Etiket: kiriş yazıları

  • s.e no 25 giriş yazısı

    fanzin
    çıkarmayalı çok uzun zaman oldu aslında. nerdeyse sekiz ay. bana bir asır
    geçmiş gibi geliyor. ve şu an belki de, en kötü giriş yazısını yazıcam. çünkü
    yazasım yok. zorluyorum, anlıyor musunuz. yapmak zorunda olduğum için değil,
    kendimi buna mecbur hissettiğim için. başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum
    çünkü. onbeş yıldır süre gelen mücadele, bir alışkanlığa dönüşmüş olmalı.
    bugüne kadar ekip olarak seksenden fazla fanzin çıkarmış olmanın verdiği özgüven,
    “nasıl olsa çıkar bir tane” dedirtiyordu insana. nasıl olsa çıkar bir tane. ama
    çıkmıyordu. gelen yazıları okumak içimden gelmiyordu mesela, ya da tutup kolaj
    yapasım, sayfa dizaynı vs vs. eski sayıları isteyen olursa, çoğaltmıyordum da,
    “bıraktım bu işleri” dediğim bile oldu distromuza gelen toplu bir siparişe
    cevaben.
    bazen
    olur, zor gelir yataktan çıkmak bile adama. yaşamak için gerekli olan verileri
    unutmuşsundur, ezberden yapıyorsundur bazı şeyleri ve günde oniki saat uyumaya
    başlamışsındır. geri kalan zamanda da boş boş zaman öldürüyorsundur, içi boş
    diziler, sonuna kadar beklemeyip kapattığın filmler, ilk on sayfasına kadar zor
    gelinmiş kitaplar… zaman geçer bir şekilde. çoğu zaman, uykun olmadığı halde
    yatar ve gözünü kaparsın güpegündüz, uyumazsın, düşünmezsin, telefon çalsa
    bakmazsın. ve bu yatışlar çoğaldıkça daha çok vazgeçmiş olursun bazı şeylerden,
    eski halinden daha çok… her şey durağanlaşmıştır böylece, sekiz ayı aşkın bir
    süredir durağan bir “sokak edebiyatı oluşumu” vardır evet.
    sonra
    bir gece yarısı, aniden geliveren bir istekle yataktan kalkar, giriş yazısı
    yazmaya başlarsın. biliyorsundur, bu böyle gitmez, gitmeyecektir, en azından
    gitmemesi gerekir. bir şeyler yapmalısındır. vakti gelmiştir, hissedilir
    hareketlilik kapına dayanmıştır.
    sekiz
    ay ara verdiğimiz sokak edebiyatı salatası yeniden başlıyor efendim. o güzide
    yazılarınızla çizilerinizle, varlığınızla iştigal edeceğiniz bir oluşumunuz
    var. on beş yıldır vardı, bir on beş yıl daha olmaya devam eder. geçmişte daha
    uzun süreler de ara verdiğimiz oldu, gıdım gıdım yol aldığımız da. şimdilik,
    yeni bir molaya kadar, yani en azından iki sene daha, iki ayda bir kapınızı
    çalmaya devam eder, arada sergi gibi, başka başka etkinlikler de düzenlemeye
    devam ederiz efenim.
    ayrıca
    !zm!ryer6 distro işporta tezgahımız da açılıyor, kitap olur, fanzin olur, demo
    olur, ikinci el materyal olur, tezgaha bırakabilirsiniz… tekrar hoş geldik.

  • s.e 24 giriş yazısı

    bazen olmaz. inatla çıkmaya çalışırsın kendine kazıdığın
    kuyudan. bir toplu iğnenin ucu ile dokunur ruhuna bi çok şey aynı anda ve aynı
    hızda. ve bu sırada seni hayatın içinde tutmak için, seslenir eşlenik
    karmaşanın senfonik kuyumcuları diğer boyutlarından kulağına: “r. t. s. ö” (ve bu arada farazi&kayra adlı gruba
    sağolun varolun diyeyim, ne güzel yapmışlar adamlar herbişeyi öyle)
    bazen olmaz işte. 24’de “tamam” demek zorunda bırakılırsın.
    kalmazsın, bırakılırsın, evet aynen böyle. üzerine alınan alınsın, korkunun
    bedele faydası yok. hem 24 iyidir, saat gibi yani, yirmi dördüncü sayımız,
    saatimiz. kol saatimi de 24 yıl taşımıştım ben çaldırmadan önce. hey gidi deh
    dehlemeler..
    bu son saat. yok la pardon, bu son sayı diyecektim.. bundan
    sonra nolur bilinmez ama, ki ben biliyorum, ben her şeyi önceden biliyorum
    zaten, ama buna kimseyi inandıramadığım için, değiştiremiyorum olacakları ve
    ölecekleri. “gelin” diye bağırıyorum sokağın ortasında, “tayfa bi dakka
    dinleyin” diye bağırıyorum, duyan yok. bu, bi çok kez oldu. en içindekine, “dur
    la bi o öyle değil, yanlış yapıyorsun, ilacın ben de, hem de ne kimyasal ne de
    bitkisel, kelimesel, masal gibi bi hayat yaşıyorum ben gelsene” diyorsun,
    burnunun dikine gitmekle suçlanmana ramak kalıyor sonra herkes tarafından.
    bu son sayı çünkü olmuyor abi. sızlanmayın “e ama daha ben
    yazı göndercektim” diye. bundan sonra “csns yayınları” adlı illegal hurafe,
    yazı-çizi-çiçek-kuşbörtüböcek-c4 patlayıcı ve bilimum çengelli iğne ile çingeneliğe
    kapatılmıştır. çingeneliği kötü anlamda kullanmadım, onlar büyüttü beni,
    belirteyim, delirtmeyin, çözerim yoksa yanlış anlayıp alınganlaşanı.. cuvara
    bitti mi la?
    ne diyorduk mary? şunu; bitti efenim. filmin sonu. bundan
    sonra ki süreçte, yeni bir sprey serisine başlanır mı bilemiyorum ama olucak
    gibi görünüyor ufukta başka bir yeni fotokopiksel ışık kumanyası, adı “2yüzlü”
    olacak, yanında da “yüzsüz” adında bir ek vericez, ve dahası efenim. evet, yazı
    mazı göndermeyin, ben istersem söylerim söylemeden alırım hatta, hepinizi
    takipteyim orden burden, telaş etmeyin, gözlerim üzerinizde, tayfa-ı mahçube..
    14 yıldır süregelen devinimsiz fırtına bir kasırgaya dönüştü
    mü bilemiyorum ama bu arada evimiz ocağımız taşındı kendi kendine, artık “csns
    karargah” oldu sana “csns akademi” ve yeri buca’da, ve dahası efenim, aynı
    zamanda bir de “csns bar” açtık, buca korku parkı istasyonunda.. gelen gelir,
    gelmeyen sağlar sizindir. bir de “!Y6 işporta” aççez alsancak kilise sokağında,
    (kilişe sokağı?), ben tuncay refik özlem ve seçil ile beraber aççez, tamamdır
    işte. daha ne.. zack de benden uzak durursa, pastamızda ki mumu bile üflerim.
    bundan sonra ki her türlü nevrotik biyorganizma
    güdülenmesini eski yayın organlarımızdan değil, şurden dikilizleyebiliyorsunuz:
    unthatow.blogspot.com
    hadi kalın sağlıcakla.. eyvalla..
    girdap zack unthatow
    a.k.a sallapati demlik kaşığı
    10.tem.2014

