Yazar: girdap

  • ağustos eylül planlamatasyon

    AĞUSTOS ayı içinde yayınlanacak fanzinler:
    Zebelliyat #30 (s02e06)
    ?! #10 (full el yapımı kolaj özel sayı) (zine-up)
    araklamasyon mirante #3: renk körü bukalemun
    U.A.E.W #7: geriye dönüşler 1 part 2 (zine-up)
    Miguel Piñero seçki şiirler
    Grotesk Günlükler – owurtesk #1 (zine-up)
    fuckbook #3
    !Y6 broşür ver. #10
    italyan fanzin mafyası #1 (newsletter)
    EYLÜL/EKİM
    Görünen köyün kavalcıları #9 (röportaj cevapları gecikirse sarkar, erken gelirse erken basılır)
    disszine #2: AYAĞIM
    kağıttan duvarlar
    içerik göndermek için: izmiryer6distro@gmail.com
    tüm yayınlarımızın listesi: http://unthatow.blogspot.com/p/fanzinlerim.html
    not: zine-up, fankit uydurmasına göndermedir, personel zine, perzine, kişisel fanzin bknz: https://en.wikipedia.org/wiki/Perzine
    not2: nisan’da basılacağı duyurulan yayınlar ağustos’a sarktı çünkü hayat şartları oyun kartlarımızı karmıyor abi ki basak dağıtak, anca…
    Esçümento haber merkezi huşu içinde sundu…
  • yeni zine duyuru

