Yazar: girdap

  • geriye dönüşler 2, bölüm 3. highest of the angels

    geriye dönüşler 2,
    bölüm 3.
    highest of the
    angels
    köşeye
    sıkışmış gibi hissettiğimi söyledim ona.
    abarttığımı
    söyledi. “onlar sana aspirin gibi gelmeliydi adamım.. her şey içinde bitiyor.”
    “eski
    tadım yok biliyorsun” dedim. “artık nerdeyse kimseyle konuşmuyorum..”
    “zack’e
    izin verme” dedi. “gitsin kendi gezegeninde ne halt yerse yesin pezevenk…”
    işportaya
    gelen bir müşteri muhabbetimizi kesti, bir kitabın olup olmadığını sorarak.
    “yok” dedim.
    az
    önce konuştuğum refikti. ışıkların içinden çıkarak gelmişti işporta tezgahıma.
    “hey adamım yanında yer var mı?”
    zack
    ise, hiç kimsenin, hatta pek fazla ağaç ve hayvanın bile olmadığı bir gezegende
    ki bir mağarada yaşıyordu. insan sevmezdi zack, ama nefret de etmezdi.
    umursamıyordu insanları. kısa diyaloglar kurar, canı isterse selam verirdi.
    içimde olmadığı zamanlarda mağarasına saklanırdı. içimdeykense kitlerdi beni.
    oysa matrak bir heriftim ben. öyle derdi herkes. artık bu kaybolmuştu. can
    sıkıntısı hakimdi her şeye. giderek donuklaşıyor ve işin içinden nasıl çıkarım
    bilmiyordum. bu yüzden gelmişti refik, acil durumda camı kırınız gibi bir şeydi
    ikisi, refik ve seçil. birbiri ile sevgili olup sürekli kavga eden bir çift.
    “seçil
    gelmeyecekmiş artık” dedim refike..
    “gelir”
    dedi. “bakma sen ona. sana çok kızıyor da ondan.”
    kızabileceği
    bir şey yapmadığımı söyledim.
    “yapıyorsun”
    dedi, “delirtiyorsun bizi bazen..”
    “şu
    kolye tam size göre efendim… güzelliğinize güzellik katar.”
    yoldan
    geçen birine direkt bunu söyledi refik. “anlamadım” dedi kadın. eline aldı
    kolyeyi, “şu” dedi, “görüyorum ki boynunuz boş. hediye de edebilirim ama
    bozukluğunuz varsa kafi.”
    bira
    paramızı denkleştirmeye çalışıyordu. hiç iş yapmamıştık öğlenden beri.
    çalabilirdi de, ama migrosa kadar yürümek istemiyor, köşedeki bakkaldan alıp
    gelmek istiyordu. sattı da kolyeyi biliyor musunuz, hem de on liraya. üstüne bi
    de fanzin çaktı benim tezgahtan. 13 etti. iki bira. gidip aldım.
    “neye
    içiyoruz biliyor musun” dedi.
    “neye”
    dedim..
    “senin
    kafasızlığına.. yaşa işte böyle. ben nasıl on beş senedir yaşıyorsam sen de
    yaşa. tutturmuşsun bi fabrika fabrika diye.”
    “annem
    hasta dedim. ablamın başına kalamam.. kendi paramı kazanmalıyım.”
    “takı
    yapmayı öğren adamım.”
    “ya
    kışın?”
    “yazın
    idareli gidersin. nolucak.”
    “hastane
    masrafları.”
    “yeşil
    kart çıkar.”
    sevmiyordum
    bu triplerini. hayatı yaşaması o kadar da zor değildi biliyordum, ama bu kadar
    basite indirmek de gerekmiyordu. hem alışmıştım fabrikalara. bir tuşa bas bir
    kolu çek. kafa rahat. ay sonu maaşın yatmıyorsa sorun vardı bir tek. ama
    böylesi daha güzeldi. dört saat de kırk lira. bazense altı saat de dursan
    müşteri gelmezdi. aslında ilaçları bıraksam her türlü yapardım iş. iki sene
    önce olduğu gibi. müşteri ile muhabbeti bağlar her türlü kitap satar her türlü
    de sağdan soldan bit pazarından kitap bulur, kışı da birikenle geçirirdim. ama
    tek kalıcaktım eninde sonunda. eninde sonunda kiram olacaktı, suyum elektriğim
    olacaktı. masraflar artıcaktı ve işportadan kazandığım para ile ancak biri ile
    beraber yaşayabilirdim, hatun veya erkek. ve aynı ev söz konusu ise,
    yalnızlığım yalpalanabilirdi belki. hem kimseyle parasal sorun yaşamak
    istemiyordum.. ailem dert değildi, çeker kapıyı otursun odanda. bazen bulaşık
    yıkar bazen evi süpürsün. yemeğini yapar ailen. yemek sorun değil zaten.
    öğrenirsin. ama deneyimlemiştim bir kez. sorumsuzluk en kötü renkti.
    dağınıklık. eve gelip gidenler sürüsü. onların dağınıklığı. sevmiyordum
    dağınıklık, her şey derli toplu istiyordum. işporta da bile, biri bir kitabın
    yerini bozarsa hemen kalkıp düzeltirdim. üşenmezdim buna. üstelik annem
    hastaydı. eve geldiğimde yatıyordu. korkuttu durumu beni. ‘o ölürse’nin
    sonrasını hiç düşünemiyordum. algım sıfırlanıyordu.
    babam
    öldüğünde donup kalmıştım. hareketsiz bir beden. ben yıkamıştım imamla beraber
    babamı. ben abim ve imam. ölüm sert bir duvar gibiydi. toslayınca başın
    dönüyordu. öyle yüksek bir hızda dönüyordu ki, manzaranın siluetlerini bile
    seçemezdin. ve annemi tekrar incik boncuk işleri ile uğraştırmak istemiyordum.
    bunu anlattım refik’e. üç kuruşa geçiniyoruz dedim. iki kuruş da oluyor bazen.
    ama dört kuruş olmadı hiç.
    “haklısın”
    dedi. “benim babam hiç olmadı. hele uyuşturucu kullandığımı öğrenip evladı
    olarak görmemeye başladıktan sonra hiç.. parayı sikeyim. hayatımızın içine
    ediyor. bi saniye..”
    müşteriye
    döndü. biralarımız bitmek üzereydi.
    “şu
    kolye ne kadar.”
    “on
    lira olur. hatta yanında bir de fanzin verirsek on üçe kapatırız bu işi.
    fanzinler iyidir. yanımdaki konuşmayan arkadaşım yapıyor. onun tezgahına da biz
    bakıyoruz. işimiz iş yani. hem o kadar güzel öyküler yaz, hem de anlatma
    kimseye.. aptal işte nolucak”
    ben
    susuyor ve biramı yudumluyordum.
    “aa
    öyle mi ne hakkında yazıyorsunuz?” dedi hatun bana..
    “herkes
    yazıyor artık” dedim, “önemli değil. genel de kendimden bahsettiğim söylenir
    ama ben öyle düşünmüyorum. herkesten bahsediyorum. belki akşam eve gidince
    sizden de bahsederim bugünü anlatırsam..”
    “okumak
    isterdim” dedi. “hangileri sizin.”
    uzattım
    benim zırvalıklarımı. kitabım da vardı tezgahta ama o kadar zordu ki, “şu da
    benim kitabım” demek. neyse ki refik girdi araya. “bu da kitabı” dedi, “beni
    övüp durur, yakından tanımış olursunuz hem.”
    ağzı
    iyi laf yapıyordu herifin. hem kitap hem fanzin aldı hatun. 21 etti. gittim her
    zaman ki bakkalıma, “abi iş yapınca üstünü vericem” deyip bi şişe de şarap
    aldım. geri geldiğimde refik zabıta ile tartışıyordu.. elimde şarap olduğu için
    uzak durdum. gittiler ve ardından yarım saatliğine tezgahları topladık beraber.
    herkes topladı. ibo, meto, yusuf.
    “ibo
    içer misiniz” diye bağırdım “fazla bardak var.”
    böyleydi
    bu işler. her şeyini paylaşırdı işportacılar. birazdan da iş yapınca ibo
    verirdi şarabından biraz. tütün aldık yusuftan. bizdeki toz olmuştu. garip bir
    adamdı yusuf. az iş yapar yaptı mı da tam yapardı. en küçük parça otuz lira
    çoğu elli lira idi tezgahında. uzak doğudan geldiğini iddia ettiği taşlardan
    kolye satardı. uzak doğu şifacılığı yapardı. doğru ya da yalan ayırt
    edemezdiniz.
    oturup
    şarabımızı açtık.. ibo geldi yanımıza.
    “abi
    sıkıldım ya” dedi. “on beş yıldır şu işi yapıyorum bi bu sene bu kadar sorun
    yaşadık. üç kez tezgah kaptırılır mı bir ay içinde. çok sıkıldım.”
    “rastalar
    kıyak” dedi refik, konuyu değiştirip. refik’de de rastalar vardı. ben de
    olamazdı çünkü saçlar dökülüyordu. kazıtmıştım ben de. tam bir skinhead
    olamasam da, sharp kültürü içimde bakiydi. street punk gibisi yoktu. neşe
    verirdi insana. açtım telefondan bir skin grup. şarabı yudumladık. kapalı
    tezgaha rağmen, yoldan geçenlere “fanzin var” deyip durdu refik. bu şekilde üç
    fanzin daha satıp, paranın geri kalanını çıkardı. iki sene önce ben de onun
    gibiydim. günlük seksen lira kaldırır, yarısını alkole yarısını anneme
    verirdim. kafama koymuştum o gün. bir daha çalışmayacağım, demiştim. iyiydi
    keyfim. eski matrak hallerime geri dönmüştüm. her konuda dalga geçilcek bir şey
    bulur, milleti güldürürüm. sonunda o kadar çok şeyle dalga geçmeye ve hafife