    10:55
  • s.e no:22 – giriş yazısı

    bazen, işsiz kalırsın. bazense,
    çalışmak istemediğin halde, işe gitmek zorundasındır. bazen seni işten atarlar,
    bazense sen kendin işi bırakırsın. bazen, çalışmak istediğin halde, bir iş
    bulamaz, bazense gelen iş önerilerini askıya alırsın. 4 aydır fanzin
    çıkarmıyorum…
    bazen, bir fanzin çıkarmak
    istediğin halde, yeterli içeriği bulamazsın. bazense, yeterli malzemeye sahip
    olduğun halde, onları toparlayıp, bir fanzin hazırlayamazsın. ve ben, bazen
    fanzin çıkarmıyorum işte, ama sadece bazen.
    aslında şu an, bahsi burada
    kapatabilir, ve yazdığım kadarından çıkaracağınız anlamlara teslim edebilirim
    kendimi. ama yapmayacağım galiba, her ne kadar, bundan sonrası, ilk iki
    paragrafın, tefsiri olacak olsa da.
    bir fanzinle, iş arasında, ama elbette
    eylemsel bazda, dolaylı yollardan bile, bir bağlantı kuramazsınız. para
    kazanmak için fanzin çıkartıyorsanız, zaten bu eylem, bir işe dönüşmüştür. kâr
    amacı gütmeden bir işle iştigal halindeyseniz, zaten kendinizi çalışıyormuş
    gibi hissetmezsiniz. bir işi sürdürebilmek için, eğer gerekli olan en önemli
    kriter, o işten para kazanabilmeniz ise, işin içine, kenarına köşesine, çeşitli
    süslemeler yapar ya da ek donatımlarla ortalığı şenlendirmek zorunda
    kalabilirsiniz. bir derginin sonraki sayısının çıkıp çıkmayacağını belirleyecek
    olan tek koşul, bir önceki sayının satıp satmayacağı ise, boku yemişsiniz
    demektir. bu bir fanzin için bile geçerli olabilir ve aynı koşullarda o fanzin
    de boku yer. hatta, bu koşullara haiz bir yazar, bir sonraki romanını, bahsi
    geçen pamuk ipliğine bağladıysa, bok yemeyi de hakkediyordur.
    csns yayınları, mali
    imkansızlıkların çevrelediği ihtimallerle hayatını şekillendiren bir kuruluş
    olduğu halde, elbette böylesi tutarsız güftelere kulak kabartmıyor. ancak
    söylemem gerekir ki, biz bu fanzinleri pek basamıyoruz abi, çünkü yeteri kadar
    paramız yok. ama çıkarmaya devam etmemize engel değil bu. yerel bir fanziniz
    zaten. ve yazarlarımızın pek çoğunun da, parayla yazı arasında kurdukları
    bağıntı, hipotenüsün kosinüs ile arasında kurdukları bağa, hiç mi hiç
    benzemiyor. ki hayatım boyunca, canım bir fanzin çıkarmak istediği zaman,
    içerik sıkıntısına yenik düşmedim. o halde sorun ne moruk?
    bir işle, sadece keyfi nedenlerle
    meşgul olup, o işi yaparken ortaya çıkan şeyler bütününü, başkalarına da
    sunmanın getirdiği külfete neden katlanırsınız? içinizden bazıları, şu an “ne
    demek istiyor bu denyo” diye düşünüyor, ardından da o bazılarının bazıları
    “hiçbir bok anlattığı yok” diyor, ama ben biliyorum ne anlattığımı, dahası
    anlatıp anlatamadığımı da.
    bir külfete, para kazanmanın
    dışında da katlanmanıza neden olan durumlar vardır. bir arkadaşınızın ev
    eşyasını taşımasına yardım etmeniz, işte bu başka durumlardan, ve duygu
    durumlarından biridir mesela. yazdığınız zırvaları yayınlamayı seçmeniz de,
    benzer bir külfeti gerektirir ve bu külfeti siz bir yayınevinde çalışan
    insanlara ya da bir dergiye ya da başka bir şeye, herhangi bir fanzine ya da,
