan güvenlik tuttu

    “hemşerim nereye?”
    “istifa dilekçesi vermeye” dedi, hiç istifini bozmadan selim ve yürümeye devam ederken kolundan tuttu onu güvenlik

    “ne istifası yahu?”
    “vatandaşlıktan istifa ettiğimi bildireceğim, artık vatandaşlık görevimi yerine getirmekten vazgeçtim ben.”

    gülmüyordu bunu söylerken, üzgün ya da sitemkâr bir hali de yoktu. kimliğimi kaybettim dermiş gibi konuşuyordu adeta, sakince ve olağan bir durumu naklediyormuş gibi

    orada bitti kişisel devrimi selim’in. aklının yerinde olduğuna ve kararından vazgeçmeyeceğine dair öne sürdüğü ve mantıki geçerliliğini kendince ispatladığı tüm argümanlara rağmen, çıkarıldığı mahkemelerde de, sokulduğu psikoloji testlerinde de, sonrasında verdiği röportajlarda da, yarı deli yarı kahraman olarak yaftalanıp, akıl hastanesine kapatılmaktan kurtulamadı. ve iyileşmesi yönünde uygulanan tüm tedavileri, şu yanıt ile karşıladı: doğa, insan adlı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır

    6.mart.2013


    girdo / from !Y6 distro of zemt galaxy'Zz
  • sigara içmeyenler genç yaşta ölür

    uyandı. bir
    sigara yaktı. sonra bir sigara daha. ve yataktan çıkmadan üst üste kaç sigara
    içtiğini saymadı. çok olmalı. son kez elini uzattığında pakete, bir tane daha,
    sonra kalkacağım, düşüncesi ile, eli boş sehpanın üzerinde gezindi. kafasını
    çevirince hatırladı, birkaç dakika önce son sigarayı içip, paketi de buruşturup
    duvara fırlattığını. kötü bir gece geçirmiş değildi, hayır kötü bir rüya da
    görmemişti. sadece, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, birçok şey hatta, ve
    neyin yolunda gittiğinden çok, yolun neresi olduğunu düşündü. bazen, bazı şeyler,
    yolunda gitmese de giderdi yine de bir şekilde, ilerleme kaydederdi yani,
    yolunda olmasa bile, hedeften uzaklaşmış olsa bile, bir hedefi olmasa bile, devinimi
    olurdu, en azından
    duruyordu her
    şey. her geçen gün, bir öncekinden farksız bir renkte geçiyordu. geçmediğini
    düşünüyordu. günün aslında geçmediğini, döndüğünü, sabah akşam gece sabah akşam
    gece, her şey aynı, her şey hâlâ aynı 
    telefon çaldı.
    annesi. konuşabilecek kadar konturu yoktu annesinin, ama yine de uzun uzun
    çaldırıp duruyordu saatlerdir, günlerdir hatta, günlerdir her sabah aynı
    saatte. uyandırmak için. uyandırabilmek için. kalktı, çalan telefona bakma
    nezaketini göstermeden, üzerindeki battaniyeleri telefonun bulunduğu sehpanın
    üzerine atarak. ereksiyon halindeydi. oysa bir aydır, elini bile işemek dışında
    götürmemişti sikine. evliydi aslında, her ne kadar karısı, son üç aydır
    annesinin evinde olsa da, kimliğinin medeni hal kısmı hâlâ evli olarak gösteriyordu
    onu. parmakta yüzük yok. satmıştı yüzüğü. ama çocuk var. onu satamamıştı.
    satmak istemişti ama, en azından düşünmüştü bunu, daha beş aylıkken çocuk,
    zengin bir aileye, para değil de, huzur karşılığı satmak, ona iyi bakacaksınız
    değil mi sözleri ile. yapmamıştı, yapamamıştı ve iyi de bakamamıştı çocuğa.
    kadına da bakamamıştı. bir işi yok, işi olmadığı gibi, günün birinde bir iş
    bulacağına dair umutları da yok. kırk yaşında. ve hayatının sonuna kadar iş
    bulamayacağına dair inancı tam. umutsuzluk bazen, sağanak yağmurdaki tek bir
    ışık demeti ile gücünü yitirir, ama o ışık demetinin görüneceğine dair umudunu
    kaybettiğinde, herkesin yüzyılın güneş tutulmasını net bir şekilde izleyebileceği
    günü bile perdeler örtülü bir şekilde boş odada orospu ilham perileri ile
    sevişerek geçirirsin, ve içine boşalır alayı birden, üç kelimelik cümleler ve
    yarım kalmış öykülerle terk ederek seni
    tuvalete girdi.
