Yazar: girdap

  • uçan halıdan düşmek

    aradan
    aylar geçmiştir
    ve
    her şeyin bittiğini düşünürsün, kendi içinde
    dönüşüme
    uğradığını
    değiştiğini
    ya da
    baştan
    başladığını
    falan
    filan
    sonra
    bir
    iş çıkışı
    sabahın
    altısında
    13
    saatlik mesainin ardından
    eve
    dönüş yolunda
    cüzdanını
    kurcalarken
    belki
    kalan bozuklukların sigara almana yeter diye
    çıkarmayı
    unuttuğun ya da bilerek es geçtiğin
    bir
    resme denk gelirsin
    birden
    önüne çıkan bir tırın
    sana
    çarpması kadar ani olur bu
    derin
    bir sarsıntı
    yürümekte
    zorlanır
    oracıkta
    yığılmamak için direnirsin
    yürümek
    zorundasındır ama
    boktan
    bir film şeridi
    gözünün
    önünden geçerken
    yürümek
    zorundasındır
    görmesen
    de nereye gittiğini
    evi
    bir şekilde bulur
    içeri
    adım atar
    ve
    “tamam” dersin
    sakin
    olalım
    bitmişti
    her şey
    öyle
    olması gerekiyordu, oldu
    şimdi
    buradasın adamım
    bir
    işin var
    ve
    tek yapman gereken
    yola
    devam etmek”
    yol
    falan kalmamıştır oysa önünde
    ayağının
    altından çekmişlerdir uçan halını
    ve
    düşerken
    düşerken
    düşerken
    her
    neyse
    bilincin
    yitimi
    kaybedilen
    irtifa

    hatlar
    dış
    hatlar
    her
    şey birbirine girmişken
    ve
    zihnini tamamen bulanıklaştırmışken
    alkol,
    uyuşturucu, acı, ne olursa
    bir
    anda ayılmak
    havadayken
    ayılmak
    ve
    aşağı değil de
    yukarıya
    bakmak – düştüğün yere
    bitişine
    ne kadar kaldığına değil de
    ne
    kadar süredir bittiğine
    uçan
    halıydı, evet
    bir
    serap
    çölde
    kutup ayısı gibi mesela
    neden
    olmasın
    kelimelerin
    anlamı yok
    düşlerin
    anlamı yok
    buradayız
    hepsi
    bu
    kimsenin
    bir şey anlamasına da gerek yok
    kendime
    yazıyorum
    kendime
    yazılıyorum
    kendi
    üzerime düşüyorum
    estetik
    bir düşüş
    ama
    kimse görmüyorken
    bi
    önemi yok hiç bi güzelliğin
    ve
    dışarıdan
    ne
    kadar ahmak
    aptal
    ve idiot göründüğümün farkındayım
    ve
    öyleyimdir de muhtemelen
    ve
    o yüzden siz haklısınızdır
    bir
    böcek gibi mesela
    iğrenç
    bas
    geç
    düşünme
    bile
    ama
    yine de
    her
    şeyin farkında olarak
    devam
    et
    ardına
    bile bakma
    herkes
    haklı
    yüzeysel
    bir sikiş bu
    o
    yüzden çok önem arz ediyor
    içine
    boşalma
    uçuşan
    kelimeler ya da
    küpeler
    jöleler
    bordrolar
    abur
    cubur
    tamamen
    yüzeysel
    böceksiz
    bir ev gibi
    ve
    allah belamı versin ki
    bir
    uçan halıydı
    üzerinden
    düştüğüm
    şimdi
    buradayım
    hayal
    görme – düş kurma
    derin
    öğürtüler sadece
    aynen
    bunun gibi
    sırf
    öğürtü
    ama
    asla kusamıyorsun
    içinden
    çıkarmak istediğini
    yere
    çakıldığında belki
    ve
    paramparça olduğunda
    anlaşılacak
    neyi
    gizlediğin
    ya
    da neyin seni
    bu
    kadar rahatsız ettiği
    geriye
    kalan her ne varsa
    sırf
    laf kalabalığı
    curcuna
    bir
    varmış bir yokmuşla başlayan
    gerçek
    masal kahramanları
    hepsi
    sizin olsun istiyorum
    benim
    dışımda hepsi
    kendini
    ele verme
    tüm
    kapıları kapat
    ve
    bir gerizekalı gibi
    gizli
    odanda
    uçuş
    fantezileri ile yetin
    bu
    kadarı yeterli sana girdo

    1.temmuz.2008
  • yazmak üzerine yazmak

    bazı
    meslekler vardır
    örneğin
    sevkiyatçılık gibi
    kolay
    görünür göze
    kafanı
    düzmez en azından
    bedenini
    daha çok
    akşam
    eve geldiğinde
    tek
    bir tuşa basamayacağın kadar
    yenilmişsindir
    ve
    yine de
    kolay
    edilinilir bir sıfattır bu
    sevkiyatçısındır
    veya
    şoför
    veya
    memur
    müdür
    patron
    torbacı
    ya da
    başbakan!
    kolay
    edilinilir, çünkü
    bir
    başkasının gözünde
    öyle
    görünmenizi sağlayan tek şey
    kağıt
    üzerinde geçerli bir belgedir en fazla
    ya
    da giriş kartınıza yazılmıştır
    hemen
    adınızın altına: “işçi”
    bu
    sıfatı siz koymazsınız kendinize
    işiniz
    budur
    hepsi
    bu
    yazar
    olmayı ele alalım
    bazı
    kaplumbağaların bu konuda çok konuştuğunu biliyorum
    ve
    o kaplumbağalardan biri de benim maalesef
    çok
    konuşuyorum evet
    yazmak
    ve
    yazamamak
    üzerine
    (ve
    ben yazamayanlardanım, yazar olamayanlardan)
    çok
    fazla laf attığım da doğru yazı içinde
    cevap
    yetiştirdiğim ya da sataştığım
    ve
    yazmayı düşündüğüm
    ya
    da istediğim şeylere
    ayıracağım
    zamanı
    bu
    mahlukatlara çaldırdığıma üzülüyorum zaman zaman
    yine
    de buradan
    söylemem
    gereken birkaç söz var
    savunma
    yapmıyorum şu an bayım
    saldırmıyorum
    da
    sadece
    artık
    bir
    meseleye açıklık kazandıralım istiyorum
    yazar
    olmak
    üç
    kitap yayınlamakla başarılamıyor çoğu zaman
    ve
    ben şimdiye kadar
    on
    bin küsur sayfa zırvalamış olsam da
    hâlâ
    kendime yazarım diyemiyorum
    demeyeceğim
    diyemeyeceğim
    siz
    de demeyin bana kalırsa
    kendine
    yazar deme
    bırakalım
    bunu
    okuyan,
    yazan, çevre belirlesin
    bir
    konuda daha anlaşalım istiyorum
    on
    senedir buradayım bayım
    bu
    arada “bayım” kelimesini
    on
    senedir bana kılıç çeken tahmini otuz sekiz şair
    44
    eleştirmen ve  95 yazar
    üzerine
    alınabilir
    tek
    tek isim vermek zaman kaybı
    bu
    şiir de zaman kaybı
    ki
    hatta bu
    bir
    şiir bile değil
    biliyorum
    ve
    itiraz da etmiyorum
    bu
    bir şiir değil
    bu
    daha hiçbir şey!
    yine
    de
    ne
    olduğumuz yada
    ne
    olamadığımız üzerine
    ya
    da yazdıklarımızın
    neye
    denk düştüğü üzerine
    karar
    vermektense ,
    her
    şeyi zamana bırakalım derim
    ateşkeş
    önermiyorum
    ama
    artık
    boşa
    kurşun israf etmemeniz
    üzerinizde
    daha az delik açılmasına neden olacaktır bayım
    sürekli
    ıskalıyorsunuz bayım
    sürekli
    ıskalıyorsunuz
    canımızı
    acıtan daha çok
    çekip
    gidenler olur
    peşimizden
    koşup önce küfür edenler
    sonra
    da övenler değil
    yine
    de kendinize pay çıkartabilirsiniz buradan
    her
    şeye rağmen silahınızı ateşleyebilirsiniz
    ama
    konuyu değiştirip
    en
    azından bundan sonra
    ney
    olduğumuzu belirlemeye kalkışmayalım
    bunlar
    şiir değil
    ben
    de yazar değilim
    boktan
    biriyim ve
    bunu
    defalarca söyledim
    anlaşıyoruz
    bu noktalarda
    eyvallah
    ve
    küfür de etmiyorum hiç
    görüyorsunuz
    dahası
    “yerin
    yedi kat dibindesiniz” diyorsunuz
    “evet
    öyleyiz” diyoruz
    öyleyse
    bu neyin savaşı?
    ispat
    edilmek istenen
    yadsınan
    ya da
    ortaya
    konanı
    ben
    hâlâ anlayamıyorum
    sadece
    sıkılıyorum
    hepsi
    bu
    sıkılıyorum
    öyleyse
    konuyu değiştirelim artık
    aklımda
    olana geri dönelim
    tek
    başına 138 yolcunun bagajını indirmek
    yolcular
    yukarda beklerken
    zor
    olmamalı aslında bu
    “çelik
    çomak oynamıyoruz, çalışıyoruz” denilebilir size
    azcık
    bekletirseniz gelen yolcuları
    turisttirler
    rusyadan
    geliyorlardır
    onbir
    saattir çalışıyorsundur ve
    mesain
    bitmişken, bir uçak iner
    tek
    yakalanmışsındır
    yedi
    konteynıra karşı;
    yolcular
    yukarda
    senin
    aşağıdan kayan banda atacağın
    ve
    x-ray cihazından geçecek olan
    bavullarını
    beklerken
    çok
    bekletirsen de
    cevap
    veremeyeceğin birinden laf yersin
    evet
    evet
    haklısınız
    onların
    intikamını
    sizden
    alıyorum
    cevap
    veremeyeceğin birinden laf yersin
    cevap
    veremeyeceğin birinden laf yersin
    ve
    hiçbir şekilde kaçış şansın yoktur
    ve
    daha önemlisi
    bunu
    yazmak isterken
    yazmak
    üzerine yazmak
    epey
    kötü
    kelimeler
    akıyor
    bir
    satır aşağı
    bir
    satır daha
    ne
    zaman son bulucak?
    pekala
    pekala
    bitiriyorum
    şimdi
    sadece
    yazmak
    bir meslek değildir
    o
    yüzden yazar olmaya çalışmaktansa
    sadece
    yazı yazıp
    saçma
    sapan işlerde çalışmak
    daha
    gerçektir
    ve
    aslında
    yazmak
    ve yaşamak
    hayatın
    iki ayrı boyutudur
    yazmak
    için yaşanmaz
    yaşamak
    için de yazılmaz
    yazarak
    yaşanılmaz
    yaşanılmadan
    yazılmaz
    anlatabiliyor
    muyum joe ve andre?
    baştan
    almamı ister misiniz?
    çekinmeyin

    26
    haziran 2008
  • bitane!

    sayın
    ode to joy,
    gönderdiğiniz
    şiiri okudum
    ve
    yazdığım zırvayla ilgili yorumunuzu da tabii
    ha
    bu arada
    size
    cevap yazıyor olmam
    üstelik
    bu cevabı
    “şiir
    değil bu” türünde bestelemiş olmam
    ve
    dahası
    birazdan
    kendi sitemden yayınlayacak olmam
    eminim
    sizin; “cevap hakkım doğdu” diyerek
    ortalıkta
    dolanmanıza yol açacaktır
    ancak
    bir
    hatırlatma
    krallıkla
    yönetilen sokak edebiyatında
    yazar
    olamayanların bana verdiği yetkiye dayanarak
    üyeliğinize
    el koydum
    gerekli
    açıklama kamuoyuna yapılmıştır
    şiirinize
    gelince
    ve
    yorumunuza da tabii
    açıkçası
    sizde
    bir ışık görüyorum
    tahminen
    altı sene
    bu
    konunun üzerine düşerseniz
    doktor
    değil belki ama
    yazar
    olabileceğinize inanıyorum
    ah,
    az kalsın unutuyordum
    şiiriniz
    bana
    bukowski’yi
    çağrıştırdı
    sizin
    deyiminizle
    çin
    malı bir taklit idi tabii
    sizinki
    de, bizimki de
    arada
    bir fark göremiyorum
    bu
    arada sorunuzu cevaplayayım
    benim
    çingene bir klarnetçi olup olmadığımı sormuşsunuz
    köken
    olarak yörüklerden geliyorum bayım
    ve
    aynı zamanda tatar kanıda taşıyorum
    melezim
    anlayacağınız
    ama
    yirmi küsür sene
    çingenelerin
    içinde yaşadım
    ve
    bu kadarı belki
    çingene
    olmanın kötülenecek bir yanı olmadığını
    anlamaya
    yeter
    en
    azından benim için yeterli bu süre
    sizin
    bir altı yüz seneniz daha var
    anlamak
    ve anlaşılmak için
    ve
    emin olun
    yazar
    kisvesi altında
    ortalıkta
    fink atmak
    umurumda
    olsaydı
    yapardım
    ve
    son olarak
    size
    tavsiyem
    bukowski’yi
    savunurken bir başkasına karşı
    lütfen
    imla hatalarını kötülemeyin
    komik
    oluyor
    anlaştık
    mı?

