Yazar: girdap

  • deneme 1-2

    1.
    “32 yaşında, kadın, bankacı,
    maddi durumu iyi, sevgilisi aldatıyo bunu, kavga etmişler, bankta oturuyo,
    öğlen arası”
    evet.. burada bir haksızlık var..
    size de öyle gelmiyor mu? neden mi bahsediyorum? bakın şimdi, sevgilimle bir
    iddiaya girdik, bir betimleme yapacaktık, bir karakteri betimlicektik, ama
    karaktere odaklanamıyorum.. bi defa karakteri neden o seçiyor? bir ikincisi, 3.
    tekil yazamayan biriyim ben, bunu bilmiyor mu? neden kadın bir karakteri
    betimliyoruz? evet evet, feminist damarlar.. aklı sıra beni, kendi ağzımdan bir
    kadını betimlemek zorunda bırakarak intikamını alacak… ama hiç önemli değil.. o
    düşünsün dursun.. ben başarabilirim. evet yapabilirim… başlıyoruz..  hazırmısınız?
    2.
    bi saniye. bi saniye.. yanlış
    fon. evet yanlış fon. babes in toyland’ı seçmeliydim..
    kadın. 32 yaşında. aldatılmış..
    öfkeli.. intikam planları yapmakta. bunu en iyi kat’in sesi iter beynime..
    evet. pekala.. her şey hazır mı.. ah. sigara. sigara olmalı. evet kadının
    ağzında sigara var.. pekala. zorla. zorla. girdap ve kadın göz göze geliyor. ha
    siktir. kendini çıkar öyküden.. kadını anlatıyorsun kendini değil.. aptal… her şeyin
    içine etme.. kendini sıfırla ve kadına odaklanan.. kat.. evet.. kat ve kadın…
    bu da olmadı. öyküyü başa sar. çekim iki sahne beş.. motor.
    3.
    32 yaşında.. ve aldatılmış..
    düşünüp duruyor. elinde sigara. hiçbir şey umurunda değil.. önünden bir sürü
    herif geçiyor.. koşu yolu burası.. sahilden bir sürü genç yakışıklı sportmen
    herif geçiyor. atlet şort. çok seksi görünüyorlar. ama görmüyor.. kadına
    odaklanmış. kendi yerine tercih edilen kadına. kıskançlık krizi..
    canı sıkkın.. öfke. hırs. eziklik
    hissi. yalnızlık hissi. kendini değersiz hissetme hissi. (eleştirmenlerim
    buraya takılıp başıma atmak için taş aramaya gidebilir, sadık okuyucularım
    parantez içlerini es geçsin bundan sonra)
    ne diyorduk. pekala.. başa sar..
    çekim iki sahne altı..
    4.
    32 yaşında. ve aldatılmış..
    düşünüp duruyor.. bir sürü erkek geçiyor önünden. ama can sıkıntısı seksi
    aklına getirmiyor.. iş kıyafetini o gün değiştirmeyi unutmuş bankadan çıkarken.
    bir etek, gömlek, güzel bir makyaj, parfüm, ve hesap makinesi… hesap makinesi?
    bir saniye burada düşünmem lazım. bankada elinin altında bilgisayar var. hesap
    makinesi mazide kaldı. hah, hatırladım eksik ruhu: ben her öyküme, zaman ve
    mekan tasviri ile başlarım. stop. çekip iki sahne yedi..
    5.
    2005 yılı.. şehir ve bölge
    bilinmiyor. bir sahil. bankta oturan genç güzel ve aldatılmış bir kadın. bankta
    oturuyor.. burası aynı zamanda önünden koşu parkurunun geçtiği bir bölge. ama
    kadın görmüyor o genç yakışıklı seksi erkekleri. kadın aldatılmış. ezik.
    değersiz. aslında öyle değil, hiçbir insan, gerçekte, ezik ve değersiz değildir.
    sadece öyle hissederler… pekala pekala.. elinde simit olsun. evet. simidini
    yiyen bir kadın, aklından kocasına ilk aşık olduğu gün geçiyor.. ve şimdiki
    zaman. aldatılmak nedir? aldatma fili. kökeni. lanet olsun, yazı yazarken
    ihtiyacım olan bilgileri yazıyı kesip araştıramam. şimdi sırası değil. (“daha
    çok kitap okumalısın girdap, romanları siktir et, araştırma oku, teknik
    bilgileri kavra”)
    kadın kendi kendine konuşmaya
    başlar….
    “aslında, düşünüyorum da, beni
    kızdıran ney acaba? o şırfıntıyı gördüm. onu kocamla öpüşürken gördüm. kocam
    onun üzerindeyken onları gördüm. kocam boşalırken, “bu hayatımda yaşadığım en
    iyi şey” derken onları izliyordum. evet.. ama beni kızdıran ney.. düşün lanet
    olası… daha önce de kocan başkalarını düzdü. senden önce. senden yıllar önce de
    düzdü o başkalarını. onlar neden seni bu kadar yaralamadı. şimdi sorun ne.
    aslında, yani bana göre, o kadınla kocamı beraber gördüğümde, hiç bişi
    hissetmedim. ama kocamı aradım.. ve telefonu kapattı. denemek istedim. ve
    telefonu açıp, “aşkım çok meşgulüm, toplantım bitince seni arıcam” deseydi, bu
    kadar kızmazdım.. bana dönüp, “çok meşgulüm, toplantım bitince seni arıcam”
    dedi.. lanet olsun.. lanet olsun.. sonra o kadına dönüp, ben bir hiçmişim gibi,
    askerlik arkadaşının onu yemeğe davet ettiğini söyledi. lanet olsun. beni
    aldatmıyor. kadını aldatıyor.. beni kadın öğrenirse kadını kaybedebilir. bu
    yüzden beni de aldatıyor. kendini de aldatıyor. lanet olsun”
    4 kasım 2007

  • multifonksiyonel eleman

    multifonksiyonel
    eleman
    1.
    bir sandalyede oturmuşum. önümde iki duvar,
    odada bir köşe, ve ben biraz geriye dönüp, pencereden sokağa bakıyorum.
    gökyüzüne bakıyorum. önümdeki cama bakıyorum. ve niye burdayım diye
    düşünüyorum. lanet olsun lanet olsun lanet olsun. niye burdayım.
    insan kendine “niye çalışıyorum” diye
    sorduğunda, ardından gelicek cevaplar, kendi için olan herhangi birşeyi
    kapsamıyorsa, fedakarlık ediyor demektir, buna hayatın boyunca devam ediyorsan,
    bu kendini feda etmek anlamını taşır. fedakarlık süresi uzarsa feda edilirsin.
    ve insan kendi hayatını feda ederekte pek tabii mutlu yaşayabilir.. kızım için.
    aşkım için. daha doğmamış torunlarımın geleceği için. milletim için. dinim
    için. ölümden sonraki hayatım için. dünya barışı…. bir dakika, bir dakika,
    sikmişim dünya barışını..
    zihnim bana oyun oynamayı sürdürüyor..
    çünkü ben niye burdayım diye sorduğumda kast ettiğim şey, niye bu köşeye
    yerleştirildiğim idi. bekliyorum. bekliyorum. bir köşedeyim. çünkü patronum
    benim iş dışında herşeyle uğraştığımı düşündüğünden dolayı bilgisayarımın
    yerini değiştirdi, önüm duvar arkam duvar, sobe oyunu geliyor aklıma nedense.
    hey bakın ben bir şey yapmıyordum, ve
    cezalandırıldım.
    insan herhangi bir suç işlemediği için
    cezalandırılınca kendini gerçekten kötü hissediyor, çünkü gerçekte zaten
    herhangi bir suç işleyince de cezalandırıldığınızda kendinizi kötü
    hissedersiniz. çünkü toplumdan uzun veya kısa bir süre atılmışsınızdır. ve
    toplum huzuruna aykırı bir şey yaptığınıza, veya bir bireyin veya kurumun,
    yaşamına veya mülküne veya kişiliğine tecavüz ederseniz, yani kısaca bir takım
    maddeleştirilmiş yaşama şekli sınırlarının dışına çıktığınızda, önceden
    hazırlanmış kurallar bütününe göre, kısa veya uzun bir süre toplum hayatının
    dışına atılırsınız, veya maddi para cezası ödersiniz. bu cezaların en komiği
    hakaret nedeni ile açılan tazminat davası olmasına rağmen konuyu değiştirmek
    istemiyorum.
    beni aşağıla. parasını ödemen yeter.
    hepimiz bunu yapıyoruz. hepimiz birileri
    tarafından aşağılanıyor ve bedel ödeniyoruz.maaşımı öde, dilediğin saatte
    dilediğin yerde olucam, dilediğin işi yapacağım, maaşımı öde, ki benim gibi
    maaşı ödenenlerin ürettiği şeyleri satın alabileyim. yaşama devam edebilmek
    için kendimizi hiçe sayıyoruz.
    feda ediş. kurban. tören.
    haftaiçlerini satarak hafta sonlarını
    kazanmak
    12 saatini satarak, yıllar sonra senin
    yaşlı buruşuk yüzüne tükürücek oğluna bir gelecek hazırlamak
    yaşamanını kaybederek, vatanını korumak.
    aslında hepimiz bir şekilde hem kurban hem
    katiliz.
    gelenekselleştirilmiş ve toplumsallaştırılmış
    değer yargılarına göre yaşam biçimimizin sorgulanması
    pencereden bakıyorum çünkü gökyüzü güzel
    görünüyor
    pencereden bakıyorum çünkü bilgisayarı iş
    dışında kullanmam yasak
    pencereden bakıyorum çünkü patronum her an
    arkamdan gelip benim onun internetini kullanıp kullanmadığımı denetleyebilir
    pencereden bakıyorum çünkü o an orada
    olmamam gerekiyor. dışarıda olmalıyım. istediğim yerde olmalı, istediğim şeyi
    istediğim yerde yapmalıyım.
    özgür olmalıyım. özgür olmalıyım. özgür
    olmalıyım.
    ama değilim.
    hiç birimiz özgür değiliz.
    salındığımız boşlukta, zincirimizin
    uzunluğu kadar yol alabilir, prangalarımızın izin verdiği ölçüde hareket
    edebiliriz. ve sesimiz filtrelenmiştir.
    duvarlar duvarlar duvarlar
    pencereden bakıyorum
    ve ben küçük bir şirkettin kontrol altında
    tutmakta zorlandığı, bu yüzdende sürekli takip edip sorguya çektiği bir
    elemanıyım. beni işte sadece kan bağı tutuyor. yaptığım işi yapmanız için ya
    aptal olmanız gerekir, yada fedakarlık etmeniz. ve ben bunu bir adım ileri
    taşıyıp kendimi feda etmek istemiyorum.
    dediğim gibi, bir sandalyede oturmuş ve
    dışarıyı izliyorum.
    işteyim, çalışmıyorum.
    işteyim, sokağa bakıyorum.
    işteyim, ama işi bıraktım.
    patron arkamdan geliyor ve “napıyorsun”
    diyor,
    tepenizdeki oteritenin üzerinizdeki
    ilizyonu kaybolunca, yani onun elinden yırtınca, yani size ufak elma şekerleri
    sunarak özgürlüğünüzü kısıtlama gücünü kaybedince, gerçekten çok sinirlenir, ve
    eğer siz bunun üstüne onun bu sinirli halini sikinize takmazsanız, oteriteyi
    fena halde korkutursunuz, ve bu paranoyak ruh sizi yok eder, çünkü işine
    yaramıyorsunuzdur, çünkü bütün devletler paranoyaktır, çünkü bütün şirketler
    aslında ufak birer devlettir, ve oterite sizin bulaşıcı bir hastalık gibi diğer
    ruhlara bulaşmanızı engellemek için sizin sesinizi kısar, yada size maskeler
    takar, “vatan haini” maskesi en kolay giyilebilen ama en çok dışlanmanızı
    sağlayan maskelerden biri olmalı.
    hiçbir iş yaptıramayacağını anlıyor bana
    patronum. aslına bakarsanız ona niye hala patronum dediğimi bile bilmiyorum.
    ağız alışkanlığı.
    oterite üzerinizde, bebekliğinizden
    ölümünüze kadar sizi terketmeyecek kalıcı alışkanlıklar yaratır.
    dediğim gibi, bir sandalyede oturmuş ve
    dışarıyı izliyorum. patronum arkamdan geliyor ve “napıyorsun” diyor,
    “hiiiç” diyorum, “düşünüyorum”.
    “neyi” diyor hıyar oğlu hıyar,
    “yazacağım romanın adını” diyorum hıyar
    oğlu hıyara, ve adamın babası da gerçekten tam bi hıyar, oğluda öyle, hıyar
    sülalesi… hıyargiller familyası
    “yazacağım romanın” adını diyorum, “sence
    multifonksiyonel eleman güzel bir isim değil mi? beni anlatıyor” öfkeleniyor ve
    “bunu sonra konuşalım” diyerek geri dönüyor, amacı içerideki misafirine ve ona
    çay götürüp götüremeyeceğimi sormak, ama oterite size bir iş yaptıramayacağını
    anlayınca, sizden talepte bulunmaz, oterite küçük düşmemelidir…. geriye dönüyor
    patronum. bende camdan bakmayı, cama bakmayı, camdaki lekeleri silmem
    gerektiğini ama işi bıraktığımı anımsıyorum…. orada sadece, başka bir kurbanın
    bir süre azad edilmesi için yerine bakma işini yapıyorum. işim bu. fedakarlık.
    ama asla feda edilemem.
    hayatınızı feda edicekseniz, karşılığında
    daha değerli bir şey almanız gerekir.
    bir insanın kendi hayatından daha değerli
    olan nedir?
    sevdiği bir insanın hayatı – aşk – çocuk –
    aile – anne
    sevdiği bir imgenin hayatı – ülke – millet
    – ideoloji –
    yada cennette yaşayacağı sonsuzluk  – din – allah – iman
    sistem bize hep bu oyunu oynuyor
    size, kendi genlerinizden olma bir varlık
    ürettiyor, sonra onun için fedakarlık yapmaya başlarken, kendinizi feda
    ediyorsunuz.
    ben
    multifonksiyonel eleman
    hiçbir şeye inanma. kendine inan
    herşey olucağına varır
    ve aslında hiç bir şey olmaz
    yaşar ve ölürsünüz
    herşey bu kadar basit
    2.
    yerimden kalkmak zor geliyor, biten sigara
    paketinin son sigarasını yakarken sigara paketini küllük yapıyorum, dediğim
    gibi, yerimden kalkmak zor geliyor ve küllük uzakta…

    zorunlu kalmadıkça hiç bir şey yapmam
    dediğimi anımsıyorum…

    kendi hayatım söz konusu olduğunda, hayatım
    için yapmam gerekenleri göz ardı ediyor, üşengeçlik ediyor, aylaklık ediyor, ve
    sallamıyorum, herşey olucağına varır, yani bu tamamen herşeyi ama herşeyi kendi
    eyleminin doğuracağı bir sonuç dışındaki akışına bırakmak, çünkü dış müdehale
    çok fazla, naparsan yap olmuyor işte, olmuyor, o halde hiç bir şey yapma
    diyorum ve o zamanlar 22 yaşında olmalıydım, yani bu tamamen herşey olucağına
    varır dediğim zamanlardan biri, kendini umursamamak… fedakarlık etmek ile
    kendini feda etmek arasında bir uçurum vardır. ve ben herşeye rağmen aşırı
    bencil bir insanım. abimin ben işi bıraktıktan sonra, iş yerinde ne bok
    yiyeceğini düşünmek istemiyorum. bu yüzden uykuya dalana kadar, hızlı ritmik
    vuruşlar ve taşak vokallerle zihin akışımı başka noktalara kanalize edicek punk
    şarkıları dinliyorum. geçmişe gidiyorum biraz.. en başa. hikayenin
    başlangıcına..
    1 kasım 2007          
  • sincap – giriş yazısı

