Yazar: girdap

  • sekiz otuz – yirmi otuz

    sabah
    sekiz
    otuz

    başı
    ramazanın
    ilk günü
    tipin
    teki
    oruç
    tutmaktan bahsediyor
    “allah’ın
    emri bu” diyor
    “tutmak
    zorundasın”
    cevap
    vermiyorum
    boş
    konuşuyor çünkü
    başka
    biri aynı kelimeleri
    aynı
    sırada söyleseydi
    belki
    de boş konuşuyor olmazdı
    ama
    insanları iyi tanıyorum
    bazı
    cümleler
    bazı
    insanlara büyük gelir
    ve
    diğer bazı insanlar, bunu fark etmeyip
    baş
    tacı yapar o büyük konuşkanları
    politikanın
    şifresi budur
    öğlen
    iki
    otuz
    istanbul
    uçağı
    türk
    hava yolları
    uçağın
    içindeyiz
    aynı
    tip
    oruç
    tutan tip
    “başım
    ağrıyor” diyor
    “ağrı
    kesici içsem orucum bozulur mu?”
    ortaya
    söylüyor bunu
    yüksek
    sesle
    “üzerine
    su içmezsen bozulmaz bilader” diyorum gülerek
    “harbi
    mi?” diyor tip ve
    herkes
    gülüyor söylediğime
    öğlen
    üç
    otuz
    alman
    uçağı
    lufthansa
    uçağın
    içindeyiz
    alman
    hostes, ingilizce bir şeyler söylüyor
    ben
    de anladığım kadarıyla cevaplıyorum
    basit
    cümleler olduğu için anlıyorum
    “open
    the door” gibi mesela
    “senin
    ingilizcen var mıydı ya?” diyor aynı tip
    “sana
    karşı yok” diyorum
    aval
    aval yüzüme bakıyor
    o’ndan
    nefret ediyorum
    birinden
    nefret ettiğimi söylüyorsam
    tek
    nedeni samimiyetsiz oluşu ve
    boş
    konuşmasıdır
    başka
    hiçbir neden bence
    nefreti
    haklı kılmaz
    tamamen
    size zıt düşünse bile karşınızdaki
    akşamüstü
    dört
    otuz
    çalılıklar
    sigara
    içiyorum
    yanımda
    aynı tip oturuyor
    yanıma
    gelip oturan kendisi
    sonra
    da bana, “başka yerde sigara iç” diyor
    “oruç
    tutana saygım var ama
    karşıma
    oturan sensin” diyorum
    “burası
    izmir moruk
    rize
    değil!”
    akşamüstü
    altı
    otuz
    merkez
    az
    önce uçak altından çıktık
    tonlarca
    kargo yüklendi
    dinleniyoruz
    aynı
    tip
    “bir
    daha oruç tutarsam siksinler beni” diyor
    “bu
    işte çalışılırken oruç tutulmaz amına koyyim” diyor
    içimden
    lambamın
    cinine sesleniyorum;
    “ya
    şu adamı dilsiz yap
    ya
    da beni sağır”
    “tatildeyim
    moruk” diyor cin
    “eyvallah”
    diyorum
    akşam
    sekiz
    otuz
    paydos
    serviste
    cep telefonuma
    bir
    şiir yazıyorum
    pardon
    ama aslında
    bu
    bir şiir değil
    bu
    bir sihir
    ve
    yıllar önce lambamın cininden
    tatile
    çıkmasını istemiştim
    “ben
    hallederim moruk
    sen
    keyfine bak”

    01.eylül.2008
    – 20:55-serviste
  • kayıp edebiyat

    ölen
    şiirler
    ölen
    öyküler
    zihinde
    yaşamına son veren kelimeler
    vardiya
    saatleri arasında
    otobüste
    serviste
    yani
    demek istediğim
    en
    olmadık yerlerde kapımı çalan
    orospu
    ilham perileri
    önemi
    yok diyorum bazen
    tıpkı
    odamdaki
    bazen
    kaybolan
    yırtılan
    ya
    da yanan
    ya
    da üzerine kül döküp
    sonra
    çöpe attığım
    kağıt
    parçaları gibi
    çıkması
    gerekiyor sadece o an
    kağıt
    üzerine olmasa da olur
    zihnimden
    akıp geçmesi yeterli
    kelimeler,
    cümleler
    ve
    öyle bir anda
    öyle
    güçlü bir peri fısıldıyor ki kulağına
    yazacağı
    en güçlü cümle bu gibi geliyor insana
    ve
    öyle bir anda
    v.i.p
    bagajları gelir
    gider
    götürürsün araçlarına
    ve
    adamlar -bir çoğu-
    ellerini
    bile sürmez
    onların
    çantalarını
    onların
    yanı başına
    güzelce