    eşofmanını ve baksırını indirdi. çömeldi. alaturkaydı tuvalet. alafranga olan
    hiçbir şeyi sevmiyor, sevmediği gibi alışamıyordu da. çömeldi. işi bittiğinde
    elini tuvalet kağıdına atınca, onun da tükendiğini gördü. ha siktir dedi
    dışından, içinden ya da. kendi sözcüklerini duyamayacak kadar düşüncelere
    gömülmüştü. aksi gibi suyu da kesmişlerdi dün. ha siktir dedi bir kez daha, haklılar
    dedi, tanrı bile verdiği havanın karşılığında isteklerde bulunduğuna göre,
    toplumun ya da devletin, ya da hayatımızı basitleştirdiği söylenen modern yaşam tarzının
    da sunduğu imkanlar karşılığında bedel istemesi normal olmalı dedi. dedi ama
    bunu, sesli düşünüyordu. düşünmüyor da, kendi kendine konuşuyordu. sürekli
    olarak kendi kendine konuşuyordu son bir aydır, çünkü boş eve, boş odaya, onu
    ısırabilecek bir yakarca bile girmiyordu, değil ki karısı gelsin, çocuğunu da
    alıp. elini ve kıçını bulduğu bir bez parçası ile sildi. bez parçasını, içinde
    sadece sigara paketleri olan çöp kutusuna attı. odaya döndü tekrar. telefon hâlâ
    çalıyordu, ısrarla, uzun uzun. meşgule alıp geri çağrı attı. anca bunu yapabiliyorlardı
    annesi ile haberleşmek için. uyan, uyandım. dırılılı dırılılı.. uyandın mı
    gerçekten. uyandım ya işte. dırılılı dırılılı
    evi yakındı
    ailesinin. evden çıktı. ailesinin evine kadar yürürken, öğrencilere baktı,
    ilkokul öğrencilerine. oğlu bu sene okula başlayacaktı. başlayabilecek miydi
    gerçekten? bilmiyordu. başlardı herhalde. gelecekle ilgili olası ya da olması
    gereken ya da olması istenen her şey, para adlı bir duvarla örülü gibi geliyordu
    ona. ve para onda yoktu. bir sürü kağıt parçası vardı gerçi evinde, kardeşinin
    yazdığı saçmalıklar, üzeri karalanmış bir sürü kağıt parçası. ama onları
    bakkala verip, iki ekmek üç yumurta alamazdı. bir şiire iki kilo şeker yazmıyordu
    fiyat etiketlerinde. ve üç yıldır bir iş bulamamıştı. iş seçtiği yoktu halbuki,
    ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tarzı bir durumdan öteydi işsizlik hali. bir
    iş bulmuş olsa her isteneni sorgusuz sualsiz yapabilecek bir hale gelmişti,
    yeter ki işten çıkarmasınlar. canımı alabilirsin, ruhumu da hatta, yeterki işten çıkarma.
    eve geldi,
    ailesinin evine. üç kez kredi çekmişti babası onun için, iki kez de ablası, iki
    kez de kardeşi, ve onların da artık ekmek almaya parası kalmamıştı. üstüne bir
    de sigara. sigara önemliydi, hatta dünyadaki her şeyden daha önemli. bunu
    anlayamazdı o kafalarını hiç acımadan kesebileceğim
    -ve bu ifademden dolayı yargılanmam esnasında bir sigara molası isteyerek
    durumu renklendirmek istediğim- denyomatik hükümet yetkilileri. gene zam
    gelmişti sigaraya ve gene zam geleceği söyleniyordu. eve geldi
    kapıyı açmadı
    kimse. saat onbirdi ve kapıyı kimse açmadı. sabah sekizden beri çaldırıyordu
    telefonu annesi. üç saat. bir üst katın ziline bastı, yaklaşık beş dakika
    sonra, çünkü telefon hâlâ çalmaktaydı. üst kattaki hatun balkondan kafasını
    sarkıtıp, durumu anlattı. ambulans gelmişti. babasını hastaneye kaldırmışlardı.
    falan filan. hikayenin geri kalanını dinlememek için, tamam anladımlarla kesmeye çalıştı faslı ve şimdi siz de tamam anladımlarla kesebilirsiniz,
    okumayı, hep aynı terane, değişik bir şey yok, biraz polisiye, ya da bir aşk öyküsü,
    işin içine biraz da cinsellik de kat adamım, ve klasik cümle yapısı kullan, bu ne
    böyle
    kapıyı açmadı
    kimse. ve üst kattaki hatun durumu izah etti. elini cebine atmadı. hangi
    hastane olduğunu biliyor olsa da, oraya kadar yürümek, iki saatini alacaktı.