    şimdi
    okumaya başladığın fanzin, tao ve anarşi hakkında, ve kendini mutlu etme
    hakkında, ufak bir hikayedir. anlatmaya başlamadan önce, sana biraz ön bilgi
    vermem gerekiyor. anlatmaya başlamadan önce, çok sert bir punk grubunu, bana
    şiddet aşılaması için fon olarak seçtiğimi bilmen gerekiyor. yazmaya başlamadan
    önce, bilgisayarın yavaşlaması ve yazma hızım, düşünme hızım ve bilgisayarın hızı
    arasındaki dengesizliği artırmak için, bir dvd çekmeye başlayarak,
    bilgisayarımı yavaşlattığımı bilmen gerekiyor. birkaç ön bilgi daha vermem
    gerekiyor. kül tablası almaya üşendiğim için, bir kağıt parçasını küllük
    yaptığımı ve sigaramı onun üzerine koyduğumu, böylece dikkatimi dağıttığımı,
    yazıdan çok, yazarken peş peşe yaktığım sigaralarımın kağıdı tutuşturup
    tutuşturmadığını kontrol etmem gerektiğini bilmelisin. ayrıca kulağımdaki
    kulaklıklardan birini çıkarmam gerektiğini de bilmelisin, çünkü babam hasta ve
    bana seslenebilir, onu duymayabilirim. ayrıca şu an saat sabaha karşı beş ve
    intihar tutkunu geç kızın uyuyup uyumadığından, yatmadan önce bi’ kaç hap atıp
    atmadığından emin değilim.
    daha giriş metninde,
    seni yeterince sıkmak istediğimi ve bir an önce defolup gitmeni sağlamaya
    çalıştığımı anlamış olmalısın. eğer anlamadı isen ve hâlâ okuyorsan, az önce
    sigarayı elimle söndürdüğümü ve canımın çok yandığını bil.. bunu, düşünmek
    zorunda bırakıldığım bir çok konuyu göz ardı etmek için yaptım.
    eğer 16 yaşında isen
    şansını boşuna zorlama, geleceğe dair tüm planların altüst olacak, şu an kendin
    için yaşamaya başlasan iyi edersin.
    eğer 16 yaşında isen
    ve üniversite sınavlarına hazırlanıyorsan, tüm hayatını kökünden etkileyecek
    seçimlerin konusunda bencil düşünmen gerektiğini öğrendiğinde, iş işten geçmiş
    olacak ve nefret ettiğin bir işte para kazanarak, emekli olacaksın, hatta olamayadabilirsin.
    eğer 50 yaşında isen
    ve günün birinde fransa’dan geri dönerek, girdap’a  “50 yaşındayım ve çok pişmanım, her şeyden
    nefret ediyorum” diyorsan, sana  hâlâ zamanın var, dediğimi anımsa…
    önüne birkaç seçenek
    sunulup, istediğini seçebilirsin, denildiğinde, sana seçme hakkı verilmediğini,
    özgürlüğünün kısıtlandığını bilmelisin. eğer hâlâ dünyada olup bitenleri boyalı
    basından takip ediyorsan, sana yalan söylediklerini bilmelisin.
    eğer hâlâ
    anlatacağım hikayemi okumak istiyorsan, elin bir tetiğe yakın bulunsun, birini
    öldürmek isteyebilirsin…
    bunu da kayıtlara geçin;
    sincap sistemle açıktan savaşmaktadır.
    eğer fanzini okumaya
    sondan başlamış ve her şeyin sonunda bu yazıyı okuyorsan, benim hiçbir konuda
    suçlu olmadığımı bilmeni isterdim.
    eğer fanzini
    beğenmedi isen, bana bir nefret maili yazmaman gerektiğini, eğer beğendi isen,
    teşekkürü yazarak değil, bir fanzin çıkararak yapman gerektiğini bilmelisin..
    az önce sigaramın
    kağıdı yaktığını ve odanın koktuğunu biliyor musun?
    az önce bir askerin
    6-8 nöbetine kaldırıldığını bilmelisin.
    birkaç gün önce, tüm
    suçları bu ülkede doğmuş olmak olan birkaç gencin, ellerine zorla silah
    verilerek güneydoğu’ya gönderilip, orada başka birkaç ahmak tarafından esir
    alındığını, sonra serbest kalıp bırakılıp kendi ülkelerine gönderildiklerinde
    de, niye şehit olmayıp da teslim olduklarını sorgulamak üzere esir
    alındıklarını, ve mahkum olabilme tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını bilmelisin.
    sana öğretilen her şeyin,
    kendini feda etmen için öğretildiği bilmelisin… ve benim kadar bencil olsaydın,
    hayatını, sadece özgürlüğünün bi gram bile kısıtlanmaması için feda etmen
    gerektiğini bilirdin.
    kaybedecek hiçbir şeyi
    olmayan insanlardan sistemin korktuğunu biliyor musun?
    ölümden korkmayan
    insanlardan sistemin korktuğunu..
    öldükten sonra bir
    hayata inanmayan insanlardan korktuğunu…
    ölmeden önceki
    hayatını, sadece ‘kendi’ inançları doğrultusunda yaşamak isteyen insanlardan
    korktuğunu…
    boyalı basının, asla
    görmemenizin istendiği şeylerin önünde, bir set oluşturmakla görevlendirildiğini…
    bildiğin her şeyin,
    sana neden öğretildiğinin farkına varman gerekiyor.
    sen bir kuklasın.
    yaşamıyor, yaşatılıyorsun..
    boyalı basın, göz
    boyar..
    hayata siyah-beyaz
    olarak bakmayı öğrenmelisin. onlar beyaz bayrak çekip, teslim almışlar
    fikirlerimizi, siyah bir bayrak ile isyanı simgelediğimizi bil.. ve şimdi siyah-beyaz
    ve kayıt dışı bir yayını okumaya başla. sessiz-sakin-içinden.. şimdilik içinden.
    ama bu fanzin ikimiz
    arasında bir sır olarak kalmamalı. kulaktan kulağa oynamamalıyız.. avazın
    çıktığı kadar bağır!

    1kasım2007
  • başlıksız1876

    başlıksız1876
    1.
    eskisi gibi yazamıyorum artık. daha az acı
    çekiyorum. daha az hissediyorum. bir şeyler hissetmeye bile zaman bulamıyorum.
    kitap okumaya. müzik dinlemeye. insanlarla konuşmaya -her ne kadar bu sonuncusu
    gereksiz bir aktivite olsa da.
    beynimin içinin çürüdüğünü hissediyorum
    çoğu zaman. gözlerimin çürüdüğünü. midemin. akciğerimin. çürüklük hissi.
    “iş göremez” raporu almalıyım. “bozuk” raporu. “tamiri
    mümkün değil” raporu. iade etmeliler beni. geldiğim yere. her nereden
    geldiysem. bunu da bilmiyorum. ama üretim yerime iade edilmeli ve parçalanmalıyım
    bana sorarsanız. işe yarar bir parçam kaldığını sanmıyorum içimde, ama yedek
    parça olarak kullanılabilir belki, eğer varsa sağlam tarafım. geri kalan
    kısımlarım çöpe gitmeli. hurdacılar bu işi görebilir. insan hurdacısı var mı
    aranızda?
    evet evet, saçmaladığımı düşünüyorsunuz.
    itiraz etmeyeceğim. hareket edicek gücü bulamıyorum kendimde. tepki vericek
    gücü. donuğum artık. insanlar sorular soruyor. aptal aptal suratlarına bakıyorum.
    deli olduğumu düşünüyor olabilirler. tam bir geri zekâlı. idiot.
    ve şu ofisten
    çıkınca, hemen kapının önünde biri üzerime silahı doğrultsa, refleks vari bir
    tepki bile veremeyecek kadar yorgunum artık. “heey deprem oluyor”
    dese biri. “bomba var kaçın” dese. b52’ler geziyor tepemizde dese.
    içimden hiçbir şey gelmiyor yaşama devam etmek için. rutine bağladım her şeyi.
    otomatik pilot. talimatı verdim ona. o kim? bir program. ikinci ruh. adına
    girdap diyor olabilirler. ya da girdap benimdir. o ise girdapoz. girdapalas da
    olabilir. girdapır da fena fikir değil. ki bana kalırsa ve mademki g harfi ile
    başlıyor sıfatlarım, göt diyebiliriz. tam bir göt gibi davranıyorum çoğu zaman.
    bencilce. ama bunu bir tek ben söylüyorum. herkes ne kadar harikulade olduğumu
    söylüyor. değilim diyorum. ottan boktan bir adamım ben. ve salağım. ikinci bi
    kişi var sadece içimde. hırslı, azimli, kararlı, dünyayı sikicek yakında. ama o
    bir otomatik pilot. sürekli kapışıyorum onunla. şu an kendisinden habersiz
    yazıyorum bu yazıyı, kontrolü ele geçirirse, yazıyı silip çöp kutusuna
    gönderebilir. çünkü mükemmel yazmak istiyor. ve bu boktan bir yazı. eğer o fark
    etmeden bu yazıyı bitirir de birine gönderebilirsem okuyabilirsiniz. ancak yine
    silicektir. utanır çünkü. aptalca gelicektir. ve o haklı olmalı. bana da
    aptalca geliyor.
    şizofreni tanısı..
    hayır demiştim, abartıyorsunuz. “yanlış anladınız” dediler, “bu haplara devam
    edip, bu kadar az uyursanız sonucu oraya varıcak” dediler. iki tane psikolog
    dedi bunları. bir psikoz geçirdiğim söylendi. o günlerde de, başka bir şeye
    dalmıştım. başka bir proje. ve sonra insanlar delirdiğimi söyledi.
    inandıramadım kimseyi deli olmadığıma. sonra gerçekten delirdim. çünkü dayanamıyordum.
    tek bir kişi göremiyordum çevremde.. kimse yanımda değildi. kimse arkamda değildi.
    ve umudum tükeniyordu. okula gitmiyordum. işe gitmiyordum. içiyor ve
    yazıyordum. içiyor ve planlıyordum. amına koyucaktım dünyanın.. düzenini
    değiştiricektim. yeni bir yaşam formu icat ettim. yeni bir dünya.. 506 sayfa
    sürdü yazı. sonra ona şekiller yaptım. el çizimleri. krokiler. sonra birkaç
    kısa tarihsel analiz yaptım. niçin bu durumda olduğumuzla ilgili. yakın çevrem
    bunu fark ettiğinde beni denetim altında tuttu. delirdiğim söylendi.
    kimse bana
    inanmıyordu. ben kimseye inanmıyordum. sıkılmıştım. ya istediğim gibi yaşayacak
    ya da intihar edicektim. çalışmak istemiyordum. askere gitmek istemiyordum.
    “pejmürde” yazıldı sonra. çok sevdim onu. neyse, başaramadım. kafa
    tutamadım sisteme. tek başımaydım. ve yaşamak için ödenmesi gereken bedelleri
    ödemezseniz, açlıktan ölürdünüz. ya da sizi deli diye kapatırlardı bir hücreye.
    ve eve geri döndüm. ekonomik olarak aileme bağımlı değildim tam olarak, ama
    kalıcak yer, ısınma, barınma ve gıda. bunları ailem karşılıyordu. ve onlardan
    para istemiyordum, bilirsiniz, harçlık türevi, çocuğa verilen. onlarda da yoktu
    çünkü. babam günde 13 saat çalışıyordu, pazar dahil, ve hastaydı. 64 yaşındaydı,
    çalışıyordu. 21 yaşındaydım, ölmek istiyordum.
    sonra, dediğim gibi,
    daha fazla alkol aldım. bir tür geçiştirme süreciydi bu. acıyı geçiştirme.
    hayatta kalma. yaşam savaşı. ayık olunca intihar etme güdüsü bastırıyordu. ben
    de ölmemek için sarhoş kalıyordum. bira-votka. şarap. bu esnada okula gidip
    geliyor ama derse girmiyordum. kitap okumuyor, televizyon izlemiyor, dünya ile ilgilenmiyordum.
    müzik dinliyordum sürekli. bana ilham veren güçlü sesler. dünya ile alakamı
    kesmiştim. ben bir şeye inanıyordum. ve kimse bana inanmıyordu.
    aptalca bir yaşam
    tarzı edinmişti insanlar. çalışmak. boktan işler. sigortalı olmak. emeklilik.
    bankalar. okullar. devletler. oy vermek. demokrasi. ekonomi. silahlar. aşk.
    evlilik. çocuk. din. boktandı hepsi. yalandı. birilerinin bizi düdüklemek için
    kurdukları bir mekanizmaydı. biz de gözleri bağlı kölelerdik. hayır demiştim.
    ve hayatta kalmaya çalıştım. sonra noldu bilmiyorum. uyuşturucu maddeler bir
    şekilde beni delirtti. ve bir psikoza girdim. ciddi bir psikolojik hastalık
    geçirdim. ne olduğunu bilmiyorum. merak da etmiyorum. ama iyileştirdiler beni.
    hapla ve muskayla. bir ay sürede ayıldım. sanrılar azaldı. zihin açıldı. ve
    okula başladım. ve kitap okumaya. ve tv izlemeye. ve insanlarla gezip tozmaya.
    içimden bir şeyi
    çıkardıklarını düşünüyordum. şeytanı olabilir. ya da tanrıyı. bir şeyi
    çıkardılar. ve ben normal oldum. okulu bitiricek, işe giricek, askere gidicektim.
    2.
    özür dilerim. patronumun kızına yemek
    hazırlamak için yazıya ara vermek zorunda kaldım. ve şimdi nerde kalmıştım ne
    anlatıyordum hatırlamıyorum. her şey karıştı. ve toparlayamayacağım, üzgünüm.
    şu an bu yazıyı yazdığım yer bir iş yeri. evden bozma bir ofis. iki oda bir
    salon bir mutfak. hemen karşımızda ise bir depo var. ve evet, kötü müzik. akıp
    duruyor. bitti

