Etiket: birleşik çekim hataları

  • caz (karışık)

    Caz (karışık)
    havaya can sıkıntısı hakimdi. oturuyorduk. evde. karşılıklı iki kanepe. müzik yok, ses yok, diyalog, görüntü, göz göze gelmek.. hiçbir şey.. bacak bacak üstüne atmış, ve havada kalan ayağımı sallıyordum ben. o ise, tırnaklarını yemekle meşguldü. bacak bacak üstüne pozisyonundan, iki ayağı da yere basan pozisyonuna geçtim. var mı öyle bir şey, ya da durumu tarif edebildim mi bilmiyorum.. yeteneksiz bir yazarım zaten. sağ ayağımı, topuğumu yerden kesmeyecek kadar kaldırıp yere vurmaya başladım bu kez. bir ritim tutuyor sayılmazdım, ama müzikten anlamayan birine göre, gayet pek tabii öyle görülecektim ve bazılarımızın sigarayla arasında olan ölümsüz aşkına inanmayanlar için de elbette para kaybıydı, bu iş. hele ki sigarayı, bakkaldan içime hazır halde almaktansa, tütün ve kağıt alarak kendiniz içilebilir hale sokuyor iseniz, bu israfa zamanı da katabilirlerdi. o da öyle yaptı. o an.. tam elimi, tütün torbasına doğru uzattığım anda

    “günde ne kadar zamanını alıyor dersin bu iş?”
    “hangisi? sbi saat gidiş bi saat gelişi de sayarsak on” dedim, çalıştığım fabrikayı kast ettiğini sanarak. 
    “o değil yahu” dedi, eliyle sigara içiyor gibi bir işaret yaparak
    “haa o mu” dedim, “bilmem, hiç düşünmedim bunu”
    “düşünseydin iyi ederdin” dedi, “sürekli olarak hiçbir şeye yetişemediğini de hesaba katarsak”
    “yetişemiyor olmaktan şikayet eder bir halimi gördün mü benim? ya senin ki? sen onu düşündün mü?” bir elimle tırnak yemekten bahsettiğimi tariflerken ekledim “can sıkıntısını geçici süre çözmenin farklı metotları var işte”

    bir süre daha konuşmadan oturduk.. ben sigaramı içerken o, bu kez de, saçları ile oynamaya başladı. sarı ve uzundu. yeni boyatmıştı daha ve ben sevmemiştim. ve bunu o da biliyordu. ve sevgili olduğumuzdan bu yana, altıncı kez, tekrar, o aptal soruyu sordu: “ayrılalım mı?” ve ben, daha önce ki beş keresinde verdiğim cevabı değiştirdim, “olur”.
    daha önceki beş keresinde, “sen bilirsin” demiştim, ama bu kez, “fark etmez” tınısında söylenen bir “olur” idi cevabım daha çok, geçmişte söylediğim “ben istemiyorum ama istediğin buysa sana engel olmayacağım” anlamını ve ses tonunu barındıran bir “sen bilirsin” değildi. şimdi sadece kısa ve net olarak, “olur” demiştim ve bu, “bana uyar” demenin kısa versiyonu gibiydi. 
    şaşırmadı. onu uzun zamandır şaşırtan bir şey yapmamıştım zaten. hoş bunun için uğraşıyor da sayılmazdım, ansızın eve elinde çiçekle gelmek gibi mesela, ya da telefona alo dediğinde, pat diye “aşkım” ile lafa başlamak gibi, o sırada herkesin içindeyken hatta, bir metro yolculuğundayken mesela.. ve o bunu istiyordu. sormuştu hatta, bir keresinde, onunla beraber metroda iken, bir ön sıradaki elemanın telefonda sevgilisi ile olan konuşmasına şahit olmuştuk ve kapılar açılıp da, trenden dışarı çıktığımız anda, bana “gördün mü” dedi, “adam ne kadar rahattı konuşurken”
    “ben de rahatım” dedim, “her zaman hem de”
    ve onu orada, istasyonda, sarılarak üstelik, öpmeye başladım ve bana karşı koyup, birkaç saniye direndikten sonra, onu, yani dudaklarını serbest bırakınca, “bunu ben istediğim için yaptın” dedi, “içinden geldiği için değil”
    “istediğin şey bu muydu?” dedim, “istediğin şey buydu. karşılık vermediğin şey de öyle. bana eşlik etmediğin”
    “ben öyle söylemesem öpmezdin”
    “tamam elif” dedim, “sen haklısın, doğru.. ama ben sıkıldım bu saçmalıklardan”

     işte o gün, ilk telaffuz edişi idi, ‘ayrılalım mı’yı. benim de ilk “sen bilirsin” deyişim. ve ardından, böyle söylediğim için, o, dudaklarıma yapışmış, bir öpüşme, üstelik uzun bir öpüşme faslı sonrası, “şaka yaptım” demişti, “manyak, bi de ben bilirmişim ya. hemen de alınıyorsun”
    alınmıyordum oysa, gerçekten bugüne kadar alınıp kırıldığım pek bir şey olmamıştı yaşamım da, kırıldığım çok şey olmuştu evet ama alıngan değildim, zannediyorum.. belki de algından ve farkında değildim. Ama başkalarına göre fazlasıyla rahat bulunurdum, ve ona batan da, belki, bu rahatlığımdı, herhangi bir sorun karşısında ki, sorunu büyütmeyen tavrımı o lakaytlık olarak görüyordu. değildi. sorunlar daima vardı zaten. her zaman, herkesle, her zaman olabilecek, basit ya da derin sorunlar. ama ‘bakmazsan görmezsin’ adında bir ilke edinmiştim kendime yıllar önce, yaşamı kolaylaştıran bir yöntem. bu elbette, kalbime saplayacağı bir bıçağı elinde taşıyan bir heriften gözlerimi kaçıracağım anlamına gelmiyordu ama, beraber aynı evi, ve belki bir anlamda da, hayatı paylaştığım bir hatunun, en sevmediğim huyunu, değiştirmek için az da olsa bir çaba ve enerji harcayacağım anlamına da gelmiyordu. o saçlarını sürekli bir takım renklere boyuyordu ve bence siyah iyiydi, yani boyasız hali, ama bundan şikayet eder durumda değildim, ya da bazen, özellikle bir ortamda kıskandığı güzel bir hatun varken, bana daha çok sırnaşıp nerdeyse kucağımda oturur vaziyette takılmasına karşı duracağım.. yaptığı hiçbir hareketten rahatsız olmuyordum, bir noktada kıskançlığının evirildiği güvensizlik durumu hariç.. ve bu evirilmeye katkı sağlayan hiçbir hareketim de olmamıştı üstelik. sanırım olmamıştı. Bu yaşananların bir de onun ağzından yazılmasını çok isterdim.. 

    ikinci seferinde.. yine bir ortamda kıskançlıkla sırnaşıp çalıştığı için, “bi dakka izin verir misin” demiştim, “sigara sarmam lazım”
     o sırada evdeydik ve evde, onun burak adında bir arkadaşı, benim de zeynep ve turgut adında iki arkadaşım vardı. elif, sigara sarmama izin vermediği için, zeynep’e, “bi sigara sarsana ya” demiştim, ve bir hışımla kalkıp, mutfağa gitti ben böyle deyince. peşinden gitmedim tabii ki.. “tamam boş ver ben sararım” deyip, tütün torbama uzandım. döndüğünde elimde ki sigarayı görünce, bana, herkesin içinde, “bi gün evlenirsek, nikah şahitlerimiz, çakmakla sigara olsun mu” demişti, “biri bi masada diğeri diğer masa da oturur”
     ben de hiç alınmadan, gayet sakin bir şekilde, “nikah memuru da kül tablası olacaksa uyar” demiştim, herkes gülmüştü, o da.. ama herkes gittikten sonra, yine “ayrılalım mı” dedi, ben de “sen bilirsin” dediğim için tekrar dudaklarıma yapışıp, onun öncesinde, “ben bilmem eşim bilir diyorsun yani” demişti, gülerek. bir anda ciddiyetten geyiğe nasıl dönebildiğini öğrenmek isterdim, yazarken çok işime yarayabilirdi.. 

    aa evet tabii, ben hemen hemen her konuya, yazıma nasıl bir güç verebilir diye bakıyorum, hatta yazdıklarımı okumayan bir hatunla sevgili olmayı geç, katiyen aynı odada beş dakikadan fazla kalamam bile.. (!)

    o hiç okumuyordu yazdıklarımı.. elif yani.. ve bu bana iyi geliyordu. gerçekten iyi. belki gizlice okuyor da olabilirdi ama, gündemimize bir parça bile, yazı ve yazmak ve edebiyat girmediği için aslında, onunla beraberdim. beni onunla beraber olmaya ikna eden nedenlerden biri de bu olmuştu. yazan bir insan için, bu eylem, hayatın bütününde yüzde birlik bir kısmın ötesini kapsıyorsa, tehlikeli olabilir. ne demek istediğimi daha sonra açıklarım. yani başka bir seferinde. başka bir yerde. başka bir zamanda.. dağıtmadan devam edecek olursam, üç dört ve beşinci seferlerinde de, benzer süreçler yaşandı. onları da anlatıp öyküyü gereksiz yere uzatmak istemiyorum.. sayfa başına para kazananların işi, o uzun ve gereksiz ve önemsiz detaylar.. bi de lars von trier yapıyor bunu, ama onun ki parayla ilgili değil, daha çok ben ve benim gibiler sıkılıp izlemesin diye.. ki bu konuda başarılı lars amca, izlemiyorum.

    dediğim gibi, havaya can sıkıntısının hakim olduğu bir günde oturuyorduk ve vakit akşamüstünü çeyrek geçiyordu.. ortada hemen hemen hiçbir şey yokken, “ayrılalım mı” dediğinde elif, “olur” demiştim ve telefonum da o sırada çalmıştı ve meşgule atıp telefonu da ona doğru attım. fırlatmadım yahu, öyle değil, oturduğu koltuğun üzerine yani. Kimin aradığını o sormadan daha. 

    ayağa kalkıp yürürken, “nereye” diye sordu, “bakkala” dedim, “istediğin bir şey var mı?”
    “yok”
    “tamam, gelirim iki dakkaya”
    “biz şimdi ayrıldık mı” dedi, gayet ciddi bir şekilde,
    “evet” dedim çok net bir şekilde. odadan çıktım. holde bir iki dakika, mont ve ayakkabı için oyalanıp, ardından kapıyı yavaşça, tam kapanmayacak şekilde çekip çıktım

    döndüğümde evde değildi. ilk biramı açıp, hiç ama hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. televizyonu açmak. hiçbir kanalda bir dakikadan fazla kalmayacak şekilde, yaklaşık olarak iki saat takıldım öyle.. dört bira. Bol sigara. Zihin uyuşturmasına iyi gelir, her birinde çok az kalınıp atlanan tv.. ya da benzer bir görüntü akışı da olabilir duygu barındırmasına izin vermeyin yeter.. Uyuşturucu olarak, zihin uyuşması, kullanılan şeyin (uyuşturucu maddelerden değil, televizyon vb şeylerden bahsediyorum, insansız belgesel de olabilir, hayvan veya kimya fizik uzay belgeselleri. Ve televizyon karşısında çok uzun kalananları ağır bağımlı ve beyni yıkanmış olarak kalkabilir ekran başından, yatağa uyuyakalabilir, ben anlamsızca her kanalda bir dakika falan gezip turluyorum uyuşmak için, daha doğrusu hiçbir şey düşünmemek için.. yalnızken yapılır.

    telefon çaldı sonra. tekrar. zeynep’ti arayan. daha önce de o aramıştı. meşgule attığım sırada.. bu kez açtım.
    “alo”
    “napıyorsun”
    “hiç ya zeynep.. sen?”
    “ya şey, şu elife almak istediğin şeyi buldum ben, fiyatı biraz tuzlu da, ayarlatırım elemana bir şeyler, dükkan arkadaşımın zaten”
    “o hediye için çok geç” dedim
    “çok mu geç” dedi
    “evet” dedim, “ayrılmışız biz, yani, galiba, bilmiyorum da, öyle herhalde, her neyse, sağ ol gene de, uğraştırdım seni de”
    “önemli değil de, iyi misin sen?”
    “he ya” dedim, “televizyon izliyorum”
    “iyisin yani, televizyon?”
    “evet, bitti mi? kapatıcam”
    “geleyim istersen diyecem ama gene sorun yapacak seninki”
    “görüşürüz”
    “hıhım”

    telefonu kapattığım anda odada bir sandalye hareket etti ve masanın altından elif çıktı. şapkadan tavşan çıkartmak daha kolay olmalı, masa altından sevgili çıkartmakla kıyaslarsak

    “şimdi ayrıldık işte” dedim ona, “az öncesine kadar emin değildim ama şimdi tamamdır”
    “ya özür dilerim.. ama.. ben..” dedi
    “bakkala gittiğimde kimin aradığına baktın öyle değil mi” dedim
    “evet” dedi, ağlıyordu
    “sonrasında ben bu sikik eve tekrar geldiğimde, neyle meşgul olduğumu da gördün öyle değil mi?” dedim
    “evet” dedi, “televizyon izliyordun”
    “izliyordum yani. öyle mi?”
    “yani aslında, seni televizyon izlerken ilk kez gördüm ama”
    “izliyordum yani”
    “pek izliyor sayılmazdın”
    “ardından sikik hediyen için yapılan telefon konuşmasına kadar hiçbir şey seni o masanın altından kalkman için ikna etmedi ama”
    “ya ben” dedi, “sanmıştım ki…”
    “insanlar, bazen, bazı şeyleri sanarlar.. ip nerde kopar biliyor musun, sandıkları şeyin peşinden gitmekten vazgeçmeleri için, gerçeğin güneş gibi parlamasını beklediklerinde..”
    tekrar özür diledi. ve tekrar. ardından bir tekrar daha.. ve bu anı, ikinci kez yaşayışımızdı. özürler ve üzgünümler.. bu arada, ilki, beşinci tekrar kısmından sonrasındaydı. ve evet, klişe bir konuyu zenginleştirmek için araya un da serpebilirdim ama, yapmadım, gerçekten can sıkıcı bir günde, başka bir can sıkıcı günü anlatmaktan başka, yapacak bir şey gelmedi elimden.. ve eğer, bir kez daha, bana, iki ay boyunca sevgili olmamız için diretirse biri, teslim olup denemeyi kabul etmeden önce ondan sigaraya başlamasını isteyeceğim. zaten sigara içiyorsa, boktan meseleler için iki ay diretmez, sigara yaşamın rutnini dengeleyen bir panzehirdir çünkü. her şey olabilir sigara, her şeye karşılık gelebilir, bir türk dünyaya bedel mi bilmiyorum, ama sigaranın bin sevgiliye bedel olduğunu söyleyebilirim.. ayrıldık tabii ki, “sana sigaranı ben sararım” dediği halde üstelik, o gün, evden çıktım, ve bi daha da dönmedim. onun eviydi. benim evim olsaydı, televizyonun ne işi olurdu ki zaten?

    not: başlık, jazztral’ın, bu öyküyü yazdığım sırada bana açtığı fonlardır.. başlık bulamayan adamın hüzünlü öyküsü de olabilir ya da bu notun da başlığı..
    25.şubat.2014

  • test

    berbat bi gece geçirdiğimi söyledim ona
    “nasıl berbat bir gece geçirirsin” dedi
    “berbat bi geceyi, nasıl geçirirsin?” dedim. o, sözümü kestiğinin farkında olmayarak konuşmaya devam ederken, şıkları saymaya başladım:
    a) üst üste sigara içerek
    b) bu arada, duvarları izleyerek
    c) bu ikisi ile birlikte, bir şişe viskiye sek olarak tek başına girişerek
    d) bu üçünü de…

    “ne diyon sen ya” dedi
    “sen ne diyon ya” dedim
    “beni dinlemiyormuşsun” dedi
    “her ikimiz de birbirimizi dinlemiyorduk ama, kadınlar her zaman haklıdır” dedim. bu sırada sigaramı yakıyordum. çakmak sesi efekti
    “üf ya” dedi
    “noldu” dedim
    “sigara mı içiyorsun sen?”
    “evet”
    “hani bırakacaktın”
    “izin vermiyorlar”
    “kim izin vermiyor ya?”
    “sen”

    bu arada, evet, belirtmeyi, unutmuşum, telefonda konuşuyorduk, ve telefonu yüzüme kapattı. geçmişte defalarca olduğu gibi. ama bu kez, kendimden emindim, iyi bilirdi, haksız olsa bile karşısındakini suçluluk psikolojisine sokmayı. hazırlıklıydım, hazırlıklıydım çünkü… kötü bir gece geçirdiğimi söylemiş miydim bu arada? unutmuş olabilirim. aşk bazen, insana her şeyi unutturabilir, sonrasında onu unutmak için, geriye kalan ne varsa hatırlamak ister, zorlanırsın. çok mu arabesk oldu? Arada iyi gider. 

    bekledim. saatler geçti ve gece işe gitmem gerekiyordu. noldu dersiniz? demezsiniz ama. şu sikik öyküyü, sonrasını merak ederek okuyabilecek ve tamamlayacak insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyeceği için, onlara da zaten sonrasını, daha önce, geçmişte, bir arkadaş sohbetinde anlatmış olabileceğim için. için, için, için efendim. bendeki şarap

    birkaç saat sonra bir mesaj geldi: “napıyosun?”
    “hiç” dedim, “sigara içmeye devam ediyorum, ya sen?”
    “okuldan çıktım, eve yürüyorum, konuşalım mı?”

