Etiket: #face up

  • csns remaster series / u.a.e.w 3 – geriye dönüşler 2 – part 1

    @page { size: 21.59cm 27.94cm; margin: 2cm }
    p { text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.25cm; direction: ltr; line-height: 115%; text-align: left; orphans: 2; widows: 2; background: transparent }

    bu
    öyküleri tam anlamıyla anlayabilmek için tabii ki öncelikle ilk
    kitabımı ya da bu seri içinde
    iki fasikül olarak yayınlanan kitabın zineup şeklindeki basılı
    halini okumanız gerekmekte..
    refik tuncay seçil ve özlem benim öz be öz aynanın öte
    tarafındaki hayaletlerim olmakta.. “kendi gelemeyenler hayaletler
    yollasın” denir “farazi v kayra” adlı mucizevi grubun bir
    şarkısında, ben de kendim ölemeyip onları öldürüyorum zaman
    zaman, bazense hücüm ediyorlar algı dünyama. bu aralarda öyle
    bir dönemden geçiyor, onlarsız yapamıyorum. kendi başına
    yaşamak, kapitalist sistemde oldukça zor olduğu ve günümüz post
    moder.direnist sistemi insanı yalnızlığa ve tekinsizliğe ittiği
    için, zihnim de bir savunma sistemi geliştirip hayaletler üretti
    kendine. onlarla ilk olarak 2000 yılında işporta tezgahımda
    karşılaştım. gerçekten gördüm yani onları. geldiler ve beni
    yaşadığım tek başınalık sendromundan çekip çıkardılar.
    hiçbir şeyi uydurmadım. bizzat yaşadım. kurgu ya da hayal gücü
    zannettiğiniz her bir dilim cümle, bizzat gözlerimi kapayınca
    gittiğim zemt galaksisinden gelen vizyonlarla ilgili.. bazen ben
    onlara konuk oldum bazen onlar bana. ve hocaya anlatsam cinlere
    bulaşmış olurum, psikiyatriste anlatsam delirmiş.. o yüzden
    yazıyorum ben de tüm nakletme ihtiyacı hissettim anılarımın öte
    tarafını. umarım bu iki sikko grubun (muskacı ve ilaççı)
    öngörülerine bulaşmadan dinlersiniz hikayemi. eleştiriye açık
    değildir ve hayaletlerime dokunursanız küllahlarınızı yediririm
    size. bi tek onlar kaldı elimde koskocaman 36 yıllık yaşantımda
    ve onlar da elimden alınırsa sıkıntıdan öleceğim zihnimin
    içinde. “karanlıkta bağıran bir delinin kafasının içine
    gidelim” der pac bir şarkıda.. ben de diyorum ki, karanlıkta
    görebilen zihinlerin okyanuslarında boğulalım.. bunu bir müzik
    albümü ile de, bir film ile de, basit bir görsel ile de, ya da söz
    gelimi tavşan dehlizlerinde gezinirken de pekala yapabiliriz. önemli
    olan geri dönüş ya da çıkış yolunu unutmamak. hansel ve gratel
    gibi cadıların tuzaklarına düşmemek. özümüzü gargamellere
    çaldırmamak. darko gibi sessizliğe gömülmemek. ya da en
    basitinden pamuk prensteki cadı gibi aynanın söylediğine
    bağlanmamak. ayna aldatır çünkü. o yüzden bu serinin basılmış
    kitabının kapağında ve arka kapağında bütünleşik olarak bir
    ayna figürü konmuştur. aynanın peşinden gitmek, tuncay’ın
    deyimi ile tuzaklara düşmektir. ve aynanın öte tarafına yelken
    açmaktansa, birinci dünyada kalalım, ve yin yang’ın her iki
    yüzünde de özgürce gezebilen insanların dediklerine kulak
    kabartalım. ve delirmedik. çünkü bugüne kadar hiçbir zaman
    aklımızla hareket etmedik, akıl da aldatır çünkü. mantık da…

    hissedilen
    gerçeklik, kafeslerinden arınıyor.. ve hayaletlerim, lanetlerinden
    kurtulup, evrenlerinin simetrik algısıyla, çığlıklarını
    sunuyor size.

    bir
    şeylerin değişmesi için, uzaylı beklemeyin, uzaylı olun..
    afiyet olsun..