    öfke’ye dair:
    (üzerine ekleleyebileceği olan varsa iletsin, mini zine yaparım bundan kolajlarla, tam konu üzerinde çalışırken denk gelmesi de iyi oldu..
    “bizi birbirimizden alıkoyan her şeyden alacağımız var!
    ne yani, yok mu?!
    başkası ne hissediyor, ondan dinlemedikçe bilemem; ama ben, eskiden benden üzüntü yontan hemen her şeye karşı artık öfke duyuyorum ve minnettarım (artık)öfkeme. üzerimden yapayalnızca-çâresiz umut etmenin o naif sersemliğini alıp, nispeten sağaltan kudretinden suâl olunmaz o yıkıp yeniden yapıcı öfkenin azâmeti ile taçlandırıp beni, hiç olmazsa talepkâr olmaktaki haklılığımı bana iade etmekle, bir vakit kederle mil çektiğim gözlerimi bu kez taptâze açabilmeme vesîle olduğu için.
    bizim, birbirimizden alıkonulmaya tahammülümüz kalmadı.
    kaç kişiyiz bilmiyorum ama, sayımızdan azâde olduğumuzun idrâkindeyim.
    yerinde ağır taşların altına kendimizi koyup, sokulup düşlerimizin koyuna, bizi üsteleyen taşlarla helalleşiyoruz.
    sonrası sorulacak!” Tuğba Karaduman
    ardından farklı zırvalarımdan pasajlar…
    “öfkene sadık ol”
    “ve hiçbir zaman önemsemeyen
    hangi tarafta olduğunu
    elim sende oynayan
    dünyanın kuralı bu diyen
    uyanık olmak zorundasın diyen
    kurnaz olmak zorundasın diyen
    takma, boş ver, onlarla uğraşılmaz diyen
    öfkesini daima
    kendilerinden güçsüzlere kusan düzineler
    sert bir duvara çarpınca
    arkasını dönen hemen
    zorlamayan hayatı
    hedefleri olmayan
    inancı olmayan
    düş gücü olmayan
    sürüyle adam”
    “şiir var hala
    sihir de olmalı öyleyse
    buralarda bir yerlerde olacak
    bir hayal görüp
    kendini iyi hissetmen için
    biliyorsun diyecek sana
    geri alacağını biliyorsun
    kaybettiğin her şeyi
    senden çalınan her şeyi
    linç edilen her şeyi
    ruhunu korumaya devam et
    kelimelerini korumaya devam et
    öfkene sadık ol
    acına sadık ol
    ve bekle sadece
    ölmeden bekle
    zamanı gelecek
    kendini kandırma diyenler
    aptal olduğunu düşünenler
    düş dünyasında gezdiğini söyleyenler
    kapatıldıkları kafeste
    sirklerine devam edebilirler”
    “içindeki öfkene sadık kalmak dışında hiçbir planın yoktur. plan geliştirmezsin. kalan son fişlerini sürmüşsündür masaya. “ya hep ya hiçten” öte bir durumdur bu. “ya hiç, ya ben” dersin, içinden. kağıtlar karılır, dağıtılır, ve eline bile bakmadan, rölans demeden, kavın çok çok çok altında bir miktarla dahil edildiğin masada, ganyota göz koyup, rest dersin.”
    “…ve bu noktada, hissedebilen veya hiçbir hissi olmadığı halde, yani cansız olduğu halde, size bir şeyler hissettirebilen bir şeyi, bir şekilde kaybetmek, ölüm veya başka bir şey, kaybetmek, acı demektir. ve acı, öfkeye dönüşebilen bir şeydir. ve acınızın öfkeye dönüştüğü noktada, jiletinizi kendinize tutuyorsanız, bu gerçekten, sizin, çok hassas bir insan olduğunuz anlamına gelebilir. kendinizi, yaşanan her şeyden, suçlu bile olmasanız, suçlu hissediyorsanız, bu sizin, çok hassas bir ruha sahip olduğunuz anlamına gelir. o yüzden, “dünyaya huzursuz olduğum için suçlu hissettiğimi söyle” der 2pac. ve o yüzden, tepemizde gezinip vır vır konuşan ve hayatımızın içine eden insanlar, bize “sakin olun” derler. “sakin olun, kemerleri biraz daha sıkalım, her şey düzelecek”. ne zaman düzelecek amına koyayım?”
    “çünkü artık, öfkeye dönüşen acıdan, içimde, kendime hasar verebileceğim bir parçam kalmadı benim”
    “bu noktada, o yok olan şeyi yok eden veya yok olmasına neden olan şeylere karşı öfke duyuyorsunuz. ve size yardımcı olabilecek hiç kimse yok. çünkü yargı sistemindeki görevli insanlar işini yapmıyor. çünkü yardım kuruluşları söylediklerini yapmıyor. çünkü bir şeyleri korumak adına kurulan dernekler söylediklerini yapmıyor. yalnızsınız. yapayalnız. dünyaya karşı ben. “me against the world”. ve sonra hakkınızı aradığınız için suçlanıyor ya da aptal yerine konuyorsunuz.”
    “acı çek ama öfkelenme. sakin ol. her şey olacağına varır yavrum. hiçbir şey değişmez. sisteme adapte olup yaşamın tadını, sana ayrılan sürede, tadabileceğin kadar tatmaya çalış. söylenen bu bize. o halde siz, bunu yapmaya devam edin. ben yapmıyorum. ben müzik dinliyorum. hepsi bu. arada bir zırvalıyorum bir de. ve öleceğim. ve herkes ölücek. ama ölmeden önce, acıyla karışık öfke sotemi, sos haline getirip, birilerinin başından aşağı dökmekten başka bir şey istemiyorum. sonra da “özür dilerim, kazayla oldu” diyeceğim. hani üzerinize yanlışlıkla elindeki tepsiyi deviren bir garson gibi. ya da üzerime bilerek devirdikleri bir sürü saçmalıktan sonra özür dileyip farkında olmadıklarını söyleyen ve hala farkına varmamış olan… lala lala la. burada kesiyorum…”
    “hiç bir şey değişmez… değişmeyecek. ve yunanistan’da, alex’in katledilişi sonucu patlak veren isyanlar gibi isyanların tekrarları arasındaki periyot kısalıp, tehlikeli bir virüs gibi her yere yayılana kadar da, öfkemiz dinmeyecek.”
    “bir kez daha. burada. öfkemizi kendimize yöneltmememiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. intihar etmeyin. acıdan da gebermeyin. bekleyin ve öfkeniz açığa çıktığında, sakinleşmeden, yapmanız gerekeni yapın.”
    “acımızı öfkeye dönüştürmemiz gerekiyor, insanları rahatsız eden yazılar yazmamız gerekiyor, insanları rahatsız eden resimler, insanları rahatsız eden müzikler…. insanları rahatsız eden dedikodular üretelim, suni yalanlarına karşılık abartalım onların gerçek yüzlerini, çünkü gerçeği yumuşatmaya ve katlanılabilir kılmaya çalışıyorlar, karşımızda bir düşman da yok üstelik, en büyük düşmanımız kendimiziz, kendimize düşman olup bu hayatı hak ettiğimizi düşünmemiz için ortaya hak etmek diye bir kavram çıkardılar, hak etmeyi eğitiminiz ve zeka düzeyinizle eşlenik kıldılar, ne kadar çok çalışırsanız o kadar çok kazanacaktınız, tembellik ayıplanan bir şey oldu, yan gelip yatmak hor görülüyor, peki o halde ne yapmamız gerekiyor? “
    “ve anti-deprasanlarla sinirimizi yatıştırmalarına izin vermeden yeterince ağlayarak yapmalıyız bunu, çünkü acı’nın son noktada öfkeye dönüşmesi muhtemeldir daima, ve sen o anda kendini tüm bu yaşananlardan dolayı suçlu hissediyorsan öfkeni kendine yansıtıp intihar edebilirsin, suçlu bir bilinç üretmek ve insanın kendi ‘kendi’sini suçlu hissettirtmek, sistemin en büyük kozlarından biri çünkü… intihar yerine isyan etmemizden korkuyorlar çünkü, kendimizin farkına varıp, kendimize değer verip, bize dayattıkları tüm değer yargılarını, kutsal olarak önümüze sunulan herşeyi linç etmemizden korkuyorlar. bu yüzden kutsal olan her öğretiyi dokunulmaz kılıyorlar, yasalarlar veya örf ve adetlerle, bir şekilde normalleştirilen fedakarlık kavramı, peki ama ne için hayatlarımızdan fedakarlık yapacağız? daha ne kadar fedakar olmalıyız? ölene dek sürecekse, feda edilmiş olmayacak mıyız? şunu unutmayın, fedakarlık süresi uzarsa, feda edilmiş olursun. birilerinin daha rahat yaşaması için fedai olarak mı yaşamamız gerekiyor? her şeyi, tüm arzu ve istekleri, adaleti ve refahı öldükten sonrasına mı bırakacağız? peki ya yoksa öyle bir şey?”
  • özgeçmiş

    82 yılında sakarya’da doğmuştur ve ama annesi tatar, babası yörük
    olduğu için, kendisini latin bir nigga zannetmektedir. 6 aylıkkene
    geldiği izmir’den üç metre dışarıda yaşayamayacağını iddia etmesine
    rağmen, ölünce izlanda’da, kar altına gömülmeyi hayal etmektedir. ancak
    burada kar kelimesi ile, ne kast ettiği gizemini korumaktadır.

    liseyi, müdür yardımcısının kıyakları sayesinde devamsızlık
    sorunlarından yırtarak bitirip, üniversitede dört sene üst üste sınıfta
    kalmış, okuldan şutlanınca da, askere kaçmıştır.

