Yazar: girdap

  • biraz sessizlik lütfen part 2

    yazılabilecek her şeyi yazdığımı düşünüyorum
    anlatılabilecek her şeyi anlattım
    yerseniz
    pardon ben kördüm
    ve sağır
    ve dilsiz
    unutmuşum
    affedersiniz

    şimdi karanlığıma çekilme vakti
    kendi iç sessizliğimle
    kendi hayaletlerime
    kendi ölülerime
    galaksimin en dış galaksisine gidiyorum
    ve oranın gerçek olmadığını söyleyip
    uzaylılara inanların mantığına papuçla vurayım
    amerikyalan ya da avruparan felsefesi ve sineması ile
    bilinçaltınızı sikin

    müzik her şeyi değiştirdiğinde
    umarım burada olmazsınız

    büyük yalancılara elvada

    27072018-2235

    zackeva

  • opua dışın

    herkesin bana ne yapmam gerektiğini söylemesinden sıkıldım.

    – kimseye karışma
    + hiç kimse de bana karışmasa olmaz mı moruk

  • alak

    “insan kalabalığı & insan yorgunluğu” ersoy albayrak

    o
    öldü
    siz

    burada
    ne yapıyorsunuz
  • Jedi Mind Tricks Fraudulent Cloth feat Eamon Türkçe Altyazı

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=Fgp3GEKeFe8]

  • Farazi V Kayra – Tortu

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=jiHcmhf8m7w]

  • drops

    drops
    ilmeği
    boğazına geçirdi zack. taburenin üstüne çıktı. aynı anda elinde de bir silah
    vardı. az önce yüklü miktarda hap içmişti. işi şansa bırakmak istemiyordu.
    silahı ateşlediği anda taburede devrildi. sesi duyan tuncay girdi odaya, öteki
    dünyadan koşup gelmişti.
    intiharı
    bir pes ediş değildi, pek çok şeye direnmemişti çünkü bugüne kadar. bir savaş
    vermiyordu ki pes etmiş olsun. açlık grevlerini de anlayamamıştı zaten bugüne
    kadar. ister politik ister başka nedenlerle olsun, anlamsız gelmişti ona, kötü
    bir tavır gibi gelmişti. örneğin sevgilisinden ayrılan birinin açlık grevine
    girdiğini düşünelim diye düşünmüştü bir keresinde, bu sevgilimiz devlet ya da
    patron yerine koyduğumuz imgemiz. ee durum değişiyor mu? beni affet. beni işe
    al. beni geri kazan. beni serbest bırak. dileğimi yerine getir. taleplerimi
    karşıla. bana geri dön. aşkım bana geri dönene kadar açlık grevindeyim. seni
    kaale alıyorum, beni kaale al. kötü görünüyordu gözüne bu fikir. bir direniş
    gibi de gelmiyordu ona. ki direnişten ziyade saldırı olması gerekiyordu
    herhangi bir politik mücadelenin adı ona göre. çünkü baskı altındaysan,
    savunmaya geçemezsin, o yüzden sevmiyordu direniş kelimesini. zor şartlar
    altında yaşam mücadelesi veriyoruz, hayır direniyoruz. hayır bence, bir sendika
    kurup işçileri intihara teşvik etmeli. tüm işçilerin aynı anda topluca intihar
    etmesi kadar güzel hiçbir şey olamaz diye düşünüyordu. artık ipliğinizi
    kendiniz üretin. çünkü çalışmaktan vazgeçmek de intihar sayılacaktı. yaşam
    alanı bırakmayacaklardı çünkü. bırakmamışlardı. ya kurallarına uyarsın ya da
    açlıktan ölürsün. tabii bir yan gelirin ya da yaşayabileceğin bir kırsalın
    yoksa. olanları epey şanslı görünüyor gözüme. diye söylendi tuncay’a gözlerini
    açınca hastanede zack. uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. tuncay’ın yanında
    refik, onun  yanında seçil oturuyordu.
    özlem ortada yoktu hala. gözünü açar açmaz söylenmeye başladım.
    insanlar
    seni hayatta tutmaya çalışır. “aynı gemideyiz.” evet ama gemi delik, onarmanın
    anlamı yok. batalım. çünkü asla kara görünmeyecek.
    biri
    de tutup triple oğlak olmama yorar bu karamsarlığımı, normali, ay burcususu,
    yükselenininini.. espri mi yapıyor anlayamam. zamanın birinde. espridir diye
    düşünüp gülerim, ama bir hayli ciddidir.
    hayır
    intihar iyidir. zack etmez sadece. üzerine saatlerce düşünü kurabilir. o ayrı.
    rahatlatır bir çıkış kapısının bulunması ve kapıyı asla hiç kimsenin kitleyemeyecek
    olması. bi gün çalıcaktır kapıyı. açanın özlem olduğunu umuyordur. seçil bi
    siktirip gitsindir kendi cehennemine. bunu duyunca öfkeli gözlerle belirir karşısında.
    ama hiç konuşmaz. bir süredir hiç konuşmuyordur. mimikleri kalmıştır sadece.
    bir de her bir anlamı çok net özetleyebilen gözleri.
    bu
    sessizlikte, sessizliğimde, kafayı yiyorum. sürekli içimden konuşuyorum tüm
    hafta boyunca. ama artık haftasonları da çenem düşmeyecek, biliyorum. çünkü
    seçil sustu. onun susması, benim suskunluğum. özlem’in intiharı, benim
    intiharım. tuncay’la refik’in çekip gitmesi, benim çekip gitmem. zamanı var.
    bekliyorum. bir kişi bile, umuttan ve güzel bir gelecekten bahsederse, yüzüne
    karşı annemden öğrendiğim tüm küfürleri ederim, biline. seçil bunu biliyor, o
    yüzden konuşmuyor artık. siz de bilseniz, fena olmaz sevgili dostlarım. hatta
    aptal saptal konuşmasanız kafi. çünkü bu konuşmalar bana iyi gelmiyor. işe
    yarar cümlelere ihtiyacım var oysa. bu sessizlikte kaybolucam yoksa. seçil
    kalkıp gitti. ben yazarken yanı başımda bağdaş kurmuş halıda oturuyordu. onun
    da bir çözümü kalmadı bu duruma. daha kötü ne olabilir ki? . jori’le konuşçam ben. o
    beni anlıyor. hep o konuşuyor gerçi ama anlıyor yani. yıllar önce anlamış.
    önceden almış tedbirini, anlatmış bildiğim tüm gerçekleri bana. yalan
    gerçekleri ipe diziyorum sanın siz ama kurgularımda, e mi? hafife alın. her
    şeyi hafife alın siz.
    “imdat
    diye bağırmayacağımı biliyor olmalısınız de” dedi tuncay. az önce girdi odaya.
    “sen
    bağırmadın hiç” dedim.
    “beni
    siktir et dedi, sen bağır” sonra çıkıp gitti. ne dediği belli değil pezevenkin.
    odadan
    çıkıp, bir paket sigara aldım. diğer odadan. dört saatte biter. dört saat sonra
    uyumuş olurum zaten. sonra iş. neyseki yarın bir mola vericez. iki günlük mola.
    allah demokrasi şehitlerimizden razı olsun, ekstra bir gün tatil kazandırdılar
    bana. üstelik pazarla birleşiyor. ne mutlu bana. ne mutlu.