    yükleyemiyorsanız, yani bizzat kendiniz kendi kendinize kendinizi yayınlıyorsanız,
    elbette bu külfete, ve onun yarattığı angaryalara, ve ayak işlerine,
    katlanmanızı sağlayan, motive edici ufak kırıntıların olması gerekir. tabii burada,
    söz konusu kişinin, deli bir idealist olmadığını var sayıyorum ve deli bir idealist
    olarak takıldığım dönemlerdeki enerjiye haiz değilim artık. on sene öncesinde
    de değiliz hiçbirimiz. hiç satmayan dönemlerden geçtik, şimdi, hiç basmayalım
    abi dönemlerindeyiz, çok satma ihtimaline rağmen.
    uzun uzun uzun bir zamandır,
    fanzin çıkarmak içimden gelmiyor. çünkü zaten, o fanzinde yer alacak olan yazıları,
    o fanzini çıkarsam da çıkarmasam da okuyacağım. çoğu arkadaşlarıma ait ve
    arkadaşlarımın yazılarını zaten, fanzine basmadan önce okuduğum gibi, fanzin
    basmayacak olsam da okuyorum. o halde onları ve ek birkaç şeyi daha, bir araya
    getirip, fanzin şeklinde sunmanın, para dışında ekstra başka bir moral yapıcı
    difüzyonu olmalı ki, devam edebilesin. işyerim bana her ay sonunda, ya da
    başında, ya da ortalarında bir yerde, kendi kafalarına göre uygun gördükleri
    herhangi bir tarihte, ama mutlaka o ayın içinde, bir ödeme
    gerçekleştirmeselerdi, bir süre sonra o işi sürdürmemi, yani her gün belli bir
    saatte uyanıp evden çıkmamı ve servisi beklememi, ve iş elbiselerimi giyip
    makinenin başına geçmemi ve bir takım plastik materyaller üretip onları topluma
    kazandırmamı sağlayan enerji ve kararlılıktan mahrum kalır, ardından bir gün
    sabah, işe gitmezdim. ve inanın bana, çıkardığım fanzinin,
    onbinmilyonyüzbaloncuk satması dahi, motive edici bir tempo kazanmamı
    sağlamazdı bana, ya da karşılığında üçyellibin yediyüz kırk sekiz kuruşluk geri
    dönüşü olsaydı, yine başaramazdım, bunu sürdürmeyi. ya da her yeni sayısında üç
    tane daha yeni kalıcı okuyucu kazanmamı sağlaması da fayda etmezdi. göz alıcı
    yorumlar da beni tatmin eden bir potansiyel barındırmıyor kendi içerisinde.  ve buraya kadar söylediğim her şeyde, tamamen
    bireysel konuşuyorum ama, yine de yazarlarımızın bir kaçı ile de bir kısmında,
    aynı fikirde olabilirim. ki öyleyimdir de muhtemelen.
    buraya kadar ki kısımda, yavaş
    yavaş da olsa, konumuzun ana fikrine giden kanalları açtığımıza göre, asıl
    soruyu soralım? hem asıl hem de aptalca olan soruyu: o halde neden fanzin
    çıkartıyorsun be adam? soruyu şu şekilde revize edelim: neden artık fanzin
    çıkartmak istemiyorsun? çünkü içimden gelmiyor abi. ama çıkarmaya devam edeceğim,
    bu şüphesiz, bir de basıp dağıtmayı becerebilirsek, yaşadık demektir, sırtımız
    yere gelmez yani.
    ama söz konusu durumdan dolayı
    mustarip olacağım bel ve ayak ağrılarımı geçiştirmek üzere yapacağı masajlarla
    ruhumu dinlendirecek olan bir köle ısmarlarsınız bana, mahcup olmam.
     4 ay aradan sonra, yine sizlerle beraberiz. ve
    bu sayıda da, her zaman yaptığımız gibi, çok ilgi çekici yazarlarımızın, hiç de
    ilgi çekmeyen zırvalarını, büyük bir orantısızlık yasası ile, derledik.
    gazamız mübarek ola. amin.
    20.nisan.2014
  • uaew3-kendimden feragat-giriş yazısı

