Yazar: girdap

  • yokuş

    yokuş
    her
    şeyin ters gittiği zamanlardan biri, bir pansiyonda kalıyordum o sıralar, ve
    evet, hala izmir! yıl 1878’di, yada 1978, yada 2078 olsun, ne fark ederki? her
    şey ters gidiyordu işte, bahisler, iş görüşmeleri, yazı ve hatunlar. henüz her
    şeyi yitirmemiştim, ama umut yoktu, daha kaybetmiş olmasam da tükenmiştim,
    herkez bana yokuş yapıyor gibi geliyordu, bir barın önünde durdum,  “bira 3 milyon” gibi bişi yazıyordu, barın
    camlarından birinde, bozuk bir yazı. canlı müzik, ve evet dedim, yarısı su
    olsada verdikleri biranın, denemeye değer, biraz müzik.. o nefret ettiğim rock
    barlardan biriydi işte, ama bir hatuna salça olur ve evine giderdim belki,
    şanşlıysam, yada barda biraz oynaşırdık, seks her şeye rağmen hayata devam
    etmeni sağlayan tek bahanen oluyordu böylesi zamanlarda. para yoktur, ve
    işinde, ve alkol yoktur, ve kadının. ve ilham kesilmiş, sihir bitmiştir. yatağa
    girer ve intihar etmek yerine, o gün gündüz otobüste gördüğün hatunu düşler,
    o’nun ofisinde ona kaydığını hayal edip otuzbir çekerdin, ve epey enerjini
    harcamana neden olurdu boşalmak, yorgun düşer, intihar ve her şeyi boşverip
    uyurdun, sabah yeni bir gün başlayacaktı nasıl olsa, bir gün daha çalmış
    olurdun tanrıdan.
    içeri
    doğru yöneldim, kapının önündeki eleman eli ile itti beni, “noluyor” dedim,
    “giremezsin” dedi, “neden” dedim,
    “2
    hafta önce bu barda çıkardığın kavgayı unuttuğumuzu sanmıyorsun herhalde”
    “ben
    hatırlamıyorum zaten” dedim “unuttuğunuzu sansam ne yazar”. adama biraz kene
    verip girebilirdim içeri, ama yoktu fazla param, ve değmezdi, geri döndüm,
    bornova sokağının önünden geçip travestilerin bakışlarına aldırmadım, sonra
    kordon, çankaya, ve basmane.. kaldığım pansiyona gelip girişteki tipten
    anahtarımı aldım, “gündüz bi hatun gelip seni sordu” dedi bana, “siktiret”
    dedim, “bi süre kadınlardan uzak durucam” yalandı oysa, uzak duramazdınız, siz
    bunu isteseniz bile yapışırlardı, suyunuzu sıkana kadar, herneyse.. odama
    girdim, ufak bir oda işte, üzerimdekiler dışında giysim yoktu, iç çamaşırları
    hariç tabii, ve çorap.. -ve ruh’da diyebilseydim keşke şu an. bir kaçtane ruhum
    olsaydı kolay olurdu yaşamak, iş yerinde onların istediği gibi davranır maaşımı
    alırdım, barda bardakilerin istediği gibi davranır canlı müzik dinler bira
    adını verdikleri suyu içerdim, sonra bir hatunum olurdu, onun yanındada onun
    istediği gibi davranırdım ve muhteşem bir aşk yaşamış olurduk. çok severdi
    beni, hiç terk etmezdi, kişiliksiz ve yalaka insanları herkes sever. (ben
    sevmem, ama ben bir ‘toplumdışı’ymışım zaten, öyle diorlar, o halde “herkes”
    beni kapsamıyor olmalı) oyunu ortamına göre oynayan, bulunduğu mekanların
    kurallarına uyan insanları, yüzdeyüz haklıyım, çünkü tanrılarımdan biride böyle
    düşünüyor, ve tanrılar yanılmaz..  “oyunu
    kuralına göre oyna” der tanrım, “oyunun kuralları sana kazandıracak, günden
    güne” d
    herkez
    bana yokuş yapıyordu. eski sevgililerim, iş verenler, barmenler, orospular,
    orospu olmayanlar, ve herkez yazar olmuştu, haftada 50 yeni kitap 35de  yeni yazar üretiyordu ülke, ve ben
    yazamıyordum artık, bitmişti her şey. düşündüm, ve “sikerim do it yourself’i”
    dedim bi an için, tanıdığım benim gibi birkaç yazan, yani gerçekte yazabilen
    ayyaş ile bir dergi hazırlıcaktım, her şeyi bana ait olacaktı, kapak, tasarım,
    dizgi, vs, ve efes pilsen veya tuborg’a sunucaktım birer kopya, sponsor olmalarını
    isteyecektim, kesin kabul ediceklerdi, 3000den fazla okuyucum vardı ve tek bir
    kitabım yoktu henüz ortalıkta, reklamım yoktu, menajerim yoktu, ağzımda puro
    bile yoktu, henüz patlamamış bir bombaydım ben, sponsora ihityacım vardı,
    pohpohlanmaya değil.. 700 milyon diyicektim, 1000 kopya, siyah-beyaz, maliyeti
    karşılayın yeter, evet diyiceklerdi, evet evet evet. ve sonra o sikik
    yayınevlerinin tekliflerini birbirirleri ile çarpıştıracaktım, açık arttırma;
    dağıtım size ait, sponsorum var, maaş vericeksiniz bana sadece, ve
    arkadaşlarıma, reklam gelirleri sizin olsun, reklam giderleride size ait..
    “imla hatalarını düzelticez” deyip oynayacaklardı kalemimle, daha önceleri
    yaptıkları gibi, bu kez ses çıkarmayacaktım ama, satıcaktım kendmi, iyi para
    ederdim.. sonra biramı yudumlarken sağ kolumdaki dövmeyi gördüm, “fuck
    copyright” yazıyordu, biraz yukarsında “d.i.y or die” sol kolumda “no future”
    ve sağ işaret parmağımda thug life..
    değiş
    dedim kendime, ölmek üzeresin, kaldığın yere bak, farelerle maç yapıyorsun her
    gece, karafatmalar ile poker oynuyorsun , tahta kuruları ile de.. hayvanlar
    bile sana yokuş yapıyor evlat, sik anasını, paranın amına koy, öyküleri sat o
    amcık yönetmene, bırak nasıl çekerse çeksin, tırmanmaya başla artık,
    ölüceksin.. telefonum çaldı sonra, gökçe.. kıyak bi hatundu, dosttuk,
    “kaostayım”
    dedi, “sana baktım, kilise sokağında, logosda ve çimlerde yoktun”
    “evdeyim”
    dedim,
    “kimin
    evinde”
    “kendi”.
    güldü, alaycı bir gülüş değildi ama, oraya hala evmi diyorsun der gibiydi, ve
    sevimli bir gülüştü..
    “gelicekmisin”
    dedi,
    “hı
    hı”
    “gelince
    çaldır”
    “telefonu
    kaltağın tekine fırlattım dün”
    “ee”
    “eesi
    eğildi kaltak, duvarda patladı bana aldığın 250 kontur”
    “teşekkür
    ederim” dedi
    “rica
    ederim” dedim, güldük
    “neyse
    kaostan al o zaman beni deli” dedi
    “onun
    önündeki lavuğu öldürebilirsem içeri girerim” dedim
    “ne
    lavuğu?” dedi,
    “bir
    garson” dedim, “geçen hafta bi tartışma sonucu kavga çıkmıştı”,
    “içerden
    çağırt o zaman”
    “peki”
    çıktım evden..
    ve
    evet gökçe ile buluştuk.. biraz sohbet, biraz alkol, ona planlarımdan bahsettim,
    efes veya tuborg, sponsorlar, lumuzin, pipo, imza günleri, gösteriş, şan şeref
    hürriyet..
    “yazamazsın”
    dedi, “o zaman bir daha asla şimdiki gibi yazamazsın”
    “ne
    fark ederki?” dedim, “şimdide yazamıyorum zaten, ilham perim bile bana yokuş
    yapıyor”
    “seni
    seviyorum” dedi bana, “öyle bir şey yaparsan yine sevmeye devam ederim, ve
    anlarım seni, ama herkes anlamaz, okuyucuların terk edicek, seni o zaman, sadık
    okuyucuların, çünkü anlamayacaklar”
    “açlıktan
    ölürsem kahraman olurum ama”
    “evet”
    herneyse
    işte buradayım.. hayatın ortasında.. ve gecenin.. ve viski kola yaptım, ilham
    demek bu, viski hediye, bir hatundan.. kargo geldi bu sabah.. ardeşen ilçe
    jandarma komutanlığı.. ve isim soyad.. 
    kapım açık değil size, ama viskiye hayır diyemem.. nöbette yazılan
    öyküler.. saçmalıyormuyum? o halde biri bana yardım etsin, 77 gün sonra ne
    yapacağımı söylesin.. ve birde şarkı.. evet biri bana “no pain no gain’i”
    söylese iyi eder.. bana bunu söyleyen bi hatuna denk gelirsem, ona aşık olucam,
    çünkü hayatta kalmak için bu gece hem aşka hem mike ness’in bana “her şey çok
    güzel” olucak demesine ihtiyacım var..
     ve bir gün yeniden hayatta olucam.. gökçeye
    “en iyi dostumsun” diyicem, o da bana tuzluk fırlatıp gece özür mesajı çekicek,
    cevap alamayıncada arıcak, açmıcam, ve bir mesaj daha, “hattınıza 250 kontur
    yüklendi” falan filan.. bir mesaj daha, “belki konturun yoktur, ve benle
    konuşmaya cesaretin de, lanet olası ses çıkar” ve bir çağrı yaparım bende..
    hey
    herkes bana yokuş yapıyor son günlerde, anlıyormusunuz? tabiyki hayır..  o halde size biraz sokak kültürü ve argo
    dersi vermek gerek! ancak ondan sonra sokakedebiyatı yapıyorum bende deyip, bu
    isimde ve sadece uzantısı değişik bir site açıp beni davet edebilirsiniz..
    sokakedebiyatı.org’muş.. uzak durun benden. lütfen.. çünkü bayım, ben bu işi 10
    yıldır yapıyorum, ve sizin yardımınızla 10 bin hite, 1250 kullanıcıya, ve üne
    ihtiyacım yok.. herhangi bir sponsorada.. paraya ihtiyacım var sadece, kendini
    satmadan.. paraya aşka ve no pain no gain’i dinlemeye, sonsuza dek..
    not:
    öykü spontane çıkmıştır, nöbette, o yüzden sonu böyle oldu, sokakedebiyati.org
    adında bir siteden aldığım davet üzerine sanırım, bana daha çok hit ve editör
    kazandıracaklarını vaad ediyorlardı çünkü benim hedefim, isteyipte yapamadığım
    bir şeymiş gibi sanki bunlar.. ayrıca öyküde geçen, “o halde biri bana yardım
    etsin, 77 gün sonra ne yapacağımı söylesin..” 
    yerindeki 77 gün, askerliğin bitmesine kalan zamandır. ama şu an 27 gün
    var. hadin eyvallah [girdap]

