Yazar: girdap

  • güncelleme bitti

    bugüne kadar yazdığım her şeyi, (roman girişlerim, giriş yazılarım ve bir kaç parça kısa devre hariç) bloğa ekledim. bundan sonra önümüzdeki maçlara bakıcaz.. geriye dönük güncellemeler bitti efenim. 

  • ceset

    ceset
    ne yapacağını bilmiyordu. ne
    yapması gerektiğini de. sabah uyandığında annesini ölü bulmuştu ve kafası
    karışıktı. hem annesinin ölümüne hem de sonrasında düşeceği duruma ağlıyordu
    zack. adı zack değildi elbettea, bu ismi kendi kendisine, o koymuştu. ve
    nihayet ortada kalmıştı işte. beklenen son, kaçınılmaz gerçeklik, her türlü
    farklı olasılığı sollayan o tek ihtimal ne yazık ki en nihayetinde vuku
    bulmuştu. ortada kalmıştı artık. işsiz, parasız ve evsiz kalmıştı.
    ve, başta da dediğim gibi ne
    yapacağımı bilmiyordum, ne yapmam gerektiğini de. annem ölmüş, beni ortada
    bırakmıştı. kardeşlerim vardı elbet, birkaç gün kalabileceğim kardeşlerim.
    istemiyordum ama. ne kimseye yük olmak ne de yük olacağım kişilerin özgürlüğümü
    kısıtlamasını istiyordum.
    beklemeye başladı. saat sabahın
    sekizinde uyanmış ve anneme seslenmiştim. her sabah tok karnına içeceğim ilacı
    verecekti ona. yani bana. kendimi karıştırıyordum. şizofrenin belirtileri
    atmış, artık ilaç fayda etmemeye başlamıştı. seslendim. seslendim seslendim.
    annesine seslendi zack. kalkmıyordu. hareket belirtisi yoktu. bir kez daha
    seslendim, anne sabah oldu, kahvaltı yapalım.
    normalde hemen hareketlenir ve
    onun için aceleyle kalkardı. ölmüştü ama. ilaca inanıyordu annem. ve muskalara.
    ben ise her şeye karşı inancımı yitirmiştim. geçmişe inanıyordum sadece.
    geçmişimin ve iyi zamanlarımın olduğu günlere.
    aslında her şey kolumun kırıldığı
    gün başlamıştı. 2 buçuk aylık rapor, aklımı oynatmama neden olmuş. en sonunda
    istifa edip, ardından akıl hastanesine düşmüştüm. çıktığımda, hiçbir şeyin
    eskisi gibi olamayacağı bir zaman dilimine uyandım.  ama hikaye, gerçekte, çok daha gerilere
    uzanıyordu. en başa. 1984 yılında peşimden koşan köpeğe kadar.
    iki yaşındaydım o zamanlar.
    peşimden koşan köpekten çok korkmuş, kendime eve zor atmış, ve bülbül gibi
    konuşan çocuk kekeme olmuştu. yani ben. o günden sonrasını uzun uzun içimden
    geçen her şeyin içimde kaldığı bir film şeriti takip etti. alaylar, gülmeler ve
    dalga geçmelerde ekstrası oldu bu işin.
    en sonunda bir gün, tamam
    demiştim. alsancağa inip bir bira almış ve o bitince istediğim ikinci birada
    kekelememiştim. ilk kez olmuştu bu. o güne kadar isteyeceğim her şey için,
    bakkalları kekelemeliğimle oyalar, bunun karşılığında da ya sırıtışlara ya da
    azarlara denk gelirdim. ilk kez o gün, bir şişe biranın etkisi ile kekelememiş,
    ve daha sonra sürekli içmeye başlamıştım.
    doktorlar bunu bilmiyor muydu?
    reçetesine hap yerine bira yazamazlar mıydı? olabilirdi öyle değil mi?  o güne kadar boşuna uğraştırmışlardı ailesini.
    o hoca senin bu hoca benim, o hastane senin bu hastane benim, dolaştırmışlardı
    onunla beraber ailesini. çözmüştü işte, en sonunda hastalığı yenmişti.
    ardından bir psikoz geldi. yıl
    2002 idi ve ilk defa olmuştu bu. çünkü öncesinde, tam iki sene boyunca,
    aralıklı olarak, kullanmadığı hap içmediği cigara türü kalmamıştı. amfetamin
    iyileştiriyordu onu, ve adını bile unuttuğu reçetesiz olarak eczaneden
    alınabilen bir dolu kafa yapan hap.
    ikinci psikoz 2009’da ve sonucusu
    da annesi ölmeden üç ay önce gerçekleşmişti. ardından annesinin cesedini
    bırakıp, mutfağa yöneldi. önce kahvaltı yapıp hapını içecekti, akinetondu adı
    hapın. sonra verirdi komşulara ve akrabalara haber. mutfağa yöneldi. tam bu
    sırada arka bahçeye açılan kapıdan çıkıp gelmişti annesi. olağandı. ama sorun
    şu ki, artık iki annesi vardı. biri, hala koltukta yatan ceset, diğeri arka
    bahçeye asılan çamaşırlarla işi bitip mutfağa dönen anne. ikisinden birisi halüsinasyondu
    ve hangisi olduğunu bilmiyordu. kafası iyice karışmıştı ve o günden sonra, asla
    hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamadı. olamadım. yani ben. akıl hastanesine
    düşene kadar da, emin olduğum her şeyi çaldı haplar hafızamdan, akineton, seroqual
    ve rixper.