    yürüyecekti yürümesine, beş saat da sürse, hatta ömrünün geri kalanını o
    hastaneye yürüyerek harcayacak olsa bile, yürüyecekti. ama önce bir sigara
    içmesi gerekiyordu. sadece bir sigara.. basit yani. ve yoldan geçen ve elinde
    sigara olan, yaklaşık on kişiye sordu. yok. yok. yok çünkü sigaraya zam geldi
    abi, ve daha da geleceği söyleniyor. yok. ve babası sigara yüzünden hastanede
    yatıyor olsa bile, yani doktorlar öyle söylemiş olsa bile, adı gibi emindi
    babasının sigara içmeden o yaşa kadar gelemeyeceğine. ve eskiden, herkes
    herkese, sigara alıp verebiliyorken, şimdi, bir vapurda bile, bu keyiften bizi
    mahrum etmişlerdi. çünkü onlar, ve onların adamları, misvaklı ağızları ile
    güzel kokan dini bütün bir müslüman halktan çok, ekmek alacak parasının dahi olmadığı insanları
    görerek haline şükredip, isyan barındırmadan ölümüne dek çalışan kölelerin,
    düşünü kuruyordu. ve köleler, uzun yaşamalı ve sağlıklı olmalıydı. ve bir
    cümlenin “ve” ile başlayamayacağını söyleyen dallama, bir sonraki öyküm senin ile
    başlayabilir.. ve dahası, yürüdü işte adam, tanıyorum adamı, götümden
    uydurmadım. üç sokak ötemde oturuyor. ve bir işi var şu an, günde on dört saat
    çalıştığı. çocuk okula başlayacak bu arada, burs kazandı benden. hiç olmazsa sigarama
    zam yapan lavukların emirleri karşılığı sağladıkları yardımlardan
    faydalanmayacak. bitti. bi sigara yakalım

    18.ocak.2013
  • tuhaf

    tuhaf
    evdeydi.
    tek başına. sıkılıyordu. her şeyden. içten içe. fena halde. adı can olsun. ya
    da ali. bir önemi yok. john bile diyebiliriz. ya da ivan. ya da helaine.
    natsuko. sandra. mario. kız ya da erkek. rus ya da alman. zengin ya da fakir.
    güzel ya da değil. milyarlarcası içinden bir tanesi, evdeydi, ve tek başınaydı,
    ve sıkılıyordu, buraya kadar tamam mı? devam ediyorum. anlamadığınız bir yer
    olursa sorun.
    yalnızlıktan
    ya da kalabalıktan ya da kalabalıktaki yalnızlıktan ya da yalnızlığın bu kadar
    kalabalık oluşundan, diye düşünüyordu, başlangıçta, chatroulet adlı sitede
    karşılaştığı onlarca insanın, gecenin bir yarısında ya da sabahın köründe, ya
    da günün ortasında, aynı aptal ekran karşısında başka bir yüzü arayış çabasını.
    o da arıyordu başka bir yüz. bir karşı cinsinin yüzünü. sesini. dokunuşunu.
    sarılışını belki, ve hatta olaylar karşısındaki bakış açısını. ama genellikle
    gördüğü yüzler, ya da resimler, sesler, kelimeler, bir sanal seksin arzusunu
    çağrıştırıyordu daha çok. istemiyordu bunu. sanal olmayanını bile istemiyordu
    işin aslı. geneleve gitsene demişlerdi ona, biraz olsun içini açtığı bazı
    arkadaşları. istemiyordu genelev falan. aradığı şeyin, bir et parçasından öte olduğunu
    söylemeye çalışıyorken kesiyordu faslı yarıda, anlamayacaklardı. anlamazlardı.
    anlatamıyor oluşundan değil, kendisinin de anlamıyor oluşundan kendisini.
    psikologlar da fos çıkmıştı. düşünüyordu. önerilen ya da bulunan herhangi bir
    çıkış yolu, her zaman için bir varış noktasına ulaşmazdı. ama denediği hiçbir
    yol, onu kendinden ya da kendisini çevresinden kurtaramamıştı. ve en sonunda,
    chatroulet adı verilen bir sisteme bağımlı olmuştu resmen, onlarca sik görse
    de, dönüyor dolaşıyor, konuşabileceği birine denk gelmeye çabalıyordu.
    yakışıklı olmadığını düşünmeye başlamıştı. ama aksini söylerdi insanlar.
    tuhaftı sadece. işte. biraz tuhaf. hiç sevgilisi olmamıştı, yaşının otuzu
    geçmesine rağmen. hiç kimseyle sevişmemişti de. öpüşmemişti bile hatta. bir işi
    vardı, gidip geliyordu. birkaç arkadaşı vardı, arada görüşüyordu. ve, başta da
    dediğim gibi, giderek, daha çok sıkılmaya başlamıştı, yaşanan her şeyden.
    sadece kendisinin yaşadığı, kendi hayatında olup bitenlerden değil, genel
    olarak dünyanın her yerindeki her şeyden..
    sonrasında.
    kamerasını kapattı ve öyle denemeye başladı şansını. siyah, simsiyah bir boşluk
    koyarak resim yerine. cinsiyet hanesindeki male kısmını değiştirmedi ama. ve
    “dur kardeş” dedi biri, erkekti konuşan, belliydi, kimse konuşmazdı onla,
    geçerlerdi hemen, ama biri dur kardeş demişti, durdu. öyle ki, sigarasını bile
    kül tablasına bıraktı aniden. “efendim”.