    27
    ocak 2007
  • girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:

    girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:
    2000 yılı sonbaharındayız. hava
    oldukça soğuk ve hafiften yağmur çiseliyor. yer, alsancak izmir. çimlerde
    bağdaş kurmuş, bir daire oluşturmuş, içiyor ve tartışıyoruz. beş kişiyiz. tuncay,
    refik, seçil, özlem ve ben. her şeye karşı yabancıyız. kendimizi yalnız ve
    yabancı hissediyoruz. ve çaresiz.. tuncay’ın üç adet kitabı var. hazır. bitmiş.
    kimse basmıyor ama. birçok yayınevi ile görüşmüş, reddedilmiş. kötü bulunmuş.
    şu. bu.
    “olmayacak bu iş” diyor bize,
    “artık yazmıcam”,
    “hayır” diyorum, “okuduğum en iyi
    şeyleri yazıyorsun moruk, fikirlerin harika, sadece alışkın değil insanlar bu
    kadar çıplak bırakılmaya, hepsi bu. tüm safsatalarını, gerzek yaşam biçimlerini
    yüzlerine vuruyorsun, ve korkuyorlar” diyorum.
    “hayır” diyor, “kötü yazıyorum.
    beş para etmeyen bir hiçim ben.”
    hepimiz bir şekilde, bir şeyler
    yazan, bir şeyler üretebilen insanlarız.. dünyayı havaya uçurabilicek kadar
    tehlikeli fikirleri var tuncay ve refik’in. ve beş yıldır beraber yaşayan iki
    sıkı dostlar, her ikisi de uyuşturucu bağımlısı. her ikisi de güç belâ yaşama
    devam ediyor. seçil, aile kavramını ve burdan yola çıkarak tüm toplumsal
    değerleri yerle bir edebilicek bir deneyime ve birikime sahip.. özlem, sadece
    bireysel dışavurumlar ile içindeki acıyı kağıda döküyor.. ben bi bok parçası
    olarak yanlarında değer görmüşüm. hiç bi sikim yazabildiğim söylenemez, kayda
    değer
    .
    “tamam” diyor seçil.. “sikmişim
    yayınevlerini, kendi kendimizi basıcaz.” [kendimiz, kendi ‘kendi’mizi
    basıcaz-lilith noir] gülüyor tuncay, ama alaycı bir gülüş değil bu, çaresizlik
    ve umutsuzluk dolu bir gülüş.
    “tüm paramızı sarhoş kalmamızı
    sağlamak için harcarken, nasıl yapıcaz bunu canım?” diyor özlem.
    “bilmiyorum” diyor seçil, “ama
    başka şansımız var mı?”
    “zor” diyor, refik, “çok zor,
    resmi kurumlar, devlet daireleri, biraz resmiyet, ıvır zıvır”
    tartışmanın başından beri susan
    ben, “abi denemek lâzım” diyorum, “olur belki ha?” ben onlardan epey küçüğüm, eğitiliyorum o sıralar, yanlarında
    pek konuşmuyor, sürekli onları dinliyorum, ve bana çok büyük bir saygı
    duyuyorlar, hak etmediğim kadar çok, ben anlam veremiyorum buna, ben kimim ki
    diyorum, ne yapabilirim, onlara inanıyorum, onlara tutunuyorum, hepsi bu..
    27 ocak 2007
  • veresiye yaşam

    ve
    bir sigaranın muhabbetini yapan adamlarla
    muhatap
    olmamayı öğrendim
    ve
    otlakçılar ile sülüklerle
    ve
    orospularla
    orospu
    ruhlularla
    kadın
    ya da erkek fark etmez
    hepimizin
    ruhunda var biraz orospuluk
    bir
    ruhumuz varsa tabi
    ve
    kimsenin göremediği kurşun yaralarımız
    kurşuna
    dizdiler boktan ruhumu
    hayatım
    boyunca
    kurtar
    beni amanda…
    hey,
    sana yaslanabilir miyim?
    gözümü
    kapatarak
    tamamen
    ve
    düşmeyi sorun etmeyeceğinden emin olabilir miyim?
    ve
    parasızlığı
    ve
    çok parayı da
    olduğu
    takdirde
    geleceğe
    saklamadan harcamayı
    aynı
    hayatımı harcadığım gibi
    ruhumu
    vücudumu
    ama
    biraz daha var hâlâ içimde
    ruh..
    ruh,
    hüzün ve kahkaha..
    hey,
    hadi bu gece de içelim
    yarın
    gece de
    ondan
    sonrakisinde de
    ve
    daha sonrakisinde de
    son
    on senedir yaptığım gibi yani
    ve
    bir on sene daha devam buna
    hatta
    yirmi
    otuz
    kırk
    burnumdan
    kan geldi dün
    kusuyorum
    arada bir
    alkol
    alınca burnum akıyor
    ve
    ot alınca da
    sürekli
    bir öksürük krizi
    gece
    gündüz
    akciğer
    ağrıları
    mide
    ağrıları
    uykusuzluk
    iştahsızlık
    hey
    hey bi saniye
    şikayet
    etmiyorum
    rahatsız
    değilim bu durumdan
    içmeye
    ve yaşamaya devam edeceğimi
    söylemek
    istemiştim sadece
    ve
    ölmeyeceğimi
    her
    şey ne kadar kötüye giderse gitsin
    ya
    da iyiye
    ha
    bu arada
    sınırsız
    bonkör ve
    bir
    gram bile cimri olanlardan uzak durun
    benden
    de..
    her
    ne kadar ben, ne cimri ne de sınırsız bonkör olmasam da
    sürekli
    gizli kalan bir şeyler var çünkü içimde
    olmalı
    yüzde
    doksanımı öykülerimde kemirtmiş olsam da size
    sınırsız
    bonkör değilim
    bir
    gram cimri de
    ve
    orospu da değilim
    ve
    şair de
    ve
    yazar da
    ve
    bunların ilk üçünü bana yakıştırmanıza ses çıkarmıyorum ama
    son
    ikisi epey can sıkıcı dostlar
    bana
    yakıştırmanız da
    kendilerini
    öyle zannedenler de
    ve
    çok fazla bir şey beklemiyorum bu hayattan
    ufak
    bir ev
    aptal
    bir iş
    ve
    ruhuma denk bir hatun
    geriye
    kalan her ne varsa
    dünya
    üzerinde
    sizin
    olabilir
    tüm
    eski sevgililerim de dahil buna
    sikmişim
    iyi yaşamayı
    26
    kasım 2006 – ardeşen/koğuş

