Yazar: girdap

  • ikinci el kitaplar… part 1

    zaman içinde hepsini eklerim. kitapların çoğu kendi kitaplarımdır ve tertemizdir.. açıklamada mevcut detaylar. kışı böyle geçirelim de, sonrasına sonra karar veririk..
    https://www.facebook.com/media/set/?set=oa.2434074253530901&type=3

    https://www.facebook.com/yahyavural/posts/2720249767985401

  • wu tang: an american saga dizisinin kendi hayatım üzerinden düşündürdükleri…

    @page { margin: 2cm }
    p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115% }

    @page { margin: 2cm }
    p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115% }

    henüz dört bölüm
    oldu. hayatımın tamamına, yüzde yüzüne, doğrudan etki eden bir
    müzik türünü icra eden ve yaşantıma da zihnime de, en çok
    damgasını vuran iki gruptan birinin, bir nevi biyografi dizisi.
    diğer grup da the psycho realm. son 13 yıldır keny arkana’nın
    da derinlemesine ilham ve güç verdiğini eklemesem olmaz. her
    neyse.
    burada, diziden
    değil, daha çok kendi başıma gelenlerden bahsetmek istedim. dizi
    orada, isteyen izleyebilir. grup da orada, isteyen dinleyebilir.
    hatta ingilizcesi olanlar, haklarında yayınlanmış ya da grup
    elemanlarının yazdığı kitapları okuyabilir. mesele o değil.
    mesele, benim, maalesef, üzgünüm, o yüzden ilginizi çekmiyorsam,
    dağılabilirsiniz. hiç dert değil benim için tiraj, sıfır dinleyiciye 4 yıl radyo yaynı da yaptık zamanında, gerçekten sıfır!

    kendim için kendime yazıyorum. anı
    mahiyetinde. düşüncelerimin metinsel olarak anısı. ilk
    yayınlarımdan birinde, “kendi üzerime yazılıyorum ve kimse
    farkında değil bunun” demiştim, önemli olan da birinin farkında
    olup olmaması değildi. insan, kendinin, kendi ‘kendi’nin, kendi varlığının,
    varoluş nedenlerinin, farkında ise, gerisi hava civa.. kitle de,
    çevre de, dünya da.. geçelim..

    kuruçay da büyüdüm,
    izmir’de. yani çingene mahallesi. yani bir nevi getto. yani bir
    nevi, uyuşturucunun, kadın ticaretinin (ki bu tanımlamayı
    sevmiyorum ama durumun tabiri literatürde bu), silah ticaretinin,
    hırsızlığın, hiç sebepsiz yere adam vurma ya da yaralamanın,
    her gün istisnasız her gün çıkan kavgaların; kuruçay’ın
    dışında da, hilal, boğaziçi, levent, tepecik, zeytinlik,
    gültepe, toros, mersinpınar, vs vs geniş bir alana yayıldığı
    bir bölge de.
    çocukluğumda,
    galiba babamın beni yetiştiriş tarzı nedeni ile ve annemin
    dominantlığı aşan korumacı ve kaygılı yapısı nedeni ile,
    “pisliğe” (!) geç battım. çok geç sayılmaz aslında, on
    altı. öncesinde, başlama yaşı beş altı yediye kadar düşen
    alkole de sigaraya da bulaşmadım. arkadaşlarım ortaokulda
    biraları götürürken, ilkokulda tuvalette sigaraları içerken;
    ilk biramı onaltı yaşımda, lise ikide, 1998’de, alsancak kilise
    sokağında, ilk sigaramı da, lise bittikten sonra, dayı zoru ile
    dershaneye gönderilirken içtim, 1999’da. sonrası peşi sıra
    geldi. geldi çünkü futbolcu olmaya kafayı takmıştım. olamadım.
    oldurtmadılar. ailem de, sporculuk sistemi de. gezmediğim kulüp
    kalmadı izmir’de, beş yaşımdan 15 yaşıma kadar. hepsinde çok
    beğenildim. ileriye dönük sağ bek. en son bucaspor genç
    kadrosuna alınacak oldum, lisanslı olarak. okulumdaki dersler
    -meslek lisesi, çınarlı e.m.l- akşam 17’de bittiği ve
    antremanlar da çok daha erken bir saatte, öğleden sonra başladığı
    için, olamadı. okulu bırakıp seneye yarım gün bir liseye
    başlasaydım olucaktı. ailem izin vermedi.
    iyi mi oldu kötü
    mü? hayatımı bu şekilde değerlendirmedim hiç. geçmişe bakarak
    kıyasladığım hiçbir şey olasılık olmadı. tek bir şey
    dışında keşke dediğim hiçbir şey de olmadı ve o keşke de çok
    kişisel olan, hayatımın yönünü de zerre değiştirmeyecek bir
    mesele.
    sonra, had safhada
    parasızlık süregiderken, cigarasından, kimyasalına da
    bulaşmışken, bir yandan da fanzin basmaya çalışırken, okula
    yayan gidip gelmeye başladım. sadece okula değil, her yere,
    aklınızın alabileceği her yere. uzak ilçeler hariç. iki saat
    yürüme mesafesine kadardı zaten takıldığım en uzak yerler.
    gidiş geliş yol parası, on, on beş kopya fanzin yapıyordu o
    dönemlerde. çünkü ailemin kimi zaman sabah çayına şeker alacak
    parasının olmadığı günler geçiriyorduk, hala geçiriyoruz,
    değişen bir şey yok. sonra okulda, torbacılığa başladım.
    rahattı. 4 yıl boyunca, hiç kimse bilmese de, el altından,
    eczaneden aldığım bir takım ucuz ve kafa yapan hapları,
    hollandadan geliyor diye, minik bir poşete koyup, fahiş fiyata
    sattım, bu konuda çaylak olan tiplere. 2002 sonbaharı, tüm
    kimyasal ve cuvara kullanımıma, çok ağır bir psikoz atlatmam
    nedeni ile son vermiş olsam bile, hap ve cigaraya meyilli tiplere,
    el altından satışa devam ettim. benim kullandıklarımı
    satmıyordum, çünkü onlar zihinsel yapının ebesini sikiyordu ve
    eczane fiyatı da, mahalledeki torbacı arkadaşlarıma göre fiyatı
    da pahalıydı. ucuzları satıp pahalıları aldım. uyuşturucuları
    ve uyarıcıları bırakınca da, o parayla fotokopiksel
    faaliyetlerimin baskı sayısını çoğalttım. çoğalttım ama
    çoğu baskı elimde patladı. 100 kopya işi, üç kişi para ödeyip
    alırsa, patlar.
    sonra? sonra
    askerlik. sonra geliş, iş hayatı. gelen parayı evime fotokopi
    özelliği olan yazıcı, kesmek biçmek için bir sürü yayın, pc,
    ve alet edavat ile fotokopiye harcadım. sonuç? 80 bastığım iş,
    ücretli olarak 2-3 kopya gidiyor, sonra elimde patlayanları yolda
    ona buna beleş veriyor, ya da kafelerin masasına otobüs vapur
    koltuklarına bırakıyordum.
    sonra zaman geçti.
    kafam fabrika hayatını kaldırmamaya başladı. bir buçuk yıldır
    kaldırmıyor. iş aramıyorum. bu anlattığım süreç içerisinde
    de, 20 yıldır hemen hemen her sene, fırsat buldukça, işporta
    tezgahı açıyorum. fanzinler anlamında o da boktan. o kadar boktan
    ki, kendi işlerimi alan yok. başka fanzinler gidiyor arada,
    benimkiler beleş değilse, ıh ıh.. beleşse de, okuduklarını
    düşünmüyorum, öyle bir göz atıp geçiyorlar. yüzde doksan
    dokuz böyle yapıyor. hatta eve dönüş yolunda bir yerde
    unuttuklarına da çok şahit oldum. ionia cafede masa da, tiryaki
    kedi cafe de, masada, işporta dönüş yolumda beleş verdiğim
    insanların sokağa attığını bile gördüm. hem de defalarca. eve
    dönüş yolumuz aynıymış demek ki, bir saat sonra ben topluyorum
    tezgahı, bi bakıyorum eve giderken, kağıtlar orada burada. hani
    zımba kullanmıyorum ya ben yıllardır. bunu da sorun eden yığınla
    insan çıkıyor ya karşıma. nedenlerim çok derinlerimde saklı.
    zımbayı sikeyim.
    her neyse. şimdi,
    mesele neydi? mesele falan yok ortada.. paylaştığım işportamızın
    koruyucusunun, (gerçekten iki yıldır öyledir) fotoğrafına,
    ürettiğim işten çok daha fazla ilgi geliyorsa, bugüne kadar (98
    yılından beri işlerimi internette yayınlarım) tek bir insan
    hariç, ücreti mukabilinde sipariş vermedi ise, işportayı netten
    görüp tek bir insan hariç tezgaha gelen olmadıysa, yayınladığım
    pdfleri, işleri, şunları bunları, tek bir insan basılı olarak
    talep etmedi ise, üzerine sub press’den basılan, kardeşim efe tuşder ile
    ortak yazdığım öyküme bile, beş altı kişi, “abi pdf’si
    varsa atar mısın” dedi ise.. ki cevap bile vermedim onlara.
    çünkü; mottolarımızdan biri, “pdf isteyene mdf veriyoruz,
    kafaya kafaya” idir.
    o yüzden, zaman zaman, işlerimi, korku parkı
    istasyonunda, zaman zaman cafe quartet ve kabuk kitap evinde
    bulabilirsiniz. böylece gerçek hayatın içinde de yüz yüze gelip gözlerimizin içine bakabiliriz.
    ve evet, hiçbiri
    beleş değil. çünkü yenilerini basmam için, en azından
    fotokopiciye benim de, ödemem gereken, atanızın kafasının resmi
    olan kağıtlara ihtiyacım oluyor. ya da tütün almaya. ya da biraz
    zihinsel gevşeme yaşayabilmem için, arada sırada biraz alkole.
    git çalış mı diyorsun? 12 yıl fabrika da çalıştım yavrum,
    yeterli. sonra bakarız bir şeylere. işporta da bir iş bu arada,
    ve sizin sandığınız gibi öyle dünyanın en kıyak ve rahat işi
    falan değil.
    ve evet, hiçbir şey yapmasam bile, balkonumda sigara içip
    yoldan geçen insanları izlerim, gene zamanı öldürürüm. zamanını öldürmeyi seviyorum, inatçıyım bu konuda, bana 16 yaşımda “boşa zaman harcama” diyen dayıma karşı bu inatım! bunu ve bu kadar şeyi, niye yazdığımı anlamanız için, diziyi izlemeniz lazım. izleyin lütfen. sonra gelip eleştiri sunabilirsiniz. ha umursar mıyım? tabii ki hayır.
    o yüzden,
    hoşçakalın, sevgiler..
    girdap zack unthatow

    a.k.a esçûmênto donete sanchez
    a.k.a la espiridion del
    pueblo
    a.k.a virtual cosmos be rodrigo
    ya da kısaca
    girdo
    daha da kısaca gzu

    ya da hiçbir şey demeseniz de olur, zaten sağırım ben, 24 saat müzik dinliyorum, o yüzden duymazsam da mazur görün.. ; )

  • THE LAST DEAD

    işporta’mızın 20. sezonu kapanmıştır. (hayatımın en kötü sokak yılı olduğundan erken kapandı) şubat ortası 21. sezonda, görüşürüz.  adres belli, denkleşilir. eyvallah..