  • work baby work

    https://www.facebook.com/laespiridiondelpueblo/posts/114551743230023

  • what the means?

    teşhisimi sonunda buldum. beş yıldır doktorlar kara kara düşünüyordu, ordan oraya döndürüp durdular, şizofrenden bipolara ordan şizoide vs daldan dala en son tanımsız kalmıştık, alt tarafı halüsinasyon görüyoz bu kadar ciddiye almasalardı keşke

    teşhis şu: çoklu İSİMik bozukluğu

    bkz:
    girdap zack unthatow
    esçûmênto donete sanchez
    virtual cosmos be rodrigo
    la espiridion del pueblo


    bir de kimlik de yazan var tabii, kan bağım olanlardan başka kimsenin kullanmadığı : )

  • "çok meşgulüm hacı ben" – "ben de çok pis aylağım aga"

    Tolga Havran paylaşmış, araklamasyon mirante adlı fanzinimde yerini alacak bir metin oldu..ek olarak altına bir kaç şey yorumlayarak naklediyorum, çünkü özellikle son iki yıldır 20 yıllık dostlarımdan bile en çok duyduğum şey: “çok meşgulüm”, “zamanım yok”, yaptıkları bi şey de yok işe gidip eve gelmek dışında.. yazı şu:
    Eğer 21. yüzyılda büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen çevrenizde sayısız insanın size ne kadar meşgul olduklarını anlattığına tanık olmuşsunuzdur. Herhangi birine “Naber?” dediğinizde alacağınız yanıt ya “Meşgulüm bu ara” ya da “Bu aralar çok yoğunum” olur. Bu yanıttaki yakınmanın arkasına gizlenmiş bir böbürlenme olduğu da bariz.
    Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise bunu söyleyen insanların fabrikada çift vardiya çalışmaya zorlanan veya kenar mahalledeki evinden asgari ücretle çalıştığını işine saatlerce otobüs yolculuğu yapan insanlar olmadığı. Bu emekçiler meşgul değil tükenmiştir, yorgundur – ayakta uyuyacak kadar yorgun.
    Meşguliyeti nedeniyle ağlayıp sızlayanlar neredeyse her zaman bu meşguliyetlerini kendileri yaratırlar: işleri, gönüllü olarak üstlendikleri yükümlülükleri, dersleri ve çocuklarının aktiviteleri. Kendi hırsları, dürtüleri ve kaygıları yüzünden, meşguliyete bağımlı oldukları için meşguldürler. Meşgul olmadıklarında, serbest zamanları olduğunda karşılaşacakları boşluktan ürküyorlar.
    HERKES ÇOK MEŞGUL
    Neredeyse tanıdığım herkes çok meşgul. Çalışmadıkları veya işlerinde yükselmelerine yardımcı olacak bir şey yapmadıkları zaman suçlu ve endişeli hissediyorlar. Arkadaşlarına ayırdıkları zaman ise bütün sınavlardan yüz alan öğrencilerin CV’lerinde güzel gözüksün diye gönüllü çalışmalarına benziyor.
    Geçenlerde bir arkadaşıma “Bu hafta bir şeyler yapmak ister misin?” diye yazdım. Verdiği yanıt ise “Çok zamanım yok ama bir şeyler olacaksa haber ver, bir iki saatliğine işi ekip gelebilirim” oldu. Bu hafta içinde gerçekleşme ihtimali olan bir etkinlikten bahsetmediğimi, yazdığım şeyin başlı başına bir buluşma daveti olduğunu açıkça belirtmek geldi içimden. Lâkin meşguliyeti sürekli artmakta olan bir gürültü kaynağı gibiydi, aramızdaki iletişimi engelliyordu. Anlaşabilmemiz için birbirimize bağırmamız gerekiyordu ve ben de ona geri bağırmaktan vazgeçtim.
    ÇOCUKLAR DA ÇOK MEŞGUL
    Günümüzde çocuklar bile meşgul. Okul içinde ve dışında bütün günleri yarım saatlik programlara varana kadar ayarlanmış durumda. Günün sonunda eve ebeveynleri gibi yorgun dönüyorlar. Çalışan anne babaların çocuklarına ev anahtarlarını verdiği, çocukların okuldan çıkıp evlerine ve mahallelerine dönerek 3-4 saat özgürce oynadığı nesildendim. Okul sonrası geçireceğim zaman programlanmamıştı. Ben de keyfime göre ansiklopedi okuyor, animasyon yapıyor, sokakta arkadaşlarım oynuyordum. Bu şekilde geçirdiğim zaman hayatımın geri kalanı için önemli ve işe yarayan yetenekler, içgörüler kazandırdı bana. Dilediğim gibi geçirdiğim bu saatler hayatımın geri kalanını nasıl yaşamak istediğimle ilgili bir model oldu benim için.
    BİRBİRİMİZE KOLEKTİF