    7 eylül 2014 
  • denek

    denek
    bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha. ilkini kül
    tablasında görünce fark etti, biri bitmeden diğerini yaktığını.
    barda oturuyorlardı. evlerindeki barda. yani oturma
    odasında. arkadaşlarıyla. bir mucizeyi bekliyor gibiydiler.
    hava kararmıştı ve saat dokuza geliyordu. bir eylül gecesi.
    evde. ölümüne sarhoş bir halde.
    sabahın erken saatlerinde içmeye başlamış ve hiç ara
    vermemişti henüz. dün de böyle geçmişti. ondan önceki de. ve şimdi kül
    tablosunda kendisine ait üç sigara olmuştu. biri bitmeden diğeri, diğeri
    bitmeden öteki. orospu, dedi, bu sigaralar çok orospu, kibrit de pezevenkleri.
    ne anlama geldiğini bilmediği onlarca cümle kurup duruyordu.
    televizyonu açın dedi ardından. televizyonu açalım adamım. sayısal oynamıştım
    dün akşam.
    buradan günün cumartesi olduğunu çıkartıyoruz. ve henüz kaç
    kişi olduklarını bilmiyoruz. ben de bilmiyorum. henüz kurgulamadım bunu. belki
    de asla kurgulayamıycam. çünkü sıkılıyorum.
    sabahtı. sabahın erken saatleri. ve alkol almam yasaktı
    çünkü ilaç kullanıyordum. psikolojik saçmalıklar. akineton, rixper, serequal,
    çay veya kahve ve su ve sigara ve bi parça ekmek. sayısal oynamayı da
    unutmuştum hem. evden çıkıp büfeye gitmeye de mecalim yoktu. uzaktı sayısalcı.
    evde oturmuş, akineton kafasının geçmesini beklerken bir sigara yaktım.
    ardından bir sigara daha, biri bitince diğeri.
    yazamıyordum. farkındaydım. sıkılmıştım. hemen hemen her
    şeyden. ölüme doğru bir hamle daha yapıp, çakmağa uzandım. kimse gelmeyecekti.
    kimseyle görüşülmeyecekti. kimse görüşmeyecekti. kimseyle görüşmeyecektim. tümcelerde
    ki yüklemin şahıs durumuna karar veremiyordum son zamanlarda. deneysel
    takılıyordum.
    sikerim işini deyip istifa ettiğimde başladı her şey. hatta
    daha önce, kolum kırılıp da rapor aldığımda. en güzel zamanlarımı geçirdim
    ardından gelicek en kötü zamanlarımı hesap etmeden.
    ve şimdi burada durmuş, bir öykü çıkarmaya çalışıyorum.
    öykümden kendimi çıkarıp yazmayı. baştan başlayak mı?
    bir sigara yaktı. ardından bir sigara daha yakamayacağının
    bilincinde olarak. bitmişti sigara. ve para yoktu. ve bakkal artık yazmıyordu.
    bekledi. ta ki lanet telefon peş peşe iki kez çalana dek. günlerden cumaydı ve
    sayısala umut bağlamışsa, bitti demekti. ruhen ve bedenen bitik. her iki
    telefon çalması da bankalardan geliyordu ve açmıyordu telefonları.
    bir iş bulmalıyım dedi. ama önce beni sarhoş eden haplardan
    kurtulunulmalı. barda oturuyorlardı. alsancak’ta ki barda.
    kimseye hiçbir şey anlatmadan eve geldi. intihara göz kırıp,
    ocağa açtı. sigara ile yakarak. bir şeyler yemeli dedi.  sarhoş olamayacak kadar içebiliyordu, belki
    bir bira. günlerden cumartesiydi ve rakamlara inanmıyordu, sözel loto gibi bir
    şey olsa, öykülerini sürerdi sahaya. yapmadı. bekledi. ta ki, hapın getirdiği
    uyku, bedenini bir süreliğine teslim alana kadar. sigara üstüne sigara, fiyasko
    üstüne fiyasko. dedi ve uyudu.