    almaya başladım ki, deli diye tıkıldım bir yere.
    on
    üç gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun gibi. çoğu kişi, hatta bir hasta bakıcı
    bile telefon numaramı aldı. dışarda görüşmek için. hiçbiri aramadı ama olsun.
    ben kimsenin numarasını almadım. askerde de almamıştım. numara almam zaten ben.
    içli dışlı olmam kimseyle. kimseye bir şey anlatmam. gene de herkes çok sever
    beni. kimseyle sorunum olmadığı için olmalı bu. herkesi olduğu gibi kabullenip
    değiştirmeye çalışmamak önemli. bu yüzden çok az kişi dışında tavsiyelere ve
    eleştiriye kapalıyım. herkes baksın kendi dalgasına.
    refik
    “tezgahı açalım” dedi, “mesaileri bitti.”
    “ekip
    değişir abi bir şey olmaz onlara” dedi ibo.
    “baksana”
    dedim “meto açmış bile.”
    “açar
    o ya, zabıta arkasını döndüğünde açmaya başlamıştı bile.” dedi ibo
    meto
    böyledir. bir eli sakat. en korkusuzumuz o. tespih ve şapka satar. iyi çocuk.
    onun da üç kuruşunda gözleri var o ayrı. saat beşi on geçiyordu. tezgahı tekrar
    açtık. bu kez farklı dizip, başka kitapları göz önüne çıkardım. her gün
    değiştiriyordum yerlerini. arada bir de eve kitap götürür başka kitap
    getirirdim. refik öğretti bunları bana. ben de akıl edebilirdim elbet ama bazen
    bir şeyleri benim aklıma gelmeden söylerdi.
    şarap
    bitmeye yakınken polis geldi bu kez de. birileri şikayet etmiş. kendileri en
    klas yerlerde içer de sokak da içmeye karşıdırlar. onlar bozmaz çünkü kendini,
    bi biz bozarız. aslında olay tam tersidir. bir insanın ne kadar çok parası
    varsa o kadar da boş konuştuğunu gördüm çoğu kez. bütün hatunlar kendilerine
    amade sanır böyleleri. sorun para ya da parasızlık değildir, aptal bir hırs
    buna neden olur. hırs iyidir aslında ama neye göre olduğu önemli. çok para
    kazanma hırsı, olabileceğinden daha çok kazanma hırsı ile lüks peşinde koşmayı
    anlayamamışımdır çoğu zaman. minimum ihtiyaçlar için kazanması gerekenden azını
    kazananlar da hep daha çok çalışanlar olur.
    refik’in
    tezgahı açması uzun sürdü. takı uzun sürer. kitap kısa. toplama da ise tam
    tersi söz konusudur. zabıta gelse ilk yakalanıcak benimdir. ağırlık farkı.
    bohça yapamazsın kitaptan.. en çok iş yapan gene de benimdir işportada ama
    yerine koyması daha zordur. kendin ürettiğin iş daha iyi. takıyı öğrenmen gerek
    zack..
    daha
    sonra sakız satan bir çocuğun köpeklerle kovalamaç oynayışını izledik. daha
    sonra midyeci abimize selam verdik. daha sonra bir herifin küfürle karışık bir
    hatunla tartışmasına şahit olduk. daha sonra, daha sonra. tezgaha kimse
    gelmedi. refik de, şarap çıktığı için yormadı kendini daha fazla. biraz şarap
    da ibo ile meto’dan geldi. sekize on vardı saat. “toplayak mı” dedim refik’e.
    “kilise çanı çalmadan mı” dedi. sekiz de çalardı çan. her yarım saat de bir
    vapur gelir, sokak insan dolardı. dükkan iş yapmaz, zack arada sırada selam
    çakardı. zaman geçiyordu. zaman geçiyor kış yaklaşıyordu. kışa para ayırıp yazı
    beklemeyi planlıyordum. ama annem ölücekti. ablam’ın maaşı kendine kadardı. işe
    girecektim. işe girdiğim halde işportaya devam edecek, daha rahat
    davranacaktım. kaldırım da oturmak güzeldi. dinginleştiriyordu insanı. ilaç
    gibi geliyordu kaldırım. ama görünür olmaktan sıkılmıştım. son zamanlarda çok
    insanla tanışmış, biraz fazla görünür olmaya başlamıştım. iyi değildi bu.
    görünmez adamcılığı seviyordum.. az bilinen olmak iyiydi. birileri kendince
    keşfede dursundu işlerimi.. ama az biraz para da fena olmazdı. kitaptan gelicek
    olan para. kışı da öyle çıkarırdım belki.. çan çaldı. refik, “dükkana gidelim”
    dedi. “çay içeriz. bu saatten sonra iş olmaz.”
    giderken
    ibo’dan da biraz tütün alıp dükkana geçtik. fanzinleri çantadan çıkarıp raflara
    dizdim. elektriği bağladım. müzik açtık. ve iş yapmayan dükkanımızda boş boş
    oturmaya başladık. kış gelecekti. çetin geçebilirdi kış. çalışmadan olmazdı.
    çalışarak olmazdı.
    kapana
    kısılmış gibi hissettiğimi söyledim tekrar refike, çayları getirip.
    “haplardan
    değil mi” dedi
    “evet”
    dedim.
    “aspirin
    gibi düşün” dedi. “her şey kafada bitiyor. vitaminle bile geçer baş ağrısı,
    vitamin olduğunu bilmez baş ağrısı zannedersen, kandırılıp.”
    “kendimi
    hiç kandıramadım” dedim.
    “bi
    sigara saralım geçer” dedi. annem aradı bu esnada. tamam anneli, tamam oğlumlu
    cümleler kurduk birbirimize. hastaydı. aklım ondaydı. eve gelince iyileştiğini
    gördüm. en çok buna sevindim galiba.. işporta iş yapmasa da olurdu. kışı
    geçiremesem de olurdu. her şey olurdu aslında. olasılıklar dahilinde olamayacak
    hiçbir şey yoktu. mücadele etmek gerekiyordu. edicektim. refik öyle demişti.
    ibo öyle demişti. yusuf “sokak her zaman para var, boş ver sen” demişti. “bak
    meto’ya adam da deli cesareti var, zabıta ile bulan kaçan oynuyor resmen”
    altı
    kişiydik. bir tespihçi, iki takıcı, bir uzak doğu taşçısı, bir kaset rozet takı
    bütünleşikçisi, bir kitapçı. bugünlük de refik gelmişti, takıları ile. ölümü
    düşündüm. ben ölmeyecektim. biliyordum bunu. yaşama sımsıkı bağlı değildim ama
    ölmüyordum. eskiden her şeyle dalga geçip zırvalayan adam olsam yine kafiydi.
    para az olsa da olurdu. kış geçerdi bi şekilde. şimdiden tasasına düşemezdim.
    “geleceği siktir et” derdi tuncay, hep de öyle yaptı. sonra kendini siktir etti
    dünyadan.  bu dünyadan kürtaj etti kendini
    bir küvette, jiletlere. ama hayaleti geliyordu hiç olmazsa yılda bir iki kez.
    hayaletler görüyor, hayaletlerle yaşıyordum. yoktu yapacak bir şey. gerçek
    fazlasıyla sıkıcıydı. sevgilim bile hayalet olabilirdi. olsa çok gülerdim.
    onlarca halüsinasyondan sonra bu şaşırtıcı olmazdı. gerçeği çarçabuk başımdan
    def etmeliydim. gerçekle başa çıkmak zor olduğu için değil, sevmediğim için
    ciddi muhabbetleri. vapurdan inen insanlar konusunda yarış yapmıştık refik’le
    bugün işportada. erkekler onun kadınlar benimdi önce. sonra kadınlar onun
    erkekler benim oldu. sonra mini etekli veya şortlu olanlar ve olmayanlar
    arasında yarış yaptık. sonra kot pantolon ve kumaş pantolon konusunda. sonra
    sakallı sakalsız konusunda. kim kazandı bilemedik. bazen o bazen ben. meto ile ibo,
    kumru yakalama konusunda beş biraya iddiasına girdi. meto kazandı. ibo
    yakalayamadı kumru. ama bira da almadı. nasıl alsın ki, anca şaraba yetti
    bugünkü iş.
    ben
    de hiç iş yapmadım aslında, refik olsa nasıl yapardı diye düşünüp kendi başıma
    oturdum. etrafi ve umut geldi yediye doğru. bir buçuk saat de onlarla oturup,
    etrafi’nin bit pazarından gelme klas tütününden takıldım. dönüşte gerçekten
    yusuf tütünden biraz aldı ama. başka bir günde biz onunkinden alırdık. böyleydi
    bu işler. her şeyimiz hepimize beleşti. yine de idareli giderdik her konuda.
    müşkülpesent insanların nazını çeke çeke. ve gerçekten kilise çanı çalınca
    topladım tezgahı. genelde yaptığım gibi. saat sekiz demekti. havanın
    kararmasına beş dakika kalmıştı. yakında dokuzda kararırdı hava, mesaim bir
    saat artardı. bira içemezdim pek. eskisi gibi olmaya başlamıştım ama.
    hissediyordum bunu. her şeye gülecek, hiçbir şeyi iplemeyecek ve yazmaya geri
    dönecektim. ha bir de dönerken, refik “ağzına sıçayım senin, şarabı unuttuk”
    deyip, döndü ve kalanı fondip yaptı. hepsi bu. çöplerimizi de topladık tabii
    ki.. hep olduğu gibi yani. her şey her gün aynı..
     * başlık “this empty flow’un bir şarkısının
    adıdır.