    2000 yılında, bir takım insanların başına musallat ettiği, “sokak
    edebiyatı” oluşumunu arada bir lağvedip, tekrar açarak çocuk oyuncağına
    döndürdüğü rivayet edilmekte, asılsız itibarlara ihbar edilmektedir.  

    ilk fanzin deneylerini, 2000 yılında evde, kağıttan kuş ve uçak
    yaparak gerçekleştirip, 2002 yılında psycho race adlı fanzinin 2.
    sayısına ortak olup fanzin dünyasına abayı yakmış ve kısa sürede
    fanzincilik ile evlenmiş, ve 15 yılda seksenden fazla çocuk
    peydahlayarak, bu işten çok sıkılmıştır.

    CSNS Yayınları adını verdiği ve kendisinin “underground yayınevi”
    olduğunu iddia ettiği bir fanzin fabrikası, !zm!ryer6 distro (!Y6)
    adında da bir zemzem kağıdı dağıtım şirketi bulunmakta, buna rağmen
    fabrikalarda vardiyalı yaşayan bir canlı türü olarak, kapitalizmin
    “maksimum performans, minimum maliyet” adlı deneylerine katkı
    sunmaktayken bir anda kırılan kolu onda bir zihinsel uyanışın kapısını
    aralamış, ardından da zaman içinde “sikerim işinizi de çalışmayı da”
    diyerek, kendisini hiçbir güvence ek güvence olmadan tamamen (ek iş
    olmadan yani) sokaklara (işporta tezgahına) atmasına vesile olmuştur. ki
    hayatı boyunca da işporta açmıştır zaten, yani çalışırken bile..

    bir süre sonra bu sokaklara atma meselesinin peşini bırakmadan,
    tekrar kendisini başka bir fabrikanın kollarına maymun şeklinde teslim
    etmiş, en son oradan da şutlanınca, bir baltaya sap olmamış, doğrudan
    bir balta ucu olmayı hedef edinmiştir.

    şu ana kadar, 100’ün üzerinde fanzin çıkarmış, sekiz adet kitap yazmış olan bu amca, genelde kendini bilmez değildir..

    kendi
    yeteneksizliğini ve başarısızlığını gizlemek için “sikerim copyright’ı”
    diyerek, do it yourself maskesi altında insanları kandırdığına
    inanılmakta, bu gidişle de gerçek yüzünü herkesin göreceği birkaç
    başarısız roman girişimini üç vakte kadar sonlandırması temenni
    edilmektedir.

    kunta kinte haber merkezi huşu içinde sundu.

  • tabuttaki sik

    her gece yatakta intiharını planlıyor, biraz daha beklemeye karar veriyordu. bir dakika daha, bir saat daha, bir gün daha, dakota skye milf olana kadar, viny sky emekli olsun öyle, belladonna sektöre geri döner belki, rocco’nun siki kaç yaşına kadar kalkıcak merak etmiyor musun oğlum? ölme be adam. bir sigara daha, bi kahve daha, bi porno daha, bir dolunay daha, bir kitap daha. aşık olma sakın bir kez daha, bundan sonra bir daha asla kimseye inanma.


    güneşi karşılardı istisnasız her sabah balkonda. onun için doğmadığını biliyordu. hiçbir şeyin onun için özel olarak doğmadığını, hiçbir şey için özel olmadığını da. sigara ve ardından bir sigara daha. işe giden insanları izler, kendisinin de bir zamanlar işe gittiğini anımsardı. bir buçuk yıldır gitmemişti hiçbir işe, hiç kimse ona iş vermemişti, binlerce iş başvurusu, onlarca iş görüşmesi, sorular ve cevaplar, biz seni ararızlar, özgeçmişinizi takdirle karşıladıklar falan filan. “sikerim geçmişinizi de özünüzü de” diye cevap vermeye başlamıştı son dönemlerde bu otomatik cevaplara iş bulma uygulamalarında.


    en nihayetinde bir gün görüşmeler kesildi, en nihayetinde bir gün onun güneşi de tükendi, sonra evden çıkmamaya başladı, yani bakkal için bile çıkmadı demek istiyorum, balkona bile çıkmadı güneşi karşılamaya, işe giden insanları görmemek uğruna güneşinden de feragat ediyordu. kimse çalışmasın istiyordu artık, toplu şekilde ve organize bir uluslararası grev başlasın istiyordu. başlasaydı eğer, o sırada on numara ve en kral işi bile olsa ilk destekleyen o olurdu grevi. olmayacağını biliyordu ama. ne on numara bir işinin ne de uluslararası bir grevin.