    6.eylül.2014 – 12:12 
  • başlangıç

    başlangıç.
    her şeyin sona erdiğini söyledi tuncay. kulağıma fısıldadı
    bunu. usulca. sessizlik içinde yürütmeliyiz dedi, işlerimizi sessizlik içinde
    yürütmeliyiz.
    yanıbaşıma oturup konuşmuyordu. görüntü yoktu, koku yoktu,
    bana dokunmuyordu. ses vardı sadece. görünmez kahramanımdı kendisi. zor
    zamanlarda açığa çıkan bir enerji gibi. kendi içimden konuşuyordum kendisi ile.
    bir ses sadece, vızıldayıp duran. yıllar içinde farklı iç seslere gebe
    kalmıştım. doğmuyorlardı da. gerçeğe intikal etmediler hiçbir zaman. yıllar
    önce dağılıp gitmiş bir müzik grubunu dinlemek gibiydi. bu bir band kaydı. ama
    her çalışında farklı şarkıları duyduğun bir kaset gibi. sürekli sürekli
    sürekli, beni itekleyen seçil.
    sarı ve dalgalıydı saçları seçilin. gözleri çökmüştü yıllar
    içinde. aşırı uyuşturucu tüketimi sanmıştım. ama hayır, uyuşturucu
    kullanmıyordu artık. doktoru gibi 
    yaşayan refik’le görüşmüyorlardı artık. benimle görüşüyordu her biri,
    ama birbirlerini benimle beraber görmüyorlardı. geriye dönüşler’in adı, ileriye
    ayrılışlar olarak değişmişti.
    this empty flow açtım sabah sabah. ve yazmaya başladım.
    devlet eliyle uyuşturucu kullanıyordum hem üstelik artık. akineton kafası
    güzeldi. üzerine bir bardak çayla iyi gidiyordu akineton.  açıyordu kafamı. ya da kendi üzerine
    kapatıyordu. seçil geldi ve…
    seçil geldi ve, elimden hızlıca alıverdi bilgisayarı. biraz
    da ben yazayım dedim. kendi üzerine yazıp durmaktan vaz geç dedi. kimseye
    hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. ve tam bu sırada girdi araya jori,
    şarkıdan arkadaşım jori, veya şarktan… yeterince doğuya giderseniz, en sonunda
    garba varırsınız.
    jori garbın şarkıcısı dedi seçil. yolu uzattım dedim ona. ve
    tam bu sırada tekrar araya girdi jori, see nothing, i see nothing. diyerek.
    bekliyordum. hiçbir şey yapmak zorunda değilsin dedi seçil.
    otur oturduğun yerde. relax adamım. ve tam bu sırada geldi iç sessizliğim: her
    şey sona erdi. ölüsün sen dedim tuncay’a. hayır adamım dedi. her şey sona erdi
    ve baştan başlaması için çok erken. araftasın. ara bölgedesin. bekle. her şeyin
    seni düzmesine izin verme. düzen dedi, yani eski düzenin, geçmişinde olan biten
    her şeyin, seni yeterince düzmesi ile, anısal anı tahribatının şiddedini
    yeterince artırınca, geri gelecek. bekle şimdi. hiçbir şey yapmadan. seçil
    haklı dedi, senin dışında herkesin haklı olduğunu düşündüğün bir zaman dilimi
    yap kendine ve onu atlat. ancak bu şekilde, döngüsel bir deformdan kurtulup,
    eski gerçeğine varabilirsin. gittiler sonra. gelirler gene. geriye gelirler.
    geriye dönerler. geriye dönüşlerler… evet dönüşlerler.
    jori’ye kulak verdim tekrar. tekrar etmeye devam ediyordu,
    şarkılarını, son oniki yıldır yaptıkları gibi. Distress [version 0.2] başladı
    ardından. ruhuma elektroşok uyguluyorlarmış gibi hissettim. hiç olmazsa bir şey
    hissediyorsun dedi sanki özlem. beni öldürdüğünden beri dedi, yalnızsın. o
    yüzden lütfen sesini kes, gömdüğün yerde rahat uyuyayım. bir daha çağırma
    bizi..
    sustum. öylece. artık gelmeyeceklerini söylerken, görünmez
    kahramanlarım.   
  • kendimden feragat – part 911