     *başlık this empty flow’un bir şarkısının
    adıdır. 
  • zack is dead.

    zack is dead.
    annen gelir ve
    yine üst üste sigara içmişsin der
    yapma böyle
    kendini öldürmeye mi çalışıyorsun sen
    farkında değilsindir olan bitenin
    hiçbir şeyin farkında değilsindir
    kül tablosuna bakar
    kendimi öldürmeye çalışmıyorum dersin seçil’e
    sadece biraz daha hayatta kalmaya çalışıyorum
    o sana öfkeli gözlerle bakarken
    ve sigara bu konuda
    iyi bir reçete gibi geliyor bana
    ve evet yine kendimden bahsediyorum. yersen. geçenlerde, pek
    tanımadığım, sadece iki kez görüştüğüm bir yazar/şair’in, sigara üstüne
    kapıldığı öfke nöbetlerine denk geldim sosyal medyada. veryansın ediyordu
    sigaraya ve içenlerine. tek değil, aynı gün içinde birkaç post atmıştı bu
    konuda. ses çıkarmadım, takip etmeyi bıraktım sadece kendisini. sevdiğim birkaç
    paylaşımını da görmeyivereyim dedim, bazı gündeme dair politik olaylara
    eleştirel bakışı seviyor olsam da, severdim yani, ama sigaraya ve sigara içene
    düşmansa bir insan, burada saf bir düşmanlıktan bahsediyorum, değeri kalmıyor o
    kişinin gözümde ve daima sigara içen insanlarla, ama benim gibi içeninden bahsediyorum,
    bu durumdan memnun olanınından, sigarayla arasında bir savaş verenlerinden,
    bırakmaya çalışanlarından değil, olucaksa sigaradan öleyim diye düşünüp de bu
    yüzden de ölmeyeceğine inanlarla, daha iyi anlaştığım su götürmez bir gerçek,
    hiç sigara içmeyenlerle ya da bıraktıktan sonra sigarayı düşman belleyenlere
    kıyasla. düşmanım değil çünkü kendisi, sigaraya düşman olanlar düşmanım evet.
    çünkü özelinde bana düşmanlarmış gibi hissediyorum. ve senin söylediğin gibi
    bayım, mazoşist falan da değil sigara içenler, zihne bir havalandırma deliği
    açmak gibi bir şey bu, çünkü kafam bu stresi gerçekten kaldırmıyor, ve eminim
    senin ve senin gibilerin başında ben de olduğu kadar çok can sıkıntısı yok.
    yaşam mücadelesinde benimkisi gibi ciddi bir konçerto verdiğinizi de
    düşünmüyorum, “başka bir sürü eğlence unsuru da var” denmişti bir keresinde
    bana bu yüzden, o kesim tarafından ki, “ne eğlencesinden bahsediyorsun?” diye
    sormadım çünkü üzerinde konuşmaya değmezdi, üzerinde konuşmaya değmez sadece,
    karşılıklı konuşmaya yani, üzerinde yazmaya değer ama, her şey üzerinde yazmaya
    değer gibi geliyor bana, o yüzden bu kadar çok zırvalıyorum her konu hakkında,
    ama bu yetmiyor can sıkıntımı doyurmaya. açıklayalım, yeri gelmişken, soranlar
    oluyor, csns yayınları, csns, can sıkıntısı neşriyat sokağı.. canım fena
    sıkılıyor çünkü, bu yıllardır böyle, o yüzden var hayaletlerim, akıl sağlığım
    bu yüzden yerinde değil çünkü zamanında fazlasıyla zorladım zihnimi, bir çıkar
    yol ararken, sonra pes ettim bu konuda, küçüktüm o zamanlar, epey küçük demek
    istiyorum, siz trilyonlarca şey okuyup, ardından hazır bilgilerle konuşmaya
    başladınız, çok az okuyup, sonra okumayı bıraktım. şimdiler de, sadece, kişisel
    veryansınlar ilgimi çekiyor bir şeyler okuma konusunda, kişisel hezeyanlar
    diyelim, onlar daha sahici geliyor, sahici olmayanlarını da ayırt edebiliyorum
    zaten, dikkat çekme isteği ile yapılanlarını yani, içi boş horultuları, ama
    sizin “çok kişisel kaçmış” diyebileceğiniz samimi ve içten haykırışların
    hastasıyım. kimseyi ilgilendirmeyen şeylerle ilgileniyorum çünkü, o yüzden
    herkesin bildiği çoğu şeyde ıskaladım hayatım boyunca. “aa nasıl bilmezsin” en
    çok duyduğum ebegümeci oldu bu yaşıma kadar. bana da sizin this empty flow’u
    bilmiyor olmanız tuhaf geliyor ama, ama aslında bilmiyor değilsiniz, sevmiyor
    olduğunuz kategoriler kısmına giriyor o bu şu.. sonra da tabii taşak geçtiğinizi
    sanıyorsunuz bir videoda, “abi fanzin işte ya, underground anlıyor musun yeah”
    diyerek. laf sokma çabanıza hayatım boyunca güldüm.. gülmekle kalmayıp
    yayınladım onları ürettiğim işlerde. ama sigaraya geri dönecek olursak, bak
    bunu hiç kaldıramadım, kişisel aldım meseleyi, this empty flow’u kapattırdığınız
    zaman da kişisel aldım, bana kızabilecek tek kişi seçil çünkü, hayaletlerimden
    biri yani, yani yine benim. bu yüzden uyarılarınızı dikkate almıyorsam, “bak
    baban da koah’tan öldü” gibi serzenişlerinizi mesela, aslında bu, çok canımı
    sıktığınız noktada patlamak yerine sessiz kalma hakkımı kullandığım içindir ki
    sevdiklerime karşı daima sessiz kalma hakkımı kullandım. batırdıkları oklar
    karşısında ya da karşımda sevmediğim adamları ya da başkalarını haklı
    bulduğunuz durumlarda, yüzde yüz eminken kendimden ve dahası bir haklılığa
    inanmadığım halde. hiç haklı bulunmadım, haklandım daha çok demiştim eski bir
    şeyde, nedeni buydu. ve. ve sanırım hiçbirinizi dinlemeyip, hepinizden çok
    yaşayacağım. bana “çok içiyorsun, hem de kırmızı tuborg abi” deyip, erken
    sarhoş olacağımı düşünüp benden önce sızanlara da ses çıkarmıyorum, neyin
    mücadelesini veriyorsanız artık…
    başta da dediğim gibi, çok canım sıkılıyor ve bu giderek
    artmakta. bir çözüm yolu yok. daha çok sigara, daha çok alkol dışında. varsa da
    ben bilmiyorum. aramayı bırakalı çok oldu. pes etmedim, bıraktım sadece.
    bıraktım karanlıkta gülümseyen ahtapotum daha sıkı yapışsın boğazıma sekiz kolu
    ile birlikte. annemin de gidişine ne kaldı şurda. daha ne kadar yapışabilir ki?
    hayır intihardan bahsetmiyorum, daha da salıvermişlikten bahsediyorum. çünkü
    tek başıma, yapabileceğim en büyük devinim bu olucak.
    “bizi kurtaracak  bir
    kahraman aranıyor” en sevdiğim fanzin ismi. buldum da onu, iki kez, ikisinde de
    çuvalladım. kötü zamanlarımdayken çıktılar karşıma ve onlar da fazla
    üstelemedi. sadece biraz daha zamana ihtiyacım vardı işte, biraz daha zaman,
    toparlıyorum, toparlıyordum, topalladığım bir dönemde, hepsi bu, biraz daha
    zaman. bi şans daha istemek gibi değildi bu, ki nefret ederim istenen
    şanslardan. ben sadece zaman istiyordum. hayatımda en çok ihtiyacım olan şey
    zaman. şimdilerde daha çok ihtiyacım var buna. şöyle bi iki hafta fabrikadan
    uzak dursam fena olmucak mesela. ama izin vermezler buna. iki hafta her şeyden
    uzak kalsam. fabrika beni sokağa çıkmaya zorluyor haftasonları. çalışmıyor olsam
    evden çıkmayacağım bir dönemdeyim. ve çoğu zaman es geçiyorum yazmayı hatta
    yazmayı bıraktığımı bile söylemiştim sanırım, son kısa zırvamda. nedeni
    aynılıktan ziyade, fazla içerde olduğumdu. çünkü yazınca, bu çıkıyor işte. yok
    başka bir şey. ölü bir yazardan fazlası değilim. üç beş sayfa ya da üç beş
    kişiden fazlasınca okunmayan. fazla depresif ve karanlık yazıyormuşum bu havayı
    dağıtsam nasıl olurmuş. böyle bir eleştiri de aldım. ama içerde olan can
    sıkıntısı, buna gebe. napıcaz be kamil? kamil kim amına koyayım. napıcaz ve
    tuncay demeliydim, o da peşpeşe bir güzel küfürler düzmeliydi yüzüme. sana
    küfürler hazırladım. yüzüne yüzüne. ama etmiyorum. çünkü hiç kimseye kızgın
    olamıyorum.
    sigaraya geri dönücek olursak, tüm bu ebegümecinden sonra,
    bir tane daha yakacağım izninizle. tütün güzel. yağ gibi akıyor boğazından
    duman. her zaman böylesi denk gelmez. ki ben, chesterfield mavi’yi tercih
    ederdim. ya da eski kırmızı pall mall’ı, eskisini ama. yoğun dumanlısını. onun da
    ebesine atladılar. güzel olan her şeyimi elimden alıyorlar, hatun kısmısı da
    dahil buna, o yüzden tutucuyum fanzin konusunda sanırım ki o da elimizden
    çıkıyor zamanla, değişiyor, biçim değiştiriyor, algı değiştiriyor, algılanışı
    değiştiriliyor, süslenip püslendiriliyor, alsancak’ın uçalı çok oldu zaten,
    logos’tan sonra geriye pek bir şey kalmamıştı desek yerinde, bir ara ionia oldu
    tek başıma gidip içebileceğim yer, hüseyin abi ebesini sikene kadar, şimdi de
    tiryaki kedi var, tek başıma takılabileceğim tek yer. kilise sokağı dışında
    tabii ki onun da eski tadı yok. her şeyin içine edilirken, değişmeden kalıp
    eskiyoruz. eskidik. hiçbir şeye direnmedik de çünkü anlamı yoktu bunun, su akar
    yolunu bulur dedik, tepkisizlik değildi bu, değişmemeye direndik sadece, ayak
    uydurmakta zorlanacağımız her şeye ket vurduk. hepsi bu. birileri geldi
    birileri gitti. kimse pek gelmiyor artık, ama gidenler çoğalmakta. azalıyoruz.
    eski ve az. seviyorum bu tabirimi. o yüzden kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor,
    kafa dengi bir müzik keşfedince, ki çoğu ölü oluyor. biz keşfedene kadar ölmüş
    oluyor yani. bizi de keşfedene kadar birileri biz de ölmüş olucaz. ben öldüm
    zaten. spontane bir şey değildi çünkü zack is dead. hepsi bu. nokta.
    bir sigara daha yakalım. ablam bize kahve yapsın. kendine de
    yapıyor çünkü. kimseden hiçbir şey isteyemiyorum çünkü. herkes kendine ne
    yapıyorsa, bana da ondan yapsa iyi olacak aslında. ama genelde insan kendine
    reva görmediğini yapar başkasına. iyi ya da kötü anlamda. bazen kendi için asla
    yapmayacağı bir güzellikte de bulunabilir mesela. ben bulundum. ama çok
    umarsamazım bir süredir, ve bu iyi bir şey değil, kötü dönemimde olmam bahane olmuyor bu noktada, ya da aldığım
    tonlarca ilaç bir özür dilekçesi yerine geçip, zaman kazandırmıyor insana..
    geçelim.
    şimdi izninizle, jori ile başbaşa kalıcam. bir daha yazarsam
    da yayınlamam, ki sanmıyorum. uzun süre böyle. ölmüyorum. ölü taklidi yapıyorum
    sadece. çünkü buna mecburum. çünkü kafam bu stresi kaldırmıyor gerçekten.
    yastığıma sarılıp uyurum en kötü. sabah olur. sonra alarm çalar. sonra iş.
    sonra ev. sonra tekrar gece. sonra tekrar sabah. alkole gömüldüğün
    haftasonları. uçup giden zaman. uçup giden para. bazı ender olasılıklar. acı
    nakli ameliyatı. acı kardeşliği. aynen kan kardeşliği gibi. can sıkıntısı
    kardeşliği. bazı ender olasılıklar. deneme yanılmalar. denemeden yanılmalar.
    denemeden yanılmamalar. şans. zaman. her şeyin berisinde, gözlerine bana diken
    seçil. bir elinde ilmeği atılmış bir ip, diğer elinde yarım ekmek kokoreç.
    gelmeyen özlem. bitmeyen özlem. ve jori, tam şu anda, see nothing diyor, i see
    nothing. hoşçakalın. sonra görüşürüz.. umarım.