    “Olmaz işte ertelicen her şeyi
    İzmir gibi yerde yaşıyorsan bir de neyse bir
    Boşver iki siktir et üç hüzünü dolayacaksın dile yok
    Yapacaksın ile zor, gelir ise çabalamak”
    “Hiçbir işe yaramayacak isyan misyan etmek
    Sanat burada olmaz moruk İstanbul’a gitcen
    Gidemiyorum hiçbir yere ben aşıkken İzmir’e
    Zorba da bıktı artık çağırmaktan merline
    “Albüm nerde?” diye sorma bana çok bunaldım
    Hatta boğuluyorum artık bağırıyom herkese
    Arıyorken ters köşe ve bulamazken her gece
    Kasvet çöktü üstümüze saçmasapan işlere”
    “Moruk yaşım ilerliyor sıkılıyor canım buna
    Çabalıyor birileri baktığımda aynı hayat
    Sana bir şey diyeyim mi o iş yalan her defada
    Başladığın yerdesin bak, en sonunda kalk
    Toplan git boktanlığa son vermek için
    Çözüm gibi durur ama çok yanacak için
    Maalesef ki bir de temiz değil sicil
    Bana pasladığın o işi ben yapamazdım içip”

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=rugUzCf481Y]

  • yorumlu repost – gürültü ve ritim

    (10 sene önceki bir metin, özel gündemim bunu gerektirdiği için tekrar paylaşam, girizgah yeni)

    girizah: kendini filozof zanneden zizek çakması, ürettiği sözsüz ve “anlamsız” gürültü ve bu tip soundların muhaliflik taşıdığını iddia edip, ritmin gücünü yok sayabilir. ama bence, herkesce anlaşılabilir sade metinlere ve iyi bir his barındıran, enerji ve güç veren ritimlere ihtiyaç var. -depresyona sokan tınılara ya da fabrikalarda 12 yıldır çektiğim makine/insan miksi gürültüsünü sound diye kakalayanlara da ihtiyaç yok. yaptığınız şeyi yazdığınız metni, ürettiğiniz müziği medya ya da iktidar anlamıyor doğru, ama insanlar da anlamıyor, onu napıcaz baby? dünyada ki tüm politik eylemlerde dinlenilen müzik ağırklı olarak rap punk ve metaldir. hayatta ki tek eylemi, okumak ve yazmak olup, sokağı da, tanımayanlar, atıp tutmakta da serbest tabii.. sanat (!) tapıcıları….

    evet aşağıdaki uzun bir metin, doğru. hele ki içinde bulunduğumuz dönem olan “ayna çağı” için.

    ayna çağı diyorum çünkü minik ekranlara hapsolup o ekranda da sadece kendimize bakıyor, profillerimizin rakamsal fonksiyonları ve değeri ile ilgileniyoruz, beğeni / takip / fotoğrafta nasıl çıkmışım şu bu şu bu..

    fanzinci bazı tiplerin bile dillendirip, kapıldığı -ki fanzincinin hız ile işi olmamalı kanımca- “hız çağı” denilen dönemde, uzun metni geç, filmi olan şeylerin kitabına bile ayıracak zamanımız yok. ki hatta kendimiz dışında herhangi bir şeye ayıracak zamanımızın olduğunu dahi düşünmüyorum. hatta bazı arkadaşlarım kendini “geliştirmeye” o kadar kaptırıp, gidiyorlar. bir kısmıda konformizme tabii. 20 sene önce tanıdığın insanların değişimini ve sistem direğine daha sıkı yapışmalarını anlamlandıramıyorsun tabi.. sonra kendi anlamsız uğraşları içinde debelenirken de, anksiyete, depresyon krizleri geliyor. bana hiç bu tip şeylerin gelmeme nedenini anlatamadığım için, kafam sikiliyor üzerine. kendi derdini çözülemez bahşedip, sistem çubuğundan tatmin olmaya çalışıp, üzerine de asıl benim tercih ettiğim hayat ile mutsuz olacağımı düşünür ve bunu da bana söylersen, yolun açık olsun. her neyse.

    neyse ki, e-kitap okumaya ekonomik mecburiyetlerden alıştım da, sorun etmiyorum uzun metinleri. okumayı kast ettim. uzun metin yazma konusunda ultra tecrübem var zaten. repost yapacağım öykü mü denir deneme mi düz yazı mı (türlerler ilgilenmiyorum) benim için normal şartlarım da kısa bile.

    telefondan instagram dahil, bir şey paylaşmak dışında hemen hemen hiç zonksal medya kulanmıyor ve o esnada denk gelirsem de uzun metinlere, kaydedip (bunun her platformda kısa yolları var) evimdeki 21 inch ekrandan bakıyorum. evet benim aynam epey büyükmüş. ama yaklaşık 12 yılını fabrikalarda dolaşarak, kimisinde bir gün kimisinde üç ay, sadece bir tanesinde üj buçuk sene kalınca, paranı da ihtiyaçların doğrultusunda harcaaman doğal. bunu, üç liralık şeylere yürümek zor geldiği veya canı çok çektiği için on lira veren arkidişim özelinde herkese söyleyeceğim ama, ikisi hurda olan 4 fotokopi özelliği olan yazıcımın, üçü de artık işimi zar zor gören iki laptop bir desktopumun olmasının, ve hatta sayısız boya kalemi, normal kalem, marker, her türden kalem kısaca; gazete dergi ansiklopedi kitap -kitaplar 300 tane kaldı sata sata- olmasını ve kitaplar dahil kesip biçebiliyor olmamı şaşkınlıkla karşılayanlara, söylüyorum. “internet kafe gibi evin var.” ofis olarak kullandığımdan olabilir mi oda mı güzel kardeşim? metne geçelim:

    -sunulan hayatlardan muaf olmak-

    1.
    şimdi. düşününce. ortada bir sorun yokmuş gibi geliyor insana. işte, ne bileyim, oturuyorsun evinde, güzel, sigaran var, pekala, paran da gelecek yakında, son iş yerinden alacağın son maaşın da olsa bu, ona da eyvallah, ve her ne kadar kesintiye uğrayacak da olsa bu süreç, düşününce üzerinde, güzel gibi geliyor, içinde bulunduğun zaman dilimi.

    güzel zamanlar. yo hayır, elbette hayatımın en güzel dönemi diyemem ama, şimdilik idare eder. kendini yenileyebilecek bir düzeyde akan, aylaklık hali. sabahlamak. istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak. yaptığın her şeyi, isteyerek yapıyor oluşun. falan filan falan filan. buraya kadar her şey normal akışında seyrediyor, yani her şey normalmiş gibi geliyor sana. hep böyle gidebilirmiş de, gidemeyecekmiş gibi. çünkü sonuç olarak, insanların yaşaması için paraya ihtiyacı var. çünkü, paran yoksa, mesela, ne bileyim, örneğin karnın acıktığında, hatta günlerce yemek yiyemediğinde, evin içinde açlıktan ölebilirsin. dilenemezsin yani sen. anlayabiliyor musun? o yüzden dostum, çalışman gerekiyor. yani bir iş buldun sonuçta. gerçeği kabullen ve anın tadını çıkar bir süre. ne bileyim işte, geleceğe yatırım olarak harcama mesela, içinde bulunduğun anı! bırak aksın. düşünme bile 23 gün sonra neler olacağını. ne olabilir ki? insan kalabalığı sadece. daha fazla insan kalabalığı. sana hayatın hakkında soru sormadıkları, veya “sen neden hiç konuşmuyorsun” demedikleri sürece, bir problem oluşturmayan insan kalabalığı. deniz, kum, güneş. turist, tatil, sıcak. Boş ver yani. Bi defa Boş vermek zorundasın da! çünkü çalışmazsan yaşayamazsın ve yaşamazsan o aklında ki naneleri gerçekleştiremezsin. anlaştık mı girdo? olasılıkları siktir et! daha kötü ne gelebilir ki başına? hâlâ hayattasın ve her şey hâlâ aynı. can sıkıcı hâlâ her şey ve yine de hiçbir şeyi ciddiye almayıp gülebiliyorsun sonuçta, öyle değil mi? o halde boş ver, siktir et tamam mı? tüm olasılıkları siktir et, en alt basamaktasın ve daha kötüsünü bile görsen yılmayacaksın, öğrendin artık bunu, kendini öğreniyorsun sonuçta, o halde pes etme bir daha, gerekirse sıkı bir yumruk at aynaya ama kimseye de kapılma, biliyorsun sonuçta olan biteni, öğrenmiş olman gerekiyor artık yani, salak değilsin, salak olma, kendine gül ve kendi kendine, kendine ağla…

    ***

    ha pardon geldiniz mi, ben de siz gelene kadar kendi kendime telkinlerde bulunuyordum (okuyucularımla konuşuyordum da sayın redaktörüm, aradan çekilir misin? biliyorum “da” ayrı). bugün sizlere bir öykü yazacağım, çünkü saygıdeğer ve (gerçekten saygıya değer) beni seven redaktörüm, benden bir öykü yazmamı istedi. bana dedi ki; “uzun zamandır öykü yazmıyorsun”, ben de ona dedim ki; “sana ne bundan, sen otur boya kalemlerinle oyna.” yok hayır, böyle demedim tabii ki, yazarım bir gün dedim. ve galiba, o gün, bu gün. pekala pekala, öykü şu:

    2.
    evde oturuyordu. evde tek başına. oturuyordu. adının bir önemi yok ama, karakterlerime isim vermezsem içim rahat etmiyor. resimlerine isim vermezse içi rahat etmiyordu! bir düşünelim, stelya desek? “yok beğenmedim.” angelika? “onu daha önce kullanmıştın!” mary? “onu da kullandın.” hmm, bak şimdi buraya takılıp kalırsak öykü akmayacak. “bana bir isim ver lanet olası.” pekala pekala. biraz daha düşünelim. gerçek ismini kullanabilir miyim? “ahaha, hayır asla!” hmm, tamam öyleyse… “son cinsel deneyimini ne zaman yaşadın sen?” hmm, bir dakika benden değil senden bahsedeceğiz öyküde. “iyi işte, sen ismimi bulana kadar senden bahsedelim.” neden merak ediyorsun? “senin hakkında bir magazin programı yapacağım.” ben de senin hakkında bir fanzin yayınlarım. “benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun ama.” anlat o zaman. “ne anlatayım sana, sor söyleyeyim.” hiçbir şey merak etmiyorum ki ben, ne önemi var geçmişte olan biten ebegümecinin, yaşadığın an içinde varsındır, nokta. “sen ismime karar verdin mi?” seni tanımlamakta güçlük çekiyorum. “beni ne kadar iyi tanıyorsun?” tanımaya inanmıyorum ben. kimse kimseyi tanıyamaz. anlattığın kadarını biliyor, bildiğim kadarını seviyorum. sesim geliyor mu? “bi’ saniye, ben geleceğim.” pekala.