    5.eylül.2007
  • iş yeri düşleri

    insanlar
    sorup duruyor
    neden
    hiç konuşmuyorsun diye
    neden
    hep susup kalıyorsun
    tepkisizsin
    her şeye karşı
    durgunsun
    ve
    donuk
    güler
    gibi yapıyorsun daima diyor
    ama
    ben anlıyorum
    aslında
    hiçte komik gelmediğini sana
    söylediklerimiz
    ya da
    olayların
    işleyiş tarzının
    ve
    çok ender gördüm senin
    içten
    bir şekilde gülümseyişini
    ve
    ters giden her şeye karşı
    nasıl
    da çıkmaya çalıştığını
    düştüğün
    o lanet bok çukurundan
    boş
    ver diyorum ona
    düşünmeyeceğiz
    düşünmek
    zorunda değiliz
    alışmak
    gerek
    tek
    zorunluluğumuz bu diyorum
    alışmak
    değişmeyecek
    çünkü
    asla
    değişmedi
    bi
    gram bile değişmedi
    ademden
    beri değişmedi
    içmek
    gerek
    ölene
    dek
    ve
    dolduruyoruz bardakları yeniden
    bira
    votka
    ve
    sabaha karşı
    o
    sızmışken
    ben
    içmeye devam ediyorum
    ve
    sonra
    hastane
    üç
    ya da
    dördüncü
    olmalı bu
    ama
    her
    neyse
    bu
    kadarı yeterli
    işime
    dönmeliyim
    boktan
    işime
    yazarak
    zaman kaybediyorum

    12 mayıs 2007
  • yeni metin belgesi

    yeni metin belgesi
    buradayım. bu odanın içinde.
    günlerdir sokağa çıkmadım sayılır, gerçek anlamda çıkmadım. bekliyorum.
    başım ağrıyor şu an.
    dayanılabilecek bir ağrı değil, ama seviyorum başımın ağrımasını, düşünmemi
    engelliyor. ya da ruhuma batan şeyleri hissetmemi. mide ağrım da aynı şekilde.
    ve bitmek bilmeyen akciğer ağrılarım. tat aldığım söylenemez, ama seviyorum.
    mazoşist değilim yani, böyle bi zevk alma içgüdüsüyle sevmiyorum kendime
    yaşattığım fiziksel acıları. ama bu da bir tür uyuşturucu işte, tıpkı bir
    zamanlar sizlere bahsettiğim jilet gibi.
    hiç bi yerimi kesmedim bugüne
    kadar. ama sol kolu baştan aşağı jilet izi olan bi hatun gördüm, nerdeyse.
    “nerdeyse” derken, nerede olduğunu sormuyorum, nerdeyse gördüm sayılır demeye
    çalışıyorum. ama türkçem zayıf, ifade etme yeteneğim zayıf, ve ben de zayıfım.
    öksürüyorum durmadan. insanlar çok fazla sigara içmememi, alkol kullanmamamı,
    ve yaşama biraz daha asılmamı falan söyleyip duruyorlar. istemiyorum yaşama
    asılmak falan, her öksürdüğümde sızlayan sol akciğerimi seviyorum ben, onunla
    birlikte yaşamaya alıştım, ve o benden nefret ediyor olmalı. günde 3 paket
    sigara içen her insandan, sahip olduğu akciğeri nefret ediyor olmalı yani.
    aslına bakarsanız, sigara yerine
    alkolü deneyerek midemin de ağzına sıçabilirim, ve karaciğerimin, ya da hem
    cigara hem hap alarak, eskiden olduğu gibi toplu katliam gerçekleştirebilirim
    bedenim de, eskiden olduğu gibi bu sigara alkol cigara hap dörtlüsüne toz
    amfetamini de katarak, daha çabuk ölmeye çalışabilirim. ama ölmeye çalışmıyorum
    ben, hayatta kalmaya çalışıyorum, anlayabiliyor musunuz? karışık geliyor
    olabilir, ‘bu saydığın şeyler insanı hayatta tutmaz, öldürür’ gibi bi düşünceye
    sahip olmalısınız siz, o yüzden gidip kendinize aynı fikirde olduğunuz bi yazar
    seçin lütfen. ben kimseyle aynı fikirde değilim, kendimle bile aynı fikirde
    değilim ben, karışığım, her bir zerrem başka bi yöne çekiştirip duruyor beni
    durmadan. biri, “hadi kalk oğlum iş ara” diyor, bir diğeri, “otur oturduğun
    yerde bu odadan dışarı çıkmak yasak sana” diyor. biri, “şu hatunun teklifini
    kabul edip eskişehir’e gitmelisin” diyor, bir diğeri “lan oğlum ısparta’ya
    gitsene, hazır iş veriyor işte sana tip” diyor. biri intihar etmemi söylüyor
    durmadan, bir diğeri bir diğeri bir diğeri…
    çelişkiliyim, öykülerim
    çelişkili, yazdıklarım çelişkili, ama bu konuda yapıcak bir şeyimiz yok.
    ayrıca, beni kurtarmaya falan da çalışmayın artık, kesin bu saçmalığı. sizin,
    benim için yapabileceğiniz bişi yok, hatta benim bile kendim için yapabileceğim
    bişi yok, hatta ve hatta tanrının bile benim için yapabileceği bişi olduğunu
    sanmıyorum. evet, ondan da umudu kestim artık. zaten, yukardan bizi izleyip
    arada bi peygamber gönderip kitap yazmaktan başka bişi yaptığı yok onun da, ki
    onu da yapmayacakmış artık, bırakmış bu zırvalığı, “bu size gönderdiğim son
    peygamber, bu da yazdığım son kitap, ne haliniz varsa görün, ister bana
    uyarsınız isterseniz uymazsınız, benden günah gitti” deyip çekip gitmiş. nereye
    gittiği bilinmiyor ama bi gün gelip kıyameti koparacak galiba. öyle demiş
    yazdığı son kitapta, ben onun sıkı bi okuyucusuydum oysa, yazdığı tüm kitapları
    okudum, çok seviyorum onu, ama henüz pek bişi anlamadım. bi gün anlarım umarım.
    ha bu arada, sizi bi konuda daha
    uyarmak istiyorum, ben gelişigüzel yazıyorum, anlattığım herhangi bişi yok
    yani, takılıyorum öylesine, içten geldiği gibi, ne şekilde gelirse. canım fena
    sıkkın bu aralar, bir de baş ağrısı eklendi her şeyin üzerine, arada bi
    ağrıyor. o da benden sıkılmış olmalı, bedenim bile ruhumdan sıkıldı artık,
    sürekli bi sorun çıkarıyor, ağrılar ağrılar ağrılar.
    bu arada, manik depresif olan
    hatunlar konusunda bi kitap yazmayı düşünüyorum, epey tecrübeliyim bu konuda.
    bi milyar tane manik depresif hatun gördüm, hayır rüyamda değil, gerçekten
    gördüm, sırayla. size hiç, bi hatun telefon açıp “sana deli gibi aşığım adamım”
    dedi mi, ve bu hatunu hiç tanımadığınızı varsayalım, sizi bi yerden keşfediyor,
    yazılarınızı falan okuyor, sonra sizin telefon numaranızı bi şekilde bulup,
    size bunu söylüyor, sonra tanışmak istiyor falan, siz bunun hiç de iyi bi fikir
    olmadığını söylemeye çalışırken; o, sizi duymuyormuş gibi, nerde olduğunuzu
    sorup, sonra ağlamaya başlıyor. bugüne kadar tam bi milyar tane ağlayan hatun
    gördüm, içim paramparça onlar ağlarken. yine de onlara güvenmiyorum, sizi çok
    çabuk tuzağa düşürüp, ertesi gün çekip gidebilirler, ve yaparlar bunu, emin
    olun yaparlar, erkekler de bunu yapar. arada bir fark yok ve seksist değilim ve
    ben hiç manik depresif erkek görmemiş olsam da, en azından şimdiye kadar,
    onlara da güvenmiyorum.
    hayır, manik depresiflikle güven
    arasında bi koordinasyon oluşturmuyoruz burada tatlım. sadece, size tavsiyem,
    lütfen benden uzak durun, ben sizi zaten tanımıyorum, sizin de beni tanımak
    isteme fikriniz çok itici geliyor bana, defolup gidin, anlatabiliyor muyum? tam
    olarak bu! sıkıldım artık.
    e-posta adresim yok, msn’im yok,
    telefon mu, o da ne demek? ha evet, bende var bi tane, numaramı söyler miyim
    sana? söylerim tabii, ama kapalı o alet, neden mi kapalı? bilmiyorum, manik depresif
    bi telefona sahibim, yani ilk aldığımda böyle değildi elbet, ama uzun bi
    süredir böyle, kendi kendine kapanıyor, ve ben de fark edemiyorum kapandığını,
    onun başında nöbet tutamam ya. bu terörist devlet için on sekiz bin sekiz yüz
    seksen altı saat nöbet tuttum zaten boktan bi cezaevinde. ayrıca beni
    aradığında muhtemelen telefonum yüzüne kapanacaktır, hayır ben neden böyle bişi
    yapayım güzelim, o kendi kendine kapanıyor ben biriyle konuşurken daima. biraz
    kıskanç bi telefonum var, ben biriyle konuşurken pat kapanıyor, kimseyle
    görüşmemi istemiyor benim. ne? tamir mi ettirmeliyim? hayır, seviyorum
    telefonumu, tüm eşyalarımı seviyorum, örneğin şu an üzerimde olan ve üzerindeki
    sigara yanıkları ile beni epey sevimli gösterdiğini düşündüğüm kazağımı da seviyorum.
    annem, sürekli olarak bana “yeni
    bi kazak alalım sana” diyor, ben de “bu var ya diyorum, bu var, diğeri var,
    yetiyor bana, ne kazağı?” kızıyor ve sonra diğer odaya gidip ağlıyor, iki
    dakika sonra hemen gülmeye başlıyor ama, hemen onu güldürmeyi başarıyorum. çok
    kırılgan bir annem var ve çok hassas davranıyorum bu yüzden ona karşı, -evet
    annem de manik depresif, doğru bildiniz, ama ona ölümüne güveniyorum işte.
    sonra sonra, bi gün amanda
    palmer’in benimle bi gece geçireceğini, sonra bana aşık olup o baterist
    heriften ayrılacağını, dresden dolls’u da imha edip, benimle bi grup yapacağını
    hayal ediyorum. grup seks falan değil yahu, ne alakası var, grup kuracağını
    demek istedim. ben alkışla tempo tutarım, o da piyano çalıp şarkı söyler. zaten
    alkış dışında çalabildiğim başka bir müzik aleti yok, ha bi de kendi aletim
    var, haklısın julia, aşk yokken hiçbir halta yaramıyor ama o, defolup gider
    misin lütfen? alkış, bir müzik aleti değil mi? iyi de sana ne bundan, ben
    seninle konuşmuyorum bile. bir saniye, telefonum çalıyor, uyanmalıyım, daha
    sonra gene rüyama girer misin julia, pekala teşekkür ederim. telefon çalıyor,
    uyanıp telefonuma bakmam gerekiyor, çünkü çok ısrarla çalıyor telefon. hemen
    gelicem, telefonla konuşup uyumaya devam edicem hemen, seni bekliyorum, lütfen
    rüyama gene gir.
    beni aradığında ve
    telefon zangır zangır
    titrediğinde uyuyordum güzelim
    hayır yalan söylemiyorum
    sana neden yalan söyleyecekmişim
    ki?
    hem sana ne zaman yalan
    söylemişim ki şimdi söyleyeyim?
    hem ben nerden bilebilirim ki
    senin aradığını?
    hem neden sen arıyorsun diye
    açmamazlık yapayım söyler misin?
    evet numara gözüküyordu da ev
    numaran ben de yok ki
    bristol’un telefon kodunu ben
    nerden bileyim?
    sen olduğunu nasıl tahmin etmiş
    olabilirim?
    yine kafan kıyak
    evet kıyak ve
    etrafında sataşabileceğin
    senin mırın gırınlarını
    dinleyecek
    kimsen yok öyle değil mi?
    hayır çaldığında uyuyordum dedim
    sana
    hem neden sürekli sabahları
    arıyorsun beni söyler misin?
    uyandırana kadar çaldırmak
    zorunda mısın?
    sabahları sinirli olduğumu
    biliyorsun
    bu benim sorunum haklısın
    ama şu var ki
    sen de benim bi sorunumsun
    ama sadece sen benim bi
    sorunumsun
    senin sorunların benim sorunum
    değil
    dinlemek istemiyorum artık
    yoruldum evet
    beraber yaşamak mı?
    benim ne işim var orada söyler
    misin?
    nasıl yaşayabilirim orada
    senin paranı istemiyorum
    bir daha olmaz
    bak bunu daha da
    dramatikleştirmeyelim olur mu?
    ve bu da diğer her şey gibi can
    sıkıcı gerçeklerimizden biri
    bi sigara yakmalıyım bekle bi
    saniye
    ağlamayı kes artık canım acıyor
    lütfen bak ben acıya
    dayanamıyorum tamam mı?
    ve bunu çok iyi biliyor olmalısın
    hayır sen beni dinle
    numara yapmadığını ben de
    biliyorum
    sen ağlarken neler yapıyordum
    hatırlasana
    evet o jilet numarası mesela
    seni güldürmüştüm ama ciddiydim
    ben
    kesicektim evet, ne kadar deli
    olduğumu biliyor olmalısın
    evet sadece kötüyken beni
    arıyorsun derken ciddiydim
    bu konuda da ciddiyim
    kulpçu dükkanıyım ya ben.
    ve telefon yüzüme kapanır.
    benimse, rüyamdaki julia tamamen çıkar aklımdan. ama bakın, size daha önce de
    söyledim ben, bir müptelanın gücünü hafife almamanız gerekiyor, az kaldı. çok
    az. neden mi bahsediyorum? yine aynı konu işte, gidip neden bahsettiğini
    anladığınız biriyle takılın. benden uzak durun, uzak uzak uzak. olabildiğince
    uzak… çünkü hiçbirinize güvenmiyorum! tam olarak mesele bu, ve sizin o
    harikulade emiş gücünüzle falan da ilgili değilim. eğer canım birini becermek isterse, bunun için üstüne para
    bile alabilirim, merak etmeyin, ki becermek değil sevişmek derim bunun adına
    üstelik. hayır, sevgili olmak falan da istemiyorum. tamam size fanzin
    verebilirim, ama hepsi bu, anlıyor musunuz, size verebileceğim her şey bu
    kadar, sınırlı. küstahım evet, ama seviyorum bunu. sizi de seviyorum. evet.
    öyle olmalı. telefon? “telefon teminki konuşmanda neden kapanmadı” demek
    istiyorsunuz değil mi? yalancının tekiyim, telefonum hakkında da size yalan
    söylüyor olmalıyım. yo hayır, bu kez yalan söylemek istemiyor canım, o alet
    gerçekten kapanması gereken konuşmalarda kapanmaz.
    başım ağrıyor evet, gitmeliyim,
    bu boka sonra devam ederiz.  bi sigara
    falan için siz de, kullanmıyorsanız da hemen başlayın bence. çok ciddiyim,
    alkole de başlayın, hemen, derhal, benim gibi okuldan atılın, ekonomiyi
    işsizlik sayısını arttırarak baltalayabileceğinizi düşünün benim gibi, ve büyük
    hayaller kurmayın, hatta hayal bile kurmayın, siktir edin hayal kurmayı, hayatı
    yaşayın yeter. para biriktirmeyin gelecek için, gelecek için plan da yapmayın,
    aynen benim yaptığımı yapın, her konu da. belki bu sizi kurtarır, bu şekilde
    aradığınız huzur ve mutluluğa erersiniz belki. bu arada söylemeyi unuttum,
    lütfen bir daha bana “seni kurtarabilirim” gibi bir cümle kurmayın,
    “yayınlanmana yardımcı olabilirim” gibi bir cümle de kurmayın, bu gerçek,
    gerçekten yayınlanmak için taviz vermeyeceğim. şimdi defolup gidin hadi. yapmam
    gereken işler var. bi saniye, size ev ödevi veriyorum, sigaraya başlayın,  bir sonraki vaazımda hepinizi sigara içerken
    görmek istiyorum, ben bırakamıyorum çünkü… dağılabilirsiniz.
    13nisan2007
  • uçan balon