    13 temmuz 2017
  • birin öncesi

    birin öncesi.
    tuncay’la torbacıya gidiyoruz. torbacı kapı komşum.
    kuruçay’da yaşıyorum o yıllarda. kuruçay izmir’de bir çingene mahallesi.
    torbacımı tuncay’la tanıştırcam. herifin kanalı iki gündür ortalıkta yok. paket
    olmuş olabilir. “olmadığı tek bir gün olmadı bugüne kadar” diyor tuncay,
    “mutlaka başına bir şey geldi.”
    sabah evden çıkıp tuncay’lara gidiyorum. annem okula
    gittiğimi düşünüyor. günlerden pazartesi. pazartesileri tatil yapıyoruz.
    nedeninin pazartesi sendromu ile alakası yok. çoğunluğun pazartesi akşamları
    evde olması ile ilintili ki zaten işportacıysanız hafta sonu tatil
    yapamazsınız. ve evet işportacıların da tatile ihtiyacı olur, tüm kış ya da
    yağmurlu havalar, tatilden sayılmaz. onlar zorunluluktur. her neyse. sabah
    evden çıkıyor ve refik’le tuncay’ın kaldığı eve gidiyorum. alsancağa. evde
    olduklarını biliyorum çünkü günlerden pazartesi, dediğim gibi. diğer günler
    genellikle işporta tezgahına uğrarım, tabii özlem’de kalmadıysam. özlem o gün
    evde. bir gün önce ben de evden çıkmamıştım. annem’in doğum günüydü. ve yarın
    da özlem’in doğum günü. 27 aralık. 2000 yılındayız. özlem bizi gün içinde bulur
    nasıl olsa. cep telefonu kullanmasak da, evet o yıllar da bu bizim için büyük
    bir lükstü, şimdilerde kullanıyoruz, her neyse, kullanmasak da, birbirimizi
    aramadan iletişmeden bulabiliyoruz. takıldığımız mekanlar sınırlı. hala
    sınırlı. şimdilerde, tiryaki kedi ve işporta tezgahım arasında dönüp duruyorum.
    o zamanlar da refik’lerin evi, özlem’in evi ve işporta açtığımız sokaklar
    arasında dönüp duruyorduk. arada kafamızı dağıtmak için gittiğimiz barlarda
    sınırlıydı, ya da klise sokağı işte, o zamanlar daha iyi olan klise sokağı,
    daha iyi olan alsancak, ve daha iyi olan izmir. daha iyi olan ben. her neyse.
    eve vardığımda, tuncay’ların evini kast ediyorum, evet
    haklısınız sürekli geriye doğru sararak anlatıyorum hikayeyi, eve vardığımda
    seçil’le refik evden çıkmaya hazırlanıyordu, tuncay yeni uyanmıştı. sabahın
    dokuzuydu saat. seçil’e nereye diye sordum, biraz takılcaz refik’le dedi, biz
    sizi buluruz. hay hay dedim, biliyorsun bugün, biliyorum biliyorum, dün
    planladık bir şeyler biz, telaşa mahal yok. her günümüz birbirinin aynı olsa
    da, birbirlerimizin doğum günlerini özel bir kutlamaya dönüştürüyorduk, bu
    şaşırtıcı olabilir ama ölümün kıyısında yürürken şarampole yuvarlanıp sağ
    çıktığımız geceleri saymazsak, genel de şenlikli geçerdi gecelerimiz. ama bazı
    günleri daha şenlikli kılmak da hoş oluyordu doğrusu.
    evden iyi niyetler ve dualar eşliğinde salınıyorum. annem
    arkamdan bakıyor, el sallıyorum ona geri bakıp bakıp. bunu hala yapıyoruz.
    şimdi de işe salıyor beni iyi niyetler ve dualar eşliğinde arkamdan bakarak.
    tek fark, şu an işe gidiyor oluşum, o zamanlar okula gitmiyordum. iki sokak
    sonra, gözden kaybolduktan sonra, yönümü değiştiriyor, durağa doğru yürümek
    yerine alsancağa doğru yürüyordum. kırk dakika sürüyordu. gerçi okula da
    yürüyerek gidiyordum canım gitmek istediği zamanlarda, o da kırk dakika
    sürüyordu. ve zamanında o kadar çok yere o kadar çok kez yürüdüm ki, yürümek
    içimden gelmiyor artık, ki bunun için çalışıyorum ben, otobüse binmek, alkolü
    ve tütünümü hesapsız içebilmek ve kalan parayı da ki bir hayli kalıyor, anneme
    vermek için. o zamanlar işportadan pek para gelmiyor, gelen de tütüne alkole ve
    uyuşturucuya gidiyordu. bir de hiçbir işe yaramayan fotokopi masrafı. fanzinler
    için. o zamanlar on kopya basıyordum. şimdiyse seksen. epey gelişme kat etmişim
    çok sevgili izleyiciler değil mi? bi gün beşyüz basarım belki, giderse, gittiği
    kadar. gittiği yere kadar demek daha doğru olucak. her neyse, evden çıkıyor ve
    refik’lerin eve yürüyorum. eve varışımı, tuncay’la nereye doğru yolculuk
    yaptığımızı anlattım zaten. atlama yapıp oradan devam edelim.
    tuncay eve vardığımda, ve seçil’le refik evden çıktığında,
    “moruk kanal bulmamız lazım” diyor, “bizim ki paket büyük olasılıkla.”
    “var bizim mahallede” diyorum.
    “bi tüttürek de uçak o zaman. akşama pasta yapıcam özlem’e,
    kenevirlisinden.”
    “vay” diyorum, “süper.”
    o bi üçlü sarmaya çalışırken ben de iki kahve yapıyorum
    kendimize. tabii önce müzik. kasetler arasından, mobb deep’i bulup, murda muzik
    albümünü, teybe yerleştiyorum. yeni çıktı kaset, altı ay önce. refik bi
    yerlerden araklamış. ihtiyacımız olan çoğu şeyi araklayarak yaşıyoruz zaten.
    müzik marketler de hipermarketler de bizim için var. az viski yürütmedik farklı
    farklı mekanlardan. hep aynı yerden yapmamak önemlidir ki bu konuda yakayı ele
    veren ya da yakalanıp üstüne çok gidilmeyen çok arkadaşım var, sorun sürekli
    aynı yere olta atmalarından kaynaklıyor.
    her neyse cigaramızı içip evden çıkıyoruz. yine yürüyeceğiz.
    geldiğim yolu gerisi geri tepip mahalleme dönüyorum. herif, yani kanalım
    muhtemelen uyuyor. dayanıyoruz kapısına. kardeşi açıyor. on yaşlarında bir
    velet. “abim uyuyor” diyor beni görür görmez. bu adam evinin önüne sandalye
    koyup bu işi yapan bi abimizdi. zamanla mahalle ağır bir baskın yedi.
    ortaokuldaydım o yıllarda. ama hiçbir şey değişmedi, yirmidört saatlik yunus
    devriyeleri dışında. muhsin de, yani kanalım, her ekibe biraz para koklatıp
    işini yapmayı sürdürdü. uyandırıyor kardeşi muhsin’i.
    “ebeni sikeyim” senin diyor bana kapıya gelip, “bu saatte
    hizmet vermiyorum ben.”