    yerleştirir
    hiç
    konuşmadan geri dönersin
    ki
    ter kokuyorsundur
    ve
    iğrendikleri bellidir yüzlerinden
    hatta
    bir şoförü
    “ter
    kokuyor bu adam” diyerek
    araçtan
    indirdikleri kayda geçilmiştir
    böyledir
    bu işler
    kimileri
    çalışarak
    sadece
    para kazanmazlar
    benim
    gibi piçler ise
    şiir
    kazanırlar daha çok
    ya
    da öykü
    ve
    kayda geçseler bile
    kaybederler
    o kağıdı da
    unutup
    odanın bir köşesinde
    zihninin
    bir köşesinde
    dünyanın
    bir köşesinde
    rafların
    en gerisinde
    ucuz
    siyah
    beyaz ve
    satın
    almaya değmeyecek kadar da beleş görünür gözüne
    yazı
    da
    baskı
    da
    ruh
    da
    kimse
    el sürmez ve
    ertesi
    ay kitapevine
    hiç
    satmayan bir yayın için
    rafta
    durma bedeli öder
    götünde
    patlayan kopyaları alır
    sokağa
    çıkar
    önüne
    geçene dağıtırsın
    senin
    yerine onlar olur
    karşılarına
    çıkan ilk çöpe atan

    29.ağustos.2008
  • çalışan nehir

    işi bırakmaya karar
    vermiştim. bir anlık öfke denilebilir buna. ama öfkeden çok, bıkmışlık hali
    idi, bıkkınlık ve yorgunluk.. “bu kadarı yeterli” demiştim.. sadece alkol ve
    sigara konusunda diyemiyordum bu üç kelimeyi. diğer her ne varsa yaşamın
    içinde, bir süre sonra mutlaka dolduruyordu limitini. sevdiğim bir müzik
    grubunun son albümüne göz atmaz duruma gelebiliyordum, ya da bir filmin henüz
    27. dakikasında, “bu kadarı yeterli” deyip, es geçebiliyordum geri kalanı, bir
    kitabın 132. sayfasında mesela… “bu kadarı yeterli”. ve hayatım boyunca, en
    çok nefret ettiğim şeylerin liste baştı olmuştu “zorunluluk” fiili.. ve aslına
    bakarsanız, bunun fiil olduğundan bile emin değilim. edebiyat mı? dil bilgisi
    kuralları mı? yazım kuralları mı? hepsinin ırzına geçiyorum ve farkındayım
    bunun, ama hitap ettiğim kesim de çakmıyor zaten edebiyattan ve dil bilgisinden,
    ben anlaşıyorum onlarla, ve onlar da benle, yani iletişim sorunu yaşamıyoruz
    kendi içimizde, anlıyor musunuz? sadece de-da’lar gibi şeyleri önemsiyorum ben…
    o yüzden bana, “imlan ve cümle yapın bozuk olduğu için yazmaya devam edemezsin,
    ben seni anlamıyorum” edebiyatı çeken o çim yakışıklısına şunu söyleyeceğim;
    ben zaten sana hitap eden bir su hortumu değilim evlat. devam edelim.. en başa
    dönelim…
    işi bırakmaya karar
    vermiştim. aynı işteki, ikinci işi bırakma deneyimdi bu. ilkinde, fuardaydık.
    izmir fuarı, stant, eylül başıydı, gecenin on ikisi.. sabah sekiz buçukta ofisi
    açmış, ve akşam iş çıkışı şirketin açtığı fuar standına çağrılmıştım. gitmek
    zorundaydım. henüz işi bırakmak istemiyordum. ve gittim. ve fuar çıkışı, ertesi
    gün için, herkese öğleden sonra gelebileceği söylenmişken, ben yine aynı saatte
    gelmeliydim, bana öyle söylenmişti, “ha siktir” demiştim, kendi içimden, ofisi
    açıcam, telefonlara bakıcam, ortalığı süpürücem, çay demlicem, dünden sarkan
    birkaç faturayı kesicem, ve daha bir dolu iş, ve gecenin ikisinde evdeyim, ve
    “tamam” dedim, “bu kadarı yeterli”
     ve ertesi gün anahtarı ofise gönderttim
    annemle, “işi bıraktığımı söylersin” dedim. ben işi bıraktım ama iş beni
    bırakmadı. bir hafta peşimden koştular. benim gibi bir enayiyi
    bulamayacaklardı. biliyorlardı bunu. köşeye sıkıştım. paraya ihtiyacım vardı ve
    öykülerim beş para etmezdi, ben de beş para etmezdim, yani bir erkek olarak
    başka bir erkek için demek istiyorum, jigolo bile olamazdım hatta, başka bir iş
    bulamazdım, mesleğim çoktu ama belgem yoktu, kanıtlayamıyordum
    yapabileceklerimi, ve savaşı uzatmak için ihtiyacım olan nakde sahip değildim..