    -uçan balon-
    1.
    “beni it” diyordu mary, “hadi” diyordu, “başarabilirsin, it beni, öldür, lütfen öldür, lütfen, at şu otobana beni, yalvarıyorum sana, bir araba çarpacaktır mutlaka, hadi, yap şu boku”

    otobanda falan değildik oysa, evdeydik, ağlıyordu mary, aşırı şekilde uyuşturucu ve alkol ile yüklü beyni, algı dünyasını kaydırmıştı. ve bizleri görmüyordu, bir yastığa sarılmış, koltukta oturuyor ve karşısında biri varmışçasına konuşuyordu, boşluğa doğru. onu izliyorduk, napabileceğimizi bilmiyor ve izliyorduk sadece, geçmesini bekliyorduk, kendine gelmesini, “hadi lan” diyordu, “itsene”

    2.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary.. kimse ne kadar içerde olduğumuzu görmüyor, ne kadar derinde olduğumuzu, bir şeyler sallayıp duruyorlar yine, oy veriyorlar, bir şeyler değişecek çünkü, değişecekmiş, değiştireceklermiş, ve sonrasında sonuçları bekliyorlar, bir şeyleri değiştirecek birileri, yeni bir yönetici yeni bir hayat verecek bize, bekliyorlar, ve sonuç değişmiyor, hiç değişmedi, âdem’den beri değişmedi, bi gram bile oynamadı terazinin dengesi.. bir illüzyona emanet edilen arzular.. alâeddin’in sihirli lambasını arıyorum ben sadece, hepsi bu

    3.
    uyuşturucuya bulanmış ve uyuşturucuyla bulanmış bir beyin kadar tehlikeli hiç bir şey yoktur, inanın bana. ufak bir tablet her şeyi değiştirir, isa’dan önce isa’dan sonra gibi, milat, hayatınızın miladı. nerede durmanız gerektiğini bilmiyorsanız, dönemeçlerin sonunda sizi neyin beklediğini, ve durmanız gereken noktaları, gördüğünüz levhaların ne anlama geldiğini, bilinç altındaki/dışındaki hangi kapının nereye çıktığını, bilmiyorsanız, sonrasında o sizin dünyanızı değiştirmekle kalmayıp, o dünyaya bir çok sınır çizgisi koyacaktır. başlangıçta, bu dünyanın oluşturduğu sınır çizgileri kalkacak, sonrasında oluşan yeni özgürlük alanında yeni sınırlar belirlenecektir. iğne zamanları

    4.
    aferin kullandığını öğreniyorum bir şekilde, seviyorum herifi, ve “daha ileri gitme” diyorum ona, “nasıl kullanacağını bile bilmiyorsun” diyorum, “benim yıllarım geçti o şekilde” diyorum, “biraz kulak as bana” diyorum, “midenin ve beynin amına koyacaksın en sonunda, daha ileri gitme”

    dinlemiyor beni tom, hoşuna gittiğini söylüyor bu hayatın, bir adım ileriyi görüyor, sonra bir adım daha, sonra kollarda iğne izlerini görüyorum, aradan sadece 6 ay geçmiş oluyor, ve sonra bir 3 ay daha, ben askere gidiyorum, sonra bir 15 ay daha geçiyor, geri dönüyorum, “tom’a” noldu diyorum, “uzaklara uçtu” diyorlar, anlıyorum meseleyi, istanbul’daydı diyorlar, sonra haberini aldık. bu işler böyle yürüyor, kendinizi kontrol edemiyorsanız, o sizi hiç kontrol edemez.

    5.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary. kimse ne kadar içeri girdiğimizi görmüyor, bu dünyanın bize borcu var mary. tanrı da bize bir özür borçlu.

    6.
    “bugünkü gençlerin en büyük sorunu: uyuşturucu” yazıyor eski bir gazetede, şirketteyim, paspas çekiyorum odalara, daha sonra kuruyana kadar batmasın diye gazete kağıdı koyucam yere, ve eski bir gazetede dikkatimi çekiyor bu başlık, okuyorum, nedenler, ailevi nedenler, arkadaş ortamları, cahillik, özenmek. büyük bir palavra dönüyor burada! tamam mı? bir gram acid için yapamayacağın hiçbir şey kalmadığında, o zaman tekrar görüşelim bu meseleyi, olur mu çok saygı değer köşe yazarı, -burnundan bir kar tanesi bile geçmeden yazdığın metinler hakkında- o zaman tekrar görüşelim

    7.
    “ben bir balonum” diyor mary, yanaklarını şişiriyor önce, nefesini tutup içinde, ve sonra gözleri gülümsüyor, bana bakıyor ve “ben bir balonum” diyor, “uçan balonum ben”, sonra tekrar nefesini tutuyor ve şişiriyor yanaklarını, kendini balon zannediyor, tamamen bilinçaltı, uçmak istiyor çünkü.

    hatırlıyorum. birkaç gün önce. gökyüzünde kaybolan bir balonu izliyoruz. balon istiyor öncelikle benden, uçan bir balon, “tamam” diyorum, “alıcam”, çocuk gibi seviniyor, “onu gökyüzüne bırakıp izlemek istiyorum” diyor, öyle yapıyoruz, kordonda, çimlerde, gündüz, bırakıyoruz balonu, havalanıyor, “nereye gidiyor sence” diyor, “bilmiyorum tatlım” diyorum, “uzaklara gidiyor”

    “ben de uçan balon olmak istiyorum” diyor bana, “nereye gittiğini bilmiyor” diyor, “ne güzel! uçuyor. ve sonra gözden kaybolacak. ne güzel! ve sonra patlayacak.. ne güzel! kimse görmeyecek patladığını ama, herkes yükselip kaybolduğunu sanacak, uzaklara, çok uzaklara uçtuğunu.. kimse bilmeyecek yok olduğunu, patladığını, havasının onu sonsuza dek taşımaya yetmediğini, öldüğünü bilmeyecek kimse, herkes uzaklara uçtu diyecek. öldüğümü bilmiyor kimse, biz çoktan öldük ve kimse görmüyor”

    ona bakıyorum sadece, çok mutlu balonu uçtuğu için, ve kafasını gökyüzünde kaybolan balondan bana çeviriyor, gözlerime bakıyor kaygıyla “ne durumda” diyor çantamdaki tabletleri işaret ederek
    “iki gün idare eder bizi” diyorum
    “ya para”
    “kalmadı”
    “yarın gene tezgah açacaz o zaman, bu gece bi kaç yeni kolye yapayım ben, boncuk var mı evde?”
    “yürütürüz dönüşte”
    “boncukçu açık mıdır? bugün pazar”
    “açıyorlar onlar pazarları da”
    “peki”

    8.
    ne yapılabilir? hadi onlara yardımcı olalım. ne yapabiliriz? öyle diyor adam, çözüm önerisi sunmaya çalışıyor falan, çözmeye, yok etmeye bu illeti, illet diyor, uyuşturucu illeti, gençlerimizi koruyalım, hadi, öncelikle aileler çocuklarına arkadaş gibi olmalı diyor, sonra da toplum olarak uyuşturucu satan insanları gördüğümüzde, duyduğumuzda polise bildirmeliymişiz.

    uzaktan taş atmanın anlamı yok çok saygıdeğer joe, bak sana ne anlatıcam:

    3 yıl önceydi, fena halde harman kalmıştım ve 24 saat devriye gezilen bir noktadan karşılayabilirdim sadece ihtiyacım olanı, ve gittim elemana, “hacı naber” dedim, “eyvallah baba” dedi, “zarbolar etrafta, dikkatli ol dönüşte”
    “pekala” dedim
    “sana bişi olmaz da paranı alırlar baba” dedi “ve malını”
    “anladım. el mahkum göt gardiyan durumu desene”
    “aynen öyle baba”

    parayı verdim, ufak bir poşet aldım, attım cebime, cebim delik ve pantolonun altındaki şortun cebine girdi zabazingo. sonra geri dönüş yolculuğu, üç üniforma, köşeye çektiler, “seni gördük” dediler, “üzerinde ne olduğunu biliyoruz” dediler, “nası ya” dedim
    “onu bize vereceksin” dendi.

    açık açık konuşuyorlardı, çünkü tüm güç onlardaydı, eğer insanlara taşıyamayacağı sorumluluk ve görevler verip üzerlerini de epey yüksek yetkilerle donatırsanız, hiçbir şeyi çözümleyemezsiniz, bu da öyle bir şeydi işte.

    “tamam” dedim, “ama sorun ney? çakozlayamadım da mevzuyu”,
    “cebinde ne olduğunu biliyoruz evlat” dedi, “bizi zorlama”

    sonra üstüm arandı, -arama kararı olmadan ceplerinize elllerini sokamazlar- sonra bulunamadı, ama ben çıkarıp vermek zorunda kaldım, mecburdum. her konuda sınırsız mecburiyetlerle donatılmışız yarattığımız yaşam tarzında, ve hepimiz nefret ediyoruz bunlardan, yaşamak için gerekli zorunluluklar, faturalar, “hadi faturanızı sizin yerinize bankanız ödesin” otomatik ödeme talimatı, yakın bir zamanda otomatik oy verme talimatı da icat edilecek, çünkü hiç kimse fatura kuyruğunda beklemek istemediği gibi, hiç kimse oy vermek de istemiyor artık. oy verenlerle vermeyenlerin oranı neden gözümüzün içine sokulmuyor, toplam oy oranı, oy vermeme oranı, gözümün içine sokulmalı bence tüm bunlar, sonra birde uyuşturucu kullanma ve kullanmama oranları, her neyse, verdim üç üniformaya dalgayı, onlar da geri dönüp benim zavallı kanalıma geri sattılar, bu işler böyle yürüyor, her işte bir pislik dönüyor, (sonradan edit: izlediğiniz çukur salak bir kurmaca senaryo-gerçek çukurlarda çocukluğum geçti, görüyoruz algı karartma gecelerini) ve daha önce de dediğim gibi, en son kimin üzerine bulaştı ise pislik, o çekiyor tüm cezayı. aradaki tüm kurumlar ak. o yüzden, uyuşturucu, sizin tabirinize göre, gençler arasında hızla yayılan bir hastalık falan değil, sizin yarattığınız boktan dünyanızdan uzaklaşmak için bir araç, hepsi bu, ve sınır çizgilerini göremeyenlerin geriye dönemediği bir yol, kabul ediyorum, ama “uyuşturucuya hayır” demektense, “uyuşturucu sayesinde kaçılabilen dünyaya hayır” denmeli bence, içinde bulunduğumuz bu dünyaya yani, bu daha iyi bir tespit, o zaman uyuşturucuyu yok etme savaşında bizim gibiler de size yardımcı olacaktır, çünkü memnun değiliz bizler de..
    nedenler. başlama nedenlerine dair tespitleriniz yanlış, çekim gücü yanlış, belirlenen faktörler yanlış, bu kadar

    9.
    “mary” diyorum
    “hııı” diyor, kafasını kaldıramıyor
    “mary”
    “hıı”

    sonra onu yatağa taşıyor ve üzerini örtüyorum. o durumdaki bir hatuna dilediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, mary bana güvendiği için bir tek benimle uyuşturucu kullanıyor, beni kaybedince bırakırmış kullanmayı, eğer ben bir gün onu terk eder veya ölürsem o da artık hap atmazmış, tek suçlu oluyorum, kendini yok etmeye devam etmesinin tek nedeni benim, gülüyor sonra, yaşama devam etmesinin tek nedeni olduğumu biliyorum, bu işin kesin çözüm yöntemini kullanıp intihar etmemesinin tek nedeni olduğumu. üst dünyada yaşama devam etmenin tek yolu, kendinize bir yada birkaç suç ortağı edinmektir

    10.
    herkes bir şeyler hakkında atıp duruyor yine mary, hem de herkes, biz de dahil herkez.. (evet biliyorum, “herkes” ve “herkez” kelimelerinden hangisinin yazımının doğru olduğunu, kıllık yapmak için peşöpeşe iki kez farklı şekilde yazdım, resmin bütününü küçük detaylarda aramaya devam edin ama siz yine de)

    11.
    uyuşturucuya karşı olanlar bir tarafta saf tutmuşlar, yanlış noktalardan saldırıyorlar, kendilerine iyi bir imaj oluşturmaya çalışıyorlar, yardımsever insanlar bunlar, öyle olmalılar, sadece neye karşı olduklarının farkında bile değiller, hepsi bu. kendinize tanımadığınız bir düşman edinmeyin, yanlış kişileri öldürebilirsiniz. bir de, hayatlarında, örneğin deniz kenarında güneşlenirken yanlışlıkla bile olsa burunlarından iki gram kum tanesi kaçmamış olanlar var, övünen kesim, kullanıyoruz diye övünen kesim, asıl tehlikede olanlar onlar, biz değiliz. bu övünme, bir süre sonra denemeye, üçüncü aşamada ise iğne izlerine dönüşüyor. biz, burada, neyi nasıl yapmamız gerektiğini biliyoruz, ne zaman kaçmamız gerektiğini, nerede duracağımızı, hangi yöne ve ne zaman koşulacağını. o yüzden, bize yanaşmayın. o sizin yaşama savaşınız, bu da bizim

    mary bir uçan balon, ben de uçan balonunun ipinden sımsıkı tutan çocuğum, anlaştık mı? bize bir şey olmayacak!