    öyküyü burada sonlandırıp, size, karşılığında çam sakızı çoban armağanı verilen bir soru sorabilirim, “onu aradım mı, aramadım mı?” gibi. ama. düşününce. son radyo yayınımızda, jazztral ile beraber, o kadar çok hediyeyi, oturup kendimiz tüketmek zorunda kaldık ki, bir daha, insanlara, yaptığımız herhangi bir işte herhangi bir yerde, herhangi bir ödüllü soru sormama kararı aldırmaya kadar gitti, bu mesele. dinliyor musunuz? Alt tarafı sorup sorup hediye dağıtacaktık yayında, basit sorular, hiç cevap gelmedi.. o halde devam edelim

    aradım. O “konuşalım mı” diye mesaj attıktan tam iki saat sonra. bu kez de ben sordum, aynı lanet soruyu:
    “napıyorsun?”
    “hiç. ödev. sen?” güzel sanatlarda bilmemne bölümü okuyordu. okuyabilir. ben işteçalışıyordum ve işten atılmama ramak kalmıştı ve bu onun nerdeyse umurunda bile değild,..
    “sigara içmeye devam ediyorum” dedim
    “özür dilerim” dedi

    bu, genellikle, ya benim de özür dilememi gerektiren konularda, ya da benim de özür dilememi istediği zamanlarda kullandığı bir cümleydi. özür dilerim. a ben de özür dilerim. üzgünüm. ben de üzgünüm. barışalım mı?

    bazense, yani ilk zamanlarda, saatlerce zorlardı beni, lanet telefonu açmak, ya da bir cevap yazmak için. öğrenmiştim ama. zamanla tüm burçların kadınsal algoritmasını çözücem, sırayla gidiyorum ve evet başak, üzgünüm ama sıranın sana gelmesi için daha çok burç var sırada, ve başak dediğim bir burç değil, isim, hatunun ismi başak, burcu koçak.. başak terazi akrep yay ve oğlakla kötü tecbülerim oldu. Aynen bu sırayla üstelik. Sırayla gittiğimi söylemiştim.. kova burcu kadınlar ve dört memesi olan uzaylılar (gerçeğe çağrı adlı bilimkurgu filmindeki gibi) sevgilim olmak için, boydan profilden ve yakın çekim yüz fotoğrafları ile en sevdikleri gök cisminin adını el yazısı yazdıkları bir mektup ggönderebilir. Başka bir şey yazmasınlar, el yazısından kişilik analiz yapabiliyorum.. geyiği bırakırsak, ne diyordum jessika?

    “en son sevgiliniz özür dilemişti efendim”
    “hah tamam hatırladım”


    “ne için?” dedim, üzerine gitmektense
    “kötü bir gece geçirmişsin, anlayamamıştım”
    “ve gece işe gidicem”
    “gitmek zorunda mısın?” dedi, tahminen bu arada dudaklarını büzüyordu
    “hı hı” dedim
    “gitmesen olmaz mı?”
    “işten atarlar”
    “daha iyi bir iş bulsana”

    bu teklifi, hayatı boyunca hiç çalışmamış veya bi süre işsiz kalsa da durumu kotarabilecek durumda olan insanlar, rahatlıkla kullanılabilir

    “beynimi düzecek bir işten bahsediyorsun yani?” dedim, ve araya girmesine fırsat vermeden ekledim “o tip işlerin ağzına sokayım”
    “kaba konuşma benimle” dedi
    “kaba?” dedim
    “cinsiyetçi” dedi
    “pardon ama hangi kısmı cinsiyetçi bunun? bir işin ağzına vericek oluşum mu? bir beynim olduğunu kabul edişim ve onun düzelecek olması mı? Beynimi düzecek bir işe ağzına sokayım dedim sadece, neresi cinsiyetçi bunun anlamadım?”
     “madonna seni anlıyor olmalı” dedi. madonna diyordu, aramda hiçbir şekilde çekimsel bazda minimal düzeyde bile ivme kazanmamış ve kazanmayacak olan bir hatuna. madonna diyerek hakaret ettiğini düşünüyordu, ama madonna da fena değilmiş hani bi zamanlar

    zamanın birinde onu delirtmiş olmam, arkadaşım olan hatunun tekine bu lakabı takmasına neden olmuştu.  ve lakabını madonna koyduğu hatun da aslında fena sayılmazdı. en azından türkçe bilmediği ve benim çat pat ingilizcemle anlaştığımız madonna, kafamı düzemiyordu
    “madonna seni anlıyor olmalı” dedi
    “anlamıyor” dedim, “türkçe bilmiyor o”
    “sen ingilizce biliyorsun ama”
    “hayır bilmiyorum”
    “evet biliyorsun, bir keresinde bana bildiğini söylemiştin”
    “bi çok keresinde de bilmediğimi”
    “üf ya” dedi. bunu o kadar çok sık söylerdi ki, alışmıştım artık ve bu arada, sayın seyirciler, sayın dinleyenler, sayın okuyucular, sayın sayınlar, o kadar çok kez o kadar çok aynı muhabbete şahit olduğum için, sıkılmıştım gerçekten. bu kez, noldu diye sormayı tercih etmektense, “evet” dedim, “sigara içiyorum”
    çakmak sesi efektini almıştı çünkü ahizeden
    “hani bırakacaktın” dedi
    “madonna izin vermiyor” dedim bu kez. ve gene telefonu yüzümü kapattı. ve ben de, telefonu komple kapatıp, duvara fırlatarak, uykuya dalmıştım. bunu söylediğimden eminim, daha önce, size, ama tekrar edeyim: gece işe gidecektim

    uyandım. telefonu yanıma almadan işe gittim ve ertesi sabah eve geldiğimde, baktım, telefona, duvara çarpma sonucu dağılmış halini toparlayarak

    bir dolu. bir şeyler bir şeyler. sabah. eve gelirken bi şişe şarap almıştım. divino. black. bir buçukluk. ve bir öykü yazmaya başladım, başka bir öykü. telefonu, evin ücra bir köşesine iterek, öykü bitti, telefou elime aldım, gelenleri hatmettim. Gelen mesajları.. ondan gelen mesajları.. bi kısmını cevapladım, yazdığım öyküyü gönderdim, bir ara konuştuk, sonra uyudum, ve sonra işe gene işe gittim

    madonna sordu, “hayırdır, geçen gece iyi değil miydin?”
    çat pat ingilizcemle, anladığım kadarıyla konuştuk onunla. ve bana, tahminen, neden işten atılmak üzere olduğumu sordu, ve ben de ona, tahminen, durumu anlatabildim. çünkü, sonrasında, bana, o aynı, aptal cümleyi, kurmamıştı: “başka bir iş bulursun”

    seviyordum hatunu, avusturyalıydı, ve orada yaşıyordu. erasmus muhabbetine izmire geldiği vakit tanışmıştık onunla. ve her ortamda, herkes hakkında herkesin her şeyini şapdadanak ortaya dökebilecek olan bir arkadaşım, şu bizim güzel sanatlar güzelinin yanında, yani sevgilim olan güzel sanat güzelinden bahsediyorum.. madonna’yı sormuştu bana. “o napıyo?” diye. orda kopmuştu kıyamet. ardından benim telefonumdan madonna ile olan konuşmalarımızı okumuş, ve her telefon konuşmasında, adını anmaya başlamıştı. göndermelerle birlikte. gerçekten sıkıldığım bir noktada, onunla, son derece tatlı bir akşam sonrası, işe gitmiş, ve sabahında, kötü bir gece geçirdiğimi söylemiştim ona.. olabilirdi.. bir işyerinde her an her şey olabilirdi, hele ki alt kademeden bir işçiyseniz, ki ben, sınıf kavramından bile münezzeh bir insan olarak, diyebilirim ki, herhangi bir yer de, her an, herkesin, başı, sıkışabilir. bizim güzel sanatlar güzelinin bile.. ama o, bunu, anlayamamıştı

    gece, ikinci ihtar tutanağını imzalamıştım, ve üçüncüsün de, tazminatsız işten atılabilirdim. ve sormadı. ve söylemedim. ve sonra. bi gün. bitti. bazen biter. bazen bitmesini istediğin için olur bu. bu sefer öyle bir şeydi.. ve, ona, iki şey dışında sözünü verdiğim her şeyi yerine getirmiştim. Ayrıldıktan sonra ona söz verdiğim dövme makinesini bile iletmiştim ortak bir arkadaşımız ile.

    Sonra bir gün, bi kaç gün önce, eve geldim. şarap aldım. bi kaç saat önce üçüncü ihtarımı da aldım, ve bunu, madonna’ya söylediğimde,  bana dedi ki: “amına koyyim onların”

    güzel sanatlar güzelinin güzelliğine veda ettikten sonra ise, yerine getirdiğim bi söz daha vardı, ona bir dövme makinesi almak.. yeni bir iş bulmuştum.. ilk maaşımla aldım.. ayrıldığımız halde bir hediye gönderdim ona, çünkü söz vermiştim, geç de olsa verdiğim sözleri tutarım.. 

    ha bu arada, öykünün başlangıcındaki sorunun cevap şıkları arasında; d şıkkı ise, “bu üçünü de yapamazsınız çünkü iştesinizdir” idi

    20 şubat 2014

  • static

    Static

    buluştuk. bir barda. iki sıkı dost olmamıza rağmen, önemli sorunlarımız vardı. anlaşamıyor sayılmazdık aslında, birlikte harika zamanlar da geçirdik, ta ki, o evi tutana kadar. ufak bir ev. o bulmuştu. “eve çıkalım abi ya” demişti, “olmaz mı?”
    “olur” dedim ben de, “ama nasıl yapıcaz, ailemizle yaşarken bile parasal anlamda fasolu ilerliyoruz”
    “deneriz” dedi. denedik

    sonra, yani birkaç ay sonrasında, bir barda buluştuk. bana, napmak istediğimi sordu. ona, çok klasik bir şekilde, “yapmak istediğim hiçbir şey yok” yanıtını verebilirdim ama, bu da çok salakça ve bukowski vari olurdu ve salakça girişilen bukowski pozları eğretiydi, hem yazı da hem de gerçek hayatta. ve dahası, benim yapmak istediğim şeyler de vardı üstelik ve yapıyordum da.. en azından istediğim ve tek başıma yürütebileceğim her şeyi yapıyordum.. küçük şeyler olabilir bunlar, ama beni tatmin ediyordu, büyük beklentiler içinde olmadım hiçbir zaman, büyük işlere kalkıştığım doğru, zaman zaman, ama onlar bir beklenti ve umuttan yoksun, ve yine de büyük bir hırsla girişilen deneylerdi. giderek insanı yılgınlaştıran, duvarda bir delik açma çabaları. gençken.. nefesin tıkanmıyorken ve 3 birayla kafayı bulabiliyorken. ve geriye dönüp baktığında, pişman olduğu hiçbir şey olmaması bir insanın, işte asıl önemli olan buydu bana göre. yoksa herkes ister, iyi ya da daha doğrusu ‘sıkıntısız’ ve ‘yorucu’ olmayan bir hayat, ama bunun için katlanılması gereken fedakarlıklardan ziyade, kendi ruhundan azat edeceğin ödünleri düşününce, ‘boş ver’ demiştim yıllar önce, yıllar içerisinde, birkaç kare, “boş ver.. böyle iyi”

    en sonunda da yıllardır düşünü kurduğum bir işe kavuşmuştum işte. her işte olabilecek türlü sıkıntı ve iç bunaltılarına rağmen, kafa sikmeyen türde olanlarından, bir kolu çek bir tuşa bas gibi yani. böyle bir iş. böyle bir işi düşlediğimde onyediydi yaşım, ulaştığımda 29. fena sayılmaz.. 12 yıl. kendi adıma, isteyerek başardığımı söyleyebileceğim, ki orada ki başarı kelimesinin yerine ‘ulaşmayı’ kullansak doğru olacaktı, her neyse, isteyerek höpürdettiğim diyelim, bi çok şeyin gerçekleşmesi, uzun yıllar aldı, ve en sonunda, bundan birkaç on trilyon gün önce, tamam demiştim, oldu, oluyor, olmaya devam edicek, zaman içinde, sadece birkaç asrı daha neşterledikten sonra, ölmeye doğru yürümeye devam etmekten başka bir hiçbir şey yapmadığının farkına varmalı herkes, ve bundan şikayet ediyorsak, yani ben etmiyorum da, siz ediyorsanız, başınız büyük belada demektir, sorunların ardı arkası kesilmez çünkü ve işin içinden çıkamazsınız.. ben çıkmadım. çünkü işin içine burnumu sokmamaya kararlıyım. neden mi bahsediyorum? hiç… koca bir hiçten.. hayatın özünü kavrarsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.. aslında gerçekte var olmayan bir özü kavradığınızı ve her şeyi çözdüğünüzü zannedersiniz hepsi bu.. halbuki asıl o çözmeye çalışmaktan vazgeçip ölümü kabullendiğiniz anda, hayatın geri kalanı kapısını açar size ve hayatın özü falan yoktur, özgürlüğünüzü savunmak ve kimseye zarar vermek dışında, özet arıyorsanız, alın size yaşamın özü tözü her şeyi: özgürlüğünü, herkesin ve her varlığın özgürlüğünü savun, kimseyi ve hiçbir varlığı incitme, öleceğini ve yeterince uzun vadede herkesin öleceğini kabullen.. ama siz, bunun farkına varamayıp, hep, daha fazla, ya da daha ötesi, ya da bir adım daha, diye, debelenir durursanız, “hayırlı işler niyazi” demekten öte diyecek bir şeyim olmaz size.

    su akar yolunu bulur demişler, bunu büyük tao ihtişamından araklamış da olabilirler, ama gerçek olan şu ki, hayatta ki en büyük mürşit ölümdür.. ve öldükten sonra anılma sevdası, yavşaklıktan öte bir şey değildir çok affedersiniz.. affetmez misiniz? ebenizin amı o zaman.. ne diyordum? mühim olan, dişli çark mücadelesinde bir eksen kayması oluşturmuş olmaktır, bunu ölümünüzden sonra da gerçekleştirmiş olabilirsiniz üstelik.. yapanlar var.. bazı insanlar için bazı insanlar çok şeyi değiştirmiş ve mutluluğun anahtarını vermektense huzurun kapısını tarif edebilmişlerdir.. ve bunu yapmanın en kestirme yolu sanatsal bir takım aktivitelerle, düşünceyle birlikte oluşan duygu nakli operasyonudur.. bunu ona anlatamamış mıydım, ya da o anladığı halde, ki anladığından eminim, içine mi sindiremiyordu, bilemiyorum, bana tekrar, her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi, en başa döndüren o soruyu sordu: “napmak istiyorsun?”