    “ses
    geliyor mu?”
    “hayır”
    “ya
    bu mikrofonun ayarlarını yapamadım bir türlü, şimdi?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “klavye
    sesleri geliyor ama konuş bi”
    “müzik
    geliyor mu müzik?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “hayır”
    “of
    ya, şimdi?”
    “komple
    gitti şimdi”
    tanımadığı
    bir herifin, donanım problemini çözmesine yardımcı olmuştu. işe yarar
    hissetmiyordu ama kendini hâlâ. normal olan bir şeyi yapmıştı o, olması
    gerekeni ya da, ve insanlar gün içinde, zaten olması gereken, doğal eylemlerin,
    bazı incelik ve zarifliklerin karşılığında, teşekkür ediyorlardı. anlam
    veremiyordu o, teşekkürlere, sağollara, olması gereken buydu zaten ona göre,
    olağanüstü bir şey yapmamıştı, “ben teşekkür ederim” derdi karşılığında, ya da
    “sen de sağol”. “ben naptım ki” derdi karşı taraf. “ben de bir deveye hendek
    atlatmış sayılmam” der geçerdi. tevazu değildi bu. ya da kibar olma kaygısı. ve
    hemen hemen her şey, hatta tüm insanlık tarihi, ona göre, fazlasıyla olağandışıydı,
    olağanüstü değil, dışı. savaşlar, paranın icadı, hatta köpekleri evcilleştirmek
    bile. fazlasıyla tuhaftı. ona göre her şey, ve herkese göre o. tuhaf. tuhaf
    sözcüğüne bakmıştı, sözlükten, acayip yazıyordu karşılığında, acayibin anlamına
    baktı, “sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan,
    yabansı”. düşündü üzerinde, ve bir siktir çekti kendi kendine, sağduyumu?
    işyerinde, dün gece chatroulet sitesinde tanımadığı bir insanın, üstelik bir
    erkeğin, mikrofon sorununu çözmesine yardımcı olduğu ve karşılığında sadece bir
    teşekkür kazandığını anlatsa, anlatabilse sadece, yani deney amaçlı anlatsa,
    kendini sorgulamasına yol açan başka eylemlerini anlattığı gibi, “salak mısın
    oğlum sen” derlerdi, “sana ne el alemden”. herkesin acelesi vardı. ışık hızını
    geçmiştik ve bunun farkına varmamıştık henüz. televizyonda kanallar arasında,
    internette sekmeler arasında, gazetede sayfalar arasında, hatta kent içinde
    ordan oraya, ışık hızında dolaşıyorduk, yüzleri görmeden ve hikayeleri bilmeden
    kat ediyorduk senelik saniyeleri.. seneler ne çabuk geçiyor dememiz de bu
    yüzdendi.. gerçek anlamda hiçbir şeyi tam olarak okumuyor, izlemiyor ve
    dinlemiyorduk. çünkü aslında biz de bir şeyler yapıyorduk, bir blogumuz vardı,
    ya da bir müzik grubumuz ya da yeni aldığımız ayakkabımız, ve görmek yerine
    göstermek üzerine biçimlendirilmişti algı dünyamız. gözlerimiz fotoğraf makinesi
    ile, dokunma duyumuz da paylaş butonu ile takas ettirilmişti. ve teşekkür etti
    o da, o gece, mikrofonun testini yapmasına yardımcı olduğu adama, ve başka
    birine geçti. dolaştı dolaştı dolaştı. tüm dünyayı geziyormuş gibi hissediyordu
    bu esnada, chatroulette sayesinde, fransa, japonya, iran, rusya, bangladeş,
    brezilya. değişik evlerin odalarına konuk oluyor, ama asla çok uzun
    kalamıyordu.
    bir
    başka gün. selam dedi biri, onun türkiye’den olduğunu görünce olmalı. ama
    amerika yazıyordu adamın hanesinde. ve fotoğrafta ise, 50 yaşlarında bir
    kadının, yarı çıplak fotoğrafı duruyordu. selam dedi o da. ve sordu hemen, “m /
    f”. erkekti selam veren, biliyordu bunu, adı gibi emindi, ama sormuştu gene. ve
    “f” dedi karşı taraf. sordu can, ya da ali, ya da ivan. sordu. fotoğraftaki
    kim.