  • güzel bir gelecek tablosu – YİN

     pekala, 2016 yılının kasım ayındayız, 29
    kasım, hava buz gibi, ve tabii ki izmir, ufak bir evde tek başıma yaşıyorum,
    annemi ve babamı kaybetmişim, 3 kardeşim, eniştem ve yeğenlerim hayatta kalmış
    bir şekilde, ve arada bir uğruyorum yanlarına, ama onlara nerede ve nasıl
    yaşadığımı söylemiyorum, diğer akrabalarımdan haberim yok, beş parasızım,
    işsizim, yazdıklarım bir boka yaramıyor, 3 aylık kira borcu ev sahibine, ve bir
    o kadar da bakkala borçluyum, ve ölmek üzereyken telefon çalıyor, istesem benim
    için canını bile vericek bi kaç insan tanıyorum, yo hayır bi dolu insan, “hey
    moruk” diyorlar, “yeni bir öykü yok mu?”
    “hiç biri yeni değil” diyorum, “yani
    değilmiş, öyle diyorlar, çalıyormuşum hepsini ordan burdan”
    “siktiret onları” diyorlar, “sen ve
    harikulade yeni öykülerin, bu gece takılalım mı? alkol var”
    “boşverin” diyorum, “ben burada azraili
    beklemeye devam edeceğim”
    “olmaz” diyorlar ama, “gelip seni alıcaz..”
    5 dakika sonra kapım çalıyor, bi grup
    insan, apar topar çıkıyoruz evden, ısrarlar vs. evden? evet, ev.. bir oda, ufak
    bir mutfak, banyo, tuvalet, kapı pencere, kaçak elektrik, her şey her yere
    saçılmış, kağıtlar, fanzinler, kimsenin basmadığı kitaplarım, senaryolar,
    çıkarmaya çalıştığım gazeteye dair birkaç örnek baskı, ve elbette müzik,
    çoğunluğu punk, triphop ve rap.. binlerce.. izlanda’ya ait birkaç büyük boy
    fotoğraf duvarda asılı, ufak bir cd çalar, tv yok, pc yok, makas kalem uhu
    kolaj ve ruh var ama.. ama ne ruh.. hah! do it yourself ile kafayı bozmuş hasta
    bir ruh, sürünmeye mahkum, bir gün paranın amına koyacam diyen sürekli, ama hep
    amına koydukları, ve evet dediğim gibi, evden çıkıyoruz, istikamet başka bir
    ev, uygun adım marş, pardon, bunları yazarken bir jandarma karakolunda olduğum
    için dilim sürçmüş olmalı, ve evet nerde kalmıştık, evden çıktık, başka bir eve
    gittik, ev biraz kalabalık, birinin doğum günüymüş, doğum günü partilerini
    anlamsız bulurum, hele bir de kasım’da kutlanıyorsa, kasım’ın sonu.. hayatıma
    girme noktasında bulunan bütün kadınlar kasım ayında doğmuştur.. tesadüf?
    sikmişim tesadüfü! aptallık daha doğru bir açıklama olurdu.. siyah saç ve neşe
    ve hüznün karışımı.. ama hüznün daha ağır bastığı açık, ve terkedilmiş sürekli,
    ve benden başkalarının intikamını alıcak, bunu planlamayarak ve istemeyerek yapıcak
    olsa bile, ansızın, terk edicek, bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor, ama
    yine de kapılıyorum o’na, adı tuğçe olsun, ne önemi var? pasta geliyor sonra,
    doğum günü pastası, 26 adet mum var üzerinde, ben o sırada, yani 2016’da 34
    yaşımdayım, 35’ime 1,5 ay kalmış, 12 ocak’a, hediye alırsınız artık bana,
    öğrendiniz, ve evet, doğum günün kutlu olsun” diyorum o’na, “umarım hayatının
    geri kalan kısmı huzur içinde geçer”
    “hep huzur istedim biliyor musun” diyor,
    “biliyorum” diyorum, bilirim, daha önceki
    facialarımdan, hepsi huzur aradığını söyleyip huzurumu sikip gitti.
    “nerden biliyorsun” diyor,
    “tecrübe” diyorum, “her türlü dengesiz
    burçtan eski sevgili koleksiyonum var, istersen gösterebilirim, ama uzaktan
    bakıcaz, çok yaklaşırsak, yanlarındaki herifleri pataklayabilirim” ne saçmalık?
    gülüyor ama, gülüyoruz, ve içiyoruz da bir yandan,
    “seni tanıyorum” diyor bana, “öykülerinden
    falan…”
    “herkes öyle sanıyor” diyorum,
    “iyi bir insansın sen” diyor,
    “yaşadıklarını hak etmiyorsun”
    “herkes hak ettiği gibi yaşamıyor” diyorum,
    “yani 10 sene önce bir orospunun söylediği o şarkı düpedüz saçmalık, ama ben
    şikayetçi değilim, hem şikayetçi olsam da, kime şikayet edicem, öyle bir mercii
    yok, hayat bu, yaşamak zorundasın, beğensen de beğenmesen de”
    “aslında çok iyi yerlere gelebilirdin”
    diyor, “eğer isteseydin”
    “boş versene” diyorum, “ben yerimden
    memnunum, arada bir itip daha dibe düşürmeseler daha memnum olucam aslında, sen
    neler yapıyorsun”
    “ben çalışıyorum” diyor, “bir işim ve bir
    evim var, tek kalıyorum, üniversiteyi 2 sene önce bitirdim”
    “bende hayattan yüksek dereceyle mezun
    olmayı tasarlıyordum” diyorum, “siz telefon açıp beni partine davet
    etmeseydiniz”
    “ben istedim” diyor, “tanışmak için,
    biliyorum yeni insanlarla tanışmak istemediğini ama…”
    “siktiret” diyorum, ve o gece sevişiyoruz
    onunla, ölesiye, kısa süre sevgilim olarak kalıyor, sonra terk ediyor beni,
    “seninle bir geleceğimiz yok” diyerek, evlilik istiyor, çocuk istiyor, iyi bir
    işim ve düzenli bir hayatım olmasını istiyor, çocuk ve evliliğe evet diyorum,
    ama düzenli bir hayat nedir? aç değilim, sobam yanıyor, bahislerden sürekli
    para geliyor, ve arada bir takı tezgahı açıyorum, bir ayakkabı, iki pantolon, 2
    kazak, yeterli değil mi? sen ne için çalışıyorsun? yeni elbiseler, lüks yerler,
    lüks yiyecekler, vs vs.. ben hayatımı yaşıyorum güzelim, sen hayatı satın
    almaya çalışıyorsun..
    gidiyor sonra, her zaman olduğu gibi, boş veriyorum,
    kadınsızken daha mutluyum, seks mi? benim için sadece canını değil bedenini de
    vermeye razı olanlar var, bazen kapım çalar, bir hatun, telefonum çalar, yine
    bir hatun, mektup, hatun, internet, hatun, tek dertleri seks, ve aşık olmadığım
    hiçbir hatuna gözlerimle bile dokunmam ben. kesin ve net, ve evet, sene 2016,
    bir yayınevi öykülerimi üzerinde biraz oynamak karşılığında
    yayınlayabileceklerini söylüyor, onlara siktirolup gitmelerini söylüyorum, bir
    mektup alıyorum, savcılıktan, bir orospu çocuğu ona bir fanzinde yer alan
    öykümde küfür ettiğim için tazminat davası açmış, ödüyorum, ödüyor ve bu öyküde
    de ona küfür etmiş oluyorum, sonra sonra sonra, evet, amanda palmer’la tanışmış
    ve beraber şarkı söylemişim, 10 sene içinde başka neler yapabilir bir insan,
    hmm.. 15 günde bir, bir gazete çıkartıyorum, “wu wei” adında 100 baskı yaptığım
    bir şey, kendi kendini döndürüyor getirdiği para, aperiyoduk olarak çıkan 6
    değişik konuda fanzin, 15 internet sitesi, 1486 tane öykü, 27 adet henüz basılmamış
    kitap 17 tane senaryo, 5eksi3 tane eski sevgili ve 39861 tane bana aşık olan
    hatun var.. emin abi hala dikilide,  göçmen,
    oktay, ersoy, sandi, pelü, seçil, özlem, refik, pinero, 2pac, muhammed ve Allah
    hala yanımda, adı geçen dostlarımla hala dostum ve hiç yeni arkadaş
    edinmiyorum.. her sabah kusar ve günde bir öğün yemek yerim, bazen hiç yemem,
    akciğer ve mide ağrılarım hala var, hala alkol alınca burnum akıyor, hala “d.i.y
    or die” diyorum, hala içiyor ve hayatı kaale alamıyorum;
    “senin bir geleceğin yok”
    ne geleceği? nasıl bir gelecekten söz
    ediyorsunuz? bana kalırsa hiçbirimizin geleceği yok! hepimiz bir gün ölücez
    öyle değil mi? aksini iddia eden var mı? o zaman ne demek; “geleceğin yok”?
    süper bi iş mesela, gelecek midir? süper bi eş, çocuklar, çocukların geleceği?
    25-30 elbise, harika dekore edilmiş bir ev, son model eşyalar, ve günde 8
    saatten haftada 6 gün mesai? peki hayat bunun neresinde gizli acaba? hafta sonlarında
    mı? boş versenize! böyle iyiyim ben.. hiç kimsenin benim için bir şey yapmasını
    istemiyorum.. ve işte gördüğünüz gibi, bir geleceğim var, herkes beni seviyor
    ve harika bir geleceğim var, şu an 2006’dayım ve size inat ölmeyeceğim, günde 3
    paket sigara ve ölümüne alkol içmeme rağmen! şimdi ikiyüzlü açgözlü, kıskanç, bencil
    ve kibirle dolu olan herkes defolup gitsin.. değişmeyeceğim çünkü.. hem ben de
    gidiyorum, nöbetim var. hadi eyvallah!
    26/11/2006-ardeşen..

  • bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan..