    bi çok ülke görmüştü gençliğinde, bi çok insan bi çok kültür bi çok dil bi çok hikaye. artık sadece pornstarları görmek onları tanımak istiyordu. fransız dili ve edebiyatı ile sosyoloji okumuş, siyaset felsefesi alanında master yapmıştı. en nihayetinde “pornonun sosyolojisi ve pornstarların felsefik determinantı” adında bir kitap yazabilirdi. ama önemsemiyordu işte, artık yazmayı önemsemiyordu, 13 kitap yazmıştı bugüne kadar, yeterliydi, uğurlu bir sayıydı 13, bi kere yandan bakınca memişe benziyordu, “memişlerin gücü adına, sik bende artık” diyip sikini sıvazlayan bir çizgi roman süper kahramanı da yaratabilirdi, spermi ile kötü adamları boğarak öldüren, dickman olurdu hatta adı. ama istemiyordu. hiçbir şey istemiyordu artık. ne çalışmak, ne evden çıkmak, ne güneşi görmek ne telefonu cevaplamak ne de birine inanmak.


    istisnasız her gece intiharını planlar, bu esnada da porno izlerdi. sikini bile sıvazlamadan üstelik, siki kalkardı kalkmasına ama boşalmazdı o, izlerdi sadece, bazı saniyeleri defalarca oynatırdı, özellikle yüz ifadelerini, mimikleri, yakın plan yüz çekimlerini. duyguya odaklanırdı, orgazm duygusuna, ölümün de bir tür orgazm yaşatıp yaşatmadığını merak ederdi sonra, hayatın boyunca yaşayıp yaşayabileceğin en iyi orgazm’ın ölüm anında olduğuna dair saf bir inanca kapılmıştı vakti zamanında. sonra, bundan dört sene önce, birine aşık oldu ve unuttu gitti ölümü. ama dünyada ki en ölümcül hastalığın aşk olduğunu da unutmuştu çünkü bundan 10 sene evvel de aynı hastalığa yakalanmış ve bir mucize eseri hayatta kalmıştı….


    istisnasız her gece intiharını planlar, pornstarların dünyanın en derin felsefesine sahip göz bebekleri sayesinde hayatta kalırdı. günde iki üç saat uyur geri kalan zamanda da tuvalet ve yemek ihtiyacı dışında yataktan çıkmazdı. yatağının yanındaki masada 27 inch bir monitör, göğsünde bir kablosuz mini klavye, sağ elinde bir kablosuz mouse, sol elinde her yarım saatte bir sigara, (arap kağıdı/filtre/tütün konçertosu ile) bazen çay kahve kola soda..


    modern insanın geleceği en son noktaya o biraz erken gelmişti. hareketsiz bir şekilde, ekrana bakan ahmaklar sürüsü olacaktık en sonunda, her işi robotlara yaptırıp, robotları da ekranlarımızdan yöneticektik, sanal gözlüklerimizi takıp buluşacak konuşacak dertleşecek sevişecek ve doğumdan ölüm anına kadar yataktan çıkmayan varlıklar olacaktık. en sonunda robotlar kontrolü ele alıcak ve bizi bir fanusa kafeslemeyi başaracaktı. matrixte anlatılan hikayenin öncesiydi kemal’in geldiği ve gelecekte herkesin varacağı son nokta.


    odanın penceresinden yansıyan yüzüne baktı, tipini sikiim senin kemal dedi kendine, tam bir malsın amına koyyim, ip olur mu hiç, sikinden as oldu olacak kendini. en güzeli eroin olm, basacan yüksek dozu damarlarına. hatta taşaklarından vuracan iğneyi…. yok lan aslında kan kaybından gitmek de iyi ama neremi keseceğime karar veremiyorum, bilek çok klişe amına koyyim.


    o sırada telefonunun ışığı yandı kemal’ın, bildirim gelmişti. evil angel adlı stüdyonun twitter hesabındandı bildirim. bonnie rotten, nacho vidal ve mandy muse’un birlikte oynadığı bir sahne yayınlanmıştı. sahnenin yer aldığı dvd’nin adını baktı: “deep anal eyes”


    çeşitli intihar metodlarını unutup ekrana yöneldi hemen zihni, rarbg’ye on dakkaya dakka içinde düşerdi yeni scene, 4K olarak yayınlanmıştır umarım diye geçirdi içinden. 30 dakika içinde inmiş olucaktı ve izleyebilecekti. 25 dakkalık sahneyi izlemesi 1 saat sürecekti, bu bir saat içinde ölmeyecek, sikine de sürtünmeyecek, sadece mandy ile bonnie’nın birbirlerinin gözlerinin içine bakarlarkenki duyguları hakkında derin analojik felsefeler düşünecekti…. “sikerim ölümü” dedi, “zaten bu gidişle sikim anca tabutun içine girer yavrum”


    sabahı güneş yerine camel’dan “spirit of the water” (ama demo versiyonu) ile karşıladı ve aralıksız tam bir saat ağladı. kimse görmedi ve kimse duymadı. ama herkes hep bir ağızdan ve yalan yanlış olarak onun hakkında fısıldadı.