    21
    nisan 2016.
  • şiir değil bu, giriş yazısı..

    şiirin ne anlama geldiğini bilmiyordum,
    önemsemiyordum da bunu. yazıyordum sadece.. ve hiçbir koşulda, “abi bu bir
    şiirdir, ben de şairim” diye diretmedim. ama birileri gelip, “şiir değil bu”
    dedi, o kadar çok dediler ki bunu, en sonunda bana da “şiir değil bu”
    dedirttiler. evet abi, bunlar şiir değil ve ben de “şiir değil bu” türünde
    besteler yapıyorum. türün adı bu, şiir değil bu.
    insanları genellikle anlayamamışımdır.  bir etiketlenme çabasına girişmişlerdir.
    günümüzde şair olmak, yazar olmak, edebiyatçı olmak, birşeylerin çı’sı, çi’si
    olmak ve bu etiketlerle anılmak zor olmasa gerek. sonuçta, günümüzde herkes
    yazıyor artık. yazmayan kalmadı. ama okuyan yok. okuyucu sayısının, yazar
    sayısının altında kaldığı bir dönemde, benim de okumam yok abi. okur yazar
    değilim ben. sadece yazıyorum, okumuyorum çoğu şeyi. bu yüzden kendimi
    birilerinden aşağıda hissetmem için ellerinden geleni de yaptı birileri bugüne
    kadar zaten. “aa nasıl okumazsın x kitabını”. gocunmuyorum, durumu anlatıyorum
    sadece.
    evet, bunlar genel algı düzeyine göre ya da
    edebi performanslar kategorisinde şiir olarak anılmayabilir, ama şu varki, bu
    da benim umrumda değil. ne olarak aldığınız, algıladığınız, ne anladığınız ve
    nasıl hissettiğiniz sizi ilgilendirir. ben yazdım geçtim sadece, gerisi
    hortlaklar kasabasındaki bir gerçek kadar absürt duracak. okumak isterseniz,
    memnun olurum elbette, ama sonrasında nolur, “bu olmamış”larınızın ardından
    gelecek somurtmaları kendinize saklayın. beğenmeyebilirsiniz, ben de çok matah
    bir şey yaptığımı düşünmüyorum zaten. çoğunluğun yazar olma hevesini ben de
    paylaşıyorum sadece. evet böyle bir hevesim olduğu aşikar, ama heves olmaktan
    öteye geçip realiteye dönüştü mü bilmiyorum. insanların kendi kendilerini
    etiketlendirmelerinden, oldurmalarından hazetmiyorum çünkü. mütevazilik de
    değil bu yaptığım. hiç de mütevazi değilim çünkü. sanırım değilim. ama yine de,
    düşünecek olursak eğer, yazdıklarımın şiir olup olmadığından önce, ne
    hissettirdiği ve ne anlattığım ile ilginenilseydi, -ilgilenilmiş olursa- hoşnut
    olurum.
    burada okuyacaklarınız için ise, benim
    tabirim, zırvalamak. zırvalıyorum abi. hemen hemen her şey hakkında yazmaya
    istekliyim. bu koşullardan da hoşnutum. kendi kitabını kendi kendine basma
    noktasında yani.. yüzünüzde, bazen acı bazen tatlı bir gülümseme
    bırakabiliyorsam, bu bana yeter. dediğim gibi, gerisi hayaletler kasabasında
    var olma savaşı vermek kadar saçma olucak. hepsi bu. eyvallah…
    30 mart 2016.
  • zackeva 2