    ***

    çakmak-çakmak-çakmak… hayatım çakmak aramakla geçti sevgili okuyucularım. ne kadar itici bir kelime bu. okuyucu! ne demek gerekiyor bilmiyorum. bu, hesap etmediğim bir şeydi. başlangıçta yazılar yazıyordum. ilk yazımı eniştem ölünce yazdım. 14 yaşında olmalıyım. eniştem öldü ve ben bir öykü yazdım onun hakkında. sonra da sobaya attım öyküyü ve o’na söylemek istediğim her şeyi de yakmış oldum böylece. ona söylemek istediklerimi yazmıştım çünkü öyküde. ama, o öldü. o halde, öykü de ölsün dedim. aynen bu şekilde başladı hikaye. alkolikti eniştem. ve kamyon şoförüydü aynı zamanda. teyzemin kocası. bi’ sabah telefon geldi, benim gibi kekeme olan kuzenim arıyordu ve “babam” dedi, “babamı kaybettik, tuvalette ölüsünü bulduk.” şoke oldum o an. ilk kez bir insanın ölüm haberini telefonda alıyordum, hatta ilk kez tanıdığım bir insanın ölümü ile karşılaşıyordum ve üstelik on iüç yaşında olmalıyım. ya da on dört. sonra? sonra ona söylemem gerekenleri yazdım ve yaktım. ve sonra, bu yazıp yakma süreci devam etti zaman içinde. yazdım ve yaktım. yaktım ve yazdım. ilk aşamada yakıp yazmak var aslında. sonra yazdığımı yakıyorum. bu ne demek? bu, şu demek: öncelikle hayatımda ve ruhumda bazı yanıklar meydana geliyor, sonra ben bunları yazıyorum. sonra zaman içinde bu yanıklar beni ölesiye güldürecek kadar komik bir forma dönüştüğü için, bu konuda yazdıklarımı yakıyorum. bir nevi iç boşalma o zamanki yazı serüveni. çünkü konuşabileceğim bir tao’nun parçası, şey pardon allah’ın kulu görünmüyor etrafta. insanların gözlerine bakıyorum sık sık. gözlerinden içeriye. ve hiçbir şey göremiyorum biliyor musunuz? beni dinleyebileceklerini hissettirebilen hiçbir şey göremiyorum. konuşmaya başladığım zaman kekeliyorum (artık kekelelmiyor olsam da o gözler aynı kaldı) ve sonra, ya susuyorum ya da “istersen yaz” istemi ardından, yazmaya başlıyorum. ve dediğim gibi, konuşamıyorum. konuşamıyorum, çünkü kekemeyim. çünkü 2 yaşındayken peşimden bir köpek koştu. ben de korktum. ve sonra dilim tutuldu. sonra ben, on dört yaşımda eniştemi kaybettim. ve devam ettim kaybetmeye insanları. başlangıçta önemsiyordum bu durumu. insanları yani, seviyordum lan ben seni ey insan ırkı… sonra? sonra nefret etmeye başladım. kendime olan nefretimi onlara yöneltip, onlara olan sevgimi içime hapsettim. ve bir de baktım ki, benden nefret eden herkes, beni sevmeye başlamış. neler oluyor böyle? pekala pekala. yazarlık serüveni böyle başladı yani. geçenlerde sormuştu biri, ben de, belki başkaları da sorabilir bir gün diye, yazı içinde cevap verdim o arkadaşa.

    ***

    “geldim.” hoş geldin. “n’apıyorsun sen?” hiç. “gene kendinden bahsediyorsun değil mi?” sıkılıyorsan susabilirim. “bozulma hemen.” bu bozulmak lafından nefret ediyorum, ama zamanla öğreneceksin beni neyin sinir edebileceğini. “sahi ne sinir eder seni?” sigarama karışılması mesela. “başka?”. odamdaki eşyalarımın içine karışan yabancı maddeler. “yani?”. yani odamdaki herhangi bir şeyin yeri değişirse veya benim dışarıdan çekip sokmadığım bir şeyi odamda bulursam, ya da benim haberim olmadan odamdan bir şey dışarı çıkarsa, kızarım! “vaow, kızarsın. kızdığın zamanlarda nasıl davranıyorsun?”. hey bak, burada yazar olan benim, tamam mı? senin hakkında bir öykü yazmaya çalışıyorum, susar mısın biraz! “hayır efendim, tanıdığım girdap kendisi dışında kimseye başrolü kaptırmaz bir öyküsünde, o yüzden benim üzerimden kendini anlatman yerine, sorularımı cevaplamaya devam et. çünkü biliyorum ki yine kendinden bahsedeceksin.” bir başkasını bu kadar iyi tanısaydım, kendimle ilgili bu kadar çok konuşmazdım, demiş thoreau ki ben kendimden ya da başıma örülen çoraplardan yola çıkarak bir takım durumları anlatıyorum. Her neyse pekala, sor o halde. “kızdığın zamanlar n’aparsın?” bir drakulaya dönüşüp beni kızdıran insanları ısırırım. “bunun gerçek olmadığını biliyoruz oğlum, kıvırma.” pekala. kızdığım zamanlar öfkelenmem. “nasıl yani?”. yani delirmem, agresifleşmem, sana gerçek hayatın içinde aşırı sakin olduğumu söyleyebilecek ve bu yüzden de beni eleştirebilecek otuz kadar arkidişin telefonunu verebilirim. sadece olayı anlamaya çalışırım. beni kızdıran şeyi ve bunun bir tekerrür olup olmadığını. “tekerrür derken?” yani bir kişinin, bana yapmasını istemediğim bir şeyi, ikinci kez yapıp yapmadığı durumu. “hmm, tekerrür ediyor diyelim ki.” o halde, bu durumun farkında olunarak meydana gelen bir eylem olup olmadığına bakarım. “hmm, anlıyorum, devam et.” sıkıldıysan kesebilirim. “seni ben bi’ keserim şimdi, anlat işte oğlum, dinliyoruz, sıkılırsak söyleriz herhalde.” pekala, eğer bilerek ve kızıp kızmayacağım önemsenmeyerek yapılıyorsa, gerçekten o zaman patlarım, çünkü benim yaşama alanım içinde hiç kimse hiçbir şeyime karışamaz. “büyük konuşuyorsun.” son işimi bırakmamın tek bir nedeni var. o da, sorumlu bir herifin ‘geleceksin işe-izin yok’ demesi.. üstelik, izinli olmam gereken bir günde bana mesai yazıldığından dolayı, izinli günüme izin istediğim için. “bu kadar ani kararlar almamak gerekiyor bence.” ben ani kararlar almam, kızma evresindeki olayı değerlendirme sürecimi baştan anlatmamı ister misin? bu sürecin de, zihnimde hızlı bir şekilde sonuçlandığını ekleyeyim ayrıca. “tamam tamam, anladım, bir saniye geliyorum ben.” pekala..

    ***

    öhöm. var olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır sevgili okuyucularım. bu arada size “okuyucu” diyorum diye kızıyor musunuz? ama “okuyucu” yerine, daha güzel bir kelime bulamadım henüz ve ben de örneğin geppetto’nun sıkı bir okuyucusuyum, o da benim sıkı bir okuyucum. bu beni rahatsız etmiyor, ama rahatsız olan varsa, ya şimdi konuşsun ya da ömrünün sonuna dek sussun. geçmişe dair sonradan dile getirilen rahatsızlıklar çok can sıkıcı olabiliyor çünkü. ne diyordum? var olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır. saçının rengini belirlersin, işte ne bileyim, ağzına bir sigara koyarsın, kepçeydi dersin, falan filan falan filan. sorun olan şey, gerçek bir karakteri, öyküde kullanmak. mesela henry’yi ele alalım. henry isimli karakterimi. onu kurgulamak kolay oldu. sünepe, çekingen ama bencil bir herif. herkesin nefret edebileceği kadar bencil, ama aynı zamanda acıyabileceği kadar da zavallı. gerçek hayatta, çevremde böyle bir herif olsaydı, onu da yazardım elbette, ama sonra o kişi ile aramdaki ilişki ne yöne doğru kayardı bilmiyorum. yani o insan, öyküdeki kendisini okuduktan sonraki evrede demek istiyorum. ki bu şekilde kaybettiğim insanlar da oldu. yeliz mesela. gerçek adı gonca. yok lan gonca değil şaka yapıyorum, gerçek adını siktir edin bence. yeliz diyelim biz. yeliz bir gün telefon açtı ve “siteye eklediğin öykümü okudum” dedi, öykümü dedi yani, o’nunmuş gibi, ağzıma sıçtı ve hayatımdan çıktı. ben de rahat bir nefes aldım böylece, çünkü yapışkan insanlardan hazmetmiyorum, onları nasıl kovabileceğimi de bilmiyorum. yazıyorum haklarında üç beş gerçek boyası, kendileri çıkıp gidiyorlar. yazı, güçlü bir silah yani. özellikle sıkı bir hayran kitleniz ve şizofren bir ruhunuz varsa, göründüğünden çok daha güçlü etkiler doğurabilir yazı. mesela ambjörnsen, hakkınızda, ne kadar adi ve şerefsiz bir iki yüzlü olduğunuzu anlatan bir roman yazsa, haliniz n’olur? yani yakın çevrenizde yaşayan bir yazar, yine yakın çevrenizde yaşayan bir insanla ilgili yaşadığı aşk hikayesini, gerçekçi bir dil ile anlatsa, neler olur… yazı dünyanın en güçlü silahıdır. ama şimdilik kapitalizm, uçaklarla ve medyayla ve ekonomiyle saldıra dursun. yakın gelecekte, dipten çok güçlü ve organize bir isyan doğmayacak olsa bile, partikül halinde meydana gelen isyan dalgaları, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. palahniuk için, “iyi ama o çok popüler” diyorlar. lan yarak kafalılar, adam daha çok kişiye derdini anlatabiliyor işte, daha ne istiyorsunuz? ha bunun sonucunda biraz daha fazla para mı kazanıyor, biraz daha rahat bir yaşam mı sürüyor? size ne bundan, hala zihinleri değiştirebilecek cümleler kurabiliyor mu? (gelecekten edit: artık kuramıyor-2019) hissettirebiliyor mu yaşadığımız topluma olan öfkesini? siz ona bakın. çünkü öfkeyi hissettirebilmek önemli. dünyanın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olduğumuzu dile getiren öfkeyi. öfke önemli. öfkelenmezsek, kapitalizm bizi öldürmeye devam edecek. belki bu savaşı kazamayacağız, ama bize önerdikleri gibi diğer yanağımızı da çevirmiş olmayacağız. çünkü cennet diye bir yer yok. çünkü tanrı diye bir şey yok. çünkü sadece insan denen bir varlık var ve mantık denilen olgu, eğer bencillik ve açgözlülükten arındırılmazsa, hayatta kalma şansımız gittikçe azalacak. azalacak, azalacak, ve bir gün, öncelikle hayvanların nesli tükendiği için, sonra bizim de neslimiz tükenecek. peki çok mu önemli, diyebilirsiniz bana, insan soyunun devamı? bunu bilmiyorum dostlarım. bu kapitalist düzenekte devam edeceksek daima, ben bir uzaylı istilasına razıyım. çünkü sonuçta bu şekilde devam ederek kendi dünyamızı istila etmekten başka bir bok yemiyoruz. sonuç olarak, evet, insan denilen olgu önemli, ama bu soru, “nasıl bir insan” ön takısı ile sorulunca anlamlı olabilir. ütopya, dediğinizi duyar gibiyim. ama düşününce, bu şekilde yaşıyor olmaktan da hoşnut değilim. çalışmak, çalışmak, boktan işlerde hayatını harcamak, boktan insanlarla muhatap olmak zorunda kalmak, merhaba demek, nasılsın demek, cevap alamamak, otobüste bir tipin ter kokusu ile burun buruna gelip bağıramamak, her gördüğü kediye taş atan bir çocuğa karışamamak, karıştığın anda camdan kafasını sarkıtan annesinden azar işiten taraf olmak, sonra bir ineğin makineleştirilmesi mesela, seri üretim halinde hayvan imal etmek, sonra onları seri bir tüketim bile yapmadan pişirip çöpe atmak, sonra mesela, örneğin bir kaplanın derisini soğuktan korunmak için değil de gösteriş için harcamak, sonra bir kuşu odanda ötüp dursun diye yakalamak, vesaire, vesaire, vesaire.. örnekler çoğaltılabilir, anlattığım şeylerden dolayı bir gün bana dava da açılabilir. ya da beyaz bereli bir denyo beni sırtımdan vurabilir. ama bu kadar basit değil diye düşünüyorum hâlâ, bu kadar basit değil hiçbir şey.. hrant dink bizi izleyip ağlamamalı diyorum mesela, gittiği tarafta, o taraf denen şey de eğer varsa, diğer taraf yani.. var mı acaba? bu neyi değiştirir söyler misiniz? diğer taraf? ölüm sonrası? neyi değiştirir? diyelim ki size bir kral, “80 sene götümü yalayacaksın, sonra sana sonsuz ve harikulade bir hayat vereceğim” diyor, eee? yalayacak mısınız yani? ben yalamazdım! görünmez kahramanlar ürettiler bize daima. günün birinde gelecek olan kurtarıcılara inanmamızı istediler. mesih gibi mesela. ama yok öyle bir şey. yok, çünkü ben biliyorum olmadığını tamam mı? burada anlaşalım! öncelikle bu noktada anlaşmamız lazım, bir kurtarıcının gelmeyeceği konusunda. 1900’lerin başlarında şekillenen yeni sistemi, tek bir kurtarıcının alt etmesi mümkün görünmüyor. o halde n’apalım? kendimiz olmakla başlayabiliyoruz olaya. kendimiz olmak, bize başkalarının da kendisi gibi olma hakkını tanımamıza yol açar bir defa, ütopya olarak nitelenen özgürlüğün temeli de bu noktada başlar zaten. ben çok fazla kitap okumadım, teoriyi konuşmuyorum size, yaşamsal deneyimlerimden yola çıkıyorum, hepsi bu, ve terimsel veyahut ansiklopedik bilgiler konusunda tamamen çuvallayabilirim ama, gerçeğim gerçek olarak kalmaya devam eder daima, 14 yaşındaydım sigortam yandığında! anlamıyor musunuz hala? On dört yaşında bir çocuk neyi nasıl bilebilir ki? ama sigortam yandı işte. sonra da ben yazıp yakmaya, sonra da yakmayıp yayınlamaya başladım. sonra başkaları yakmaya çalışır, ne de olsa, dedim. dedim ve şimdi bir sigara yakacağım. siz de içebilirsiniz eğer isterseniz, sigara kapitalizmin “bug” olan tüketim nesnelerinden biri. yani bizi çalışamaz duruma getirdiği ve onlara maliyet anlamında, göründüğünden daha pahalıya patladığı için, diyorlar ki; sigara içmek öldürür. hayır efendim! kapitalizm öldürür. nokta!