    “annem”
    dedi karşı taraf. “napıyorsun?”
    “hiç”
    dedi “konuşçak birini arıyorum. sen?”
    “burdaki
    herkes konuşçak birini arıyor zaten” dedi herif, ya da 50 yaşlarındaki kadın.
    “ben
    öyle düşünmüyorum” dedi
    “nasıl
    düşünüyorsun?”
    “buradaki
    çoğunluğun derdi başka, senin resmin var mı?”
    değişti
    görüntü. sonra gene değişti. sonra tekrar. o günde bulamadı, aradığını. ne
    arıyordu? bunu sordu gene. ne arıyorum ben burada diye sordu. otobüslerde ne
    arıyorum. barlarda. durdu tekrar. internetten başka bir siteye girdi. bir porno
    sitesiydi bu. sitenin pornstars sekmesine tıklayıp yüzlere baktı. 2344 tane
    yüz. baktı hepsine tek tek. sadece yüzlere. resimlere tıklayıp, bedenlere
    yönelme ihtiyacı hissetmeden. insan yüzleri. kadın olan insanların yüzleri.
    pornstarların yüzleri. zaman zaman yapıyordu bunu. yüzlere bakıyor ve
    düşünüyordu. porno da izliyordu sık sık. ama o zamanlarda da, sadece hatunların
    yüzlerine bakıyor, ve sahnedeki diğer kısımları ileri sarıyordu. yüzler. saç.
    burun. dudak. gözler. gözlerin arkasında olası bir anlam. ya da anlamsızlık.
    acı belki. ya da zevk. herhangi olası bir şey. ve porno olmayan bir filmde ki
    oyuncuların yüzlerine bakarak başlamıştı bu işe de. ama tatmin etmemişti onu bu
    filmler, porno daha gerçekti. en azından, konular absürt bile olsa, bir sevişme
    sahnesi, daha realist geliyordu ona, bir dramatik senaryoya göre. ve bir kez
    bile elini aletine atıp sıvazlamamıştı, yıllardır üstelik. rüyalar dışında,
    boşalmamıştı bile. ergenlik dönemlerinden sonra. belki çok sonra da olabilir.
    ama yıllardır olduğunu biliyordu. unutmuştu çünkü en son ne zaman mastürbasyon
    yaptığını. en son ne zaman ağladığını. en son ne zaman güldüğünü. çok fazla
    ağlıyordu bir zamanlar. yastığa sarılır ve ağlardı. yastığa sarılır ve uyurdu
    sonra. yirmili yaşların başında belki. sonra kesmişti ağlamayı. hâlâ yastığa
    sarılarak uyuyor olsa da, ağlamayı kesmişti ve yastık da artık sarınılan bir
    hayali bedenden, yastık olma hüviyetine dönmüştü tekrar, zihinsel imgeleminde.
    uyudu.
    uyandı
    ve işe gitti ve iş yerinde bir çok sıkıcı gevezeliğe kulak misafiri olup,
    arkadaşlarının alaylarına katlandıktan sonra, onu anladığını düşündüğü birkaç
    insandan biriyle buluştu. aradı, abi görüşelim mi dedi, görüştüler. anlattı son
    zamanlarda akşamları evde n’aptığını.
    “senin
    sıkı bir düzüşe ihtiyacın var” dedi arkadaşı, “bir kez bir delikten içeri
    girip, ardından çıkacağın harikalar diyarında, tüm bu saplantılarından
    kurtulacaksın. seni anlıyorum ama düşünüş tarzın doğal değil” dedi.
    “anlamıyorsun”
    dedi ona
    “anlamayan
    sensin. otuz iki yaşındasın. seni tanıdım tanıyalı aynı terane. bir kez de
    farklı bir yol dene. normal olmaya çalış”
    “normal
    olan benim” dedi öfkeyle can, ve sonra tekrar, aniden durup, sakince, “ya da
    değilim” dedi, “bilmiyorum abi, kötü hissediyorum, kötü hissetmiyorum hatta
    biliyor musun, yani kötü bile değil abi, tuhaf.” yine aynı sözcük diye düşündü
    o an, içinden.
    “yarın
    git bi hatunla düzüş, paran yoksa vereyim”
    “kalkalım
    abi” dedi, “yarın iş var.”
    işe
    gitmedi. bunun yerine geneleve gitti. hem de sabahın dokuzunda. bir saat gezdi
    orada. olmadı. çıktı dışarı. öğlene doğru tekrar gitti. gezdi gezdi gezdi. ta
    ki güneş batma eğilimi içine girene dek. sonra, sürekli olarak onu ısrarla
    çağıran hatuna yaklaştı. “ne çok gezdin sen ya” dedi kadın
    “hıhım,
    ne kadar” diye sordu titrek bir sesle.