    kendimden feragat – part 911
    uyanıyorum. ve uyanır uyanmaz bir
    sigara yakıyorum. öksürükle beraber çıkıyor ilk duman. birileri ölüceğimi
    söylerken, sigara içmemem gerektiğini bildirirken, bir doktora görünmem
    gerektiğini tavsiye ederken, ben bir aldanışa adanmayı tercih ediyorum, sigara
    dışında sarılabileceğim hiçbir şeyin kalmadığı yanılgısına.
    zihnimin gerçeklikle bağlarını
    kestiği günden beri, yani 20 yılı aşkın süredir, düşlerle yaşıyorum. karanlık
    düşlerle, hayaletlerle. karartılı, gri bulutlarla kaplı gelecek görüngüleri..
    kafamın üzerine çekiyorum
    çarşafı, çünkü sadece uyurken yalnız kalabiliyorum, uyku ruhumu teslim alınca yani…
    zor zamanlar geçirdiğimi söylüyor
    insanlar, atladıkları kısım, zamanın giderek zorlaştığı, üstelik herkes için bu böyle… geçip gitti
    sanıyorlar bazen, yenileri gelmiyormuş gibi. her gelen yeni gün, bir öncekinden daha
    can sıkıcı. karanlık günlerin geride kaldığını sanmıştık oysa, bir zamanlar, demiştik ki, zack ile beraber, aynaya bakarken, geçip gitti moruk
    demiştik, kendi kendimize. çoklu kişilik bozukluğu olabilir bende, oysa
    çoğu insanda çok kişiliksiz bir bozukluk var.
    kimseyle görüşmek istemiyor
    oluşumun nedeni bazı zamanlar, çekip gitme isteği, kendinden bile uzağa, bazen, kendi iç sesime bile tahammülümün olmayışı, br de üzerine hayaletler var, vızır vızır konuşan.

    sadece
    bazen. her şey, sadece bazen iyi olabilir. bunu unuttum, es geçtim bunu,
    gerçeği görmekten vazgeçip, bir hayale adandım.

    hiçbir şey eskisi gibi olamaz
    dediğimde, “geçicek” şeklinde vuku bulan dileklerinizi duyuyorum. “zorunda kalmadıkça içimden gelmeyen hiçbir şey yapmam dedim ona” cümlesinden, istediğim hiçbir şeye zaman ayıramayacak bir zamana gidiyorum, sadece biraz nefes alıp, biraz sigara içip, biraz müzik dinleyebilmek için. ama çoğunluk bunu çoktan çözmüş olmalı, geriye de başka bir sorunları kalmamış zaten. kafam tam ters işliyor, sondan başlayıp başa dönüyorum sürekli, ve bir bakıyorum, başladığım yere varmışım. çember?
    anılar, rengarenk bir gökkuşağı
    bombası halinde flaşlarla patlıyor zihnimde. hatırlamak istemediğim her şey,
    kendini hatırlatmakta çok ısrarcı yaklaşıyor.
    yakında ölücem ve bu konuda
    yanılmıyorum… yakında hepimiz ölücez. şu an yeni doğan biri bile, şansı yaver giderse, bir yüz yıl sonra ölücek. ama istemiyorum bu konuda şans ya da zaman. her an ölebilirim ve bu kendi adıma zerre umrumda olmaz, sevdiklerimin ölücek olması daha çok, korkutur beni ama, biraz şizofren bir itki ile inandığım öte taraf teskin ediyor ve burada bir cennet-cehennem paradoksu yaşamıyor algı kapılarım. “ya varsa” gibi bir olasılıktan bağımsızım, size belirsiz olarak görülen her konuda.

    tek isteğim, toprak yerine kara
    gömülmek, ama izmire kar yağmaz ben başka bir yere çıkamam. iki önemli sorun var burada.. biri turayla diğeri yazıyla ilgili.
    havada dönüp dolaşıyor tercihimi belirleyecek olan para, uçarak yere düşüyor,
    ve tura da yazı da aynı şıkka çıkıyor. paranın benim insityatifimin dışında biri tarafından hava atılması sonrasında, yere düşmemesi, yer çekimini
    yenip uçması halinde, içime sinen tercih çıkacak sonuç şıkkında.

    yani her şey,
    fazlasıyla zor dostlar. arzu edilen her şeyin çehresi, kara bir düşle kaplı.
    dumanlar, sisler, rüzgar, gri bulutlar, mehtaplı geceler, hava almayan ağaçlar,
    boşluğa açılan balkonlar, katledilmiş aşklar silsilesi. ‘this empty flow’un
    ismini, this empty low olarak değiştiriyorum en sonunda. müzik hiç kesilmiyor
    odada… hiç ama. dışarıdayken de hiç kesilmiyor. uyurken de. bir saniye bile. müzik susarsa, nefes alamayacakmışım gibi endişe kapılabiliyorum da üstelik yalnızken. film izlerken bile alttan çalan bir şey oluyor, sözsüz, ağırdan.