    kapı çalıyor..
    kalkıp yanındaki pencereyi açıyorum. “kim o” diye soruyorum..
    biri pencereye
    yaklaşıyor ama yüzünü seçemiyorum, 4 masa lambası yanıyor klavyemin üzerinde,
    pencereyi kapıyorum ama dışardan konuşma sesleri geliyor, bilgisayarın başına
    oturuyorum, hâlâ konuşma sesleri geliyor dışarıdan, yerimden fırlayıp kapıyı
    açıyor ve bağırıyorum:
    “size beni rahatsız
    etmemenizi söylemedim mi yarak kafalılar”
    dışarı bakıyorum,
    biri basamakta oturuyor diğeri balkonda sol taraftaki çalılığa sıçıyor, boku
    ağır ağır düşüyor..
    “hey bu pezevenk
    kızı çalılığıma sıçıyor” diyorum
    pezevenk kızı
    gülüyor ve sıçmaya devam ediyor. at kuyruğundan kavradığım gibi havaya
    kaldırıyor, o sıçmaya devam ederken çalılığın üzerinden savuruyorum. geri
    gelmiyor. “niye yaptın bunu” diye soruyor öteki
    “canım öyle istedi”
    diyorum
    “delisin sen” diyor
    “deli mi” diye
    soruyorum
    “evet deli” diyor,
    “üstelik üç kağıtçısın, sürekli olarak bukowski’nin öykülerini kopya ediyor,
    sadece isimleri türkçeleştirip zaman ve mekanla oynuyorsun”
    “evet” diyorum,
    “yeteneksizim, pis bir hırsızdan başka bişi değilim ama bundan sana ne, herkes
    yutuyor bu numarayı yavrum, hadi siktir ol git yoksa seni de kemerinden
    tuttuğum gibi fırlatırım” kaçıyor, arkasına bakmadan kaçıyor üstelik de..
    kapıyı kapatıp daktilonun, şey, pardon, klavyenin başına oturuyorum, ve
    telefonum çalıyor, bir mesaj, orospu çocuğunun biri numaramı öğrenmiş birinden,
    şöyle diyor mesajda, “öykülerinde bir şey eksik, defalarca okudum, ve sonunda
    karar verdim, ruh ve duygu yok öykülerinde”
    mesajı atan kişinin
    çok zeki olduğuna karar veriyorum ve siliyorum mesajı, ruhsuz ve duygusuzum
    çünkü..
    hmm.. evet.. bugün
    bukowski’nin hangi öyküsünü çalsam acaba.. sadece isimleri ve mekanları
    değiştiriyorum biliyorsunuz, biraz da cümleler üzerinde oynuyorum tabii ki,
    çaldığım anlaşılmasın diye, ama nasıl olduysa biri bunu çakozladı, ama olsun,
    onun sesini kesebilirim, onlarca hayranım var ne de olsa, yeteri kadar güç
    kazandım artık, “bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun”u çalsam nasıl
    olur acaba, maymun yerine aslanlar düzüşür ve, hmm, 17 adet olur evet, hem
    bunlar homoseksüel aslan olursa fena olmaz.. iyi fikir.. evet, pekala..
    elimizde 17 adet maymun, yok pardon şey, aslan var, yok 18 olsun, 9’u erkek 9’u
    dişi ve bunlar homoseksüeller, 9 erkek aslan grup seks yapmaya karar veriyor, 9
    dişi aslan da eşleşiyor ve bir dişi aslan açıkta kaldığı için kavga çıkıyor
    dişi aslanlar arasında, erkek aslanların umurunda değil bu kavga.. ve benim de
    umurumda değil, kimin ne bok düşündüğü, yazdıklarım hakkında.. kesiyorum burada
    bu saçmalığı, ve size başıma gelen bir şeyi anlatmak istiyorum dostlarım, her
    zaman olduğu gibi.. ama eğer çok bukowskivari olursa bu da, beni affedin, ama
    yapabileceğim bişi yok bu konuda, buk.tan önce de yazıyordum, buk.u okumadan
    önce demek istiyorum, buk yazmaya başlamadan önce değil, ve ister inanın ister
    inanmayın tarzım şu anki ile aynıydı ki bunu bilen bilir, ve sonra, ama, her
    neyse, başıma gelen bir şeyi anlatayım istiyorum yine, ama biraz düşünmem lazım,
    biraz bekleyin, bi saniye, evet.. hmm..
    sabahtı, sabahın beş
    buçuğu, “koğuş kalk” diye bağırdı bi tip, ve, kalktım, herkes kalktı çünkü,
    hâlâ sivil elbiselerleydim, henüz kamuflaj vermemişlerdi bana, çünkü cuma günü
    mesai saatinden çok sonra teslim oldum acemi birliğine ve pazartesi günü
    kaydımın yapılacağını ve kamuflaj ve diğer malzemeleri vereceklerini
    söylediler, elbette cuma günü bir giriş kaydı yapıldı, muayene de oldum;
    “herhangi bir sağlık
    problemi yaşadın mı, fiziksel veya psikolojik?”
    “akciğer ameliyatı,
    iki kez, ve bir de sanrılar görüyorum, bir kez psikoza girdim, artık pek fazla
    nüksetmese de, kekemeyim, ve, hmm”
    “sanrılar nasıl?”
    “ışık, gölgeler,
    ses, ve bir de bazen odada yürüyen birşeyler olduğunu düşünürüm, öyle gelip
    giden bir his, paranoyak olduğum su götürmez bi gerçek sanırım. zaman zaman
    realitik sanrılar da oldu”
    “uyuşturucu
    kullanımı”
    “evet”
    “ne tür
    uyuşturucular”
    “bir dönem
    amfetamin, extacy ve çeşitli uyarıcılar kullandım, askere gelmeden önceyse bazı
    sedatifler ve esrar kullanıyordum”
    “alkol?”
    “hıhım”
    “ne sıklıkta”
    “her fırsatta”
    “yani her gün
    diyebilir miyiz?”
    “hemen hemen”
    “sigara”
    “evet”.
    “arkaya geçip soyun”
    geçtim perdenin
    arkasına.. kollarıma bakıldı, ve taşaklarıma.. dövme yok, jilet izi yok, yara
    yok, sol kolda dikiş izi, erkek, ve daha önce bir kez psikoza girmiş, sanrılar
    görüyor, uyuşturucu kullanımı var.. pdrm!
    oradan çıkarılıp bir
    başka yere yönlendirildim.. sigorta ve banka kartı işlemleri için.. ölmem
    dahilinde 15 milyar tazminat ödüyorlardı aileme, sakat kalırsam da bana ömür
    boyu bakacaklardı.. bir dolu kağıt imzalattılar, okumam için zaman yoktu,
    imzaladım.. sonrasında kalacağım koğuşa götürdüler beni, eşyalarımı
    yerleştirdim, falan filan işte, buralar pek kayda değer değil, ertesi gün de,
    yukarlarda bi yerde sözünü ettiğim gibi beş buçukta uyandırıldım, ve kahvaltı
    adını verdikleri o şeyden aldım yemekhaneye gidip.. 3 zeytin, ufak bir parça
    peynir, çok ufak, ve yarım ekmek, sorun değildi, sivilde kahvaltı yapamıyordum
    zaten, ama burada? denedim, ve geri çıkardım yediğim ne varsa 10 dakika içinde,
    normaldi, ve mıntıka dediler, yerdeki çöpleri toplayacaktık, yapraklar, çam
    iğneleri, izmarit.. arazi olmanın en akıllıca şey olduğunu düşünüyordum.
    sonuçta o iş, veya diğer her şey, biz ordan gidene kadar bitmeyecekti, sürekli
    yeni bir şeyle çıkacaklardı karşımıza, şurdaki çöpleri topla, yaprakları topla,
    çam iğnelerini topla.. ve ben tenha bir yer arıyordum, kadro askerlerin beni
    görmeyeceği bi yer, ve tuvaletin arkasına geçtim, oturdum, yanıma bi tip geldi,
    tanımıyordum onu, ama benim gibi acemi olduğu her halinden anlaşılıyordu
    “selam” dedi
    “selam” dedim
    “iyi yer bulmuşsun”
    dedi
    “hayatımı saklanarak
    geçirdim” dedim, “herkes ve her şeyden”
    “arazi olmak iyidir”
    dedi, “hedefim acemi birliğini son güne kadar arazi olarak tamamlamak”
    “sırf askerlik
    değil, hayatın tamamında arazi olmak gerek” dedim
    “alkol kullanır
    mısın?”
    “evet.. ya sen?”
    “bende..”
    ve vefa ile böyle
    tanıştım.. aslına bakarsanız askerliğe başlamadan önce, orada tek bir kafa
    dengi tip bulamayacağımı düşünüyordum, ama ne de olsa bizim gibiler hep aynı
    köşeye saklanırlar hayatta, ve çekerler birbirlerini.. bi kaç gün içinde sıkı
    iki dost olduk vefa ile.. ankara’da yaşıyordu, üniversiteyi bırakmıştı, hem de
    son yılında, neden diye sorduğumda bi sikime yaramıcaktı dedi, bende bi sikime
    yaramayacağı için dört sene üst üste devamsızlıktan sınıfta kalmıştım
    üniversitede, sonra da atılmıştım zaten, ve alkol, evet, askerlik süresince en
    büyük problemimin olacağını düşündüğüm şey, ama hayır, en büyük problem tıraş
    olmak ve bot boyamaktı, ilk hafta sürekli akşamları tıraş oldum, sabahın
    köründe olmak zor geliyordu çünkü ve ben de olmuyordum, bi kaç kez azar
    işitince akşam olmaya başladım, ama yine azar işitmeye başlayınca sabah kalkar
    kalkmaz ilk işim tıraş olmak ve bot boyamak oldu, ve bunu 10 aydır başarılı bir
    şekilde sürdürüyorum, bu arada bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 12 maymun,
    şey pardon özür dilerim karıştırdım, bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18
    aslan’a dönücez bir ara..
    askerliğimin 16.
    günüydü, tek gram alkol koymamıştık ağzımıza vefa ile, aranıyorduk, kadro
    askerler ile bağlantı kurmaya çalışıyorduk, ama henüz başaramamıştık, 16.
    günümüzdü, gecenin ikisi, biri yatağıma gelip dürttü, gözümü açtım, vefa’ydı,
    “hadi kalk gidiyoruz, alkol ayarladım” dedi, “taşak yapıyorsun” dedim, “hadi olm
    kalk” dedi, kalktım, “beni takip et” dedi, dışarısı buz gibi soğuktu, ama hiç
    bişi giymedim üzerime, eşofmanlar sadece, koğuştan çıkıp arkaya, çalılıkların
    oraya doğru yürümeye başladık, bir kadro asker söz vermişti vefa’ya, gece
    dışarı çıkıyordu kadro askerler, tellerden, ve gelirken bira getirmeye söz
    vermişti bir tanesi, tutmuştu da sözünü, bir köpek kulübesinin önüne geldik,
    yere oturunca köpek kulübesi boyunuzu geçiyordu, yani köpek kulübesinin
    arkasına oturduğunuz takdirde görünmüyordunuz, iyi kamufle ediyordu bizi, 75
    gün boyunca iyi kamufle etmiş olmalı ki acemi birliğinde hiç fire vermedik,
    gerçi 10 aydır askerim ve henüz fire vermedim, umarım geriye kalan 4,5 aylık
    sürede de alkollü iken yakalanmam, askeri cezaevine girmek istemiyorum, insanın
    suyunu sıkıyorlar orada, 20 günde 15 kilo veriyorsun, ve bunu sana yapan senin
    gibi askerler, oraya pas pas çek, şurayı sil, piyadeler, gardiyan piyadeler,
    alt devren olan piyadeler.. ve ben jandarmayım üstelik, piyadeler jandarmalardan
    nefret eder, iyi de bu size de garip gelmiyor mu? askerliğin psikolojisi, çok
    çabuk etkiliyor insanı, ve çok çabuk değiştiriyor, çok saçma şeyler yaptım, ve
    yapmaya da devam edeceğim muhtemelen, bir ara anlatırım onları da, ama şu an
    konumuz alkol, ve evet, köpek kulübesinin içinde bir köpek yaşamıyordu, siyah
    bir poşet vardı sadece, çıkardık poşeti dışarı, içinde bir tane bira, açtık kapağını,
    ve ilk yudum, 16 günlük hasret, mucizeviydi..
    pek fazla
    hatırlamıyorum ilk günleri, bilincimi yitirmiş gibiydim, felç geçirmiş bir hasta
    gibiydim, hareket edemiyordum, düşünemiyordum.. pazartesi günüydü, 4. günüm..
    sabah içtimasından sonra benim gibi henüz kamuflaj dağıtılmamış 8-10 kişiyi
    topladılar, diğer 200 küsur asker yeşiller içindeydi, ve benim gibi henüz sivil
    olanlar da çok hevesliydi o elbiselerden almaya, 2 gün boyunca sürekli sorup
    durdular ne zaman dağıtılacağını, ben o kadar meraklı biri değilim, ki aslına
    bakarsanız çok meraklı olduğumu düşündüğüm zamanlar da olmuştur, ki “bok gibi
    meraklıyım”dır da demişimdir zaman zaman, ama böylesi bir konuda? ne zaman
    silah dağıtacaklarını merak edişleri mesela.. benim tek derdimse ne zaman çarşı