    zackeva 2
    kötü
    bir sabah diye iç geçirerek uyandı zack. yapabileceği pek bir şey yoktu bu
    konuda. işe gitmek zorundaydı ve kurduğu alarma uyanmış, kötü bir sabah diye iç
    geçirmişti. bunu tekrar ettim, çünkü zor okunan bir yazarmışım ben..
    devam
    ediyorum. ya siz? sıkıcı öyle değil mi? aynı teraneyi sunucam yine önünüze, ama
    kaçarınız yok, ya okuyacaksınız ya da okuyacaksınız. siz okuyana kadar
    zırvalamaya devam edicem. 20 yıldır
    bunun mücadelesini veriyorum ve kimine göre de hep aynı şeylerden bahsediyorum.
    ama dur bir dakika, hiç olmazsa aynı sırada bahsetmiyorum öyle değil mi? bunu
    da daha önce söylemiştim evet haklısınız, bunu hatırlıyor olmanız beni okuduğunuz
    anlamına gelirdi. ama hayır, dur bir saniye, ne diyordum?
    kötü
    bir sabah diye iç geçirerek uyandı zack. zack ben değilim bu arada, ikiz
    kardeşim..
    kötü
    bir sabah diye iç geçirerek çalan alarma uyandı. işe gitmeliydi. yapabileceği
    pek bir şey yoktu bu konuda. denemişti birkaç kez. çalışmadan yaşamayı
    denemişti. duruşundan ödün vermeden yaşamayı da.. ve daha başka bir çok şey.
    denemişti işte. hala deniyordu. denemekten asla vazgeçmemeye dair söz vermişti
    kendine ve uyanmıştı sabahın köründe. bir dilim ekmekle yaptı kahvaltısını..
    annesi hazırladı kahvaltıyı.. kendisi de hazırlayabilirdi ama annesi
    bırakmıyordu bi kendi işini kendi görsün. ardından bir bardak kahve. aç karnına
    ve kahvaltıdan sonra içilen iki sigara. giyinmek. ardından ayakkabıları giymek.
    ardından kapıdan çıkarken, “hayırlı işler evladıma” karşılık, “sağol anne akşam
    görüşürüz” serzenişi. sabah vardiyasındaydı ve nefret ediyordu sabah
    vardiyasından. gece vardiyasından da nefret ediyordu. en sevdiği vardiya akşam
    vardiyası idi çünkü gece yarısı eve gelip sabahlayabiliyordu herkes uyurken.
    her neyse geçelim. üçüncü sigarasını evden çıkar çıkmaz yaktı ve beş kırk beşte
    uyanıp altı sıfır beşte evden çıkmıştı. altı dakika sürdü yürümesi. bu esnada
    biten sigarasını tazeledi servisin onu alacağı yere gelince. yollar bomboştu.
    servisçi altıyı çeyrek geçe gelirdi. ya da altıyı yirmi geçe. bu aralarda. bu
    skalada. servis gelene kadar dördüncü sigarasını da içti. neden içtiğini
    bilmiyordu bu kadar üst üste sigara. içiyordu işte. bir sıkıntı vardı. içinden
    atamadığı bir boşluk hissi. boşluk boşlukla bütünleşirse son bulacaktı. henüz
    bütünleşmemişti. bekliyor ve beklerken de sigarasını içiyordu. hem içi boş
    servisi –çünkü ilk onu alırdı- hem içi boşluğa yelken açmışlığı beklerken…
    kaçış edebiyatı yaptığı bile söylendi ona. yuh artıklarla iç geçirdiği bir dolu
    alaycı eleştiri almıştı. almış ve umursamamıştı. bekliyordu o. beklerken de ipi
    elinden bırakmıyordu. bazen o ipin üzerinde yürüyor bazense boğazına
    geçiriyordu. intiharı düşünmüyor ama ölümden uzak da yaşamıyordu. uçurumun
    kenarında safsatası ona göre değildi. sevmiyordu bu tip içi boş ve anlamsız
    sersenizleri. duvarın kenarında yaşıyordu o. ama duvar çatlamaya başlamıştı
    artık ve arkasında ne var bilmiyordu. ikinci bir duvarı ise insanlarla arasına
    örmüştü ve o duvar epey bir sağlamdı. çatırdatamazlardı asla.
    her
    neyse moruk, servis geldi işte. bindim. sabah sabah oyun havası çalıyordu.
    iplemedim. servisçinin garip zamanlı müzik zevkleri. kulaklığımdaki sesi
    yükselttim. dayadım kafayı cama. berem sağlama aldı gözlerimi. uyumadım. müzik
    dinledim. ve birileri bindi servise. görmezden geldim hepsini. hepsi aynı
    tencerede pişen pilaki idiler. ben de öyle.  varın siz anlayın durumun vahametini. herkesin başına gelen, benim de
    başıma geliyordu. sırf bunları anlatabiliyor diye farklı değildim milyonlarca,
    hatta milyarlarca işçiden. tek fark, benim bir çıkış yolu arıyor ve bunu arada
    sırada deniyor oluşumdu. servis durdu. indik hep birlikte. kulaklığımdaki
    müziğin hızını kesmeden –rap çalıyordu, ecnebice- bir sigara daha yaktım. onun
    da hızını kesmedim yani. ve dışarıda, fabrika dışında bir yere oturup izledim
    ardımızdan gelen servisleri. umutsuz ve teslim olmuş yüzleri. isyan
    barındırmayan yüzleri. ne denirse evet diyen yüzleri. ben ne denirse evet
    demeyen, buna rağmen işyerinde en çok sevilen heriflerden biriydim. işimi iyi
    yapıyordum çünkü. işini iyi yapmakla sisteme muhalif olmak farklı şeyler gibi
    geliyordu. olmayabilirdi. belki kazıklamalıydım patronumu. belki fabrikaya
    zarar vermeliydim. benim işyerimdeki durumumu bilen bazı insanlar bunu
    çelişkili buluyordu. her şeyim çelişkiliydi tanrısını satayım. yolum yol
    değildi onlara göre ama yoldan çıkalı da çok olmuştu bana göre.. bi sigara daha
    yaktım. sonraki üç saat sigara içemeyecek, dinlenemeyecek ve belki de nefes
    bile alamayacaktım. hızlı tempoda çalışıyorduk. tabakhaneye bok yetiştiriyorduk
    resmen. kapitalizmin üst düzey, yarı açık hapishanelerinden birinde, vekildim.
    irkildim bir an.. yanıma biri gelmişti. günaydın demiş. duymamışım. önemi yok.
    onun ve günaydın diyişinin önemi yok çünkü güne başlamaya henüz hazır değilim.
    hazırlanmam lazım. yüzümü bir kez daha yıkamam, 2 bardak su içmem –çünkü
    sonraki 3 saat boyunca su da içemeyebilirdim- ardından üstümü giyinmem gerekiyordu.
    çelik burunlu ayakkabı, pantolon, sweet, kulaklık, gözlük, eldiven.. bir de
    sabah sporu diye bir şey çıkarmışlardı başımıza. birisinin sürekli elleri
    ağrıyormuş, işyeri hekimine durumu anlatmış, işyeri hekimi de herkese zorunlu
    sabah sporu diye bir şey icat etmiş. icat etmiş ama resmen. hareketleri kendi
    kafasına göre seçmiş ve seçilen hiçbir hareket işçilerce tam anlamı ile
    yapılmamış. sadece ayakta durup yapar gibi yapmışız. herkes işyerlerinde her
    şeyi yapar gibi yapıyordu. ben değil. hayır ben ve birkaç insan değil. çünkü
    başka türlü zaman geçmiyordu. patronu ya da amirlerimi taktığımdan değil.. ya
    da benim üzerimden kazanacakları paralara sadık olduğumdan değil. sadece, başka
    türlü zaman geçmiyordu. bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musunuz? baştan
    alayım mı? dur deneyeyim bi. ne de olsa benim lunaparkımdasınız şu an..
    alıyorum o halde..
    kötü
    bir sabah diye iç geçirerek uyandım. yapabileceğim pek bir şey yoktu bu konuda.
    işe gitmek zorundaydım ve kurduğum alarma uyanmış, kötü bir sabah diye iç
    geçirmiştim. bunu tekrar ettim, çünkü zor okunan bir yazarmışım ben.. her türlü
    eleştiriyi kaale alıyorum gördüğünüz gibi. okuyucu ile taşak geçtiğimi düşünen
    yeni bir eleştirmen bekliyorum şu an.
    her
    neyse, işbaşı yapar yapmaz ahmet geldi. ahmet hat sorumlusu. size işi düşerse,
    sizden iyisi yoktur, ama sizinle bir işi yani çıkarı yani yaptıracağı ekstra
    bir iş yok ise, sizin sorunlarınızı dinlemez bile. adama eldivenim yok, eldiven
    makinesi –aa evet eldiven makinesi var iş yerinde, parmak izinizi gösteriyorsunuz
    yeni bir eldiven veriyor, haftalık eldiven tüketme hakkınız limitli, çünkü çok
    gidiyor eldiven, yırtılıyor, yağlanıyor, solvent oluyor, bor yağı oluyor, falan
    filan falan filan, ve siz yeni bir eldiven talep ediyorsunuz. bu hakkınız
    sınırlı yani. tasarruflu olmak zorundayız. ama aynı tasarrufu arabalar için
    ürettiğimiz yağ pompasının takılacağı araba moturunun arabasının sahibi, mazot
    konusunda gösteremeyebilir.. cümle karışık mı oldu? toparlayayım. yani
    tasarruf, maliyetten kısma, aynı arabayı alıcak kişice gösterilmeyecek. arabayı
    alıcak kişi bir işçi de olabilir ve tasarruflar sonucu elde edilen gelirlerin
    katkısı ile ödenen maaşını harcarken tasarruflu olamayacak ki, borç batağı
    içinde çalışmaya maruz kalsın. şimdi neden patronların patron, işçilerinden
    işçi olduğunu anlamış olmayız. gidip marx ya da bakunin ya da smith felan
    okumanıza gerek kalmadı böylece. ama elbette bi sürü bi sürü kuram okuyan, her
    şeyin post post post post postunu, hatta postalını bilen birine, benim
    anlattıklarım basit gelicek.. sıkıntı yok. burası bir lunapark. ne diyordum?
    eldiven
    makinesi. aynı ahmet, zack o eldiven makinesinden eldiven alamadığı yani,
    parmak izi sisteminin onun parmak izini okumadığı bir durumda, zack’e yardımcı
    olmaz. görevleri arasında bu da vardır halbuki. ve arada sırada sizi çok
    sevdiğini de söyler ahmet, mesaiye kalmak istemezsiniz bir gün, sizi mesai
    yazmaz, ama aynı ahmet sizi fabrikada koşu parkurundaymışınızçasına ordan oraya
    sürükler. çünkü siz kadro kalmaya çalışan bir sözleşmeli elemansınızdır ve
    ordan oraya sırf kadro kalayım gerisi kolay diye düşünerek koşabilirsiniz..
    çünkü işsizlik kötü abi. iş bulmak zor. buldum mu kaybetmeyeyim düşüncesi ile
    her insan, köle olur, bağlı bulunduğu birim şefine. birim şeflerinin çoğu
    acımasızdır ve istisnalar kaideyi bozmaz. ama siz kadro kalmışsınızdır artık ve
    işyerindeki haksızlıklara itiraz edebilme cesareti kazanmışsınızdır. bu cesaret
    pat diye gelmez. biraz işsiz kalma riskini göze almayı gerektirir..
    bir
    de şenol vardır işyerinde, beş yıllık eleman.. yani beş yıllık eleman demek
    bizim işyerinde dokunulmazlık hakkını elde etmek anlamına gelir. siz pazar
    mesaisine gelirken, o evinde uyur, siz en ağır ve saçma angaryaları yaparken, o
    size artıklar bırakır. şenol’un artıkları ile uğraşmak istemeyen zack, postayı
    koyar beş yıllık adama.. beş yıllık adam uyuz olup zack’i şikayet eder.
    hiçbirşey olmaz ama. şenol beş yıllık olmasına rağmen, paso hata yapar çünkü.
    zack yedi ayda sıfır hata ile çalışmıştır..
    hikayenin
    sonuna geliyoruz dostlar. biraz değişik oldu biliyorum.. bir gün zack
    kullandığı ilaçlar nedeni ile birkaç hata yapar ve kapının önüne konur. çünkü
    zack’ın tazminatı yokken, şenol’un vardır. şenol paso hata yapar, başka bir
    adam paso mesaiye gelmez, başkaca bir adam da paso işi eker, rapor alır. bu adamlar
    işten atılmazken, zack iki günde üç hata nedeni ile işten atılır. çünkü
    tazminatı yoktur zack’in. oysa ücretsiz izin verilse, zack onun hata yapmasına
    neden olan hapa teselli babında ısınıp, dalgın ve hantal olmayacaktır.. ve
    dahası, zack de eski işyerinde üç yıllık eleman olduğu için, hiç mesaiye
    gitmemesine, arada bir işi ekmesine rağmen, ama yine nerdeyse sıfır hata ile
    çalışarak işten çıkarılmamıştır..
    kısacası,
    kapitalizmde, her şey, maliyet hesabına bağlıdır, sistemi baltalamak
    istiyorsak, bizim de maliyet hesabı yaparak yaşamamız gerekir, yarışmamız
    değil. bitti.
    25.
    mart 2015.