    yakında ölücem ve hiçbir şeyden
    bu kadar emin olmadım bugüne kadar. siz de emin olmazsanız iyi ederseniz. vücudum artık olan biteni sargılamak için
    kullandıklarımı kaldırmıyor. iç organlar küfür kıyamet gidiyor her sabah. üst üste
    içilen hissizlik korosu. bir artı birin sıfır ettiği zaman dilimleri. simetrik
    rakamlar ve mutlak değer çizgisinin yokluğu…
    hiçbir şey anlaşılmasın diye
    şifreli konuştuğumu söylemişti biri, haklı olabilir kendince. kehanetler üretip parayı vursaydım keşke. ya da son model bir polisikiye aşk romanı yazıp. 

    son söyleyeceğim şu,
    zihin ve beden arasındaki koordinasyonu sağlayan
    ruhun giderek rot balans ayarı bozuluyor. güç kaybı yaşanmadı. aşırı yüklenme sonrası şalter attı sadece.
    ve hiç kimse de gidip şalteri kaldırabilecek kadar şanslı değil. bilinçaltıma
    kurduğum yığınla bubi tuzağını geçip, ışıkları yakamaz kimse.

    bitiriyorum. bi gün hepimiz ölücez. bu kesin. ama var daha zamanı. telaşa mahal yok. en azından benim, biraz daha var.

    28.ağustos.2014 – 09:11
  • arabölge

    geçmişi çok özlüyorum
    ama biliyorum
    eskisi gibi olamaz hicbir şey
    bir tekrardan ibaret her şey
    tarihim sona erdi
    akıyor zaman
    başa sarmak için
    geleceği
    (26.8.14-arabölge)

  • nolaki

    paralel evrenlerin adını, “simetrik ve asimetrik evrenler” olarak değişsek ya, üste yeni bir kaç galaksi hediye ederiz, tecrübeyle sabit..

  • s.e 24 giriş yazısı

    bazen olmaz. inatla çıkmaya çalışırsın kendine kazıdığın
    kuyudan. bir toplu iğnenin ucu ile dokunur ruhuna bi çok şey aynı anda ve aynı
    hızda. ve bu sırada seni hayatın içinde tutmak için, seslenir eşlenik
    karmaşanın senfonik kuyumcuları diğer boyutlarından kulağına: “r. t. s. ö” (ve bu arada farazi&kayra adlı gruba
    sağolun varolun diyeyim, ne güzel yapmışlar adamlar herbişeyi öyle)
    bazen olmaz işte. 24’de “tamam” demek zorunda bırakılırsın.
    kalmazsın, bırakılırsın, evet aynen böyle. üzerine alınan alınsın, korkunun
    bedele faydası yok. hem 24 iyidir, saat gibi yani, yirmi dördüncü sayımız,
    saatimiz. kol saatimi de 24 yıl taşımıştım ben çaldırmadan önce. hey gidi deh
    dehlemeler..
    bu son saat. yok la pardon, bu son sayı diyecektim.. bundan
    sonra nolur bilinmez ama, ki ben biliyorum, ben her şeyi önceden biliyorum
    zaten, ama buna kimseyi inandıramadığım için, değiştiremiyorum olacakları ve
    ölecekleri. “gelin” diye bağırıyorum sokağın ortasında, “tayfa bi dakka
    dinleyin” diye bağırıyorum, duyan yok. bu, bi çok kez oldu. en içindekine, “dur
    la bi o öyle değil, yanlış yapıyorsun, ilacın ben de, hem de ne kimyasal ne de
    bitkisel, kelimesel, masal gibi bi hayat yaşıyorum ben gelsene” diyorsun,
    burnunun dikine gitmekle suçlanmana ramak kalıyor sonra herkes tarafından.
    bu son sayı çünkü olmuyor abi. sızlanmayın “e ama daha ben
    yazı göndercektim” diye. bundan sonra “csns yayınları” adlı illegal hurafe,
    yazı-çizi-çiçek-kuşbörtüböcek-c4 patlayıcı ve bilimum çengelli iğne ile çingeneliğe
    kapatılmıştır. çingeneliği kötü anlamda kullanmadım, onlar büyüttü beni,
    belirteyim, delirtmeyin, çözerim yoksa yanlış anlayıp alınganlaşanı.. cuvara
    bitti mi la?
    ne diyorduk mary? şunu; bitti efenim. filmin sonu. bundan
    sonra ki süreçte, yeni bir sprey serisine başlanır mı bilemiyorum ama olucak
    gibi görünüyor ufukta başka bir yeni fotokopiksel ışık kumanyası, adı “2yüzlü”
    olacak, yanında da “yüzsüz” adında bir ek vericez, ve dahası efenim. evet, yazı
    mazı göndermeyin, ben istersem söylerim söylemeden alırım hatta, hepinizi
    takipteyim orden burden, telaş etmeyin, gözlerim üzerinizde, tayfa-ı mahçube..
    14 yıldır süregelen devinimsiz fırtına bir kasırgaya dönüştü
    mü bilemiyorum ama bu arada evimiz ocağımız taşındı kendi kendine, artık “csns
    karargah” oldu sana “csns akademi” ve yeri buca’da, ve dahası efenim, aynı
    zamanda bir de “csns bar” açtık, buca korku parkı istasyonunda.. gelen gelir,
    gelmeyen sağlar sizindir. bir de “!Y6 işporta” aççez alsancak kilise sokağında,
    (kilişe sokağı?), ben tuncay refik özlem ve seçil ile beraber aççez, tamamdır
    işte. daha ne.. zack de benden uzak durursa, pastamızda ki mumu bile üflerim.
    bundan sonra ki her türlü nevrotik biyorganizma
    güdülenmesini eski yayın organlarımızdan değil, şurden dikilizleyebiliyorsunuz:
    unthatow.blogspot.com
    hadi kalın sağlıcakla.. eyvalla..
    girdap zack unthatow
    a.k.a sallapati demlik kaşığı
    10.tem.2014