    önsez-i
    bazen, bir şekilde, yolun sonuna
    geldiğini düşünürsün. bu, zaman zaman, her insanın içinde olabileceği, bir
    duygu durumudur. karamsarlıktan ya da, umutsuzluktan ziyade, ileriyi görmek
    istememekle ilgilidir daha çok. intiharla değil, durup beklemeyi istemekle
    ilgili belki, bi anlamda.. mola vermiş olmak da değil, konaklamak da. yerleşmek
    doğrudan, kenara. kenara çekilmek ya da çekmek de değil ama. kenarda beklemek. önünden
    geçip gidenlerin aptallığına gülerek kimi zaman.
    sen de yapmışsındır oysa aynı
    aptallıkları, ve daha yapacaksındır da. herkes, zaman zaman, aptal olabilir.
    ama herkes aptalı oynayamaz kolay kolay. zor olanın, göze kolay göründüğü durumlarda,
    kafanın içinde dönüp duranları, net sanırsın. görüş açın sisli veya bulanık
    değilmiş gibi gelir sana. görüş mesafen, onyüzbin kilometreden, kimin
    geldiğini, ya da gittiğini, görebilecekmişsin gibi, güvende hissettirir,
    kendini, sana. ta ki, burnunun ucunu dahi göremeyeceğin derecede sarhoş olduğun
    günlerin, sabahına kadar.
    ve öyle zamanlarda, bir baş
    ağrısı eşliğinde, boş duvarların üzerine masa örtüsü örtmeye çalışır gibi bir
    tuhaflıkla, saçma salak kelimeleri, birbiri ile hiç alakası olmayan cümleler
    bütünü haline dönüştürdüğün yazılara dizersin. peşi sıra, çat pat, pata küte.
    üzerinde tek saniye düşünmeden, ve noktanın veya virgülün, hangi anlamı heba
    etmiş olabileceğini iplemeden.
    anlam yoktur ortada, başın
    ağrıyordur, miden bulanıyordur, ama kusamamışsındır, su içmişsindir, sigarayla
    başlamışsındır güne, ama uyanamamışsındır hala, ayılmış olabilirsin ama
    uyanmamışsındır, zihnin uyanmamıştır ve, bilincinde değil de, bilinçaltında
    olan bitenleri, bilinçdışı bir deneyimle itekliyorsundur tuşlara basan parmak
    uçlarına.
    rüyadasın, sen değilsin o. hiçbir
    zaman olmadın. o yüzden yoruma açık olmadı, anlamlandırmak istemediğin, harala
    gürele yazıların.
    buna rağmen, birileri gelip;
    “bilinç akışı” dedi
    “he” dedin, “bilin-çakışı türünde
    yazıyorum”
    “wirginia wolf’a benziyor tarzın”
    “harbi mi? hiç okumadım, adı
    nasıl yazılıyor?”
    “bukowski çakmasısın”
    “çakmağım buk’ta  mı kalmış gece?”
    “senle röportaj yapalım”
    “ama soruları ben sorarım”
    “dergimizde yazmak ister misin?”
    “bi kopya gönderin, boş yerlerini
    karalarım”
    “bir yayınevine başvursana”,
    “sana şimdi bi kafa atarım…”
    böyle alakasız ve ucube, verilen
    cevaplar eşliğinde, geçen zaman içinde, görülen o ki, fanzin paklar bizi.
    temize çıkarmaz belki ama paklar. sonra? sonrasında bir şey olmaz yavru. sonrasında
    bir şey olmaz, çünkü; sonrasında bir şey olmasını veya bir şey olmayı planlarına
    dahil edenler içindir; harikulade sonlar, mutlu başlangıçlar.. düşsel kış
    mevsiminin akustik bahar senfonisi..
    “yazımı okudun mu” der biri, “sen
    benimkini okudun mu olm” diye cevap vermek istersin, küçük erkek çocukların
    birbirine çükünü gösterme eylemi gibi düşleyip, sanatsal her aktivitenin, bazı
    sunuluş biçimlerini. ama “okumadım” dersin, “okuyamadım, iyi değilim bu aralar,
    okurum sonra.”
    “noldu, neden iyi değilsin,
    yapabileceğim bir şey var mı?” bile demezler ve bu daha iyidir, çünkü,
    anlatamazsın, yapabilecekleri bir çok şey olsa da, söylemezsin onlara,
    zihnindeki terazinin yalpaladığını bu aralar. kelimeler boğazına düğümlenir,
    elin tutulur, nefesin sıkışır, gözlerin parıldarken gecenin ortasında.
    ve okursun sonra, ve
    yorumlamazsın, çünkü yorumlarsan, cevap hakkı doğar. ve bu hakkı onlar, senin
    onlara yaptığın gibi, kısa ve net ve içten bir “eyvallah” ile kullanmaz. ya bok
    atarlar ya göğe çıkarırlar. arada kaldığını, arasında kaldığını, her şeyin,
    hayatın boyunca, bilmeden..
    ve insanlarla aranda kalması
    gereken hiçbir şeyi, mobese kamerasının torunuymuşsun gibi nakletmeyeceğini
    bilmedikleri için, “abi bunlar gerçek mi” derler, “ben gerçek değilim ki onlar
    olsun oğlum” dersin, inanmazlar. sen de inanmazsın. tanrıya bile inanmazsın
    aslında, varlığına inanırsın, doğru söylediğine inanmazsın, doğruyu
    söylediğinde de, pis bir sırıtışla karşılaşırsın.
    ve her şeyden önce ya da her
    şeyden sonra ya da her iki boşluğun da arasında, eve sarhoş gelir, sabah rüyada
    uyanırsın. baş ağrısı, sigara ve, altın vuruşa ortak bir kahve eşliğinde,
    tuşlara basarsın, üzerinde tek saniye düşünmeden.
    ve bu bölümde, işte öyle, ulvi
    eserler mevcut, ulvi falan değiller gerçi, ama arada eserler bana,
    pelerinlerini noterde unutmuş emanetçiler. ya da daha doğru bir deyişle, orospu
    ilzam perileri. (evet ilzam bilader, yanlış yazarsam söylerim demiştim daha
    önce de mi?)
    önemi yok, hemen hemen hiçbir
    şeyin, hemen hemen hiçbir yerde, ve hemen hemen de hiç olmadı.
    şimdi, eğer okuyacaksanız, bu
    bölümdeki metinleri, cümle nerde bitti diye aramayın, cümle yok, sonu nasıl
    diye merak etmeyin, sonuca bağlanan bir olay yok, bütünlük aramayın, çünkü akış
    yok. geldiği gibi giden –gelişigüzel?- kelimelerin, bıraktığı izler, belki
    size, çıkış kapısını da gösterebilir. giriş kapısını ben tarif ederim: sağdaki
    ilk sayfadan bir arkaya dönülüyor. sonra bir yana ve bir arkaya şeklinde
    ilerleyerek, sizi leyleklerin getirdiğini ve kelebeklerin de belki bir gün
    yaşamayabileceklerini, öğrenirsiniz. belki.
    her şeyin, ‘belki’ üzerine
    kurulduğu bir dünya da, şanslar ve tesadüfler, beklentilere teğet geçer. yoksa
    siz hala kontrolünüzü yükletmediniz mi? iyi şanslar. dördüncü bölümde görüşmek
    üzere.. eyvallah.
    girdo