    DAYATMALARIMIZ
    Bu histeri hayatın gerekli ve kaçınılamaz koşulu değil, aksine tercih ettiğimiz, boyun eğdiğimiz bir durumdur. Bir süre önce yükselen kiralar nedeniyle kenti terk etmek zorunda kalan ve şimdi Fransa’nın güneyinde bir köyde yaşayan bir arkadaşımla Skype üzerinden görüştüm. Kendisini yıllardan sonra ilk defa mutlu ve rahat olarak tanımlıyordu. İşlerini yine yapıyor, ancak bunlar bütün gününü ve beynini tüketmiyormuş. Kendini tekrardan gençliğinde, öğrenciliğinde gibi hissettiğini anlattı – akşamları arkadaşlarıyla kafelere gidiyormuş. Hatta bir erkek arkadaşı bile olmuş (New York’taki ilişkiler için “Herkes çok meşgul ve herkes ‘daha iyi’ birisini bulabileceğini düşünüyor” demişti bana). Kendi kişiliğinin bir parçası olduğunu düşündüğü hırslılık, depresiflik, huysuzluk ve huzursuzluğun çevresinin bozucu etkilerinden kaynaklandığını anlamıştı. Aslında hiçbirimiz böyle yaşamayı istemeyiz, kimsenin trafikte beklemek veya liselerdeki gaddarlık hiyerarşisinin bir parçası olmak istemediği gibi. Aksine, bunlar birbirimize kolektif olarak dayattığımız şeylerdir.
    Meşguliyet bir tür varoluşsal sigorta, boşluğa karşı bir set görevi görüyor; eğer meşgulseniz, her saatiniz programlanmış ve doluysa, size sürekli ihtiyaç duyan birileri varsa hayatınız saçma, aptalca veya anlamsız olamaz. Maalesef bu sahte vazgeçilmezlik durumunun arkasındaki gerçeği görmek, bunun yapısal bir kendini kandırma hali olduğunu fark etmek epey zor.
    Günümüzde gittikçe artan sayıda insan somut, elle tutulur bir şey üretmiyor. Bu yüzden bu yapmacık meşguliyet ve tükenmişlik halinin, insanların şu hayatta yaptıklarının kimsenin umurunda olmayan şeyler olduğunu gizlemekten başka bir işe yaramadığını düşünüyorum.
    TUTKULU BİR TEMBELİM
    Ben meşgul bir insan değilim, tanıdığım en tutkulu tembel olduğumu söyleyebilirim. Çoğu yazar gibi, yazmadığım tek bir günde bile yaşamayı hak etmeyen günahkâr bir serseri olarak hissediyorum. Bir yandan da günde 4-5 saat çalışarak bu dünyada bir gün daha geçirmeme yetecek bir para kazanabileceğimin farkındayım. En güzel sıradan günlerimde sabahları yazar, ardından uzun bir bisiklet turuna çıkar, öğleden sonraları ayak işleri yapar ve akşamları da arkadaşlarımla görüşür, kitap okur veya film izlerim. Bence bu, yaşamak için makul ve hoş bir gün. Ve eğer beni arayıp görüşmek istediğinizi söylerseniz meşgul olduğumdan, planlarımdan bahsetmek yerine “Ne zaman?” derim.
    Ancak, sadece geçtiğimiz bir iki ay boyunca profesyonel zorunluluklar nedeniyle sinsice meşgul olmaya başladım. İlk defa beni davet eden insanlara doğrudan çok meşgul olduğum için katılamayacağımı söyleyebiliyordum. İnsanların neden böyle demekten keyif aldığını anlamaya başladım: kendinizi önemli, rağbet gören ve el üstünde tutulan bir insanmış gibi hissettiriyor. Buna rağmen meşgul olmaktan nefret ettim. Her sabah e-posta kutum, bana yapmak istemediğim işleri yapmamı söyleyen, çözmem gereken sorunlar getiren e-postalarla doluyordu. Her geçen gün artarak daha da katlanılmaz hale gelen meşguliyetimden uzaklaşmak için kenti terk ettim ve bu satırları yazdığım gizli adrese geldim.
    DÜNYANIN AKIŞINA DAHİL OLMALI
    Burada beni taciz eden yükümlülükler yok. Televizyon yok. E-postalarıma bakmam için uzaktaki bir kütüphaneye gitmem gerekiyor. Haftanın büyük bir kısmını tanıdığım tek bir insan görmeden geçiriyorum. Burada düğünçiçeklerinin, sünelerin ve yıldızların ne olduğunu tekrar hatırladım. Okudum. Ve aylardan sonra ilk defa gerçekten bir şeyler yazdım.
    Dünyanın akışına dahil olmadan hayat hakkında yazacak bir şey bulmak nasıl imkansızsa, tekrardan bu akıştan kopmadan yazacak şeyin ne olduğuna ve bunun nasıl yazılması gerektiğine karar vermek de imkansız.