    25
    haziran 2008
  • sıkıcı adam

    sıkıcı adam
    odamdayım
    bekliyorum
    öyküler
    geliyor
    öyküler
    gidiyor
    yazmıyorum
    geçenlerde
    bir roman bile geldi
    çaldı
    kapıyı
    açmaya
    çalıştı
    zorladı
    ve
    çaldı çaldı çaldı
    açmadım
    içerden
    kitlemiştim zihnimi
    çıt
    yok
    sonra
    bir kadın geldi
    bekledi
    uzun süre
    şarkı
    söyledi
    hareket
    bile etmedim
    konuşmadım
    da
    ama
    şimdi yazıyorum
    biraz
    üstü kapalı olsa da
    kim
    anlıyor ki zaten
    açık
    yok
    açık
    verme
    buraya
    kadar
    hepsi
    buraya kadar
    yarım
    kalmış hayatlar
    yarım
    bırakılmamış ama
    yarım
    kalmış
    bırakılmamış
    kalmış
    anlıyorsunuz
    değil mi?
    kasten
    değil
    müdahale
    yok
    istem
    dışı
    kendiliğinden
    ve
    şimdi adamın biri
    “hiçbir
    şey sonuçlanmıyor” diyor bana
    öykülerim
    söz konusu olan
    “hiç
    bir şey sonuçlanmıyor
    hepsi
    yarım BIRAKILMIŞ
    sonuçsuz
    meseleler
    sıkıcı”
    diyor
    “hayatımda
    öyledir” diyorum ona
    “yarım
    yamalak
    ve
    bunu yaşamak
    yazmaktan
    daha sıkıcı olmalı
    okumanın
    sıkıcılığı ile kıyaslayamam bile
    gerçekten
    yaşanmış olmasını”
    anlamıyor
    ama
    “sıkıcı”
    diyor
    “sıkıcı”
    diyorum
    gidiyor
    bira
    istiyorum bi tane
    ve
    odamdayım
    beklemiyorum
    artık
    ama
    harekette etmiyorum
    anlıyorsunuz
    değil mi?
    ben artık anlamıyorum da
    24
    haziran 2008
  • türkiye 7, girdap eksi yirmialtı

    türkiye
    7, girdap eksi yirmialtı

    her
    şeyin kötü olduğunun farkındayım, sürekli boka battığını,
    ama aslında çıkma çabası içinde de bulunduğumuzun
    anlaşılmadığı ve “bunu hakkettin sen” vari bakışların
    çevremizi dikenli tel gibi sardığını, her şeyin farkındayım,
    bir karacahil olarak görünsem de, edebiyatın kara cahili,
    edebiyatınızın.. sokak serserisi…

    yarını
    düşünmeden yaşamak iki şekilde mümkün olabiliyor, ya götü
    kurtarmış bir rahat adam, ya da “daha ne kadar kötü olabilir
    ki” deyip daima daha kötüsünü gören ama umursamayan bir adam,
    hangisinin daha iyi hangisinin daha kötü olduğu konusunda
    kararsızım, her konuda kararsızım, kararsız değilim, karar
    vermek istemiyorum, yaşıyorum sadece, bata çıka, bir boktan çıkıp
    başka bir boka batmak, geçmiş yazarların sözlerini çalabilirim,
    orijinal bir bok parçası üretmektense iyi bir şeyi iyi taklit
    etmek, belkide, kim bilir.. dün geceyi size nasıl anlatabilirim,
    hayır türkiye’nin galibiyetinden dolayı zafer sarhoşu değilim,
    ama sarhoş olduğum açık, dün gece, bir şekilde ve ölümüne,
    ve yazıyı kendi haline bıraktım, bilinçsizce akıyor, nereye
    varacağını bilmiyorum, hayatımı da kendi haline bıraktım,
    bilinçsizce akıyor, nereye varacağımı bilmiyorum, bir ay sonramı
    düşünmüyorum, dün geceyi düşünüyorum…

    evde
    oturmuş ve uyumayı düşlüyordum, yerimden kalkabilirsem divana
    gidicek ve uzanıcaktım, uyumak için, uyurdum da muhtemelen, son 36
    saattir uyumadığımı göz önüne alırsak. ama öyle olmadı,
    telefonum çaldı, fenris’ti arayan, pardon önce mesaj atmıştı,
    “selam hacı, 6’da camide öner’le buluşçam, işin yoksa kop
    gel, selametle.”

    bir
    dakika bir dakika, bir karışıklık sezinliyorum, mesaj aynen
    böyleydi ve fenris yazmıştı, size bir yalan söylemek amacını
    taşısaydım, evet fenris’in “sokak edebiyatı tarikatının”
    bir müridi olduğunu, ve müritlerin birbirlerine “hacı”
    dediklerini söyleyebilirdim, camide öner’le buluşucaktı, camiye
    gidip namaz kılıp geri dönücektik, bizim tarikatın namaz
    saatleri aperiyodikti, tıpkı fanzinler gibi, canımız isteyince
    toplanıp namaz kılıyorduk, selametle derdik veda ederken. böyle
    mi? değil tabii, fenris alsancak camii önünde öner’le
    buluşucaktı, ve bir hitap şekli olarak “hacı”yı
    kullanıyordu, “tamam abi” derdim ona, kimimiz “bro” derdi,
    kimimiz “moruk” falan filan falan filan. cevap yazamadım, çünkü
    konturum yoktu ve bir ev telefonum da, yani hemen hemen. aradı,
    uyumayı düşünürken ben, “son anda aklıma geldi konturunun
    olmadığı hacı, gelicek misin?” “altıda ordayım.” saat
    daha dört, yağmurcuya haber saldım, net ortamı sayesinde, stüdyo
    çalışması vardı, gelicekti çıkışta. duvar dibi? hastaydı ve
    maç vardı.. başka kim kaldı.. ulaşabileceğim kimse yok..
    bekliyoruz..

    altıda
    cami önünde, bekliyoruz.. öner geç kaldı. bir şeyler yiyip, bir
    çay içelim dedim. öyle de yaptık. öner hala yoktu. bize ulaştı,
    yeni kalkmıştı ve gelicekti, beklemek zorundaydık. bekledik de..
    çay içtik ve muhabbet ettik.. öyküyü kotarmak için, gerçeği
    çarpıtabilirim, ama yapmayacağım, sıkıldıysanız bir bilim
    kurgu okuyun, gerçekten gerçekten sapmak için ümit dolu bir ahmet
    bile önerebilirim size, ümitli olması yeterli, adı altay’da
    olabilir, fark etmez, heycan katması, “sonra nolucak acaba” diye
    merak ettirtmesi, katil kim? olağan dışı kurgular yaratması ve
    imza dağıtması yeterli, ben yapamam, yeteneksizim, en kolay yolu
    seçtim, hayatımı anlatıyorum, yerse… yemedi tabii, girdap
    diyorum, girdap bir şey yemedi, karnı toktu, fenris bir şeyler
    yedi, ordan iki çay içmeye gidildi, ve öner bekleniyordu,
    hatırladınız mı? burda kalmıştık ve bunu tekrar ediyor olmamın
    nedeni, sizi akışın dışına çıkardığım için tekrar konuya
    geri döndürmek, ne kadar iyi kalpli bir yazarım öyle değil mi?
    öner geldi, tüm bunlar arasında emin abinin telefonu geldi,

    alo?”,

    ya
    benim kalıcak yere ihtiyacım var bir günlüğüne?”

    bizde
    kalabilirsin abi, sorun değil”

    ya
    çok sağol”

    iskeleye
    gel alayım seni abi, alsancak iskele”

    tamam”

    size
    emin abiden bahsetmeme izin verin, tüm bu öyküyü sadece onun için
    yazıyor olmamı hesaba katarsanız, ha siktir, kolum yoruldu,
    dinlenirsem akış ve sihir kesilir, bir saniye, bir saniye…

    evet,
    ne diyorduk, emin abi, sekiz yıl önce tanıdım onu, ve beni
    gerçekten yüzde yüzümle anlayıp kabul eden bi kaç insandan
    biri, başkaları da vardır mutlaka, anlayan ve kabul eden, ama
    tamamen bir bütün olarak, pek az, tüm kabalık sorumsuzluk ve
    arayıp sormamazlıklarımı anlayış gösteren.. 45 yaşındaydı,
    gençliğinde birkaç ülke gezmiş, son dönemlerde de muğla, foça,
    bergama, dikili, cehennemin yedi kat dibi ve cennetin teras katı
    arasında dolaşıp duruyordu. ilk olarak kendimi bi bok sanmama yol
    açan o oldu, evet kendimi bir bok sanıyorum, dünyanın en iyi
    yazarı olarak henüz keşfedilmediğime inanıyorum, koca bir yalan
    bu, ama koca bir yalanı gerçekmişçesine yaşamak bazen iyi
    gelebiliyor insana, ben bunu yapmam, ama bana bunu yapanlar çıktı
    karşıma, sizin de çıkmıştır mutlaka, herkesin hayatında
    birkaç farklı insan bulunur, moronlar, kutsallar, yalakalar,
    yalancılar, eğitimliler, çöpçüler, otlaklar, konuşanlar ve
    susanlar, sikenler ve sikilenler, hayat bu, ya a ya b, ama asla hem a
    hem b değil, karışık insanları sevmiyorum, yani zaman zaman
    siyah zaman zaman beyaz olanları, ben renksiz bir sıvı kadar
    saydam olan insanları severim, içi dışı bir,

    emin
    abi demiştim, ve bu günkü öykümüzün figüranı kendisi. minor
    edebiyatı, benim yaptığım minor edebiyatımı bilemem, ama
    karakterler manuel hayat şartlarına tam otomatik tepkiler vermiyor
    sonuç olarak, ne demek istediğimi anlıyor havasına yatmayın,
    saçmalıyorum…

    evin
    beni aramasını sağladım bir şekilde, yani ailemin, “emin
    abinin bizde kalması gerekiyor baba, anne, abla, yiğen, abi, yenge,
    tanrı, peygamber, zeus, bir mahsuru var mı?”

    kalabilir”
    demiş, benim seksene yakın olan peder.