  • geriye dönüşler 2: zackevolution.. bölüm 2 rites

    geriye dönüşler 2:
    zackevolution.. bölüm 2
    rites
    1.
    karar
    veremiyorum.. seçil’mi odama gelse, yoksa izmarit adam’la alsancakta gecenin
    dördünde kaldırımda mı otursak.. yoksa kumsaldaki kar tanemden mi bahsetsem..
    biliyorsunuz, kendi başına gelenler hakkında zırvalayan biriyim sürekli..
    bitiremedim bi türlü bunu.. bitmedi. bitmiyor. kim okur diye düşünmedim asla.
    anlatmaya ihtiyacım vardı sadece, hepsi bu. hâlâ var bu. önemli şeylerden
    bahsettiğimi düşünmüyorum. ama benim için, gerçek dünyadan ne kadar kaçarsam o
    kadar kâr.. sadece, kararsızım bugün. yazı var, o net sadece..
    2.
    seçil
    geldi. odama. “dışarı çıkalım mı” dedi bana, “hem izmariti de ararız.”
    “o
    seni duymak için can atıyor” dedim ona.
    “duyamaz”
    dedi. “beni senin dışında kimse duymamalı girdap. bazen sen de duymazdan
    geliyorsun gerçi..”
    iğnelemelerle
    başlamıştı yine. ama gülümsüyordu bunu söylerken.. “bugün napıcaz biliyor
    musun” dedi.
    “napıcaz”
    dedim..
    “izmarit’le
    buluş” dedi. “ben yanında olucam.”
    “seni
    dışarı çıkartmıyorum” dedim
    “birkaç
    kere çıkmıştık biliyorsun” dedi
    “artık
    değil” diye yanıtladım. “dışarda gerçeğe daha çok dönüyorum artık”
    “ben
    gelicem” dedi. “sen de izmarit’i arayacaksın.. ilacın ne alemde?”
    eve
    yeni gelmiştim. kumsaldaki kar tanesi ile beraberdim ve eve yeni gelmiş,
    yazının başına oturmuşken geldi odama seçil. kararsızlığıma yardım etti. usulca
    girdi içeri. karanlıktan doğdu. ışıklar içinde değil hayır. kapıdan da değil.
    bir anda belirdi ve “dışarı çıkalım mı” dedi.
    3.
    izmariti
    arıyorum. gecenin ikisi.
    “abi
    alsancağa inelim”
    uzun
    uzun çalıyor telefon. üç kez arıyorum. her seferinde seçil’e, açmıyor işte
    görüyorsun ve benzeri cümleler kurarak. o ise, “ara, açıcak, beni dinle sen”
    diyor.. dördüncü de açıyor izmarit. uykudan uyanmış bir halde. ve direkt onun
    “alo” sözcüğünden sonra, “abi” diyorum “alsancağa inelim..”
    “inelim
    mi” değil, “inelim” diyorum direkt. geliceğini biliyorum, önemli olduğunu
    biliyor, konuşmaya ihtiyacım olduğundan değil, dışarda kalmak istediğim için..
    içtiğim
    hap uykumu hemen getirmeyecek bugün, biliyorum. “abi tütünün var mı” diyor bana
    izmarit.
    “boşver”
    diyorum, “bi paket sigaran benden, şarap da alırım, iş yaptım bugün tükkanda ve
    işportada..”
    “tamam”
    diyor, “yarım saat sonra izbanda” diyorum. “olur” diyor “ama izbanda niye?
    durakta buluşalım, izban yok bu saatte.”
    “izbanda”
    diyorum “seçil öyle istedi.”
    “he
    tamam o zaman durum karışık” diyor. kapıyoruz telefonları.
    “işte
    bu kadar diyor” seçil. evdeki herkes uyuyor. eve geldiğimde uyumuyorlardı, ben
    kararsız kalınca uyuyacakları tuttu ve bende evden gizlice çıkıp şirinyere
    kadar yürüdüm. saat üçe yirmi var. izbanda buluşuyoruz ama izban çalışmıyor..
    tren yoluna atlayacağız. seçil’in fikri. ve yürüyeceğiz alsancağa kadar.. sabah işe gidicek adam. önemli değil bu onun
    için. daha önce de ben işe gitmiştim birkaç kez, sabahlayıp onunla. işin püf
    noktası şu, sorunumuz olduğu için buluşmadık, seçil öyle istedi. seçil benim.
    seçil diye biri yok. var gibi yapıyorum. öyküye güç katıyor mu bu bilmiyorum.
    öyküye güç katmak gibi bi derdim yok. hem izbanda buluştuğumuz halde tren
    yolunda yürümüyoruz. vazgeçtim. benim sığınağıma da gidebilirdik. sığınağım
    buca eski tren istasyonu. karanlık ve sessiz bir yer. bi gün sizi oraya da
    götürürüm belki.. sessizliği karanlıkla bütünleşince seviyorum. seçil de bunu
    seviyor. karanlıkta gelir hep. ama kumsalda ki kar tanem karanlıklarımı yok
    etti ve sessizliğimi bana armağan etti. seçil karanlık tarafımı aydınlatma
    çabasındaydı hep. artık gerek kalmadı. seçil susabilir. özlem ve tuncay öldü.
    refik’i de öldürebilirim. zack olma ihtimalim yok. tabii bunlar hep, sıkı
    okuyucularımın anlayabileceği kodlar. sıkı okuyucularım var evet. iyi yazıyorum
    çünkü. sadece okunmuyorum, hepsi bu. meselenin bu kısmı bi gün halledilir,
    acelesi yok. ben yazayım da, okunması şöyle dursun. kendi üzerime inşa ettiğim
    bir hafriyat gibi yazı. zırvalıklarım. belim ağrıyor bir saniye.
    heh
    geldim. bir sigara ile birlikte üstelik. sigaram meşalemdi benim. yavaş yavaş
    sönmeye yüz tuttu. meşaleye de ihtiyacım yok artık. çünkü karanlıkta değilim.
    safsak ve sevmediğim mutluluk havası da değil bu. değil çünkü safsak ve
    mesnetsiz, saman alevi gibi olan ama biraz daha uzun yanan mutluluk hallerini
    gerçekçi bulmuyorum.
    izmarit’le
    buluştuk ve o kısma gelicem. acelemiz yok. anlatıyorum. hiçbir konuda acelesi
    olmamalı insanın. saatin icadı, doğamızın katliamının başlangıcı. matematiğin,
    dünyanın yanlış toplanma hali olduğunu söylemiştim daha önce. ne diyordum?
    seçil..
    seçil
    geldi ve evden çıktık bir telefon görüşmesi sonrası. bana, yolda, “sigara
    alıcaz unutma” dedi. “büyük olasılıkla bu son gelişimdir girdo” dedi. “veda
    etmeye geldim. zemt’te görüşürüz artık.” dedi.
    “zemt
    ne?” dedim.
    “zamanı
    gelince anlayacaksın” dedi. “henüz ölmedin.”
    anlamadığımı
    söyledim. “ölünce anlayacaksın adamım” dedi, “acelenin olmadığını söyleyen
    sensin. zamanın olmadığı, izafi bile olmadığı dünyaya düşünce anlarsın..
    kafamın
    karıştığını söyledim ona. “karışmasın” dedi, “beni bu son görüşün.”
    sigarayı
    aldık ve izban’ın önüne geldik. bekledik bi beş dakika. iki sigara içtim bu
    süre içinde. sigarayı hızlı içerim. izmarit geldi, etrafa baktı sarılmadan önce
    bana. “o’nu göremezsin” dedim ona, “ama yanımda.”
    daha
    sonra sarıldık. izmaritle her gün görüşsek her gün sarılırız. aynı evde
    yaşarken de bu böyleydi. seçil “gidelim” dedi, “vazgeçtim, tren yoluna inmeyin,
    otobüse binin.” bunu anlattım izmarite,
    “tren
    yolu olmaz zaten abi” dedi, “istese bile çok uçarı bir istek olur bu.”
    “tamam
    zaten vazgeçti” dedim..
    otobüse
    binip alsancağa inerken, hiç konuşmamayı salık verdik izmaritle. en arka
    koltuğun bir önündeki, otobüsün istikametine ters koltuklara oturduk her
    zamanki gibi.. saat üç otuz otobüsü. baykuş. 940. konaktan da yürüdük
    alsancağa. saat dördü on geçe kıbrıs şehitlerindeydik. şarap aldık. yollar
    bomboş. bir dükkanın önüne oturduk. önümüzde bir taksi vardı. az önce taksiye
    binip otobüs durağına yol almıştık, kar tanesi ile.. kumsaldaki. eve gelip
    çıktım hemen. hepsi bu. kararsız olduğumu söylemiştim. hiçbir şeyi es
    geçmiyorum yazarken, farkında mısın “öykülerin bütünlüksüz” diyen edebiyatın
    vekili.. sahi, edebiyatta demokrasi işler mi? en çok satan mı en iyidir yani?
    ya da en uzun süre edebiyata dahil olan mı? edebiyat nedir ki? ben bilmiyorum.
    benim sanatın, şiirin, öykünün ne olduğu üzerine fikirlerim yok. hiç olmadı.
    meseleyi büyütmüyor ama küçümsemiyorum da. kendimle ilgiliyim daha çok. ne
    yaptığım ile. başkası ya da başkalarının ne yazdığı beni ilgilendirmiyor zaten.
    okumuyorum da. onların okuduklarını da okumadım hiç. inat değil, okumadım,
    hepsi bu.. bu anlamda tam bir cahilim. ama onlar da benim bulunduğum saatlerde
    benim bulunduğum sokaklarda bulunmadı hiçbir zaman. bir kaldırımdan dünyaya
    bakmanın zevkini tatmadılar. kaldırım inşa ediyorum kendime yazarak. sonra o
    kaldırıma isteyen herkesin oturmasına izin veriyorum. mülk edinmiyorum
    kaldırımı. yeni kaldırımlar yapma hevesindeyim daha çok. yolları daima
    kaldırımla kaplamaya çalıştım. arabalar geçemesin. motorlar hiç geçmesin.
    trafiğe kapatılsın tüm sokaklar. bir sürü şeyin bir sürü işportası olsun.. bir
    de kafe ve barlar. alışveriş mağazaları olmasın mesela hiç. her şeyin işportası
    olsun. bir de işportaların arasında sandalyeler.. iç içe, dedikodusuz. herkes
    herkesi duyabilir bir mesafede. ve yılışık kahkahalardan utanalım istiyorum.
    istiyorum sadece. hayallerimizi de mi anlatmayacağız canım..
    “anlat”
    dedi seçil hemen ardından. “izmarit’e anlat.. hiçliği..”
    “o
    biliyor bunu zaten” dedim..
    “ben
    gidicem birazdan” dedi, “şarap alalım..”
    aldık
    ve bir kaldırıma oturduk. burda kalmıştık en son, akışı asla unutmam, sadece
    bazen es geçebilirim..
    tekrar
    söyledi seçil. anlat, izmarit’e, hiçliği..
    “o
    biliyor bunu zaten” dedim ve izmarit bunu duydu.
    “neyi
    biliyormuşum abi” dedi.
    “hiçliği”
    dedim.
    “bilmiyorum”
    dedi, “ben hep varolma savaşı verdim.. hayatın içinde, bir köşede, hiçbir şey
    yapmadan bekleyen adam olmanın savaşıydı bu.. önümde tezgah yerine tütün olsun
    istedim. ama satmayayım onu. isteyen gelip ‘tütününden sarabilir miyiz abi’
    desin. olur diyeyim. tütünüm bitsin. tekrar almaya param olmadığı için sigarayı
    da bırakayım. iyi olayım be abi” dedi, “seçile söyle beni de iyi yapsın..”
    seçil
    bir anda görünür oldu ona da.. izmarit apalladı.. “olm biz seni deli
    sanıyorduk, birinin halüsinasyonunu başka biri göremez” dedi.. şok olmuştu. ben
    olmadım. ben zaten biliyordum.. size söylememiştim.. her şeyi anlatmadım henüz.
    ilk kitap, başlangıç sadece. ısınma turları. sahaya çıkmadık henüz. henüz
    okunmadık bile be yavru. hiçbiri ölmedi, boyut değiştirdiler sadece. zamanın bu
    dünyaya göre izafi bile olmadığı yere. ve kendilerince vakitlerinin dolduğuna
    inandıkları gün gitti bir kısmı. seçil de bugün gidiyor işte.
    “gidiyorum
    izmarit” dedi, “sana da gelmeye başlarız belki bir gün.. ister misin?”
    “aaaa
    olur tabii, tabii memnuniyetle..” hala şoktaydı..
    “şarap
    iç şarap” dedi seçil, “ayıkırsın durumu.. ama bu bir sır, kimseye anlatmak
    yok.. ben bir sırım. ve bugün ölüyorum.”
    “tamam,
    şey yani tabii” dedi izmarit.. şoktaydı. “haa nasıl ne zaman?”
    yerde
    oturuyor, ve sadece yoldan geçenlerin ayaklarını görüyorduk. kafamızı bir milim
    bile daha yukarı kaldırmadan ama önümüze de eğmeden duruyorduk orada. ben
    içmiyordum. ben bırakmıştım artık. sigaraya da zaman gelecekti ama alkolü
    demirtaş da bıraktığıma inanmıştım. bir önceki demirtaş maceramda da otu
    bıraktım. kimbilir belki bir sonrakinde de sigarayı. ritüel değil bu. öyle denk
    geldi. şarkının adına da yaraşıyor, şarkının ve öykünün. her ikisinin de adı
    aynı sonuçta. rites. defalarca üst üste çalan melodi.
    seçil
    “ben gidiyorum” dedi, “yakında görüşücez seninle, biz ölmüyoruz, sadece
    kayboluyoruz, artık biliyorsun bunu. bu dünyada değil ama, yakın gelecekte,
    görüşeceğiz. sen ölünce. tabii izmarit seninle de..”
    “bana
    da gelin” dedi izmarit. “ve sen biraz daha kal”
    “sana
    başkaları geldi” dedi seçil. “sen farkında değilsin. içinde yarattığın boşluğa
    fazla aldırış etme. geçer o. sadece neyle doldurduğuna dikkat et. bu aralar iyi
    gidiyorsun.. hayatına giren her insan önemlidir. bu ara girenler daha önemli
    oldu hepsi bu. girdo senin için de öyle..”
    “teşekkür
    ederim seçil” dedim ona.
    “teşekkürlük
    bir şey yapmadık olm” dedi seçil. “gördüğün gibi, ya izmarit de halüsinasyon ya
    da ben de varım.”
    ve
    bir anda kayboldu. fitili yakıp gitti. izmarit’in suratına baktım şüphe ile.. o
    da bana şüphe ile bakıyordu. kumsaldaki kar tanem uyuyordu. ben de uyumak için
    eve geldim. ya da hiç gitmedim. uzandım sadece. erişebilecekmiş gibi, gerçeğin
    hiç var olmadığı masal alemine..
    22.mart.2016