    12kasım2012
  • uaew3-kendimden feragat-çıkış yazısı

    ě-җΐĽ-ə
    bir sonraki bölümün adı, “şiir
    değil bu” olacak. çünkü onlar şiir değilmiş abi. öyle karar verdi, yüksek
    edebiyat tahsis ve tahkik kurulu. he bazıları bunlara da fanzin, kitap vs değil
    diyor gerçi. herkes, her şeye bir şeyler söyleme derdinde zaten.. herkes,
    yapılan her şeye bir kulp takabilmenin peşinde. çünkü, pamuk prensesteki şu
    cadının aynasına sahip herkes. kendilerini görmüyorlar yani, o aynada. ayna
    ayna söyle bana, var mı benden daha iyisi bu dünyada. bir karşılaştırmadan
    ibaret her şey. sanki çan eğrisine tabiyiz hayatın içinde.. tanrı olsaydım,
    kullanılması yasak kelimeler ve hissedilmesi günah duygular şunlar olurdu: “en
    iyi”, “en çok”, “en güzel”, vs vs. ve “mükemmel” kelimesi şirke girerdi.
    ayaklarım ağrıyor. iş yüzünden
    elbette. siktiğiminin işi yüzünden. çalışmak zor. çalışmak zorundayız. zor olan
    her şeyin zorunluluk olması üzerine düşünüyorum. çoğunluğa ayak uydurmak
    zorunda bırakılmak, ve onların hız deliliği yüzünden, tempoyu tutturamayıp,
    sürekli bi yere takılmak. ve herkesin seni geçmesi. yerinde saymana bile izin
    vermezler oysa. yerinde sayamazsın, her gün yenilenmelisin. ve emeğinin
    karşılığını alamadığını düşünürken işçiler, sana göre orada verilen emeğin bile
    bir anlamı yoktur. ve karşı durulması gereken şey, hak ettiğini düşündüğün
    karşılığı alamıyor olmandan ziyade, doğrudan, hak etmek kavramıdır. bu kavramı
    aşabilen insanlar arasında olur, paylaşım denilen şeyin, en üst boyutu. ve
    toplum adlı şeyin en ilkel evresinde, yani avcı-toplayıcı dönemde vardır
    sadece, o. gerçek iş bölümü denilen şey, sadece ordadır. sonrası, rol
    bölümüdür, iş bölümü değil. işveren-işçi bölümü gibi yani. amir-operatör bölümü
    gibi. baba-çocuk gibi. abi-abla gibi. sanatçı-fan gibi. toplumsal iş bölümü
    değil, toplumsal rol bölümü. aksini mi düşünüyorsunuz? kapışak? öne süreceğiniz
    tezleriniz, kişisel çıkara dayalı olmayacak ama.. nokta. (ve girdo masadan
    hışımla kalkarak, tuvalete doğru yönelir) [27ekim2012]

  • yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir – giriş yazısı…

    “bir
    başkasını bu kadar iyi tanısaydım, kendimle ilgili bu kadar çok konuşmazdım”
    h. david thoreau
    bazen, yazdığım bazı şeyleri okuyan bazı
    insanlar, başıma geçmişte gelen bir şeyleri anlatmaya giriştiğimde, -ve daha
    önce anlatmadığımdan emin olduğum halde- “biliyorum anlatmıştın” diyorlar, “yoo,
    sana hiç bahsetmedim” diyorum, “yazmıştın ya, okudum” diyorlar sonra da.
    işin, şaşırtıcı olan kısmı bu değil. benim
    için yazmaya dair, daha doğrusu kendi başına gelen saçmalıkları kaleme almaya
    dair, işin şaşırtıcı olan kısmı, her şeyi unutarak yaşamama rağmen, yani dün
    konuştuğumuz şeyleri bile bugün unutabiliyorken –ki bu verilmiş sözleri
    sallamadığım anlamına gelmiyor- yazdıklarımın anısını unutmuyor oluşum. geçen
    ay içinde başıma gelen çoğu şeyi unuttum bile, ama on sene önce yazdığım bir
    şeyi, hatırlamak için tekrar okumama gerek yok. yaşadıklarını unuturken,
    yazdıklarını unutmuyor olmak…
    ama yazmaya, yaşamdan daha çok önem
    verdiğim yönünde bir algıya da kapı açabilir bu. oysa durum tam tersi dostlar.
    ve yapabilseydim, yani elimden gelseydi, yazmayı istemezdim. bunun yerine,
    yaşamak, daha doğru olurdu, kendimce. ve, yazmayı kendine bir amaç edinen
    insanların bu konudaki sohbetinden uzak duruşumun nedeni de, biraz da bu
    aslında. büyük edebiyatın acemi askerleri.
    oysa yazmak da, resim yapmak da, hatta film
    çekmek bile, başka ve bazı durumlarda daha önemli bir şey için, araç olmaktan
    öteye geçmiyor kanımca.  o başka bir şey
    de, kimi için para kazanmak oluyor, kimi için de fikrini kitlelere ulaştırmak.
    benim için, eğer yazarlıktan söz ediceksek, paranın ya da kitlelerin önemi
    olmadı hiçbir zaman. zaten bir işim var, para için yaptığım. ve tüm vaktimi
    boşa çıkartacak kadar zengin olsaydım, şimdikinden daha fazla zamanımı, daha
    çok para kazanmak, ya da daha çok kişiye ulaşmak ya da daha çok şey anlatmak
    için ayırmazdım. yazmayı seviyorum sadece, ve olan biten her şey de bundan
    ibaret.
    asla büyük bir yazar olamayacağım, asla
    daha iyi yazmak için çabalamayacağım, ve bugüne kadar zırvaladığım şeyleri
    derleyip yayınlasaydım belki şu an yedinci kitabım için çalışıyor olurdum ama
    asla fanzinden de, yerin altından da şaşmayacağım. çünkü burada patron benim,
    ve ikinci bir patrona ya da yuvarlak içine alınmış bir c’ye ihtiyacım yok.
    ve daha önce belirtiğim gibi, yazdıklarımın
    çoğu, gerçekte olanın bir izdüşümü halinde açığa çıkan sanrısal reaksiyonlardan
    ibaret olsa da, burada, kitabın bu bölümünde, gerçekte olan bitenlerle ilgili
    alınmış notları yayınlıyorum. ve hayatta olduğum sürece, arada bir, buralarda,
    siyah beyaz nüshaların bir yerlerine, veya kendi imkanlarım dahilinde
    basabildiğim kitapların içine, sıkışmış olurum. ve beni buradan çıkartma
    teşebbüslerine iznim olmadığını, ve bunu da vasiyet olarak belirttiğimi
    bilmenizi isterim. nolur-nolmaz. eyvallah. 2013kasım