    10:55
  • geriye dönemeyişler kumpanyası

    geriye dönemeyişler
    kumpanyası
    her şey, izmir sevgi yoluna eski kitap tezgahı açmaya
    gidişimle başladı. belki daha da öncedir, ama ben başlangıcı, 2000 yılı eylül
    ayı olarak alacağım.. yolumuz uzun ve belki de, 14 yılın çetelesini
    çıkartırken, 32 yılı da sığdırırım, flashbacklerle, geriye dönüşlerle.. dön
    baba dönelim gibi ya da. her neyse..
    her şey, izmir boğaziçinde, peşimden bir köpeğin koşmasıyla
    başladı. eve zor atmıştım kendimi ve o vakitler tarihin amortisi dördü
    gösteriyordu, seksendört, bindokuzyüz. 2 yaşındaydım ve napacağımı bilemeden
    koşmaya başlamıştım. eve zor attım kendimi. sonrası kekemelik. sonrası uçurum.
    atlayacak mısın? ama herkes güler dostum kekerlersen. susalım o halde.
    içimizden konuşalım, içimizden koşalım. yo hayır, bu da olmadı. çekimi başa al.
    çekim 2 sahne yedi.
    o zamanlar bir yayınevi kurmaya ve dergi ve kitap çıkarmaya
    çalışıyordum. yıl ikibin dokuz. istanbulda düzenlediğim toplantıya 33,
    ankaradakine 5 kişi gelmişti. izmirdekini hatırlamıyorum, çok diyelim. sonrası,
    peş peşe gerçekleşen ruhsal trafik kazaları sayesinde, zihnim gerçekliğin
    dışına taştı kendini korumak adına benden habersiz. yo hayır, bunu da sevmedim.
    şöyle yapalım: off, yapmayalım. bir romana nasıl başlanır ki lan? okuyup
    okumamanız veya basılıp basılmaması umrumda bile değil moruk, sadece yazmak
    istiyorum, kendime yazılmak, hepsi bu. ister inan ister inanma, yoksunuz hem
    zaten, ben gerçeğim, gözlerini kaç paraya aldın aslı? ya benimkileri? yine her
    şeyi birbirine karıştırdım. baştan alalım.
    her şey ondokuz mayıs akşamı, O’nun kapıdan içeri girmesiyle
    başladı. arkadaşımın arkadaşının, kapıdan içeri girmesiyle. ki yazmıştım ben
    bunları, daha önce, neden tekrar zorluyorum ki kendimi, kendime anlatmak için?
    biliyorum nedenini ve zorlamıyorum aslında. bu sadece, kendimi ve olan biteni
    anlamak için kendime uyguladığım bir terapi sadece. yazmak terapi. kendi
    kendimin psikoloğu olarak, ruh halini iyileştirip gülümsetemediğim kimse olmadı
    bugüne kadar, O hariç. isteseydi olurdu ama.
    “girdo çok matrak bi herifsin ha” demişti bana bi keresinde
    bi hatun, eskiden yani, sevgilim değildi, olmak istiyordu, ama ben o zamanlar
    kendimi her türlü can alıcı işveye kapamış ve yedi buçuk yıl boyunca kimseyle
    sevişememiştim. aynı yatakta yatıp sarılmaktan bahsetmiyorum burada,
    derinlemesine göz teması, sözünü ettiğim kıstas.
    neden neden neden diye sorduğumu hatırlıyorum kendime, bir
    nehrin içinden geçerken boğulmamaya çalışmadım ben yüzme bilmediğim halde. zor
    soru ha? ne dersiniz.. zack, bu duruma, “sikimde bile değilsin moruk” derdi ve
    girdo öldü zaten, cevap veremez. onun yerine mikrofonu esçûmento’ya uzatıyoruz
    ve bize ispanyolca olduğunu zannettiğimiz bir türkü tutturuyor: la kolsa
    manalida van turkiez sanaviya. ankara latincesi dedi bana, ardından. he tamam
    dedim, öyledir. seçil geldi sonra, laptopomun üzerine elindeki şarabı döküp,
    şalteri de bunun öncesinde indirip, evin şalterini benim değil, benim ki çoktan
    indi zaten, yıllar yıllar öbce, neyse, geldi seçil, baktı bana ve hey adamım
    dedi, yanlış yapıyorsun, baştan başla.. her şeye.. bununla o hayatı kast
    ediyordu, ben yazmayı kast etmesini istiyordum. peki o halde.. devam edelim..
    yazdığın hiçbir şeyi silemezsin, akış bunu gerekli kıldığı
    için değil, yaşamın içersinde de bunu yapamazsın. yazmak ve yaşamak, her ne
    kadar varoluşun iki ayrı boyutu da olsa, benim gibi biri için, birbirine
    eşlenik düzeyde olmadığı sürece, bir anlam ifade etmezler. gerçek, gerçektir,
    ve bunu değiştirmeye hiçbir dış kuvvetin gücü yetmez, sen kafayı yiyip
    gerçeklik algını kaybetmediğin ve halüsinasyonlara bulanmadığın sürece,
    gerçekte olan bitenler öyle kalır ve unutmamak için yazıyorum ben, kimisinin
    derdi hatırlamaktır, kimisi de hatırlasınlar ister, kimisi de hatırlanmak,
    benim derdim kendimle, kendi ruhsal gelgitlerimi dinginleştirmekten başka
    amacım yok. hiç olmadı. dengemi kaybettim, terazinin dengesi bozuldu ve
    düşüyorum. du bakalım.
    adım artık tuncay. hoşgeldim.