    başlık
    lost ın the trees’in bir şarkısının adıdır
  • zackeva

    sigara üstüne sigara dedi zack. aynen figaro figaro
    figaro gibi. sigara sigara sigara.. oysa bırakmaya karar vermişti daha sabah.
    bırakıcaktı bir gün. umursuyordu artık bir şeyleri.. geçmiş geçmişte kalmıştı.
    gelecek güzel olmayabilirdi. her şey ters gitse bile dedi, ben ters
    gitmeyeceğim.. bir yolu vardı inandığı, üçüncü yol diyordu adına. henüz
    geçmemişti o yola. zamanını bekliyordu ve kahin gibiydi kendi hayatı söz
    konusuysa. her şeyi önceden biliyordu. bekliyordu. beklemesinin boşuna
    olmadığını bilerek bekliyordu. gelicekti o tren. çıkıcaktı içinden aradığı
    boşluk.. trenden inicek ve boşluğuna karışacaktı. kim olduğunu bilmiyordu
    sadece. aramıyordu da. başka başka kadınlarla, acaba diyerek şansını
    denemiyordu. şansını denemezdi hiç herşeyden emindi. gelicekti o tren. boşluk
    boşlukla bütünleşecek ve bir hacme sahip olacaktı. acelesi yoktu. acelesi yoktu
    ve hayatta kalacaktı. her ne olursa olsun.

    her şey ters gidebilirdi dediğim gibi.. umrumda değildi
    terslikler. sorunları çözmeye çalışmayı bırakalı yıllar olmuştu. arkama
    yaslanmıyor ileriye adım atmıyordum. bekliyordum sadece. herşey bir anda, pat
    diye, aniden olucaktı. mutlu olmayacaktı. zaten kendi içinde mutluydu. kendi
    içindeydi herşey. tüm politikliği ile kaygısız ve tek başınaydı. bir şey
    yapılacaksa yapardı. tek başına veya beraber. tek başınalığın kararlı
    senfonisi. sıkılmamıştı. sıkılmıştı. iki arada bir derede yaşıyordu. dün gece
    nolmuştu. düşünmüyordu dün geceyi. güzeldi hepsi bu. hepsi bu değil.. fazlası
    var. ilk defa gerçekten inandı sigarayı bırakacağına. bırakamadı ama inandı.
    inancını kaybetmişti oysa herşeye karşı. ilk kez kendini umursadı. ilk kez güne
    farklı bir şarkı ile başladı. sabiteleri değişmişti. iyi uyanmıştı. dipde
    değil, iyi sadece.

    sarıldı yalnızlığına. kendine değil, yalnızlığına.
    yalnızlığım diyecekti onla. bir bütün olmuştu. tek başına da bir bütünken,
    onunla fazlalık hissetmeden birleşmişti.