    “yaşanan her şey yaşandığı anda gerçektir
    -bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek
    olabilir” buk.
  • ě-җΐľ-ə (geriye dönüşler, çıkış yazısı)

    ě-җΐľ-ə
    bugüne kadar, çıkardığım hemen
    hemen her fanzine, bir giriş yazısı yazdım. şimdi de, ilk kez, bir çıkış yazısı
    yazıyorum, nerden çıktıysa bu da.
    kitabı, karışık olarak değil de,
    ilk sayfadan başlayarak sırayla okuduysanız, (ki tavsiye ederim- e şimdi mi
    söylenir bu- çoğu insan sona bi bakar ilk diye burda söylüyorum- ya da kitabın
    adına yakışsın diye bir geriye dönüş yapın istiyorum-) ne diyordum?
    eğer sırayla okuduysanız, her
    şeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlamışsınızdır. ve aslında, çıkardığım tüm
    fanzinleri, 10 yılı aşkın süredir, sırasıyla takıp ediyorsanız, yine herşeyin
    birbiri ile ilintili olduğunu anlıyorsunuzdur. hatta daha da genişletecek
    olursak, dünyayı, ilk var olduğu günden bugüne, sırasıyla takip etme imkanımız
    olsaydı, elbette yine her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu farkedicektik .
    sözü şuraya getireceğim aslında:
    evet pdf karşıtıyım, adobe ile bir sorunum yok, aslında sadece pdf değil,
    “gelişim ve ilerleme” adlı safsataya da karşıyım. üzerime eskimedikçe
    yeni bir pantolon sweet ot bok almayan, kullanılamaz hale gelmedikçe asla
    teknolojik hiçbir şeyini yeni modeli ile değiştirmeyen, (telefonum on yıllık
    falan), televizyonla arasında iki odalık bir mesefesi olan, ve o televizyonun
    bulunduğu odada, nerdeyse hiç oturmayan, çünkü sesinden bile rahatsız olan, ve
    popüler kültürün veya medyanın, veya hükümetin, önümüze sunduğu, gündem,
    kültür, söylem, moda, vb. hiçbir şeyden haberi olmayan, kısacası, genel
    manasıyla; ot gibi yaşayıp giden biriyim.
    bu hiçbir şeyin farkında olmadığım
    anlamına gelmiyor elbette. ama eminim, örneğin şu an gündem o olduğu için
    söylüyorum; mesela kürtaj konusunda, bu kadar çok, internette sokakta orda burda,
    karşıt çığırtkanlık yapan insanların büyük bir çoğunluğu, laf kalabalığından
    başka hiçbir şey yapmıyorlar. ve ben, örneğin twitter de, “her kadın en az
    üç çocuk öldürsün” diye bir şey yazmış olsaydım, ki yazıcaktım, vazgeçtim,
    vazgeçtim çünkü, bunu söylediğimde, kü rtajı cinayet olarak nitelediğim
    yönündeki bir anlamaya açık olan kısmından anlaşılacaktı. fanzinlerin pdf
    olmamasını isteyişim de benzer yanlış anlayışlara kurban gidiyor, ya da işte,
    20 tl’ye 16 fanzin paketi yapışım, “aa fanzin parayla satılır mı”
    düşüncesine gebe bırakılıyor.
    bu yorumu yapan kaplanlar acaba
    fotokopi parası için, otobüse binmek yerine yürümüşler mi sormak isterdim ama,
    onu sorunca da, sorun çıkıyor anasını satayım. sonra siteye iki  tane kafenin reklamını alıyorsun, -aa siteye
    reklam almış- oluyor, evet beleşe yiyip içiyom o mekanlarda bu sayede!
    söylemeye çalıştığım şey şu
    aslında, dört sene üniversitede sınıfta kaldım, ve her sene, yeni gelen
    tiplerle daha zor iletişim kurmaya başladım. yani daha zor anlaşabilmeye. aynı
    fikirde olmaktan bahsetmiyorum anlaşmak derken, konuşurken ne söylediğini anlamak,
    dinlemek, dinlenilmek. bu durum, aslında üniversitellede sınırlı değilmiş. burada
    kuşak farkından da bahsetmiyorum. dünya hızla dönüyor, değişiyor. farklılaşıyor
    mu bunu bilmiyorum ama, giderek daha da kötüye gittiğinden eminim. ve hiçbir şey
    iyi yönde değişmicek. bu yüzden en azından bazı şeylerin kendi içinde stabil
    kalmasına çalışıyorum ben sadece. ve bu bakış açım, evet aynen khaine’in dediği
    gibi: “buradaki ‘pdf karşıtı’ tutumumuz. mısırlıların papirüsü bulmasıyla
    sümerlilerin ‘yazı dediğin taşa yazılır’ demesine benzememekte.”
    primitivistim. ama gidelim
    ormanda yaşayalım, avcı-toplayıcı olalım demiyorum, diyemem de zaten, bu saatten
    sonra zor, çok geç oldu. ama en azından, endüstrileşmeye karşı bir tavır olarak
    doğan d.i.y felsefesine sonuna kadar bağlı kalmaya çalşıyorum ki; d.i.y sadece
    hiçbir destek kuvveti olmadan kendi albümünü şuyunu buyunu yapmak demek
    değildir. aynı zamanda kendi tsortunu, çantanı, belki kendi fasulyeni… hatta
    bozulan şeyleri çöpe atmaktansa tamir etmek ya da başka bir şekilde kullanmak
    demektir. bozuk sobayı odada masa yaptım mesela. uzun uzun yıllar, masam ve kütüphanem
    de yoktu mesela. almadım, koliler ihtiyacımı karşılıyordu. koliden masa,
    koliden kitaplık.
    demek istediğim, sorunu hep
    tüketim çılgınlığı olarak algılıyoruz belki ama, üretim çılgınlığı da bununla
    eşlenik düzeyde akıyor. sürekli gelişen bir şeyler ve o gelişim ve hıza ayak
    uydurma çabası. peki bunun gereği var mı?
    çok uzattığımın farkındayım.
    kapatıyorum. bir sonraki, kitabım ne zaman çıkar bilinmez, sırada ‘?!’min 6.
    sayısı, onun hemen ardından “u.a.e.w 2:see nothing” gelicek. tayfayla
    beraber çıkardığımız diğer fanzinler, ya da tayfanın elemanlarının kendi
    kendilerine çıkardıkları diğer fanzinler de, zamanı gelince doğar. bu arada,
    başka başka fanzinler de çıkıyor, memleketin topraklarında, takip edelim.
    meyve veren ağacı taşlarlarmış.
    ama ağaç veren meyvenin çekirdeğini de çöpe atarlar.