    bir hafta geçmişti.. işi bıraktığım günün üzerinden bir hafta.. evdeydim.
    sabahın körü. kapı çaldı. bakkal.. annemle bir şeyler konuşuyor, borcu soruyordu.
    sonra elektriklerimiz kesildi, pat diye üstelik, haber bile verilmeden, balkona
    çıkıp bu kesinti bölgesel mi bize mi özel diye baktım, ve aşağıda yürüyen
    memuru gördüm, seslendim, ve fatura, ödemek, para, iş, ölüm, mesai, film şeridi
    dizildi önümde, sonra buzdolabının üzerine tutturulmuş olan cehennem kadar
    yakıcı kağıt parçaları ilişti gözüme, bu su, bu elektrik, bu telefon, bu kiradan
    eksik kalan, bu oraya, bu buraya, ve telefonum çaldı, patronumun kardeşi bana
    bir şans vermek istediklerini söylüyordu, öğleden sonra ofiste olursam eğer..
    bir şans mı? ben mi size bir şans tanıyacağım, siz mi bana yoksa, diye sormak
    istedim.. soramazdım. yenilmiştim. ve evden yayan olarak otuz beş dakika
    yürüdüm. ofise girdim. patronun kardeşi vardı. sonra patron geldi. nasıl işi
    haber vermeden bırakırdım? burası ciddi bir kurumdu. yol parası verilmiyordu,
    öğlen yemeği olarak yarım ekmek ve bir parça peynir vardı, acemi birliği
    kahvaltısından daha az, anlayabiliyor musunuz, öğlen yemeği bu… ve sigorta
    yoktu, ve maaşın içerde kalacaktı çoğunlukla.. ve bir şans verdim kendime.
    dayanabilirsin koçum dedim. bir iş daha bulana kadar. o sırada birine aşık
    oldum, ve böylece tüm çözümsüzlükleri göz ardı ederek, işe devam ettim. ve aynı
    iş yerindeki ikinci dönemim iki ay sürdü.. tekrar işi bıraktım. bu kez emindim
    kendimden. iki ay boyunca başka bir iş aramış ama bulamamıştım. işi bırakırsam,
    belki daha fazla boş vakitle daha kolay iş arar, belki de bulurdum… denemek
    gerekiyordu. riske giriyordum. riske girmek zorundaydım, aksi takdirde kalıcı
    sinirsel bir hastalık edinecek ya da günde üç paket sigara içip, faturaları
    ödeyemeden kendimi azraile haciz ettirecektim.. muhasebe, çok sigarayı da beraberinde
    getiriyordu.. üstelik temizlik yapıyor, çay yapıyor, müşterilerle telefonda
    ilgileniyor, mal yüklüyor, mal indiriyor ve ufak şirketlerin ofisinde bir patron
    ne kadar angarya iş yığabilirse başına, iki katı ile cebelleşiyordum. son damla
    ise, iş yapmadığımın söylenmesi oldu. hayır ben iş yapmıyordum, bütün gün
    internette geziyordum. ve biriken hiçbir iş yoktu buna rağmen.. ya bir çelişki
    söz konusuydu, ya da kandırılıyordum. monitörümün yönü, patronumun görebileceği
    şekilde çevrildi, ve masamın da yeri değişti tabii. köşeye alındı. ofisteki
    odanın köşesine.. ekranımın, dış kapıdan girişlerde, ve patronun odasından
    rahatlıkla görülebileceği şekilde bir köşeye.. ve önümde sadece duvar var. iki
    koca duvar. sarı renkli duvarlar. bir monitör. ve tüm işlerimi zamanında
    yaptığım ve o an yapacak hiçbir işim olmadığı için, boş boş beklemeye başladım.