    “15”
    dedi hatun, “muameleli 50.”
    elli
    milyon verdi kadına ve merdivenleri çıktı. soyundu. yatağa oturdu. bekledi.
    hatun geldi. bak dedi ona hatun, “bi elli kağıt daha verirsen bir saat
    yaparız.” bi elli kağıt daha uzattı. kadın yaklaşıp ağzına aldı. bakıyordu
    öylece. gene duruyordu aslında. ruhen durmuş durumdaydı. sertleşti ama yine de.
    gel bakalım dedi hatun ve yatağa uzandı. üzerine çıktı onun. içine girdi. ve
    gidip gelmeye başladı. gidip geldi. gidip geldi. gidip geldi. belki on dakika.
    “olmuyor” dedi. “neden” dedi hatun. “duygu arıyorum ben” dedi, yine titrek bir
    sesle. “duygu olmadan yapamıyorum” hatun bir kahkaha atarak üzerinden attı onu
    ve kapıyı açıp çıkarken, holden geçen başka bir hatun noldu diye sorunca, duygu
    arıyormuş beyefendi dedi, ikisi de gülerek kayboldular. her şey kaybolmuştu
    aslında. her şey silinmişti. oda. yatak. askıda duran giysileri. elleri. çükü.
    ayak parmakları. durdu öylece yine. bir beş dakika sonra kalkıp giyindi ve
    kapıdan çıkarken, epey yaşlı olan bir başka kadın da, “öyle şeyler bulamazsın
    oğlum burada” dedi, sesinde şefkat vardı kadının, hissetti bunu, ya da öyle
    zannetti, bir şey demedi ama, utanıyordu, fazlasıyla utanıyordu, boşalamadığı
    için değil, daha çok onlarca herifin de orada o sebeple geziyor olmasına rağmen
    yaptığı şey yüzünden. başı önde hızlı adımlarla uzaklaşarak genelevin
    karşısındaki camiye girdi. namaz kılmaya değil, işemeye.
    iki
    altılık bira alıp eve geldi. açtı ilkini. nerdeyse fondip yaparcasına dikti.
    bir sigara yakıp ikincisine başlarken, bilgisayarın karşısında buldu gene
    kendini. kütüphanesine dekor için değil de, gerçekten okumak istediği için
    aldığı onlarca kitap, aylardır o rafta, yeri bile değişmeden duruyordu. baktı
    onlara şöyle bir. ‘canım hiçbir şey istemiyor’ dedi kendi kendine. sonra,
    ‘canım neden hiçbir şey istemiyor’ dedi. sonra ‘ben neden böyleyim’ dedi. sonra
    ‘ben nasılım’ dedi. sonra gene ağzından o tuhaf sözcük çıktı: tuhaf. tuhaf
    sözcüğü de kendisi kadar tuhaf gelmişti ona ilk duyduğunda. ilkokul bahçesinde
    duymuştu ilk kez o sözcüğü, daha öncesinde bile duymuş olabilirdi hatta, evet
    evet daha önce duymuştu, amcaları bayram ziyaretine geldiğinde, sonra okulda,
    bütün arkadaşları birbirlerine çüklerini gösterirken o göstermediği için
    tuhaftı. okulda tuvalete asla girmezdi, tuvalete girmekten utanıyordu o
    yıllarda, sonra aşmıştı bu çekingenliğini, zaman içinde bir çok çekingenliğini
    aşmıştı hatta, o kadar ki, bir çok olayda net olarak tavrını ortaya koyabilecek
    bir cesarete erişmişti. bir dönem için geçerliydi bu. sonra bu tavırları tuhaf
    sözcüğü ile karşılaşınca, duraksamıştı. hemen olmasa da, yavaş yavaş. gazı
    biten bir arabanın, hızdan düşüşü gibi belki. ya da motoru iflas eden bir
    uçağın irtifa kaybedişi gibi..
    bilgisayarı
    açtı. malum siteye girdi. kamerasını da açtı. ve başladı beklemeye. onda
    duracak ve onunla konuşacak bir yüz denk gelene kadar, bekledi. hiç
    değiştirmiyordu o, next tuşuna hiç basmıyordu, eli sikinde bir adam da görse,
    ya da bir eşcinsel, hiç next tuşuna basıp es geçmiyordu, ama gayler bile beş
    saniyeden fazla kalmıyordu ekranda. bir hatun geldi sonra. en azından resimde
    hatun vardı. ve kamerası kapalıydı. fransadan. “sonunda bir türke rastladım”
    dedi, “noel baba kılığında tiplerden yıldım”.