     3 haziran 2012
    girdap zack unthatow

  • s.e 10 giriş yazısı

    uzun zaman
    oldu. oniki yıl. ya da otuz. sokak edebiyatı’nın fanzin olarak onuncu, csns
    yayınları’nın abaküs takvimine göre, bir anlamda ilk bir anlamda son sayısı.
    sokak edebiyatı oluşumunun onikinci, bu oluşumu öldürme amacını bir türlü
    gerçekleştiremeyen, girdovenk’in otuzuncu senesi.
    tayfadaki bir
    çokları vardı oralara, bir çokları da varmak üzere.. yani büyüyoruz işte.. her
    şey küçülürken, içimizde sıkışıp kalırken bir şeyler, bize büyüdüğümüz
    söyleniyor, olgunlaştığımız, ya da adam olmaya hala karar verip vermediğimiz
    soruluyor..
    pekala, meseleye
    şu açıdan baksak; büyümüyor da, eskiyor olabilir miyiz sizce? çünkü bana hiç
    değişiyormuşuz gibi gelmiyor dostlar.. bir şeyler değişiyor olabilir dünyada,
    size değiştiğini söyleyenler de çıkabilir, değiştiğinizi söyleyenler de. “değiş
    tonton“ diye bir şey vardı çok eskiden, hatırlar mısınız bilmem, yaşıtlarım
    bilir, sihirli bir sözcük gibi bu, değiş tonton, o geldi aklıma..
    sihirli bir sözcük,
    değişim, değişmek.. değiş-tokuş var bir de, nasıl da değişiyor kelimenin anlamı
    bir anda. değişim denilen şey, sakın bir alışverişten ibaret olmasın? dengeler
    sarsılmadan, gerçekleştirilen bir değişim hareketi.. al ordan iki tavuk, ver
    bana beş çuval un. yok yok, sen ordan bana sekiz saatini ver aga, karşılığında,
    şöyle bi yedi tane 100 kağıt vereyim sana.. her şey değişiyor gibi görünüyor de
    mi? ama bir şekil de, stabil kalmayı başaranlar da var hala. ve ısrarla, “her
    şey hala aynı” diye diretenler de, bu doğrultu da.. çünkü, her şey hala aynı
    dostlar. yüzyıllardır, bin asırdır, hiçbir şey değişmedi, insan hala aynı
    insan. ve değişim denilen şey de, tarlada öküzlerden traktörlere geçilmesinden
    ibaret, ya da ileride petrolden suya dönülür belki, ya da radyodan internete,
    telgraftan telefona..
    burada biraz
    durup düşünelim öyleyse, bir fanzinin çıkış amacı nedir diye sormuştu bir
    zamanlar bana biri, fanzin olarak kalmak olabilir öyle değil mi? öküz de öküz
    olarak kalmalıydı bence, önüne sapan bağlayıp tarlada gezdirilmemeliydi.
    oniki sene
    geçti. iyi veya kötü. bir çok hatalar da yaptık bu süre içinde, başımızdan
    büyük işlere de kalkıştık büyük beklentilerle.. sonuç olarak, sokak edebiyatı,
    her şeye rağmen, hayatını sürdürüyor. ama iyi ama kötü, bir şekilde,
    buralardayız. aradabir kapınızı çalmaya devam edicez.. evde olmasanız iyi olur.
    4.ocak.2012