    bir bardaydım efendim en son, sıkı bir dostumla, unutmadınız değil mi? hani eve çıkmıştık falan da.. sordu ve ben de ona, “varmak istediğim bir yer olup olmadığını sorsaydın daha net konuşabilirdim” dedim, sordu. vardığımı söyledim ben de. “varıyorum da aynı zamanda” diye ekledim. “yani ilerliyorum, geri sarıyorum, bazen duruyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemez canım, bazen de çok şey yaparım, ki bunları biliyorsun, yoldayım kısaca, vardım, varıyorum, bir gün de var olmayacağım.”
    “hayallerin vardı senin” diye ekledi
    “yo hayır yoktu” diye verdim cevabı “var olan şeylerin yok da olabildiğini kanıksadığında hayal kurmayı bırakıyorsun biliyon mu” dedim
    “biliyorum” dedi, işaret parmağı ile sol burun deliğini kapatıp, burnunu çekerek.. bunu yapmamış da olabilir ama.. ben hikayeye derinlik katmak için eklemişimdir belki.. gelen eleştiriler sonucunda biraz daha fazla tasvir ve betimleme yapmaya ve boş konuşmalarımı azaltmaya karar verdim. öyle yaparsam olurmuşum, satarmışım yani, ya da okunurmuşum, okunabilirmişmiş, falan filan falan filan.. okunabilirlilik? ne diyordum angelica?

    burnu kalkık biri ile kendinden emin biri arasındaki yedi farkı bulursanız, tekrar konuşalım bu konuyu

    burnunu çekti ve, ardından, “güzel bir hayatımız olabilirdi” dedi
    “zaten güzel bir hayatımız var” dedim
    “gecenin köründe işe gidiyorsun, üç kuruş için götünden ter akıyor, bu mu güzel olan” dedi
    “üçbinaltmışyedi kuruş için nöronlarımdan da ter akmasını istemezdim” deyip masadan kalktım. tuvalet için

    döndüğümde telefonunu kurcalıyordu, “var mı bi gelişme” diye sordum, “yok” dedi, “aynı şeyler işte”
    “tamam”
    “yürümüyor”
    “bazen yürümez abi”
    “bana abi deyip durma”
    “yaşlandık kızım” dedim, “mortluyoruz işte”. bu sırada sıkı dostumun hatun olmasına şaşıran bir dostum, “oha” diyecek, “benden bahsediyorsun sandım” geçelim.
    “ya abi ne istiyorum biliyor musun?” dedi hatun. adı buket bu arada..
    “biliyorum” dedim, “daha iyi bir hayat”
    “ya hayır, öyle değil, sorunlarımızla ilgili”
    “sorunlarımız evle başladı farkında mısın?”
    “ya tamam, evet, aynı evde yaşamaya başlayınca daha iyi tanıyormuşsun insanları, onu anladım”
    “biz aynı evde yaşamıyoruz” dedim, “ben bi evde yaşıyorum, sen o eve ayda üç gün geliyorsun, geri kalan günlerde de nerde olduğunu merak etmiyorum artık. ne istiyorsun? daha iyi bir başka bir şey. daha iyi bir buket istiyorsun sen hatta. ve daha iyi bir girdap”
    “kendimi sevmiyorum, hiçbir konuda yeteri kadar iyi değilim, hiçbir şeyi yeteri kadar iyi yapamıyorum, bugün çay taşırken tepsi elimden düştü gene, bi ton fırça yedim”
    “ben fırça yemiyorum biliyorsun değil mi?”
    “sen başkasın, işin başka, bi çok şeyin başka işte”
    “değil de.. işi bıraksan artık?”
    “para?”
    “çalışıyorum ya işte, bi süre araverme şansın var daha iyi bir iş bulmak, bu konuda bana güvenebileceğini biliyorsun”

    yüzünü ekşitti, gene aynı hikaye der gibi. Benim de daha iyi bir iş bulmamı istiyordu aynı zamanda, kendine istedikleri yetmiyormuş gibi, benim için de bi ton ‘ona göre’ iyi olan şey isteyip duruyordu. sevgili gibiydik, ya da değil gibi, her ikisi de.. bazı geceler sevişir, bazı geceler nerde uyuduğumuzu önemsemezdik.. hayatında benden başkası olmadığını biliyordum, olup olmadığını merak edip dert edinmiyor ama olmadığını da biliyordum. Olsa, herhangi negatif bir tepki vermeyeceğimi de o biliyordu.. ama ben onun hayatında mıydım emin değilim.. ve sorun da etmiyordum açıkçası.. ona, bulunduğum noktaya gelmesi için girmesi gereken ‘çıkış’ kapısını göstermiştim, ve o inatla, ve bir umutla, ve de korkuyla, geri çekilmişti.

    deneyecekti, bir şeyleri değiştirmek için, yaşanmaz olduğunu düşündüğü hayatını yaşanılır kılmak için, hayat içinde bir şeyler yapıyor olmak için, bir şeyler yapıyor olduğunu hissetmek için, bir şeyleri iyi yaptığından emin olmak için hatta.. ama “hep daha iyi” çabası, kum torbasını yumruklamaktan farksızdır dostlarım, hazır olmadığını ve kaybedeceğini bile bile o ringe çıkmalı ve dövüşmelisin, birkaç nakavt sonrası kum torbasından vazgeçiyor insan.. duvarla veriyor mücadelesini.. duvarlarla.. yeni birkaç duvar daha örme uğraşıyla.. ben ördüm.. ve o aşmıştı, tüm duvarlarımı üstelik, ben izin vermiştim aşmasına, açılmasına, açılmamıza, sonrasında, içiçe geçen benlik savaşı, bizi birlikte olmaya çevirmek yerine, birbirimizi kendimize dönüştürmeye yol açmıştı. ben hoşnut değildim bu durumdan, onun da hoşnut olduğu söylenemez, ama sorun şu ki, ben buket’ten hoşnuttum. o benden olmadı. ve çekiştirilmeye gelemiyordum. yaşadığım bir hayat vardı. dolanıp duruyordum işte. o ise debelenip duruyordu. seviyordum bu halini.. en azından girdiği mücadelelerde, daha en başında hükmen yenik olduğunu görsem bile ona destek oluyordum, deniyordu hiç olmazsa, ben denemeyi bırakmıştım.. o da bırakmış olsaydı, birlikte çok iyi bir hayatımız olabilirdi. boktan diye tabir edebileceğiniz, benim için dört çarpı dört duvar evimizde, bir şeyler bir şeyler, kovalarken bir şeyleri, dünya dönüp dururken hem kendi hem de güneşin etrafında, bizim de onunla beraber yol aldığımızın ama varmak istediğimiz noktayı belirlediğimiz anda bu keyifli döngüden çıkıp sürekli yeni bir hedef belirleme ve ilerleme telaşına tutuşacağımızın, ve dahası bunun sadece bizi değil, bizim de birbirimizi yememize yol açacağının, farkına varması olanaksız gibiydi buketin. birer bira daha söyleyip havadan sudan konuştuk sonra. o bana dün işe başlayan elamandan bahsetti, ben salak işimde personel eksikliğinden dolayı tekrar belirsiz bir süre günde oniki saat çalışma ihtimalimin olduğundan.. gözü parlıyordu elamandan bahsederken.. benim gözüm de parlamıştır bazı yeni tanıştığım birini bir arkadaşıma bahsederken.. ama gözünün kısa aralıklarla yanıp sönmesine yol açtıklarım dışında da, bir süre parlatabildiğim kimse olmamıştır.. aslı hariç. sonra mı? sonrası yok. hesabı ödeyip kalktık. ardından bir daha, o gece ki kadar yakın olmadık hiç. son kez beraber uyuyup, sabah farklı saatlerde uyandık. ben işe gittim. bir pazar sabahı. o bulaşıkları yıkamış, sonra bana bir not yazıp, çıkmış.. 

    kötü hissetmedim kendimi.. kötü hissetmek için, öncesinde iyi olmak gerekir.. en son iyi olduğumda 31 aralık iki bin yediydi.. yedi de harbiden.. böyle iyi dedim.. hemen ardından. böyle iyi. iyiyim. iyiydim.. sonra gelip giden, bi kaç parça ruh çalkantısı dışında, hiçbir şey için koşmadım, koşmayı denediğim zamanlarda da düştüm zaten o çalkantılar esnasında. mecazi anlamda değil. gerçekten düştüm.. dizim kanadı. ve ben kanadığını üç gün sonra yara izini görünce fark ettim. bazen olur. bir şeylerin farkına çok geç varırsın.. buket için de geçerli bu. ama tekrar kapıyı çaldığında, evde olacağımın garantisini veremem ona.. ya da daha önce ki gibi yelkenleri suya indirebileceğimin.. bi kaç kez denersin.. sonrasında.. denemekten vazgeçtiğinde.. bu kez olacağını ya da olduğunu bilsen bile, yerinden kalkmak yerine sigara paketine uzanırsın sadece.. hepsi bu. şimdi uyuyacağım. sabah işten geldim ve gece iş var. bugün pazar mıydı? Fark eder mi Cuma cumartesi Pazar.  Her gün var işte iş.. e eyvallah o zaman..