    tuncay lafa giriyor, iş bağlamakta ustadır.
    “kardeş ben yüklü müşteriyim, sana yamanayım bundan sonra
    diyorum, kanalım paket oldu. harman bırakma beni. aylık bi binliğin var benden,
    ne var sen de?”
    “ne ararsan var hacı da bu saatte yapmıyorum o işi, bi daha
    olmaz bak. silah da var kadın da var, sen ne istiyorsan onu sana buluruz da
    biz.”
    “kadına gerek yok. silah iyiymiş ama. aklımızda bulunsun.
    bize şimdilik, amfetamin, toz ama. ve ot lazım.”
    “tamam ne kadarlık.”
    her neyse alıyoruz alacağımızı ve geriye doğru yürüyoruz.
    yolda bi kuytuda bi üçlü daha sarıyor tuncay. yolda içe içe gidiyoruz. eve
    varmadan tansaşa girip, yarısını çantaya attığımız yarısının parasını
    ödediğimiz pasta malzemeleri alıyoruz. tuncay işe koyuluyor. özlem gelmeden
    halletmesi lazım. ki neyseki biz gelmeden önce gelmemiş. akşam özlem’lere
    gidicez zaten. biz özlem’le gidicez, arkamızdan ekip gelicek. plan buymuş. ben
    sonradan öğreniyorum.
    her neyse öğlen kapı tekrar açılıyor. aşağı markete, bira
    almaya iniyorum. tuncay pastayı bitirdi. “bira kapsana” diyor. biraları bakkala
    yazdırıp arada bir azar azar ödüyoruz işte. ama ödüyoruz yani. bazen iyi iş
    oluyor refik’in tezgahta, bakkala girişiyor refik. biralar üçüncüdeyken, tuncay
    söze giriyor, ben dün babamın işten gelirken getirdiği gazeteleri çantamdan
    çıkarırken, kesicem onları, parça pinçik edicem, kolaj için. babam kahvede
    çalışıyor ve bana her gün bi dolu gazete getiriyor. kendisi de okuyor bu arada
    gazeteleri. zamanında o kadar çok kitap okumuş ki, sayısı belirsiz, artık
    sadece gazete okuyor. bir de yarış bültenini tabii. yarış bültenine boş
    zamanının yarısını harcıyor ki fazla boş zamanı yok aslında, günde oniki saat
    çalışıyor, nargile ustası. o yıllardan bahsediyorum, şu yıllarda babamdan
    bahsedersem sadece mezarından bahsedebilirim size. onun da yerini kendi başıma
    gitsem bulamam. henüz bu gerçekle yüzleşemedim. yüzleşmek istiyor muyum orası
    meçhul. babam da hayaletlerimden biri oldu benim için. hala yaşıyor. konuşuyor
    benimle. ve annem de hayalet olucak bi gün, o gün siki tutucam, şüphesiz.
    geçelim..
    “bu senin elemanı sevmedim” diyor muhsin için tuncay,
    “sen zaten kimseyi sevmiyorsun ki” dedim,
    “işte bunu da sevmedim diyorum ben.”
    “tamam.”
    konuşmaya istekli değilim ki o yıllarda daha bi az
    konuşuyorum, özlem’le başbaşa kalıp sürekli benim bir şeyler uydurduğum,
    masallar anlattığım zamanları es geçersek.. özlem seviyor uydurduğum  hikayeleri, tek yaptığım o an kalem ve kağıt
    kullanmıyor oluşum. birinci ağızdan özlem’e anlatıyorum hikayelerimi, kayıt
    altına alınmıyor, onun biliyor olması yetiyor bana. her şeyi sadece onun
    bilmesi yeterli geliyor, tek kopya bile basabilirim fanzinleri, hatta bunu
    yapmıştım, engel olmuştu, on yapalım şunu demişti, fotokopicideyken biz, oraya
    da zorla götürmüştü beni, ben orjinali ona vermiştim, o da saçmalama basalım
    bunu demişti, o zaman bi kopya basalım sen oku demiştim, ya da en çok dört, sen
    abin seçil tuncay. böyle kandırmıştı beni, dört basalım tamam, deyip on
    yapmıştı fotokopicide sayıyı. altısı elimizde kaldı. şimdilerde gidiyor gerçi,
    sekseni de tükeniyor, üstüne takviye baskılar yapıyorum, ama tatmin oluyor
    muyum? hayır. çünkü özlem yok. hem de uzun zamandır. her neyse.
    “seni de sevmiyorum” diyor tuncay.
    “biliyorum bunu” diyorum tuncay’a, “konuşmuştuk.”
    “bi daha konuşalım amına koyayım. sen neden bizle
    takılıyorsun bunu bile anlamıyorum. bitiğiz olm biz, özlem hepimizden daha ölü,
    okulunu bitirsene sen.”
    “ilk üçe de gireyim mi?” diye soruyorum, ilk üçe girersem
    amerikaya burslu gidicem, dünya bankası okula yardım yapmışta falanmış
    filanmış, böyle bi kampanyası vardı o yıllarda dokuz eylül’in iki yıllık
    bölümlere. benimkisi makine ressamlığı.
    “gir tabii olm” diyor, “hayatını kurtar. hayatını yaşa.”
    “yaşıyorum zaten” diyorum. tuncay aslında bunları düşünmüyor
    ve beni çok seviyor, oyun oynuyor kendi hesabınca. sabahtan beri kaçıncı üçlüyü
    döndüğümüzü sayamadım ama bir tane daha sarıyor. sararken de konuşmaya devam
    ediyor tabii,
    “bak o yazdıkların var ya” diyor, “bi boka yaramaz onlar,
    sana diim ben, medet umma onlardan.”
    “ummuyorum zaten” diyorum ki bu bir yalan. o yıllarda çok
    umutluyum şu yazarlık mevzusundan, yazar olucaktım ben, hayatımı bununla idame
    ettirecektim, çok küçük saf ve salaktım. gerçi farklı bir tarzda yazsam
    yapardım ki yazabilirdim de, istemiyorum sadece, hepsi bu.
    “iyi” diyor elindeki yeni sardığı cuvarayı bana uzatırken,
    “sen yaksana, özlem de seni terk edicek söyliim sana, bütün kadınlar beni terk
    etti biliyorsun.”
    “biliyorum abi” diyorum, “anlatmıştın.”
    “ona da umut bağlama yani. hatta mümkünse hiçbir şeye umut
    bağlama”
    “ya okul. ona da mı umut bağlamayayım.” bilerek diyorum
    bunu, çünkü az önce okuldan dem vuran kendisiydi.
    “okulu sikeyim. ona da bağlama. umut bir safsatadır. çoktan
    ölmüş olarak yaşamak iyidir. bu şekilde, hayatın tadına varabiliyorsun. umut,
    beraberinde düş kırıklığı getirir. beklentisiz bir hayat, bir şeylerin tadına
    varabilmeni sağlar.”
    yakıp bir duman alıp, uzatıyorum elimdekini. kapı açılıyor.
    gelen özlem. saat iki. pastayı çok iyi sakladı tuncay. görmesine imkan yok.
    gelip yanıma oturuyor hiç konuşmadan. hayır karşıyakadan yürüyerek gelmedi,
    kullandığımız tek toplu ulaşım aracı vapur. elimdekini uzatıyorum ona, bi nefes