    18.mart.2007

  • fondip hayat..

    fondip
    hayat..
    paketimden bir sigara çıkarıyor, ve
    ateşliyorum, ve hiç ağzımdan çıkarmadan, yani dumanını hiç dışarı vermeden,
    içime ne kadar çekebilirim diye deniyorum, sigaranın yarısına kadar gelmişken
    bi öksürük ile beraber dumanlar özgür kalıyor, öksürüyor ve tükürüyorum,
    gülüyorum bir de. diyorum ki: “bi gün sigaraya fondip yapıcam, ciğerlerimi
    sikmek hoşuma gidiyor”
    “kes şu saçmalığı” diyor doktor
    “hala hayattayız” diyorum ona “bu güzel mi?”
    “neden burada olduğunu biliyor musun?”
    diyor
    “bi deneme daha yapmama izin ver” diyorum
    ve bir sigara daha çıkartıyorum paketten, ateşliyorum onu
    “şu saçmalığa bir son vermelisin” diyor
    doktor
    “yazabilir miyim” diyorum “size bütün
    olanları yazayım, bana bi kalem ve kâğıt verin, bi kâğıt değil, hayır, bir
    defter”
    “tamam olur” diyor doktorum, ve bende
    yazmaya başlıyorum.. paketimden bir sigara çıkarıyor, ve ateşliyorum onu..
    pekala.. bu saçmalığa bir son verip,
    doktoruma ve size neler olduğunu anlatıcam.. şu an bir akıl hastanesindeyim,
    lanet olası birkaç “normal” insan, beni buraya kapattı, evet, pekâlâ, tam
    olarak zamanını hatırlamıyorum, ama bir gün, evden çıktım ve otobüs durağına
    doğru yürümeye başladım, bi sigara yaktım, yol üzerinden bir bakkala uğradım ve
    şarap sordum, bi kaç şey gösterdi, tanımadığım markalar, “şirince veya horoz
    karası var mı?” dedim, “yok” dedi, “tamam o halde” dedim “kalsın”. ve çıktım
    bakkaldan, durağa geldim, durdum, bekliyordum, bi sigara yaktım, önceki biter
    bitmez bi tane daha.. sonra başım dönmeye başladı, 2 gündür uyumuyordum, uyuyamıyordum,
    ve başım dönüyordu ve sigara bitince bi tane daha yakmayı tasarladım kafamda,
    ama gücüm yoktu, başım dönüyordu, etrafım karardı, karardı, karardı, ve sonra
    kendimi yerde buldum, bi anda, pat diye düştüm, nasıl oldu bilmiyorum, arada
    bir yerde film koptu, bi an ayaktaydım, bi an yerde, arada noldu veya ne kadar
    zaman geçti bilmiyorum, hayatımın kesintiye uğradığı ve kendimi ansızın nasıl
    geldiğimi bilmediğim zamanlarda ve mekanlarda bulabiliyorum, ve arada ne kadar
    zaman geçtiğini veya o esnada neler olduğunu hatırlamıyorum, buna benziyordu,
    ama sadece düşmüştüm. çenem yarılmış, bi adam gelip kolumdan tuttu ve kaldırıma
    oturmama yardımcı oldu. etrafıma bi çok kişi toplandı, “noldu”, “nasılsın”,
    “iyi misin”, “daha önce hiç oldu mu bu” gibi bi ton şey soruyorlardı,
    kalabalıktan nefret ederim, bunu biliyorsunuz zaten, ama meraklı kalabalıktan
    iki kat nefret ederim, “kesin be şunu” diye bağırdım o şokla, ve sustular, beni
    yerden kaldıran adam bi pet şişe verdi, su, o su nasıl geldi hatırlamıyorum,
    arkamda bakkal vardı, kim ne zaman nasıl aldı, görmedim, bilmiyorum, çenem
    kanıyordu, elime kan bulaşmıştı, “hey”, dedim, “bir şeyim yok, evim yakında,
    gidebilirim”
    “eczaneye gidelim bi abim” dedi adam
    “ne eczanesi” dedim “ciddi bir şey yok”
    hala başım dönüyordu, dönen şey başım
    değildi aslında, dünya gözlerimin etrafında bir ileri bir geri gidiyordu. bakın
    aklıma ne geldi, siz hiç zamanda slalom yaptınız mı, kayak gibi, slalom,
    zamanda, bir ileri bir geri, bi geçmiş bi gelecek, ama asla şimdiki zaman
    değil, şimdiki zamanda yaşayamadığınız bi hayat biçimi, hayaller hayaller
    hayaller, benim öyle bi dönemim oldu, sürekli kokain amfetamin esrar ve alkol
    alıyordum, ve sigara sigara sigara, ve müzik ve müzik ve müzik, ve keder, bol
    acılı keder, heey, bi ketçap reklamı yapıcam, hatun garsona “bol acılı keder”
    diyecek, “ne” diyecek garson, “bol acılı keder de koyun sosise”, sonra başını
    iki yana hızla sallayacak birkaç kez, ve o hüzünlü gözlerini hızla birkaç kez
    açıp kapadıktan sonra, “bol acılı ketçap” diyecek, ne kadar harikuladeyim
    bugün, öyle değil mi? ama işe yaramıyor harikulade olmak, herkes harikulade bi
    herifsin diyor ama bu işe yaramıyor, bana işe yarar bir şeyler söyleyin, öl
    deyin mesela, belki bu işe yarar.. iyice dağıttım konuyu öyle değil mi? biraz
    kurgu yazalım derken içine ettik.. ama siz de, benim geleceğimle ilgili
    kurguladığım şeylerin içine ediyorsunuz, herşey karşılıklı, ödeşiyoruz bu
    şekilde, ne diyordum, yerdeydim, kan vardı, çenemde ve elimde, ve herif, ve
    eczaneye götürdü, buraları hızlı geçmek istiyorum, sonra hastaneye götürüldüm,
    sigortam yoktu, askerden yeni gelmiştim, falan filan falan filan, eczanedeki
    herif yarılmış çenemi ve kanı gördüğü halde ilk sorduğu şey, “sigortan var mı”
    oldu, ve hastanede sigortam olmadığı için 2 saat abimin iş yerinden izin alıp
    para getirmesini bekledim ben, dikiş atmadılar, sigortam yoktu, ve param da
    öyle, “hepinizin amına koyayım” diye bağırmak istedim ama annem vardı yanımda,
    tek başıma olsaydım o hastanenin amına koyacaktım, daha önce bir üniversitede
    öğrenci işlerinin amına koydum birkaç kez, bi kaç kez barlarda, bi kaç kez
    hastanelerde, bi kaç kez orda bi kaç kez burda, deliyim çünkü, aniden sinir
    krizi geçirip sağa sola bağırabiliyorum, ve insanların tek söylediği şey,
    “sarhoş” oluyor, hey hey, bunun sarhoşlukla falan alakası yok, bu doğrudan
    sizinle ilgili, sizin siktiri boktan hayat tarzınızdan dolayı sinir krizi
    geçiriyorum, çünkü o çembere dahil olmak işime gelmiyor, ama çekiyorsunuz,
    kısır döngü, çalış çabala, çalış çabala, sabah yedide kalk, işe git, çalış,
    çabala, hubala hübele.. o da mı ne? çeneme dönelim, eve geldim, dört dikiş 25
    milyon artı kadeve..
    10 gün sonra dikişleri aldırmam
    söylenmişti, ama bi gün dikiş yeri kanadı ve kabuk bağladı ve sakallarım iyice
    uzadı, dikiş görünmüyordu, annemle birlikte sağlık ocağına gittim, bu arada
    annemle birlikte demişken, annem olmasa ölürdüm, bakkola… bakkola ne lan?
    “balkonlu bakkal dükkanı” böyle bişi olabilir ya da yanlış yazdım, evet doğru,
    yanlış yazdım, balkona diyicektim, balkona! balkona çıkınca annem peşimden
    gelip terlik getiriyor, “betona yalınayak basma” der, ve terlikleri giyerim,
    geceleri içip içip sızıp kaldığımda üstümü örter, yemek yemeyi unuttuğum
    zamanlarda bana hatırlatır, yaşamaya ara verdiğimde benim yerime telefona çıkıp
    evde olmadığımı veya kimseyle görüşmek istemediğimi söyler, falan filan falan
    filan, annem benim en büyük yardımcımdır, birde sağlık ocağına gittik onunla,
    bi hemşire vardı, 27-30 yaşlarında, evlidir belki diye düşündüm, kızıl saçlı,
    harika bir şeydi, harikulade, ona aşık oldum galiba, ki sonrasında akıl
    hastanesine kapatılmama kadar giden o sürece girdim. şöyle ki;
    hatun çeneme dokundu, oturuyordum, “ya bu
    böyle olmucak” dedi, “boynun tutulucak, uzan istersen”
    “peki” dedim, sedyeye uzandım, gözlerine
    baktım, gözlerini kaçırdı, bi kez denk geldik, bir daha bakmadı o gün
    gözlerime, sonrasında çeneme dokundu, ve dudaklarıma, dikişlerimi alıyordu
    “canın yanabilir” dedi
    “önemli değil” dedim
    “sakallardan görünmüyor, bir de kabuk
    bağlamış, kabuğu soyucam, canını acıtmamaya ve iz bırakmamaya çalışıyorum, ama
    canın acırsa söyle”
    “rahat ol” dedim, “fiziksel acıyı
    önemsemiyorum”. epey bi uğraştı.. dört dikiş vardı, dört küçük dikiş, ve sakal,
    ve kabuk bağlamıştı ve kanadı
    “hay aksi, çok özür dilerim” dedi
    “kanattım”
    konuşamıyordum, çünkü o esnada hala
    operasyona devam ediyordu, “hı hı” diyebildim sadece, ardından çenemi sildi,
    dikişlerin hepsini aldı, temizledi, ve “tamam bitti” dedi, ayağa kalktım, ve
    “sağolun” dedim “borcum ne? ne kadar”
    “önemli değil” dedi
    “karşı odada buraya ödeyeceğimiz söylendi”
    dedim
    “önemli değil” dedi tekrar.. “bi kaç gün
    sonra yine gel, sakallarını kesip, bi kontrol edelim, kalmış mı bişi diye, şu
    an sakaldan belli olmuyor”
    “tamam gelirim” dedim, “çok teşekkür
    ederim”
    “adını ve soyadını kaydetmeliyim” dedi,
    adımı ve soyadımı söyledim ona..
    “kaç yaşındasın?”
    “25”
    “tamam gidebilirsin”
    “tekrar çok teşekkür ederim”
    “görevim bu”
    birkaç gün sonra tekrar gittim, kontrole,
    sakallarımı kesmiş ve yenilenmiştim, içeride hasta vardı, bi müddet bekledim,
    daha sonra içerisi boşalınca kapıyı çaldım ve açtım ve girdim içeri
    “meraba ben, ımmm, geçen gün”
    “tamam tamam, hatırladım, geç otur şöyle”..
    gülümsüyordu bunu söylerken, tatlı bir gülümseyişti. fazlasıyla ürkek ve
    çekingendim o an. bir şeylerle oyalandı biraz, sonra beni yeniden kayıt etti,
    isim soyad yaş. sonra “annen gelmedi mi bu kez” dedi
    “tek geldim” dedim, pek konuşmadık, çeneme
    baktı, dokundu yine, sonra,
    “tamam geçmiş, iplik de kalmamış, bi daha
    gelmene gerek kalmadı”
    “keşke kalsaydı”
    “anlamadım”
    “yok bi şey, teşekkürler, kolay gelsin”
    “sağol”
    çıktım, ve yol boyunca bi daha gitmeme
    neden olabilecek bir şey düşündüm, bi yerimi kesmeliydim, dikiş atmalıydı bana,