    Boşluk, aylaklık sadece bir tatil değil aynı zamanda bir zaruret. Yani örneğin D vitamini vücudumuz için nasıl bir gereklilikse boşluk da beyin için aynı şekilde gerekli. Yokluğunda zihinsel sorunlar baş gösterir. Aylaklığın getirdiği sessizlik ve açık alan, hayattan dışarı bir adım atıp bütünü görmemizi, sıra dışı ve beklenmeyen bağlantılar kurmamızı, yaz ortasında ilhamın vahşi yıldırımlarını beklememizi sağlar. Paradoksal olarak, aylaklık, herhangi bir işi iyi yapmak için şarttır. ABD’li roman yazarı Thomas Pynchon “Yaptığımız işin özü genellikle aylak aylak düşünmektir” demişti miskinlikle ilgili makalesinde. Arşimet’in küvetteki evrakası, Newton’ın elması ve daha birçok örnekte görebileceğimiz gibi tarih boş boş otururken ve hayal kurarken gelen ilham hikâyeleriyle doludur.
    “Geleceğin hedefi tam istihdam değil tam işsizliktir, böylece sürekli oyun oynayabiliriz. Mecvut sosyo-ekonomik düzeni yıkmaya işte tam da bu yüzden ihtiyaç duyuyoruz.” Bu sözlerin ot içen bir anarşistin zırvalamaları diye olduğunu düşünebilirsiniz – ancak bunu söyleyen, scuba-diving ve langırt oyunları arasındaki boş vaktinde Childhood’s End kitabını [Ç.N.: Bu kitap Türkçe’ye Son Nesil olarak çevrilmiştir] yazan ve günümüzün iletişim uyduları çok önceden hayal eden Arthur C. Clarke’tı.
    ÇALIŞMAK YERYÜZÜ İÇİN CEZADIR
    İŞarkadaşım Ted Rall bir köşe yazısında geliri işten bağımsız kılmamız ve her yurttaşa bir maaş garantisi vermemiz gerektiğini yazmıştı. Bugün kulağa deli saçması olarak gelse de önümüzdeki yüzyılda kürtaj veya oy hakkı gibi evrensel bir hak haline geleceğini düşünüyorum.
    Püritenler çalışmayı bir erdem, iyi ahlakın bir parçası haline getirdiler – oysa unuttukları şey, Tanrı’nın çalışmayı bir ceza olarak yeryüzüne göndermesiydi.
    Belki de herkes benim gibi davransa dünyanın çivisi çıkar. Lâkin ben ideal insan yaşamının benim aykırı aylaklığım ile dünyanın geri kalanının bitmeyen çılgın aceleciğinin arasında bir yerde yattığını düşünüyorum. Benim rolüm sadece çocukluğunuzda evde çalışırken camınıza çakıl taşı atıp, bağırarak sizi sokağa oynamaya davet eden çocuk gibi ‘kötü’ bir çağrıda bulunmak. Benim azimli aylaklığım bir erdemden çok bir lüks. Ama ben bunu bilinçli bir tercih sonucunda gerçekleştirdim: Yıllar önce zamanı paraya tercih etme kararını aldım. Çünkü bu dünyada geçireceğim sınırla zaman ile yapabileceğim en iyi yatırım, bu zamanı sevdiğim insanlarla geçirmek. Bir gün ölüm döşeğimde bu kararımdan pişman olma, “keşke daha fazla çalışsaydım” deme ihtimalim de var. Ancak ben o sırada pişman olmaktansa “keşke Chris ile bir bira daha içebilseydim, Megan ile uzun bir sohbete daha dalabilseydim ve Boyd ile son bir defa kahkaha atsaydım” diyeceğimi düşünüyorum. Hayat meşgul olmak için çok kısa.
    TIM KREIDER
    20 yıl önce ürettiğim işleri yayınlamaya başladığımda tek başımaydım. nerdeyse 3 yılda hemen hemen tek başıma devam ettim, sonra bir şeyler oldu, art niyetli ve başka amaçlarla da olsa, samimiyetle de olsa, birileri geldi omuz verdi, dirsek temasları kuruldu, dayanışıldı, bu süreç hemen hemen 2009’a kadar artarak devam edip, sonrasında giderek azaldı ve 2014’de tamamen patladı, tarihleri bilerek veriyorum. ve özellikle son 2 yıldır, 20 yıllık-10 yıllık dostlarım ve aynı zamanda beraber iş yaptığım insanlarla, bırak bir şeyler üretmeyi iki çay içip 1 saat geyik bile yapamaz oldum. sürekli “abi işim var” “çok yoğunum” “yorgunum” işi olanların işe gidip eve gelmek dışında olmayanların hiçbir şey yapmamak dışında bir bahanesi de yok. üstelik arada bir gaza gelip bana projeler üretmeleri de çabası, sonra gene tık yok. gaza gel vaad ver ortadan kaybol.. altı ay önce de bir karar alıp ben üç beş arkidişim dışında kimseyi aramamaya karar verdim. çünkü gerçekten ama gerçekten önemli bir mevzuda whatsup mesajını görüp bir ay sonra bile geri dönmeye zamanın yoksa, bence o yoğunluğunun senin yaşamını ele geçirdiği ve 20 yıllık dostlarını bile özlemez duruma soktuğu anlamına gelir. kimse de sokağa çıkmaya para yok bahanesini üretmesin..