    öner
    geldi, birkaç sigara, birkaç öykü, ve emin abi aradı, sahile
    çıktık.. emin abi, yıllarca kullanılan alkol, ot, ve
    kazıklanmışlık sonucunda biraz yavaş konuşuyor,
    söyleyeceklerini bazen unutuyor, ama ben onu anlıyorum, çevremdeki
    diğer tiplerin anlayıp anlamadığını bilmiyorum ama gülüyorduk
    işte anlattıklarına, keyifli bir sohbet, şarap almıştık, bira
    almıştık, emin abim bana xanax ikram etmişti. xanax; alprazolam
    içeren benzodiyazepin grubu, anksiyete bozukluklarında sinirlilik,
    panik ve gerilimi azaltmak içindir, yani yine sikik tıp literatürü,
    öykü yerine ilaç reçetesi yazsam iyi para ederdi.. emin abim bana
    xanax ikram etmişti, içmiştim, hap ve şarap dolu bünyemle çenem
    açılmış, sekiz yıldır ilk kez bu kadar çok konuşmaya
    başlamıştım onunla, genellikle o konuşur ben dinlerdim, ve
    şikayetçi değildim bundan çünkü yaşanılmış bir hayat vardı
    karşımda, yaşanılmış, gerçekten yaşanılmış! insanların
    çoğu bir hayat yaşamak yerine bir işte çalışıp otomata
    bağlamayı seçiyorlar, o öyle yapmamış, arada bir dükkan açıp
    batsa da, arada bir başka ülkelere, ya da şehirlere kaynasa da,
    yaşıyordu gerçekten, en azından bence, otomata bağlamamıştı,
    manuel bir insandı hala, ne demek istediğimi anlayabiliyor musunuz?
    hayır bu kez saçmalamıyorum…

    her
    neyse, konuşuyorduk, ve yağmurcu geldi, kardeşi, kardeşinin
    sevgilisi, ve tanıştırdım, onlarla bunları, bunlarla şunları,
    falan filan falan filan… emin abi, bahsetmiştim sana, yağmurcu,
    fanzinlerden.. yağmurcu, bahsetmiştim sana, emin abi, retro,
    fanzinler, ilham veren bana.. işte bu kadar.. xanax patlamış,
    şarap ve sigarayla iyi dans ediyordu içimde, ve sonra emin abi bir
    iki telefon görüşmesi yapmış, ama kanal bulamamıştı, ben
    kanal bulmak istemiyordum çünkü tekrar uyuşturucuya bilinçli bir
    dönüş yaparsam, virajı alamazdım, biliyordum kendimi, midem boku
    yemişti, karaciğerim boku yemişti, kan dolaşımım yavaşlamış,
    kalp atışımda ritim bozukluğu başlamıştı, iki akciğer
    ameliyatı, sağlıksız mukoz akışı, arada bir kasılan sol
    kasık, daha saymamı ister misiniz? ama ölmemiştim, ve
    ölmeyecektim, sadece, alkol ve sigara dışında kalan kendini imha
    türevlerinde, yeni bir kanal açmaktansa, denk geldikçe
    çörekleniyordum.. kanal? tanıdığınız bir torbacı varsa, buna
    argoda “kanal” adı verilir, kulağınızda bulunsun. kanalımız
    yoktu, yeşil reçetemiz ya da tanıdığımız bir eczacı da öyle.
    ve pazardı. ve şarap bitince, yenisini almak üzere gitti emin abi,
    yağmurcu kendine bira aldı. ben orada tüm bu olan bitenleri
    izliyor, ve mutlu oluyordum. mutluydum, gerçekten.. orada. o
    şekilde. ve nedeni alkol ya da hap değil, gerçekten gerçek
    dostlarımla bir arada olmamdı…

    asıl
    kısım.. eve dönüş yolculuğu.. sarhoş, ölümüne sarhoş, ve
    burnum akıyor, herhangi bir tür uyuşturucu, ot, ya da alkol
    alınca, hala burnum akıyordu.. ve otobüse bindik, oturduk,
    otobüste sızdık, ineceğimiz yeri kaçırdık ve her yer ışıl
    ışıldı dostlarım, türkiye kazanmış, kupayı götüne
    sokmasına ramak kalmıştı, umursamıyordum, bazı ülkeler sahte
    zaferlerle dünyaya kendilerini tanıttıklarını sanırlar,
    açlıktan geberseler de, kazanılan kupalar en büyük mutlulukları
    haline dönüşür, diğer sağlıklı beslenen ülkelere nazaran
    daha çok mutlu olurlar, bu salak ülkeler.. her yer ışıl ışıldı,
    çekoslavakya’ya kaymıştık, arabalara binilmiş, caddelere
    çıkılmıştı, dat dat dat, ışıl ışıl dostlarım, çığlık
    çığlığa, ve ineceğimiz durağı kaçırmıştık, ama nihayet
    geç de olsa, otobüsten kurtulmuş, kendimizi buca çevik bir
    meydanında, kutlamanın ortasında çorbacı ararken bulmuştuk,
    saat oniki olabilir, ve saat onikide böylesi merkezi bir yerde bir
    çorbacı bulmak, pek zor değildir.. çekoslavakya kazanmış
    olsaydı… keşke dedim, böylece bu aptal sevinç nidaları yerine,
    sakin sessiz, üzgün, melankolik ülkede, bir çorba içicek, sonra
    eve dönücektik.. yürümeye başlamıştık, evim buca heykele
    yakın bir yerdedir, aşağı yukarı yirmi dakika ıskalamıştık
    durağı, yürüyorduk, sigaram yoktu.. elinde bayrak olan, bağırıp
    çağıran bir elemana sigara sordum, verdi, yaktım, içmeye
    başladım, ve çorbacı, “aşağıda var”, kapalı, “iki sokak
    ilerden sola dön”, kapalı, şu caddenin bi arka caddesinde”,
    kapalı, yarım saat sonra, özellikle hapın yarattığı açlık
    etkisi yerini uyku ihtiyacına bırakıyordu, “eve gidelim bare”
    dedim, emin abime. gidelim dedi.. ve yine, o aptal kalabalığın dat
    datlarından kurtulmaya çalışan iki sürüngene dönüştük,
    neydi bu çılgınlık, ne olmuştu, dünyayı elemi geçirmiştik,
    dünyayı ele geçirsek ne olurdu, ne vardıki dünyada, insanları
    öldür, tamam, yaşanacak bir yer olur, hayvanlar için yaşanacak
    bir yer, ama insanlar? her yerin içine eden, silip süpüren,
    üretmeyen, sömüren insanlar? insanlarla dolu bir cennet bile işe
    yaramaz tanrım, hatalısın kabul et, ve seni arayıp bulmama izin
    ver, doğru yolu göstericem sana, insanları öldür, insanları
    öldür, hayvanlar için yaşanacak bir dünya yarat, ve ben o
    dünyada bir kedi olarak tekrar canlanayım, ne dersin?

    eve
    vardık, nihayet, ve her ne kadar iki sarhoş olarak eve varmamın
    zılgıtını ertesi gün yiyecek olsam da, umursamıyordum, emin
    abimi, odama götürdüm, burada yatabilirsin abi dedim ona, benim
    odamda, benim odamda o yatacaktı, mutluydum, koliden odamda, sigara
    kokan odamda, fanzinler etrafta, kitaplar ayak altında, ve yatağıma
    yatırdım onu, karnı açtı, elbette, ekmek arası bir şeyler
    sundum, ve sonra ışığı söndürüp, içeri geçip sabah
    konuşmayı dileyerek evin tanrılarından, bir kanepeye uzanıp,
    acayip halüsinasyonlara yelken açtım. biliyorum, onirojen değildi,
    aldığım hap, ama yine de, ve nedenini bilmesem de, üç yıl
    nerdeyse her gün, ortalama 1000 gün, 24 saat kafası yüksek
    dolaşmış olmamın kalıntıları, hala bana renkli geceler
    sunuyor, olmayan varlıklar bazen evde dönüyorlar, böcekler,
    karıncalar, ışık oyunları, cin ve peri belki, ya da bir azrail
    her hamlesinde başarısız çıkıyor, bilemiyorum, bilemiyorum,
    yatakta bir sağa bir sola dönerken o an, aslında odada değil
    kutuplarda buz üstünde sandım kendimi, karla kaplı bir arenada
    boğa güreşi yapılıyordu, ve ben yenik düşmüş, yere düşmüş,
    ve yuhalanmıştım, böyleydi, en son böyleydi ve uykuya daldım…

    sabah,
    annem uyandırdı,

    emin
    gidicekmiş,” kalktım alelacele,

    abi
    kahvaltı yapsaydık?”

    yok
    ben gideyim”

    peki
    abi.” babamla emin abi konuşuyordu. muhabbetlerini bölmüş
    olabilirim, emin değilim, çıktık yola, onu dolmuşa bindirdim,
    garaj… eve geldim, ve cock sparrer, samimiyetle müziğe daldım..
    cock sparrer, hala onlar çalıyor, ve ama ben kendi şarkımı
    çalmayı kesiyorum.. eski güzel günlerin şerefine, gelicek kötü
    günlerin kaygısını taşımadan… bu, senin için…. selametle..