    ***

    “hah, geldim” hı hı.. “nerde kalmıştık?” ben de. “ne diyordun en son” ne bileyim yahu. “ben bi’ sigara içip sonra film izleyeceğim girdap.” nasıl istersen. “tamam. ismimi buldun mu bu arada?” yok hayır, düşünmekteyim hâlâ. “düşün bakalım.” buldum lan, büyücü diyeceğim sana. “tamam, bu olur, ben bi’ film izleyeceğim, sen yaz, okurum sonra.” keyifli izlemeler sana. “sana da kolay gelsin, hoşça kal.” görüşürüz sonra, hoşça kal..

    ***

    nerde kalmıştık pek sevgili okuyucularım? geyik yapıyorum, ciddiye almayın, ben de yazar değilim aslına bakarsanız, yazıyorum sadece, aklıma ne eserse. siz de okuyorsunuz. siz yazıyor olsaydınız, ben de okurdum sanırım. ama biraz problemlerim var internetten bir şeyler okumak konusunda. özürlüyüm yani. benim gibi monitörden okuma özürlüler için de fanzin yapıyorum işte. sonra n’oluyor? hiç. hiçbir şey olduğu yok, her şey aynı sıradanlığında, hatta gittikçe sıkıcılaşan, sıkan sıradanlığında sürüyor. değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş. değişim denilen olgunun nasıl bir şey olduğu konusunda bazı fikirlerim var, ama onu da sonra anlatırım. karakterimizin adını bulduğumuza göre, dilerseniz, söz verdiğim gibi, öykümüze başlayalım.

    3.
    büyücü adında bir kadın. insanlarla konuşmuyor. adı büyücü ve insanlarla konuşmuyor. ağzı dikili. kimin diktiğini bilmiyoruz. sadece dikili olduğu bilgisi geçilmiş kayıtlara. dikmek zorunda da kalmış olabilir birileri, zorla dikmiş de olabilir. ilk kısım daha doğru gibi geliyor bana. küsmüş olmak belki. yo hayır, küsmemiş ama korkmuş. kendini ele vermekten korkmuş. ve dikmiş ağzını. konuşmuyor. insanlarla konuşmuyor. sadece hayvanlar. sadece hayvanların o’nu anlayabildiğine inanıyor. zack’in dişi versiyonu bir nevi. zack kim mi? post-girdap, zack olabilir. umarım olmaz ama. neyse, biz girdap’ı siktir edip büyücümüze geri dönelim. büyücü bir kadın. ama öyle sihirli iksirleri falan yok bu kadının. kafasında kukuletası da yok, cadılar gibi. son derece sade giyinen ve pek fazla makyaj yapmayan bir büyücümüz var. “sade giyinen” kısmını, değişik varyasyonlarda algılayabilir zihnimiz. sadece giyinen diyelim biz. sevdiği şekilde giyinen, sevdiği şekilde davranan, sadece sevdiği insanlarla konuşan, evinden zorunlu olmadıkça çıkmayan ve genellikle kedilerle konuşan bir büyücü söz konusu. ama aslında büyü yaptığı falan yok. sonra bu büyücü, internet üzerinden, çalışmalarına değer verdiği bir sürü insanın, kendisi tarafından takdir edildiğini fark etmesi için, birkaç tuşa basıyor bazen. hatta arada sırada, konuşmadan, iç dünyasını gösteriyor bazı alanlarda. sonra o insanlardan bazıları, bu büyücüye, çalışmaları ile ilgili geri bildirim mesajları atıyor. bu mesajların bazılarını cevaplıyor büyücümüz, bazılarına da zamanı kalmadığı için yetişemiyor. sonra sonra, bu büyücümüz evde tek başına yaşıyor. başka bir insan yok evde. arada bir gelip giden iki üç insan dışında, evine kimse giremiyor, çünkü sevmiyor insanları. sevmemekte haklı da aynı zamanda, çünkü insanlar çok düşüncesiz ve sorumsuz olabiliyor. çünkü insanlar pis olabiliyor, çünkü insanlar başka insanların evlerinde, kendi yaşama alanındaymışçasına sapıtabiliyor ve bazı insanlar gerçekten ölmeli. hepsi değil, ama çoğu ölse veya kısırlaştırılsa iyi olur. hayvanlar yerine insanlar kısırlaştırılmalı bana kalırsa. yani kendime tutuyorum mikrofonu şu anda, girdapoza, girdapolog diyor ki: “insanlar iki türdür ve birinci tür çoğaldığı için kapitalizm hüküm sürüyor.” sonra bir tane denyo diyor ki: “girdap sen faşist misin?”, ne alakası var lan. başka bir denyo, “girdap kapitalist bir pezevenksin” diyor. pezevenk olduğum doğru, her ne kadar orospu olmasa da zihin akışım, ben onu satıyorum insanlara, başka satacak bir şeyim de yok aslında ama… bir de zamanımı pazarlayıp çalışmak zorunda olduğum için diyorsan kapitalistsin diye, eyvallah diyor ve büyücüme geri dönmek istiyorum ben. hakkımda yalan yanlış yorumlar yapan insanlara, ne düşündüğümü özel diyaloglarla açıklama taraftarı değilim çünkü. on bin küsur sayfa şey yazdım bugüne dek, bir de üzerine bire bir diyalog kurup laf satamayacağım. üzgünüm. büyücü demiştik. büyücümüz aynı zamanda bir hayvansever, ateist ve aynı zamanda sosyalist. yani tam da bu toplumun nefret edip, üzerine basmak istediği insan türlerinden. o yüzden evden dışarı çıkmıyor olmalı? yok hayır, nedeni bu değil. korkmuyor yani düşüncelerini açığa vurmaktan aynı zamanda da. cesur bir büyücümüz var elimizde. c

    devam edelim. büyücümüz geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyor ve…

    ***

    “girdo orda mısın?” hı hı, yazı yazıyorum, film bitti mi? “tamam yaz sen, bitti evet.” ara verdim şimdi yazıya. sonra devam edeceğim. “hmm, devam edebilecek misin?” bu kez devam ederim, parça parça yazıyorum, şarkı ve sigara molalarını uzatarak balkonda, sorun olmaz yani. “yalan söylüyorsun, ama neyse.” kurduğum cümleler için yalan söylediğimin düşünülmesi beni üzen bir şey. “sahi, seni ne üzer bu hayatta?” türümü düzen her şey üzer. “türünü mü? ben insan değildim, unuttun mu? türüm ne ise, o’nu, o türe özdeş tüm canlıları yani. tüm hayvanlar ve insanların çok az bir kısmı bu türü kapsıyor. “vaow, güzelmiş bu.” güzelimdir, evet. “kendini çok önemsiyorsun değil mi?”. bu nerden çıktı şimdi? “sürekli kendinden bahsediyorsun.” bu tavrından sıkıldım ama… kendimle oyun oynuyorum ben, kendi zihnimin içinde bir lunapark var, ve o lunaparkta dolaşmak beleş olsa da, herkes eğlenemiyor. “hı hı”. çünkü herkes arzularına kapılıp gitmiş bir durumda ve menfaatleri dışında bir şeyi önemsemiyorlar. “insanlar gerizekalı abi ya.” evet haklısın, gerizekalılar. körler de aynı zamanda. gerçek olan her şeyden korkuyor insanlar. düşünsene, ben öykümde mastürbasyon yapışımı anlatıyorum diye, “midem bulandı okuyunca” diyor bir herif. bu ne lan, sen hiç aletini eline alıp sıvazlamıyor musun? bunun neresi mide bulandırıcı. gerçek bu, iç organlar gerçek, iskeletler gerçek, kafadan vurulup öldürülmüş insan cesetleri gerçek, kolu bir bombanın etkisi ile koptuğu için sakat kalmış insanlar gerçek, çocukken amcası tarafından tecavüze uğradığı için intihar eden kızlar gerçek, konuşabileceği bir fare bile bulamadığı için intihar mektubu yazıp dördüncü kattan atlayanlar gerçek, gaz odaları gerçek, idamlar gerçek, savaşlar gerçek, asgari ücret gerçek, homoseksüeller gerçek, transeksüeller gerçek, fahişeler gerçek, hırsızlar ve katiller gerçek, tecavüz gerçek, ensest gerçek, çocuk tacizi gerçek, kadın düşmanlığı gerçek, kadın cinayetleri gerçek, hayvan katliamları gerçek, insan katliamları gerçek, küfür etmek gerçek. öfkelenmek, kızıp bağırmak, ağlamak, duvarları tekmelemek, bir odada tek başına saatlerce ağlayıp sonra da sızıp kalmak gerçek, neyinden rahatsız oluyorsunuz gerçek olan şeylerin? gerçek olabilecek her şeye neden “ütopya” deyip pes ediyorsunuz? kurgusal gerçeklik mi mutlu olmak için tercih ettiğiniz şey? bu durum sizi tatmin ediyor mu gerçekten?