    klavyeye dokunmuyordum. bekliyor ve sigara içiyordum. sigara içerken, bir
    yandan da sayı sayıyordum içimden. önce ondan geriye birer birer, sonra birden
    ileriye üçer üçer, sonra 157’den geriye dörder dörder, düşünmemek için
    yapıyordum bunu, zihni uyuşturma ya da avutma yöntemlerimden biridir.. deneyebilirsiniz…
    ve saate baktım, paydosa sekiz saat vardı muhtemelen. çıkış saatim belirsizdi
    ama giriş saatimden bir dakika ileride ofisi açarsam, 2 buçuk ytl ediyordu,
    yanlış duymadınız, geç kalmanın dakikası iki buçuk ytl kesinti iken, geç çıkmak
    diye bir şey söz konusu olmuyordu, mesai yoktu, tam maaş yoktu, sigorta yoktu,
    yol yoktu, yemek yoktu, ve buradan yok olmaya karar verdim tekrar. saat dokuzda
    ofisi kapatıp işten çıktım ve dolmuşta patronumu aradım. aslında, “dokuza kadar
    geleceğim” demişti, “bekle ve çay hazır olsun” demişti ve geldiğinde
    konuşacaktım, dokuza beş kala, “çayı dök, sen çıkabilirsin, ben eve gidiyorum”
    demek için aradı.. ve kapadı. ve daha sonra, ofisi kapatıp durağa çıktım,
    telefon açtım patron tanrıya, tanrı patrona, açmadı telefonu. ve mesaj yazdım
    ben de. mesaj yazmayı sevmiyordum. telefonda konuşmayı da sevmiyordum. dünyanın
    en soğuk icadı olarak nitelendiriyordum telefonu. ama mesajı yazdım, “özverime
    güvenilmeyen bir yerde çalışamam, işi bırakıyorum, ama yarın, izinli olan..” vs
    vs vs.. aynı yerde abim çalışıyordu ve ertesi gün izinliydi. ertesi gün son kez
    işe gidecek, abimin yerine bakacaktım, ama çay vermem demiştim, yük taşımam,
    temizlik yapmam, telefonlara bakmam… sadece faturaları keser, sipariş
    listelerini hazırlarım. bunu söyledim. biladerimi bir günlüğüne tanrıdan azat
    edecektim sadece. sonra ben, kendime başka bir tanrı bulmak için, iş görüşmelerine
    hız kazandıracaktım. ve ertesi gün işe gittim. ofisi açtım. diğer iki eleman
    geldi. depocu elemanlar. ve patron gelip, benim ona çay vermeyeceğimi bildiği
    için, altan’a “bundan sonra sen bakıyormuşsun çay işlerine galiba” dedi, bu
    şekilde emir veriyordu, istek şarkısı gibi emirler yağdırıyordu, kibar bir
    kraldı, ama kraldı sonuçta, ve altan gelene kadar ne benden çay istemiş ne de
    kendine çay koymuştu… krallar daima kendini her işi yapmaktan aciz görüyor
    olmalılar, aciz olmadıklarını biliyorum, kendilerini aciz görmediklerini de,
    ama ben öyle görüyorum.. ve öğleden sonra, kesilecek fatura kalmadığı için
    çıktım, eve gittim. ve iş görüşmeleri geldi ardından. iş yoktu, varsa bile ben
    uygun değildim, diplomam yoktu, tanıdığım kimse yoktu, tecrübem yoktu, onlar
    beni arayacaktı, ve aramıyorlardı, kendimi kaybetmeye hazırlanıyordum, üstelik
    tüm çözümsüz denklemleri göz ardı etmeme neden olan uçan halı sevgilim de yok
    olmuştu, ve tamam dedim.. yeteri kadar iş aradım. şimdi iş beni arayacak.. ve o
    sırada telefon çaldı.. bir yer.. görüştüğüm bir yer.. web tasarım elemanı
    arıyorlardı. form doldurmuş dönüp gelmiştim. beş gün sonra çağırdılar gittim.
    ve adam, işi anlattı. sigorta yok, yol yok, asgari ücret, yemek cebinden… iş
    şu: “birkaç arkadaşlık sitemiz var, sen bunlara birkaç tane üyelik açacaksın,
    hatun isimleri ile, internetten de birkaç fotoğraf bulacak ve profil resmi
    yapacaksın. ve üyelere, işveli mesajlar atacaksın..”
    “başka” diye sordum,
    çünkü biliyordum bu kadarla kalmayacağını
    “ek olarak, çay
    yaparsın, sabah ofisi temizlersin ve seks shopumuzdan gelen izmir içi acil
    siparişleri otobüsle gider müşteriye verirsin”
    “tamam” dedim. ama
    yalan söylüyordum.. evimde internetim kesikti o günlerde. ve ilk iş günü,
    birkaç şey öğrenmem için, bilgisayar başında takılacaktım. zaten öğleden sonra
    gitmiştim, ve paydos sekizde idi. sabah sekiz akşam sekiz.. her neyse, bende
    maillerime baktım, ve birkaç siteye daha, sonrasında bu uyanık askerlerin
    sözünü ettiği arkadaşlık sitelerine göz atar gibi yapmayı sürdürürken,
    maillerimi cevapladım. ve patron altıda gelip, bana beş milyon verdi, “bununla
    yarın gelirken bir temizlik bezi alırsın”
    “tamam abi” dedim,
    yol paramı çıkarmıştım şimdiden, kârda sayılırdım ve üstelik bedava bir
    internet kafe bulmuştum kendime.. akşam sekizde çıkabilirdim. ve akşam sekiz
    olunca “çıkabilir miyim” dedim. “tamam” dedi “çık” yarın kaçta geleceğimi
    sordum, “sekizde ofiste ol” dedi, “bezi almayı unutma”
    ofisten çıktığım
    anda her şeyi unutmuştum. eve geldim, ve iş aramak istemiyorum bir süre dedim.