    09.temmuz.14
  • karınca duası

    karınca duası
    bir halısı bile olmayan, bomboş bir evde, oturmuş
    bekliyorum. bankanın tekinden çekmeyi başardığım yüksek meblağlı bir kredi
    sonucu almıştım bu arsayı, 2 ayda bitti inşaat.. ardından da, on dört yıldır
    çalıştığım işimden istifa ettim ve eve geldiğimde yaptığım ilk şey camları
    tuzla buz etmek oldu. sonra kapılara giriştim. banyo ve tuvalet ardından.
    sonra, tavan. ve tabii ki zemin. evin her yerini kırıp geçmek istiyordum ve beş
    kuruş param yoktu ve yaşım otuz altıydı. ardından, sağ bıraktığım tek odanın
    ahşap olan parkelerine baktım, çömelip. bir karınca, yürüyor, yürüyor,
    yürüyordu. izledim onu. diğer odaya geçti. oradan mutfağa. duvara tırmandı.
    pencereden çıkıp, ön balkona indi. oradan bahçeye. sonra sokağa. peşinden
    gittim onun ve bu sırada birkaç araba ve birkaç insan tarafından ezilmesin diye
    verdim mücadelemi. ne için yaşamıştım bunca zaman? öldürdüğüm onca insanın
    ardından, bir karıncaya, evine ya da her nereye gidiyorsa, oraya kadar refakat
    etmem, günahlarıma karşılık gelen bir iyilik sayılır mıydı? ama hayır.. sonra..
    sonrasında, düşününce, karıncanın gidecek bir yerinin olmadığını fark ettim. evimde,
    arkadaşları ile beraber yaşıyorlardı diye düşündüm. ben o arsayı satın alıp, keyfime
    uygun bir şekilde tasarlattığım sırada, onları yurtlarından çıkarmıştım. istifa
    ederek, öldürmeyi ve dahası, başka bir takım insanları yerinden ve yurdundan
    etmeyi ret ettiğim gün, eve gelip, hayatımdaki hiçbir şeyi değiştiremediğimi
    fark ettim. ve O’nun gözleri çok güzeldi.
    o kadar çok ölü göz görmüştüm ki, ve o kadar çok feryat, acı
    dolu haykırışlar, tahammül edemeyecek duruma gelmiştim artık. bir köye gidiyor
    ve orayı yerle bir ediyorduk. evlerini yakıyor, köyün kadınlarından istifade
    ediyor, ardından karakola dönüp, maskelerimizi çıkarıyor ve haberleri
    izliyorduk. “terör örgütü, bir köye daha saldırdı.” dünyadaki tüm devletler,
    kapsamlı ve son derece mekanize birer terör örgütüydü. bunu zaman içerisinde
    fark ettim ve şimdi sizden af dilenecek de değilim. günah çıkarmıyorum. aksine,
    son derece konformist bir şekilde yaşamaya devam etmeme de ramak kalmıştı. kapı
    çaldı sonra, kargo şirketi. karıncayı avcuma alıp, eve gelmiştim. onu bir
    etipuf kutusuna hapsetmiş, yanına da birkaç ekmek kırıntısı atmıştım ki, kapı
    çaldı. bir ay önce siparişini verdiğim, özel yapım eşyalarım gelmişti. teslim
    aldığıma dair belgeyi imzalayıp, taşıma şirketinin çalışanları ile beraber
    eşyaları bahçeye indirdim. eskiden olsa, elimi bile sürmezdim, bırakırdım
    taşısınlar. insan bazen, parayla satın aldığı hizmetler sonucu, kendisini, dar