    televizyon, evet. orası, bize sattıkları kurgusal gerçekliğin bir parçasını oluşturuyor. televizyonda gerçekler olamaz, mesela çocukların ruh sağlığı açısından küfür edilemez televizyonda, ama stadyuma 18 yaşından küçükler girebiliyor. çok güzel kandırılıyoruz ve bunu hak ediyoruz biliyor musun? çünkü aptalız. aptalız çünkü, kandırılmaya doymadığımız için gidip aynı manyaklara bir daha oy veriyoruz. umut etmek, düş görme süresini uzatır. bu kadar basit. o yüzden, gerçek olan her şeyi yazıyorum ben. çünkü bir defa, ben gerçeğim. “neden sürekli başına gelenleri yazıyorsun girdap” diyor bir denyo. çünkü başıma gelen her şey gerçek. anlıyor musun? gerçekleri yazıyorum ben. ah evet, çok klişe bir slogan oldu bu. ama slogan falan değil o bebeğim. sloganlara ihtiyacımız yok. sokak edebiyatı’nın bir slogana ihtiyacı yok. sokak edebiyatı’nın, gerçek ve samimiyet dışında hiçbir şeye ihtiyacı yok. layne gidip, bok içinde kültürlenebilir! ama girdap, onu hapsettikleri zihinsel tünellerinden çıkıp, bildiği her şeyi anlatacağına dair yemin etti. o yüzden, sokak edebiyatı popüler olursa mutlu olacak girdap. çünkü popüler olabilen işlerin, arada sırada alt kültürlerden yükselmesi gerekiyor. ama, bu popülerleşme esnasında, sistemin kancalarına takılıp, kendini pazarlamaması gerekiyor. anlayamadığınız şey bu sizin! daha bi’ seksen bin sayfa da yazsam anlamayacaksınız. o yüzden gidip, simitçi hurşit’e turşunuzu satmaya çalışın. ama bu esnada, benim işime de burnunuzu sokmayın! çünkü, burada her ne kadar zihinsel bir akış da olsa, aynı zamanda zihinsel bir bütünlük de var! ve o bütünlük, bütün olarak suratınıza patlarsa, kalıcı etkilere neden olabilir. hatta bu etkiler, çevrenizdekiler tarafından fark edilebilir de olabilir. hatta, hayatınız boyunca onaramayacağınız şekilde, özgüveniniz yok olabilir. o yüzden gidip bir şey üretmeye çalışın önce, sonra dilerseniz gelip küfür etmeye, ardından da pişman olup götümüzü yalamaya devam edebilirsiniz. sorun değil, ben gerektiği zamanlarda sağır, dilsiz ve kör taklidi yapabiliyorum, ve böyle zamanlarda duvara konuşuyor olmanız mümkün. çünkü girdap dilerse, duvar gibi bir yüz ile donuklaşıp, saatlerce susabilir. kusura bakma ya büyücü, kaptırıp gittim ben, orda mısın? “dinliyordum ben, devam et.” bitti. “söylediklerinde çok haklısın.” haklanmalıyım öyleyse.. “ehaha.” neden gülüyorsun bakayım? “sana ne oğlum.” peki, tamam bana ne. “ehah, hemen de küsüyorsun.” Küsme huyum yok benim.. “ben yatacağım girdap”. ben de yatacağım. var mı diyeceğin bir şey? “yok ya, bi’ sigara daha içip yatıyorum.” ben de bir sigara içip yatayım, zaten başka bir şey yapmıyoruz, çay-sigara-çay-sigara. mide kanserinden ölen insan sayısı kaç acaba? “kendine dikkat etmelisin.” artık ediyorum biliyor musun? “hı hım. Güzel.” evet güzel. “hadi yatalım artık, sabah oldu.” oldu evet, öyleyse görüşürüz sonra. iyi uykular sana büyücü. “sana da iyi uykular girdap, hoşça kal.” hoşça kal…

    ***

    ne diyordum? kısaca.. yani kısaca.. demek istediğim, kısaca… hayatınızın içine edebilirler, sizi ölümle tehdit edebilirler ve bunu yapmaya hakları olmasa bile, hak anlayışını bile tersine çevirebilecek kadar güçlüler. websiteleriniz engellenebilir. Kitaplarınız toplatılabilir. Ne giyeceğinizi ne yiyeceğinizi ne zaman kiminle ne kadar süreliğine görüşebileceğinize karışılabilir. günün birinde yaşamanızı bile engelleyebilirler. ama düşününce, yaşanılmasına izin verdikleri alanın, yaşam olarak görülemeyeceği de ortada. üniversiteye giderken, bir sınavda, hocasına tilt olduğum bir dersin sınavında, test kağıdına “seçmek istediğim cevap, hiçbir zaman şıklar arasında olmadı. ben de hiçbir zaman bana sunulan şıklar arasından bir şey seçip, buna da şükür demedim.” yazıp çıktım. inanmıyorsanız okul arşivine veya hocanın evine baskın düzenleyebilirsiniz. duruyor mudur o kağıt parçaları hâlâ? hiç kimse için değerli olmayan bir şey, yine de size değerli geliyorsa, peşinden gitmek gerek sanırım o değerin. o yüzden müzik yapmaya, resim yapmaya, yazı yazmaya, veya bütünüyle yaşamaya, çıkar gözetmeksizin devam etmek gerekiyor bence. sadece bence böyle bu.. kimseye öğüt verecek değilim. ben böyle yapıyorum, “bence böyle” diyorum. size gerizekalı gibi görünüyorsam, gülüp geçiyorum. sonuçta ben de size gerizekalı diyorum, siz de gülüp geçiyorsunuz.. anlatabildim mi? şimdi gidip uyuyalım.. ama önce bir sigara içmeliyim, zihnim bu stresi başka türlü kaldırmıyor. umarım akciğerlerim dumanımı daha 40 yıl kaldırır. eyvallah!

    8 nisan 2009



    not: başlık, “farazi&kayra” isimli rap grubunun, “şevket hamdi tan” isimli şarkısından türetilmiştir… şarkıdaki şu kısımdan: “inanmadım, mümkünatı yok inanmadım, hayatlarıyla geldiler de yine de bıkmadım, çünkü ben, nemli bir tavan dikizledikçe, hayattan hep muaftım!”
  • yeni fanzin projesi: MalAklar topluluğu

    MalAklar topluluğu” adında bir fanzin yapmaya başladım üç gün önce..
    içerik şu: sosyal medyada, bir tür kitlesi olan, ya da eş dost ivlenmesi yaşayan veya şair/yazar SINIFI MalAklarından oluşan printscreenlar.
    bunların en büyük ortak özellikleri ise, eleştirye ya da taşak geçilmeye tahammülleri olmayıp, yapılan bu tip bir yorumu silerek, bu yorumu yapan kişiyi de banlamalarıdır. hatta bunun için de telefonlarının her türlü bildirimleri bildirim ışıkları bildirim sesleri açıktır ki, mazallah gözden kaçırırlar filan, bu tip bir yorumu..
    MalAk’ların en büyük ikinci ortak özelliği, zirve yapmış egoları ve “ben bilirim” “benim dediğim doğrudur” kisvesi altında fikir üretmelidir.. en büyük üçüncü özellikleri ise muhaliif zannedilen duruşlarının altında faşizan bir bilinçaltı barındırmalarıdır..
    ve ne yazık ki, bunu yapan eğer bir sanatçı/şair/yazar SINIFINA mensup kişi ise, kimsenin bu durum umrunda olmaz, çünkü daha önce de dediğim gibi:
    -algı düzeyleri ve karartma-
    insanlar sizin nasıl bir insan olduğunuza değil özel hayatınızda ki tavrınıza fikrinize duruşuna değil, ne kadar güzel (!)i hoşlarına giden işler yaptığınıza bakar, sanat sepet işlerinde de durum budur. kapitalizm zihnimizde başlar, ne kadar kaypak/dönüşlü bir insan olsan da; iyi şiir yazıyor,resim yapıyor film çekiyorsan değerin de ona göre belirlenir kadardır. senden kralı yoktur o vakit. kişiliğinin de, yaşantının da bir önemi yoktur. çünkü kapitalist algı düzeyi yaşam tarzı ve bakış aşısı zihnimize ruhumuza kadar bizi ele geçirdi.
    evet bakış aşısı
    __
    fanzinin adının türcü olduğunu iddia edicekleri de alıcam fanzine, çekinmeyin nolur, çünkü değil.. başka bir ifade biçimi var orada..
    peki ben neden bununla uğraşıyorum son üç gündür? işim gücüm yok mu?
    SANANE! fanzin hazırlıyorum malzeme toplıuyorum.. içeriğimi nereden alacağıma sen mi karar vericen? ister çöpten gazete bulurum, ister sigaramla kağıda yanık izleri bırakırım, ister ansiklopedilerimi keserim ister kendim yazar çizerim. sana fanzin olgusunun içeriksel anlamda ki geniş yelpazesini dair ders vericek, ya da üç gündür garip dostlarımın özelden yazdığı fantastik görüşlerine sirayet edip, susacak değilim..

    https://www.facebook.com/yahyavural/posts/2710304015646643

    diğeri çok var ama şimdilik:

    https://www.facebook.com/yahyavural/posts/2709510245726020

  • re-post: naber?