    “iyi bilirdik” “çok iyi bilirdik” “iş götü yoktu” “tembeldi” “bencildi” “nankördü” “vefasızdı” arkadalardan bir iç ses daha yükseldi “çok iyi porno izlerdi amına koyyim sektörü onun kadar bilenine rastlamadım” en ön sıradan birinin iç sesi geldi “malın önde gideniydi. adı üstünde ke MAL”


    hep bir ağızdan dış ses “iyi bilirdik”


    el fatiha.


    siki en sonunda layık olduğu yere, tabuta girdi kemal’in. kalbi ile sikinin bütünleştiği tüm anların özlemini duyarak…
  • biraz kimsesiz kalabilir miyiz lütfen..

    biraz kimsesiz kalabilir miyiz lütfen.. 
    kayboldum.. 
    boşuna arama, 
    beni bulamazsın. 
    düştüğüm yerde 
    kendimi aramaktan vazgeçtim 
    solungaçlarım çalışmıyor artık 
    ama boğulduğumu bile hissetmiyorum 
    bu nasıl bir şey biliyor musun? 
    baş harfimin ne olduğunu hatırlıyor musun? 
    kaybolduğumu söyledim sana 
    ve boşuna arama 
    kapsamaz 
    kaplandım 
    kapaklandım ya da 
    her nasılsa işte 
    “hey naber? nasılsın?” 
    akış..  
    akıyor yani hâlâ 
    ama ne yöne olduğunu 
    göremiyorum artık 
    yoldan çıktım 
    tarif edicek kimseyi de 
    göremiyorum bu karanlıkta 
    burası çok karanlık 
    beyaz bir karanlık bu 
    hiç renk yok 
    gece bile 
    gündüzün farklı bir evresi 
    değişmiyor zaman 
    akıyor sadece 
    kayıptayız 
    hayır kaybetmedik 
    kayıptayız sadece 
    eksi hanesine çizilen 
    bir kaç saniye  
    olan biten bu 
    saniyeler, dakikaya 
    ve sonra yıla dönebilir 
    değiştirmeye çalışmıyorum hiçbir şeyi 
    değişimden ziyade 
    kendin olman gerekir 
    beni arama, dedim sana 
    bulamazsın 
    hayır saklanmıyorum 
    hepsi beyaz sadece 
    her şey aynı tonda 
    renkleri seçemiyorum 
    duyguları hissedemiyorum 
    nerdesin? 
    nerde olan ne? 
    önümü göremiyorum 
    arkama dönemiyorum 
    öyleyse bu bir sobe 
    kendi kendime 
    kendimce 
    basit bir oyun 
    fazlasıyla basit 
    karmaşıklaştıran insanlar 
    ben değilim 
    ben hiçbir şey değilim 
    ben hiçbir şeyim 
    başa dönüyor önce 
    sondan başa 
    baştan başa 
    daima başa 
    başı kimin çektiği meçhul 
    dönüp dolanıyor elime verilen ip 
    kördüğüm edip 
    hadi çöz diyorlar 
    çözüyorum 
    ve bir yenisi daha ekleniyor 
    bitmeyecek 
    bitmesi de gerekmiyor 
    çözmeye çalışmaktansa 
    bir çakmak alıp 
    yakmalısın 
    ipi ya da 
    sözcüklerini 
    sağır ve dilsiz 
    ses geçirmez bir odada 
    tek başıma kalmak istiyorum 
    son dileğim bu  
    ölmeden önce 

  • Fanzin mi Dergi mi? Seviyor Sevmiyor.. civciv çıkacak kuş çıkacak.. yallah cinler yallah.. kış kış cinler kış kış..

    neden bu özellikle 2010 sonrası fanzin çıkaran arkadaşların istinalar hariç büyük bir çoğunluğu, bandrollü bir kitap çıkarmak konusunda bu kadar aceleci ve istekli davranıyor ve bu isteği de gerçekleştirecek saçma sapan yayınevlerine teslim oluyor? merakımdan soruyorum sadece.. ki aynı arkadaşlar,  eminim imkanları ve fırsatları olsa fanzin değil dergi çıkarırlardı ki ilerleyen zamanlarda dergiye dönüşenlerini de gördük.. burada da sıkıntı yok ama, elma ile armutu karıştırıp, ülkedeki fanzin piyasasını da ÇORBA etmenin anlamı yok…

    yap abicim sen gene mecmuanı, adına fanzin demek zorunda değilsin, gene alacalı bulacalı renkli kaliteli kağıda bas yayınını, dergi de.. bandrolsüz sürüyle dergi var ülkede, sıkıntı yok.. he bana düşmez bir neşriyata “bu fanzin değil” demek ki öyle bir şey demeye çalıştığım da yok, sadece fanzinin ülkede giderek popülerleşmesi daha doğrusu popülerleştirilmesi sonucu, başka bir içsel arzuya kapılıp yapılıyor bu işler… sorun bandrollü bir eser yayınlamak da değil ki benim de çıkacak tao nasip ederse minicik bir öyküm, booklet şeklinde, sıfır adam’la ortak olarak… o da sıfır adam’ın ricası ve katkısı olduğu için olacak…

    demeye çalıştığım şey şu, fanzin yaparken ki amacınız ne? yazdıklarınızı fanzin olarak yayınlama amacınız? bunu merak ediyorum.. do it yourself ilkesi ve mantelitesi ile hareket eden iki üç yayınevine gönderip, red yeseniz, sonra kendiniz kendi kendinize kendi ‘KENDİ’nizi fotokopi olarak yayınlamaya devam etseniz olmaz mı mesela?  para vermeyecekler size.. daha çok baskı ve daha iyi dağıtım ve daha çok kişiye ulaşmak içinse eğer, o zaman en başta fanzin çıkarmayı seçmekte hata yapıyorsunuz gibime geliyor…

    bi denyomatrix eleştiriye önlem alalım: “fanzin piyasası” dedim diye gelebilir.. fanzinle piyasayı beraber andığım için.. geldi daha önce.. aklına geleni cebine koy kardeşim..

    hadi çavbella..