    * başlık “no clear mind” adlı grubun bir şarkısının adıdır


    16.şubat.2014

  • halo

    halo
    beni
    götürdüğü yer fazlasıyla kalabalık bir yerdi. nefret ettiğim o safsak mutluluk
    havası ile sarmaş dolaş olabilenlerin masaları kapladığı bir bar. bunu
    biliyordu, yani kararı ona bıraktığımda, nereye gidiyoruz sorusuna karşılık:
    “bilmem, sen bilirsin..”, “o haldeee……”
    “uyar
    mı” sorusuna verdiğim “fark etmez” yanıtı, seninle neresi olursa olsun ya da
    senle cehenneme bile girerim gibi salak bir tavır değildi, geçmiştim o
    safhaları, aşk için kendinden ödün vermek, aşk uğruna yapılan kendi ruhundan
    bir fedakarlık, aşk için şehir değiştirmek, aşk için şu veya bu.. kapatmıştım.
    kendim için hiçbir şey yapmamış da olsam sonrasında.. ve bunların hepsini
    biliyordu, her şeyi, çok daha fazlasını.. yine de, şansını deneyen biri
    konumunda değildi ama, hiçbir şey denemiyordu hatta, aramıştı, izmir’e
    gelmişti, ve buluşmuştuk. pardon, önce izmire gelmişti, sonra aramıştı. ama ne
    fark eder ki, o kadar da önemli olmamalı yazdığım saçmalıklardaki ki zamansal,
    kurgusal ya da mantıksal hatalar, nasıl olsa kimse farkına varmayacak. bir
    sayfası eksik basılan bir öykü için dönüp hiç kimsenin, okuduğunu söyleyenlerin
    bile, bariz anlaşılan eksiği sormaması gibi. o yüzden üstüne düşmemiştim ben
    de, hatayı bastıktan sonra fark edince. ve onunla, bu sayede tanışmıştık.
    izmirde değildi o zamanlar ve üç rakam öncesindeydi içinde bulunduğumuz yılı
    gösteren sayıların amortisi. basılı yayınlarken bir sayfası eksik olan 27
    sayfalık öykünün netteki tam kopyasını okuyunca başlatmıştı, illetişim diye
    nitelediğim o faslı. öyküde yer alan iki hatunla ilgili birkaç şey merak
    ettiğini söylemişti, yani lita ve mary adlı iki hayali karakter ile ilgili,
    öykü de asıl kilit pelü adlı üçüncü karakter olsa da. hayalî demişken, tek
    odada yaklaşık otuz kişi ile beraber yaşıyordum yıllardır. zaman zaman gelip
    gidiyorlardı işte, ve bir gerçeği yazmak her zaman için götünden bir şeyler
    uydurmaya oranla daha zor gelmişti bana, kimilerine kurgu daha zor gelse de.
    uydurmak kolaydı, zaten uydurulmuştuk, üzerinde düşünmeye gerek yoktu,
    yaşanmıştı zaten her şey, zihnimin içindeki lunaparkta. ve dışarısı daima daha
    kaotik ve umutsuz görünmüştü gözüme, kendi içimde çok karamsar olduğum dile
    getirilse de.. ve o da bunun peşindeydi.. bu yüzden tercih etmişti,
    görüştüğümüzde mekanı ona bıraktığımda, hayatım boyunca anlamlandıramadığım
    kahkahaları yan masalardan işitebilme ihtimalimizin olduğu bir yeri. ve
    psikologdu kendisi, pardon değildi, psikoloji okumuştu sadece, yükseğini falan
    da yapmıştı, ama bu sıfatı üzerine almıyordu, tanıdığı bütün psikologlardan
    nefret ettiğini söylemişti bana, ki belki bu da bir taktikti, her ne kadar benim
    bu durumu “aa aynı fikirdeymişiz ehaha” türü bir tepki ile karşılamayacağımı
    biliyor olsa da..  çünkü ilk önce ben
    anlattım ona, psikologlarla ya da, psikiyatristlerle aramda geçen, ve bana
    düşününce eğlenceli gelen diyalogları.. yıllardır tedavilere yanıt vermeyen,
    hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir başka arkadaşıma göreyse, ben de
    hastaydım, sadece hastalığımı ve tedaviyi reddediyordum. ve bunu da görüştüğü
    psikoloğa benden bahsettiğini anlatınca öğrendim. “bir arkadaşım da benim gibi
    ama o…” diye başlamıştı cümleye.. kendimi hiç kimseye yakın hissetmiyordum
    oysa.. ne ozana ne oktaya ne öncele.. herkesin bildiği ve benim ısrarla
    reddettiğim bir gerçeği yüzüme karşı bağırmadıkları sürece de yakın
    hissetmeyecektim.. adam olmazdım, adam olmamayı kafaya koyduğum için değil ama,
    yani direnmiyordum bu konuda, hiçbir konuda direnmemiştim hayatım boyunca, ne
    bandrolü yememek için, ne böylesi boktan bir hayatı yaşarken onurlu bir duruş
    sergilemek için, ki bu lafa da kıl olmuştum söylendiğinde bir arkadaş sohbeti
    içerisinde, övgüye karşılık bir öğürtü çıkıyordu çoğu zaman benden.
    direnmiyordum.. çoktan teslim olmuştum aslında, sadece beni teslim almaya
    gelmemişti hiç kimse.. cami avlusuna bırakmıştım kendimi ve, cemaat terk
    edildiğimi sanıp beni imamları yapmıştı.. sonra gerçek imamların müridi olacak
    insanlar tarafından tecavüzlere uğradım. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, a night like this’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. psikoloji falan okumamıştı.. ama doktordu. orası ayrı. ve izmire
    gelmişti işte.. tarihin amortisi 7’yi gösteriyordu bu arada, yani eksi üç değil
    altıydı. her şeyi abarttığım söylendiği için, bu kez de ben eksilttim bir
    şeyleri sadece, ikiye bölebildiğim tek şey zamandı belki de.. milattan önce.
    isadan sore. bazı kelimeleri sevmiyordum, sonra’ya bu yüzden sore derdim, hayır
    ingilizce de bilmiyorum.. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan biteni
    yazmak bana daima zor gelmiştir.. o halde hayaletlere dönelim..
    dediğim
    gibi psikoloji okumuştu, ve bana lita ve mary hakkında birkaç şey sorduğu bir
    e-posta attı. ve ben sorularına cevap vermediğim bir mail yazdım. ya da
    gerçekte soramadığı şeyi yanıtladığım. ardından karşılıklı birbiri ile
    alakasızlıklar bütününden ibaret bir ton cümle kuruldu. ve sonra izmire geldi.
    izmire yerleşmişti yani.. ve sonra şu allah’ın belası bara girdik.. (dini
    manada söylemedim).
    iki
    bira. tuborg yok mu? o zaman bomonti olsun. o da bana uydu. ve paketimde ki
    pall mall’dan bir tek aldı, ‘alabilir miyim?’ diye sormaması hoşuma gitti. onda
    hoşlanmadığım hiçbir şey yoktu. ya da ben sezinleyememiştim. hâlâ sezinleyemedim.  konuştuk. havadan ve sudan değil ama.
    olmayan ülkeye yolculuklardan daha çok. ve insanlar kayboldu. yan masalardaki
    kahkaha efektleri duyma eşiğimin dışına çıktı. ters yakıyorsun dediği anda fark
    ettim zihnimde flashların patladığını. ‘anı kaydet’.
    sigaramı
    düzeltirken, sahnenin ışıklarını tekrardan yaktı yönetmen. ters yakıyordum
    evet, ve insanlar tekrardan görünür oldu, o anlamlandıramadığım ve bana açıkça
    bağnaz gelen safsak mutluluk havalarıyla beraber. ‘ters yakıyorsun’.
    kalkalım
    mı dedim, kalktık.. hesabı ödemişti ben tuvaletten gelene kadar, sorun etmedim,
    bir başka seferinde tek nakitimiz ondaki on lira olduğu için aynı rahatlıkla
    tuvalete giderken ona bıraktığım çantamdan cüzdanımı alıp kartla ödeyecekti.
    “sen tuvaletteyken ben” adında bir şiir yazılabilir, belki üzerine klip de
    çekerler sonra, ve biraz para kazanırım, ne dersiniz? ama önce adımı
    değiştirmem lazım. ve şu an bunu uydurmuyorum ama, geçmişte bir keresinde,
    gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir iş için sadri beka adını kullanmıştım.
    sadr-i beka olucak.. ne diyordum lita? bardan çıkmıştık..
    elini
    belime attı. ve midye istedi. aldım. sahile geçtik. geçene kadar sarılıydı
    bana, tamamen sarılı.. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, the drowning man’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. gidilecek yeri falan seçmemişti. ben seçmiştim. izmiri bilmiyordu
    çünkü. ve eşyalarını bi yere bırakmamız lazımdı, çanta bavul vs. logosa gittik,
    henüz kapatmak zorunda kalmamıştı erdinç abim mekanı. çantaları bırakıp
    çıkıcaktık, karnı açtı.. sonra, dudaklarıma yapıştı, alt katta, dünya
    üzerindeki başka herhangibi bir hatun olsa karşı koyardım, bak bu kez
    direnirdim yani, belki de ilk kez.. ama o, farklıydı. hâlâ farklı. logos iki yıl sonra kapandı, son gecesinde sabahladım
    orada, sandalyelerin üzerinde yatıp. o zamanlar zamanın amortisi dokuzu
    gösteriyordu. gerçeğimin algılanış biçimi dudağıma yapıştığındaysa yediyi.
    logos kapandı sonra. isadan önce. miladdan sore. hayır endonezyaca da
    bilmiyorum. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan bitenleri yazmak da her
    zaman kolay gelmiştir bana, zor olan olup bitmeyenleri anlatmak. o yüzden lütfen
    sorup durmayın şu aptal ve fiks soruyu.. “bunlar gerçek mi?” hayaletlere
    dönüyoruz..
    dediğim
    gibi bardan çıkıp sahile geçtik.. midye de aldık. bira da.. ve biraz da sigara.
    ikimize yetecek kadar. ikimize yetecek kadar ne varsa almıştık. pardon, yanlış
    yazdım, her şeyi ikimize yetecek kadar almıştık olucak. ama hiçbir şeyin fark
    etmediğini söylemiştim öyle değil mi? oysa “görünmez zincirlerle bağlamadım
    yazdığım bilançolarımın boynuna halatları.. tekrar okuma zahmetine
    katlanmayacaksın, ben de tekrar yaşama zahmetine katlanmayacağım”, o yüzden şu,
    aslında hayalet olmayan psikologla, (doktor olan veya hayalet olan psikolog
    değil, bir üçüncü hatun karakter daha ekledim şu an öyküye! günaydın) gerçekte
    yaşanan ilk illetişim faslımızdan sonrasında izmire gelişi ile ilgili olanlar hakkında
    yalan söyledim. kendine yakın bulmuştu karakterlerimi, en çok hangisini diye
    sorduğumda, ikisi de birbirine çok benziyor zaten dedi, benzemiyorlardı oysa,
    ve “yarattığı karakterlere aşık olan bir yazar olsaydım,  kesin imza günüme gelenlere de aşık olurdum”
    dedim. apalladı. çünkü gerçekte soramadığı şeyin yanıtını vermiştim. ve benim
    mutlu insanlardan nefret ettiğimi düşünüyordu, o yüzden gitmiştik şu en başta
    bahsettiğim allahın belası bara. (kinî anlamda da söylemedim). terapi
    önermişti. ve ben de geyik yapmayı önerdim. anlaştık. ona göre tedavi olan
    şeyin adı bana göre hoş vakit geçirmekten öteye geçmeyecekti. mutluluğa ya da
    mutsuzluğa inanmadığımı anlattım ona. huzura inandığımı ve huzurlu olduğumu da.
    ve daha başka bir çok şey.. ve üçüncü kutsal kitabımın kierkegaard’e ait
    olduğunu söylediğimde, tanrısal saçmalıklar sonrası, sigaraya uzandı. ters
    yaktığını söyledim. flash o an patladı. her şey çözündü gözünde. o dakikaya
    kadar, ona göre konuşmuyor, terapi yapıyorduk. umutlu ya da umutsuz değilim,
    umursamıyorum dedim. Ardından, ters yakıyorsun. flash. ‘ani yaşa’. [ı değil i]
    sigarasını
    düzeltirken, “terapiden vazgeçtim, sahile çıkalım mı” dedi. bu kez ‘fark etmez’
    yerine ‘olur’ dedim. hesabı alman usulü yapıp sahile geçtik, hasan abimden iki
    tuborg gold, bir paket pall mall, bir de tuvalet alıp. ikinci seferde alins’e
    götürecektim onu, tuvalet için. üçüncü seferinde bir park bulmamız gerekeceğini
    söyleyecektim kadın olduğunu gözardı ederek, saat biri geçiyor olacaktı o
    sırada çünkü ve gülecekti buna. “hâlâ asıl soruyu sormadın” diyecektim, “buralarda
    çok sık mı sabahlıyorsun” diye sorduğunda. sokaklarda çok sabahlamıştım, çok da
    fazla sabahlayacaktım daha. yarı ölü tam sarhoş bir halde. ama sırılsıklam aşık
    olmayı tercih ederdim bunun yerine yine de.. bazen yerine tercih edebileceğin
    isteklerin başına gelmesinden korkarsın oysa.. korku kararlarımızı yönlendiren
    en etkin duygudur, “koskoca tanrı’ya başkaldırmışım devlet ne ki” dediğimde
    söyledim bunları da ona, kafayı bulmuştum çünkü, egom biraz göz kırpmıştı
    psikoloğa. ateist değildim. cehennemde yanarken tanrıya yalvaran onca insanın
    arasında, hâlâ direnenlerle beraber olmayı hayal ediyordum.
    pardon
    ben hayatım boyunca hiçbir şeye direnmediğimi söylemiştim değil mi? sessiz
    kalma hakkımı kullanıcam, benim adıma konuşmasına ses çıkarmayacağım üç beş
    insan kaldı yanımda. benim adıma karar vermelerine de itiraz etmeyeceğim üç beş
    insan.. kendimi onlara yakın hissetmiyormuşmuşum da, falan filan.. düpedüz yalancıyım..
    yalan söylediğim yalan. ve dediğim gibi, görünmez zincirlerle bağlamadılar
    burnumuzdaki halkayı karalarına uzanan halatlarına.. ne diyordum mary? sahile
    çıkmıştık.
    sonra
    bi kaç bira içtik. sonra saat biri geçti. sonra bir arkadaşının evine gittik..
    sonra beraber olduk. sonra biraz zaman geçti. sonra istanbula gittik. sonra
    başka arkadaşları ile tanıştık. sonra ben sustum. sonra kağıt oynadık. sonra
    gece oldu. sonra o ağladı.. sonra izmire geldik. sonra benim başka
    arkadaşlarımla tanıştık. sonra o ağladı. sonra bir arkadaşımın evine geldik.
    sonra yattık. ben ona sarılı yatıyordum, tamamen sarılı. sonra ben ağladım. o
    uyuyurdu. duymadı. uyumadım. sonra sabah oldu. sonra biri geçti. tekerlek
    izlerini göremedim sokakta, frene göz ucuyla bile dokunmamıştı.. sonrasında her
    şey iyiydi. sonrasında her şey kötüydü.. isadan önce. miladdan önce. do i
    understand me? (ingilizce bilmediğimi söylemiştim)
    bi
    saniye, her şey birbirine karıştı.. ne diyordum pelü? tatile çıkmıştık..
    sonra,
    hayalete dönüşmemekte diretenlerden herhangi biri, asıl soruyu hiçbir zaman
    sormadığı için, var olma savaşı vermeyenlerden birimi [n değil m] konuşturdum..
    psikologla rolleri değiştik..
    “korku,
    umutsuzluğu tetikleyip, mantığa yönlendirir” dedim, “ve mantık, umudun kaynağı
    olan hislerle soğuk savaş vermektedir. bu yüzden ölümcül hastalığın virüsü,
    aslında kendini güvende hissetme istencidir. bu istenç, olası her türlü
    pişmanlığı tetikler, ve bi gün pişman olma korkusu, arzuları körelten bir
    uyuşturucudur. o yüzden, bir kez daha saati hatırlatırsan, ilaçlı tedaviye
    geçeriz..” anlamadı. açmadım. Onu otobüse bindirip, yürüdüm..
    sonra
    eve gelip, trust’ı açtım, the cure.. hepsi bu. hayaletlere döndük..
    *
    başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..