    aramıza katılmak ister misin?
    UNPZ 1996 yılında fikir olarak ortaya çıkıp, 1998’de kendi içinde metinlerini ve duruşlarını netleştirip, 2000 yılında e-zine, 2002 yılında basılı yayıncılık olarak resmi faaliyetlerine başlayan ve içerisinde bir çok farklı alanda “label” bulunduran, “indie”, kayıtsız kuyutsuz bir oluşumdur. kendi açıklalamız ise şudur: “U.N.P.Z, yani uzatırsak, UnthatowN ProjectZ, 1996 yılında, g.z.u tarafından kurulan, süreç içerisinde çok kişilikli bir hale gelen, olay yeri dikizleme birimidir.. gezegen hakkında elde ettiği verileri, devletin ve dünyanın üst kademe beyefendileri ile, açık seçik ortamlarda paylaşmaktan çekinmez..”
    aramıza katılmak ister misiniz? şu şarkıda sözü edilen çağrıyı dinleyerek, bizim de 22 yıldır aynı çağrıyı çeşitli şekillerde farklı biçimlerde ve platformlarda (sadece internet değil) yaptığımzı hesaba katarsak, bence isteyen yok, ama tekrar bir “re-post” yapalım dedik.. şarkıda bahsi geçenlere ve manifesto metninimizde yer alan görüşlere katılıyorsanız, merhaba..
    https://www.youtube.com/watch?v=3kKtrfi2MMg
    UNPZ: https://www.facebook.com/unthatownprojectz
    ANA ALT LABEL: İzmiryer6 distro
    YAYINCILIK FAALİYETLERİ: CSNS Yayımları
    müzikçilik faaliyetleri: Görünen köyün kavalcıları
    sokakçılık faaliyetleri: Korku Parkı İstasyonu
    doğrudan eylemselliki: Upon Zack (sayfada bilgi bulamazsınız)
    gazetecilik ve habercilik: Wu Wei
    dükkancılık (acıcaz tekrar bir gün) Pinero Tükkan
    çıkan yayınlar: https://unthatow.blogspot.com/p/fanzinlerim.html
    var daha başka dalavereler, hayat içinde..
    iletişim: izmiryer6distro@gmail.com
    by: Girdo a.k.a girdap zack unthatow..
    kişisel profilize: Yahya Girdap Zack Vural

    ————–

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=3kKtrfi2MMg]

  • Zebelliyat/sokak edebiyatı: Kiriş Yazıları (special sayı)

    sokak edebiyatı veya diğer adı ile S.E, 24-28 sayıları arası ile zokak zebelliyatı ve 29 ila 30. sayıları Zebelliyat adı ile yayınlanıp, hakkın rahmetine kavuşan, bu esnada da, bu otuz sayıdan önce 4 sayılık triplex adı ile bir öncül/asıl/asal sayısı olup, 2000-2014 arası da, bir e-zine olarak işleyen bir fanzinin, “KİRİŞ YAZILARI” adı ile special sayısını yayınlayacağım. otuzuncu sayının final sayısı olmasından mütevellit bu elzem oldu. yaklaşık 20 yıllık bir yolculuğun hikayesi olan ve giriş sunum yazıları ile bazı iç sıkıntılara gebe serzeniş metinlerini barındıran… işte o special sayının giriş yazısı.. kapak da gün içinde, ben evden çıkmadan bitmezse, gecikirse de, gece yarısına gelir, yazı şu:
    elinizde tuttuğunuz bu fanzin, basılı neşriyat olarak 16 yılın, eğer öncesinde var olan internet yayıncılığını da referans alırsak, 19 yılık bir yolculuğun hikayesi ile ilgili. tüm bu süreç boyunca yayınlanan bazı duyuru metinleri, giriş/sunuş yazıları, serzenişler, zırvalamalar ve dahası peş ediş ile yola devam etmek arasındaki ince çizgide, bir cambaz gibi bazen sağdaki bazen soldaki boşluğa yalpayarak ama daima o ipin üzerinde kalma çabası ile ilintili. o ip de, ne arkadaşların “yola devam hacı” önermesini sallamak ne de kendi içinde kapana kısılıp, “buraya kadar aga, başka bir yola sapalım” iç sessizliğine kapı açmamak gibi iki ruh ve duygu durumu arasından geçiyordu. çünkü, bir yol üzerinde yürümektense, 15 yılı aşkın süredir “yoldan çıkmaya ve çıkarmaya devam” mottosunu ağzımızda gevelemiştik, ben kendim ve hayaletlerimle birlikte..

    “sokak edebiyatı” ya da diğer adı ile “s.e” veya sonradan aldığı isim ile “zokak zebelliyat”ı ve son iki sayısında da “zebelliyat” adı ile basılan fanzinin de, aslında 4 sayılık bir hayatı olan triplex (2003) adlı fanzin öncülü olmuştu. bu ilk 4 sayının sonrasınd,a 2005 yılında, 2000-2014 yılı arası aktif olan kendi web sitesinin/e-zine’nin adını alarak ve 1. sayıdan başlayarak, “sokak edebiyatı” adı ile çıkmaya başlamış, bu süreçte “sucuk ekmek” gibi tek sayılık farklı isimleri de olmuştu. asla sabit bir ismi ya da isminin kapakta sabit bir fontu sayfalarının sabit stabil bir tasarımı olmadı, bunu eleştiren o kadar çok kişi oldu ki, anlatamam, onlara da neden böyle yaptığımı anlatamadım o ayrı. baştan anlatasım da yok zaten. sıkıldım.

    öncül / test yayını olarak 4 sayı, asıl / asal sayı olarak da 30 sayı yapan, dahası bir zamanlar, zonksal medyanın bağımlısının olunulmadığı ve henüz “ayna çağına”1 girmediğimiz dönemlerde, günlük bin hiti olup, haftada en az 25 yazının gönderildiği, bunların ise sadece 7-8 tanesinin yayınlandığı, -çünkü belli bir yayın anlayışı güden- bir e-zine’nin, eğer bir başkası bu işi daha doğrusu yükü benden sonra devam ettirmeye girişmezse, tabuta girdiği andan, doğum anına kadar, (tersten mi söyledim?) olan yolculuğunun bir resmini sunar zannediyorum, hiçbir tasarım kaygısı güdülmeden, dümdüz bir şekilde hazırlanan bu yayın.

    evet efendim, sizin yazı göndermenizi artık talep etmiyorum. bir sürü başka fanzin var, onlar uğraşsın biraz da sizin “abi yazı göndercem” vaadinizden sonra, ben tasarımı (el işi yapmama bile mani olan) bitirmeye yakınken gönderme tribinizle, hatta basıldıktan sonra “ama yazı göndercektim” serzenişinizle, ama sanmıyorum uğraşacaklarını. ben dost, hatır gönül ilişkisine ses etmedim. hatta en güzeli de, bazı arkadaşların, yazıyı gönderip, bazen word üzerinden, bazense kağıt üzerinde el ilen sayfanın tasarımını bitirmişken ben, editleyip o edit dediğiniz nanede eklemeleri çıkarmaları yoğun olarak yapıp göndermeniz oluyordu. içimden ettiğim küfürlerden sıkıldım. toplayın yazılarınızı bir fanzin yapın bence, kişisel olsun. kolay iş. hiçbir şey bilmenize gerek yok, word yeterli, onu da geç, çıktı alın a5 olarak, elde yapın, en basiti. vaktiniz mi yok? benim de yok..

    bundan sonra CSNS yayımları, bireysel yayıncılık ve bireysel kendi başlarına yayınlarını yayınlayabilen insanların işleri ile ilgilenecektir. onları basıcaktır. yayına hazırlaması da, o bireysel işler ile ilgili olacaktır. toplu tek bir kişiye ait dosya gönderin, basılmasını istiyorsanız, onu da bana gönderdikten sonra, göndereceğiniz editlenmiş hali kabul edilmeyecek. son kontrolünüzün son kontrolünü yapıp öyle iletin, misal ömür özçetin, misal efe tuşder, daima böyle çalışıyor. kendi ürettiği işe saygısı olmayan insan, üretmeye çalışan insanları yayınlamaya çalışan insanı yorarmış. 20 yıl sonra öğrenmedim bunu, 15 sene önce anladım, ama enerjim gücüm anlayışım vardı, bu öldürülüğü için, bırakıyorum bu kolektif olarak hazırlandığı sanılan ama sadece yazı gönderip basım/dağıtım kısmında bile ortadan kaybolmacı ruhu kaybetmeyen, anti-kolektif yayından.. bitti. öldü. birkaç kez vurulup ölüp taklidi yapmıştı, sonunda bunu başardı. başardım. başardık. yeni başka yayınlarda, görüşmek üzere, hoşçakalın.. (girdap)

    —-

  • yıllık pl4n

    bir takım havadislar: bu hafta fotokopyacıya gidemediğimden basamadığım 12 adet yeni fanzini ctesi basabileceğim, bilginize, çarşambaya kadar da işporta yok
    şu ara müzik fanzinimin 9.sayısı ile uğraşıyorum, katkı sunmak isterseniz beklerim. röportaj sorularını çıkarıp cevapları alınca basarım.
    yıl sonuna kadar yayınlanacak fanzinler:
    ekim
    -görünen köyün kavalcıları #9
    – öfkeli sesler korosu#1
    – tükürük
    -disszine#2: ayağım
    -kağıttanduvarlar
    -italyan fanzin mafyası#2
    kasım
    arapzine(arapkağıdına %100 el işi llimited edit.)
    wu wei: #14
    grotesk günlükler#2
    ?! #11 (full el yapımı kolaj
    italyanfanzin mafyası#3
    etkinlik olarak’da
    şimdilik kesinleşen Apeiron Collective‘un düzenlediği üç konserde ve gelecekteki konserlerinde stand. üç konserde stand
    25eylül: Ankara fanzin toplantısı
    29eylül: @underground poetix fest / stand
    2ekim ist. fanzin toplantısı
    ekim: izmir fanzin toplantısı
    kasım: cafe quartet’te 9. izmir fanzin sergisi
    aralık:cafequartat’te, 3. fanzin atölyesi
    Girdo haber merkezi huşu içinde sundu..
  • işportal sezon finali yaklaştı. son baskılar bunlar.. baskılar sizi yıldırabilir..