  • körebe

    körebe

    sana mektuplar yazıyorum
    asla okumayacağın
    tahrif edilmiş bir haritayı tarif ediyorum sana
    yönümü sen tanımla diye
    görmüyorsun
    bak bu böyle olmaz diyorum
    gitmez yani
    gitmeyecek
    gitmemeli
    hemen yanı başımda bitmeyeceksin hiçbir zaman
    biliyorum

    aranıyorum yine meskun mahallerde
    ihtiyacın olan her şeyle geliyorum
    bir ben eksiğim içinde
    ben hiç olmadım
    ben yokum
    senin için hiçbir zaman özümle olamadım diyorum

    bak bu böyle gitmez
    saklamalısın beni
    olur olmaz her yerde anlatmamalısın hiç kimseye
    bu bir sır anlıyor musun
    ben küçük bir sır olmak istiyorum
    keşfedilmek istemiyorum
    yalnız sana kalayım istiyorum

    parçalarımın yerini değiştirebilirsin
    istediğin kılığa sokabilirsin beni
    ama kafamdaki görünmeyen kukuletama dokunma diyorum
    o beni mutlu gösteriyor
    kendime

    kendime görünmemek için çaba harcıyorum mütemadiyen
    ama sana görünmek isterdim diyorum
    duymuyorsun
    hiç duymadın
    gördün ama aldırmadın
    kovdun beni bir keresinde
    hatırlıyor olmalısın
    hatırlamıyor olamazsın

    gidiyorum ben artık
    olmamaya doğru yelken açtım
    hayır intihar değil bebeğim
    intihar etmeyeceğim
    bunu hiç düşündüm
    bunu hep düşünmedim
    kelimelerimin yerlerini değiştirerek anla beni
    kafam karışık
    hata yapabiliyorum
    kafamı karıştırıyorsun

    ama artık yeter dediğim bir nokta oldu
    ve bu sondu
    afili bir final bekliyordu bizi
    hayır hiç konuşmayalım
    bu konu hakkında konuşmak istemiyorum
    hiçbir konu hakkında konuşmak istemiyorum
    konuşmaya istekli değilim
    seninle
    miyavlayabilirim ama
    havlayadabilirim
    dilediğin ne kadar hayvan sesi varsa
    taklit edebilirim sana
    ama insanın olmak istemiyorum
    artık yani
    her şey bir yere kadar sevgilim
    her şeyi bir yere kadardı sevgilin
    kaldırımda oturmuş yoldan geçenlere ıslık çalıyorum
    kimse dönüp bakmıyor bana
    fanzin var diye bağırasım geliyor
    kendimi tutuyorum
    fanzin yok aslında
    hiç olmadı
    olsaydı onca kişiden biri
    geri dönüp laflardı
    azı döndü geri
    afili dönüşleri oldu
    geriye dönemeyişler festivali düzenlemek istiyorum
    geriye dönemeyen benim

    gelecek peşimden geliyor
    ben zamandan hızlıyım
    olacakları önceden biliyorum
    ben bir süperkahramanım
    zamanı durdurabilen
    az önce durdurdum mesalem
    duvarları izledim sonra
    sadece duvarları izledim
    arkasına bir duvar daha çizdim onun
    sonra bir duvar daha
    gizledim kendimi
    senin içinde de gizlenmiştim
    sonra o kadar öyle bir derine saklandım ki
    beni ararken kaybedersin kendini diye korkup çıktım içinden
    kaybetme kendini
    beni bul
    istedim sadece
    sadece istedim
    istemiyorum artık
    görünmez olucam yine
    böyle iyiyim
    saklanmayan ebe

    26 nisan 2018

  • arabölge ve türbülans

    “arabölge” isimli übersonic depresif fanzinim bir hafta içinde sınırlı sayıda basılıyor.. ankara istanbul semalarında görüştüğüm arkadaşlara ve izmirdeki dostlara elden teslim ile dağıtılacak..