    emindi kendinden. kendinden ve içinde yaşadığı
    açmazdan. kaybedip kazanmaya inanmazdı. yaşar geçerdi birşeyleri fazlasıyla
    umursayarak. herkesin canını sıkan onu etkilemez ve sıkılırdı insanların
    sorunlarından. sorun çözücü değildi. ama geçiştirmiyordu da.. bekliyordu
    sadece. hayatta kalmaya çalışara. emindi. gelicekti o boşluğunu taşıyan tren.
    yanılmayacaktı. onunla beraber olmak isteyen herkesi elinin tersi ile itiyordu.
    dış kapısı dışardan iç kapısı içerden kitliydi. iç kapısını açmazdı asla.
    sadece bazen kilidi açar ve kapıyı çalmadan girilmesini beklerdi. dostları
    yapmıştı bunu. bir yere kadar girmişlerdi hole. holün ardında renksiz bir oda
    vardı. görünmezdi oda. oyuncakları görünmezdi. gizliyordu kendini ve herkese
    gülüyordu. kendi gibi olmayan, tek başına varolabilen biri gelip görücekti
    oyuncakları. taştan oyuncaklar. deniz taşından. şekilsiz hayaletler.
    varlığını kimsenin varlığına armağan etmezdi. kimseyle
    bir olmazdı. ama bir olmak istiyordu. boşluk yutacak boşluğu. ruhları kesişim
    kümesi. umursamak birşeyleri. sigarayı bırakmayı düşlemek. düşmemek daha fazla.
    ama tırmanmaya da çalışmamak daha fazla. kendi halinde. olduğu gibi. olduğu
    yerden memnun.. kendi gibi birini beklemiyordu. kendi boşluğunda kaybolup bunu
    sorun etmeyecek birini bekliyordu. gelmişti. durmuştu tren. içinden inmesini
    bekliyordum. gel dedi, gidelim.. nereye diye sormadım. adım attım içeri. ve
    tren hareket etti. camdan dışarı baktık sadece, hiç konuşmadan camdaki
    yansımamıza baktık. kapılar kapandı. ve herkes inmişti trenden, o hariç, ben
    binerken..
    11 mart 2016

  • fuckbook, sunuş yazısı…

    GİRİŞME YAZISI, SUNUŞUM, ÖNSÖZLÜK,
    OLAYI BETİMLEYEMEMEK, OLAY ÇIKARTMAK.
    iş bu fanzin, yakın arkadaşlarımın, bazı güzide zonksal medya paylaşımlarının kalıcılaşmasından kağıdılaşmasından öte bir amaç gütmez. 
    amacımız, facebook hapishanesinin ve twitter ağacının, seri trafiğinin yol açtığı ölü doğmuş metinleri, sözleri, iç döküşleri, paylaşımları ve bazı özel olmayan fotoğrafları, facebook hapishanesinden kurtarıp, twitter ağacından koparıp, basılı bir yayın haline getirmektir. 
    fanzin, basit bir tarzda, kolajsız ve pek fazla sayfa tasarımı gütmeden hazırlanıp, aperiyodik olarak çıkarılacaktır.
    bu kadar ciddiyet dolu bir metin yazmaya kendimi zorladığımdan mütevellit acık da kendi tarzıma dönüş yapam. ciddiyet kasar beni abi, yeri ve zamanı dışında ciddi olmadım, olamıyorum. şakalaşmak iyidir hemi de.. 
    sonuç olarak, bu fanzinin kuruluş amacı, ülke huzurunu sağlamak, dünya barışına katkı sunmak ve sınırlar arası silahlı müsabakaları önlemek değildir. tek derdimiz, dağdaki bir kaynak suya ya da açık kalmış vanadan boşa akan bir çeşmeye, avucumuzu yaklaştırıp, su boşa gitmesin bare, tası tarağı dolduralım saçları tarayalım gibi bir amme hizmeti sunmaktır.. 
    kişiler ve kurumlar hayal ürünü olmasa da, isimlerini tam vermiyoruz, ta ki onlar tam zonsal medya isimlerinin verilmesini isteyene kadar, ne de olsa özel mülkten (zonksal medya profilleri) çalıyoruz içeriği, haber vererek… 
    olay budur. bunun dışındaki menfi gayemizi ya da oligarşik yapınlanmamızı sezinleyenlere, üç milyon takipçili twitter hesabı, üç yüz bin beğenili facebook hesabı 7 milyar “tick” li* insta şeyşi hediye edicez.. nede olsa zonksal medya da nitelik değil, sayılar önem arz ediyor
    şunu da deyip bitirelim. bir zamanlar bir reklam vardı, sloganı şuydu: sokağa çıksana, hayat sokakta..
    ekran başına hapsolmayan tüm arkidişlere selam olsun..
    not: bu metin, her sayının kapak içine yapıştırılacaktır..
    fanzin, yerel bir fanzindir. başka şehirlerden ulaşmak zor olsa gerek. ama isteyen olursa, toplu fanzin paketlerimizin arasına sıkıştırı veririz.. 

    * bilerek “tick” denmiştir..
  • kutsal çöp tenekesi

    kutsal
    çöp tenekesi

    uyandı.
    sabahın altısında. sabah ezanı okunurken. ve herkes uyurken.

    ve
    ile cümle başlamaz” dendi ona. azarlar işitti. edebiyatla ilgili
    edepsizce azarlar. haksızdı herkes. kendi bile. tao dışında
    haklı olan yoktu. herkesi haklamalıydı bu dünyada, tao. ama
    yapmazdı.

    uyandı
    demiştim. uyandıktan beş dakika sonra bir sigara sardı. oysa
    öksürükler içinde, ev halkını komple bir şekilde uyandıracak
    şekilde öğürtüler eşliğinde uyanmıştı. ve uyandıktan
    birkaç dakika sonra bir sigara sardı, annesinden yediği azarlar
    eşliğinde. herkesten azar işitiyordu. haksızdı herkes. kendi
    bile. herkes haklanmalıydı. melekler buna dahildi. tao hariç dedi
    içinden. o iyi. en iyimiz o. bizden biri tanrı. içimizden çıktı.
    onu biz yücelttik. herkesin tanrısı kendisine mahsustur. herkesin
    tanrısı kendine meşhurdur.

    uyandı
    demiştim. uyanan bendim. öksürük ve öğürtü karışımı acı
    bir tiksinti ile başlamıştım güne. her sabah olduğu gibi.
    annesi namazı da kılmıştı uyanmışken. sevap kazanmış
    olabilir miydim, annemi öksürüğümle namaza kaldırdığım için.
    olabilirdim. olabilirdi. her şey olasılık dahilinde iken yaşamak
    zordu. olasılıkları teke indirmek imkansızdı. olasılığı tek
    olan tek şey tao’nun varlığıydı ve çoğu arkadaşları hiçbir
    yüce güce inanmazdı. oysa tao çok güzeldi, keşke
    görebilselerdi. tanısalardı çok severlerdi.

    uyandım
    ve öğürdüm ve öksürdüm. kusmadım bu kez. herkes benim
    harikulade olduğumu düşünüyordu. umutlu ve mutlu. değildim
    oysa. değildi. çok iyi rol kesiyordu. doktora hiç depresyona
    girmediğimi ve karamsar olmadığımı söylerken, herkesten
    gizlediğim bir gerçeği ele vermeme gayreti içindeydim: psikoz
    zamanlarım haricinde, depresyonda ve karamsarlıkta yüzdüğümü.
    tamamen karanlıklar içinde..

    tao’ya
    dua edilmezdi. dua, kendin için, kendi ‘kendine’, kendi ‘içine’
    yazılan bir dilekçeydi. kendini iteklemek için umut ışığı
    yakan bir dilekçe. tao’nun insanlığa yazdığı dilekçe, “iyi
    insanlar olun” şeklinde olsa idi, kimse kulak asmazdı. yin ve
    yang arasında ki çatışma kıyaktı. bu ikisi arasına giren her
    şeyi alnından mıhlamaya söz vermiştim oysa.

    uyandı.
    cehennemin sol köşesinde. sol kroşe yemişçesine gırtlağına,
    öğürdü ve öksürdü. dün kusmuştu. bugün değil. arada bir
    kusardı ve buna rağmen arkadaşları ona iyi göründüğünü
    söyler dururdu. kilo almışsın derlerdi. ilaçlardı aldıran
    kilo. hala az yemek yer, çok su içer, ve sigaraya abanırdı, en
    kısa zamanda nefes almasına izin vermesin diye.

    ve’den
    önce virgül konmazdı. bir küfür patlattı içinden, tüm edebi
    olduğunu iddia edip, o’na ahlaksızca hakaretler yağdıran
    eleştirmenlerine. allah’a küfürler yağdırdığı zamanlar
    geldi aklına. af dilenmedi. üzüldü sadece. artık allah ile
    arkadaştı ve o’nun adı 20 yıldır tao idi.

    uyandı.
    gerçekten. zihinsel anlamda 20 yıl önce, 14 yaşındayken, uyanmış
    ve dünyayı farklı görmeye başlamıştı. bunun adı,
    psikiyatristlere göre, deliliğe kapı açan bir perdeydi.
    delirmemişti. asıl delilik, normallik algısına çekilme peşinde
    koşup, bu uğurda çeşitli doktorlarla veya uzak doğu kimyasıyla
    yelpazelenmekti. tao da doğudan çıkmıştı. bir çin belası idi.
    konfüçyüs belası ile, ama gerçek anlamda belası ile, beraber
    yaşayan bir evliyaya aitti tanımı ve kitabı. belki de “yol ve
    erdem” kitabı da gökten zeplinle inmişti. bilemezdik. eskiydi
    çok zaman, o zamanlar. ama tao güzeldi, kusmak kötü. üstelik
    nerdeyse, hemen hemen her sabah.