    alıp, “abimler nerde” diyor.
    “bilmiyorum, ben gelirken çıkıyorlardı, bulurlarmış bizi
    akşam.”
    “siz naptınız?”
    “hiç. içiyoruz işte.” diyorum, gazeteleri kesmeye devam
    ederken. özlem kestiğim kağıt parçalarını incelemeye başlıyor. tuncay kalkıp
    mutfağa gidiyor, üç bira ile geri dönüyor. yerde oturup bir süre sessizce müzik
    dinliyoruz. genellikle yaptığımız gibi yani. sessizce müzik dinleyip kendi
    kafamızı yaşamak. özlem çantasından benim için arakladığı iki dergiyi çıkartıyor,
    okumak için değil canım, keseyim diye. hiçbir şey okunmak için yoktur
    hayatımda, pek okumam, çok iyi keserim, kitaplar dahil. ansiklopedi bile kestim
    zamanında. özlem sadece kollarını kesiyor. “bak bunu dün yaptım” diyor gülerek,
    “yakışmış mı?” canım acıyor ve bunun o da farkında, bu yüzden göstermiyor ama,
    bir şey yapmış koluna, bi harf yapmış, harf değil de, bi şekil, ne olduğunu
    söylemeyeceğim.
    “dün seni yalnız bırakmamalıydım” diyorum,
    “olsun” diyor, “annen için önemliydi. tamam ben
    tanışamıyorum ama selamımı söyledin değil mi?” kendisi tanışmak istemiyor,
    utanıyormuş.
    “elbette. o da sana söyledi.”
    “eyvallah. çıkmıyor muyuz dışarı?”
    “çıkalım.” diyorum.
    “ben kalıcam” diyor tuncay, “sonra gelirim.”
    özlem’le klise sokağına çıkıp, bi şişe şarap alıp, kaldırıma
    oturuyoruz. saat dört. arada bir insanlar geçiyor ve direk gözlerinin içine
    bakıyoruz insanların, göz göze gelince hemen kafalarını çeviriyorlar, bilerek
    yapıyoruz bunu, rahatsız etmek için değil, rahatsız ettikleri için, sesleri
    ile, giyim tarzları ile, yürüyüşleri ile, boşlukları ile,
    “seri katil olmama ramak kaldı” diyorum özlem’e.
    “eşlik ederim” diyor. ve bir oyun oynamaya başlıyoruz.
    yoldan geçenler hakkında. nasıl öldürelim oyunu. boğarak, bıçakla, karnına iki
    darbe, yüksek dozda eroin basarak damarlarına, kafasını keserek, asarak,
    ayağına taş bağlayıp körfeze atarak, sokak ortasında tarayarak, patlatarak. bi
    saatti yiyoruz böylece. arada bunu öldürmem diyoruz aynı anda aynı tipe.
    zamanla bu, bunu öldürmeyelime evriliyor. seçil’le refik geliyor ardından.
    bağırarak, bunları birbirlerine öldürtelim diyoruz aynı anda, şaşırıyorlar.
    anlatıyoruz hikayeyi, kahkahalarla gülüyorlar. oyuna onlarla beraber devam
    ediyoruz bi saat daha. bu arada bi şişe bi buçukluk daha bitiyor. tuncay
    geliyor ardından. oturmaya devam ediyoruz. ta ki gece onikiye kadar. içiyor ve
    geyik çeviriyoruz.
    özlem’e “sana gidelim bugün” diyorum.
    “olur” diyor hiç itirazsız.
    “hadi kalk o zaman” diyorum.
    “hay hay” diyor, “biz kaçıyoruz gençler.”
    tuncay şaşırmış gibi yaparak, “hoppala” diyor, “daha
    takılıyorduk.” oysa plan bu. belli.
    “beyimiz yalnız kalmak istedi” diyor özlem. birbirimize
    karşı her isteğimizi her zaman kabul ediyoruz zaten.. ama genellikle
    birbirimizden herhangi bir istekte de bulunmuyoruz aslına bakarsan. bakmayalım.
    eve  varıyoruz ve
    bizden yarım saat sonra seçil tuncay refik geliyor. kapı çalıyor. bilerek
    çalıyorlar kapıyı. anahtarları var. saat gecenin biri.
    “oha kapı çalıyo lan” diyor özlem, “ilk kez kapım çalıyor.
    kim ki bu.”
    “bilmem” diyorum, “ben bakayım mı?”
    “dur ben bakarım” diyor, ben de hareketleniyorum kapıya,
    açıyor, ve ellerinde mumları yanan bir pasta ile karşılaşıyor.
    “amına koyayım sizin” diyor, “bunun için miydi erken
    ayrılmak istemeler falan” diyor bana dönerek, “ölüm dönümlerimde de istiyorum
    bunu.”
    “sikerim ölümünü, bugün yaşamı kutluyoruz” diyor tuncay,
    “yaşamı bebek, ve kendimizi.”
    içeri giriyorlar, yeşil halılı oda, kırmızı gece lambası.
    gece boyu içip laflıyoruz. epey de eğleniyoruz aslında. tuncay erken ayrılıyor,
    dört gibi, kafası bir şeye atıyor, bizle ilgili değil. ve hikayenin başladığı
    yere geri dönüyoruz. hatırlıyor musunuz? ilk kitabın girişini?
    beş yıl önce. karşıyaka’da, bir
    evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi,
    refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi ve ben ise bir köşede, elimde
    bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha
    gibi yani.
    “hey, geçirsene şu boku bana
    artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve
    yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın
    sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı.
    “bi şey söylesene be” dedi özlem.
    iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte
    beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere
    gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı.
    sorduğu soru. “birine aşık oldum”
    dedi bana, “herif bristolde yaşıyor, yanına gidicem, bu sabaha bilet aldım. hey
    iyi misin sen?”
    sabah bilet almakla uğraşmıştı.
    bu yüzden geç gelmişti tuncay’lara. sormamıştım neden geç kaldığını. hiç soru
    sormazdım zaten ben. o anlatırdı hep, geç de olsa. her neyse, nedenini
    bilmiyordum, bir anda yaptı bunu. her şey bir anda oldu. her şey daima bir anda
    oldu. başladı ve bitti. bitti ve yeniden başladı. ama daima bir anda. başlaması
    da bitmesi de. ilki özlem’di. ve birine falan da aşık olmamıştı aslında. yalan
    söylüyordu. gitmek istiyordu sadece. hepsi bu. ve gitti. ve hep kalan, aslında
    hiç gitmeyen, bu yüzden geri dönmeyen de oydu. bir hayalet olarak ruhuma
    yapışan. hikayenin kalanını biliyorsunuz. koca bir kitap bahşettim buna. bu
    kalanın başlangıcı. bir de burdan görün istedim. hepsi bu. başlangıcın öncesi.
    ve sonrası.
    23 haziran 2017.