    bu işe de gitmeyeceğim yarın. ve sonra, iş beni buldu. şans.. bir tanıdık.
    havaalanı. form. torpil. olmuştu işte. güzeldi. on ay sözleşme. yüzde seksen,
    on ay sonra yine işsiz kalacaktım. düşünmüyordum ama.. nasıl olsa on ay içinde
    ben işten sıkılacak ve başka bir işe yatay geçiş yapmayı planlayacaktım. hâlâ
    bunu planlamıyorum gerçi.. ama, sıkıldığımı hissediyorum. her iş, eninde
    sonunda boktanlaşır.. para karşılığı yapılan hiçbir şey zevk vermez, seks
    bile.. yazmak bile.. sanat işe dönüştüğü zaman sanat olmaktan çıkar. ve yaşamı,
    her anlamda, bir tür sanat olarak görenler, mesela  “crispin sartwell”, “bulaşık yıkarken bile,
    bir sanat eseri ortaya koyduğunuzu hayal edin” diye öğütler bana, o yüzden,
    herhangi bir şeyi gerçekleştirmek için çalışmak yerine, tao’ya kapılmak, ve
    “hiçbir şey yapma, her şey olur” demek, en azından boşuna stres yapmanızı
    engelleyecektir.. iş aramıyorum, iş beni bulur. yayınevi aramıyorum. biri
    kitabımı basar. kadın aramıyorum. bir gün denk gelir.. nehire bırakmak kendini.
    balıklar yüzer. yüzmemek nehirde.. kendi akıntın nereye gidiyorsa.. ve, daima,
    güzel bir okyanusa açılırsın böylece, ben henüz nehirdeyim, ve nehir benim
    içimde, chuang tzu gibi konuştuğumun farkındayım ama, kendini, içindeki rüzgara
    bırakmak, ve dışarıda geriye kalan her ne varsa, onları da kendi hallerine
    bırakmak, neyse cümleyi kesiyorum burada.. bir kişisel gelişim kitabı
    yazmıyoruz. kişisel gelişimden de, toplumsal gelişimden de hazzetmiyoruz.. o
    halde, tekrar en başa dönelim… çimlerde imlamı bozuk bulan tip ne demişti;
    “ben gelişim ve
    teknolojiden yanayım, ilerlemek insanları güzel bir yere götürür, iletişim
    önemlidir”..
    tekrar en başa
    dönelim ve ilkel insanların hayatları ile günümüzü karşılaştıralım. gelişimin
    ne menem ve boktan bir şey olduğunu fark etmiyorsak, faturalarla, iş
    aramalarla, ve sırtımıza binip “hadi koçum, çalışan kazanır” diyenlerle el ele,
    ama onların diğer eli cebimizde iken, yaşamaya devam edebiliriz, ya da
    birilerini yaşatmaya.. yaşama içelim.. başka alternatifimiz de yok, ama içine
    sokulduğun boka “tadı güzelmiş, sen de gel” demek ile, “bokun içindeyim, çıkamayacağımı
    da biliyorum, devrim yok, ütopya yok, ama hoşnutta değilim” demek arasında, bir
    fark var sanırım. tıpkı seninle benim aramda bir fark olduğu gibi.. “neden
    fanzinlerde gerçek isimlerinizi kullanmadınız”. gerçek isimler? what is the
    gerçek isimler? gerçek; insanların bakış açılarına göre değişebilen, ve
    gerçekliği ispatlanamaz bir kavramdır. o yüzden, ve daima, ve her yerde, ve
    hiçbir şey olarak, tao vardır. ne gerçek, ne de yalan.. inanıyorum da.. inanmıyorum
    da.
    ying ve yang  ;ve; da ve da

    27.ağustos.2008
  • ardeşen – 2. bölüm

    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. kazan dairesi ve valizlik aynı dört duvarın arasında. bizler de
    o gece, o dört duvarın arasındayız. çoğu gece gibi, kazan dairesindeyiz, ya da
    valizlikte. her ikisi de, aynı mekânın farklı isimleri. bir üçüncü isim daha
    icat ettik, gizli bir isim, alkolik askerlerin taktığı lâkap, “havaalanı”
    diyoruz oraya. ruhumuzu havalandırıyoruz çünkü. ve “ruhu havalandırmak” iki
    anlama gelebilir; ruhu havaya kaldırmak, ruhun hava almasını sağlamak. anti-alkolik
    askerler bir üçüncü anlam daha icat etti, “ruhu kalpten uzaklaştırmak”. böyle
    söylemişti mahir, “alkol ruhu kalpten uzaklaştırır”. haklı olabilirdi.