    bir çevrenin tanrısı ilan edebiliyor. O’nu unutabilir miyim acaba?
    ardından, yakınlardaki bir benzin istasyona gidip, benzin
    aldım. klişe ha? ne dersiniz. ne fark eder. bir konuda karar verirken, daha
    önce ne kadar çok kişinin aynı şeyi tekrar ettiğini ve ne gibi sonuçlar elde
    ettiklerini pek düşünmezsiniz, bunu ancak devletlerin ya da son derece
    kurumsallaşmış şirketlerin, vicdanları kurum bağlamış olan üst düzey
    çalışanları yapar. karar mekanizmaları, sadece kâr-zarar-kayıp-kazanç
    ilişkisine odaklanmıştır. ve O’nu öldürdüğümde henüz on dört yaşındaydı.
    sonra gece oldu işte. beklersin ve güneş batar. beklersin ve
    güneş doğmak bilmez. gece yarısı, benzini, bahçedeki tüm eşyalarıma ve evin her
    köşesine boca ettim. ve güneş doğana kadar bekledim ki, yangın yan evlere
    sıçrarsa, birkaç kişinin daha, üstelik yanarak ölmesine sebebiyet vermeyeyim. ilk
    kez birini öldürdüğümde, yaşım yirmi beşti. yolun yarısını çoktan aşmış, sona
    yaklaştığımı hissetmiştim, birinin son duasını bile etmesine izin vermediğimde.
    ama gerçekten, o küçük kız, gözlerime baktığında, bunun son cinayetim olduğunu
    biliyordum. gerçekten bu hale gelmemek için yapmam gereken şey ise, ilk
    intikalimizde, timimdeki herkesi öldürmek, ardından da, onların terörist değil
    kendi askeriniz olduğunu, ifşa etmekti. imkansız artı imkansız olan şey yani. ve
    O öldüğünde ise, elinde ne bir taş, ne de bana zarar verebileceği bir eşya
    vardı.
    doksanlarda, terör adını verdiğimiz şey, daha etikti oysa. şimdi
    şartlar eşitlendi. her iki tarafta, aynı derecede kirliliğe erişince, özgürlük
    adına verildiği söylenen mücadele, iktidar kavgasına dönüştü. ve iktidar, kanın
    en saf haline enjekte edilen panzehirsiz bir virüstür, mülkiyet aşkının
    ışıklarını yakan bir tutkudur ve otoritesiz hiçbir şekilde uzun ömürlü olmaz.
    bunları yeni yeni anlıyor değilim. kendimi satmaktan vazgeçtiğim için, artık
    böyle düşünüyorum. yani doğru olduğunu bildiğimiz şeyleri, bazen düşünmek
    istemeyiz öyle değil mi, çıkarlarımızla örtüşmedikleri için olmalı bu. ve
    inanın bana, o kız gibi binlercesi, dünyanın çeşitli yerlerinde, öldü ve
    ölecek, her an, her saniye, duymuyor ve görmüyor olmanız, bu durumu
    engellemiyor. güneş doğmak üzere. birazdan bu yazdıklarımı, telefonum
    sayesinde, internette paylaşıp, ardından bahçemi yanan bir meşaleye
    dönüştürücem. sonrası, sabah paramparça ettiğim evime girmek olucak. yan
    babylon yan. bir sigara yakıcam. ve boom. çünkü akşamüstü bir tüp aldım ve
    karıncamı bulduğum odada beni bekliyor O. umarım öbür taraf diye bir yer vardır
    ve orada O’nunla karşılaşırım.

    6.temmuz.14