    ardından
    bir sigara yaktı. önce özenle sardı onu. özenle içti. ve tekrar
    uyumak için uzanıp, öğlene doğru kalktı. arkadaşı ile
    buluştu, izban durağında. izban, izmirdeki hızlı şehir içi
    trenin ismi idi. alsancak’ta indiler. kulaklığını taktı.
    yürümeye başladı arkadaşı ve arkadaşının sevgilisi ile.
    kulaklığında ise kendi sevgililerinden biri vardı. yıllardır
    kadın vokalistlerle platonik aşklar yaşıyordu. bilmiyorlardı
    onlarla arasında olan özel çekim kuvvetini. başkaca boyutlarda,
    simetrik evrenlerde yaşadıkları, çok özel aşkları. sadece
    sesten ibaret evrenlerin paradigması..

    arkasından
    polis geliyor imiş onun. onun kulaklığında sevgilisi. korna
    çalmış polis. bilerek duymazdan gelmiş. motoru sürterek geçerken
    iki polis amca, ters ters bakmışlar buna. o da ters ters bakmış
    ama. yiyosa alsınlar içeri. öyle diyormuş. öyle diyormuşum
    herkeslere. alamazlar. baş edemezler. ilk aldıklarında anladılar
    baş edemeyeceklerini, artık dokunmuyorlar. hani o, eski sevgilisini
    -bu kez platonik bir vokalist olmayanı- göz altına aldıkları
    gün, ağzında sigara ile artis artis girmiş ya, girmişim ya,
    kantar polis karakoluna, o günden beri özgüveni de yerine gelmiş,
    yerime gelmiş, arkadaşın, benim.

    dünya
    zihninize, sigara kalbime. duman’dır sevgiden öte içime işleyen
    ahenk. tüm öksürüklerin ve kusmaların ağzına edeyim. yaşamak
    güzel moruk. güzel olmayan, kapitalizm. nokta!

    10.şubat.2016
    – 06:55

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • 9. Kitabımı yazmaya başladım moruk

    beyler bayanlar, sayın sanatçılar, çok bi elit olduğu halde aynı zamanda da içinden sürekli ölü doğanlar fışkırtan pelit üst düzey undergroundçı camia. bohem hayatı benimseyip sürekli sanatsal üretim yapan ama babylon hakkında muhalif olan tek satır laf etmeyen, edemeyen ülkemizin önemli ve saygın yazarları. vs vs

    9. kitabımı yazmaya başladım.

    Adı: Geriye Dönüşler 2: zackevolution

    ilk kitabım olan, Geriye Dönüşler’in devamı niteliğinde olan bu kitap, bir roman, izmarit adam…. sabırsızlıkla bekle bakalım, ama arada beni bir ara la, görüşek, özledim seni. (esçûmento: öhöm öhöm, özel mesajlarını telefonundan at lan girdo manyağı)

    ne diyorduk nigga. kitap bir roman ve ZEMT galaksisi hakkında sırlarımı deşifre edecek.. ilk bölümü şurde: http://unthatow.blogspot.com.tr/2016/01/7-kitap-geriye-gonusler-2-zackevolution.html

    bu arada tamamlanmış ve bitmiş ve basılmayı bekleyen ve vs vs diğer altı kitabım bu yıl sonuna kadar solucan fanzin aracılığıyla, aşkın’ın sponsorluğunda, basılıyor… gerçi basılsa nolur ki? ilk kitabı bastık da noldu? toplam da on kişi almadı. o onun da beşini ben istanbul fanzin fest. te elden alıp izmirde kardeşlerime dağıttım… neyse moruk. olay bu işte. roman geliyor. diğer beş kitap bu yıl sonuna kadar solucan fanzin aracılığıyla bandrolsüz bir şekilde underground olarak basılıyor… zaten ilk kitap basıldı. nesse. bu roman, ilk kitabım olan: “useless and empty words 1: geriye dönüşler”in devamı moruk.

    he bir de, diğer kitaplar bu yıl sonuna kadar, solucan fanzin aracılığıyla basılıyor ama alan olmaz onları da.. oysa ben iyi bir iş yaptığımdan adım kadar eminim!!! 

    Romanımızın girişine link verdik. okuyanların alttakileri düşünmesi muhtemel:

    anti girdap timi: bilek kesenler filmiden araklamış piç romanın konusunu.

    esçûmento: lan yavşak, o film bir öyküden çıktı. okudunmu sen onu? Etgar Keret yazdı.  tanrı olmak isteyen otobüs şöförü kitabın adı. bilek kesenler kitaptaki son öykü.

    anti girdap timi: yok okumadım. filmi olan şeylerin kitabını niye okuyayım, film 2 saat. kitaba bi başlasan 10 günde biter. zaman önemli. hız çağındayız artık. hem akiba ve mülksüzlerden de çalmış içeriği.

    esçûmento: hadi be. sen o kitapları da okudun yani? bravo. şaşırdım bak şimdi.

    anti girdap timi: yok onları okumadım, okuyan bir arkadaşım, kitapları vermişti. bir ay süründü ben de. sonra geri istedi falan derken bir gün kafede buluştuk, madem okumuyorsun içeriğini anlatayım dedi.

    esçûmento: siktirgit piç. önce bir şeyler üret. ondan sonra elalemin neyden neyi arakladığına karış.

  • s.e no:25 giriş yazısı

    evet efendim. Bu fanzine ilk giriş yazısını
    yazdığımız günden bu yana, 10 ay geçmiş. o günden bugüne fanzin çıkmamış ama iç
    alemimizde çırpınma ve debelenmeden kurtulmuşuz nihayet. şu an tarih 5 şubat
    2016 ve fanzin hazır. bitti ula sonunda. hem iç keşmekeşim hem de fanzinimiz.
    evet efendim, bu fanzin, zokak zedebiyati
    tayfasının kolektif olarak çıkardığı bir unsur ama her birimiz, hem tekil
    kulvarlarda hem de toplu hendeklerde savaşa devam ediyoruz. 3. dünya savaşı
    çıkalı nerdeyse 60 yıl oldu. bu savaş kelimesel ve sanatsal bir savaş. bu
    savaş; popüler kültürle, illuminati ile (ister gerçekliğine inanın, ister
    inanmayın, bizde de KILLuminati var.) ve dünyanın üst kademe beyefendileri ile;
    bizim gibi altkültürel, underground işlere ve yapılanlamalara sadık olanlar
    arasında geçiyor. bir nevi onlar da biz de beyin yıkama peşindeyiz. bu savaş, 2
    yıl önce hız kazanıp, 2016 ile birlikte iyice kızıştı. uluslarası altkültürel
    ve underground camiayı yakından takip etmeyenler, girdo’nun hayal dünyasında
    yaşadığına inanmaya devam eder, sovyet rusya öncesi üretilen kuramları veya bir
    şeylerin post-post’unu tartışmaya devam edebilir. bizler, ne yapmamız
    gerektiğini tartışmıyor, sırada, bir sonraki adımda, ne yapacağımız üzerine kafa
    yorarak yol alıyoruz. ister inanın ister inanmayın ama alaadin’in perili
    lambasını da bulduk ve ilham pelerinlerimizi kuşandık.
    evet efendim, zokak zebelliyatı oluşumu ve
    dolayısı ile csns yayımları, hakkımız yayıncılık, akıncılar yayıncılık ve paslı
    deneke okçuları olarak, bunların da bir üst kurulu olan !zm!ryer6 distro ve
    çatı yapılanmamız unpz ile; düzensizlik örgütleyici bir faktör ve fanzin
    fabrikası olarak, yola daha çevik kuvvet şeklinde çıktık; bu ‘ara suni teneffüs’ süremiz olan 2
    yıldan sonra. bazen her underground inşaatçı ve yapı yıkıcı gibi bizler de ara
    verip, dinleniyor, sorup sorguluyor, zihin ölçümüzü ve çeperimizi ve dördüncü
    gözümü genişletiyor, sonra yola veya daha doğrusu yoldan çıkmaya ve çıkarmaya
    devam ediyoruz.
    bundan kelli fanzinimiz, 2 sene önce ve
    bugüne kadar, ‘ara kavşak’ dinlemenleri
    hariç yaptığımız gibi, doğuz haftada bir çıkacaktır. bu süre, kadınların 9 ay
    15 gününe eş değer bir süreçtir. çünkü her fanzin, bizlerin doğadan ve evrenden,
    okyanuslardan peydahladığı birer çocuktur ve işlerimizin atıl ebeveyni TAO’dur.
    birinci sezon olan birinci günümüzü, sokak
    edebiyatı fanzini olarak bitirdik. her sezon 24 sayı (bölüm) dır. her sayı bir
    saattir. 24 sayı 24 saate tekabül eder. zaman izafidir. ilk günümüz olan ilk
    sezonumuz 2005 ekim’de başlamış, 2014 eylül’de bitmiştir. kıyametimiz kopmuştur.
    2 sene 3 ay arafta tatil yapmışızdır. 2. günümüz olan 2. sezonumuz, 2015 yılı
    aralık ayında başlamış bulunmaktadır. iş bu fanzin, 25. sayımız, csns
    yayımlarının 150 kusuruncu fanzini, ve 2. sezonumuz olan 2. günümüzün ilk
    sayısı ve saatidir.
    kazağımız mübarek ola, gazabımızdan
    sakınıla..
    unpz souljah’ları adına
    girdolap
    zackeva 4 undertowenk..
    4=for

    not: souljah > soulda
    > soldia > soldier (nigga argosu, bronx kökenli)
  • iKinci günün başlangıcı

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=ta2jot9JhU0]