    “onu
    ayarlayabiliyorsun” dedi can.
    “nasıl
    neyi” dedi hatun.
    “seçenekler
    hanesinden” dedi,    “aramada belli
    ülkeleri tercih edebiliyorsun.”
    “nasıl
    yapcam” dedi hatun, ya da hatun resimli adam. her neyse. anlattı ona nasıl
    yapacağını. “sağol ya” dedi, “iyiymiş.”
    sonra
    resim çizmeye başladı ekrana can. buna başlamıştı son zamanlarda, konuşmak
    yerine ekrana mouse ile resim çizmeye. gerçi herkes beş saniyede onu pas
    geçtiği için resimde yapamıyordu. bir yüz çizdi, karikatürize bir figür. karşı
    taraf çizdiği figüre bir sigara yaptı ve “sigarasız olmaz” diye yazdı. güldü
    buna. gülümsedi. konuşmaya başladılar sonra. bir on dakika kadar konuştular.
    fransa. türkiye. okul. iş. orda durumlar. burda durumlar. falan filan. havadan
    sudan sebeplerle birbirini tanıma çabaları. ardından, kız, “ya orası soğuk mu”
    dedi. “pek değil” dedi can ama montla oturuyordu odada, çünkü sobayı yakmayı
    akıl edebilecek, hatta üstünü değiştirmeyi hatırlayabilecek bir gün geçirmemişti.
    “çıkarsana montunu” dedi. çıkardı can. “kazağını da çıkarsana” dedi hatun.
    çıkardı. “resimdeki sen misin” diye sordu bu arada can. “evet ya istanbuldayken
    arkadaşlarımla. ortadaki benim” dedi. üç hatun resmi vardı çünkü profilde.
    doğru ya da yalan. inandı. bir sıcaklık hissetmişti, on dakikalık konuşmadan.
    yakınlık. atleti ile duruyordu. karşı tarafın ne yaptığını, ya da gerçekten
    resimdeki kişi ile konuşup konuşmadığını bilmeden, kelimelerden bir duygu
    dünyası inşa ederek kendi zihninde.. sonra fotoğraf değişti. bir barda, biraz
    daha yakından çekilmiş, bir fotoğraf. biraz daha inancı sağlamlaştı böylece.
    “bir şey diyeceğim” dedi hatun. adı arzu olsun. paso hatun demekten sıkıldım.
    aslında her şeyden sıkıldım. tüm bu ebegümecinden. hayali olaylar inşa edip,
    gerçekte olan bitenin sıkıntısını bertaraf etmekten de sıkıldım. yazmaktan
    yani. bu saf karakteri betimlemekten. o saf karakteri aslında öldürmek isteyip,
    bir türlü intihar etmesine neden olacak bir sebep bulamadığım için, lafı
    eveleyip gevelemekten de sıkıldım. evdeyim. tek başımayım. sıkılıyorum. her
    şeyden. içten içe. fena halde. adım girdap olsun. ya da zack. ya da esçûmento.
    ya da kukuleta. bi önemi yok. heteroseksüel ya da homoseksüel. izmir ya da
    istanbul ya da mardin. işçi ya da patron. yakışıklı ya da değil. milyarlarcası
    içinden bitanesi, evdeydim, ve tek başınayım. ve sıkılıyorum.. buraya kadar
    tamam mı? anlamadığınız bir yer olursa sorun demiştim. “atletini de çıkar
    diyicem ama banlanırsın” dedim cana. gülüyordum bu arada. ama o beni görmüyordu.