    16.haziran.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • 1 hafta

    1
    hafta
    ezan okunuyor, ve saatin kaç olduğunu
    bilmiyorum, ama havanın birazdan aydınlanacağı açık. pazar sabahı, hiç uyumadan
    girilmiş, ve tüm gün uyuyarak geçirilecek bir pazarın sabahı, balkondayım ve
    havanın aydınlanmasını bekliyorum, sigaramı içerken, ve biramı da tabii, ve
    komşularım tarafından tuhaf bir genç olarak göründüğümün farkındayım, üstelik
    mahalledeki evlerin yarısında üniversite öğrencilerinin yaşadığını hesaba
    katarsak.. kampüse yakın bir bölge, ve sol binanın ikinci katında üç kız öğrenci
    var, onların bir üstünde dört tane herif kalıyor ama kimin girip kimin çıktığı
    belli değil eve, karşımızdaki iki üç evde de dönüyor bir şeyler ama
    ilgilenmediğim için bilemiyorum, ve pazar sabahları genellikle uyur insanlar,
    benim için gün fark etmiyor, ya da saat, gündüz, gece, gece yarısı, ayın sonu,
    ayın başı, ve her neyse işte, balkondayım, birinci kat balkonu, ve her nedense
    havanın bir hayli aydınlandığı bir sırada, bir polis otosu geçiyor mahalleden,
    bana bakıyor polis arabasındaki iki hıyar da, ve ben de onlara, yavaş yavaş
    geçiyor, geçip gidiyorlar, onlara bira şişesi fırlatmak istiyor ama başımı
    gereksiz yere derde sokmaktan kaçınıyorum, ve daha sonra içeri geçiyor, ve
    bilgisayarı açıp yazmaya başlıyorum, ve buraya kadar geldim ama sonrasını nasıl
    sürdürebileceğim konusunda kararsızım, düşünüyorum, anlatabileceğim bir şeyler
    olmalı mutlaka, ya da uydurabileceğim, bir pazar sabahı, başka bir pazar
    sabahını anlatabilirim belki, buna ne dersiniz? pekala..
    bir hatunla kalıyordum o sıralar, beraber
    yaşıyor sayılabilirdik, hemen hemen, ama bir hafta sürmüştü ilişkimiz, bir
    hafta sonra pılısını pırtısını toplamadan ailesinin yanına dönmüş, bir daha da
    geri gelmemişti, ve aşık değildim ama olabilirdim belki, zamanla, ya da nefret
    ederdim, ama iyi veya kötü, derinlemesine ve uçlarda duygular beslememe zaman
    olmadan çıkmıştı hayatımdan, ama o bir hafta, gerçekten iyi geçmişti, bir
    sevgilisi vardı onu ilk tanıdığımda ve ayrılıcam o adiden deyip duruyordu, ilk
    kez bir sınavda gördüm onu, ön sırada oturuyordu, kendi sınavında raporlu
    olduğu için sınava bizim bölümle ve bizim sınıfla beraber girmişti, tarihti
    ders yanılmıyorsam ya da onun gibi bişi, çoğu bölümün ortak bir dersiydi, ve
    onların hocası ile bizimkisi aynı olunca, kaçırdığı sınava bizimle girmiş, hemen
    ön sırama oturmuştu, pardon, ben onun hemen arkasına oturmuştum bilinçsizce,
    sınıfa girdiğimde o içerdeydi, ve daima geç kalırdım sınavlara, hatta girmezdim
    bile çoğu zaman, ama o gün nasıl olduysa gireceğim tutmuştu, kampüste birinden
    ödünç olarak bir kalem edinmiş ve sınıfın yolunu tutmuştum, bilmiyordum sınav
    olduğunu, kampüste olduğum bir zamana denk gelmişti işte, ve henüz
    devamsızlıktan kalmadığım için o dersten, gireyim bare demiştim, en azından
    kopya verirdim birilerine, iyiydi matematiğim, oldukça iyi, pardon size sınavın
    tarih olduğunu söylemiştim öyle değil mi, değildi tarih, matematikti, şimdi
    hatırladım, ve girdim, oturdum, önümdeki sırada o oturuyordu ve defterinin
    üzerinde beş yapraklı yoncanın resmi vardı, “ne bu biliyor musun” dedim,
    “evet” dedi “biliyorum, ya sen?”
    “ben de biliyorum”
    böyle başladı muhabbetimiz, ilk gençlik
    yıllarının tecrübesizliği ve merakı ile, marihuana yaprağının ney olduğunu
    bilip bilmediğimiz üzerine birbirimizi sınayarak, ve daha sonra ona, onu daha
    önce hiç görmediğimi söylediğimde, başka bir bölümde ikinci öğretim olduğunu
    nakletti bana, ve yıllar önce bir zamanlar kısa bir bölümünü sizlere anlattığım
    bu olayı şimdi tekrar anlatacağım sayın okurlarım, hafif sarhoş ve biraz da
    uykulu halim ile…
    ona sınavla ilgili bir şey bilip
    bilmediğini sordum, “bilmiyorum” dedi, ben de bilmediğimi söyledim, “boku yedik
    desene” dedi bana,
    “sen kalksana önümden” dedim “kopya
    çekebileceğim biri otursun”,
    “nedenmiş o” dedi,
    “nedeni var mı” dedim, “bir şey
    bilmiyormuşsun”
    “neyse” dedim “siktir et, ilk dönem AA idi
    benim”
    “ney” dedi şaşırarak arkasını dönüp hızla,
    “nasıl yani, ciddi misin?”, elbette ciddiydim, ösys’de kırk beşte kırk bir
    yapmıştım üstelik, ama diğer ne varsa devamsızlıktan kalmıştım, ve ona
    defterindeki yaprağın ne yaprağı olduğunu bilip bilmediğini sorduğumda
    “dilersen sarmasını bildiğimi de gösteririm” diye cevap vermişti,  “evet biliyorum” dedikten sonra, anlaşmıştık,
    yanında vardı, ve sınav bitimi onun evinde takılacaktık, sevgilisi ile beraber
    kalıyordu ama sevgilisi bir günlüğüne şehir dışına, ailesinin yanına gitmişti,
    çok hızlı gelişmişti her şey, sınav öncesi on beş dakikada, ve sınav her ne
    kadar umurumda olmasa da hatuna kopya vermek için her soruyu yapmış, üzerine de
    onun benden bakması için çıkmayıp beklemiştim, böyle işte, ve kağıtları
    yirmişer dakika aralıklı olarak hocaya teslim etmiş, sonrasında onun evine
    gitmiştik, güzel bir ev, güzel dekore edilmiş bir ev, “sen içeri geç, ben
    gelicem” diyor ve mutfağa yöneliyor, eve gelirken aldığımız biraları dolaba
    koymak için, birer şişe de getiriyor yanında gelirken,
    “ya kusura bakma” diyor, “beklettim seni,
    gelirken kafeye takılmak zorundaydım biraz, sevgilimin çok sevgili arkadaşları
    ile bir şeyler görüşmem gerekiyordu”,
    “önemli değil” diyorum, bir saat beklemiştim
    onu, okula 25 dakika uzaklıkta olan bir durakta, “hemen geliyorum sen durakta
    bekle, beraber çıkmış görünmeyelim” diyerek gitmiş, ve bir saat sonra gelmişti,
    bir şekilde biliyordum ama geleceğini, nasıl bildiğimi bilmiyorum, ama
    biliyordum, bazen doğru bazen yanlış çıkan enayi umudu değildi kısacası olay,
    ve her neyse işte, sonuç olarak evdeydik, ve okuldan beraber çıkmamakla
    beraber, sevgilisi hakkında anlattığı diğer anekdotlara dayanarak ona, “salakça
    bir ilişki ama neyse, beni ilgilendirmez” demiştim,
    “salakça olan ney” demişti,
    “sana demiyorum..” demiştim,
    “insanları bir eşya gibi sahiplenmek falan.. aşıksan aşıksındır.. eğer aşık
    olduğun kişi hayalinde yarattığın ütopyaya benzesin diye ona şunu yap bun
    yapma, şöyle davran böyle davranma gibi sınırlar koyuyorsan bu aşk değildir..
    ya da yarım aşktır.. birini seviyorsan seviyorsundur, onu sevebileceğin şekle
    sokuyorsan bu salakça demek istiyorum. aşk, kişilikten fedakarlık etmek demek
    değildir!”
    “aşık olduğumu kim söyledi?”
    diyor, gülerek,
    “saat geç olmadan takılalım şu
    şeyi” diyorum, cigarayı kast ederek,
    “ne o” diyor, “bir yere mi yetişeceksin”,
    hayır bir yere yetişmeyeceğim ama burada kalmam doğru olmaz, sabahın köründe
    sevgilisi dönecek çünkü, ve her şeye rağmen, hatunun teki ile iki üçlü çevirip
    üç beş bira içtim diye lavuğun tekiyle yüz göz olmak istemiyorum, önemli
    olmadığını, orada kalabileceğimi, sabah sevgilisine ayrılmak istediğini, hatta
    ayrıldığını söyleyeceğini, ve sorun olmayacağını anlatıyor, yine de her şeye
    rağmen ben evden mümkün olduğunca erken çıkmalıymışım, görünmemeliymişim, falan
    filan falan filan, tamam diyorum, anlaştık, ve ne kadar içtiğimizi, ya da neler
    konuştuğumuzu o arada, tam olarak hatırlamasam da, 7 saat geçiyor, saat gecenin
    ikisi, biralar bitti.. şaraplar bitti.. ot bitmek üzere.. ve hatun yanımda
    uzanmış, ben aynı koltukta köşede oturmuş ayaklarımı sehpaya uzatmışım..
    hatunsa ayaklarını benim üzerime doğru uzatmış, ellerim ayaklarında.. ama daha
    öteye geçebilmişiz değiliz.. bunu istemiyorum aslında.. onun isteyip istemediğini
    bilmiyorum.. ama ben şu an onunla birlikte olmak istemiyorum! seyretmek ve
    konuşmak daha cazip geliyor.. aslında çoğu zaman iyi bir muhabbet seksten daha
    iyidir….
    hatun uzanmış.. gözleri kızarmış.. saçları
    dağınık.. ve bana
    “sence” diyor.. “nereye
    gidiyoruz?”
    “bilmiyorum..” diyorum
    “cehennem ise kötü olacak.. ama cennette senin gibiler yoksa canım sıkılacak!”
    “bence cennete..” duruyor.. 6-7
    saniyelik sessizlikten sonra, “çünkü” diyor, “tanrı bence iyi
    biri..” sarhoş.. sarhoş. sarhoş diyorum içimden, hem sen hem de tanrı..
    sarhoş.. “neye dayanarak söyledin bunu?”
    “kendime.. insanlar tanrılarını
    kendilerine göre değerlendirmeli bence.. bana göre tanrı iyi”
    “ee buradan senin de iyi olduğunu ve
    seni cennetine sokacağı sonucunu mu çıkarıyoruz.”
    “bilmem.. senin gibiler yoksa benim de
    canım sıkılırdı. öldükten sonra bir hayat varsa yani”
    “umarım yoktur” diyorum,
    “ya aslında ben nereye gidiyoruz
    derken hayattan bahsediyordum?” diyor
    “seni bilmiyorum.. ben düşmekteyim
    uzun bir süredir”
    “düşmek?”
    “düşmek.. bir boşlukta, zemini
    bulamadan sonsuza kadar düşmek”
    “hah.. dibe bile vuramıyorsun..”
    “dibe vurmak budur aslında.. sen
    nereye gidiyorsun”
    “bilmiyorum.. salak heriflerle
    harcıyorum zamanımı.. şu anki gibi mesela..”
    “neden”
    “nedenini bilmiyorum.. aldatıyorum
    onları.. ayrılıyoruz.. sonra başka bir tane.. sonra başka bir tane daha.. ya
    aslında.. off.. bunu neden söyledim ki.. bir orospu olduğumu düşünüyor
    olmalısın”
    “doğal olduğunu düşünüyorum..”
    “bir keresinde ‘orospusun kızım sen’
    dedi şimdiki sevgilim ve bitti işte her şey.. aşkı öldürdü!”
    “siktir et bence.. “
    “ya aslında ilk başlarda aşık oluyorum
    tamam mı… ama işte bir anda ölüyor her şey.. köle gibi görülmek çok koyuyor
    adama… aşk süresince katlanıyorsun.. ama buna katlanmak zaten aşkı öldüren..
    sıktım sanırım seni?”
    “yoo.. dinliyorum..” diyorum..
    sarhoş birini dinlememekle kötü edersiniz.. harflerin en derinden geldiği anlar
    insanın sarhoş olduğu anlardır. “dinliyorum seni..”
    “anlıyorsun değil mi?”
    “bundan asla emin olamazsın.. ama
    anladığımı sanıyorum”
    “sevindirici.. birinin anlaması
    yani..”
    “kelimeler hiçbir şeydir.. kelimeler
    yokken, insanlar daha konuşamıyorken birbirlerini anlıyorlardı.. önemli olan
    eylemdir.. kelimeler aldatır..”
    “eylem de altadır.”
    “aldatmaz.. yapmacık olan her şey bir
    gün patlar.”
    “peki.” sihirli sözcüğü o da
    biliyor galiba.. “okulu bitirebilecek misin?”
    “sanmıyorum”
    “nolucak peki”
    “bu sorudan nefret ediyorum”
    “napıcaksın peki?” nedense
    tanıdığım her hatun, hem de hepsi! bu sikik soruyu soruyor bana.. evlenip yan
    gelip yatmak mı amaçları? hiç bilemedin, aynı anda çalışıp, bir boklar satın
    almak, kira ödemek, akraba ziyaretinde bulunmak, çocuk yapmak mı? evet bir
    mesleğim yok, evet bir işim yok, evet tek mülkiyetim bedenim.. ama seni
    seviyorum, aşk birlikte bir bok satın almak ve aynı evde yaşamak değildir ki!!
    sadece seviyorum işte diyorum.. hepsi bu.. yetmiyor bu onlara. yetseydi, sadece
    bununla yetinebilselerdi ilk etapta, daha fazlasını verebilirdim onlara,
    doktora bile yapardım anasını satayım, sonra ev sonra çocuk sonra torun hatta,
    torunu ben yapmayacağım, gelinimden çocuk yapacak kadar sapıtmadım henüz..
    “bilmiyorum..” diyorum..
    “hiç düşünmüyor musun?”
    “bilmiyorum..” diyorum tekrar.. ”intiharı
    çok sık düşünürüm ben”
    “salakça bence”
    “intihar düşüncesi dinç tutar adamı.
    sürekli tavanı izleyip ‘acaba kendimi vursam mı’ diyorum.. tavanı delip bir üst
    katı aşağı çökertmek isterim.. ölmek ya da yaşamak pek de umurumda değil..
    istediğim gibi yaşayamayacaksam ne için yaşayacağım?”
    “saçmalıyorsun gibime geliyor”
    “bulunduğun konserden hoşnut olmazsan,
    yarısında çıkarsın öyle değil mi? terk edersin yani?”
    “evet.. sanırım.. zamanımı boşa
    harcamam..”
    “bende bu hayattan hoşnut
    değilim..”
    2 saat daha geçiyor.. saat gecenin dördü..
    şarap aldım az önce.. ot bitti.. ve hatun bu kez dizime yatıp ayaklarını diğer
    tarafa uzatmış durumda, uyuyor.. bana, yazdığı bazı şeyler olduğunu
    söylemişti.. okur musun demişti.. çok sevindim.. ben herkesin evde bir şeyler
    yazdığını düşünüyorum.. söylemiyor olabilirler.. ama yazar herkes.. herkes
    ‘yazar’. ve best seller zımbırtılarından daha değerli buluyorum o yazıları..
    çünkü içerden geliyor onlar.. beğenilme kaygısı güdülmüyor.. binbir reklam
    yapılmıyor.. en önemlisi de ney biliyor musunuz? para kazanmak için yazılmış
    olmuyorlar.. ya da en basitinden, “kazanmak” için yazılmıyorlar.. ve hatun
    şöyle bir cümle kullanmış yazdığı bir yazıda; “hep soruyorsun ‘beni neden
    seviyorsun?’ diye.. bi ton neden sayabilirim aslında sana ama hepsinin farkında
    olduğunu biliyorum. gereksiz buluyorum bu yüzden. ama sevgimi de kanıtlayabilirim.
    bunu söyleyebiliyorum, çünkü bana inandığını biliyorum. inanmıyorsan boşa
    çırpınmam, sevmiyorum bunu ya.. yaşarım kendi içimde.”
    gözlerini açıp kafasını kaldırıyor ve
    bakıyor bana doğru.. aşk isteyen yeşil gözler.. ve dudaklar açınıp kapanıyor
    yine;
    “pardon ya, uyumuşum.” diyor
    “sen uyuyacak mısın?” diyor
    “olabilir” diyorum “yerde yatarım
    ben.. alışkınım.. bir kaç minder falan”
    “koltukta yat, ben içerde yatıcam
    zaten..”
    “peki”
    sanırım sabah 6 gibi, sızmıştım.. saat
    7:30’da karnımda bir yük ile gözlerimi açtım.. sırt üstü yatıyordum.. ve hatun
    beni uyandırmak için son çareyi karnıma ayağı ile iyice bastırmakta buldu
    anlaşılan.. çıplak ayak.. bedenimde çıplak.. ama ayak fetişisti değildim neyse ki..
    umursamadım.. yan dönüp devam ettim uyumaya.. bu hareketim onu iyice
    sinirlendirmiş olacak ki, sırtıma geçirdi bir tane.. böbreklerim boğazımdan
    dışarı çıkacak gibi oldu ve korkuttu bu olasılık beni.. onlar benim tek
    servetim.. iyi para verirler! ama şimdilik karnımı doyurabilecek kadar
    kazanıyorum.. neyse, gözlerimi açıp yanımda ayakta duran hatunun yüzene
    baktım.. yerde yatıyordum;
    “yanlış anlama, uyanman için vurdum..
    1 saattir sana sesleniyorum.. üzgünüm ama benim gitmem gerek, sınavım var..
    normal olarak sen de gitmelisin.. akşam üzeri ‘evin sahibi’ gelecek izmir’e..
    dün bahsetmiştim hani..” evin sahibi mi? sevgilim demedi.. ilginç..
    “5 dakika daha..” arkamı dönmemle
    iteklenmem bir oluyor.
    “gidicem dedim sana.. eğer tiple kavga
    etmek istiyorsan akşama kadar uyuyabilirsin.. tabi tip benden ayrılacağı için
    bana kalacak bir yer de bulmalısın”. tip ha.. bu her şeyi kendi kafasında
    kararlaştırmış anlaşılan diye düşünüyorum.. eğiliyor ve dürtüyor bu kez eliyle
    omzumu.. 
    “uff. hadi ya.. gidicem dedim
    sana..”
    “tamam işte 5 dakika”
    “1 saattir 5 dakika diyorsun”
    “hatırlamıyorum.. gider misin
    başımdan?”
    “tabii, giderim” diyor.. kapının
    şiddetle çarpıldığını duyuyorum.. uyumaya devam ediyorum..
    uyandığımda saat öğlenin biriydi.. evde
    kimse yoktu.. etraf toplanmıştı.. bir not buldum; “kapıyı kitle, anahtarı
    bana getir, c blok 208 numarada dersim var akşam beşte.. iyi uykular sana!”
    iyi uykular kısmı koyu yazılmıştı..
    ben de kendi dağınıklığımı toplayıp
    çıktım.. apartmanın merdivenlerinden inerken, bir tip yukarı doğru çıkıyordu..
    bir kat altta biraz bekledim.. tip, az önce çıktığım eve girdi.. sonrasını
    yazmanın da bir önemi yok ha.. anlıyor olmalısınız yani..
    böyle başlamıştı işte, biraz delice, ve
    aşırı samimiyet kokan bir ilişkinin başındaydık, sevgilisinden ayrılmış, evden
    taşınmıştı, bir ev tutmuştuk ona, ben genellikle onda kalıyordum, bir hafta,
    sadece bir hafta geçmişti sınavın üzerinden, bir pazar sabahı, onda kalmadığım
    bir gecenin sabahı, onu almak için eve gitmiştim, o gün istanbul’a, ailesinin
    yanına gidecek, bir hafta sonra da gelecekti, gelmedi ama, ailesi yurtta
    kalmadığını öğrenmiş ve göndermemişti gerisi geriye okula, öyle anlatmıştı
    aylar sonra aradığı zaman, ailem izin vermiyor, tamam demiştim, bunu aylar
    sonra söylemen arayıp söylemen tuhaf ama neyse dedim, napıyorsun, iyiyim, sen
    napıyorsun, bende iyiyim, bi daha da aramadı zaten, ben de aramadım açıkçası,
    ve şimdi, şimdiki pazar sabahı, ona tuttuğumuz evde başka öğrencilerin kaldığı
    bir mahallede, başka bir evde oturuyorum, balkondaydım, bir zamanlar bir
    hatunla bir haftalığına takılıp, dört gece kaldığım bir evin balkonunda başka
    insanları görünce, içeri girip bunları yazmak istedim, yazdım da galiba, daha
    önce de bir kısmını anlatmıştım zaten, şimdi buradayım, ve aradan yedi yıl
    geçti.. hepsi bu kadar… öyle değil mi? kızgınlık yok, kırgınlık yok, öfke yok,
    kaybedilmiş düşler sadece… hepsi bu.. çoğu zaman olanların kısa metraj bir
    tekrarı… bu kadar.. olan bu. öyküsü de bu. yerseniz..
    16haziran 2008