  • arabölge adlı fanzin olamayan fanzinimin giriş yazısı

    elinizde tuttuğunuz bu fanzini oluşturan metinler, aslen
    dördüncü kitabımın içinde bir bölüm olup, paramın kitaplarımı basmaya kast
    etmediğinden kelli, ve dahası son üç aydır hayatımın en karanlık dönemlerini
    yaşadığımdan mütevellit, şu ara basılmayı kendinde hak görmüş, ve fanzin olarak
    basılmıştır. aralara da, süs niyetine bazı kusurlar eklenmiştir.
    bazen olur, uçsuz bucaksız bir çölde, güneşin ve ayın ve ta
    ki yıldızların bile himayesinden uzak bir şekilde yürümeye başlarsın. bu, bir
    anda olur. kör bir kuyuya düşersin aniden, ve seni oradan çıkarma çabası
    içindeki aileni ve tüm dostlarını görmezden gelirsin. gelgitlerin artar, ara
    ara gözüne bir yıldız ilişse bile uzun sürmez parlaması, düştüğün,
    düşürüldüğün, içine balıklama atladığın kuyunun üzerinden geçer gider ay, ve
    her ne kadar kendi çabanla çıkabilecek dahi olsan, içine atılan ipleri keser,
    tırmanmaktan vazgeçersin.
    bir ana kadar, tek bir an, ayılmana neden olabilecek bir
    tokat gibi mesela, bir an gelir, tamam dersin, bu kadarı yeterli, olması
    gerekiyordu, oldu, yaşandı ve bitti ve dolayısıyla tekrar başa sarmanın anlamı
    yok faslı, dersin, içinden, geçer gider bir şey içinden, çıkar bir daha geri
    dönmemek üzere, ve sırf anıları hatırlamamak için dahi bile olsa, yaşamına
    şahane bir radikal başlangıç yaparsın, ve süreç ilerledikçe artık dokunmaz olur
    aklına düşen fosforlu hengame..
    henüz bu noktada değilken daha, yani heceler anlamını
    yitirmemişken henüz, zaman zaman yüzdüğün karanlık okyanuslarda bir vakitler
    açığa çıkan cümleleri bir tablo haline getirmeyi diledim ve sonuç olarak
    karşınıza bu fanzin çıkageldi. biraz zor oldu hatırlaması ve hazırlaması, ama
    gerekiyordu, çünkü hayatımın kara kutusu olan kelimelerimi ve onların nüveleri
    halinde dağılan fanzinlerimi,  bir gün saklamaktan
    ve sakınmaktan vazgeçersem, işte o zaman düşeceğim asıl, çıkışı olmayan ve
    güneşin artık tamamen ulaşılmaz olduğu ve içinde meşaleyi ateşleyecek en ufak
    bir kıvılcımın dahi kalmadığı bodrum katına.  henüz zamanı var. zack kulağıma, daima
    fısıldasa da, “çıkış yok, bırak artık, köşene çekil, sessiz ol” ve benzeri
    isimli bestelerini, hayaletlerim buna izin vermeyecek, biliyorum bunu, bunu
    biliyorum çünkü seçil bunu biliyor. eyvallah..
    not: seçil kim diye soracak olanlara, ilk romanım “geriye
    dönüşler”in ve arkasından basılan devamının birinci bölümünün bir tercümesini
    kayda almalarını rica edeceğim..
    notun notu: “bunu biliyorum, çünkü tyler bunu biliyor”
    21 nisan 2018 – 0727

    fanzinin canisi ya da cesedi, veya iskeleti, portishead
    dinleyerek hazırlanmış olup, arada focus olarak this empty flow adlı mucizevi
    grup demlenmiştir. 
  • Back In The Game