    saplantı haline gelmişti bu konu bende, bi hafta sonra gündüz evde oturmuş
    iddaa programını incelerken, aniden kalktım, banyoya gittim, bi jilet aldım, ve
    kolumu kestim, sonrada acı acı bağırdım, masuscuktan, beni fiziksel acı öyle
    feryat ettirmez aslında, genelde ruhumu acıtan şeylere karşı çığlık atmak
    geliyor içimden, onu da ben beceremiyorum, sessizce kabullenip kendi köşeme
    çekiliyor ve içiyor, içiyor, içiyorum, her neyse, annem beni aynı yere götürdü,
    aynı hatun vardı, acilen içeri aldılar beni, anneme “sen dışarıda kal bunu
    görmeni istemem” dedim, aynen filmlerdeki gibi. o da laf dinledi ki çoğu zaman
    dinlemez, zorlar beni, “üstüne bir şey giy üşüyeceksin”, “az iç şunu”, “yemek
    ye”, sakallarını kes”, “uyumalısın artık” vs vs vs, ama o gün söz dinledi ve
    hatunla baş başa kaldık
    “nasıl oldu bu” dedi, bi eliyle elimi
    havada tutuyor, diğer eliyle kanayan yeri siliyordu “intihara benzemiyor”
    “intihar için daha güzel yöntemler
    biliyorum, canım istedi kestim”
    “neden canın istedi”
    “bunu henüz söylemek istemiyorum”
    “pekâlâ, dikiş atmamız gerekiyor”
    “at o zaman”
    gözlerine bakıyordum daima, yüzüne,
    dudaklarına, ama o hiç bakmıyordu bana, çekiniyordu, utanıyordu, bense çok
    rahattım, “kesin yay burcusun” dedim sessizce
    “ney” dedi
    “kendi kendime konuşuyordum, boş ver” dedim
    “biraz uyuşturacağım” dedi, bi iğne vurdu
    kesiğin yakınına bi yere
    “biraz bekleyelim, uyuşsun” dedi
    “kumanda sende, nasıl istersen”
    “çok garip konuşuyorsun”
    “hiç konuşmamaktan iyidir”
    “yok, hayır, kötü anlamda söylemedim,
    hoşuma gidiyor sözcüklerin”
    “herkes benimle konuşmaya can atar, demek ki
    bu yüzdenmiş, ben kendimden nefret ediyorum gerçi”
    “neyse, uyuşmuş olmalı, başlıyorum”
    “hı hı başla”. dikişe başladı, 3 dikiş,
    ufak
    “iz bırakmamaya çalışıyorum” dedi, “ama
    derin kesmişsin, canın çok yanmış olmalı”
    “fiziksel acı, ruhani acımı dindirmeye
    yarıyor” dedim
    “bu yüzden mi kestin?”
    “hayır” dedim “bu kez başka bi nedenle
    kestim”. kesin hızlı net bir hayır!
    dikiş bitti, borcumu sordum, önemli değil,
    dedi, tamam, dedim..
    her neyse, bi hafta sonra gelip dikişlerimi
    aldırmamı söyledi, bu arada her gün pansumana gitmeliymişim, bunu sevdim, her gün
    görebilecektim onu, her gün saat’in iki olmasını bekliyordum, randevu bu, her gün
    saat ikide, saat iki olmuyordu bir türlü, o’nu istiyordum, o’nun hikâyesini
    merak ediyordum, ama konuşmuyordu hiç, hep havadan sudan konuşuyor, sorularımı
    geçiştiriyordu, pansumanın üçüncü gününde ona, “bende seni kaydedicem” deyip
    cebimden ufak bi not defteri ile kalem çıkardım.
    “isim soyad yaş”
    “ne” dedi şaşırarak
    “isim soyad yaş”
    “sen kim olduğunu sanıyorsun, hemen çık
    buradan” dedi
    “heey” dedim, “sakin ol, adını merak
    ediyorum ve sormaya çekiniyorum, güleceğini sanıyordum bu hareketime” sonra
    gülmeye başladı
    “sinirden mi gülüyorsun” dedim
    “hayır” dedi “delisin sen, ismimi ve yaşımı
    söylemeyeceğim sana, merak et, delir, kudur, söylemeyeceğim”
    “yay’sın” dedim ona, “de mi?”
    “bildiğin şeyleri niye soruyorsun ve nerden
    biliyorsun”
    “tahmin ediyorum ve sormamın nedeni doğru
    tahmin edip etmediğimi anlamak”
    “öyleyim”
    “biliyordum”
    “bunun ne önemi var”
    “hiç” dedim “koleksiyoncuyum”
    “ne koleksiyonu”
    “adını söylemezsen, bende bunu söylemem” o
    esnada pansuman bitti ve “çıkabilirsin” dedi, bende kolay gelsin dedim teşekkür
    ettim ve çıktım..
    2 gün sonra pansuman için gittiğimde,
    gözlük vardı gözünde, siyah güneş gözlüğü, kapalı bir alanda
    “gözlük neden” dedim
    “boş ver” dedi
    “tamam” dedim, “kocan var mı?”
    “bunu neden sordun”
    “kocanın şu gözlükle alakası olabilir de o
    yüzden”
    “sana ne bundan”
    “seni dövüyor öyle değil mi, şu an o
    gözlükle bir morluğu gizliyorsun, ama ruhundaki morluğu ilk andan itibaren
    görebiliyordum ben”
    “kapa çeneni, tamam dikişleri aldım, bi
    daha gelmene gerek yok”
    “sen öyle san” deyip çıktım, eve gittim, 2
    saat sonra yeniden dispanserdeydim, bi yerimi daha kesmiştim.
    “delisin” dedi “kendine zarar vermek hoşuna
    gidiyor galiba?”
    “hoşuma giden sensin, bu da seni görmek
    istememe yol açıyor, bu yüzden kendimi gene kestim”
    “evliyim ve 4 yaşında bir çocuğum var, 27
    yaşındayım, senden büyüğüm, üstelik evliyim ben”
    “kocanı artık sevmiyorsun ama”
    “sana ne bundan”
    “senin evli olmandan bana ne, sen niye
    söylüyorsun”
    “benden hoşlandığını söyledin”
    “olabilir, bunun evli olmanla ne gibi bi
    bağlantısı var da evli olduğunu vurgulamana yol açıyor bu bağlantı?”
    “çok zekisin öyle değil mi, kelime
    oyunlarıyla köşeye sıkıştırıyorsun insanları, insanlara seni cevaplayacak bir
    alan bırakmıyor galip çıkıyorsun”
    “bu onların suçu, ben hep öyleydim”
    “seninle uğraşamayacağım, kolunu uzat”
    “boş ver” dedim “kan kaybından ölmek
    istiyorum, ben ölene kadar konuşalım senle, hadi, hangi okulda okudun, nasıl doktor
    oldun, çocuğun erkek mi kız mı, anlatsana”
    “sus ve kolunu uzat yoksa çenende öyle bi
    kesip açacağım ki elimdeki jiletle, bi daha dikiş tutmayacak, sen de
    konuşamayacaksın”
    “hayatta da dikiş tutturamadım ben, sorun
    olmaz çene”
    “elini uzat” gülüyordu, deli bi gülüş,
    zorla elimi aldı avucuna, bu kez diğer elim, sildi güzelce, kanı sildi ve bi
    iğne yaptı, uyuşturdu, bekledi, hiç konuşmuyorduk, sonra da dikmeye başladı
    “benimle evlenir miydin” dedim ona
    “beni tanımıyorsun bile” dedi
    “sen öyle san” dedim “asıl sen beni
    tanımıyorsun”
    “aksini iddia etmedim, ben seni
    tanımıyorum, ama sen beni nasıl tanıdığını iddia ediyorsun”
    “ön sezilerim var, bir de gizli güçlerim”
    “şimdi de metafiziğe mi merak sardın,
    altıncı his ha?”
    “ya da on bin yedi yüz doksan beşinci his
    olsun, ne önemi var, his histir, hisli bi adamım ben”
    “aptalın tekisin bence”
    “dik hadi, senin karşında ölmek
    istemiyorum”
    dikti.. ve bu olay bir süre devam etti.. bi
    yerlerimi kestim sürekli, bacak, el, göğüs, yüzüme dokunmadım bi tek, beni
    beğenmeyebilirdi, bi gün pansuman için gittiğimde, aradan 1,5 ay geçmişti, ilk
    dikişlerimi aldığı günün üzerinden 1,5 ay demek istiyorum, bi gün pansuman için
    gittiğimde bi psikolog vardı, ailemle görüşmüş dikişlerimi alan hatun, ailem de
    psikologa görünmemi söylüyordu zaten daima, ve psikologla biraz konuştuk, bana
    bi tanı koymaya çalıştı ama işe yaramadı.. bende sürekli bi yerlerimi kesmeye
    devam ettim, onunla dışarıda buluşamazdım, yani o hatunla, evliydi ve kocası
    sürekli izliyordu onu, hareketlerini kontrol ediyordu, kıskanıyordu, ve çocuğu
    vardı üstelik, bende sürekli dispansere gidiyordum, sonra da kendimi burada
    buldum, akıl hastanesi. benim delirdiğime kim karar veriyor? o hatun istemedi
    gitmemi, ama kendimi kesmemi de istemiyordu, bi gün yanlış bi damara denk
    gelicek ve öleceksin, diyordu, “ben ölümsüzüm” deyip gülüyordum, sonra bir gün,
    ona boşanmasını ve benimle evlenmesini teklif ettim, olmaz dedi..
    işte hikâye bu. sonra da buraya kapatılmayı
    kabul ettim, ondan uzak durmamı istedi diye, ondan uzak durabilmek için, sırf
    bu nedenle buradayım. 2 aydır bir yerlerimi kesmiyorum, çünkü buna gerek
    duymuyorum. Evet, doktor, sonunda hikâyemi öğrendin, iki aydır buna
    çabalıyorsun, ben deli değilim, başından beri deli değildim, şimdi bana
    iyileşmişsin deme o yüzden, ama buradan çıkmak istemiyorum, dışarısı ürkütücü
    geliyor, burada benim gibi tuhaf insanlarla birlikteyim.. burası iyi.. dışarıda
    normal olduklarını düşünen bi sürü çıldırmış insan var, sabahtan akşama kadar
    çalışıyor, asla ihtiyacı olmayan eşyalar satın alıyor, oy veriyor, oy vererek
    yönetimde söz hakkı olduklarına inanıyor, vatanlarını seviyor, askere gidiyor,
    ve savaş istiyorlar, normal olan onlarınkisi ise, ben deli olarak tımarhanede
    kalıcam.. hayır, uzun süredir bi yerimi kesesim gelmiyor.. ama şu, sigarada
    fondip olayına kafam takıldı.. bi deneme daha yapıcam..
    “ciğerlerini patlatmaya mı çalışıyorsun
    şimdi de, ne zaman vazgeçeceksin bu intihar takıntından” demiştin bana, bu
    takıntı değil doktor, bu doğal süreç, istemediğim bi yere fırlatılmışım,
    dünyaya, çıkmak istiyorum.. beni buradan çıkarın.. bu hayattan.. herşey çok
    saçma ve depresyonda falan değilim.. sikmişim depresyonu.. tüm psikolojik
    tanımlamalarınızı kendinize saklayın, tamam mı? deli falan değilim, bütün dünya
    delirmiş zaten, ama çoğunluğun yaptığı normal karşılandığı için bizim gibilerin
    deli olduğu söyleniyor, hayır hayır hayır, deli olan sizsiniz, izninle, bi
    sigara içmeliyim, ve bu şey bitti, şimdi evinize gidip bi yerlerinizi
    kestiğinizi hayal edin.. bana özenin.. beni sevin ve koruyun. neslimiz
    tükeniyor! eyvallah..