      
  • isimsiz 9

    isimsiz 9
    gözlerini açtığında
    karanlık, sadece karanlığı görebildiğin, ve odadaki her şeyin siyah ve siyahın
    tonları halinde dizildiği, gece yarısı uyanışlarında, farkına varırsın, pek de
    yolunda gitmediğini işlerin… yalnızsın çünkü, koskoca odanın ufacık bir yerine
    kapaklanmış, sızıp kalmışsın bir vakit, akşamüstü, ya da akşam, içmiş içmiş
    içmiş, ve kontrolsüz bir şekilde kalmışsın halının üzerinde, müzik açık kalmış,
    belki ocak da, ya da soba, cam, kapı, belki birini arıyordun ve telefonu o
    açmadan sızıp kaldın, kim bilir, kimseyi arayamayacağını biliyorsundur oysa, ve
    kimsenin de seni aramayacağını, yine de gözlerini açtığında, o lanet karanlıkta
    telefona erişir ve bir göz atarsın, ve saat belirir karşında, gecenin üçüdür,
    ya da dördü, ve lanet olsun dersin içinden, kalkar bir sigara yakmaya
    çalışırsın karanlıkta, ışığı açmak aklına gelmez, ve bir siktir daha çekersin
    içinden çünkü evde alkol kalmamıştır, ve oturduğun muhitte 24 saat açık büfe
    vari bir yer cehennemin dibi kadar uzaktır sana, hatta cehennem sana her şeyden
    daha yakın görünür o an, es geçersin bi kez daha ölümü, beklersin ışığı
    yakmadan, karanlıkta beklersin ve ağlamak gelir içinden, sigara dumanı, külü
    nereye attığını görmezsin bile, müzik açık kalmıştır ve dönmeye devam ediyordur,
    ve düşünüp durursun, bir yere varamayacağını bilsen de düşünerek, hiçbir
    şekilde bir yere varamazsın aslında, kafesteki kuştan farkın yoktur, tek fark
    seni kafesleyen telleri göremiyor oluşundur belki, sigara biter, izmariti
    halıya atarsın, umrunda değildir hiçbir şey, ve yakarsın bitane daha, hasiktir
    dersin, ve bu hâl, siktiğimin güneşi doğana kadar devam eder, doğarsa tabii,
    ezandan sonra, hava gri değilse belki, ve bazen güneş de fayda etmez ruhuna,
    odadaki cisimler belirir, içine etmişsindir her şeyin, kapı kitlidir ve
    evdekiler pes etmiştir artık, uyuyorlardır, anımsamaya başlarsın kapıyı aç bi
    konuşalım dediklerini, fayda etmeyeceğini bilirsin, belki de doğru bildiğin tek
    şeydir bu ve kapısı kitli bi odada alkol seni intiharın elinden kurtarana dek
    içersin… ve böyle başlarsın kendine gelmeye, biraz kaybolarak..
    nedenini bilmiyorum,
    değişen, şekil değiştiren, cisim değiştiren duygular, bunu yazmak isteyip
    istemediği de bilmiyorum, ama dedim ya, aniden oluveriyor her şey, belki de bu,
    hıza ayak uyduramadığım içindir, nedenini bilmiyorum, ve savunamıyorum da hiçbir
    şeyi, öylece ağzı bantlanmış kurban gibi kalıyorsun ortada, beyni bantlanmış,
    düş gücü bantlanmış, her şeyin karanlık olduğunu düşünüyor ve yolun sonu bu
    diyorsun, bir mantık hatası sadece, yorgunluktan kaynaklanan bilinç yitimi, ve her
    şeyden pes edip, öylece bekliyorsun, ve başta da dediğim gibi, gecenin bi
    yarısı karanlık bir odaya uyanınca farkına varıyorsun her şeyin kendi yolunu
    seçtiğinin, sonra doğan güneş, güneş iyi geliyor insana, hiç bir şeyin yolunda
    gitmiyor oluşuna rağmen kalmayı seçiyorsun. ve acı, biri acı mı dedi, kendi kendime
    konuşmaya başlıyorum, soru cevap şeklini alıyor yazılar, gerizekalı karakterler
    üretip, onlara maceralar yaşatıyorsun, sonra günün birinde işten gerçekten
    ruhun ve iliğin emilmiş halde eve gelip hatunun tekine, aslında hiç tanımadığın
    ve belki de tanımak istemediğin hatunun tekine derdini anlatıyorsun, aniden
    gelişiyor her şey, ve radarda baş dönmesi vari bir hıza kapılıp aşık oluyorsun,
    biliyorum son cümlem biraz eblek oldu, ama önemi yok, sabaha kadar konuşuyor,
    üç gün üst üste sabahlıyor ve bu kez kurtarılır sanıyorsun bir şeyleri, oysa
    koca bir yalan bu, ve hatun kendini bi bok sanmana yol açıp seni kutsuyor, bu
    değil doğru olan, belki de, ama öyle bir tufan esiyor ki üzerinde, her şeyi
    yitirdiğini fark etsen de aldırmıyorsun, tuhaf bir güç, dünyaya meydan okuyabilicek
    kadar abuk işlere girişebileceğin bir güç, ama aldatıcı, tek atımda vurulabilicek
    kadar savunmasız ve bir ortalık malısın, hey kendimden bahsediyorum burada,
    kimse üzerine alınmasın, sataşmaya niyetim yok, sataşıcak halim de yok, ki
    kimseye direkt sataşmadım bugüne kadar, gönderilen oklara karşılık verdim
    sadece, ve eğlenceliydi zaman zaman, şimdi o kadar eğlenmiyorum, eğleniyormuşum
    gibi yaptığım zamanları es geçersek tabii, oyuna kapılmak, boktan oyuna, herkes
    gibi davranmak, bazen kolay bazen imkansız, ve şimdi durmuş burada sarhoş
    bünyemle abuk subuk methiyeler düzüyorum, gizli bir odada kitli kaldığım
    günleri anımsıyorum.
    siz acıdan ölürken,
    aşık olduğunuz hatunla birlikte gülebilen biri hakkında ne hissedersiniz? üstelik
    bu kişi, sizin en yakın dostlarınızdan biriyse…
    ben hiç bir şey
    hissetmiyorum artık, hiçbir konuda hiç bir şey hissetmiyorum ve bunun bana iyi
    geldiğini söyleyebilirim, yalan söylüyorumdur muhtemelen, ve kolay fark edilir
    çoğunlukla bu, ama, pekala, herkesin yaptığını yapmayacağım, pekala, pekala,
    burada kesebilirim, kendimi de kesebilirim, bi öncekin de yazıyı kastetmiştim.
    ölesiye sarhoş
    olunan bir gece hatırlıyorum, hayır hatırlamak istemiyorum, ama hatırlıyorum,
    her şeyi hatırlıyorum, anı anına, ama yazmayacağım, bir daha bu konuda tek satır
    yazmayacağım, nokta…
    15.haziran.2008