    “vazgeçmek kolaydır” dedi seçil, “ama doğru olan bu değil.” doğru
    kelimeleri asla seçemediğimi söyledim ona. “doğru zamanı da” diye ekledi.
    “genel olarak doğru’yu” diye kestirip attım, yüzümü onun
    olmadığı yöne dönerek, bir sigara sarıp beklemeyi sürdürdüm, ayın gelmesini.
    görüş açıma girmesini ya da.
    “bugün biraz bulutlu” dedi, “bana kızman gerekmez”
    “ya kendime?”
    “kendine haksızlık ediyorsun bence”
    “başkalarına da” dedim, balkonumdaki tekli koltuktan kalkıp
    hemen yanındaki üçlü koltuğun en ucuna geçerken, gökyüzüne doğrulan bakış açımı
    değiştiriyordum sadece, karşıdaki apartmanlar ve balkonumun tavanı görüş açımı
    kısıtlıyordu, ve hiç yıldız görünmüyordu bu gece de
    “ayağa kalkılması gerekebiliyor” dedi, “bazen, yıldızları
    görebilmek için”
    “yere düşmedim ki seçil” dedim, “sen neden bahsediyorsun?”
    “düşürülmedin de ama” dedi, “insanları suçlamaktan vazgeç”
    “insanları suçladığımı da nerden çıkardın ki?”
    “kaçıyorsun onlardan”
    “evet kaçıyorum, hepsinden, her birinden, çoğundan, son iki
    buçuk yıldır içine düştüğüm kör karanlıktan kaçıyorum, kuyudan çıkma çabası bu
    hem, kaçmak değil”
    “kendi yüzüne dön” dedi, geldiğinden beri gözlerinin içine
    bakmamıştım, gökyüzünden gözümü ayırmadan görüyordum işimi hatta, sigaramı
    bakmadan sarıyor, çakmağı el yordamı ile buluyordum önümdeki masanın üzerinde.
    “bugün görünecek” dedi “inan bana”
    “hayır” dedim, “kaybettim onu”
    “dün sabah ki nasıldı”
    “sevmedim onu, fazla parlak, adını biliyorum onun hem, bu
    yeni keşfettiğim yıldız da gözüm, belki de kışın görünüyordur bilmiyorum, bir
    aydır ortalıkta yok velet”
    “kışı seviyorsun” dedi
    “en sevdiğim mevsim marttır” dedim, “tüm yılın
    bütünselliğini içinde barındırır, özellikle izmir’de, ondan sonrası kolaydır,
    nisan mayıs, fena şenlenir balkonum ki biliyorsun bunu, o göt ağaçlarımdan
    birini kesmeyecekti”
    balkonumda dört adet ağaç vardı, birini en üst katta oturan
    ev sahibinin kardeşi kestirtmişti, seviyordum mart nisan ve mayısı çünkü
    balkondaki ağaçlar yaprak açar ve beni yoldan geçen insanlardan gizlerdi, ben
    görürdüm ama onları, birinci kattaydım, ya da zemin diyelim, ve görürdüm onları,
    işporta kaldırımında da görürdüm, aşağıdan baktım hep, hemen hemen her şeye,
    buna rağmen egomun yüksek olduğuna dair eleştirileri anlayamadım, olduğum gibi
    göründüm hep, zihnimden ne geçiyorsa onu naklettim insanlara, burnu havada
    olmak ile her şeye eyvallah deyip sessiz kalmayı karıştırıyor insanlar, bu
    ifadem sorunlu oldu, tariflemek istediğim o alanımı kanıtlayamamam size, ama
    bunu anlamanız için çaba sarfetmeyeceğim, hatta hiçbir şey için çaba sarf etmeyeceğim
    artık, sıkıldım ve yoruldum, yoruldum ve sıkıldım, tanrıya dönücem yüzümü,
    Allah’a, Yehova’ya, Tao’ya, adı her ne ise, benim için de bir adı var
    kendisinin, onunla bütünleşik olan yaşamımda son iki buçuk yıldır araya giren
    frekans karışıklığını temizlemem lazım sadece
    “yörüngeni benden uzaklaştırıp başka bir kadına çevirmiş
    olman gerçeği hakkında da konuşmak ister misin bebeğim?” diyerek araya girdi
    özlem, içimde bir ses olarak,
    “frekanslar karıştı sadece” dedim ona “anlamanı
    beklemiyorum”
    “ben seni bekliyorum ama” dedi, “biliyorsun, bekledim, beni
    görmeni, yıllardır, görmen yeterliydi, göz göze gelmesek de olurdu hem”
    “tıpkı o aradığım yıldızlar gibi” dedim, “benim onlara
    baktığımın farkındalar mı sence?”
    “en parlakları içinde en parlamayanına odaklanıyorsun daima,
    en silik olanına”
    “kendine pay çıkarma” dedim, “senin ışığın yeterince fazla,
    gözümü alıyor”
    “ışığım tükeniyor adamım” dedi
    “gerçek yıldızların ışığı öldükten sonra da parlamaya devam
    eder” dedim, “belki de şu an gördüğüm, -o sırada bir yıldız görmüştüm- asırlar
    önce ölmüştür”
    “benim gibi” dedi
    “senin gibi” dedim, “kendini öldürdüğün halde seni görmeye
    devam ediyorum, ve ölmeden önce son konuştuğun kişi olarak söyleyecek olursam
    eğer…”
    “söyleme bir şey” dedi, “kendini suçlu hissetmeni
    istemediğim için aradım seni o gece, ben gidiyorum, beni bulman lazım”
    ve araya bulutlar girdi, ses kesildi, beni duyabilirdi ama
    ben onu duyamazdım artık. bi sigara uzattı seçil, sanatçılık kokuyordu sarış
    tarzı, “yüzüme neden bakmıyorsun” dedi
    “siyah” dedim, “siyah artık kazanmalı”
    “beyazın hakimiyetinde asırlar geçti” dedi,
    “yedi bin yıl” dedim, ve burada sözünü ettiğim şey bir ırk
    değildi
    “ama yin yang ayrışıyor adamım” dedi
    “nihayet” dedim, “dengeye oturuyor ihtişamı tao’nun”
    “işte o yüzden vazgeçemezsin, savaşmaktan”
    “vazgeçttiğimi de nerden çıkardın” dedim, sigaramı yakarken
    bir göz kırparak, gece boyunca ilk kez göz göze geliyorduk, aynada kendi
    gözlerinin içine bakmak gibiydi seçil ile göz göze gelmek. “ben kaçar artık”
    dedi, balkonun demirlerinden atlayıp yola süzüldü.
    o sırada buldum onu, tekrar, yıldızımı, silik bir ışığı
    vardı, hiç bulut kalmamıştı çevresinde, ışığı güçlenmiş gibi geldi bana,
    sigaramdan bir nefes daha alıp, uzaklaşmakta olan seçil’e seslendim, “yalan
    söylüyordum kızım, doğruyu seçemediğimi söylerken” dedim, “bazen kendi hakkında
    da yanılır insan”
    sol elini yarı kaldırıp zafer
    işareti yaptı, “peace” diye bağırarak, ardından havaya kaldırıp bir yumruk
    yaptı ve gözden kayboldu.
    20.04.2018

    başlık
    şurdandır:
    Wu-Tang Clan – Back In The Game (Phoniks Remix)