    iznine çıkacağımızdı.. ve evet, kamuflajlar, giydim tabii ki, nasıl giyildiğini
    gösterdiler, botların nasıl bağlandığını, ve aynada kendime baktım şöyle bi,
    “oğlum şimdi boku yedin işte” dedim kendi kendime, “artık askersin” ve o zaman
    farkına vardım asker olduğumun, ve o boktan psikolojiyi de o gün kaptım
    sanırım..
    ilk hafta çok kötü
    geçti, uyuyamıyordum, ortama ayak uyduramıyordum, sürekli birileri ile tartışma
    içindeydim, kaçmayı düşündüm çok defalar, ve hiç de zor değildi kaçmak, mıntıka
    alanımızın olduğu bölgedeki tellerde bir boşluk vardı, üst devrelerin arada
    sırada dışarı kaçtığı ufak bir delik.. uyuyamıyor ve üstelik sabahın köründe
    kalkmak zorunda bırakılıyordum, bi çok gece yatağa girdiğimde, ertesi sabah
    yataktan çıkmamayı düşledim.. eğitim de sıkıcıydı, yere çökmek, yere yatmak,
    uygun adım, marşlar, hizaya gelmek, tüfekle nasıl yatılır, sağa dön, sola dön,
    vs vs.. ve doğru yapamadığımız için yediğimiz laflar.. kendimi zor tutuyordum
    gerçekten, ve sigara üstüne sigara.. sabah uyanır uyanmaz, kahvaltı vaktine
    kadar, yani yarım saat içinde dört beş tane içiyordum, aç karnına, kahvaltı
    sonrası da devam ediyordum buna, öğlene kadar bir paket bitiyordu sanırım, ama
    zamanla ciddiye almamam gerektiğinin farkına vardım, normal hayatımda da pek
    fazla ciddiye almıyordum olayları, akışına bırakıyordum, zaman nasıl olsa
    geçiyordu bir şekilde, naparsan yap, ya da hiçbir şey yapmadan bekle, bir
    aylağın hayat felsefesi budur, zorunlu kalana dek hiçbir şey yapma..
    10 gün içinde işin
    orospuluğunu öğrenmiştim.. akşam yemeği öncesi sıraya girmiyordum örneğin
    artık, sayı alınmıyordu çünkü, toplanılıyor ve uygun adımda marş söyleyerek
    yemekhanenin önüne gidiliyordu, nefret ediyordum uygun adımdan.. marş
    söylemek.. bağırmak zorundaydın, yoksa birileri ispiyonluyordu seni, “komutanım
    bu bağırmıyor”.. neden bağırmıyorsun? çünkü aptalca.. hayır, böyle yürümüyordu
    işler, çok ağır cezalarla donatılmıştık, ve yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu,
    ben de sayı alınmadığını anladığım her fırsatta arazi olmaya çalışıyordum, ve
    dediğim gibi, 10 gün içinde her şeyi çözdüm, artık sadece sabahları sıraya
    girip marş söylüyordum, oysa gün boyunca en az 10 kez sıraya giriyorduk..  inanmadığımız konularda marşlar söyleyerek
    gidiyorduk her yere, sol sağ sol sağ..
    silahları ilk
    dağıttıkları günü iyi hatırlıyorum.. herkes büyük bir heyecan içindeydi, ilk
    günden beri silahlar ne zaman dağıtılacak diye sabırsızlanıyorlardı, bense
    umursamıyordum, ilgisizdim, her şeye karşı ilgisizdim zaten, ve silahlar,
    herkes bir yerlerini kurcalıyordu silahının, bense alır almaz omzuma astım ve
    nişancılık eğitimi başlayana yani kurcalamak zorunda kalana kadar asla kurcalamadım,
    merak etmiyordum, ve bölük komutanı bir keresinde bana “sen ne biçim askersin”
    diye bağırmıştı, “hayattan bezmiş gibi bir halin var” haklıydı, bezmiştim
    hayattan.. bezdirmişlerdi, ansızın terk eden hatunlar, “biz seni arıcaz” diyen
    işverenler, hiçbir halt olamayacağımı düşünen öğretmenler, ve şimdi de
    askerlik.. işin güzeli, silahı da geç almıştım, kapı gibi pdrm raporumun yanına
    bir de a.s.k raporu çakarak. hiç almamam gerekiyordu o silahı oysa. ve dahası
    bir de spor yapamaz raporum vardı. bir de deli raporu alsaydım, şehit olmadan
    cennetin kapısını aralayabilirdim, islamî kurallar böyle diyordu.
    birkaç hafta sonunda
    iyice alıştık ortama.. vefa ile ben.. ilk çarşı iznimizi hatırlıyorum, tek
    düşüncemiz biraydı, nasıl içecektik, aydın’daydık, acemi birliğinde, aydın, ve
    hiçbir yeri bilmiyorduk, biraz dolaşıp park ya da içebileceğimiz bir mekan
    aradık ama nafile, ve korkuyorduk da biraz, sonuçta askerdik ve eskisi gibi her
    yerde özgürce içemezdik, ve ikişer bira aldık yine de, montlarımızın içine sokup
    içebileceğimiz bir mekan aramaya başladık, asker olduğumuz her halimizden
    belliydi, ve bir inşaat aramaya başladık son çare olarak ama her açıdan
    şansızdık, en sonunda bir inşaata denk geldik ama onunda önünde işçiler mal
    indiriyordu, çimento, kum, vs.. her neyse, işçilere “mehmet usta yukarda mı”
    diye sordu vefa, “o da kim tanımıyoruz, yok öyle biri” dedi bir işçi, biz
    duymamazlığa verip merdivenlerden yukarı çıktık, peşimizden biri geliyor mu
    diye de kontrol ediyorduk, 4 kat sonra bir apartmana girdik ve orada bir odada
    açtık şişeleri, içtik, hızlıcana, hatta ikinci şişeleri direk fondip yaptık, ve
    aşağı indik, “mehmet usta nerde acaba” dedim vefa’ya numaradan, o da bana “bu
    saatte burada olacağını söylemişti” dedi, işçiler aptal aptal bize bakıyorlardı
    kim bunlar dercesine, ve hızlıcana uzaklaştık oradan, yoktu işte mehmet usta
    diye biri, ve evet, diğer haftada şarap aldık ve içeriye tellerden girdik,
    tabura demek istiyorum, ve içerde bi yerde içtik, ve tabii ki ot, üst
    devrelerle samimiyeti artırarak onu da sağlamaya başladık, bir gece, yine köpek
    kulübesinin arkasında gecenin ikisinde cigara tüttürürken, vefa, fatih ve ben,
    yağmur çiselemeye başladı, sonra koğuşa döndük, yattım, ikili ranzalar vardı
    koğuşta, ben altta yatıyordum, ve yağmur dışarda durduğu halde koğuşta yağmaya
    başladı, yani ben öyle hissediyordum, dehşet bir tribe girdim, koğuşu sel
    götürecek ve boğularak ölecektim, bir sola bir sağa dönüyor ama kalkamıyordum,
    ve her neyse bir keresinde de cin aldık, gece dışardan içeri soktuk, ve ufak
    bir radyo bulduk üstelik, ve birde cips, ve sigara, ve harikulade bir gece
    yaşadık, gecenin iki buçuğunda koğuşa geldik, kafamız kıyaktı, nöbet listesine
    baktım, nöbetim vardı saat dörtte, hafta sonuydu, altı buçukta kalkıyorduk
    hafta sonları, ve dört altı nöbeti? kafam bi dünya iken üstelik.. düşündük vefa
    ile, ‘değiştir şu amına koduğumunun listesini’ dedi, ‘öyle yapıcam zaten’
    dedim, ‘bunlar beni siksen kaldıramaz nöbete, çakarlar mevzuyu..’ ve bir kalem
    alıp nöbet listesindeki yatak numaramı karaladım, bir numara söyle dedim
    vefa’ya 216 dedi, listede vardı ikiyüzonaltı, başka bişi söyle dedim, 158 dedi,
    yazdım bende 158’i, altına da ‘ceza’ yazdım parantez içinde, 158 yatak
    numarasıydı, şanslı numara, benim yerime nöbet tutacaktı, ve kimseye ‘bana neden
    ceza nöbeti yazdınız’ diye soramazdı, çünkü eğer neden ceza nöbeti yediğini
    sorarsa bir hafta aynı nöbeti tutardı, böyleydi bu işler, kurallar böyleydi,
    kadro askerler yazıyordu nöbetleri ve eğer yanlış bir şey yaparsanız, nöbete
    kalkmamak, arazi olup da yakalanmak gibi, size ceza nöbeti yazarlardı ve onlara
    nedenini sorarsanız bir günlük cezanız bir haftaya çıkartılırdı, dehşet bir baş
    ağrısı ile uyandım sabahın altı buçuğunda.. “koğuş kalk” kelimesi bir süre
    sonra otomatik bir buton gibi geliyordu size, saat kaçta yatarsanız yatın, ya
    da o sihirli sözcük saat kaçta söylenirse söylensin, uyanıyordunuz..
    18 kişiydik bir
    postada.. 18 aslan.. onsekizimiz de heteroseksüel aslanlardık ve erkektik,
    erkek olduğumuz için oradaydık, askerde, ve birinci postadaydım, birinci
    postanın birinci sırasında vefa, dördüncü sırasında ben vardım, aradaki 2 kişi
    de benim ekürimdendi, ve tüm bölük hizayı birinci postadan alıyordu, postanın
    geri kalan 14 kişisi de bizden, ve biz sürekli geç kalırdık içtimalara, her
    şeye, ve bölük bu yüzden sıraya giremezdi, sürekli laf yerdik, ama umursamıyorduk,
    bir türlü doğru dürüst düzüşemeyen 18 aslan.. aslan diyorum, çünkü bölüğümün
    simgesi buydu, gerçekten buydu.. aslan.. bağırtıyorlardı 250 kişiyi marş
    söyletirken, “arslanlar geliyor”
    ben bağırmıyordum,
    asla bağırmadım, övünmüyordum da bununla, ama etrafıma bakıyordum ve şimdi
    düşünüyorum da, o günden 7-8 ay sonra, ne tuhaf diyorum, gerçek gibi gelmiyor,
    sanki hiç yaşamamışım gibi geliyor, rüya görmüşüm gibi, işin tuhaf yanı
    ordayken de eski sivil yaşantım rüya gibi geliyordu, hiç yaşamamışım gibi..
    aslında hem
    anlatılası çok şey var, hem de yok.. ve uzatmak istemiyorum.. acemi birliğinin
    bittiği gün.. dışarı çıktık vefa ile, onun otobüsü 11’de idi, benimse saat başı
    otobüsüm vardı, ne de olsa izmir aydın arası 45 dakika sürüyordu, ve evet,
    bende 11’e aldım bileti, biraz içip sohbet edecektik onunla, en sonunda bir
    park bulduk, son günümüzde, ve evet, üçer bira, ve çerez, sigara, dönüp yeni
    keşfettiğimiz parka geldik, uzun süre görüşemicez dedim ona, “özlücem lan seni”
    dedi, “ben de seni” dedim
    “garip birisin” dedi
    bana, “tutuk davranıyorsun bazen”
    “biliyorum” dedim,
    “isteksiz.. ite kaka”
    “evet aynen öyle”
    dedi
    “sende hayatımda
    gördüğüm en kıyak heriflerden birisin” dedim ona
    “eyvallah” dedi,
    içtik, içtik ve sohbet ettik
    “ankaraya gider
    gitmez düzüşücem” dedi bana
    “sen bilirsin” dedim
    “yedi gün” dedi
    “yedi gün” dedim,
    dağıtım izninin süresinden bahsediyorduk
    “çok kısa, hemen
    yine asker olucaz”
    “rize” dedim
    “balıkesir” dedi,
    usta birliklerimiz.. ve sonra garaja gittik, ne tesadüf ki bineceğimiz
    otobüsler yan yana duruyordu, aynı firmalardı büyük bir tesadüf sayılmaz, ama,
    tesadüften öte, tuhaftı, otobüste oturduğum yerden ona baktım, o da diğer
    otobüsteydi, ve geri geri gitmeye başladı otobüslerimiz yola çıkmak için, ayrıldık,
    ve bir daha görüşmedik..
    ve izin.. eve
    geldiğim ilk gün.. canım çok sıkılıyordu, hiç bişi yapasım yoktu. evet,
    haklısınız, benim zaten hiç bir zaman bişi yapasım yoktur, ama bu kez
    farklıydı, askerlik her şeye karşı yabancılaştırıyordu adamı, ve üç gün içinde
    kurtuldum bu psikolojiden.. çabuk attım, bu kadar çabuk atabileceğimi düşünmüyordum,
    ama birkaç şişe  adama cehennemi bile
    unutturabilir..
    ve şu anda yine
    izindeyim.. ve yine dağıtım iznindeki gibi ilk günler çok sıkılıyordum.. ve 3
    gün sürdü o psikolojiden kurtulmak.. tedavi yöntemi yine alkol. hafif alkol
    aldım bu gece de.. sabahladım.. ve şu an sabahın yedisinde, ev halkı işe okula
    ve oraya buraya giderken ben izlanda folk müziği eşliğinde size bunları
    yazıyorum, yazıyordum, bitti, ve evet, bukowski ölmeseydi yazacak olduğu bir
    öyküydü bu, o yazamadığı, yani ömrü yetmediği için, ben yazdım, affedin..