  • sadece hatunlar

    yazılar
    gönderiyor
    bir
    sürü yazı
    durmadan
    “yazını
    aldım eyvallah” diyorum her seferinde
    durmadan
    göndermeye devam ediyor
    ben
    de her seferin de
    yazın
    ulaştı manasına gelen cevaplar atıyorum
    ve
    açıkçası okumuyorum da
    biriktiriyorum
    sadece
    kendimi
    hazır hissedince
    canım
    okumak istediğinde
    okuyacağım
    elbet, diye düşünüyorum
    çünkü
    diğer türlü
    iyi
    yazıları fark etmeyebilirim
    “bir
    yazı gönderdim fanzin için”
    “yazını
    aldım eyvallah”
    iki
    hafta geçiyor galiba
    biriken
    bir dolu yazıyı okumaya başlıyorum
    25
    kadar kişi
    50
    kadar öykü şiir deneme makale
    oku
    oku bitmiyor
    ama
    hepsini
    en
    ince detayına kadar değerlendiriyor ve
    kararsız
    kaldıklarım için
    diğer
    fanzin editörlerinden fikir alıyorum
    hiç
    biri kesin bir şey söylemiyor ama
    iyi
    veya kötü
    tek
    bir yorum yok
    “sen
    bilirsin girdap”
    “sence
    iyiyse bi mahsuru yok girdap”
    pekala,
    diyorum
    öyle
    olsun
    madem
    benim zevkime güveniyorsunuz…
    sonra
    başlıyorum elemeye
    ve
    kala kala üç ya da dört şey kalıyor
    onlara
    cevap atıyorum
    olumlu
    şekilde
    fanzine
    alacağım yönünde
    ve
    teşekkür ediyorum
    olay
    bu kadar basit
    ve
    kesebilirim burada şiiri
    “bu
    da şiir mi lan” dediğini duyuyorum birinin
    “şiir
    boktur” diyorum ona
    “ben
    de bokum
    sen
    de boksun”
    kısa
    ve net
    o
    beni duymayıp “böyle şiir olmaz” diyor
    “pekâlâ,
    olmaz” diyorum
    “yazmayı
    bırak sen” diyor “senden bir bok olmaz”
    “senden
    bi bok olmuş” diyorum
    “ben
    de o bok hakkında şiir yazıyorum”
    o
    beni duymuyor
    her
    neyse daha sonra
    birkaç
    yazı daha geliyor sürekli yazı gönderen tipten
    arada
    bir de sitenin çok iyi olduğundan bahsediyor
    yazıların
    çok iyi olduğundan
    fanzinlerin
    çok iyi olduğundan
    falan
    filan
    “eyvallah”
    diyorum “oyalanıyoruz işte”
    ve
    sanırım
    sabrı
    taşıyor kahramanımızın
    “benim
    yazılara baktın mı?”
    “baktım”
    diyorum
    “ee
    fikrin ne?”
    “diğer
    editörlere de gönderdim
    ve
    formata uymadığına karar verdik”
    “kötü
    mü yani” diyor
    “kötü
    demedim” diyorum
    “iyi-kötü
    bilmiyorum o kadarını
    formatımızın
    dışında
    hepsi
    bu”
    “format
    ne?”
    “bilmiyorum,
    format işte”
    “hatun
    olsam alırdın” diyor
    “alırdım”
    diyorum
    “ya
    da arkadaşın olsam”
    “baş
    tacım, tüm arkadaşlarım” diyorum
    ama
    öfkeleniyorum gerçekten
    “bi
    işe yaramazsınız” diye devam ediyor
    “aksini
    iddia etmedik” diyorum
    sürdürüyor
    eleştirisini
    “birçok
    iyi yazı geliyor sitenize” diyor
    “ben
    bakıyorum girdiğimde
    ve
    hiç biri onaylanmıyor
    sonra
    bir gün
    gerçekten
    kötü bir yazı siteye giriyor
    böyle
    bir yere varamazsınız”
    “sekiz
    senedir bi yere varamadık” diyorum
    “demek
    ki bundanmış
    ben
    şahşen 26 yıldır bir yere varamadım
    ve
    öyle bir amacım da yok
    ama
    dilersen sana
    çalışır
    bir sistem kurayım
    bir
    websitesi
    ve
    insanlar sana yazı göndersin
    sen
    onayla reddet sil kopyala çal
    ne
    istersen onu yap
    biraz
    da sen tanrıcılık oyna
    ister
    misin böyle bir şey?”
    “ihtiyacım
    yok diyor”
    “pekala”
    diyorum, “ben çıkıyorum moruk”
    “formatı
    anlayamadım” diyor ben çıkarken
    “anladığını
    sanıyordum” diyorum
    “hatunların
    ve yakın arkadaşlarımın yazısını onaylıyorum işte
    az
    önce de öyle demedin mi?”
    “bu
    gerçek mi?” diyor
    “sence?”
    diyorum
    “bilmiyorum”
    diyor, “sinirim bozuldu”
    “diğer
    siteler de beni kabul etmiyor” diyorum ona
    “ama
    benim sinirim hiç bozulmuyor
    çünkü
    biliyorum
    onların
    tarzı o
    kahvehanede,
    bira içemezsin mesela
    bunun
    gibi bir şey format
    siktir
    et”
    “tekrar
    yazı gönderebilirim değil mi?” diyor
    “ameliyat
    olup hatun olmayacaksan şansın yok
    boşuna
    deneme” diyorum
    çünkü
    istemiyorum yazı göndermesini falan artık
    öncelikle
    kararlı olmalı bir insan
    sonra
    yazmalı diyorum
    ve
    hâlâ, adamın biri
    “şiir
    değil o” diyor
    “değil”
    diyorum
    “hiçbir
    şey şiir değil
    bana
    ne bundan”

    12.haziran.2008
  • kaşıntı

    odamdayım
    bir
    şeyler ısırıyor etimi
    ne
    olduğunu bilmiyorum
    geride
    kalan, izler sadece
    ufak
    kabarcık lekeleri
    kolumda
    ve bacağımda
    sivrisinek
    yakarca
    ya
    da görünmez bir kadın belki de
    kitap
    okumaya çalışıyorum
    kerouac
    hiç
    kimse hakkında kötü yazıyor demek istemem ama
    sıkılıyorum
    bana
    göre değil sadece
    böylesi
    daha iyi
    bana
    hitap etmiyorsun kerouac
    ve
    fazla abartılmışsın gibi hissediyorum her defasında
    adamın
    cassady, sana beş çekiyor
    senin
    suçun değil bu tabii
    bir
    şeyler etimi ısırmaya devam ediyor
    bir
    sigara
    yarım
    kalan bira
    kitap
    değişiyorum
    ambjörnsen
    akışı
    çok iyi
    kelimelerin
    dizilimi
    cümleler
    ve
    zihninde canlandırabildiğin
    bir
    anlatım sunuyor bana
    ve
    sonra bir sigara daha
    derken
    biram bitiyor
    odamdayım
    gecenin
    dördü
    kaşıntı
    sıkıntı
    okunan
    ezan
    okunan
    bela
    ve
    ısırılan etlerim
    itiraz
    etmiyorum bu duruma
    herkesin
    bir şekilde
    yaşamaya
    hakkı olduğunu düşünüyorum
    ve
    anlatmaya da derdini
    iyi
    veya kötü
    şiir
    veya öykü
    hitap
    ediş tarzı sadece
    sorun
    yaratan
    ve
    sabahın altısı oluyor
    yedi,
    sekiz, dokuz
    uyuyor
    akşam
    uyanıyorum
    hiç
    çıkmıyorum odadan
    günlerce
    çıkmıyorum
    ve
    etimden çok
    ruhumdaki
    ısırıkların
    yarattığı
    kaşıntıdan mustaribim
    bekliyorum
    geçip
    gidecek nasılsa
    ve
    kaşıma diyor annem
    kaşıma
    yara yaparsın
    haklı
    bir
    şekilde
    tekrar
    etmemek gerekiyor hiçbir şeyi
    üzerinden
    geçmemek
    incelememek
    çünkü
    hiçbir zaman
    hiçbir
    koşulda
    naparsan
    yap
    sonuç
    değişmeyecek
    o
    yüzden bekliyorum
    hiçbir
    şey yapma
    her
    şey olur
    bırak
    aksın
    derin
    tao ihtişamı
    devam
    ediyor