    hatundum ben onun gözünde. arzuydu adım. fransada yaşıyordum. üniversite
    okuyordum burada. üç beş fotoğrafta koymuştum. ve konuştum onunla. belki yedi
    saat sürdü muhabbetimiz. anlattı da anlattı. hemen hemen her şeyi, tüm
    çıplaklığıyla. benim ona atletini de çıkar deyişimden sonra, ve üstü çıplak
    vaziyette titrer bir halde yazmaya başladıktan sonra, ve anlattıkça,
    anlattıkça, anlattıkça, yarı ağlamaklı bir halde, ve daha ilk saat aslında arzu
    değil de, denyo olduğumu ona söyledikten sonra bile, samimiyetini kaybetmeden,
    sürdürdü muhabbetti. ve gey değildim. ve hatun da aramıyordum onun gibi. hiçbir
    şey aramıyordum. evdeydim. tek başımaydım. canım sıkılıyordu. ve o yalnız
    insanların odalarına konuk olup, birkaç kare yakalamak, farklı zihinsel
    fotoğraflar çekmeme neden oluyordu. sosyolog değildim. psikolog değildim. yazar
    olarak görülmüyordum. ama yine de, hemen hemen hiçbir şey olarak, hemen hemen
    her şeyi çözdüğüme olan inancımın bana verdiği yasama yürütme ve yargı hakkı
    sayesinde, insanların hayatlarına müdahale ediyordum. bir kağıt parçası, siyah
    beyaz bir kağıt parçasının, hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmasa da, bazı renk
    körlerinin, kendi hastalıklarına teşhis koymalarına, yardımcı olurdu belki. kalabalık
    içindeki yalnızlık değildi bu, inanmıyordum öyle safsatalara. yalnızlık zaten
    çok kalabalık bir şeydi. ve yalnızlığımızı bu kadar kalabalıklaştırmasına
    rağmen, bunu kanıksamamıza fırsat tanımayan bir çağa doğmuştuk.. herkes her
    yerdeydi. herkes herkesleydi. bilinilebilme kaygımız, tanrının kendini bildirme
    arzusuna baskın çıkmıştı. herkes ayaklı kur’an konumunda yaşıyordu. ve can’a
    tam olarak ne yapması gerektiğini anlattım. tane tane. incelikli bir şekilde,
    ikna ettim onu. ipi alıp tavana astı. kamerayı doğru açıya getirdi. bu arada,
    konuşmanın bir noktasından sonrasını kayda almaya başlamıştım. önce bir duş alacağım
    dedi bana. arınmak istediğini söyledi. tamam deyip bekledim ve beklerken birkaç
    porno yıldızının yüzüne baktım. son zamanlarda angelina valentine’ni anlamaya
    çalışıyordum, o sesine kattığı gizemli hava ile beraber, yüz ifadesindeki
    hırçınlık, bana aletimle ilgili değil daha çok üzerinde çalıştığım başka bir
    meseleyle ilgili çağrışımlar yapıyordu. ve ali geldi. kurulanmıştı. giyinmişti.
    ipi kontrol etti. yayını canlı olarak halka açmıştım. henüz ne server
    tarafından banlanmış ne de ilgili mecraları uyandırmıştık. çıktı sandalyeye.
    boynunu uzattı. onun için her şey kararmıştı. bunun farkındaydım. pisipisine
    ölücekti. söylediğim on yedi santimetre uzunluğundaki cümlem, onu ikna etmişti.
    ölücekti ve ölümü hiçbir işe yaramayacaktı. hayatta kalması da onun adına
    hiçbir işe yaramayacaktı. çünkü iş kavramı, kâr kavramı ile eşlenik bir düzeyde
    kodlanmıştı. “para kazandırıyor mu?”. hobi olarak arada ölü taklidi yapıyorum.
    hobi olarak yaptığım şeyin adı fanzin. öyle zannediliyor. oysa, toplumca öyle
    zannettiğimiz şeylerin öncü sanrılarını oluşturan zanlıları sanık olarak tahta
    çıkarmaktan başka bir şey yapmıyoruz, yaşam hakkımız konusunda bile vekalet
    vererek üstelik. intihar etmek yasak. savaşta ölmek şeref. polisler gelmedi.
    izledim. durmasını söyledim sonra. sandalyeye vuracakken, bağırdım mikrofondan.
    durdu. ekrana baktı. biraz duralım dedim. biraz durduk. sessizlik. canlı
    yayınım, kısa sürede, çok yüksek bir izleyici sayısına ulaşmıştı. bekliyordum.
    can ne söylesem yapacak durumdaydı. yalnızdı. herkes yalnızdı. yalnız olduğunu
    söylüyordu herkes. koca koca puntolarla yalnızım diye bağırıyordu herkes.
    şarkılar yalnızlık üzerineydi. filmlerin ana konularından biri yalnızlıktı. tanrı
    bile, pastadan büyük bir pay kapmak istercesine, yalnızlığı kendisine mahsus
    bir alan olarak tahsis etmeye çalışmıştı. yalnızlık mahsustu. masusçuktandı.
    çok kabalıktık, fazla çok kalabalık. can’ın ölmesi nüfusu dengelemezdi. o kadar
    yalnızdık ki, cep telefonumuzu işyerinde unutursak, servisten yarı yolda iner,
    işyerine geri dönerdik. can dönmezdi. duruyordu öyle. hayatının sonuna kadar
    orada öylece, ip boynunda, durabilirdi. çünkü onunla konuşan tek kişi, erkek
    bile olsa, ona dur demişti. sevgiye olan açlığımız, nefretimizi de bilemişti.
    kapitalist algı düzeyi, duygu dünyamızı da kâr/zarar dengesinde şekillendirmemize
    neden olmuştu, ve yıldızlara bakan filozoflardan, bizi kaç kişinin gördüğüne
    bakan yıldızlar olmaya doğru, evrildik.. bu arada, can öldü.. next’e
    basabilirsiniz.  
    24aralık12