    1ağustos2013
  • iş değişikliği

    “gözlerin” dedi “kızarmış”
    “uykusuzluktandır” dedim
    “hiç uyumuyor musun” dedi, kaşlarını da
    kaldırarak, şaşkınlıkla
    “fırsat buldukça” diye yanıtladım,
    gülümseyerek. karşısına çıkan tüm fırsatları görmezden gelen biri olarak,
    kahkaha atacaktım, nerdeyse, kendi cevabıma, ama anlamayacaktı, neden
    gülüyorsun, hiç, kendime. kendim kadar kimse güldüremez beni. aptallık, belki.
    derinlemesine bakıyordu gözlerimin içine.
    kaybettiği bir şeyi arıyormuşçasına, dikkatli. bir şey anlatmaktan çok, bir
    şeyi anlamak istiyormuş gibi. anlamazdan geliyordum. her fırsatta başımdan
    savıyordum onu. aynı yerde çalışıyorduk. ve bir sevgilisi vardı, salak bir
    adam. ve her ikimiz de bu konuda hem fikirdik. hem fikir olmadığımız konu;
    benim, sevgilim olan ya da olabilecek olan birine, arkasından ya da önünden,
    sağından solundan, orada burada, salak demeyeceğimdi. o diyordu ama. ben de
    onaylıyordum, çünkü ondan önce ben söylemiştim ona bunu, salak bir herifle
    beraber olduğunu. onu kapma telaşında bir havayla da söylememiştim, başımdan
    atmaya çalışıyordum, yapışmasını istemiyordum, aradaki çekimin farkında olarak,
    sırtımı dönüyordum, diğer kutup iter belki diye, fayda etmiyordu, her yönden
    çekiliyorduk, ve olmayacağını biliyordum bu işin, en azından bu şartlarda. işimi
    kaybetmek istemediğimi söyledim ona bir keresinde, serviste yanıma oturunca.
    henüz kimse binmemişken, sigaramı yarıda bırakıp, uyuyabileceğim bir yer
    edinmek için, erkenden binmiştim, peşimden gelip, dibime çökünce
    “nasıl yani” dedi, “bas baya” dedim,
    “burada sevgililerin çalışmasına izin vermezler”
    “benim bi sevgilim var zaten” dedi,
    “onu buraya almazlar o zaman” dedim, “sen
    çıkana kadar” istemsiz bir şekilde, bunu dedim, gülerek, artı eksi, güldü
    “siktir et” dedi, “beni benden çok sevecek
    biri için işi bile bırakırdım, isteseydi”
    imalar yoluyla anlaşmaya çalışıyorduk. ben
    daha çok anlaşmamaktan yanaydım, ama anlaşmaktan da yanaydım, neyden yana
    olduğumun çoğu zaman farkında olmamıştım hayatım boyunca. şaka yaparken
    kırmıştım insanları, çünkü insanlar her şeye alınıyordu, ben kendim dışında
    kimseye alınmamıştım şimdiye kadar, kendi kendime kendimi satıyordum durmadan,
    başkaları için kendimi satıyordum da diyebiliriz, ve bu akış, yanlış
    anlaşılmalara da gebe kalabilir, ve düşük cümlelerimi kürtaj edebilirsiniz,
    sorun değil gerçekten, hiç okumasanız da olur, çünkü, hiç, yazmıyorum. hemen
    hemen. hiç. gerçekte, olan biteni, çünkü, moruk, gerçekte, hiçbir şey, olup,
    bitmiyor, olgunlaşmasına izin vermediğim meyveler gibi, aklımdan geçenler,
    kestirip at, bir sigara, ardından bir sigara daha. ama herkes ondan hoşlanıyor.
    hayır ben herkes değilim. kimseden hoşlanmıyorum. kurduğu tüm genellemelere
    kendini dahil etmeyenlerden de hoşlanmıyorum mesela. şiir sevmiyorum dediğimde, aslında bir ironi yaptığımın anlaşılamamasından da hoşlanmıyorum.
    anlaşılamadığım durumlara, “çok kırıldım” şeklinde geri dönüşler almaktan da
    hoşlanmıyorum. ama ondan hoşlanıyorum
    “akşam” diyor, “görüşelim mi?”
    “olur” diyorum, çekincesiz. görüşüyoruz.
    bir barda. sevgilisine anlatmadığı şeyleri bana anlatmaya başlıyor.
    ‘anlatamadığı’ değil buradaki ifade, ‘anlatmadığı’
    “ona” diyor, “artık, hiçbir şey anlatmıcam,
    çünkü, anlamıyor. anlamadığını belli ediyor hemen ve sonra ‘haa’ diyor ‘tamam
    şimdi anladım’, ve yine anlamadığını ifşa eden bir cümle kuruyor ve ‘doğru mu
    anlamışım’ diyor, ‘evet’ diyorum, üzerine düşmeden, çabalamadan, doğru
    anlamışsın”
    ben susuyorum. olumlu ya da olumsuz hiçbir
    tepki vermiyorum, ve bunları bana neden anlattığını anlamak istemiyorum.
    sevişmek mi istiyor? ben istemiyorum. sevgili mi olmak amacı? olamam. kötüyüm o
    konuda. dost mu olucaz? sevgilisini bana kötüleyen dostlar istemiyorum. ama
    içiyoruz. ve hesabı ben ödemiyorum. çünkü param yok. gerçek anlamda yok ve bunu
    ona söyledikçe, kendi siparişine benimkini de ekliyor, “ben öderim” diyerek,
    “ödeme” diyorum, “daha maaşımız yatmadı”
    diyorum, “paran bitmedi mi hâlâ” diyorum
    “bitmedi” diyor, “ali’ye ısmarlamam gerçi
    de hiçbir şey, sen olunca karşımdaki…”
    ali dediği adam, bu hatunun, salak olan
    sevgilisi. gördüm onu, birkaç kez. gururla yürüyordu yanındayken bu hatun, ‘bu
    benim sevgilim’ der gibi. sahiplenme duygusundan çok, övünme duygusu ile.
    sevgilisiyle değil, kendisiyle övünüyordu, ‘bakın bu hatunu ben tavladım’
    diyordu resmen, ben bunu duyuyordum. insanların hiç konuşmadan da çıkardıkları
    sesler vardır, “yürüyüş tarzı herkesi ele verir” derdi babam, ve haklıydı, ve
    haklı olmasına rağmen çok defalar kazıklandı. çünkü çoğu zaman zeka, aç
    gözlülük ve bencillik ile bütünleşmediğinde, saflıkla sarmaş dolaş olur, ve saflık,
    içinde, vicdan adında kendi küpüne zarar bir duyguyu da barındırır bazen. ve
    onu köreltemediğiniz sürece, hapı yutarsınız. ve o hap, çok fena kafa yapar
    adamla. gerçekten. kendi kendinize gülmekten başka şansınız olmadığı için,
    odanızda, bir başınıza, kendinizi kafaya alıp, ilk onbirinizi belirlersiniz,
    rövanş maçı için. sırf bir düşünceden ibarettir bu, intikam alma duygusundan
    yoksun, ve biçare bir şekilde, gülersiniz, sonra bu, alışkanlık haline döner
    sizde, gülme eylemi, o kadar çok şeye gülmeye başlarsınız ki, gözlerinizden yaş
    gelir, nerdeyse, ve mideniz ağrır, gerçekten, ve unutursunuz, olan ve bitmeyen,
    ne varsa, insanlar sizin kendinizi iyi hissettiğinizi düşünür, ve insanlar öyle
    düşününce siz de öyle düşünmeye başlarsınız, onların yanındayken, ve sonra,
    aynı hatun, size, “moralimi düzelttin heaa” der
    “bir şey yapmadım” dersiniz
    “her şeye gülüyorsun” der, “ben de senle
    gülüyorum”
    “ama komik” dersiniz, “napabilirim, her
    şey, fazlasıyla trajikomik”
    “beni çok seviyor ama” dedi, “benimki”
    “sevmiyor” dedim, “senin, yanında olmanı
    seviyor. tanıştığımızda, öldürülecek insanlar listeme ilk sıradan giriş
    yapmıştı ali”
    “insanları öldürmeyi mi düşünüyorsun” diye
    yanıt verdi, aynı gözlerimi kızarmış gördüğünde verdiğindeki tepki gibi,
    kaşlarını yukarı kaldırarak, gözleri büyüyordu, gözbebekleri, doğrudan, büyük
    ve direkt içeri bakar şekilde
    “evet” dedim, “gayet doğal bu, düşünüyorum,
    gün içinde birkaç kez cinayetin eşiğinden dönerim ben, taşla kafaya bir darbe,
    boyna inen balta, kalpten bir bıçak yarası.. kalpten bir şekilde, yani içten,
    candan, samimiyetle dolu bir şekilde, atacağım bir bıçak yarası. bu da olası”
    gülmeye başladı. ben de, ‘şu an espri yapmıyorum’ demedim. bıraktım gülsün.
    gülünecek ne varsa. başı gerçekten fena dertteydi. “kurtulamıyorum” dedi bana.
    “iş çıkışıma neden geliyor biliyor musun?”
    “biliyorum” dedim
    “biliyor musun” dedi
    “evet biliyorum” dedim
    “nasıl ya” dedi, “anlattım mı daha önce”
    “anlatmadın”
    “e nerden biliyorsun”
    “off ya” dedim, “kapat! tamam mı?”
    “noldu” dedi
    “hiç” dedim, “kalkalım” kalktık
    “nereye” diye sordu
    “ben eve” dedim, “sen?”
    “ben de”
    “tamam”
    dudaklarını bükmüştü. yürüdük.. durak.
    otobüs. farklı.. ertesi gün sabah. servise bindim. benden sonra binip farklı
    bir yere oturdu. son bir haftadır daima yanıma çöreklendiği halde, selam bile
    vermedi. gün boyunca selam vermedi. rahat bir nefes almaya başlamıştım. akşam
    çıkarken. servis. kola alındı. ve beni es geçti, tip. dağıtırken. sevmiyordu
    beni. ben de onu sevmiyordum. anlaşıyorduk. ve hatun, “şey” dedi, kolayı
    dağıtan tipe, adımı söyleyerek, ona da versene gibi.
    “yok ben içmicem” dedim
     “haa
    içmicek misin” dedi hatun, gözlerimin içine bakarak. acınacak bir şekilde
    “hastayım” dedim. değildim oysa. ya da
    hastaydım. bilmiyorum. telefonumun ışığı yandı. mesaj. ‘özür dilerim’
    servisteydik hâlâ. ona dönüp baktım. ne
    yaptığını bilmiyordu ama özür diliyordu. ne yaptığını bilmediğinden emindim.
    sorsaydım, ‘bilmiyorum’ diyecekti, ‘ama yine de özür dilerim’ ve bu diyaloğu,
    kafamdan dışarı, gerçeğe, taşımak istemediğim için, sormadım neden diye, onun
    yerine, ‘olur öyle’ dedim, mesajla, ‘siktir et’
    ‘nolmuştu ki’ dedi, mesaj atıp. buyur
    burdan yak dedim içimden. dışımdan, “müsait bir yerde” deyip, indim. onun
    ineceği yerden, yaklaşık on metre önce, kendi ineceğim yere, yirmi dakika kala
    “hayırdır” dedi şoför, “bir arkadaşı görcem
    abi” dedim, “yarın sabah burdan binerim belki, haber veririm”
    yalan söylüyordum, ve bazen, bazı yalanlar,
    gerçeği gizlemekten çok, açığa çıkarmak için, kullanabileceğiniz, en iyi
    yoldur. peşimden o da indi tabii, araba tekrar duracak değildi on metre ilerde.
    ve “noluyor ya” dedi, servis gittikten sonra
    “hiiç” dedim, “size gidiyoruz”
    “haaa olur tamam” dedi
    “bi de şey” dedim, “işi bırakıyorsun, bugün
    son günündü” gülüyordum bunu söylerken. herhangi bir şeye ne zaman nasıl karar
    verdim bilmiyorum. telefonunu aldım elinden. ali’nin numarasını buldum. aradım.
    ali yazıyordu. başka bir şey değil. hepsi bu. ali. başka bir şey yazsaydı
    gerçi, işim kolay olurdu, sadece numara kısmını değiştirirdim, bu kez,
    ekstradan ali’yi silmem gerekti. önce aradım ama. haberi telefonda duydu her
    ikisi de, biri ahizenin diğer yanında, öteki yanı başımda. ayrıldılar. bir an
    için kendimi, nikah memuru gibi hissettim, tek farkla, ayrılıyorlardı. telefon
    konuşmamda, memurun söylediklerini, taklit ettim, bu hanımdan ayrılmayı kabul
    ediyor musunuz? hayır. o halde ben de sizi, eski sevgililer ilan ediyorum.
    hatunun gülme sesini duydu, ve “sarhoş mu o gene” dedi. telefonda. “evet”
    dedim, “sarhoş. sigara da içiyor hem”
    sigara içmesine durmadan karıştığından dert
    yanıyordu, nihal, ali’nin. ve daha bir çok şey. iki sigara çıkardım, yürümeye
    devam ettik
    hiç konuşmuyordu, şaşkındı, alışmaya
    çalışıyordu daha çok, çoktan kabullendiği bir durumun, gerçeğe dönüşmüş
    olmasına. evine gittik. ertesi sabah, servise, dün indiğim yerden bindim,
    nihal’in bindiği duraktan.
    “nihal’i gördün” mü diye sordu şoför
    “gelmicek o” dedim, “işi bıraktı, başka bi
    yere başlıcak”. kapıyı kapattı şoför. yola devam ettik

    17.ekim.2012
  • güzel bir gelecek tablosu – YANG

    güzel bir gelecek tablosu – YANG
    aramızda yoğun bir
    elektriklenme olduğunu sanmıyorum, bundan kaçınmıştık sanırım, belki de yeniden
    aşık olmaya korkuyorduk, birbirimize ya da bir başkasına yeniden aşık olma
    limitimizi tüketmiştik. ben kimseye güvenmiyordum, aşk istemiyordum, seks de
    istemiyordum, kısmen aseksüel sayılırdım. o bana doğru kayıyordu, beni
    ilgilendirmiyordu cinsel tercihi, benimle hayatının sonuna kadar sevişmeyebilirdi
    de, ama zaman zaman aşırı tutkulu bir şekilde sevişiyorduk.. onu yatakta düşlemiyordum
    hiçbir zaman. pardon, yatakta düşlüyordum evet, ama çıplak olarak değil de, yatağın
    üzerine bağdaş kurmuş otururken düşlüyordum, ben de karşısında oturmuştum.
    müzik dinliyor, sohbet ediyorduk. sabahlara dek sohbet… hiç sıkılmadan. ya da
    bir film, onun seçtiği bir filmi izlerdik. ben uzaktım sinema dünyasına, ama
    onunla en kötü filmi bile eğlenceli kılabiliyorduk, bir şeyler çıkartıyorduk
    mutlaka, gülünecek ya da üzerinde tartışılabilecek bir şeyler. böylece akıyordu
    günlerimiz. sevgili olup olmadığımızı bilmiyorduk, galiba değildik. daha çok,
    birlikte yaşayan iki ayrı insandık. cinsiyetimiz yoktu birbirimize karşı. evli miydik
    bilmiyorum. ailelerimizin iç huzuru ve bizim kafamızın rahat olması için evlenmiş
    olabilirdik. ama birimiz karı ve diğerimiz koca değildi. iki sıkı dosttuk
    sadece. ve yaşıyorduk bu hayatı, son damlasına kadar yaşayacaktık, gülecek,
    ağlayacak, kavga edecek, gezip dolaşacak ve hep birlikte olacaktık. ama söz
    vermemiştik sonsuza dek birlikte olacağımıza dair. hiçbir konuda birbirimize
    söz vermemiştik. ve soru sormuyorduk asla. birimizin yaptığı herhangi bir şey
    için, bir diğerimiz “neden?” diye sormazdı.
    “neden böyle
    yapıyorsun, niçin böyle davranıyorsun?”.
    yoktu bunlar, sorgu
    yoktu, eleştiri yoktu. ikimiz de kendi hayatımızı yaşıyorduk aslında. bazen
    dışarıya beraber çıkıyor, bazen tek başımıza başka arkadaşlarımızla oluyorduk.
    “alo, nerdesin?” derdim ona, işten çıkmış
    olurdum o sırada
    “alsancak’tayım” derdi, “arkadaşlarımla,
    sen napıyorsun?”
    “işten yeni çıktım” derdim, “eve gidiyorum”
    “tamam, akşam evde görüşürüz”
    “tamam”
    başka bir gün bu diyalog bir noktadan
    sonra,
    “arkadaşlarımlayım,
    gelsene sen de” olabilirdi. giderdim ben de. ya da ben çağırırdım. bazen tek
    takılırdık, bazen beraber, dediğim gibi. her ikimizde özgürdük her konuda. tek
    başımıza yaşarken ki halimizden daha fazla özgür hissediyorduk kendimizi
    birlikte yaşarken. aslında sadece, aynı evde tek başına yaşayan iki insandık
    sanırım. bir elmanın iki yarısı değildik yani. iki tane farklı elmaydık. ve
    beraberdik. çok seviyorduk birbirimizi, buna katılıyorum ve bu yüzden
    karışmıyorduk birbirimize. olduğumuz gibiydik. neysek o’yduk. ve bu halimizi
    seviyorduk, birbirimizin bu halini de seviyorduk. doğal hallerimizi. değiştirmeye
    çalışmıyorduk birbirimizi, ya da revize etmeye. gerçekti bu yüzden her şey. ben
    havaalanında kadrolu bir çalışandım. o da bir yerde çalışıyordu. bir ev
    tutmuştuk. zaman akıp geçiyordu. hatta her birimizin, kendine ait birer ayrı
    odası vardı. ama beraber de kalıyorduk. benim vardiya saatlerim karışık olduğu
    için, bazen gündüz bazen gece evdeydim. o da bazen eve gelmiyor, bir arkadaşında
    kalıyordu. eğer keyfi yerindeyse, nerede olduğunu önemsemiyordum, merak da
    etmiyordum, bazen anlatırdı neler yaptığını bensizken, bazen anlatmazdı. soru
    sormazdım ama. o da sormazdı. sevgili pozisyonunda olmadığımız için, bir gün
    birbirimizi terk etme korkusunu da yaşamıyorduk. yalnız da yaşayabilirdik elbet
    bir gün, ya da birbirimizden sıkılabilirdik, ama her gün yeni bir şeyler
    keşfeder ve paylaşırdık. yeni bir kitap, yeni bir müzik grubu, yeni bir sokak
    belki de… ağaçlarla kaplı şirin bir sokak…
    “burayı görmelisin
    girdap!” der, kolumdan çekiştirir götürürdü beni. birkaç fotoğraf çeker, sonra
    başka bir yere giderdik. gezmekten nefret ettiğim halde, onunla gezmekten hiç
    sıkılmazdım, kimsenin göremediği detayları gösterirdi bana çünkü. görür ve
    gösterirdi. ve bir gün izlanda’yı gösterecektim o’na. beraber gidecektik. en
    büyük hayalimdi bu; izlanda’ya gitmek. ve gidecektik, ufaktan da olsa para
    biriktiriyorduk bunun için. dünyayı gezecektik yavaş yavaş. ben yazar olacaktım.
    ve sonsuza dek tatil yapacaktım o’nunla, yazarlık kolay bir işti, günde iki
    saat yazar, geri kalan zamanda hayatı yaşardım. bekliyorduk bunu. birçok yeni
    insanla tanışır, arada bir beni de tanıştırırdı, bende onun sayesinde,
    öykülerime yeni karakterler kazandırırdım. yazıma güç katıyordu, yaşamıma güç
    katıyordu, bana güç katıyordu. bir kez bile tartışmadık onunla, çünkü tartışma
    konusu olacak bir şey yoktu, her ikimiz de birbirimizi zorla bir yere götürmeye
    çalışmaz ya da bir şeyleri yasaklamazdık. sigarayı bırakmıştım ben, arada
    sırada içiyordum, alkol alacakken birkaç tane belki. bana iyi bakıyordu.
    bakıyordu derken, sağlığıma dikkat etmeme yardım ediyordu. dikkat etmek
    istiyordum sağlığıma. onunla çok daha uzun bir hayat geçirmek istiyordum. birbirimize
    karşı üstünlük de taslamıyorduk, hiçkimseye karşı üstünlük taslamıyor ya da
    kendimizden üstün görmüyorduk.. inanmıyorduk “üstünlük” adlı bir şeye. “farklı”
    kelimesini kullanırdık daha çok, bir kıyaslama yapacaksak. ali ayşe’den daha
    üstün değil, farklı insanlar. herkes farklı. herkes eşit. kimi insanları sever,
    kimilerinden nefret ederiz. gayet doğal bir şey… gayet doğal bir şeyiz biz de.
    buna rağmen zaman zaman çevremizdeki insanların eleştirilerine maruz kalırdık,
    takmazdık eleştirileri, bu şekilde yaşamak istiyorduk çünkü bu şekilde mutluyduk.
    tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. hem uzun uzadıya planlar yapmamıştık. o
    benimle yaşamak istiyordu, ben o’nunla yaşamak istiyordum, kabul ettik.
    böyleydi işte. arada bir bana harikulade filmler izletirdi. ama her açık
    sahnede “şşşt, gözünü kapat bakayım” derdi şakayla. ya da ciddiydi, bilmiyorum
    bunu. ama kısmen aseksüel sayılırdım ben, kadın çıplaklığı çekmiyordu ilgimi.
    kadınların ruhu daha çok… ve aradığımı bulmuştum. aramamıştım aslında, karşıma
    çıkmıştı sadece. çıkmasaydı, tek başıma yaşıyor olurdum hayat boyu. bir kadına
    ihtiyacım yoktu, ruhuma denk bir dosta ihtiyacım vardı. ve o çıkmıştı karşıma, ve
    ona sormuyordum hiçbir şey, anlatmak istediği kadarını anlatırdı. dinlerdim.
    bir erkekle de sevişmiş olabilirdi dün gece. merak etmiyordum. kıskanmıyordum.
    ruhu benimleydi. ama bakın, bir fark var, ruhu benim değildi, ruhu benimleydi
    sadece. sahip değildim hiçbir şeyine. “arkanda ben varım” demezdim ona, “yanındayım”
    derdim. önemliydi bu. arkasında değil yanında olmak. kendimizi yalnız
    hissetmiyorduk. gözlerine saatlerce bakabiliyordum derinlemesine, gözlerinin
    içinde kayboluyordum. ama aşık değildim. benimkisi aşk ise çünkü diğerlerininki
    başka bir şey olmalıydı. herkes gibi düşünmüyordum zaten. insan olmadığımı düşünmeye
    başlamıştım. ama üstün değildim, insanlar da benden üstün değildi. farklı düşünüyordum
    sadece çoğu insandan, hepsi bu.
    yazıyordum. iyi bir
    okuyucu kitlesine doğru gidiyordum. umurumda değildi okuyucu kitlesi. yazmam
    yeterliydi. sonra o benim yazdıklarımı düzenlerdi, kelime hatalarımı mesela.
    imlâma karışmazdı. hiç kimse imlâma karışamazdı. bunun savaşını vermiştim
    yıllarca ve kazanmıştım. kitaplarım basılıyordu artık, diğer dillere
    çevrilecekti, bizler diğer dilleri öğrenecektik biraz yurtdışı gezilerimizde.
    diğer halkları. diğer sokakları. dünyayı tüketecek ve yeni baştan inşa
    edicektik, devrim an meselesiydi, o derece deliydik. ama ikimizi bir hücreye
    kitleselerdi de, hiç sıkılmazdık. konuşurduk paso. zihnimiz bedenimizin dışına
    çıkar, kahkahalarımız gıcık ederdi bazı insanları. ağlardık da bazen, tek başımıza
    ya da beraberken. her zaman iyi değildik. hiçbir şey her zaman iyi gidemezdi.
    denge gerekiyordu. bazen dipteydik ruhen, bazen zirvede. ama her iki şekilde
    de, sorun etmiyorduk hiçbir şeyi. o benim için gazeteden kolaj keserdi bazen,
    bir yerde görür ve keser eve getirirdi, “bu işine yarar mı canım?” derdi. ya da
    fotoğraf çekerdi, “bu işine yarar mı?”. bazen birlikte oturur fanzin hazırlardık,
    sırf zevk için yapardık bunu. “something in the way”i dinliyorduk bir gün evde,
    sessiz, sakin, oturmuş, “something in the way”i dinliyorduk, karşımdaki koltuktaydı
    o ve bana bakıyordu, “iyi ki varsın” dedi, “iyi ki varsın” dedim. biraz gözyaşı
    döktük. yıllarca gözyaşı dökmüştük farklı zamanlarda, tek başımıza. ama şimdi,
    başka bir nedenden dolayı idi bu yaş. ve zaman akıp geçiyordu. günler, aylar, yıllar.
    biz izmir’deydik, izmir bizdeydi. ben onun içindeydim, o da benim içimde.
    dengeliyorduk birbirimizi. ve bir açıdan da, tek başımıza yaşıyor gibiydik
    işte, tek başınaymış gibi özgür. birbirimize karşı sorumlu olduğumuz bir şey
    yoktu çünkü. bir gün eve geldiğimde, yoktu evde, telefon açtım, kapalıydı. merak
    ettim, mesaj attım bir tane, iletilirdi elbet bir ara. “merak ettim seni, iyi
    misin?” diye yazmıştım. iletildi mesaj, iyiydi, “iyiyim” diye yazmıştı, şarjı
    bittiği için kapalıymış telefonu, gelecekmiş yarın. yarın oldu. öğlen çıkıp
    gelmişti, arkadaşlarıyla takılmış, bir grubu izlemişti bir barda. bazen beraber
    izlerdik grupları, bazen tek başımıza. pazar günüydü ve onun tatil günüydü
    cumartesi pazar, benim belli olmuyordu tatil günüm. ve öğlen, ben çıkarken
    gelmişti eve, sarıldık, “ben çıkıyorum” dedim, “ben de giriyorum” dedi. “akşam
    görüşürüz” dedim, “kolay gelsin canım” dedi. çıkıp işe gittim. eve gelip kitap
    okudu. sormadım o gün nerde olduğunu ona. daha sonra bir gün anlattı. böylece
    akıp gitti işte. akıp gitti. her şey yolunda gitmese de, biz yolumuzda gittik
    daima, hiçbir şeyi umursamadan. ne kazandık, ne de kaybettik, yaşadık sadece.
    hepsi bu. yaşadık. gerçekten. tam olarak istediğimiz gibi olmasa da, istediğimizin
    imkanlar dahilinde olabileceği en maksimum hali ile,
    sonra, sonra, sonra…