    18.eylül.2006
  • kadınsız

    evdeyim
    evde olmayı
    seviyorum
    bir kaç bahis oynar
    kafayı çekerken
    kazanmayı beklerim
    akşamın beşi
    dizelerim oldukça
    kısaymış bu arada, öyle dedi bi tip, böyle şiir olmazmış
    bu
    yeterince uzun mu joe?
    konumuza dönelim
    konu neydi
    baştan alalım
    şiiri başa al
    çekim iki sahne 5
    evdeyim
    sarhoşum
    sarhoş olmayı
    seviyorum
    evde olmayı da
    evde olmayı ve evde
    sarhoş olmayı ve sarhoş olmayı
    hepsini tek tek
    seviyorum
    ya da hepsini
    birlikte
    ne farkeder ki?
    iyice karıştı
    akşamın beşi
    günlerden pazar
    üçlü ganyan yan
    yattı
    orospu çocuğu f.ç
    yatırdı beni
    babam uyarmıştı ama
    “o at tek
    geçilmez evlat
    jokeyi biraz
    ibnedir”
    neyse
    evdeyim
    bunu daha önce
    söylemiş miydim?
    atlar ters köşe
    maçlar ters köşe
    kafam ters köşe
    bekliyorum
    birazdan telefon
    çalar
    bir kaç kadın
    tarafından kırmızı kart gördüm
    hayatıma giren herkesi
    başka birine
    kaptırmam kötü
    ama boş ver
    itiraz etmeye gerek
    duymuyorum
    buradayım işte
    ve en ufak bir istek
    duymuyorum içimde
    nasıl istiyorsanız
    öyle oynayalım bu oyunu
    ne de olsa sonunda
    kaybedicem
    neden kazanmak için
    çaba sarf edeyim
    boş versenize
    böyle iyiyim
    havada huzur var
    bugün
    oldukça sakin ve
    sıkıcı bir gün
    güzel
    her şey sıkıcı
    sadece oranları
    değişiyor
    bu az sıkıcı
    bu çok sıkıcı
    ve bunu bana anlatan
    bir adaşım
    teşekkür edelim ona
    oldukça sakin ve
    sıkıcı bir gün ve havada huzur var
    tricky’nin paranoyak
    ve aksak ritimleri dönüyor odada
    ve harikulade hatun
    sesi
    bu kadınların cıyaklamasına
    tahammül edebilen bir tek ben miyim?
    sürekli konuşup
    durmaları ve beynimi sikmeleri hoşuma gidiyor sanırım
    ama hepsi ve mutlaka
    başka birini tercih
    ediyor bir süre sonra
    ben
    işe yaramaz
    adi
    ve basitim
    ve haklılar öyle
    düşünmekte
    itiraz etmiyorum
    ve olayları terse
    çevirmek için
    en ufak bir şey
    yapmayacağım
    her şey benim
    dışımda cereyan ediyor
    ve güzel
    ve huzur var bugün
    havada
    kadınsızlık iyi
    huzur veriyor
    siktir et
    bahisler ve alkol ve
    dört duvar ve rap
    daha fazlasına gerek
    yok
    bir kadına da
    ihtiyacım yok
    hiç kimsenin yok
    elinize patlatın
    gitsin!

    15 eylül 2006
  • benim çöplüğüm

    “bizi öyle bir
    sikmişler ki” demişti
    o ufak dükkana
    sıkışıp kaldığımız
    ve kimsenin
    hiç bir şey satın
    almadığı
    zamanlardan birinde
    sisteme, gidişata
    ya da işlerin yürüyüş
    şekline
    ve bizim bir türlü
    yürütemeyişimize
    kızarken
    hep ters köşeye
    yatırılışımıza
    haklıydı
    çok pis sikmişlerdi
    bizi
    kanatlarımızı ve
    kuyruğumuzu kesip
    bir kümese
    kapatmışlardı
    ayar olmamızı
    bekliyorlardı
    ama farklıydık bir
    şekilde
    en azından ben
    öyleydim
    okumak istemiyordum
    çalışmak
    istemiyordum
    evlenmek
    istemiyordum
    yayınlanmak
    istemiyordum
    çok para
    istemiyordum
    parasızlığa tahammül
    edemiyordum
    ve tahammül
    edemiyordum aynalara
    aptal bir surat
    3 haftalık sakal
    ve ne yapması
    gerektiğini bilmeyen
    ve dahası hiç bir
    şey yapmak istemeyen
    bir adam
    sadece
    müzik
    alkol
    ben
    ve beni
    diğerlerinden koruyacak
    dört duvarım olmalı
    sonra
    birden
    O geldi
    ben hayatımı
    hiç bi getirisi
    olmayan
    aptal şeylerle
    tüketmiştim
    ve hiç bir çıkış
    yolum kalmamıştı
    giderek daha çok
    yaklaşıyordum bir hiç olmaya
    ve uzaktım işte
    900 kilometre
    bi tek o gece
    kendimi tamamen
    bıraktım
    ruhumu
    bedenimi
    ve daha başka ne
    varsa insanda olan
    her şey olabilirdi
    ölebilirdik bile
    O isteseydi yapardık
    ya da
    daha ileri
    gidebilirdik
    hiç çıkmayabilirdik
    o odadan
    ve dört duvar
    yeterdi bana
    ama izin vermezlerdi
    baskı altındaydım
    karnı acıkacaktı
    üşüyecekti
    ya da faturalar
    bir şekilde
    sıçacaktı ağzımıza
    ve sabah
    bir çift gözle aynı
    anda uyanıp
    tebessüm etmek
    ve dudaklar
    ve bir daha asla
    hiç bir şey
    o derece mucizevi
    ve harikulade
    olamayacak
    tekrar başa döndüm
    burada oturmuş
    düşünüyorum
    ve evet galiba
    tekrar istemiyorum
    umut etmek bana göre
    değil
    iyi bir şeyler
    beklemek de
    burada oturup
    içkimi yudumlamak ve
    duvarlarımı izlemek dışında
    yapabileceğim pek
    bir şey yok
    dışarıda
    diğer ne varsa
    sizin olabilir
    ama bu 9 metrekare bana ait
    şimdi izninizle
    uyuyacağım

    15.09.2006
  • tıkanıklık

    öyküler
    geliyor
    öyküler
    gidiyor
    geçenlerde
    bir roman bile geldi
    çaldı
    kapıyı
    yerimden
    kalkamayacak kadar kötü hissediyordum kendimi
    çaldı
    çaldı çaldı
    zorladı,
    açmaya çalıştı
    bir
    kaç sayfa sonra durdu
    olmuyordu
    olmayacaktı
    zorlamanın
    anlamı yoktu
    hiç
    bir şeyin anlamı yoktu
    ve
    şiirlerim boktandı
    ve
    ben boktandım
    ve
    hayat boktantı
    ama
    boşver
    bir
    bira aç
    ve
    yazamamaya başla
    hayatta
    kal be adam
    ne
    intiharı?
    2
    cümle yazıp tıkanıyordum
    ama
    önemi yoktu hiç bir şeyin
    öyküler
    geliyordu
    öyküler
    gidiyordu
    ve
    evet
    yazamıyordum
    okuyamıyordum
    yemek
    yiyemiyordum
    tıraş
    olamıyordum
    yürüyemiyordum
    hareket
    edemeyecek kadar sıkıştı ruhum içimde
    ya
    da
    bir
    şeyler alıp götürdü bende bir şey
    ve
    bir kez daha
    işimi
    bitirmeyi tasarlarken
    bir
    şişe şarap
    müzik
    ve
    bu şiir yetişiyor imdadıma