  • geriye dönüşler 3: zack4evalution – bölüm2

    bölüm 13
    sanırım yine kendimi tekrar edeceğim, ‘kimine göre’
    ya da en fazla o kocamen kibrimle, kendimden bahsederim, ‘kimine göre’
    ya da en kötüsü kötü yazıyorumdur her zaman ki gibi daima sonsuza dek 4eva, daha fazla uzatmadan bahse gireyim.. anti-girdap timini ekarte ettiğimize göre. (sanırım bir gün anlayacaksınız neden arada bu tip girizgahlar ya da ara sekanslar verdiğimi, duvar örmeden edebiyat yapmama engel olan kara dehlizlerim somurtuyor ara ara.. )

    on üç bin yıl sonraydı, tam olarak onbeşbinikiyüzonsekiz yılı, zentelânga mevsimi idi dış gezegenlerin, bizim olduğumuz kısmında, zemt galaksisinde. merkez gezegen o devasa hacmi ile yine ışıltılı gökdelenleri ile yanıyordu karşımızda. ay ışığı yerine minik dev adını verdiğimiz merkez gezegenin ışığında özlem ile kendi ürettiğimiz şarabı içiyorduk. kendi çadırımızda. seks yoktu ve hiç olmamıştı. öpüşmemiştik bile. daha önemli macellanlarla güreşmek zorunda kalmasak, sanırım yörüngemizi iç açılarımızın ruhani ekseninden bedensel arzularımıza kaydırırdık.
    refik az önce burundan höpürdettiği toz helva sayesinde ormana çıkmış, yeni ufuklara merkez gezegenin boyunduruğundan kurtarmak için yıldız tozu döküyordu.

    seçil girdi, elinde limonata diyebileceğiniz, ama zemt galaksisinde indezeltah adı verilen, limonlu vişneli ve elmalı bir karışımla.