    sonra bilgisayar
    başından kalktım. balkona çıktım. içeri girdim. diğer balkona çıktım. tekrar
    içeri girdim ve zamanın geçmesini bekledim. düş kurdum. hepsi bu. ikinci bir “güzel
    bir gelecek tablosu” çizdim kendime. ikisinden biri gelecek elbet, iki tablodan
    biri. yin ve yang. tek ya da ikili. ben bekleyeceğim. burada yin’imi.. ya tek
    başıma olduğum bir gelecek bekliyor beni. ya da aynı zamanda tek başına da
    olabilen bir insanla birlikte olduğum bir gelecek. her ikisi de kabulüm. ama
    bir üçüncü seçeneğim yok. olsa da seçmezdim. elimizdeki iki seçenekten birini
    de seçmiyorum aslında, yani gerçekleşmesi için bir şeylerin, çaba sarf etmiyorum.
    bekliyorum sadece. her şey kendi kendine oluyor nasılsa. hayır kendi kendine
    değil, bir yaratıcıya inancım tam hâlâ, düzenleyiciyle, var edene ve sürdürene…
    ben mükemmelim. geri
    kalan her şey boktan. ben boktanım. geri kalan her şey mükemmel. bu işte bir
    terslik var. ben de bir terslik var. sen de bir terslik var. ve dört yanlış bir
    doğruyu götürür. dört kötü adam, dünyayı havaya uçurabilir. ama dünya doğru bir
    yer değil. başka bir gezegende var olabilir belki, düşlediğim her şey. cennet
    değil, cehennem değil. zihnimin içinden kâğıt üstüne akan masal dünyasında. ben
    başka bir gezegenden geldim. ejderha adım. uçamayan bir ejderha. ağzından ateş
    değil duman çıkan bir ejderha.
    18.ağustos.2008
  • 1 hafta