    15.eylül.2006
  • isimsiz -5

    isimsiz
    -5
    o’nunla nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum,
    çok sarhoştum, ama galiba halısına kusmuşum. ertesi gün ayıldığımda anlatmıştı
    bana. “seni bir daha bu eve almayacağım” dedi, ve çok ciddiydi yüz ifadesi bunu
    söylerken, ama sonra, her nasılsa, evinde kalmaya başlamıştım çoğu gün ve gece,
    ya da abisinin evinde. güzel zamanlardı, bir daha asla geri gelmeyecek olsa da,
    geri getirilemeyecek.
    18 yaşındaydım galiba, 19 da olabilir. hem
    bunun ne önemi var. her neyse, birinden alsancakta eski kitaplarımı
    satabileceğimi duymuştum, üniversiteyi yeni kazanmıştım o sene, henüz okullar
    açılmamıştı, ama okula gitmek istemiyordum. ve evdeki tüm kitapları, ve dahası yeğenlerimin
    – hepsi öğrenci olan dört yiğenim vardı o zamanlar- eski kitaplarını da
    toplayıp alsancak’a vurdum kendimi, eniştemle birlikte.
    bilmiyorduk nasıl yapılacağını bu işin.
    kitapları dizdik ve beklemeye başladık. sonra birisi geldi, “orası benim yerim”
    dedi, kaldırdık kitapları ve başka bir yere geçtik. ilk gün çok sıkıcıydı,
    eniştem bir kenarda oturmuş izliyordu sadece, ben de diğer köşede. sonra
    herifin biri geldi ve “çay ister misiniz?” dedi. elbette, neden olmasın. sonra
    bir öğrenci geldi ve kitaplarını bize satmak istedi, aldık biz de, başka birine
    satabiliriz umuduyla. böyle yürüyordu burada iş, bir öğrenciden ikiyüzellibin liraya
    alır, başka bir öğrenciye beş milyon liraya kakalardınız.
    ilk gün kayda değer bir şey olmadı. öğlene
    doğru eniştem epey sıkıldı ve “gidelim” dedi, “tamam” dedim. iki kişiden eski
    birkaç kitap almış, 2 öğrenciye de birer tane satmıştık. zarardaydık ama, yol
    parasını bile çıkartamamıştık, bir de çaylar.
    ertesi gün sabah 10’da kalktım ve eniştemin
    evine gittim, akşamdan kalmaydı, “ben gelmeyeceğim” dedi, “sen istiyorsan git,
    ama pek akıl karı değil o iş.”
    “sen bilirsin” dedim ve yola çıktım.
    öğlenin onbiriydi galiba. pek hatırlayamıyorum, aklımı kaçırmak üzereyim çünkü
    şu an. her neyse. yan taraftaki elemanla muhabbete başladık, adı tuncaydı,
    elinde bir meyve suyu vardı, öyle sanıyordum, ama alkol oranı yüksek bir meyve
    suyuydu bu. laflamaya başladık. sarhoştu, oldukça. ve orada eski kitap
    satıyordu benim gibi. benim gibi değil aslında. o satıyordu gerçekten, ben ise
    alıyordum sürekli ama pek satabildiğim söylenemez, tek tük.
    “alma” dedi tuncay, tam bir hatundan eski
    kitap alıcakken, “satamazsın onu, alma.”
    hangi kitabın müfredatta olduğunu,
    hangisinin olmadığını, hangi okulda hangi kitabın okutulduğunu ezbere
    biliyordu. hatun tuncay’a döndü ve,
    “sen karışma tuncay” dedi, “çeneni kapa.”
    “alan olmaz onu, benden söylemesi, elinde
    kalır.” dedi tuncay bana.
    “sen ona bakma” dedi hatun, “sarhoş zaten,
    ne dediğini bilmiyor.”
    “alamam” dedim güç bela.
    “beş yüz bin lira ver” dedi.
    “çok” dedim
    “iki yüz elli” dedi, neden bilmiyorum,
    gerçekten bilmiyorum ama aldım kitabı, satamayacaktım, ama aldım, aptalın
    tekiyim galiba.
    ertesi gün tuncay’la muhabbeti ilerlettik
    ve hâlâ o kitap satıyor ben kitap alıyordum. zarardaydım ama yine de devam
    ediyordum gelip gitmeye. çayları tuncay ısmarlıyor, arada bir de votka
    veriyordu, vişne, gazoz, ve her neyse işte dostlar, öğlene doğru yine hatun
    geldi, tuncay’ın yanına oturdu, ben de kendi kitaplarımın yanına, “teşekkür
    ederim” dedi, “burda kimse almazdı o kitabı.”
    “siktir et” dedim.
    “tuhaf birisin” dedi, “neden buraya
    geliyorsun ki, hiç satış yapamıyorsun, zarar ediyorsun, paran bol mu?”
    “hiç yok” dedim, “neden buraya geldiğimi de
    bilmiyorum, ama yapıcak hiç birşeyim yok, hiç arkadaşım da yok, evde daha fazla
    kalırsam delireceğim”
    “bizimle takılabilirsin” dedi.
    “sizinle?” diye sordum
    “istersen. dönüşte akşam, gel tuncay’la”
    “nereye”
    “onların evine”
    “gelirim” dedim.
    ve sonra biraz daha konuştuk, babasının
    onunla ilgili garip planlarını anlattı, ben pek konuşmadım, sonra gitti o, o
    gün. akşamüstü, tekrar geldi, ben bu arada tuncay’la iyice sarhoş olmuş bir
    durumdaydım.
    “seni biriyle tanıştırcam” dedi, “senden
    bahsettim, seni garip buldu.”
    “senin tuhaf bulman gibi yani” dedim.
    “garip, tuhaf”
    “hı hım”
    “bir adın var mı?” dedi, “benim seçil”
    “yok” dedim, “olmalı mı?”
    “yok da olabilir” dedi, “güzel bir isim,
    sana yakışır.” ama kimse gülmedi.
    akşam, yürüyerek, birkaç dakika uzaklıktaki
    bir eve gittik, tanıştık, refik adında bir eleman vardı odada, saçları
    rastalıydı, konuştuk bir süre. sarhoştum gerçekten, çok fazla sarhoş, hiç o
    kadar sarhoş olmamıştım sanırım, ve seçil’i evine bırakmamız gerekiyordu, yani
    refik’in seçil’i evine bırakması gerekiyordu. ikisi sevgiliydi, benim de evime
    gitmem gerekiyordu ama o saatte eve o halde gidemezdim.
    üçümüz çıktık, vapura bindik, karşıyaka
    sahilde indik ve birkaç sokak sağa birkaç sokak da sola dönerek bir apartmana
    girdik. dördüncü kat. çaldık, otamata basıldı, çıktık. bir kapının önünde
    durduk, açıktı kapı, yani aralıktı. seçil bir üst kata çıktı, bir üst katta
    yaşıyordu, ailesi ile beraber. çatlak bir baba, bir anne ve bir kızkardeşle. her
    neyse dostlar, biz refikle girdik aralık olan kapıyı iterek ve refik “sen içeri
    geç ben gelirim bi bakayım şuna ne bok yiyor diğer odada” dedi. kardeşinden
    bahsediyordu, daha önce anlatmıştı bana, ve ben de size anlatmış olabilirim
    başka bir öyküde, ama ne önemi var ki? devam edelim. kendini tekrar eden işe
    yaramaz bir yazarım işte, yazar bile değilim, olamıyorum, ölemiyorum da,
    sıkışıp kaldım.
    içeri girdi hatun, “kahve içer misin” dedi,
    “hıhı” dedim utangaç bir ses tonuyla.
    geceliği vardı üzerinde. kısaydı altı. bacakları harikuladeydi itiraf etmek
    gerekirse, ama bu değildi dikkat çeken, başka bir şey, ney olduğunu bilmiyorum,
    kendi de bilmiyor olmalı, doğal bir çekim gücü, yer çekimi gibi. farkında
    olmazsınız ama sürekli etkisi altındasınızdır. sonra refik girdi odaya. ben
    yerde oturuyordum.
    “rahat otur adamım” dedi, “bira içer misin.”
    “özlem kahve yapıcakmış.”
    “hay sıçayım onun kahvesine” dedi, “ver
    bakayım şu yazdıklarını, bir daha bakıcam.” verdim.
    ilk defa birileri okuyordu ve hiç hoşnut
    değildim bu durumdan, ama yapabileceğim hiç bir şey yoktu. birilerine satmaya
    çalıştığım edebiyat kitabımın içine çiziktirdiğim birkaç cümleyi okumuştu
    seçil, “bunlar çok iyi” demişti, “sahibi kim acaba bu kitabın.”
    ilk başta söylemeye çekindim, kendi
    kitaplarımı da satıyordum orada, lise kitaplarımı, üzerlerine karaladığım
    şeyler pek de değerli gözükmemişti bana. bilirsiniz, son sayfalarda notlar
    yazmak için birkaç sayfa boşluk bırakırlar. ben de derste oraları kararlardım.
    “benimdi o kitap” demiştim birkaç saat
    sonra seçil’e, hiç bişey demedi, hoşuma gitti bu, yazılar üzerine
    konuşulmasından hiç haz etmiyorum, o gün de, bugün de.
    geceye dönelim, verdim refik’e
    yazdıklarımı, o sırada kahve geldi, ev, evden söz etmeme gerek var mı? daha
    önce bahsetmiştim öyle değil mi? başka bir öyküde yani. başka bir çok öyküde
    size bunlardan bahsetmiştim. bahsetmiş olmalıyım. devam edelim yine de, aldım
    kahveyi, karşıma geçti.
    “ne okuyon sen” dedi refik’e, bir şey
    demedi refik, ben de bir şey demedim. sessizlik. sessizlik bir süre devam etti,
    sonra “babam aradı” dedi özlem.
    “sikeyim babamı” dedi refik de buna
    karşılık, bir tür aile içi kavgaya şahit oluyordum, ve kahvemi içiyordum. bitti
    kahve. “falına bakıcam” dedi özlem, “kapat.”
    “ne?” dedim
    “inanıp inanmaman umrumda bile değil,
    falına bakıcam”
    “peki.” kapattım. bir süre daha bekledik,
    sessizlik. ben etrafa bakınıyordum, refik bir şeyler okuyordu. hatun da
    içerdeydi, diğer odada. sonra geldi, üç bira ile, sonra bir üç bira daha, sonra
    üç tane daha, son bir üç… o andan sonrasını hatırlamıyorum, ama galiba
    kusmuşum. onun öncesinde fincanı almıştı ve bakıyordu, falıma.
    “ee” dedim
    “ne ee?” dedi
    “söylemicek misin?”
    “o herkesin falına bakar ama kimseye bir
    şey söylemez” dedi refik, “tarot da bakar birazdan, ’kafadan çatlak’ olur
    kendileri.”
    her neyse, ertesi gün tezgahı açtım yine.
    refik takı satıyordu biraz ilerimizde, bunu sonradan öğrendim. her şeyi geç
    öğrenirim, her şey bana en son söylenir, çünkü kimseye ne halt karıştırdığını
    sormam, oysa her şey açık olmalı, görünülebilir kılınmalı yani.
    birkaç gün sonra tezgaha geldi özlem.
    “kitap alıcam.” dedi, oysa 21 yaşındaydı o zamanlar, 2000 yılında. ve ben de
    sadece lise ve ortaokul kitapları bulunuyordu. “beni hatırlıyorsun değil mi?”
    “evet hatırlıyorum.”
    “bir daha evime giremiceksin, bunu da
    hatırla” çok sert bir ifade ile söylemişti bunu.
    “özür dilemiştim”. çekingen ve mahcup bir
    tona büründüm.
    güldü. kahkahayla. “şaka yapıyorum” dedi,
    “siktir et, halı işte, dünyada halı mı kalmadı, yenisini alırsın bana.” bir
    kahkaha daha.
    “burda herkesten kitap alıyorum zaten,
    sonra da satamıyorum, aptalın tekiyim, herkes kandırıyor beni.” sitemkar bir
    ifade.
    sonra, seçil’den ikiyüzellibin liraya
    aldığım kitabı gösterdi, şunu alıcam dedi, hiçbir işine yaramıcaktı oysa, seçil
    almasını istemiş ama. daha sonra anlatmışlardı, birde içlerine bakarak bana ait
    olduğunu anladığı, yani lisede kullandığım kitapları aldı. o gün kitap satım
    işindeki son günümdü, ve bir süre konuştuk, sonra evine gittik, sadece ikimiz.
    genelde o konuşuyor ben de dinliyordum, söylecek hiçbir şeyim yoktu galiba,
    hala yok.
    “amerikada doğdum ben, annem fransız, bir
    süre amerikada yaşadık, sonra boşandılar, biz de ortada kaldık, yani abimle,
    ikisi de istemiyor bizi, para gönderip durdular daima. amerika’da yaşadım bir
    süre, burda da yaşadım, ingilterede de. ama hiçbir yere ait olamıyorum, her
    yere yabancıyım, ortada kalmış gibi, hiç kimse istemez beni, ben de kimseyi
    istemiyorum zaten.”
    “hı hı” dedim.
    “sonra bir de ömrümün sonuna kadar
    çalışmadan yaşayabilirim, babamın çok parası var, bana sürekli gönderiyor,
    abime göndermez ama, bana hep gönderir, bense babamın parasını bankadan
    çekmiyorum bile. takı tezgahı açalım mı seninle?”
    “açalım.” o an ölelim dese onu da kabul
    edebilirdim sanıyorum.
    “evimdeki şeyleri gördün, çok değerli onlar
    benim için, birileri alsın istiyorum, kendi paramı kazanmak istiyorum, bir çok
    işe girdim ama olmadı.”
    “bi gün olur”
    “olmaz, asla olmucak.  sen napmayı düşünüyorsun”
    “ne konuda?”
    “yazıların.”
    “hiç bi boka yaramaz onlar” demiştim.
    galiba haklı çıktım, hiçbir boka yaramıyorlar, zaman kaybı, ama iyi bir şey,
    zamanı kaybetmek yani, öyle ya da böyle, öldürmek, zaman öldürüyorum, boşa
    zaman harcıyorum. ve hiç de rahatsız değilim bu durumdan.
    sonra takı tezgahı geldi ardından,
    deniyorduk sadece, ama olmuyordu,
    “ne kadar şu küpe”
    “bir milyon”
    “beş yüz bine olur mu?”
    “olur”
    beşyüzbin deseydim “ikiyüzellibin liraya
    olur mu” derlerdi. böyleydi işte. yazamıyorum galiba. ha? ne dersiniz?
    gitmiyor. beş sene sonra olanlardan dolayı olabilir belkide. herneyse.
    okulum açıldı sonra, üniversitedeki ilk
    yılım, sürekli gidiyor, dersten sonra da alsancak’a dönüyordum, o kadar çok
    içiyordum ki, ertesi sabah sarhoş olarak uyanır ve derse giderdim. kampüstede
    içiyorduk sürekli, arka taraflarda, derse sarhoş girmek gibisi yoktu.
    ve eve uğramaz olmuştum. sonra bir gün intihar
    etti özlem, “bil bakalım ben az önce tuvalette naptım?”
    bilemedim, ege üniversitesinin
    kampüsündeydik, ve hey kesin sesinizi, biliyorum daha önce de bahsettim
    bunlardan. sonra gidiş kısmı var, ve birde dönüş.. ve tekrar gidiş.. “biriyle
    tanıştım ben, herif bristol’de yaşıyor, türk, beni çağırdı, onunla yaşıcam,
    okula gidicem orada, kabul ettim.”
    “hı hı” dedim.
    “kızdın mı” dedi,
    “açık olduğun için teşekkür ederim” dedim.
    “ama kızdın mı?” dedi.
    “ama gerçekten teşekkür ederim” dedim.
    “sana bişi sordum” dedi, ve ben o gün iki
    saat boyunca sustum. seviyordum hatunu, gerçekten. ve kızmamıştım. ama yine de
    cevap vermedim. ve şimdi kendine gelmesini bekliyorum, 5 sene sonunda. intihar
    mı değil mi bilmiyorlarmış doktorlar, ben biliyorum ama, sonunun nereye
    varacağını da biliyorum.  dünyanın bir
    insanı kusmasının ne demek olduğunu da biliyorum. hayatı boyunca hiç çalışmadan
    yaşayabileceği halde, intihar ederek hayatına son vermeyi istemiş olmanın nasıl
    bişi olduğunu da biliyorum. her ne kadar size salaklık olarak gözükecek olsa da
    bu, ve gerçekten ödüm bokuma karışıyor, durmadan içiyorum, içiyor ve yazıyorum.
    her neyse, bu kadarı yeterli.. bu o’nun için.
    13.eylül.2006