    en ağır işlerde pazar dahil 12-16 saatlik vardiyalarda çalıştım, geceli gündüzlü, yıllardır. kimse ağzımdan “yorgunum” “meşgulüm” lafı işitmemiştir. yoğunum dediysem de o üç kuruş için debelendiğim fabrikalardan değil, ürettiğim işlerin birbirine dolanması nedeni iledir..
    dünkü ve sabahki afakanlardan sonra her türlü yerde (tlf rehber dahil) güzide bir temizlik yapıp, insan sayısını da çok ciddi derecede azalttım. bana dünyanın değişmesi için algıların değişmesi ya da tamamen silinmesi için yaşayan insan lazım. kendi ismi ünvanı için yaşayan da, selfie yer bildirimi sofra içiyorum temalı post peşinde koşan da, sisteme nerden yamarım da parayı vururum kaygısı taşıyan insan da öte tarafta bin kısır-döngülü dönme dolabına..
    eski bir zırvamdan da bi kaç bişi alıntılayıp susayım:
    ““kendini bırakma.” bayılıyorum bu lafa. “kendini bırakma.” ulan mesele bu değil ve ki herkes kendini bıraksa ne kadar güzel olur biliyor musunuz? herkes salsa bi şöyle. devrim mücadele ile değil de salınımla gelse.. hiçbir şey yapmasak yaşamak için. hiçbir şey ama. faturaları ödemeyerek başlasak. kesilirse kesilsin elektrik ve su. ama mesele bu değil. bir şeyler üretme dalgasına veya evrak işlerine bi beş gün bakıvermesek.. adına da grev demesek mesela. fenalardayım desek. bak bu aralar çok kötüyüm üstüme gelmeyin olur mu, desek. şöyle bi onbin kişi, politik düzlemden uzak bir şekilde bunu deyiverse..”
    “çok fabrika gezdim. daha bir tane, maaşına gelicek zam için mücadele etmek dışında herhangi başka bir şey için mücadele edicek bir işçi görmedim. vardır belki, ben görmedim sadece. ve maaşına ya da işyerindeki pozisyonuna, veya işin yapılış şekline gelicek iyileştirme için mücadele etmek bana kalırsa fazlasıyla fasa fiso bir mücadele. bütün fabrikaları yakmak için verilen mücadele en afillisi. ama buna yanaşamayız. yoksa ayfonlarımızı kim üreticek de mi ama. ya da peynir tenekelerimize kim marka basıcak. sahi onlar bir yerlerde basılıyordu değil mi? ya da elektronik sayacımızı kim üreticek. onu da birileri yapıyor. ya da ya da, malboromuzun kutusunu kim yapıcak. onu da biri. ya da kim uçağımıza bagajımızı yükleyecek. ben. hepsini yaptım çünkü. ve daha fazlasını. ve çoğumuz birkaç şeyi yaptı.. yapmaya da devam edicez. çünkü biz tüketim değil üretim toplumuyuz. nokta.”
    “mesele aslında politik falan da değil biliyor musunuz? ve ben ve etrafi, hiç de öyle sandığınız gibi, birileri sanıyor bunu, biliyorum, anarşist falan değiliz, politik hiç değiliz. yani sizin olan politikliğiniz biz de bir öğürtüye neden oluyor. özellikle solcuysanız, bu öğürtü yerinde duramayıp kusma şeklinde son buluyor. sokaktayız sadece. ve kimseyi umursamıyoruz. polis de dahil buna. içeri alınma kaygısız işler yapıyoruz. yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. ama işe yaramayacak olduğunu düşündüğümüz eylemlerinize, destek olmuyoruz. “
    “şöyle bi beş gün, toplu halde işe gitmeyip, adına da grev değil, fenalardayım desek, fena olmucak. hepsi bu. sonra gene, bir kolu çekip bir tuşa basarız. sorun değil.”
    not: fanzin apartmanı ve avanesi ile 3 yıldır verdiğimiz kavganın (etrafi ile) egosal ya da kişisel değil doğrudan politik bir dert olduğunu anlamayan bizden uzak dursun, çünkü diyalog bile kuramayız örneğin bugün havanın nasıl olacağına dair..
    “on changera le monde que vous le vouliez ou non”
    “istesiniz de istemeseniz de dünyayı değiştiricez” Keny Arkana
  • Fanzin mi Dergi mi? Seviyor Sevmiyor.. civciv çıkacak kuş çıkacak.. yallah cinler yallah.. kış kış cinler kış kış..