    13.mart.2007 – 06:14
  • delilere ve kaçıklara

    yavaş hareket ediyordu esra, murat’ın
    kucağında, kanepedeydiler, bi sigara yakmalıyım” dedi.
    “ne sigarası kancık” dedi murat.
    “tadını çıkara çıkara düzüşmek istiyorum
    seninle” dedi esra, “rahat ol, sabaha kadar seninim, paranı hak edeceksin.”
    kucağından indi murat’ın. o koca aleti
    içinden çıkarması uzun sürdü. ve montunu aramaya başladı evin içinde, hangi
    lanet olası köşeye attığını hatırlayamıyordu. esra’yı izliyordu murat, evinde.
    kendi evine bir fahişe getirmişti, pahalıya patlamıştı bu o’na. karısı,
    kayınvalidesinin yanına tatile gitmişti, kızı kalmıştı sadece sorun olabilecek,
    17 yaşında, lise sonda olan kızı, babasının bir telefon konuşmasına kulak
    misafiri olmuştu;
    “evet dostum karımın gitmesi iyi oldu,
    kızımı da postalayabilirsem sözünü ettiğin orospuyu eve getireceğim, ya da
    dediğin gibi otelde denerim o zaman, anlattığın gibi çıkmazsa parasını sen
    ödüyorsun, anlaşmamız bu.”
    fırsatı değerlendirmişti kızı,
    “babacığım bu gece selin’lerde kalabilir
    miyim? ders çalışacağım, ösys yaklaştı biliyorsun”,
    “tabii kızım, kal, ama unutma sadece
    böylesi hassas bir konuda izin veriyorum sana, ders, yaramazlık yok”,
    “bana güvenmiyorsan gitmem baba” dedi kızı,
    kinayeli bir şekilde,
    “git kızım” dedi babası, gülerek, “şaka
    yapıyordum”,
    normal şartlarda asla izin vermezdi buna,
    ama çüküydü söz konusu olan, ve kızı da düzüşmeye gidecekti aslında, ve karısı
    da düzüşmeye gitmişti “annemlere gidiyorum” diyerek, hepsi düzüşüyordu kısacası,
    bütün dünya düzüşüyordu, düzüşme ve savaştan ibaretti dünya tarihi, hep böyle
    olmuştu ve hep böyle olacaktı, bir deliğe satılmıştı koca imparatorluklar, dev
    şirketler, kadınlar şekillendirmişti dünyayı, erkekler değil, arka planda hep
    bir dişi vardı, düğmeye basmıyorlardı belki, ama bastırıyorlardı, ve esra’yı
    izliyordu murat, “ne kancık ama” diye düşünüyordu, “iliğimi kurutacak, ona
    fazladan bahşiş vermeliyim.”
    sigarayı buldu esra, bi tek çıkarıp yaktı,
    “sana yok” dedi murat’a, “ben içicem sadece”, paketi murat’la seviştiği
    kanepenin üzerine atıp “dokunma sakın pakete” dedi, kararlı bir ses tonu vardı,
    kendinden emin bakışlarla ilerledi murat’ın üzerine, çömeldi ve ağzına aldı
    tekrar, “sönmüş bu” dedi, “şişirmek gerek”, sigaradan bir duman alıp murat’ın
    aletine üfledi, sonra yeniden ağzına aldı, işini iyi yapıyordu, ardından bir
    nefes daha, “kıvama geldin” dedi murat’a, “yeniden üzerine oturabilirim”, ve
    yavaş yavaş gidip gelmesini sağladı yeniden murat’ın, sigarayı içiyor, külünü
    murat’ın saçına atıyordu, bir tane daha yaktı eğilip paketi alarak, çakmağı
    söndürmedi, murat’ın göğüs kıllarına tutuyordu, bir şey diyemiyordu murat, canı
    yanıyor ama bir şey diyemiyordu, etkilenmişti, bir düşteydi sanki, karısı
    soracaktı, göğsün nasıl yandı, diye, asla yanmayacak bir bölge, “nasıl yandı
    burası” diyecekti, önemsemedi murat bunu, “bir daha sevişmeyeceğim karımla”
    dedi, “karımı boşayacağım, bana böyle bir muamele yapmadı o hiç.”
    “hah ne bi şey mi diyorsun” dedi gülerek
    esra, duymuştu o’nu, konuştuğunun farkında bile değildi murat, “yok bir şey
    sürtük” dedi, “devam et sen işine.”
    “sürtük anandır” dedi esra, ısırdı onu,
    dudaklarını ve boynunu, bağırdı murat, izi kalacaktı mutlaka, bu esnada kapı
    yavaşça açıldı dışardan, içeri bir hırsız girdi, çok değerli şeyler vardı evde,
    tarihi eserler, epey zengindi anlayacağınız murat, şirketleri, parası ve ünü
    vardı, ve şimdi her şeyi yitirmesine ramak kalmıştı, bir delik uğruna,
    diğerlerinden hiç bi farkı olmayan bir delik, neydi bizi çeken, daima farklı
    hissederiz her kadında, oysa aynıdırlar, daima aynı, hepsi, 2 göğüs, bir göbek,
    iki delik, bacaklar, kimisi ufak kimisi büyük, şişman, zayıf, sarışın, esmer,
    ama hepsi aynı, biçimsel ve sonuç olarak, orada, o odada, “hayatımın düzüşü bu”
    diye düşünürken murat, her şeyini kaybediyordu, tüm servetini, telefonda ona
    “çok iyi muamele çeken bir fahişe tanıyorum” diyen arkadaşıydı eve giren
    hırsız, planlanmıştı her şey, karısının gitmesi ve kızının da o konuşmaya kulak
    misafiri olması fırsat vermişti bu planın işlemesine, ve şimdi, murat’ın
    karısı, murat da bulamadığı ruh ve ışığa doymak için, başka bir adamın koynunda
    ucuz şarabı yudumluyordu ölümsüz bir ayyaşla, çok çok eskilerden kalma
    sevgilisi ile, bir zamanlar terk ettiği, parası ve işi olmadığı için terk
    ettiği eski sevgilisi ile birkaç güzel gün geçirirken, ve murat’ın kızı da,
    annesi gibi ve ananesinin de kızının yaşındayken yaptığını yapıp, babasına
    söylediği bir yalanla yanına kaçtı başka yalanlar söylemek için sevgilisine, ve
    aynı yatakta hayal kuruyorlardı şu an, düzüş sonrası.
    “evet” dedi ali, hırsız olan ali, “bizim
    balık oltaya gelmiş, güzel”, ve mutfağa gidip kasayı açtı, biliyordu, her şeyi
    önceden biliyordu, bir çok kez gidip gelmişti bu eve, ve şimdi bu, son
    gelişiydi, ertesi gün, murat’ın koynuna attığı karısı ile birlikte, çaldığı tüm
    parayı da yanına alıp, dünyanın bir ucuna uçmanın hayalini kuruyordu, -saçma mı
    geldi? para kazanmalıyım, o yüzden bu kadar saçma yazıyorum artık, bunu
    istiyorlar bizden, bu kadar dolambaçlı şeyler yazmamızı istiyorlar, basit
    yazmamamızı istiyorlar, iyi gibi görünen, karmaşık gibi duran, ama kolay
    hazmedilir senaryolar, onların istedikleri, aslında hiçbir şey anlatmayan,
    sadece “ali buraya gitti, oradan şunu aldı, derken araya giren murat’a bir el
    ateş etti, olayı gören bir fahişe çığlık attı, sonra ali fahişeyi de öldürüp kaçmaya
    başladı, hey hey bi saniye, burada buna bir son verip, izninizle yine kendime,
    ve boktan ve muhteşem ve salak ruhuma dönmek istiyorum, bir sigara yakmama izin
    verin öncelikle, bi saniye, devam edicem..
    ..
    evet, geldim. ne diyordum? hey bakın size
    ne anlatıcam, 4 gün önce noldu biliyor musunuz, evden çıktım ve çıkar çıkmaz
    bir sigara yaktım, son sigaramı, gazete almaya gidiyordum, ve de sigara, yolda
    bir adam gördüm, pijamalı, öğlenin biriydi saat, ve bizim muhitten değildi
    pijamalı adam, yabancıydı, onu ilk kez görüyordum, mahalleden olsa tanırdım,
    evi buralarda bi yerde olsa pijamayla çıkması pek de tuhaf gelmezdi-her ne
    kadar yine de tuhaf gelecekse de öğlenin birinde, ki ben de çıkarım öyle, eğer
    üzerime giyecek başka bişi bulamazsam tabii, neden çekineyim, bakışlardan mı,
    ne önemi var, insanların kendimiz hakkında ne düşündüğünü neden bu kadar çok
    takıyoruz, başkalarının hakkımızda düşüneceği şeyler hayatımızın içine ediyor,
    bizi yönlendiriyor ve şekillendiriyor, ve nasıl yaşayacağımızı, nerede nasıl
    davranacağımızı, kiminle birlikte olacağımızı, kimi ret edeceğimizi ve
    çocuğumuzun nasıl biri olması gerektiğini belirliyorlar, ve ama her neyse, biz
    yine de şu pijamalı adama dönelim;
     “bi
    sigara versene” dedi elimdeki sigaraya bakarak, “valla başka sigaram yok abi”
    dedim, ve gerçekti, yoktu, alacaktım ama, geçip gittim önünden, durmadım, durup
    sormak istedim ama, “moruk, konuşalım biraz, hikayen ne senin, neden pijamayla
    geziyorsun, boktan ve kirli bir pijamayla, saç sakal birbirine karışık bi
    halde. seni kim çıldırttı?”
    “siktir et” diyecekti muhtemelen, “canın
    sağolsun, başkasından bulurum sigara, eyvallah”
    nezaketen denmiş olmayacaktı bunlar, içten,
    içerden gelen sözcükler olacaktı, ama rencide edebilirdi onu, kırabilirdi tüm
    bunları sormam, yürüyüp geçtim ve “keşke” dedim kendi kendime, “elindeki yarıya
    inmiş sigarayı verseydin, aptal, aklına neden gelmedi bu.”
    gazetemi ve sigaramı aldım, bakkaldan çıkar
    çıkmaz paketi açıp bi sigara yaktım, yürümeyi sürdürdüm, ve yine aynı adam, göz
    göze geldik, bi sigara verdim adama, param olsaydı, paketi de verirdim, ama
    işsizdim, askerden yeni gelmiştim, beş kuruş param yoktu ve günde 40 sigara ile
    2 şişe şarap ya da 7 kutu bira, ve bir bardak su içmem, ve de bir dilim ekmek
    yemem gerekiyordu, yaşama devam edebilmek için, ve sigarayı uzattım adama, “abi
    valla demin yoktu, şimdi aldım, ateşin var mı?”
    elindeki yanan sigarayı işaret etti, birkaç
    furt içilmiş olan bir sigara, kim verdi, nasıl, bilmiyorum, tek söz etmedim,
    ama bi tek o ve ben değiliz dedim sadece içimden, o da tek söz etmedi, sigarayı
    işaret etti, verdiğim sigarayı aldı, ve orada kaldı o, caddede karşıdan karşıya
    geçiyordu bazen, kaldırıma oturuyordu, ve arada bir gelip geçen tiplere “bi sigara
    versene” diyordu, iyi biri olduğu su götürmez bi gerçekti, 40 yıllık veya 400
    milyonluk bi şarap içecek parası yoktu belki, elinde çok şey bildiğini
    kanıtlayacak bir diploması da yoktu, ya da onu hayatta tutacak bi karısı –kesin
    bi çok kadın tarafından terkedilmiş ve sonuncusu çok koymuştu ona.. çocuğu var
    mıydı acaba, diye düşündüm, parası yoktu, işi yoktu, karısı yoktu, hiçbir şeyi
    yoktu, elle tutulur hiçbir şeyi, günümüz toplumunda kabul görülebilecek,
    getirisi olabilecek hiç bişi, tıpkı benim gibi, getirisi olan öyküler yazmak
    istemiyorum jori, anlıyor musun,
    sadece, günün birinde, senin o hüzünlü sesini dinleyip, sigaramı ve biramı
    içerken, aşık olduğum kadın, -eğer olacaksa bi kadın-, kendine sarılmış halde
    uyurken o, gecenin bi yarısı bi baş ağrısı ile, ve ölümüne susamış bi şekilde
    uyanıp, yarı sarhoş uyanıp, bi sigara yakarak, toplumun dışında öyküler yazmak
    istiyorum,
    “ben toplum dışı değilim aslında, toplum
    benim dışımda zaten” demişti bi arkadaşım,
    “heey” demiştim ona, “bu sıkı bir laf, bi sigarayı
    hak ettin”
    kendime bi sigara alıp, paketi masaya
    atmıştım sonra, ortaya. paketi ortaya atmak çok şey ifade eder, siz
    anlamazsınız, pek çoğunuz anlamaz, pek çoğunuz pijamalı adam ile benim aramdaki
    farkı da anlamaz, ve bana hayran olur, oysa yoktur farkımız, ben sadece
    yazmışımdır başıma gelenleri, içimi dökebilmiş kendimi ifade edebilmişimdir, bu
    yüzdendir delirmeyişim, ki bu da hiç delirmeyeceğimin garantisini vermiyor
    bana, güvende hissetmiyorum kendimi, asla güvende hissetmedim, kıçımı sağlam
    bir duvara yaslayıp, “evet, biz kazandık, bitti”, diyemedim asla, “kimse bunu
    diyemiyor” mu dediniz? yalan.. “ayağı yere sağlam basan” olmak istemiyor
    musunuz siz? bu yüzden değil mi onca çaba, lise, dershane, üniversite, staj,
    lisans, vs vs, bu yüzden değil mi sağlam bir kadını kafalama telaşı, ve
    sonrasında, iyi bi işte çalışıp, karınız evinizde çocuklarınız ile otururken,
    arabanızda güzel bir manzaraya karşı suni sorunlarla içişi bazılarının, eğer
    içtikten sonra, ertesi güne gülerek başlıyorsanız, suni sorunlara
    içmişsinizdir, bundan emin olun, 10 yıllık profesyonel bir içiciyim ben, ve
    yolun başındayım daha, bi 10, hatta 20 yıl daha içmem gerekiyor, meseleyi
    çözmem için, ama çözdüğüm kadarıyla, size rahatlıkla ve yüzde yüz emin olarak
    söyleyebilirim ki, akşamdan kalmalık olduğunuz o sabahlarda, sadece fiziksel
    olarak kötü durumda olmanın, mide ve baş ağrısının yarattığı fizyolojik
    baskının altında, gülerek başlıyorsanız güne, suni sorunlara içmişsinizdir,
    boşadır yani litrelerce alkol -ki litrelerce de içemezsiniz zaten suni şeylere,
    alkolün ruhu bunu hisseder, bu kokuşmuşluğu anlar o, ve kabul etmez, kusturur
    sizi, ve allah belamı versin ki her akşamdan kalmalık olduğum sabah, bin bir
    küfürle açıyorum gözlerimi, olduğumdan daha beter bi halde, ruhsal olarak bin
    beter bi halde uyanıyorum, ve “devam” diyorum yine de, içmeye, acıya ve ölmeye
    devam, ve hafif gelebilirim size, gidin öyleyse, nobelli yazarınızı okuyun, ama
    unutmayın ki, biz burada bin bir türlü pisliğin ve çamurun içinde, bizi neyin
    öldüreceğini düşünerek ve önemsemeyerek bunu, yaşamaya devam ediyoruz, ve emin
    olun, birileri, o üç kağıtçı faşist köpeklerden birisi, günün birinde, bizden
    birine “kendine dikkat etsin” derse eğer, tehdit ederse, öldürdükleri birinin
    ardından mahkeme çıkışı “seni de öldürücem, kendine dikkat et” diye, emin olun
    kaçmayız başka bir ülkeye, çünkü ölüme muhtacız biz, ama gelmiyor lanet olası,
    orgazmı geciktiriyor piç kurusu, ve hey jori, biraz daha ağlayabilirsin dostum,
    üzgünüm ama tekrar edecek bu şarkı, tekrar tekrar bana “angels playground’u
    söyleyeceksin bu gece, çünkü canım öyle istiyor, çünkü binbir olumsuzluğun ve
    kederin içinde içiyor, içiyor ve ölmüyorum, ve tüm bunları size, bir “bana yardım
    edin” çığlığı eşliğinde yazmıyorum, kendim için yazıyorum, düşünmemek için,
    başka boktan şeylerin içine ve kendi içime düşmemek için, ve hey, lafın sonuna
    geliyoruz, kısacası dostlarım, o pijamalı adam ile benim aramda, hiçbir fark
    yok, eğer bir sokakta arkadaş grubunuzla içerken, yanınıza gelen şarapçıyı
    kovuyorsanız, o halde defolun sayfalarımdan, siktir olup gidin, siz beni
    anlayamazsınız, ben de sizi anlayamam, ve sahte övgülerle pohpohlanmaya
    ihtiyacımız yok, çünkü ardından ne geleceğini biliyorum, “iyi yazıyorsun,
    muhteşem yazıyorsun, siten muhteşem”, ve birkaç gün sonra, “benim yazım neden
    kabul edilmedi, o sitede olmayı çok istiyordum, hak ediyordum bunu”, ve daha
    sonraki birkaç gün içinde, “iğrençsin, kendini beğenmiş bir ahmaksın.” ahah!
    oysa bebeğim, ne ilk söylediğin sevgi sözcüklerini ne de son söylediğin nefret
    sözcüklerini aklımda tutabilirim, hepsini bana yazdığın e-postadan kopyaladım,
    silmemişim, bunu gördüm bir de, ve sildim, çünkü bizim gibi insanlar, hayatı
    korkaklardan daha iyi deşifre etmiştir -korkak olanın biz olduğu söylense de ve
    biz de bunu kabullenmiş “korkağın tekiyiz” demiş olsak bile- yıllar yılı
    gözleri yumulu bir şekilde şarabı diklerken kafalarına, çözmüşlerdir hayatın
    şifresini şarapçılar, ve bu yüzden içerler, şifreyi çözdüklerinde anladıkları
    şey için, hayat; öncekilerinden kopya edilmiş ve boktan ve izlemeye
    katlanılmayacak milyar dolarlık bir filmden daha kötü, daha iğrenç, ve daha
    katlanılamaz bir şeydir.. ve o yüzden bilirler, bir insan yanlarına
    yaklaştığında amacının ney olduğunu, arkasından nelerin geleceğini.. tahmin
    edemedikleri tek şey, yanlarına bi yudum şarap ve biraz sohbet için
    yaklaştıkları o gençlerin onlara ne tepki vereceği, bunu da kafalarının yüksek
    oluşuna bağışlayın, ve dediğim gibi, lafın sonuna geldik, merak ediyor musunuz
    murat’a, ali’ye, o fahişeye, murat’ın kızına ve karısına ne olduğunu? o halde
    bir kitapevine gidip o tarz bir kitap edinin, çok var, çoklar, çok varlar..
    ukalayız, ve bir o kadar da tevazulu, iğrenç ve muhteşemiz, karma, yine de,
    kaçmayacak ve çok satan olmayacağız, satmıyoruz çünkü, anlayabiliyor musunuz?
    satılık değiliz.. “çok satanlar” satılık olanlar için bir listedir.. dipteyiz
    ve gurur duyuyoruz dipte olmaktan, ve sizin bukowski’yi dilinize pelesenk etmenizden,
    en az o’nun kendisi kadar nefret ediyoruz, ve siyahı popülerleştirmenizden, ve
    fanzinleri de, ve daha bi çok şey.. miyav miyav miyav.. lafın sonu bu.. miyav
    miyav! ben şimdi izninizle, jori’nin hüznünde boğulacağım. siz dilerseniz, ve
    buraya kadar dayanabildiyseniz bana, ve çükünüzü kaldırmayı başarabildiysem
    öykünün başlangıcında, ya da içinizi gıcıkladıysam, bir karşı cinsinizle
    vuruşabilir, ya da otuzbir çekebilirsiniz, ama lütfen beni rahat bırakın, bize
    gelip, “mükemmelsin” demeyin, değiliz çünkü, hiçbirimiz mükemmel değiliz, ve
    asla olamadık, o yüzden burada, cebimiz delik bir şekilde içiyor, ve defalarca
    bıçaklanıyoruz, ama sorun değil, öyle değil mi jori, sorun değil, hadi bi
    sigara yakalım jori, sen bana şarkı söylemeye devam et, ve üzerimizde
    gezinenlerin verdiği açıklara, onların ahmaklıklarına gülelim, biri bizi öldüre
    dek -buradayız, ve kaçanlar da, öldürücem diyenler kadar suçlu, kalıp ölenler
    sadece, kazanacak, ya da bir pijama ile sokağa fırlayıp, kafayı yiyicez
    hepimiz, ama şimdilik buradayız, müzik ve alkol tükenene dek.. kendinize dikkat
    edin, ve dikkatli olun, tuzaklara karşı, sizi seviyorum, hepinizi, eyvallah..