    nefsimizin kölesi olmuş olabilirdik. ama mahir de, başkalarının nefsine köle
    olmuştu. tarikat liderlerinin nefsine, çünkü tüm kelimeleri, bir yerden
    alıntıydı, kendine ait bir düşünce tarzı ya da fikri yoktu. kimse haklı
    gelmiyordu bu durumda bana; kendi olanlar ve başkasının olanlar vardı sadece..
    başkasının olanlar, liderlerinin isteğine göre hareket ediyor ve bunlardan
    dindar olanları liderlerinin istediğini “tanrı’nın buyruğu olarak”
    görüyorlardı, konumuz bu değildi, konumuz valizlikti, sıcak valizlik, sıcak
    kalorifer, sıcak kazan dairesi, sıcak şarap, sıcak zihin, sıcak cehennem, sıcak
    cennet, sıcak araf…
    bir jandarma karakolunda kazan
    dairesindeyiz. şahin, bekir, cumali, ben. cumali, bizim iki üst devremiz ve
    aynı zamanda kendisi o gün nöbetçi onbaşı. bizler seksen beşe dördüz. cumali
    seksen beşe iki. ben seksen ikiliyim, cumali seksen beşli, şahin seksen beşli, bekir
    seksen üçlü. şahin pdrm, ben de pdrm’yim. bekir sıkı içiyor, cumali içince
    sapıtıyor ama içerken yanımızda bulunan bir üst devre bize güç veriyor. çünkü
    askerlikte, eğer en alt devre iseniz, boğazınızda 3 ay boyunca kopartıp
    atamayacağınız bir tasma bağlı demektir. bir alt devreniz geldiğinde, elinize o
    en alt devrenin tasmasına ait zincirin ufak bir parçası tutuşturulur ve sizin
    zincirinizi tutan sayısı iki devreye düşer. bir alt devreniz daha gelince,
    tasmanız çözülür ancak gözaltı süreniz devam eder, teskere altısınızdır.
    teskereciler kraldır. en sonunda, teskereci olur ve kral olarak, son üç ayı
    yaşarsınız. diğer karakolları bilmiyorum ve kendi yaşadıklarımı anlatıyorum, o
    yüzden bu tespitlerime karşı olanlar, lütfen sadece kişisel gözlemlere dayalı
    bir felsefe güttüğümü ve kesin konuşmadığımı, kendimce yorum yaptığımı dikkate
    alsınlar. pekâlâ, devam edelim.
    bir jandarma karakolunda, kazan
    dairesindeyiz. en alt devre olarak üç kişiyiz. iki devrem, şahin, bekir ve ben.
    bir de iki üst devremiz nöbetçi onbaşı cumali. içiyoruz. şarap. papazkarası. saat
    gecenin on biri. bundan birkaç saat önce, hava kararmak üzereyken ve yağmur hâlâ
    yağmayı sürdürürken bekir yanıma gelip “gece kaç kaç?” dedi, nöbetimi
    soruyordu, “sekiz-on” ve “iki-dört” dedim. akşam sekizde cezaevi nöbetini
    teslim alacak, onda bırakacak ve biraz uyuyup, ikide tekrar gidecektim nöbete,
    dörtte tekrar teslim edip, biraz daha uyuyup, sabah altıda kalkacaktım. hatta
    beş buçukta. koğuşun tuvaletlerini temizleyecektim. mıntıkam orasıydı. “içelim”
    dedi bekir, param yoktu ama bunu söylemedim, gerek de yoktu, para daima
    bulunurdu, borç alınır, kantinde rütbelilerin hesabına birkaç fazla çay çarpısı
    çakılır, ya da koalisyon yapardık. o gece, bekir idi finansörümüz, şahin gözcü,
    cumali de bekçi olacaktı, ben de devriye askeri. bu ne demek? bu şu demek.
    paraları bekir çıkacak, şahin öncelikle dışarı kaçtığım tellerin önünde sonra
    da nizamiye kapısında gözetmen olacak, cumali de “nöbetçi astsubay uyuyor mu?”