    1
    hafta
    ezan okunuyor, ve saatin kaç olduğunu
    bilmiyorum, ama havanın birazdan aydınlanacağı açık. pazar sabahı, hiç uyumadan
    girilmiş, ve tüm gün uyuyarak geçirilecek bir pazarın sabahı, balkondayım ve
    havanın aydınlanmasını bekliyorum, sigaramı içerken, ve biramı da tabii, ve
    komşularım tarafından tuhaf bir genç olarak göründüğümün farkındayım, üstelik
    mahalledeki evlerin yarısında üniversite öğrencilerinin yaşadığını hesaba
    katarsak.. kampüse yakın bir bölge, ve sol binanın ikinci katında üç kız öğrenci
    var, onların bir üstünde dört tane herif kalıyor ama kimin girip kimin çıktığı
    belli değil eve, karşımızdaki iki üç evde de dönüyor bir şeyler ama
    ilgilenmediğim için bilemiyorum, ve pazar sabahları genellikle uyur insanlar,
    benim için gün fark etmiyor, ya da saat, gündüz, gece, gece yarısı, ayın sonu,
    ayın başı, ve her neyse işte, balkondayım, birinci kat balkonu, ve her nedense
    havanın bir hayli aydınlandığı bir sırada, bir polis otosu geçiyor mahalleden,
    bana bakıyor polis arabasındaki iki hıyar da, ve ben de onlara, yavaş yavaş
    geçiyor, geçip gidiyorlar, onlara bira şişesi fırlatmak istiyor ama başımı
    gereksiz yere derde sokmaktan kaçınıyorum, ve daha sonra içeri geçiyor, ve
    bilgisayarı açıp yazmaya başlıyorum, ve buraya kadar geldim ama sonrasını nasıl
    sürdürebileceğim konusunda kararsızım, düşünüyorum, anlatabileceğim bir şeyler
    olmalı mutlaka, ya da uydurabileceğim, bir pazar sabahı, başka bir pazar
    sabahını anlatabilirim belki, buna ne dersiniz? pekala..
    bir hatunla kalıyordum o sıralar, beraber
    yaşıyor sayılabilirdik, hemen hemen, ama bir hafta sürmüştü ilişkimiz, bir
    hafta sonra pılısını pırtısını toplamadan ailesinin yanına dönmüş, bir daha da
    geri gelmemişti, ve aşık değildim ama olabilirdim belki, zamanla, ya da nefret
    ederdim, ama iyi veya kötü, derinlemesine ve uçlarda duygular beslememe zaman
    olmadan çıkmıştı hayatımdan, ama o bir hafta, gerçekten iyi geçmişti, bir
    sevgilisi vardı onu ilk tanıdığımda ve ayrılıcam o adiden deyip duruyordu, ilk
    kez bir sınavda gördüm onu, ön sırada oturuyordu, kendi sınavında raporlu
    olduğu için sınava bizim bölümle ve bizim sınıfla beraber girmişti, tarihti
    ders yanılmıyorsam ya da onun gibi bişi, çoğu bölümün ortak bir dersiydi, ve
    onların hocası ile bizimkisi aynı olunca, kaçırdığı sınava bizimle girmiş, hemen
    ön sırama oturmuştu, pardon, ben onun hemen arkasına oturmuştum bilinçsizce,
    sınıfa girdiğimde o içerdeydi, ve daima geç kalırdım sınavlara, hatta girmezdim
    bile çoğu zaman, ama o gün nasıl olduysa gireceğim tutmuştu, kampüste birinden
    ödünç olarak bir kalem edinmiş ve sınıfın yolunu tutmuştum, bilmiyordum sınav
    olduğunu, kampüste olduğum bir zamana denk gelmişti işte, ve henüz
    devamsızlıktan kalmadığım için o dersten, gireyim bare demiştim, en azından
    kopya verirdim birilerine, iyiydi matematiğim, oldukça iyi, pardon size sınavın
    tarih olduğunu söylemiştim öyle değil mi, değildi tarih, matematikti, şimdi
    hatırladım, ve girdim, oturdum, önümdeki sırada o oturuyordu ve defterinin
    üzerinde beş yapraklı yoncanın resmi vardı, “ne bu biliyor musun” dedim,
    “evet” dedi “biliyorum, ya sen?”
    “ben de biliyorum”
    böyle başladı muhabbetimiz, ilk gençlik
    yıllarının tecrübesizliği ve merakı ile, marihuana yaprağının ney olduğunu
    bilip bilmediğimiz üzerine birbirimizi sınayarak, ve daha sonra ona, onu daha
    önce hiç görmediğimi söylediğimde, başka bir bölümde ikinci öğretim olduğunu
    nakletti bana, ve yıllar önce bir zamanlar kısa bir bölümünü sizlere anlattığım
    bu olayı şimdi tekrar anlatacağım sayın okurlarım, hafif sarhoş ve biraz da
    uykulu halim ile…
    ona sınavla ilgili bir şey bilip
    bilmediğini sordum, “bilmiyorum” dedi, ben de bilmediğimi söyledim, “boku yedik
    desene” dedi bana,
    “sen kalksana önümden” dedim “kopya
    çekebileceğim biri otursun”,
    “nedenmiş o” dedi,
    “nedeni var mı” dedim, “bir şey
    bilmiyormuşsun”
    “neyse” dedim “siktir et, ilk dönem AA idi
    benim”
    “ney” dedi şaşırarak arkasını dönüp hızla,
    “nasıl yani, ciddi misin?”, elbette ciddiydim, ösys’de kırk beşte kırk bir
    yapmıştım üstelik, ama diğer ne varsa devamsızlıktan kalmıştım, ve ona
    defterindeki yaprağın ne yaprağı olduğunu bilip bilmediğini sorduğumda
    “dilersen sarmasını bildiğimi de gösteririm” diye cevap vermişti,  “evet biliyorum” dedikten sonra, anlaşmıştık,
    yanında vardı, ve sınav bitimi onun evinde takılacaktık, sevgilisi ile beraber
    kalıyordu ama sevgilisi bir günlüğüne şehir dışına, ailesinin yanına gitmişti,
    çok hızlı gelişmişti her şey, sınav öncesi on beş dakikada, ve sınav her ne
    kadar umurumda olmasa da hatuna kopya vermek için her soruyu yapmış, üzerine de
    onun benden bakması için çıkmayıp beklemiştim, böyle işte, ve kağıtları
    yirmişer dakika aralıklı olarak hocaya teslim etmiş, sonrasında onun evine
    gitmiştik, güzel bir ev, güzel dekore edilmiş bir ev, “sen içeri geç, ben
    gelicem” diyor ve mutfağa yöneliyor, eve gelirken aldığımız biraları dolaba
    koymak için, birer şişe de getiriyor yanında gelirken,
    “ya kusura bakma” diyor, “beklettim seni,
    gelirken kafeye takılmak zorundaydım biraz, sevgilimin çok sevgili arkadaşları
    ile bir şeyler görüşmem gerekiyordu”,
    “önemli değil” diyorum, bir saat beklemiştim
    onu, okula 25 dakika uzaklıkta olan bir durakta, “hemen geliyorum sen durakta
    bekle, beraber çıkmış görünmeyelim” diyerek gitmiş, ve bir saat sonra gelmişti,
    bir şekilde biliyordum ama geleceğini, nasıl bildiğimi bilmiyorum, ama
    biliyordum, bazen doğru bazen yanlış çıkan enayi umudu değildi kısacası olay,
    ve her neyse işte, sonuç olarak evdeydik, ve okuldan beraber çıkmamakla
    beraber, sevgilisi hakkında anlattığı diğer anekdotlara dayanarak ona, “salakça
    bir ilişki ama neyse, beni ilgilendirmez” demiştim,
    “salakça olan ney” demişti,
    “sana demiyorum..” demiştim,
    “insanları bir eşya gibi sahiplenmek falan.. aşıksan aşıksındır.. eğer aşık
    olduğun kişi hayalinde yarattığın ütopyaya benzesin diye ona şunu yap bun
    yapma, şöyle davran böyle davranma gibi sınırlar koyuyorsan bu aşk değildir..
    ya da yarım aşktır.. birini seviyorsan seviyorsundur, onu sevebileceğin şekle
    sokuyorsan bu salakça demek istiyorum. aşk, kişilikten fedakarlık etmek demek
    değildir!”
    “aşık olduğumu kim söyledi?”
    diyor, gülerek,
    “saat geç olmadan takılalım şu
    şeyi” diyorum, cigarayı kast ederek,
    “ne o” diyor, “bir yere mi yetişeceksin”,
    hayır bir yere yetişmeyeceğim ama burada kalmam doğru olmaz, sabahın köründe
    sevgilisi dönecek çünkü, ve her şeye rağmen, hatunun teki ile iki üçlü çevirip
    üç beş bira içtim diye lavuğun tekiyle yüz göz olmak istemiyorum, önemli
    olmadığını, orada kalabileceğimi, sabah sevgilisine ayrılmak istediğini, hatta
    ayrıldığını söyleyeceğini, ve sorun olmayacağını anlatıyor, yine de her şeye
    rağmen ben evden mümkün olduğunca erken çıkmalıymışım, görünmemeliymişim, falan
    filan falan filan, tamam diyorum, anlaştık, ve ne kadar içtiğimizi, ya da neler
    konuştuğumuzu o arada, tam olarak hatırlamasam da, 7 saat geçiyor, saat gecenin
    ikisi, biralar bitti.. şaraplar bitti.. ot bitmek üzere.. ve hatun yanımda
    uzanmış, ben aynı koltukta köşede oturmuş ayaklarımı sehpaya uzatmışım..
    hatunsa ayaklarını benim üzerime doğru uzatmış, ellerim ayaklarında.. ama daha
    öteye geçebilmişiz değiliz.. bunu istemiyorum aslında.. onun isteyip istemediğini
    bilmiyorum.. ama ben şu an onunla birlikte olmak istemiyorum! seyretmek ve
    konuşmak daha cazip geliyor.. aslında çoğu zaman iyi bir muhabbet seksten daha
    iyidir….
    hatun uzanmış.. gözleri kızarmış.. saçları
    dağınık.. ve bana
    “sence” diyor.. “nereye
    gidiyoruz?”
    “bilmiyorum..” diyorum
    “cehennem ise kötü olacak.. ama cennette senin gibiler yoksa canım sıkılacak!”
    “bence cennete..” duruyor.. 6-7
    saniyelik sessizlikten sonra, “çünkü” diyor, “tanrı bence iyi
    biri..” sarhoş.. sarhoş. sarhoş diyorum içimden, hem sen hem de tanrı..
    sarhoş.. “neye dayanarak söyledin bunu?”
    “kendime.. insanlar tanrılarını
    kendilerine göre değerlendirmeli bence.. bana göre tanrı iyi”
    “ee buradan senin de iyi olduğunu ve
    seni cennetine sokacağı sonucunu mu çıkarıyoruz.”
    “bilmem.. senin gibiler yoksa benim de
    canım sıkılırdı. öldükten sonra bir hayat varsa yani”
    “umarım yoktur” diyorum,
    “ya aslında ben nereye gidiyoruz
    derken hayattan bahsediyordum?” diyor
    “seni bilmiyorum.. ben düşmekteyim
    uzun bir süredir”
    “düşmek?”
    “düşmek.. bir boşlukta, zemini
    bulamadan sonsuza kadar düşmek”
    “hah.. dibe bile vuramıyorsun..”
    “dibe vurmak budur aslında.. sen
    nereye gidiyorsun”
    “bilmiyorum.. salak heriflerle
    harcıyorum zamanımı.. şu anki gibi mesela..”
    “neden”
    “nedenini bilmiyorum.. aldatıyorum
    onları.. ayrılıyoruz.. sonra başka bir tane.. sonra başka bir tane daha.. ya
    aslında.. off.. bunu neden söyledim ki.. bir orospu olduğumu düşünüyor
    olmalısın”
    “doğal olduğunu düşünüyorum..”
    “bir keresinde ‘orospusun kızım sen’
    dedi şimdiki sevgilim ve bitti işte her şey.. aşkı öldürdü!”
    “siktir et bence.. “
    “ya aslında ilk başlarda aşık oluyorum
    tamam mı… ama işte bir anda ölüyor her şey.. köle gibi görülmek çok koyuyor
    adama… aşk süresince katlanıyorsun.. ama buna katlanmak zaten aşkı öldüren..
    sıktım sanırım seni?”
    “yoo.. dinliyorum..” diyorum..
    sarhoş birini dinlememekle kötü edersiniz.. harflerin en derinden geldiği anlar
    insanın sarhoş olduğu anlardır. “dinliyorum seni..”
    “anlıyorsun değil mi?”
    “bundan asla emin olamazsın.. ama
    anladığımı sanıyorum”
    “sevindirici.. birinin anlaması
    yani..”
    “kelimeler hiçbir şeydir.. kelimeler
    yokken, insanlar daha konuşamıyorken birbirlerini anlıyorlardı.. önemli olan
    eylemdir.. kelimeler aldatır..”
    “eylem de altadır.”
    “aldatmaz.. yapmacık olan her şey bir
    gün patlar.”
    “peki.” sihirli sözcüğü o da
    biliyor galiba.. “okulu bitirebilecek misin?”
    “sanmıyorum”
    “nolucak peki”
    “bu sorudan nefret ediyorum”
    “napıcaksın peki?” nedense
    tanıdığım her hatun, hem de hepsi! bu sikik soruyu soruyor bana.. evlenip yan
    gelip yatmak mı amaçları? hiç bilemedin, aynı anda çalışıp, bir boklar satın
    almak, kira ödemek, akraba ziyaretinde bulunmak, çocuk yapmak mı? evet bir
    mesleğim yok, evet bir işim yok, evet tek mülkiyetim bedenim.. ama seni
    seviyorum, aşk birlikte bir bok satın almak ve aynı evde yaşamak değildir ki!!
    sadece seviyorum işte diyorum.. hepsi bu.. yetmiyor bu onlara. yetseydi, sadece
    bununla yetinebilselerdi ilk etapta, daha fazlasını verebilirdim onlara,
    doktora bile yapardım anasını satayım, sonra ev sonra çocuk sonra torun hatta,
    torunu ben yapmayacağım, gelinimden çocuk yapacak kadar sapıtmadım henüz..
    “bilmiyorum..” diyorum..
    “hiç düşünmüyor musun?”
    “bilmiyorum..” diyorum tekrar.. ”intiharı
    çok sık düşünürüm ben”
    “salakça bence”
    “intihar düşüncesi dinç tutar adamı.
    sürekli tavanı izleyip ‘acaba kendimi vursam mı’ diyorum.. tavanı delip bir üst
    katı aşağı çökertmek isterim.. ölmek ya da yaşamak pek de umurumda değil..
    istediğim gibi yaşayamayacaksam ne için yaşayacağım?”
    “saçmalıyorsun gibime geliyor”
    “bulunduğun konserden hoşnut olmazsan,
    yarısında çıkarsın öyle değil mi? terk edersin yani?”
    “evet.. sanırım.. zamanımı boşa
    harcamam..”
    “bende bu hayattan hoşnut
    değilim..”
    2 saat daha geçiyor.. saat gecenin dördü..
    şarap aldım az önce.. ot bitti.. ve hatun bu kez dizime yatıp ayaklarını diğer
    tarafa uzatmış durumda, uyuyor.. bana, yazdığı bazı şeyler olduğunu
    söylemişti.. okur musun demişti.. çok sevindim.. ben herkesin evde bir şeyler
    yazdığını düşünüyorum.. söylemiyor olabilirler.. ama yazar herkes.. herkes
    ‘yazar’. ve best seller zımbırtılarından daha değerli buluyorum o yazıları..
    çünkü içerden geliyor onlar.. beğenilme kaygısı güdülmüyor.. binbir reklam
    yapılmıyor.. en önemlisi de ney biliyor musunuz? para kazanmak için yazılmış
    olmuyorlar.. ya da en basitinden, “kazanmak” için yazılmıyorlar.. ve hatun
    şöyle bir cümle kullanmış yazdığı bir yazıda; “hep soruyorsun ‘beni neden
    seviyorsun?’ diye.. bi ton neden sayabilirim aslında sana ama hepsinin farkında
    olduğunu biliyorum. gereksiz buluyorum bu yüzden. ama sevgimi de kanıtlayabilirim.
    bunu söyleyebiliyorum, çünkü bana inandığını biliyorum. inanmıyorsan boşa
    çırpınmam, sevmiyorum bunu ya.. yaşarım kendi içimde.”
    gözlerini açıp kafasını kaldırıyor ve
    bakıyor bana doğru.. aşk isteyen yeşil gözler.. ve dudaklar açınıp kapanıyor
    yine;
    “pardon ya, uyumuşum.” diyor
    “sen uyuyacak mısın?” diyor
    “olabilir” diyorum “yerde yatarım
    ben.. alışkınım.. bir kaç minder falan”
    “koltukta yat, ben içerde yatıcam
    zaten..”
    “peki”
    sanırım sabah 6 gibi, sızmıştım.. saat
    7:30’da karnımda bir yük ile gözlerimi açtım.. sırt üstü yatıyordum.. ve hatun
    beni uyandırmak için son çareyi karnıma ayağı ile iyice bastırmakta buldu
    anlaşılan.. çıplak ayak.. bedenimde çıplak.. ama ayak fetişisti değildim neyse ki..
    umursamadım.. yan dönüp devam ettim uyumaya.. bu hareketim onu iyice
    sinirlendirmiş olacak ki, sırtıma geçirdi bir tane.. böbreklerim boğazımdan
    dışarı çıkacak gibi oldu ve korkuttu bu olasılık beni.. onlar benim tek
    servetim.. iyi para verirler! ama şimdilik karnımı doyurabilecek kadar
    kazanıyorum.. neyse, gözlerimi açıp yanımda ayakta duran hatunun yüzene
    baktım.. yerde yatıyordum;
    “yanlış anlama, uyanman için vurdum..
    1 saattir sana sesleniyorum.. üzgünüm ama benim gitmem gerek, sınavım var..
    normal olarak sen de gitmelisin.. akşam üzeri ‘evin sahibi’ gelecek izmir’e..
    dün bahsetmiştim hani..” evin sahibi mi? sevgilim demedi.. ilginç..
    “5 dakika daha..” arkamı dönmemle
    iteklenmem bir oluyor.
    “gidicem dedim sana.. eğer tiple kavga
    etmek istiyorsan akşama kadar uyuyabilirsin.. tabi tip benden ayrılacağı için
    bana kalacak bir yer de bulmalısın”. tip ha.. bu her şeyi kendi kafasında
    kararlaştırmış anlaşılan diye düşünüyorum.. eğiliyor ve dürtüyor bu kez eliyle
    omzumu.. 
    “uff. hadi ya.. gidicem dedim
    sana..”
    “tamam işte 5 dakika”
    “1 saattir 5 dakika diyorsun”
    “hatırlamıyorum.. gider misin
    başımdan?”
    “tabii, giderim” diyor.. kapının
    şiddetle çarpıldığını duyuyorum.. uyumaya devam ediyorum..
    uyandığımda saat öğlenin biriydi.. evde
    kimse yoktu.. etraf toplanmıştı.. bir not buldum; “kapıyı kitle, anahtarı
    bana getir, c blok 208 numarada dersim var akşam beşte.. iyi uykular sana!”
    iyi uykular kısmı koyu yazılmıştı..
    ben de kendi dağınıklığımı toplayıp
    çıktım.. apartmanın merdivenlerinden inerken, bir tip yukarı doğru çıkıyordu..
    bir kat altta biraz bekledim.. tip, az önce çıktığım eve girdi.. sonrasını
    yazmanın da bir önemi yok ha.. anlıyor olmalısınız yani..
    böyle başlamıştı işte, biraz delice, ve
    aşırı samimiyet kokan bir ilişkinin başındaydık, sevgilisinden ayrılmış, evden
    taşınmıştı, bir ev tutmuştuk ona, ben genellikle onda kalıyordum, bir hafta,
    sadece bir hafta geçmişti sınavın üzerinden, bir pazar sabahı, onda kalmadığım
    bir gecenin sabahı, onu almak için eve gitmiştim, o gün istanbul’a, ailesinin
    yanına gidecek, bir hafta sonra da gelecekti, gelmedi ama, ailesi yurtta
    kalmadığını öğrenmiş ve göndermemişti gerisi geriye okula, öyle anlatmıştı
    aylar sonra aradığı zaman, ailem izin vermiyor, tamam demiştim, bunu aylar
    sonra söylemen arayıp söylemen tuhaf ama neyse dedim, napıyorsun, iyiyim, sen
    napıyorsun, bende iyiyim, bi daha da aramadı zaten, ben de aramadım açıkçası,
    ve şimdi, şimdiki pazar sabahı, ona tuttuğumuz evde başka öğrencilerin kaldığı
    bir mahallede, başka bir evde oturuyorum, balkondaydım, bir zamanlar bir
    hatunla bir haftalığına takılıp, dört gece kaldığım bir evin balkonunda başka
    insanları görünce, içeri girip bunları yazmak istedim, yazdım da galiba, daha
    önce de bir kısmını anlatmıştım zaten, şimdi buradayım, ve aradan yedi yıl
    geçti.. hepsi bu kadar… öyle değil mi? kızgınlık yok, kırgınlık yok, öfke yok,
    kaybedilmiş düşler sadece… hepsi bu.. çoğu zaman olanların kısa metraj bir
    tekrarı… bu kadar.. olan bu. öyküsü de bu. yerseniz..
    16haziran 2008