    “çocuklar başımız belada” dedi girer girmez, durakladı, panik halindeydi. ikimizde, yani özlem’le ben aval aval yüzüne bakıyorduk, duraksadı duraksadı, duraksadı, sonra müthiş bir kahkaha patlatarak, “ikinci savunma sistemleri de çözüldü” dedi, içeri girmemize bir duvar kaldı. duvar dediği, sizin bildiğiniz gibi öyle tuğladan taştan değil, zirzeh adını verdiğimiz ateşten oluşan, merkez gezegenin içeriği girişimizi engellemek için son ürettiği kalkandı.

    içeride, yani merkez gezegende son derece katı, uzlaşılmaz ve aşırı güçlü bir diktatörlük vardı, liderleri tayyip’ti. ölüm yoktu, merkez gezegende, ölüp ölüp dirilme vardı, çünkü asıl cehennem, ve asıl, yani gerçekte, yani göremediğimiz ama varlığını hissettiğimiz gerçek tanrı’nın gerçek cehennemi, merkez gezegen idi ve ibadete göre değil, ne kadar varlıklı ya da fakir olduğun değil, ne kadar şu veya bu olduğun değil, hislerinin, zihninin ve ruhunun ne kadar temiz kaldığı ile ilgiliydi dış gezegenlere mi, merkez gezenemi mi düşeceğin zemt galaksisinde..

    merkez gezegen bizim ördüğümüz ışıktan duvarın dışına asla çıkamıyor ancak insanları, uzaya ot gönderdik, bok gönderdik diyerek kandırıyor hatta uzaylılar olarak bizi gösteriyor ve korkmamız gerektiğini tembihliyordu. bizim ışıktan yapılma bedenimizin de içeriye girip fiziksel varlığımızla insanları uyarmamıza engel olmak için sürekli teknolojik yeni kalkanlar geliştiriyordu. orada teknoloji üst düzey olsa da, geliştirdiğimiz ruhani zintequella’larla kalkanlarını deliyor ve içeri sızıyorduk. bizde teknoloji yerine, yıldızların ışığında yetişen bitkilerden elde ettiğimiz, ruhumuzu fiziksel bedenimizin kafesinden çıkarıp, merkez gezegene iniş yapmamızı sağlayan ve orada tekrar fiziksel bir varlık haline gelmemizi sağlayan karışımlar vardı, bunlardan çay tütsü ve gıda elde ediyor arada meyve kabukları ile karıştırıp ekiyor ve yeni ağaçlar elde ediyorduk. kimi ağaçlar değişik mahsüller verirken kimi ağaçlarda sadece süs olarak duruyordu. ağaçlardan çeşitli takılar ve giysiler yaratıyor ve bunları kendi aramızda paylaşıyorduk. panayırlar ve pazarlar düzenliyor, yine de büyük toplantılarda merkez gezegenin insanlarına verilen son şansı değerlendirmeleri için uyarıcı mesajları konuşuyor ve mücadeleden vazgeçmiyorduk. merkez gezegenden yükselerek kaçmak dışında başka bir şansları yoktu.

    bu arada bir not, anti girdap timinin ağzını kapatmak için itiraf edelim, bolo bolo mülksüzler ve matrix’den çaldım hikayeyi doğru, kendi başıma oturup da yazamayacak kadar yeteneksizim. böylece gelecek yorumları ekarte ederek seçile geri dönelim. geriye dönemeyişler kumpanyası askıda kaldı.

    seçil, ikinci savunma sistemleri de çözüldü dedikten sonra, özlem elini yukarı kaldırak bir zafer işareti yaptı ve diğer elini, bana bir “çak moruk” diyerek havaya kaldırdı. “bi sigara at” dedim seçile..

    “merzana zintilengah” dedi, merzana zemtçe’de, toplandıktan sonra kurutulmaya bırakılan tütüne verilen isimdi. zintilengah ise, bizim ürettiğimiz bir şifreydi, tuncay gelirken getirir’in kısaltmasaydı. çünkü tuncay sürekli gelirken bir şey getirirdi herifin otuzsekizbin dönüm tarlası vardı ve dış gezegenlerin, ki sayısı yediyüzseksenyedi tane idi, ozwagingah adında bir tanesinde oturuyorduk. aslında sadece ortak lisanda konuşuyorduk zemt galaksisinde, ancak size nakletmem için türkçe anlatmak zorundayım. maalesef. herkes zemtçe öğrenene kadar da türkçe yazmaya devam edeceğim aşikar. devam edelim..

    dilin yapısı, yani zemtçe’nin, ispanyolca fransızca ve arapça karmasaydı. ve direktoman zemte gelince öğreniyorduk. ya ölünce gelirdin zemt’e ya da dünya hayatında bir takım ulvi tezgahlar sonrası gelirdin.

    her neyse, tuncay geldi ve elinde ki torbayı kafama atar gibi uzattı, “al lan piç, tütün sormuşsun.”

    sen nerden duydun dememe gerek yoktu, aramızdaki tüm konuşmaları istediğimiz an duyabilirdik, bunun için telefona ya da televizyondan canlı yayına ihtiyacımız yoktu. bu arada, merkez gezegenin televizyon sinyallerine son üç aydır giremiyor ve maalesef haberleri kesip kendimizi gösteremiyorduk. üstelik merkez gezegendeki üssümüz de basılmış, ve cehennemde yaşayan, dünya hayatından oraya düşen ama sonradan yükselip bize katılan insanların merkez üssü basılmış bir çoğu hapse tıkılmıştı. ancak nihayet merkez gezegenin ikinci savunma kalkanı da aşılmıştı özel karışımlı tütsümüz sayesinde. geriye tek bir kalkan kalmıştı. onu da aşınca, hapisteki kardeşlerimizi kurtarabilecek, merkez üssümüzü tekrar inşa edebilecektik..

    ikinci bölümün sonu..