    neden bu özellikle 2010 sonrası fanzin çıkaran arkadaşların istinalar hariç büyük bir çoğunluğu, bandrollü bir kitap çıkarmak konusunda bu kadar aceleci ve istekli davranıyor ve bu isteği de gerçekleştirecek saçma sapan yayınevlerine teslim oluyor? merakımdan soruyorum sadece.. ki aynı arkadaşlar,  eminim imkanları ve fırsatları olsa fanzin değil dergi çıkarırlardı ki ilerleyen zamanlarda dergiye dönüşenlerini de gördük.. burada da sıkıntı yok ama, elma ile armutu karıştırıp, ülkedeki fanzin piyasasını da ÇORBA etmenin anlamı yok…

    yap abicim sen gene mecmuanı, adına fanzin demek zorunda değilsin, gene alacalı bulacalı renkli kaliteli kağıda bas yayınını, dergi de.. bandrolsüz sürüyle dergi var ülkede, sıkıntı yok.. he bana düşmez bir neşriyata “bu fanzin değil” demek ki öyle bir şey demeye çalıştığım da yok, sadece fanzinin ülkede giderek popülerleşmesi daha doğrusu popülerleştirilmesi sonucu, başka bir içsel arzuya kapılıp yapılıyor bu işler… sorun bandrollü bir eser yayınlamak da değil ki benim de çıkacak tao nasip ederse minicik bir öyküm, booklet şeklinde, sıfır adam’la ortak olarak… o da sıfır adam’ın ricası ve katkısı olduğu için olacak…