    diye bakacak, uyanırsa da odasından aşağı inmemesi için onu oyalayacak bir
    şeyler uyduran bir bekçi olacaktı. bir şeyler yapacaktık işte. arka tellere
    yaklaştım parayı alarak. eşofmanlarla elbette. akşam sekiz on nöbetinden
    gelmiştim. kamuflajları çıkarmış ve eşofmanları giymiştim. cumali herkesi
    koğuşa soktu, “nöbetçi astsubayın emri, yat sayımı var, herkes koğuşa, aşağı
    inmek yasak”. nöbetçi astsubay dokuzda vurmuştu kafayı. adını söylemeyeceğim
    adamın. ama o nöbetçi iken, daima içiyorduk. erkenden uyuyor ve hiçbir şeyle alâkadar
    olmuyordu, belki o da odasında gizlice içiyordu, kim bilir? her neyse, devam
    edelim, cumali yalandan bir sayım yaptı ve sonra koğuştan çıktık, biz, cumali,
    bekir, şahin ve bir de bizle alâkası olmayan birkaç teskereci. bizimle içmek
    isteyenler vardı ama güvenmiyorduk onlara, sıkı içiyorduk ve sıcaktı valizlik,
    sarhoş olup başımızı derde sokabilirlerdi, her ne kadar aralarında bizden de
    sıkı içen alt devreler olma ihtimali varsa da, henüz güvenemezdik. kendimize
    bile güvenmiyorduk. cumali’ye de güvenmiyorduk. ama o olmadan da içemezdik.
    otuz milyon verdi bekir. “15 bira al” dedi. dört kişi. “yeter mi?” diye sordum.
    takviye gerekiyordu, “votka yapalım” dedi şahin. “şarap” dedi cumali. benim
    oyum, sonucu belirleyecekti, kıllık olsun diye “viski” diyebilirdim ve berabere
    kalırdık. ama “iki şarap, geri kalanla bira?” dedim. anlaşmayı imzaladık:
    “tamam”,
    “tamam”,
    “tamam”,
    “pekâlâ” dedim, “herkes görev yerine.” cumali
    ana binaya çıktı, nöbet yerine. bekir otuz kâğıdı cebime soktu ve valizlikte
    askerlerin çantalarından dekor yapmaya başladı. şahin ile tellere doğru
    yürüdük. etrafta birkaç teskereci vardı ama zarar gelmezdi onlardan. sorun olan
    trafikçilerdi. aperiyoduk saatlerde karakola gidip geliyordu gece ekibi, ben
    karakolun karşısındaki tekel bayisinde iken, aniden nizamiyede bitebilir ve
    beni elimdeki suç delilleri ile görebilirlerdi. bu riske değerdi. her türlü
    riske değerdi. ve çöpün üzerinden duvara, oradan da tellere tutunup kendimi
    arkaya salladım. şahin nizamiyeye gidip, okey çekti ve ara sokaktan ana
    caddeye, oradan da karşıya geçtim. şahin bir okey daha çekince, ilk el açıldı.
    okey dışarı atmıştık trafik ekibine karşı. tekel bayiinin içinde, şimdilik
    güvendeydim. beni tanıyordu adam. ilk gidişimde,
    “sen asker misin?” diye sormuştu, çekinerek
    itiraf etmiştim,
    “sorun olmaz değil mi?”,
    “biz de asker olduk koçum” dedi. lazdı
    kendisi üstelik, rize’deydim, doğaldı laz olması, lazlar iyi insanlardı,
    tartışmaya girmediğiniz ya da kızlarına yan gözle bakmadığınız sürece de iyi
    olmaya devam ederlerdi. ben de onlarla aramı iyi tutmaya çalışıyordum, kızları
    ile ilgilenmiyordum zaten, ama tartışmaya girmeye de gerek yoktu.
    “üç yıldır kimse gelmiyor askerlerden
    geceleri” demişti adam, “ilk gelen sensin”. ilk gidişimde de demişti bunu,
    “hadi ya” dedim, alkolik bir devreydik ve üç yıl sonra sezonu açmıştık. ve o
    gün,
    “şarap” dedim, “şarap alacam”. ikinci elin
    taşları dağıtılmış oldu böylece.
    “kaç tane?”,
    “ne var?” saydı ellerindekini, fiyatları
    ile beraber,
    “papaz karası yedi mi demiştin.” diye
    sordum, izmir’e göre fiyatlar uçuktu şarap konusunda, ya da biz ucuz yerleri
    öğrenemeden askerliği bitirdik.
    “evet, yedi”,
    “iki papaz karası, kalanı ile bira”,
    “otuz mu var demiştin koçum?”,
    “evet otuz”.
    “iki şarap, 8 bira?”,
    “anlaştık, aa şey, sigara bir de”,
    “sigara da benden olsun koçum”,
    “eyvallah abi”.
    askerleri seviyorlardı, yemek ısmarlıyor,
    içecek ısmarlıyor, ramazanda sigara içersen peşine takılıyor ya da kızlarına
    asılırsan duvara asıyorlardı seni. seviyordum lazları, bana ters gelen adetleri
    olsa da, samimi buluyordum birçoğunu. özellikle cezaevinde nöbet tutarken
    konuştuğum mahkûmları.