  • zam isteme, fabrikayı yak

    zam isteme,
    fabrikayı yak
    . 
    balkondayım.
    sabahın sekizinde. bir pazar sabahı, sabahın sekizinde. ister istemez, geleceği
    düşünüyorum. çalışmak istemiyorum mesela. ama böyle diyince ben, hep bir
    ağızdan, “kimse istemiyor ki canım” diyorsunuz, “ama buna mecburuz.” yok ya?
    harbiden mi? kim koymuş bu mecburiyeti. hepimiz birlikte karar vermiş gibiyiz
    sanki. el birliğiyle çalışmaya mecbur olduğumuza kendi kendimizi ikna etmişiz
    ve bunun veya dişli çarkların herhangi birisinin zıttına dönmeye çalışan
    herhangi birini de hemen sisteme adapte etmeye çalışıyoruz. kaçaklara izin
    veremeyiz. bir baba bile oğlunu sisteme adapte olması için yetiştirir. çünkü
    başka bir çıkar yol yoktur. aileden multi milyarder doğanları hesaba
    katmıyorum. onlar çalışmasa da olur. ama ben de çalışmasam olurdu yani, diye
    bir cümle kuramıyorum. ama annem ölünce işe gidebilecek miyim bilmiyorum
    mesela. hoş annem ölünce hayatta kalabilecek miyim onu bile bilmiyorum ya.
    neyse.. bulursun bir yolunu diyenler vardır şimdi. “kendini bırakma.”
    bayılıyorum bu lafa. “kendini bırakma.” ulan mesele bu değil ve ki herkes
    kendini bıraksa ne kadar güzel olur biliyor musunuz? herkes salsa bi şöyle.
    devrim mücadele ile değil de salınımla gelse.. hiçbir şey yapmasak yaşamak
    için. hiçbir şey ama. faturaları ödemeyerek başlasak. kesilirse kesilsin
    elektrik ve su. ama mesele bu değil. bir şeyler üretme dalgasına veya evrak
    işlerine bi beş gün bakıvermesek.. adına da grev demesek mesela. fenalardayım
    desek. bak bu aralar çok kötüyüm üstüme gelmeyin olur mu, desek. şöyle bi onbin
    kişi, politik düzlemden uzak bir şekilde bunu deyiverse.. ben bu cümleyi her gün
    anneme söylüyorum mesela. güne her gün, “anne ben bugün işe gitmesem olur mu”
    ile başlıyorum. otuz beş yaşında hala, işe gitmemek için patronumdan önce
    annemden izin alıyorum. o yüzden diyorum, annem ölünce işe gidebilecek miyim,
    bilmiyorum. mesela birisi, aylık beş yüz lira verse işi hemen bırakırım. alkol
    ve tütüne kafi bu rakam benim için. fanzin basmayıveririm olur biter. diye
    düşünüyorum. düşünüyorum sadece. balkondayım ve bir pazar sabahı, işe gitmiyor
    oluşumun şerefine içiyorum kahvemi. çünkü o kadar çok pazar sabahı işe gittim
    ki, sayısını unuttum. ve bir o kadar çok, cumartesi gecesi gittim işe, pazar
    sabah evdeydim. ama en çok sevdiğim şey, işten kaytardığım sabahlarda balkonda
    sigara içmek. işe gidenlerin yüzlerine bakmak. tek bir mutlu yüz göremezsiniz
    sabahları. muhafazakarından en radikaline kadar tek bir mutlu yüz. on yıldır
    fabrikalardayım, bırak da o kadarını bileyim hikmet. ve ne yazık ki, hala işçi
    sınıfından medet umuyor, hayatlarında bir kez olsun bir fabrika kapısından
    içeri adım atmamış andavallar. onlardan cacık olmaz. biliyorum. biliyorum çünkü
    10 yıldır içlerindeyim. çok fabrika gezdim. daha bir tane, maaşına gelicek zam
    için mücadele etmek dışında herhangi başka bir şey için mücadele edicek bir
    işçi görmedim. vardır belki, ben görmedim sadece. ve maaşına ya da işyerindeki
    pozisyonuna, veya işin yapılış şekline gelicek iyileştirme için mücadele etmek
    bana kalırsa fazlasıyla fasa fiso bir mücadele. bütün fabrikaları yakmak için
    verilen mücadele en afillisi. ama buna yanaşamayız. yoksa ayfonlarımızı kim
    üreticek de mi ama. ya da peynir tenekelerimize kim marka basıcak. sahi onlar
    bir yerlerde basılıyordu değil mi? ya da elektronik sayacımızı kim üreticek.
    onu da birileri yapıyor. ya da ya da, malboromuzun kutusunu kim yapıcak. onu da
    biri. ya da kim uçağımıza bagajımızı yükleyecek. ben. hepsini yaptım çünkü. ve
    daha fazlasını. ve çoğumuz birkaç şeyi yaptı.. yapmaya da devam edicez. çünkü
    biz tüketim değil üretim toplumuyuz. nokta.
    dediğim
    gibi, ben, bireysel olarak, işin içinde bencillikte var, çünkü isyandan umudunu
    kesmiş biriyim, devrime de inanmıyorum, devrimden önce isyana gönülden
    bağlıyım, ama yok öyle bir ivme, ve hiç olmayacak, ufak kıvılcımlar dışında bir
    halta yaramayacak bağırışlarımız, o yüzden, birazda bencilce, kendi çalışmadan
    yaşama alanımı oluşturmaya çalışıyorum. deniyorum yani bunu. planlarım var. ya
    tutarsa. tutmazsa, dilenciliğe başlarız tanrısını satayım. bulunur bir yol.
    zengin bi hatun kafalarız bakarsın. hoş hiç bi hatunu kafalayamadım o kadar
    uzun süre. maksimum bir buçuk ay. sonrasında bana karşı olan tutku ve hevesleri
    son buluyor. kızmıyorum onlara. bu kadarlığım. biliyorum bunu. alıştım artık.
    mesele bu değil. mesele aslında politik falan da değil biliyor musunuz? ve ben
    ve etrafi, hiç de öyle sandığınız gibi, birileri sanıyor bunu, biliyorum,
    anarşist falan değiliz, politik hiç değiliz. yani sizin olan politikliğiniz biz
    de bir öğürtüye neden oluyor. özellikle solcuysanız, bu öğürtü yerinde
    duramayıp kusma şeklinde son buluyor. sokaktayız sadece. ve kimseyi
    umursamıyoruz. polis de dahil buna. içeri alınma kaygısız işler yapıyoruz.
    yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. ama işe yaramayacak olduğunu düşündüğümüz
    eylemlerinize, destek olmuyoruz. bizim derdimiz daha çok kendimizle. büyük bir
    buhranın içerisindeyiz. devletten önceki düşmanımız insan. devlet ikinci planda
    kalıyor. insan neslini yok edebilirsek eğer, herhalde hayvanlar da bir devlet
    kurmazlar başımıza diye düşünüyoruz ki insan nesli, tükenme tehlikesi yaşarsa,
    bu tehlike bertaraf edilmesin diye ilk biz destek oluruz intihar ederek. öyle
    değil mi etrafi? hatta giderken bir canlı bomba olup, götürebildiğimiz kadarını
    götürmeye meyilliyiz. ama bunlar hayal sadece. gerçeklere dönersek, dişli
    çarkın arasına sıkışan bir toz parçası olmaktansa, çalışmamayı yeğliyoruz.
    başaramıyoruz orası ayrı. en azından ben başaramıyorum. ve tüm sizin algısal
    dünyanızda depresyon adını verdiğiniz, canhıraş yatışlarımda bu yüzden ileri
    geliyor. çalışmak istemiyorum. hem de hiçbir şekilde. tarlada falan da çalışmak
    istemiyorum. o yüzden seviyorum avcı toplayıcı dönemi. çünkü bana çalışmak gibi
    gelmiyor o dönem. anlatabilir muyum? tabii ki hayır. çünkü politik terimler
    kullanmıyorum. felsefenin veya siyasetin peygamberlerinden alıntı yapmıyorum.
    en çok da aydınlanma dönemi çıkarmıştır peygamber. bütünüyle karşıyım o döneme.
    başımıza tüm bu çorapların örülmesine vesile oldular sağolsunlar. ha ne
    diyordum? hiç bişi efendim. şöyle bi beş gün, toplu halde işe gitmeyip, adına
    da grev değil, fenalardayım desek, fena olmucak. hepsi bu. sonra gene, bir kolu
    çekip bir tuşa basarız. sorun değil. bu aralar sadece. anne, tamam anne, olmaz,
    biliyorum, işten atarlar, biliyorum iş bulamam bu yaştan sonra, tamam anne,
    gidicem..

    4
    haziran 2017.