    11.haziran.2008
  • paratoner enfeksiyon…

    paratoner
    enfeksiyon…
    eğer birkaç kadın
    tarafından kırmızı kart gördüyseniz, hayatınızın kalan maçlarında, oyuna pek
    müdahil olmaz, sonuçlara itiraz etmez, hatta aldırmazsınız, ve işte o zaman
    çevrenizde size aşık olduğunu her fırsatta dile getirip hep yanınızda olacağını
    söyleyen birkaç kadın bulursunuz, ve bilirsiniz, ipi kaptırmak, terkedilmektir,
    aşık olmak bir erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar…
    böyle gelişmişti
    olaylar, birkaç kez aşık olmuş, – çok değil- fena kaptırmış, ve sonuçta acıdan
    ulur halde bulmuştum kendimi, ve şimdi buradaydım, bir evde, ailesinden uzak
    bir şehirde ailesinin desteği ile üniversite okuyan harikulade güzellikte bir
    kadının evinde, kadının yatağında, bir pazar sabahı, uyanmış ve sigaramı
    içiyordum yatakta, içeriden gelen sesleri dinliyordum, benim uyuduğum ve
    duymadığım düşünülerek hakkımda kurulan cümleleri… evdeki tüm hatunlar
    uyanmıştı, sevgilim olan pınar, ve iki arkadaşı özge ile gülçin… benim daha ne
    kadar onlarla burada kalacağımı soruyorlardı sevgilimin arkadaşları, “gidicek
    yeri yok” diyordu bana olan aşkından gözü dönmüş olan sevgilim, “onu sokağa
    atamam”, haklıydı haklı olmasına, gidicek yerim yoktu, ama onlarla burada
    kalmayı hakedicek bir fonksiyonum da bulunmuyordu işin aslı, bilirsiniz, para,
    evin gelirine katkı, çalışmak yada onun gibi şeyler, karşılık, bir işte 24
    saatinin uykudan arta kalanının çoğunu tükettiğin aptal işler söz konusuydu,
    çalışmak istemiyordum, birkaç denemem olmuştu çalışma yaşamına dair ama
    ısınamamıştım, sevmiyordum çalışmayı, tembelin tekiydim, sevgilimin harikulade
    bulduğu, ve sevgilimin dışında hiç kimsenin değer vermediği aptal, basit, salak
    şiirler yazıyordum, ben bile değer vermiyordum o paçavralara, kağıt üzerinde
    yazdı isem evin bi köşesinde bırakıyor, bilgisayarda yazdı isemde dosyayı
    öylece açtığım yerde, yani masaüstünde bırakıyordum, evdeki hatunlardan biri –
    pınar hariç- dosyayı silene dek.. beni sevmediklerini, tiksindiklerini her
    fırsatta ima ediyorlardı özge ve gülçin, ama içten içe, bir tür kadın kıskançlığının
    havada uçuştuğunu sezinleyebiliyordum, onlardan birine biraz sarksam teslim
    alırdım, ama rahatımı riske edip evdeki kalan süremi kısaltmakta istemiyordum
    henüz, hepsini arzuluyordum oysa, üçünüde, aynı anda, tek tek, ikili,
    birbirleriyle, iğrenç bir sapık olduğumu düşünebilirsiniz, pekala, herkes kendi
    iç dünyasında, fantazyalar gezegeninde biraz sapıklaşabilir, ömrünüz boyunca
    kaç kişi ile hayalen düzüştünüz, ben bu soruyu soran bir arkadaşıma
    “bilmiyorum” demiştim, “sayılamayacak kadar çok”, o da bana bu açıdan bir tez
    öne sürerek tek eşliliğin en azından zihinsel boyutta mümkün olmadığını ima
    etmişti, ve haklıydı, ve şimdi burada sevgilimin arkadaşı ile düzüşmeyi hayal
    ettiğini söyleyen bende, şüphesiz bir zamanlar bir kadına ömrünün sonuna kadar
    sadık kalabilicek kadar saftım, hepimiz öyleydik, düş kırıklıklıkları artıkça
    insan saflığını yitirir, yerine asla tamir edilemez salak bir paranoya kazanır,
    ve her ne kadar salakça olsa da, o paranoya sayesinde yeni acılara hazırlıklı
    olur, hatta acı bile çekmez duruma geliriz, bunun iyi bir şey olmadığını
    biliyorum, ama iyi bir şey olan ve iyi bir şey olarak devam edebilicek her
    türlü aşkı, gerçekten aşık olarak ve aşkı yaşayarak tükettim, ağladım sızladım
    sonunda da, ve şimdi, gerçekten aşık olunarak sürdürülen ilişkiler silsilesi
    ile besleniyorum.. insan aç gözlüdür, elde ettiği herşeyin gözünde değeri
    azalır, devamlı yükseğe, daha yükseğe çıkma çabası içindedir, ve bunu saçma
    sapan ahlak duvarları ile çevreliyor olsak bile, zihnimizin içinde tamamen özgürüzdür,
    özgür ve dışarıya karşı ikiyüzlü..
    “o zaman bir iş
    bulmalı artık” dedi evdeki hatunlardan biri,
    “arıyor” dedi
    sevgilim, “iş bulunca başka bir eve de çıkabiliriz”,
    “hayır öyle demek
    istemiyorum, ama, burada kendimi enayi yerine konmuş gibi hissediyorum”.
    “pekala, iki kişilik
    kira öderim ben, anlaştıkmı?”,
    “saçmalama, ailenden
    gelen para o domuza bile yetmiyorken mi”, domuz mu? benmi? bu saçmalığa bir son
    vermeliydim ve yataktan kalkıp odanın kapısını açarak somurtkan ve parıldayan,
    parıldayan ve arzulayan gözlere günaydın deyip banyonun yolunu tuttum,
    hatunlarda bu tartışmayı bir süreliğine ertelemiş oldu..
    birkaç gün sonra,
    fena halde akşamdan kalma, ve sabahın köründe uyandım, hatunların dersi öğleden
    sonraydı.. aynı sınıftaydılar üniversitede, bir yıldır bu evde kalıyorlardı,
    ben de son iki aydır onlara eşlik ediyordum… pınar benden önce davranmış, bir
    gazete almış ve ilanlara göz atarak bir kaçtanesini işaretlemişti, uyanıp
    odadan çıktığımı görünce daha günaydın deme fırsatını tanımadan ilanlardan söz
    etmeye başladı, bu saçmalığa ne zaman son vereceğini bilmiyor, ama büyük bir
    sabırla aynı piçliğe devam ediyordum… arada sırada evden iş görüşmesine diye
    çıkar dolanır geri dönerdim, evden çıkmak istemediğim zamanlardada yalancıktan
    bir kaç ilanı arar ve karşıdan cevap alıyormuş gibi konuşurdum,
    “aa öylemi, yok
    hayır benim hiç tecrübem yok, pekala, anladım”. pınar’a döner ve üzülmüş,
    umudunu biraz daha yitirmiş gibi yaparak, “tecrübeli birini istiyorlarmış
    hayatım” derdim, ve pınar, büyük bir umutla, gazeteyi uzatıp, “şunuda ararmısın
    sevgilim, işaretledim” derdi, içimden uflaya puflaya, dışımdan ise, “umarım
    çağırırlar hayatım” diyerek çevirirdim numarayı yalancıktan, ve karşıdaki ses
    cevap verirmiş gibi konuşmaya devam ederdim,
    “hayır ben lise
    mezunuyum, anlıyorum, elbette”.. bu şekilde geçiyordu son iki aydır çoğu sabah,
    yani hatunların okul yerine evde olduğu sabahlar, ve ben, eğer canım bu üç
    hatunu başbaşa bırakmak isterse sahte adresler not edip iş görüşmesine gider,
    eğer evde kalıp yatakta biraz daha zaman geçirmek istiyorsam, olumsuz yanıtlar
    almışçasına telefonu kapatırdım.. basit bir kurgu, kötü olduğunu biliyorum,
    pekala, savunmaya geçmeyeceğim, ama çoğumuz bunların türevlerini zaman zaman
    yapmış olmalıyız, tatildeydim ben, böyle düşünüyordum, içimi rahatlatıyordu
    böyle düşünmek, hem benim gibi bir uyuşturucu müptelasına hiçbir iş verenin
    uzun süre tahammül edemeyeceğine dair bir düşüncem vardı, şanşımı denemek işime
    gelmiyordu, pınar’ın ailesi çok varlıklı olmasa bile bir miktar para
    gönderiyor, onunla hem uçuş masraflarımızı karşılıyor, hemde kirayı ödüyorduk,
    birde kredi var tabii, ve birde arada sırada, yeni yetmelere yüksek fiyata
    sattığım boktan uyuşturucu maddeler, eczaneden yasal olarak alınabilen ama
    farklı bir kutu içine konularak yüksek fiyata ve sanki yurtdışından kaçak
    geliyormuşçasına kakaladığım boktan psikotroplar.. psikotrop?
    uyuşturucu
    maddelerin yüzde doksanının asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, tıp
    literatürüne göre konuşacak olursak, bu maddelerin asıl adı psikotrop’tur, ve
    psikotrop’lar kendi arasında üç gruba ayrılır: psikoanaleptikler,
    psikoleptikler ve psikodisleptikler…  ilk
    grup, yani psikolonaleptikler’in büyük bir çoğunluğu zihinsel uyanıklık ve
    fiziksel enerji kazandırırlar, psişik zindeliği arttıranlarına noanaleptik,
    fiziksel uyarıcılara psikamin adı verilir, ve amfetamin’in her türevi bu
    gruptandır.. organizmada sakinleştirici özelliği bulunan yani sedatif ve
    hipnotik özellikler taşıyan maddelere psikoleptiklerdir, korku, daralma, iç
    sıkıntısı, depresyon gibi durumlarda sıklıkla kullanılırlar… ve son olarak
    psikodisleptikler, algı değişikliği yaratan maddelerdir, bu maddeler davranış
    bozukluğuna ve bilinç kaybına neden olabildiği gibi, kalıcı psikolojik
    problemlere yol açabilir… ve büyük bir çoğunluğu onirojendir, yani
    halisyunasyonlar görmenize sebep olurlar…. tıp literatürünü bırakıp, kendi üç
    kağıt literatürümüze geri dönelim..
    son bir yıl benim
    için bazı iyi süprizler dışında berbat bir yıldı, ne yapacağını bilemez bir
    durumdaydım, zaman zaman her insanın düşebileceği, o garip boşlukta olma
    halinden söz ediyorum, bir taraftan okulu bırakıp askere gitme ihtimalini
    kafamda tartıyor orada tedavi olurum diyor, bir taraftan askerliğide bir tarafa
    bırakıp yurtdışına, hollandaya, iki arkadaşımın yanına kaçmayı düşünüyordum,
    her ikisinide seçmeyeceğimden emindim oysa, sadece bu saçma kaçış, uzaklaşma
    fikirleri ile oyalanıyordum, ve sürekli bir şekilde herkesin eczaneden gidip
    reçetesiz dahi alabileceği ucuz hap yada şuruplarla idare ediyordum, yani onları
    satarak, çünkü param yoktu, ve bir işimde, bir çok iş görüşmesi yapmış ama
    çuvallamıştım, ya sedasyonda oluyordum bu aptal iş görüşmelerinde ve iki lafı
    bir araya getirip mantıklı bir cümle kuramıyordum, yada ayık oluyor ve hiç
    konuşamıyordum…
    sedasyon;
    sedatiflerin yarattığı ruh haline verilen isimdir, güçlü bir sedatif ile kişi
    çok uzun süre uyuyabilir yada hareket edemeyecek kadar yavaşlayabilir, büyük
    bir çoğunluğu kas gevşemesine neden olur, ve haddinden fazla kullanıldığı
    takdirde gerçekten bir idiota dönüşmeniz kaçınılmazdır, midazolam, diazepam,
    lityum, tiopental, prokain, eukain, mefobarbital, klonidin, hidroksizin, bi
    saniye, listeyi uzatabilirim, ama bu işe fazla meraklı olanlarınızı kötü yola
    düşürmek istemiyorum..sedatif, hipnotik, antispazmodik, anestezik maddelerin,
    barbiturat grubuna giren türevlerinin bağımlılık riskinin yüksek olduğunu
    söyleyip, iyi yürekli bir bağımlıymış rolüne bürünmeden edemeyeceğim ama…
    dediğim gibi, son
    bir yıl benim için, gerçekten berbat bir yıldı, ailemle aram iyiden iyiye
    bozulmuştu ve kendime kalacak yeni bir yere aramaya başlamıştım, bu dönemde
    kampüste aylak aylak dolanıp, bana “abi geçen verdiğin mallardan ne zaman
    gelicek” diyen bir salyangoza denk gelmeye çalışırken, pınar ile tanıştım,
    salyangoz deyimini şu yüzden kullandım, çünkü onlara sunduğum ilaçlar,
    gerçekten insanı bir salyangoza dönüştürüyordu, en basiti antiem veriyordum
    bücürlere, ne demek istediğimi anlayabilirmusunuz? şu yolcukta mide bulantısını
    engelleme amacı ile eczanelerden bi milyona 20 tek alınabilen, ve bir ksantin
    türevi etken maddesi dimenhidrinat sayesinde, uykuya ve sersemliğe yol açan,
    ancak 6-10 tablet kullanıldığında sersemlik halinin, bu uyuşturucu kullanma
    meraklısı olup bi boktan çakmayan denyolarda “abi ne güzel kafa yaptı ya demi?”
    tarzı mutluluk nidalarına, ve sonrasında uyku ile uyanıklık arası bir moda
    sokan ilaçtan söz ediyorum… hiç bir şey bilmiyorlardı, ağzım iyi laf yapıyordu,
    ve yurtdışından getirtiğimi söylediğim, okula gelirken eczaneden aldığım yada
    birilerinden çarptığım basit ilaçlar sayesinde, para kazanıyordum,
    kampüsün çimlerine
    uzanmıştım, fensiklidin yüklü bünyemle, veletlere benzidamin (tantumda
    bulunabilir) satmış, karşılığında başka bir benden fensiklidin, bir diğer adı
    ile pcp çakmıştım, ilk kez deniyordum bunu, onirojenlere saldırıyordum bu
    aralar, pınar yanıma oturup, ateş istedi, evet aynen böyle gelişti, ne cesaret
    dediğimi anımsıyorum, ben bile, üstelik bu halimle bile yapamıyorken, “ne
    cesaret” kaçıvermişti ağzımdan,
    “ne için cesaret
    anlamadım” demişti pınar,
    “yok sana demiyordum