    haberler: işportal sezon finali yaklaştı. son baskılar bunlar.. baskılar sizi yıldırabilir..
    cumartesi günü tezgah tazeleniyor, ancak bu son tazeleme olucak gibi
    görünüyor çünkü tezgahımızın 20. sezonunu yakın zamanda güzel bir final
    haftası ile kapaticiik..
    zannediyorum Underground Poetix FEST.‘ten
    dönüşümüzde, tezgah açmayacak ancak, çeşitli etkinliklerimizle (fanzin
    katlama etkinlikleri, kolaj atölyeleri ya da fanzin sergileri, akla
    gelebiletesi olan kafada dönüp duran başka tilkilerle) Cafe Quartet‘te takılırkene kışın, arada da, Apeiron Collective‘in
    konserlerinde fanzin kendi baskımız bandrolsüz kitaplar, tsort sweet,
    çanta poster takı rozet vs vs içeren do it yourself ürünü işlerimizle
    standımızla yer alacağız..
    bu esnada da, yayınlanan fanzinlerimizi ve şehir dışından elimize geçen işleri, alsancak’ta Kabuk Kitabevi karşıyaka da Cafe Quartet‘ten
    edinebileceksiniz..(şuraya da bıraksan demeyin, o kadar çok baskı alcak
    param yok benim, sen bas sen bırak, dört bin yer gezicek enerjim de yok
    dağıtımda, iki mekan yeterli, bi ihtimal bornava’da bir arkadaşımızın
    mekanı var, gidip bırakıcaz gibi, adını unuttum.. tabii ki belirli bir
    ücret karşılığında alınabilmesi makbül fanzinlerin.. he şehir dışından
    bize gönderilenleri derseki arkadaşlar beleş dağıtın, öyle yaparız
    ücretli ise ya takas ya da maddi kesintisiz komisyonsuz geri dönüş
    yaparız.. ki quartet’te kumbara var, para atmak isteyen atar, ki atsa
    iyi olur, şaraba harcadığım sanılan para ile bu hafta son kez tezgahı
    güzide işler ile tazeliyorum mesela.. insaf yahu.. insan şarap parası
    için de fanzin yapabilir bu arada bunda yadırgayacak bir durum
    göremiyorum ama, yirmi yıl yapmaz bunu abi, gider işe girer, part time
    bişi bulur vs.. neyse geçelim fanzin gökdeleni plazası iftiralarını da
    konumuza dönelim.. basılacak işler:
    12 (pardon o bugün 13 oldu) CSNS Yayımları‘ndan
    çıkan yeni zine, 9 adet remaster serimizden yenilenmiş gıcır gıcır
    olmuş, kapakları renklenmiş ve içindeki eksik yanlış iletişim adresleri
    düzeltilmiş, master copyanın mürekkepinin yaşlanması nedeni ile
    gözükmeyen kısımlarına ayar çekilmiş hali ile, 9 re-zine (ben de
    uydurcam bundan sonra yeni kavramlar terimler, var mı? mesela zine-up,
    he bir de kafamda yeni bir tabir var: zemzine diye, sonra açarım)
    ayrıca elimize yeni geçen:
    Gerçek Fanzin tüm sayıları
    firar fanzin tüm sayıları
    abyssraction – b&w
    Kayra(of Gına)‘ya ait iki mini zine
    sıfır adam (black edisyon)
    Le Mat
    bu yıl ilk kez basılacaklar (geçmişte çok bastık)
    Dog Juice #1 (ikinci sayı yolda)
    kolum
    disguast 1 ve 2. sayı
    dahke son sayı
    crime minister 5
    hayta
    P. K. Dick – Dİnsel Deneyimi R. Crumb (çeviri: Efe Tuşder)
    ve tazelenecekler
    Taxidermia Fanzine 4 sayısı birden
    #mondotrasho, 11. sayı hariç ilk 12 sayı (Kozmikova)
    Kaburga Megazine sayı 10
    Zebelliyat eski iki üç sayı
    SOLUCANFANZ.in 17. sayı)
    ve aklıma gelen bazı biten işler..
    —-
    ayrıca 100% Müzik: Reptilians From Andromeda İzmir konseri için afişleşmesi yapılacak. yani ben yapacam, mekan + duvar..
    ayrıca 16-18 arası Fanzin katlama partisi – KYK part 32 var, katlanmaya katlanırsanız bekleriz..
    son olarak, yardımcı aranıyor, çırak değil, destek değil, arkandayım
    abi değil, iş paylaşımı değil, yardım edecek biri.. ama iki yıldır
    hayaletlerimleyim.. !zm!r’imde…
    son not: fanzin saldırı henüz başlamadı, bu sadece bir tatkibat. saldırıyı Taxidermia Fanzine yapabilir ama : )
    fanzinlerimize içerik göndermek ya da bir işin ucundan tutarım aga
    demek için: izmiryer6distro@gmail.com veya bu sayfanın mesaj kutusu
    açık…
    CSNS Yayımları‘ndan çıkan yayınların listesi:
    http://unthatow.blogspot.com/p/fanzinlerim.html

    https://www.facebook.com/izmiryer6Distro/posts/1755143297963427

  • ?! #10 – kapak ve giriş yazısı…

    31 ağustos’ta, yani bu cumartesi basıyorum.

    kiriş
    kazısı..




    geldik
    10. sayıya. ilk sayısını 2003 yılında yayınladığım ve 16
    yılda, ancak ve ancak sadece 10 sayı yapabildiğim, bu tamamen
    kişisel olan -kişisel olan politiktir(the personal is political)-1
    soru işareti ünlem isimli bu fanzin olamayan fanzinimin,2
    genellikle çoğu ve özellikle son bir kaç sayısı, o an içinde
    bulunduğum ruh halim ve bu ruh halimin bağıl refleksi olarak açığa
    çıkan politik güzergahımın3
    (!) bir tür mevyesi şeklinde zuhur etti hep. kendimce basılması
    gerektiğini düşündüğüm, kendi açımdan basılmasını gerekli
    gördüğüm vakitlerlerde, vakitlerimde; oturup başına, ya yeni
    bir şey karaladım ya da eskilerimin bazı konseptsel derlemelerini
    yaptım.




    bu
    sayı da aslında tamamen el yapımı olacaktı ve yaklaşık on ay
    önce, basacağımı duyurmuştum. ancak ruhsal gelgitlerimin, son
    altı sekiz ay hariç, geçtiğimiz yıl (2018) ve ondan bir önceki
    yılın yarısında (2017) gelgit olarak cereyen etmeyip, sadece
    “git” telkininde bulunması neticesinde, bir şeyler
    yayınlayabilmek, sadece kendi ürettiğim işlerden söz etmiyorum,
    başkalarının ürettiği bir şeyleri de basabilme isteği, arzusu
    ve niyeti bir türlü açığa çıkmıyordu. ki param da yoktu. ve
    ki aslında bakarsanız bu durum, 2014 ağustos’ta 13 gün kapalı
    kaldığım araf’tan beri süre gelmekte.




    bilenler
    bilir, söz konusu günün öncesine kadar, 2002 yılından beri,
    hemen hemen her ay yeni bir fanzin, hatta bazen aynı anda üç
    fanzin yayınlayıp, sürekli olarak, bir tür hayatın içinde kağıt
    olarak dolaşımda kalma, başka yayınları da daima dolaşımda
    tutma, (91’ mondo trasho ve lanetten bu yana çıkanlar dahil-çünkü
    iyi bir fanzin4
    asla eskimez) ve bu sayede başka bazı dönen üç kağıtların
    kamera arkasını da dolaşımda tutma çabam vardı. ancak ne yazık
    ki, son beş yıldır, ağır aksak ilerleyen bir süreç içerisinde,
    yol aldık. yol aldık da denemez aslında, yoldan çıkma ve çıkarma
    çabası içinde olduk demek daha doğru olur. bir yol üzerinde
    yürümek ve “ilerleme” algısı, bana pek doğru gelmemekte.
    daha çok yol kenarında bekleme hali benimkisi, ki daha önce de pek
    çok kez bahsettim bundan. işportada 20 yıldır kaldırımda
    beklediğim gibi, başka bir metaforik durumda da, hayatım
    içerisinde yol kenarında bekleyen biri konumunda olmayı seviyorum,
    büyük bir hızla ve büyük amaçlarla ve kazanma arzusu
    (kazanılacak ne varsa?) ve hırsı ile yoldan zamanın içinden
    dünyadan yaşamdan geçip gidenlere karşı; arada bir geriye
    yürüyüp, arada bir ileriye gidip, kendi etrafında turlayıp,
    kendi zihninin etrafında turlayıp, bazen zihninin içinde kapana
    kısılıp bazen de başkalarını kendi algısız bilgisiz mesnetsiz
    temelsiz duruşsuz hayatlarında ve fikirlerinde kendi içlerinde
    kendi kapanlarına kıstırıp; zaman zaman başa zaman zaman zamanın
    sonuna sarıp, farklı boyut galaksi ve evrenlere masalsı
    yolculuklar yapıp, ve çoğunlukla yolu da siktiredip ormanın içine
    ve hayvanlar alemine sinme çabası. (kaçma ya da sığınma gibi
    bir kelime burada kesinlikle doğru olmazdı!)




    her
    neyse, sonuç olarak, beş yıldır, giderek artan bir biçimde,
    zihnime tırnaklarını geçirip, sürekli kazıyan bir takım
    canavarları bilinçaltı-üstü-dışı-ötesi-berisi’nden
    defedebildiğim için bu senenin ortalarında, tekrar beş sene
    öncesine geri dönebildiğimizi hissediyorum. ki artık csns
    yayımlarında da, izmiryer6 distro’da da hemen hemen tek başıma
    kalmış olsam da, çoğul konuşuyorum, çünkü hayaletlerim var..
    “hayaletler görüyorum desem güler misin bana? – kayra of gina”




    işlerin
    ipini kestiğim (ben mi kesmişim?) beş yıl öncesinden bu yana,
    çok şey değişti, fanzin dünyasında da, underground camiada da,
    ülkede de, dünyada da, evrende de. bazı arkadaşlarımın “fanzin
    öldü artık, neden uğraşıyorsun ki” ya da başka bazı
    arkadaşlarımın “kimse okumuyor artık, boşa bu çaba” ya da
    başka bazı arkadaşlarımın “aga işportayı boşver git bir işe
    gir amıa goim” ya da başka bazı arkadaşlarımın, “internetten
    ver abi boşa masraf bu fotokopi” ya da başka bazı arkadaşlarımın
    “ya ben de yazıcam da bilgisayarı kurmam lazım, format atıp”5
    vs vs vs, enerji düşürücü tavsiyeleri ya da bir şeyler üretme
    babında ki trişkadan bahaneleri ile bazense gaza gelip verdikleri
    vaad söz ve ürettikleri projeler sonrası ortadan kaybolup
    ulaşılmaz olmaları ile bir beş yıl geçirdim. o beş yılda da,
    eskisinden farklı bir performans sergilemedim; dünya fanzin
    olimpiyatlarının, “100 metre engelli fotokopicilik” dalına
    kaymıştım sadece, yıllık baskı hacmi ile hesaplanan “seri
    aperiyodik maraton” branşı yerine. o da ne demek derseniz. beş
    yıl önce ayda bir bazen iki üç fanzin yaparken. son dört yıldır,
    yılda bir kez, aynı anda ve aynı gün, 8-10-12 (iki sene önce 15)
    fanzin basmaya başlamıştım. çünkü, zihnime bir alev topu
    gönderen ejderhalar*, anca yılın belli mevsiminlerinde buna ara
    veriyorlardı.