    07.mart.2007 
  • üç erkek

    üç
    erkek..
    1.
    bir barın önündeyiz. tuncay refik ben.
    takılıyoruz. gökyüzüne bakıyorum. biraz durgunum.
    “sorun ney” diyor tuncay.
    “ne bileyim amına koyim” diyorum.
    refik, ilerde duran mercedesi gösterip,
    içindeki elemanı kast ederek “aha buradan vurucan, alıcan 15 milyarı, bu
    zamanda en iyisi tetikçi olmak” diyor. sonra, paradan, parasızlıktan, çalışmak
    istemiyor oluşumuzdan ve gelecekten bahsediyoruz.
    hava yağmurlu. ıslanıyoruz ama kafamız
    trilyon. esrar, amfetamin, alkol ve acı içmişiz – daima. umurumuzda değil hiç
    bir şey, ve elde sigara. tam bu esnada önümüzden elinde şarap şişesi ile biri
    geçiyor, onun da kafası trilyon. “dünya ve ahiret işleri böyle, kimseye
    güvenme, kendine güven, başka bi şey yok, gerisi hikaye” diyor, ve ekliyor,
    “adamın beynini sikerler burada, beyin kalmaz.” adam geçip gidiyor.
    refik’e dönüp soruyorum “dünyanın en kötü
    şeyi nedir” diye.
    “bir gece yarısı, her yer kapalı iken,
    çarşafın ve otun olduğu halde, tütününün olmamasıdır” diyor “ve bir sigaranın
    lafını yapan insanlara asla güvenme.” o öğretti bana bi çok şeyi. ve dediğim
    gibi, durgunum.
    “neyin var senin” diyor refik “kardeşimi mi
    düşünüyorsun hâlâ?”
    “aşkın amına koyayım” diyor tuncay “dünya
    üzerinde ne kadar amcık varsa, sikmek isterdim.”
    “bi sigara versene” diyorum tuncay’a
    “bitti moruk” diyor “paketi attım ya
    gözünün önünde.”
    “unutmuşum, neyse siktiret.”
    elimi cebime atıyorum, biraz bozukluk,
    sigara almaya yeticek kadar değil ama. “bende bu kadar kaldı diyorum.”
    elini cebine atıyor diğer ikisi: “bende de
    bu”
    bakkala gidip 2 paket sigara alıyoruz,
    çünkü gece çok uzun, ve evimizde biralar var, bira daima olur biz de, ve asla
    sigarasız içilmez bira, sigarasız bi gram bile yaşanmaz bu hayat, çok ciddiyim,
    ve espri yapıcak halde de değilim ayrıca -neden gülüyorsunuz?  -benim görmediğim bir şeyi gösteriyorlar
    bana, televizyonda, ben de gülmeye başlıyorum. televizyon mu? evet, televizyon!
    eve vardık bile, söylemeyi unutmuşum, ve kimsenin gülmeyeceği şeylere gülüyoruz,
    televizyon açık, çok ciddi şeyler dönmekte ekranda, ama o kadar salaklar ki…
    ciddiyetleri bile bi salaklık göstergesi bize göre.
    yıl 2001, ay şubat, saat 23, ve alsancak,
    korku parkı istasyonundayız. hey hey bi saniye, orada öyle bir yer yok. evet
    ama evin kapısına öyle yazmıştı tipin teki, korku parkı istasyonu. hiç bi
    anlamı yok, biliyorum, bildiğimiz hiçbir şeyin ve bildiğiniz hiçbir şeyin hiç
    bi anlamı yok, bi noktadan sonra hiç bi anlamı kalmıyor, ve o noktaya gelmemenizi
    umuyorum. ben geldim.. kayışı kopardım. yanımdaki diğer iki erkek de. bir
    tekrarın içine hapsolmak. hepimiz bir kadın tarafından oyun dışı kalmıştık, bazı
    kadınlar da bir erkek tarafından oyun dışı bırakılmıştı, ve bekliyorduk, ve içiyorduk,
    ve daha bi çok şey.
    “kes şu zırvayı” dedi refik, ben elimdeki
    çakmağı parmağıma tutarken.
    “cehennem” dedim “cehennemde olmayı
    cennette olmaya yeğlerim ben.”
    “neden” dedi.
    “çünkü” dedim “cennette olursam, her şey
    ben olucam, ve özgür, ve boş kalıcam, ve hatırlayacağım daima. ama cehennemde
    birileri benim canımı acıtırken, belki de düşünmem, iradem elimden alınmış
    olacağı ve daima işkence edecekleri köleleri olacağım için.”
    “zırva” dedi tuncay “zırva, zırva, zırva.”
    takılmıştı, biraz sonra durdu, “size de oluyor mu bu” dedi “bazı kelimeleri üst
    üstte bir çok kez söyleyince tuhaflaşıyor, anlamını yitiriyor sanki, anlamsızlaşıyor,
    ne ifade ettiğini unutuyorsunuz. tekrar et her şeyi moruk, bırak bütün herkes
    sıçsın ağzına, bi süre sonra anlamsızlaşıcaklar. perde. perde. perde.” devam
    etti bi süre, “perde. perde.” durdu, “evet, haklıymışım, anlamsızlaşıyor.”
    uçuyordu, uçuyorduk, kokaini de ekleyin tüm
    saydıklarım üzerine. bizim evimizde daima uyarıcılar vardır.
    biraz müzik. ve biraz daha esrar. ve biraz
    daha parmaklarını çakmakla yakma deneyi. elimden aldı çakmağı refik, hem de ne
    alış, havada kaptı resmen, bi çırpıda.
    “kafayı mı yedin oğlum, gazını bitireceksin,
    başka çakmak yok evde, kibrit yok, hiç bi sikim yok, ve saat gecenin üçü”
    “elimi kurtardığını düşünmüştüm bu
    hareketle, meğer tek derdin gazmış.”
    insanlar alkollüyken aşırı duygusal ve
    alıngan olabilir.
    “sikmişim elini”
    2.
    karşıyaka’dan alsancak’a geliyoruz. vapur.
    daima. arkalarda bi yerdeyiz. ayakta. gece. denize bakıyoruz, denizden çıkan
    köpüğe.. vapur ilerliyor.. elimizde bira, ve bize bakıyorlar, ama şanslıyız,
    çünkü denize atamazlar bizi, otobüste olsaydık bu kadar uzun süre tahammül edilemezdik.
    “burada bira içemezsiniz” dedi bi tip.
    tuncay da,
    “burada bira içebilir miyiz diye sormadık,
    sorulmayan soruların cevaplarını vermen de senin çok zeki bir varlık olduğunu
    gösterir ve çok zeki olan varlıklar, bir vapurda üç alkollü adamdan dayak yerken
    diğer yolcuların olaya müdahale etmeden bir süre seyredeceğini ve o geçen süre
    içinde epey bi darbe alarak yere yıkılacaklarını bilirler, daha da uzatabilirim
    ama anlamış olabileceğini düşünüyorum” ded. tuncay bazen böyle uzun konuşur, ve
    siz onun suratına aval aval bakarken, birasından bir yudum alıp, aniden başka
    bi konuya geçer, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu,
    ve tuncay haklı, bazı şeyler tekrar ettirilerek anlamsızlaştırılabilinilir.
    vapurdan inerken şişeleri denize atıyoruz,
    herkesin görebileceği şekilde. üçümüz de yapıyoruz bunu, sırayla, kim şişesini
    daha uzağa atıcak yarışması. ve adamın biri, “çevreyi neden kirletiyorsunuz”
    diyor. tuncay adama dönüp;
    “yarış dostum” diyor, “rekabet hayatın her
    alanında var, kapitalizm bulaşıcı bir hastalık, yayılıyor. yarıştık biz,
    çevreyi kirletmedik, olaya bu açıdan bak, bu çocuklar şişeyi kim daha uzağa
    atıcak diye yarıştı, tek bir açıdan bak olaylara, ve o baktığın açı, senin
    canını sıkmayacak, seni rahatsız etmeyecek bir açı olsun. kapitalizm sana bunu
    öğretmedi mi yoksa? çalışmaktan başka seçeneğin yok, öyle değil mi? bu açıdan
    bakıyorsun hayata. neden hayatımı mahvediyorum bu tüketim çılgınlığıma bir son
    vermeli diye düşünmüyorsun”
     “hey
    hey” dedi sonra, yanımızdan geçen bi hatuna tuncay, “bir uzaylı”. kadın,
    harikulade bir vücuda sahip olan kadın döndü ve
    “uzaylı senin anandır” dedi.
    “iltifat” dedi “sadece iltifat ediyordum”
    bize neden çevreyi kirletiyorsunuz diyen ihtiyara döndü sonra “gördün mü,
    olaylara bakış açısı, sihir burada. doğru açı diye bir şey yoktur, kendini iyi
    hissetmeni sağlayacak açılar vardır. ben ona uzaylı derken, dünya üzerinde
    olamaz böyle bir güzellik, mutlaka uzaydan gelmiş olmalı, demek istemiş olamaz
    mıyım? ya da sen, çocuklar yarışıyorlar, demiş olamaz mısın? sanane çevreden,
    eğer yiyorsa git mc donalds’a söyle, çevreyi katlediyorsunuz diye.”
    “hadi gidelim moruk” dedim tuncay’a
    gülerek, bıraksam sabaha kadar adamın kafasını düzebilirdi, ve adam, emin olun,
    hiçbir şey diyemezdi, savunamazdı kendini, haklı olsa bile savunamazdı. bir
    damla lsd’li olan bir beyinle yarışamazsınız, ve bizim evimizde lsd bazen olur.
    sonra ben “karnım acıktı” diyorum “şurdan
    bişiler alak da yiyek.”
    elimi cebime atıyor, ve bozuklukların
    birazını cebimde bırakarak çıkarıyorum az bir para “üçümüze yeter mi bu para”
    “üstünü ben tamamlarım” diyor refik
    “pekala” diyor tuncay “yeni bir sorun, ne
    yiyicez biz?”
    “şu parayı da al, yumurta, makarna, al  bişiler de gel” diyor refik bana “bu hıyarı
    bi an önce eve götüreyim, başımıza bi bela açacak.. sen bize yetişirsin..”
    bi bakkala giriyor, 6 yumurta, makarna, ve
    şarap alıyorum. 3 şişe.. ekmek var mıydı evde diye düşünüyorum, 4 ekmek bir
    şişe şarap ediyor o dönemlerde, ama napabilirim, ihtiyaç meselesi. yetişiyorum
    onlara. ve bir barın önünde duruyoruz..
    3.
    özlem’lerin evinden çıkıyoruz. refik.
    tuncay. ben. bi üst katta oturan seçil’i son kez görmeye gelmişiz. ankara’ya
    gidicek o. ailesi ile beraber. ve bir hafta önce de özlem’i uğurladık böyle.
    bristol. ve ne yazık ki o, başka bir yazının konusuydu, geç kaldınız, çoktan
    yazıldı ve ani gelen bir kendini yok etme isteği üzerine öykü de yok edildi,
    kül. beni küllerimden yeniden yaratıp karşınıza koydular, ama aynı şeyi
    yaktığım öykülere yapamadılar ne yazık ki, üzgünüm. külleri saklamayı tavsiye
    etmişti biri bana, ileride çıkıcak olan bi teknoloji ile geri dönüştürülebilir
    miydi öykülerime küllerim? taşak geçiyordu tip benimle tabii ki ve taşak
    geçilebilecek kadar savunmasız bir pozisyonda kalmıştım, ters köşeye yatırılmış
    ve golü yemiştim. sonra hakem düdüğü çalıp, atışın tekrarlanmasını istedi,
    karşı takımın teknik direktörü ani bir kararla penaltıyı kullanacak futbolcuyu
    değiştirdi. topun başına gelen ikinci hatun da, şey pardon, yanlış yazdım,
    topun başına gelen ikinci futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın tekrarlanmasını istedi, sonra yine ani bi kararla
    karşı takımın teknik direktörü penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi,
    topun başına gelen üçüncü hatun da, şey pardon, yine yanlış yazdım, topun
    başına gelen üçüncü futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın… tamam tamam kesiyorum.. ama bi müddet sonra, biri yanıma
    gelip, “abi, farkettin mi, hep aynı köşeye atıyorlar, ve sen hep aynı köşeye yatıyorsun,
    onlar sola, sen sağa, bence bi kez de sola yat, yakalarsın topu, hem bak hakem
    de bizden yana, sen topu tutana kadar atışı tekrarlatıcak hakem”. dedi.
    “hey” dedim, “ben doğru bildiğimi okurum
    daima, onlar topu uçtuğum köşeye atana kadar gol yemeye devam.”
    biraz alegori. ve biraz sihir. iskeleye
    doğru gidiyorduk, vapura binicek ve alsancağa geçicektik.
    4.
    özlem’lerin evine geldik. seçil bi üst
    kattan aşağı indi. akşam altı civarıydı saat. epey takıldık o evde. eski
    günleri andık. seçil ankara’ya gidicekti ve onu bir daha görüp göremeyeceğimizi
    bilmiyorduk hiçbirimiz. yemek yedik. içtik. ve müzik dinledik. bizim evimizde
    müzik daima vardır.
    “o’nu özledim” dedi seçil. “şimdiden.”
    özlem’den bahsediyordu.
    “senide özleyeceğiz” dedim o’na. “lanet
    olsun.”
    gözlerim doldu bi an, ki bunu sürekli
    gizleme ihtiyacı hissederim, çünkü duygusal olmak istemiyorum, sert biriyim
    ben, evet, sert, erkeğim ben, bana bu öğretildi çünkü, erkekler ağlamaz dendi
    bana, erkekler kavga eder dendi, erkekler kendilerini terk eden kadınların arkasından
    kötü konuşur ve orospu der kendisiyle arasında kan bağı olmayan tüm kadınlara
    dendi. bana denilen hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadım. yapsaydım eğer, şu an
    burada, sabahın beş otuz beşinde, bunları yazmaz, sabah erken kalkıp takım
    elbisemi giyerek evden çıkıp arama biner, şirketimin önünde durarak bir asansör
    sendromu sonrası masamın başına geçicek olduğum için çoktan yatıp uyumuş
    olurdum. ama yapmadım. tuncayın ruhu içime girdi galiba, saçmalıyorum, ve adam
    2003’te intihar etti. pardon, zamanda epey ileri gittik. geriye dönelim:
    “biletleri ayırtınız mı siz” dedi seçil,
    tuncay’a.. “siz ne zaman gidiyorsunuz?”
    “haftaya” dedi tuncay, “hollanda bizi
    bekliyor, kırmızı halı ve…” lafını kestim
    “hepiniz gidin” dedim onlara, “hepinizin
    amına koyayım” bağırıyordum. çıldırmıştım. sinir krizi geçiyordum. ve bu bana
    her zaman olan bişi değildi. ilk kez o zaman oldu. sonrasını hatırlamıyorum..
    özlemlerin evinden çıktık.. tuncay, refik, ben. iskeleye doğru
    yürüyorduk.. 
    27 şubat 2007