  • sincap – giriş yazısı

    şimdi
    okumaya başladığın fanzin, tao ve anarşi hakkında, ve kendini mutlu etme
    hakkında, ufak bir hikayedir. anlatmaya başlamadan önce, sana biraz ön bilgi
    vermem gerekiyor. anlatmaya başlamadan önce, çok sert bir punk grubunu, bana
    şiddet aşılaması için fon olarak seçtiğimi bilmen gerekiyor. yazmaya başlamadan
    önce, bilgisayarın yavaşlaması ve yazma hızım, düşünme hızım ve bilgisayarın hızı
    arasındaki dengesizliği artırmak için, bir dvd çekmeye başlayarak,
    bilgisayarımı yavaşlattığımı bilmen gerekiyor. birkaç ön bilgi daha vermem
    gerekiyor. kül tablası almaya üşendiğim için, bir kağıt parçasını küllük
    yaptığımı ve sigaramı onun üzerine koyduğumu, böylece dikkatimi dağıttığımı,
    yazıdan çok, yazarken peş peşe yaktığım sigaralarımın kağıdı tutuşturup
    tutuşturmadığını kontrol etmem gerektiğini bilmelisin. ayrıca kulağımdaki
    kulaklıklardan birini çıkarmam gerektiğini de bilmelisin, çünkü babam hasta ve
    bana seslenebilir, onu duymayabilirim. ayrıca şu an saat sabaha karşı beş ve
    intihar tutkunu geç kızın uyuyup uyumadığından, yatmadan önce bi’ kaç hap atıp
    atmadığından emin değilim.
    daha giriş metninde,
    seni yeterince sıkmak istediğimi ve bir an önce defolup gitmeni sağlamaya
    çalıştığımı anlamış olmalısın. eğer anlamadı isen ve hâlâ okuyorsan, az önce
    sigarayı elimle söndürdüğümü ve canımın çok yandığını bil.. bunu, düşünmek
    zorunda bırakıldığım bir çok konuyu göz ardı etmek için yaptım.
    eğer 16 yaşında isen
    şansını boşuna zorlama, geleceğe dair tüm planların altüst olacak, şu an kendin
    için yaşamaya başlasan iyi edersin.
    eğer 16 yaşında isen
    ve üniversite sınavlarına hazırlanıyorsan, tüm hayatını kökünden etkileyecek
    seçimlerin konusunda bencil düşünmen gerektiğini öğrendiğinde, iş işten geçmiş
    olacak ve nefret ettiğin bir işte para kazanarak, emekli olacaksın, hatta olamayadabilirsin.
    eğer 50 yaşında isen
    ve günün birinde fransa’dan geri dönerek, girdap’a  “50 yaşındayım ve çok pişmanım, her şeyden
    nefret ediyorum” diyorsan, sana  hâlâ zamanın var, dediğimi anımsa…
    önüne birkaç seçenek
    sunulup, istediğini seçebilirsin, denildiğinde, sana seçme hakkı verilmediğini,
    özgürlüğünün kısıtlandığını bilmelisin. eğer hâlâ dünyada olup bitenleri boyalı
    basından takip ediyorsan, sana yalan söylediklerini bilmelisin.
    eğer hâlâ
    anlatacağım hikayemi okumak istiyorsan, elin bir tetiğe yakın bulunsun, birini
    öldürmek isteyebilirsin…
    bunu da kayıtlara geçin;
    sincap sistemle açıktan savaşmaktadır.
    eğer fanzini okumaya
    sondan başlamış ve her şeyin sonunda bu yazıyı okuyorsan, benim hiçbir konuda
    suçlu olmadığımı bilmeni isterdim.
    eğer fanzini
    beğenmedi isen, bana bir nefret maili yazmaman gerektiğini, eğer beğendi isen,
    teşekkürü yazarak değil, bir fanzin çıkararak yapman gerektiğini bilmelisin..
    az önce sigaramın
    kağıdı yaktığını ve odanın koktuğunu biliyor musun?
    az önce bir askerin
    6-8 nöbetine kaldırıldığını bilmelisin.
    birkaç gün önce, tüm
    suçları bu ülkede doğmuş olmak olan birkaç gencin, ellerine zorla silah
    verilerek güneydoğu’ya gönderilip, orada başka birkaç ahmak tarafından esir
    alındığını, sonra serbest kalıp bırakılıp kendi ülkelerine gönderildiklerinde
    de, niye şehit olmayıp da teslim olduklarını sorgulamak üzere esir
    alındıklarını, ve mahkum olabilme tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını bilmelisin.
    sana öğretilen her şeyin,
    kendini feda etmen için öğretildiği bilmelisin… ve benim kadar bencil olsaydın,
    hayatını, sadece özgürlüğünün bi gram bile kısıtlanmaması için feda etmen
    gerektiğini bilirdin.
    kaybedecek hiçbir şeyi
    olmayan insanlardan sistemin korktuğunu biliyor musun?
    ölümden korkmayan
    insanlardan sistemin korktuğunu..
    öldükten sonra bir
    hayata inanmayan insanlardan korktuğunu…
    ölmeden önceki
    hayatını, sadece ‘kendi’ inançları doğrultusunda yaşamak isteyen insanlardan
    korktuğunu…
    boyalı basının, asla
    görmemenizin istendiği şeylerin önünde, bir set oluşturmakla görevlendirildiğini…
    bildiğin her şeyin,
    sana neden öğretildiğinin farkına varman gerekiyor.
    sen bir kuklasın.
    yaşamıyor, yaşatılıyorsun..
    boyalı basın, göz
    boyar..
    hayata siyah-beyaz
    olarak bakmayı öğrenmelisin. onlar beyaz bayrak çekip, teslim almışlar
    fikirlerimizi, siyah bir bayrak ile isyanı simgelediğimizi bil.. ve şimdi siyah-beyaz
    ve kayıt dışı bir yayını okumaya başla. sessiz-sakin-içinden.. şimdilik içinden.
    ama bu fanzin ikimiz
    arasında bir sır olarak kalmamalı. kulaktan kulağa oynamamalıyız.. avazın
    çıktığı kadar bağır!

    1kasım2007