      
  • güzel bir gelecek tablosu – YİN

     pekala, 2016 yılının kasım ayındayız, 29
    kasım, hava buz gibi, ve tabii ki izmir, ufak bir evde tek başıma yaşıyorum,
    annemi ve babamı kaybetmişim, 3 kardeşim, eniştem ve yeğenlerim hayatta kalmış
    bir şekilde, ve arada bir uğruyorum yanlarına, ama onlara nerede ve nasıl
    yaşadığımı söylemiyorum, diğer akrabalarımdan haberim yok, beş parasızım,
    işsizim, yazdıklarım bir boka yaramıyor, 3 aylık kira borcu ev sahibine, ve bir
    o kadar da bakkala borçluyum, ve ölmek üzereyken telefon çalıyor, istesem benim
    için canını bile vericek bi kaç insan tanıyorum, yo hayır bi dolu insan, “hey
    moruk” diyorlar, “yeni bir öykü yok mu?”
    “hiç biri yeni değil” diyorum, “yani
    değilmiş, öyle diyorlar, çalıyormuşum hepsini ordan burdan”
    “siktiret onları” diyorlar, “sen ve
    harikulade yeni öykülerin, bu gece takılalım mı? alkol var”
    “boşverin” diyorum, “ben burada azraili
    beklemeye devam edeceğim”
    “olmaz” diyorlar ama, “gelip seni alıcaz..”
    5 dakika sonra kapım çalıyor, bi grup
    insan, apar topar çıkıyoruz evden, ısrarlar vs. evden? evet, ev.. bir oda, ufak
    bir mutfak, banyo, tuvalet, kapı pencere, kaçak elektrik, her şey her yere
    saçılmış, kağıtlar, fanzinler, kimsenin basmadığı kitaplarım, senaryolar,
    çıkarmaya çalıştığım gazeteye dair birkaç örnek baskı, ve elbette müzik,
    çoğunluğu punk, triphop ve rap.. binlerce.. izlanda’ya ait birkaç büyük boy
    fotoğraf duvarda asılı, ufak bir cd çalar, tv yok, pc yok, makas kalem uhu
    kolaj ve ruh var ama.. ama ne ruh.. hah! do it yourself ile kafayı bozmuş hasta
    bir ruh, sürünmeye mahkum, bir gün paranın amına koyacam diyen sürekli, ama hep
    amına koydukları, ve evet dediğim gibi, evden çıkıyoruz, istikamet başka bir
    ev, uygun adım marş, pardon, bunları yazarken bir jandarma karakolunda olduğum
    için dilim sürçmüş olmalı, ve evet nerde kalmıştık, evden çıktık, başka bir eve
    gittik, ev biraz kalabalık, birinin doğum günüymüş, doğum günü partilerini
    anlamsız bulurum, hele bir de kasım’da kutlanıyorsa, kasım’ın sonu.. hayatıma
    girme noktasında bulunan bütün kadınlar kasım ayında doğmuştur.. tesadüf?
    sikmişim tesadüfü! aptallık daha doğru bir açıklama olurdu.. siyah saç ve neşe
    ve hüznün karışımı.. ama hüznün daha ağır bastığı açık, ve terkedilmiş sürekli,
    ve benden başkalarının intikamını alıcak, bunu planlamayarak ve istemeyerek yapıcak
    olsa bile, ansızın, terk edicek, bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor, ama
    yine de kapılıyorum o’na, adı tuğçe olsun, ne önemi var? pasta geliyor sonra,
    doğum günü pastası, 26 adet mum var üzerinde, ben o sırada, yani 2016’da 34
    yaşımdayım, 35’ime 1,5 ay kalmış, 12 ocak’a, hediye alırsınız artık bana,
    öğrendiniz, ve evet, doğum günün kutlu olsun” diyorum o’na, “umarım hayatının
    geri kalan kısmı huzur içinde geçer”
    “hep huzur istedim biliyor musun” diyor,
    “biliyorum” diyorum, bilirim, daha önceki
    facialarımdan, hepsi huzur aradığını söyleyip huzurumu sikip gitti.
    “nerden biliyorsun” diyor,
    “tecrübe” diyorum, “her türlü dengesiz
    burçtan eski sevgili koleksiyonum var, istersen gösterebilirim, ama uzaktan
    bakıcaz, çok yaklaşırsak, yanlarındaki herifleri pataklayabilirim” ne saçmalık?
    gülüyor ama, gülüyoruz, ve içiyoruz da bir yandan,
    “seni tanıyorum” diyor bana, “öykülerinden
    falan…”
    “herkes öyle sanıyor” diyorum,
    “iyi bir insansın sen” diyor,
    “yaşadıklarını hak etmiyorsun”
    “herkes hak ettiği gibi yaşamıyor” diyorum,
    “yani 10 sene önce bir orospunun söylediği o şarkı düpedüz saçmalık, ama ben
    şikayetçi değilim, hem şikayetçi olsam da, kime şikayet edicem, öyle bir mercii
    yok, hayat bu, yaşamak zorundasın, beğensen de beğenmesen de”
    “aslında çok iyi yerlere gelebilirdin”
    diyor, “eğer isteseydin”
    “boş versene” diyorum, “ben yerimden
    memnunum, arada bir itip daha dibe düşürmeseler daha memnum olucam aslında, sen
    neler yapıyorsun”
    “ben çalışıyorum” diyor, “bir işim ve bir
    evim var, tek kalıyorum, üniversiteyi 2 sene önce bitirdim”
    “bende hayattan yüksek dereceyle mezun
    olmayı tasarlıyordum” diyorum, “siz telefon açıp beni partine davet
    etmeseydiniz”
    “ben istedim” diyor, “tanışmak için,
    biliyorum yeni insanlarla tanışmak istemediğini ama…”
    “siktiret” diyorum, ve o gece sevişiyoruz
    onunla, ölesiye, kısa süre sevgilim olarak kalıyor, sonra terk ediyor beni,
    “seninle bir geleceğimiz yok” diyerek, evlilik istiyor, çocuk istiyor, iyi bir
    işim ve düzenli bir hayatım olmasını istiyor, çocuk ve evliliğe evet diyorum,
    ama düzenli bir hayat nedir? aç değilim, sobam yanıyor, bahislerden sürekli
    para geliyor, ve arada bir takı tezgahı açıyorum, bir ayakkabı, iki pantolon, 2
    kazak, yeterli değil mi? sen ne için çalışıyorsun? yeni elbiseler, lüks yerler,
    lüks yiyecekler, vs vs.. ben hayatımı yaşıyorum güzelim, sen hayatı satın
    almaya çalışıyorsun..
    gidiyor sonra, her zaman olduğu gibi, boş veriyorum,
    kadınsızken daha mutluyum, seks mi? benim için sadece canını değil bedenini de
    vermeye razı olanlar var, bazen kapım çalar, bir hatun, telefonum çalar, yine
    bir hatun, mektup, hatun, internet, hatun, tek dertleri seks, ve aşık olmadığım
    hiçbir hatuna gözlerimle bile dokunmam ben. kesin ve net, ve evet, sene 2016,
    bir yayınevi öykülerimi üzerinde biraz oynamak karşılığında
    yayınlayabileceklerini söylüyor, onlara siktirolup gitmelerini söylüyorum, bir
    mektup alıyorum, savcılıktan, bir orospu çocuğu ona bir fanzinde yer alan
    öykümde küfür ettiğim için tazminat davası açmış, ödüyorum, ödüyor ve bu öyküde
    de ona küfür etmiş oluyorum, sonra sonra sonra, evet, amanda palmer’la tanışmış
    ve beraber şarkı söylemişim, 10 sene içinde başka neler yapabilir bir insan,
    hmm.. 15 günde bir, bir gazete çıkartıyorum, “wu wei” adında 100 baskı yaptığım
    bir şey, kendi kendini döndürüyor getirdiği para, aperiyoduk olarak çıkan 6
    değişik konuda fanzin, 15 internet sitesi, 1486 tane öykü, 27 adet henüz basılmamış
    kitap 17 tane senaryo, 5eksi3 tane eski sevgili ve 39861 tane bana aşık olan
    hatun var.. emin abi hala dikilide,  göçmen,
    oktay, ersoy, sandi, pelü, seçil, özlem, refik, pinero, 2pac, muhammed ve Allah
    hala yanımda, adı geçen dostlarımla hala dostum ve hiç yeni arkadaş
    edinmiyorum.. her sabah kusar ve günde bir öğün yemek yerim, bazen hiç yemem,
    akciğer ve mide ağrılarım hala var, hala alkol alınca burnum akıyor, hala “d.i.y
    or die” diyorum, hala içiyor ve hayatı kaale alamıyorum;
    “senin bir geleceğin yok”
    ne geleceği? nasıl bir gelecekten söz
    ediyorsunuz? bana kalırsa hiçbirimizin geleceği yok! hepimiz bir gün ölücez
    öyle değil mi? aksini iddia eden var mı? o zaman ne demek; “geleceğin yok”?
    süper bi iş mesela, gelecek midir? süper bi eş, çocuklar, çocukların geleceği?
    25-30 elbise, harika dekore edilmiş bir ev, son model eşyalar, ve günde 8
    saatten haftada 6 gün mesai? peki hayat bunun neresinde gizli acaba? hafta sonlarında
    mı? boş versenize! böyle iyiyim ben.. hiç kimsenin benim için bir şey yapmasını
    istemiyorum.. ve işte gördüğünüz gibi, bir geleceğim var, herkes beni seviyor
    ve harika bir geleceğim var, şu an 2006’dayım ve size inat ölmeyeceğim, günde 3
    paket sigara ve ölümüne alkol içmeme rağmen! şimdi ikiyüzlü açgözlü, kıskanç, bencil
    ve kibirle dolu olan herkes defolup gitsin.. değişmeyeceğim çünkü.. hem ben de
    gidiyorum, nöbetim var. hadi eyvallah!
    26/11/2006-ardeşen..

  • boşuna deneme

    1.
    ..sonrasında,
    “seninle birlikte olmak istiyorum” dedi bana.. 
    sürekli burnunu çekiyordu.. siyah uzun saçları vardı. “ne işsin lan sen”
    demişti, izledim sadece, uzun uzun.. burnunu çekti.. “aylak” dedim. “ben bir
    aylağım, ve çalışmayı düşünmüyorum, hiç düşünmedim”
    “seni de
    avlayacaklar ama” dedi, “inan bana, eninde sonunda sen de kafese gireceksin”
    “haklı olabilirsin”
    dedim ona “ama henüz değil”
    “karşı çıkman
    olanaksız”
    “biliyorum”
    2.
    bardan çıkıp onun
    evine doğru devam ettik. yavaş yürüyorduk, oldukça yavaş.. onu evine bırakacak,
    sonrasında kendi yoluma devam edecektim. evi yolumun üzerindeydi.. ve sevişmek
    istiyordum onunla. ama aşık olmaktan korkuyordum. dehşetle ürküyordum aşktan..
    gözüm kesmiyordu. hiçbir şeyi gözüm kesmiyordu. korkuyordum. durgundum. tükenmiştim.
    ve bekliyordum. sanırım, beklemek dışında yapılabilecek çok fazla bir şey
    yoktu. varsa bile ben yapmak istemiyordum. beklemek güzeldi. beklemek yorucu
    değildi. uğraş gerektirmiyordu. ve linda scott ile seviştiğimi hayal ettim bir
    an. sonra beth gibbons ile. sonra amanda palmer ile. tüm eski sevgililerimi
    düşündüm daha sonra. birden içim titredi. belime attı elini
    “sana aşık olabilir
    miyim” diye sordu
    “olmamalısın” dedim,
    “ben de olmayacağım”
    “neden?” diye sordu
    “sonuncusunda son
    hakkımı da tükettiğimi düşünüyorum” diye aptalca bir cevap verdim, “aşk
    korkutucu bir şey.. bir daha aşık olamayacağıma inandırdım kendimi. böyle
    düşünmek beni rahatlatıyor”
    “seni rahatlatan çok
    fazla şey var bu hayatta” dedi, “daha önce çaresiz hissetmenin de seni
    rahatlattığını söylemiştin”
    “evet” dedim “eğer
    içinden hiç bir şey yapmak gelmiyorsa, çaresiz olduğunu düşünmek iyidir, oturur
    ve bu konuda yapabileceğim hiç bir şey yok dersin kendi kendine, olayların
    sonuçlanmasını izlersin, aynı iskambil kâğıtlarının sırayla devrilmesini
    izlemek gibi, eğlencelidir, her şeyi şansa bırakmak,  heyecan verici gerçekten”
    “bekle ve izle”
    “bekle ve izle,
    evet. planımızın adı bu olsun”
    “hastalıklı bir
    senfoni gibisin” dedi
    “eylemsizlik” dedim.
    bunun aklına bir şey getirdiğini söyledi
    “şu hükümetin acil
    eylem planları, hatırlıyor musun?”
    kahkaha ile güldüm.
    sarhoştuk
    “sana kalsa, her şey
    boş, öyle değil mi?” diye sordu ardından
    “acil eylemsizlik
    planı” dedim
    “bekle ve izle”
    dedi. tekrar güldük. iyi gidiyor olmalı, diye düşündüm, ama her şey ilk başlarda
    iyi gider zaten, öyle değil mi?
    3.
    gecenin ikisiydi ve
    yalnızdık sokakta.. yürüyorduk. topuklu ayakkabı. ruj. parfüm. siyah saçlar.
    sarhoş. yitirilmiş bilinç. altüst.. ve ölümsüz.. burnunu çekti yeniden. “alkol”
    dedi, “alkol yok. olmaması daha iyi ama öyle değil mi?”
    “evet” dedim “daha
    iyi” her ne kadar bu bir yalan olsa da
    “pıt atalım öyleyse”
    dedi “o var”
    “hayır” dedim
    yeniden.. bir büfeye girip 2 şişe kırmızı şarap aldık. ve evdeydik nihayet..
    sessizce bekliyorduk.. şimdi nabıcaz diye sordu.. bilmem dedim gülümseyerek
    “insanları neden
    sevmiyorsun” dedi
    “korkuyorum
    onlardan” dedim “ne kadar uzaklarsa, o kadar güvende hissediyorum kendimi”
    4.
    ..ve sanırım
    kaybettik dedi ben üzerindeyken, gidip gelmeye devam ettim
     gerçekleşmesi olanaksız ne varsa hayal
    ediyorum dedim, ufak bir ev, aptal bir iş, hatun, ölene dek sarhoş, yazı, aşk,
    nefret, bağrış çağrış ve sarmaş dolaş.. bir küs bir barışık, ama daima
    beraber.. gerçekleşmesi imkansız olan her ne varsa.
    zirvedeydik
    “kaybettik,
    biliyorsun de mi? asırlar önce”
    “savaşmıyordum”
    dedim “asla savaşmadım.. hayatım boyunca savaşmadım. ama teslim de olmadım.
    savaş onların savaşı, ben kendimi korumaya çalışıyorum sadece, kurşunlarından”
    “boşuna deneme”
    dedi. bir sigara yakıp uzattım. aşık olmuştum. ki başka türlü de, aynı yatağa
    giremezdim zaten
    “boşuna da olsa
    deneyelim mi” dedi, o gecenin sabahında.
    “olur” dedim.
    bir süreliğine,
    oluyormuş gibi yaptık
     4.şubat.2006-dağıtım izni

  • erkekler tuvaleti

    erkekler
    tuvaleti
    sevgilimle barda oturuyorduk. bir mini etek
    vardı onda ve göğüslerini oldukça ele veren bir body. hiçbir şey yapmıyorduk,
    içmek dışında… konuşmuyorduk bile. hayır, küs değildik birbirimize ama
    durmadan konuşuyor da değildik. sustuğumuz zamanlar da oluyordu.
    karşıdaki masada tek başına içen bir eleman
    sürekli yanımdaki hatuna bakıyordu ve ben sadece bekliyordum, hiçbir şey
    yapmadan, buna gerek de yoktu zaten. bir süre sonra, karşıdaki adam masama
    yaklaştı, bir makas aldı yanımdaki hatundan ve “n’aber fıstık?” dedi, bunu
    söylerken bana pis pis sırıtıyordu ve bardaki herkes bunu görüyordu. hiçbir şey
    yapmadan bekliyorduk. adam daha sonra tuvalete gitti. yanımdaki hatun da öyle
    ve bir arkadaşım yanıma gelerek
    “neden bunu yapmasına izin veriyorsun?”
    dedi bana.

    “neyi?” dedim.

    “herif, kızına resmen asılıyor” dedi.

    “hey, hey” dedim, “laflarına dikkat et, o
    bana ait değil, benim kızım ya da kadınım değil o”.

    “öyle mi?” dedi, “ama buradan bakınca hiç de öyle görünmüyor, sevgili gibisiniz”.

    “elbette öyleyiz” dedim, “ama o bana ait değil, ben de ona. sahibi değilim yani
    onun. istediği her şeyi yapabilir, onu kısıtlayamam ama sevmediğim bir
    davranışı varsa, bunu kendisine söyler ve bitiririm işi. değiştirmeye
    çalışmıyorum. istediğim ruh özünde yoksa sonradan eklenmesi bir boka yaramaz”.
    “ama” dedi, “sen beni anlamıyorsun, adam
    resmen kıza asılıyor ve kız da bundan rahatsız oluyor, hiçbir şey yapmayacak
    mısın?”
    “o kendini koruyabilir” dedim, “bu benden
    önce de böyleydi, şimdi de böyle. onu severek zayıflatıyor değilim.
    hatırlıyorsun geçen seneki kavgayı. hem bir de şu var, ben onun heriften
    hoşlanıp benden vazgeçmeyeceğini nereden bileyim? belki de o adama aşık oldu ve
    benim onu sahiplenmem her şeyi altüst edecek. hem kendini savunamazsa bana söyler.
    hatta söylemesine gerek kalmaz, ben bunu anlarım zaten ve devreye girerim.
    konuşmadan anlaşabiliyoruz, endişelenme”.
    iki dakika sonra sevgilim yanıma oturdu.

        “nasılsın?” dedim, “oldukça iyi”
    dedi, “ama pisuvara yazık oldu”.
    bir iki dakika daha geçti. pezevenk çocuğu
    yüzü dağılmış bir şekilde bardan çıkıyordu. üstelik başı öne eğik. erkekler
    tuvaletinde bir kadından dayak yemiş ve bunu tuvaletteki diğer tüm erkekler
    izlemişti. böyle bir şeydi işte. her an terk edilebilirdim yine de paranoya yapmıyordum. en ufak bir belirsizlik yoktu, o
    benimleydi ve bunu kanıtlamak için erkekler tuvaletinde olmam gerekmiyordu.
    23.10.2004 – 01:05 ]