    demeye çalıştığım şey şu, fanzin yaparken ki amacınız ne? yazdıklarınızı fanzin olarak yayınlama amacınız? bunu merak ediyorum.. do it yourself ilkesi ve mantelitesi ile hareket eden iki üç yayınevine gönderip, red yeseniz, sonra kendiniz kendi kendinize kendi ‘KENDİ’nizi fotokopi olarak yayınlamaya devam etseniz olmaz mı mesela?  para vermeyecekler size.. daha çok baskı ve daha iyi dağıtım ve daha çok kişiye ulaşmak içinse eğer, o zaman en başta fanzin çıkarmayı seçmekte hata yapıyorsunuz gibime geliyor…

    bi denyomatrix eleştiriye önlem alalım: “fanzin piyasası” dedim diye gelebilir.. fanzinle piyasayı beraber andığım için.. geldi daha önce.. aklına geleni cebine koy kardeşim..

    hadi çavbella..

  • algı düzeyleri ve karartma

    -algı düzeyleri ve karartma-
    insanlar sizin nasıl bir insan olduğunuza değil özel hayatınızda ki tavrınıza fikrinize duruşuna değil, ne kadar güzel (!)i hoşlarına giden işler yaptığınıza bakar, sanat sepet işlerinde de durum budur. kapitalizm zihnimizde başlar, ne kadar kaypak/dönüşlü bir insan olsan da; iyi şiir yazıyor,resim yapıyor film çekiyorsan değerin de ona göre belirlenir kadardır. senden kralı yoktur o vakit. kişiliğinin de, yaşantının da bir önemi yoktur. çünkü kapitalist algı düzeyi yaşam tarzı ve bakış aşısı zihnimize ruhumuza kadar bizi ele geçirdi.
    evet bakış aşısı


  • sigara sigara sigara aynen figaro figaro figaro gibi

    uyanınca yataktan çıkmadan sonra yedi tane sigara içmezse fondip tarzında işleri rast gitmiyordu. yedi uykulu sayısı değildi. kalp atışını hızlandırma limitiydi. ciğerleri kusursuzken kalbi her iki anlamda da can çekişiyordu. yapılacak bir şey yok deyip çakmağı ateşledi.. sigarayı bırakırsa ölürdü. sigarayı bırakmazsa ölürdü. iki ucu iğneli sopayı kırmak için çaba sarfetmiyordu. ellerinin metamorfozu delik deşik olmuştu.

  • taşınma işlemleri

    yakın zamanda yeni bir websitemiz olucak. blogçuluktan webçiliğe geçiş yapiiçiiz.

  • opua dışın

    herkesin bana ne yapmam gerektiğini söylemesinden sıkıldım.

    – kimseye karışma
    + hiç kimse de bana karışmasa olmaz mı moruk

  • alak

    “insan kalabalığı & insan yorgunluğu” ersoy albayrak

    o
    öldü
    siz

    burada
    ne yapıyorsunuz