    * “march of the wooden soldiers,
    c-cypher-punks couldn’t hold us


    a
    thousand men rushing in, not one nigga was sober


    perpendicular
    to the square we stay in gold like flair


    escape
    from your dragon’s lair


    in
    particular my beats travel like a vortex” rza – (wu tang clan –
    triumph)


    elbette
    ki ejderhaları da severik ki ben de ağzından ateş yerine duman
    çıkartan bir ejdarha olduğumu 15 yıldır dile getirdiğimden
    (metaforu kafadan uydurup üretmiyok) mütevellit, savaşmakta
    zorlandım bu arenada.. sonra bişi oldu abi, 8 ay önce, ocak
    ayında, kimseye çaktırmadım ama, yine bir halüsinasyontik
    evrenimde iç bükey yoğunlaşmalar yaşandı. (yazı arasına
    telefon aldım, şu an, ve neden bahsettiğim bile çıktı akıldan.
    çünkü efenim, borça harça meseleleri idi, sikiim, satılabilecek
    her şeyi satıyok evde ki kitap mitap giysi çanta kaset dvd vs gene
    yetmiyor..)




    sonra
    abi6,
    şubat sonu kışın yumuşaması ile başlanan işportal
    faaliyetlerim ve hayatım, bir anda nisan ortası sarpa sardı, -her
    türlü anlamda-, ekonomanya(ti)k algı kapanması sayesinde de,
    mayıs sonuna kadar, sadece bir kez bakkala bir kez de hastaneye
    gittim zannediyorum. iyi mi geldi? evet. beş yıldır epey kanlı ve
    acılı bir şekilde gerçekleşen kendi içimdeki kendimi aşağı
    iten diğer kendimi uçurumdan aşağı atıp, (su nombre es
    z.a.c.k), tekil çoğunluğumun arızalı bireyin den kurtuldum ve
    son iki aydır da, arkidişlerimin saçma sapan alakasızlık
    ilgisizlik gibi görünüp buna rağmen bol vaadli sözlü ve sevgi
    dolu ihtiraslarına kapıyı çarpıp, dışarı attım kendimi..




    evet,
    tekrar, 2014 ağustos öncesine geri döndük. hani geçen genç bir
    fanzinci arkidiş bana demişti ki, kendisi doğmadan önce bu işlere
    bulaştığım halde, aynen şöyle “sen sürekli bu işleri
    bırakıp dönen birisin, samimiyetine inanmıyorum” ama bunu da
    ona “abileri” anlatıyor. kızmadım. abilerinin iftiralarını
    da cevaplamamak için banladım zaten. yıl da bir fanzin çıkarıp
    son dört yıldır, ama elime geçen her fanzini dağıtmak, okumak,
    paylaşmak, sevdiğim yayınlara içerik göndermek ve o başıma
    türlü çoraplar örülmesine neden olan tezgahımı açtım, he
    evet şarap parası için say sen onu.. sanane bilader, ister şarap
    içerim ister su alrım ister yol parası yaparım ister anneme
    veririm istersem fotokopiciye.. iş benim işim değil mi? son üç
    haftada 45-50 kişi (bir kısmı yeni açılmış fake hesap)
    banladım. hayatımda ilk kez. güzel hissettim. herkes baksın
    dalgasına!





    kafamın
    içi para


    kafamın
    içi


    kafamın
    içi kara


    kafamın
    içi


    bura
    kafamın içi ve kapalı n’için?


    kafayı
    çekip de ki kafanı sikiim” – çağrı sinci / korkacak bir şey
    yok




    çünkü
    işim sizle değil sikkkortmania appartmandia… siz de bana cevap
    yetiştiremezsiniz çünkü neden bahsettiğimi bile
    anlayamıyorsunuz.. üstelik muhatap değilmişsiniz, eleştirilerim
    afiyet olsun o zaman. konu kapandı.. eleştirimi yapar, eleştirimi
    cevaplamadan giriştiniz konu dağıtma çabalı yazdığımla
    alakasız cevaplarınızı, hakaret iftira ve manipülasyonlarınızı
    görmezden gelirim. çünkü depolitik (apolitik demedim) olmasına
    rağmen politikacı gibi söylemi olan kaypak ve duruşsuz insanlar
    hayatın içinde de sanatsal işlerin hepsinde de zararlıdır. ki
    ben sanata manata da inanmam.




    sonuç
    olarak, bu aralar, bilinenin yanında bilinmeyen bir çok vakıanın
    da, her daim olduğu gibi giderek arttığı, “erk” elinden çıkma
    katliam, işkence ve söylemlere (bu bir şarkıda da olabilir,
    mitingde de, sokakta da) artık, toplumdaki kadınların büyük bir
    kısmının ve, bir kısım erkeklerin tahammülünün kalmadığı,
    buna rağmen yas-a denilen şeyin de çözüm sunmadığı hatta
    bazı avukatların bile her şeyi göze alıp isyan ettiği
    açıklamalar yaptığı, bir çok haberin akın akın ekranıma
    düştüğü (twitter dışında diğer zonksal medyalarda çıkmıyor
    o videolar metinler, niyeyse) bir süreçte, ben de eski-yeni metin,
    alıntı ve bir takım hokkabazlık gösterimlerimin yer aldığı
    bir formata evrelttim bu sayıyı. oysa ki, dediğim gibi, aslında,
    tamamen el yapımı, kolajlarla bezeli bir sayı olacaktı, onu da
    seneye ya da altı ay sonra bir ay sonra beş yıl sonra, vakti
    gelince, tamamlar, basarız..




    eyvallah..




    gzu


    1.
    söz konusu söylemin ilk kez geçtiği metin şurada:
    http://www.carolhanisch.org/chwritings/pıp.html


    2.
    aynı kişisel meselelerim neticesinde, bu fanzinin ilk sayısına
    2003 yılında övgüler yağdıran, yere göğe sığdıramayan, o
    günlerde adı cafer karaçıban olan ve paslı teneke fanzinini
    çıkaran, şu an ise mehmet ali bakunin adı ile “kanlı teneke”
    adlı metal fanzinini çıkaran vatandaş, ikinci sayısı için,
    “bu ne böyle, kişisel sıkıntıların dertlerin var sadece,
    küfür de bol, alt kenar kültür dediğin şey bu mu senin?” ile
    başlayan bir içi boş el-leştirme girişiminde bulunmuştu. sonra
    10 yıl bu işlere veda edip, ardından benim hala devam ettiğimle
    denkleşince, gaza gelip, geri dönmüştü fanzin alemine 2014
    sonuna doğru. kendi ifadesi bu, uydurmadım. yalancı olduğum
    konusunda iftiranın biri bin para ama birileri gibi (mehmet ali
    bakunini kast etmiyorum) ne mesaj arşivi depoluyorum ne
    printscreenler biriktiriyorum ne de bunları yeri gelince sadece
    işime geldiği kadarını “al sana lan şimdi konuş”
    manipülasyonu ile satıyorum… ama sözümün arkasındayım,
    hatta ansiklopediden anarşi maddesini bulup, aa benim düşündüğüm
    gibi düşünen insanlar var dediğim 6 yaşımdan beri
    sözümün, yazmaya başladığım 14 yaşımdan beri de yazdığım
    her şeyin arkasındayım. herkesin karın ağrısı politiktir aga,
    çünkü midemizi bulandıran şey devletler ve kapitalist sistemden
    ve ataerk ve ırkçı/vatanperver militarist inandığı dinin
    kitabını bile okumadan dindarlaşan (her din için ki ben
    taoistim, inancım var denilebilir) bencil çıkarçı açgözlü
    iktidar bağımlısı asla doymayan ve doymayacak olan, otorite
    yanlısı insanlardan ve o insanların sağcısı ile solcusu ile
    onların şakşakçısı ve fanboy/girl’i olan, otorite lider
    bayrak millet “erk” bağımlısı gözü kör kulağı sağır
    dilsiz korkak ve ürkek kitlesinden kaynaklanır. işte tam da bu
    yüzden, başım ağrısa sistemden bilirim ben. kanser olsam
    kapitalizmdir nedeni, nokta!


    3.
    burada cümleyi tersten kurdumum farkındayım, seçil öyle tavsiye
    etti, bazen nedenlerle sonuçları karıştırdığımı söylüyordu,
    tam karıştırmadan doğrusunu yazıyordum ki, “dur la, böyle
    gelmiş böyle gider, bozma tarzını dedi. seçil mi kim? eğer
    benim ilk kez bir şeyimi okumayan biri sorduysa, e yuh yani..


    4.
    “fanzinler ihtiyaçtır” başlıklı 90’larda, yanılmıyorsam
    tolga özbey’in elinden çıkma bir fanzinde yer olan metni 20
    yıldır çeşitli yayınlarda, duvarlarda, elden dağıtmalı işler
    vs olarak, tek a3 a4 a5 a6 basarak dolaşımda tuttum. hala denk
    gelmedi iseniz, bir danışın yollarım. orada, her şeyin yüzde
    doksanın saçmalık olduğuna dair bir alıntı vardır, ancak
    theodore sturgeon bunu söylerken, aslında yüzde 10’dan bahseder
    ve söz konusu durum fanzinler için de geçerlidir. evet çoğu
    fanzin boktandır, çoğu şeyin boktan olduğu gibi. ama o yüzde
    onu dolaşımda tutmak için hayatımı harcıyorsam, sakalım
    (unvan diploma kariyer mülk popülerlik takipçi hayran) olmasa da,
    vardır bi bildiğim güzelim..


    5şu
    yayınları basabilmek için, yedi kere format atıp farklı farklı
    linux’ler kurdum son üç haftada laptop’uma, windows zaten
    işlemiyor artık, taş devrinden kalma iki bilgisayarım
    olduğundan. ama çözdüm mü? çözdüm. O nedenle trişkadan
    bahaneler üretmeyin hacı, kağıt kalem var, yazmasan da olur, iki
    çift muhabbet edebilmek var, onu da geçtim telefon var insanları
    arayabilmeyi bile unutturan bir sistemde kendi “yoğunluk” adı
    verilen beyhude boş sırf kendi ihtiyaçlarımızı çözme gayeli
    bir yaşantıya gömülmemek var, her şeyden öte sevdiğin
    metinlerden kitaplardan alıntılardan vs vs vs bir senkron yapıp
    fanzin yapılabiliyor da, her şeyi geçtim, kazandığın paranın
    bir kısmı ile sana gelen sevdiğin bir fotokopiksel metni basıp
    dağıtmak var.


    6bir
    toplantımızda, tiryaki kedi’de, bizim pinero tükkan açık iken
    henüz, ben dışarda sigara içerken hararetli bir tartışma
    çıktı, ben şunu söylerken, o tartışmanın taraftarı olarak
    demeyeceğim tabii ki hatta taraf olmam gerekirse sürekli “baylar”
    diye konuşan vatandaşın tarafını değil, buna itiraz eden
    toplantıda ki kadın arkadaşın tarafında olurdum ama dediğim
    gibi 20 dakika da bir sigara içmem gerektiği için, (ejderhayım
    demiştim, duman çıkarmam lazım ki ateşim olduğu bilinsin)
    dışardaydım. ama zaman zaman olan ‘sevgili’ durumlarında
    bile, o kadınlarla zaman zaman “abi bırak bu işleri” gibi bir
    hitap şekli ile seslenebilirim, herkese abi diyom ben, anneme bile
    dediğim oluyo, dilime çocuk yaşta yaşadığım bölgeden
    pelesenk olmuş bir şeyi neşterle kazımaya çalışmaktansa onun
    anlamını yerle bir ettiğim metinler yazdım ama.. okudunuz mu?
    hayır.. ne yazık ki, onlar uçtu başka bir uçan hesabımla..
    asla giremiyorum 10 yıldır.. o yüzden bu kadar sayfam var
    face’de, farklı televizyon kanallarım onlar, profil kapatılır,
    sayfa biraz zor kapanıyor ve her şeyi yedekleyemiyorum, sürekli
    internette ve bilgisayar başında değilim, öyle algılansa da çok
    paylaşım yaptığım için, sadece bir şey paylaşacaksam
    girdiğim bir zonksal medya kullanma biçimim var. bir de kendi
    takip listemi (özel ayrı, ayrılındırılmış) gözetiyorum
    işte. ve evet, kelimeleri kullanmayı bırakmaktansa içini
    boşaltın.. ya da yeni kelimeler üretin olmaz mı? kelime
    takıntılı arkidişler.. 

     

    p.sdfootnote { margin-left: 0.6cm; text-indent: -0.6cm; margin-bottom: 0cm; font-size: 10pt; line-height: 100%; }p { margin-bottom: 0.25cm; line-height: 115%; }a:link { }a.sdfootnoteanc { font-size: 57%; }