    güzelim” dedim, “kelebekler, bilirsin, bir gün için onca çile”.
    “ateşin varmı” diye
    yineledi pınar, saçmalıyordum, farkındaydık, ve cebimden çakmağı çıkartırken
    hapları düşürdüm,
    “ne okuyorsun” diye
    sordu,
    “yazıyorum”
    deyiverdim birden, “okumayı söktüm”, ve bir halisyunasyonun gelmemesi için son
    sürat dua etmeye başladım, henüz patlamamıştı ama yakındı, ve avlanmak
    istemiyordum hapları da göz önüne sermişken, aptal aptal baktı yüzüme ve “hangi
    bölüm demek istedim” dedi, “son okuduğun kitap değil, komiksin”.  komik değildim oysa, salaktım, ve heycanlı,
    hala karşı cinsle en ufak bir yakınlıkta tirtir titreyen bir ruha sahiptim, ve
    “fizik” dedim, “ama bıraktım”,
    “neden”,
    “öyle gerekiyordu”,
    ve korkuya kapılmış bir şekilde ayağa kalkıp uzaklaştım oradan, çimler hızlıca
    büyüyor, elime sarılıyordu, sanki, hayalende olsa, ve bir sonraki karşılaşma,
    derken bir sonraki, sonra bir sonra, ve şimdi burada, bu evde, bu üç hatunla
    beraber yaşıyor, aradabir yalancıktan iş görüşmesi yapıyor, arada bir
    sevişiyor, yemek yiyor, su içiyor, tuvalete giriyordum, düzenli ve makul bir
    hayat sayılırdı benim için, hatrı sayılır bir getirisi olmasada, daha doğrusu
    getirisi ile  götürüsü birbirine denk
    olan bir işte olsa, çalışıyor bile sayılabilirdim, yurtdışından getirttiğim
    ilaçlar iş görebilirdi bir süre daha, ama foyam açığa çıkmadan bırakmalıydım bu
    işi, ve dahası hap alımınıda uyuşturucu bağımlılığımı son haddeye, yani eroine
    çıkarmadan bırakmam, pınara hayatımı adamam gerekiyordu, ama biliyordum, eğer
    herşeyim ile o’nun olduğumu o’na hissettirirsem bir çırpıda yeni sahillere
    yelken açıcaktı benim küçük tatlı ve saf sevgilim, böyle öğrenmiştim ben, eski
    sevgililerim bana bu çeşit bir ders vermişti, ve haplar gerçek anlamda ağzıma
    sıçıyordu sağlıklı düşünemememe yol açıyordu, amfetaminler, roche, at dozu,
    teofedrin, sarı bomba, dexedrin, captagon, seramoni, ritalin, vekom, crack,
    morkozin, strycodon, vs vs, denemediğim bok kalmamıştı, ölüme doğru son sürat
    gidiyordum ve bu sonuncusu, içlerinde en tehlikelilerinden biriydi, strikinin
    içeriyordu, bitkilerde brusin yada igasurinle birlikte bulunan zehirli bir
    alkaloit, ve dahası, her seferinde intihara biraz daha yaklaşıyor, her sabah
    yatağın içinde sırılsıklam bir şekilde uyanıyordum, çoğu zaman hayalen
    sırılsıklam, yüksek çok yüksek bir yerden aşağı başaşağı sarkıtılmış gibi,
    tamamen savunmasız ve çaresiz, karanlık, tek umut yok, sadece korku ve panik,
    duvarların üzerine geldiği ve yataktan çıkmakla çarşafın altında saklanmak
    arasında düşünürken kasılıp kaldığım o kahrolası sabahlar, “neyin var” diyordu
    pınar, biliyordu uyuşturucu kullandığımı, o da kullanıyordu, ama sadece ex’in
    bazı türevlerini, ve esrar, ve birkaç kez benimle birlikte derinlemesine uçuş
    için lsd, denk geldiği taktirde, çünkü ben çoğu zaman onunla beraber uçuşa
    geçmemek için onun olmadığı zamanlara denk getirmeye çalışıyordum keşiflerimi..
    ve evet, ne diyordum, her ne kadar toplumun değer yargılarına sımsıkıya bağlı
    bukalemunlarca uyuşturucunun yol açtığı yanlış fikirler olarak görülecekse de,
    pınar’la beraber olduğum evde, her fırsatta diğer iki hatundan biriyle, yada
    her ikisiyle yalnız kaldığımda, onlarla beraber olabilmenin düşlerine
    dalıyordum, mutfakta, banyoda, oturma odasında, kanape, halı, yatak, lavabo,
    hatta balkon, hiç farketmezdi, sürekli bir şekilde sevişmek sevişmek ve daha
    sonra uyumak, uyanmak, dopamin, endorfin, noradrenalin, serotonin, ve daha
    bilimum vücud salgımın, beyin aminimin çalışma şeklini bulandırmak, kimini çok
    kimini az salgılatmak, beyin fonksiyonlarımı felçe uğratmak, dünyayı gördüğünüz
    mantıksal çizgilerin dışına taşımak, ve kabullenemediğim bu yaşam tarzını
    farklılaştırmak istiyordum, kendime göre çizdiğim belli bir rota vardı, ve
    heotoskopi’ye ulaşmak, ve sonra gördüğüm hayalet beni gebertmek istiyordum,
    heotoskopi, kendinin halusinasyonu görmek, kinestezik bir düşsel sanrı değil,
    realitik bir şey arzuluyordum, kendimin halusyunasyonunu görücek, ve
    öldürücektim, delirmiştim, gerçekten delirmiştim, ama henüz kendimi ele
    vermediğim için hala toplum tarafından kafese tıkılamamış, ortalıkta sürtüyor,
    kimi genç nesli dolandırıyor, ve kendi ruhsal dengemi sağlama alıyordum,
    sağlama alıyordum diyorum, çünkü herhangi bir gün, herhangi bir saatte,
    ihtiyacım olana ulaşamazsam, gerçekten dengesizleşebilirdim… kendimden,
    yaptıklarımdan, aileme karşı, sevgilime karşı, insanlara karşı, Allah’a karşı,
    yaptıklarımdan dolayı kendimi öldürmek bir saplantı haline dönüşmüştü, ama bunu
    gerçekten yapabilicek cesaretten yoksundum… “jilet” dedi gülçin, “jiletle
    yapmış bu kez”, pınar sürekli bir şekilde kendine zarar veriyordu, jilet,
    sigara, mum, ne bulursa, benden akıllı sayılmazdı anlayacağınız, ve bazı
    geceler onun kendine yaptıkları, benim ona yaptıklarım yanında hiç kalıyordu,
    durdurmalıyız bu süreci diyordu bana sürekli, bir şekilde durdurmalıyız, nasıl
    olacağını bilemiyorduk, dahası ben halimden memnun takılıyor, onu sürekli
    onaylıyor, orada bulunup bedava yatak, sıcak ev, yemek, bulaşık, çamaşır ve
    cinsel birleşme ihtiyaçlarından mahrum olmadan yaşamın tadını çıkarıyordum…
    evdeki diğer iki hatun bizim uyuşturucu takıntımızı bilmiyorlardı, bilmemeleri
    de iyi oluyordu, zaten yeterince sorun yaşıyorduk, sadece ot, aradabir
    dördümüzün de birlikte takıldığı, ve tüm korkutucu duvarlarının yıkıldığı
    basite indirgenmiş, doğal olarak adledilen şey…ve o gün, bir şekilde ve ilk
    kez, gülçine dokunabilmeyi başarmış, hatta üzerine çıkmış ve içinde gidip
    gelirken telefonu çaldı, özge arıyordu, pınar hastanedeydi, acilen gitmeli ve
    ona yanında olduğumu hissetirmeliydim, öyle diyordu özge pınarın telefonundan
    bana, çünkü benim telefonum saatlerdir kapalıydı, ve bana ulaşamayıp ani bir
    zihinsel boşluk ardından ölüme doğru hızlı bir yol almıştı pınar, ben o sırada,
    gülçin’e güzel bir üçlü sarmış, sonrada onun beline sarılmışken kendimi üzerinde
    bulmuştum, aynen böyle gelişmişti her şey, ve biliyordu benim evde en yakın
    arkadaşlarından biri ile başbaşa kaldığımı, haklıydı, kimseye güvenilmezdi, ve
    daha sonraki günlerde evdeki durum biraz daha değişmişti, artık hatunların
    arasındaki üçlü tartışmalarda benden yana olanların sayısı ikiydi, sadece özge
    kalmıştı ikna edemediğim, onuda bir şekilde kurtarılmışlar ordusuna
    kazandırırsam işim kolaylaşacaktı diye planlıyordum, üçe tek olduğum bu cennet
    vari hayatımda, bir süre daha idare edebilicektim… ama işler beklenildiği gibi
    gitmedi.. birinci sorun artık gülçin’inde benim küçük haplarımdan haberdar
    olmasıyla başladı, oda kullanmak istiyordu, ne çok meraklıydı insanlar hayran
    oldukları kişiyle özdeşmeye, uyuşturucu bağımlısı büyük bir star dünya çapında
    uyuşturucu kullanım miktarını arttırır, eğer büyük bir star intihar ederse,
    intihar oranları patlar, kendi başımıza karar veremeyiz, bir idol seçeriz
    sürekli, isim yapmış yada yapmamış, ünlü yada değil, ama bir şekilde adını
    duyduğunuz bir insan, onun gibi olabilme arzusu, hayatınızın bir kısmını bu
    şekilde sürdürebilirsiniz, hedefler, ve hayaller, birşeyler olabilme isteği,
    idealizm, ve çaba, yazarlık, şairlik, müzisyenlik, yada ekonomist, başkabakan,
    devrimci, ve daha sonra, kötüye giden işler, ve aynaya baktığınızda görmeyi
    arzuladığınız kişi olamayışınızdan doğan iğrenme duygusu, bir bakıma, ve daha
    sonra bir çocuk edinip, kendinizi onda görmenize yol açan bir tür irsi akış
    sitometresi, ve ölmeye ramak kala, hala “beş dakika daha” diyebilme yüzsüzlüğü..
    hayatı, bütünüyle ele aldığınızda var olan herşey aslında sadece bir kaybetme
    sürecidir, ve bunun farkına varıp, herşeyin değerini yitirdiği, nötrleştiği, ve
    hiçbir şeyin aslında başarı olarak sizi tatmin edemeyeceği duygusuna
    kapılabildiğiniz o garip, ve adını psikolojik olarak tanımlayamayacağım evrede,
    yakalanabileceğiniz kaçış süreci, yani oyalanma, koleksiyonculuk, arşivcilik,
    her filmi indirmeliyim, her grubun mp3ü, geçmişteki pul koleksiyonun
    günümüzdeki yeni türevi, sahip olma güdüsü, evdeki kütüphane, en çok kitap
    okuyan insan, entelektüel olma girişimi, ve bu bende her türlü uyuşturucuyu
    denemeliyim şeklinde açığa çıkmıştı, bunu anlattım evdeki üç hatuna da, ve
    sahte iş görüşmelerimi, üçünden de nefret ettiğimi, çünkü üçününde en yakın
    arkadaş olarak gördükleri birbirlerini nasıl aldattıklarını, pınar’ın bana
    yatakta diğer iki hatunu nasıl aşağıladığını, yanlarında güldüğünü, ve diğer
    ikisininde benimle birlikte olup bunu üçününde birbirlerinden gizlediklerini,
    böyle başladı herşey, bir gece, hepimiz amfetamin yüklenmişken çözüldü mesele,
    iyice boka sarmıştı, ve ertesi gün orayı terk ettim, bir şekilde bin bir türlü
    yalan dolanla, yeni bir yere yamanabilirdim, farketmiyordu, herkez birbirini
    dolandırıyordu zaten, duygusal yada parasal anlamda, hiçbir farkı yoktu, ve ben
    sadece daha fazla meskalin için yaşar hale gelmiştim, yeni gözdem buydu, daha
    fazla halusyunasyon, gerçekte olmayan varlıklar, beynimin yarattığı, zihin
    oyunları, bunlar daha gerçekçi geliyordu gözüme, nedenini bilmiyorum, ama çevremdeki
    insanların ürettiği sahte kişilikler yerine, kendi ürettiğim hayalet
    kişiliklere ve yüksek derecede realitik sanrılara inanmam daha mantıklı gibi
    geliyordu, en azından daha heycanlı, ve mantıksal duvarların çok ötesinde,
    gizli bir dünya, ve heotoskopi yaşayıp, o dünyada kendimi bulup, öldürene
    kadar, bu oyunu sonlandıramayacağımı biliyordum… kendinden nefret etme
    düşüncesi olarak algılayabilirsiniz, ama bu tam olarak doğru bir kanı değil,
    bir oyun sadece, başta da dediğim gibi, birkaç kırmızı kart sonrası, hiç bir
    şeye aldırılmayan, düpedüz bir oyalanma şekli, o yüzden derin psikolojik
    tanılara gerek yok, ama insanların herşeyi, her hareketi etikelendirme
    hastalığı yüzünden ortaya çıkan kavramlar sonucu, bunada bir tür tanı
    konulabilir tabii, ve tedavi süreci, topluma kazandırılma işlemi, ve işin komik
    yanı, uyuşturucu maddelerin asıl amacı ruhsal sorunları gidermektedir, yani bir
    kliniğe yatırıldığınızda sizi tedavi ederken verdikleri şeylerden pekte fazla
    farkı yoktur kullandıklarınızın, yada hiç bir şey kullanmayıp sadece salak bir
    depresyon süreci sonrası reçetenize kazınanların.. bana öyle geliyorki, büyük
    bir deliler ordusunun hakimiyetinde yönetiliyoruz, delirmiş bir toplumun
    hakimiyetinde, ve her birimiz, kendi zihnimizde, sınırsız bir özgürlükte düş
    kurma, isteme, arzu etme yetisine sahibiz, ve arzularımızı, kesişen paradoksal
    sınırlarla budayıp, çoğunluğun belirlediği bir normallik tanımı ile normalize
    oluyoruz, ama gerçek değiliz, normaliz, ve ikiyüzlü, hepsi bu… samimiyet artık
    anormalliğin karşılığı.. buna rağmen hala, ben bir aptal gibi, kodları açık bir
    işletim sistemi gibi,  dolanıyorum
    boşlukta, bir gerçeğe çarpıp tuzla buz olmayı arzulayan, bir hayalet gibi, bu
    lanet öyküdeki lanet karakterlerimin yüzüne tükürerek..  içinizden geçiyor gözlerim, xray, siz farkına
    varmadan, zihnimin alarmı ötüyor, kapıyor iç kapılarını dışardan kitleyip,
    anahtarını üzerinde bırakarak… eşkâl tutmuyor amirim, aradığımız adam bu
    değil..

    9 haziran 2008