  • pes

                                                                     
    üzerimizdeler
    çok üzerimizdeler
    hem de
    göremiyoruz bile
    onları
    nasıl bir şey
    olduklarını bilmiyoruz
    bombalarla
    vuruyorlar bizi
    onlar da bizi
    görmüyor aslında
    nasıl bir şey
    olduğumuzu bilmiyorlar
    ya da farkımız
    olmadığını onlardan
    savaşlar böyle yapılıyor
    artık
    çok değişti her şey
    düğmeye basıyor ve
    5 dakika sonra
    gemiye dönüp
    uçağındaki ekrandan
    izliyorsun olan biteni
    gerçek
    değilmişçesine
    gerçek gibi gelmiyor
    çünkü
    hiçbir şey gerçek
    gibi gelmiyor artık
    televizyon
    gerçekliği öldürdü
    bulunduğun yerde
    varsın sadece
    bulunduğun yerde
    olan biten gerçek sadece
    diğer her ne varsa,
    asla yaşanmadı
    hem ülken için bu
    çocuklarının rahat
    yaşaması için
    torunlarının
    asla göremeyeceğin
    mezar taşların için
    tarih önemli
    geçmişe dönüp
    baktığında
    “kazandık”
    diyebilmelisin
    “siktik analarını”
    “biziz her şey”
    böyle yapılıyor bu
    ve çok kolay aslında
    “devlet için”
    “rahat yaşam için”
    böyle diyorlar
    onlara
    üste para veriyorlar
    üstelik
    şanlı tarih
    intikam hırsı
    açlık ve sefalet
    olmasın diye ilerde
    önce kendin, sonra
    ailen için
    mahalleni kurtar
    evlat
    şehrini
    ülkeni
    dünyayı
    sonra da hiçbir şey
    olmamış gibi övün tüm bunlarla
    buraya da gelecekler
    çok az kaldı
    çok az kaldı her
    şeyin sona ermesine
    üçüncü dünya savaşı
    dördüncü
    beşinci
    onaltıncı
    “asla bitmeyecek”
    dedi bi ses
    “asla sona ermeyecek”
    bencillik her yerde
    sen onu vurmazsan, o
    seni vurur
    o aç kalmazsa, sen
    aç kalırsın
    kıtlık
    kuraklık
    bitmek tükenmek
    bilmeyen bir intikam hırsı
    adını bile
    bilmediğin ataların
    ve gelecek için
    hadi evlat
    bas düğmeye
    israil filistin’i
    sikti
    israil lübnan’ı
    sikicek
    amerika ırak’ı
    sonra iran
    uzak doğuda görünmez
    tehlikeler
    balkanlar
    ve hatta mars bile
    tehlike altında
    hey bi saniye
    girdap hâlâ hiç bir
    şey yapmak istemiyor ama
    ve kararlı bu konuda
    elindeki bira ve
    yanındaki hatuna zarar gelmesin yeter
    evet o da onlardan
    biri
    evet o da bencilin
    teki
    buraya kadar dostlar
    her şeyi kaybettik
    yapabileceğimiz hiçbir
    şey yok
    beklemeliyiz sadece
    kapıma kadar gelecekler
    ve almanya’da olduğu
    gibi
    tecavüz edecekler
    hatunuma benim yanımda
    hiçbir şey
    yapamayacağım
    vuracaklar beni de
    sarhoş öleceğim
    üstelik
    hiçbir önemi yok ama
    tanrı da yok
    savaşmak için bir
    nedenimizde
    savun şimdi elindeki
    son birayı
    afrika’da bir çocuk
    açlıktan ölürken
    saklama gerçekleri
    hepimizin parmağı
    var bu işte
    ve karşı
    çıkmayacağız
    boş vaazlar vermek
    dışında
    boşa çene çalmak ve
    birkaç slogan
    sallamak dışında
    hiçbir şey
    yapmayacağız
    unutulur dostlar
    unutturacaklar
    ve gerçekten hiç
    önemli değil
    vurun beni de
    üstü sizde kalsın
    hayatımın
    karşı çıkmıyorum
    artık
    yo, hayır
    korkağın teki
    değilim
    sadece
    beş para etmez bir
    adam olarak
    bu boktan hayatımı
    daha da
    boktanlaştırmak istiyorsanız
    rahat yaşamam
    mümkünken
    daha az çalışarak
    üstelik
    siz tam tersini iddia
    ediyorsanız
    savaşmanın bir
    anlamı yok
    hadi beyaz
    bayrakları dikelim göndere
    sonra da kendi
    kendimizi vuralım
    onlara kalsın bu
    dünya
    onlara kalsın izmir
    alsancak
    kilise sokağı ve
    efes güneşi
    bırakalım onlar
    kazansın
    10.ağustos.2006
    – 14-16 nöbeti