    “ha bu siktiğimin silahını” demişti bir
    keresinde bana bir mahkûm, “ben pazarlayınca suçluyum ama amerika ekonomisini
    silahla kuruyor”,
    “haklısın abi” demiştim. haklıydı. silah
    üretmek konusunda değildi haklı oluşu, çifte standarttaydı söz konusu haklılığı.
    tekel bayiine dönüyoruz tekrar.
    alacaklarımı aldım, kapıda durdum. şahin bir okey daha çekti ve ara sokağa
    saptım. ikinci eli de kazanmıştık trafik ekibine karşı. son ele başladık.
    tellerdeydim. elimde iki torba ile bekliyorum.
    şahin nizamiyeden ağır adımlarla geliyor ve bekliyor. kısa dönem imam var, etrafta
    gezinen. adı mahir. aslında adı mahir değil ama adını unuttum ve ona duyunca
    kıl olacağı bir isim koydum. adı mahir olan imam, kısa dönem askerlik yapan bir
    ispiyoncu. o varken elimdekilerle telden giremem. ama girmek zorundayım. cumali’nin
    yanına gidiyor şahin. nöbeti devralıyor cumali’den. cumali nöbetçi onbaşı
    olarak sahip olduğu tüm hakları kullanıp bahçeye iniyor ve imam’a fırça
    kayıyor.
    “sen koğuş nöbetçisi değil misin? bahçede
    ne işin var?”.
    biraz tartışıyorlar ama sonuçta kolluk
    kazanıyor ve ben de tellerin üzerinden uçup valizliğe iniş yapıyorum torbalarla
    birlikte. üç – sıfır. oyun bitti.
    2.
    saat on bir. anlattığım her şey, buraya
    kadar anlattığım her şey, yarım saat içinde olup bitti. ve valizlikte,
    kalorifer borularının arasında, çantalara oturup, şarapları açarak, biralarla
    karıştırarak, ufacık bir kapalı alanda sigaraya abanıp duman altı olarak,
    içiyoruz. cumali, şahin, bekir, ben…
    birkaç bardak sonra cumali sapıtmaya
    başlıyor. biz ondan hızlı gidip, alkolü tüketiyor ve koğuşa çıkıyoruz. saat on iki.
    on iki – iki nöbetçileri gidecek. kimin götüreceğini bilmiyoruz. çünkü cumali’yi
    sarhoş olarak valizliğe terk edip kapıyı üzerine kilitledik. o orada sızdı. ve
    koğuş nöbetçisi imamda nöbet tutmak yerine, koğuşta uyumayı seçmiş biz
    valizlikte içerken. herkes uyuyor, biz sarhoşuz. on iki – iki nöbetçileri
    nöbete gitmek zorunda. biz uyandırırsak her şeyi çakarlar. cumali uyandırırsa,
    cezaevi nöbetine götürmek yerine denizden dökebilir sıradaki nöbetçileri. kimseyi
    uyandırmaz ve biz de uyursak, saatleri dolan ve değişmeyi bekleyen nöbetçiler,
    cezaevi nöbetçi astsubayını uyandırır, sonrası kıyamet. düşünüyoruz. “bu boku
    içmeden önce düşünseydiniz” diyor santral. santraldeyiz, ona fikir danışıyoruz,
    çünkü o bizim üst devremiz. ordu’lu, kendi halinde bir tip. kıyak insan. “siz
    santralde kalın, ben nöbetçileri uyandırıp hemen gelicem, kendileri gitsin
    nöbete pezevenkler” diyor santral. “tamam” diyoruz. bekliyoruz. santralin yan
    odasında karakol nöbetçi astsubayı uyuyor. cezaevi kapısının girişinde bir
    odada, cezaevi nöbetçi astsubayı uyuyor. kendimizi “dikkat köpek var” yazılı tabelalar
    arasında buluyoruz. tehlike! daha önce de yaşadık bunları. ama bu kez her şey
    karıştı ve üstelik benim gece nöbetim var. şahin sadece gündüzleri nizamiyede
    karakol nöbeti tutuyor. silahı yok. p.d.r.m ve a.s.k raporu işe yaramış.
    karakola gelen vatandaşları, ana binada gitmek istedikleri yere götürüyor
    üstlerini arayıp. sabah sekiz, akşam altı tutuyor nöbeti. güneşte, yağmurda,
    asla izin yapmıyor hafta içi. “memurum lan ben asker değilim” diyor bize. bekir
    kantinci olduğu için, nöbetleri akşamları oluyor bazen. onu da koğuşta tutuyor.
    boka sapan benim. ama hayatımı daima ince bir ipin üzerinde düşme korkusu
    taşımadan cambazlık yaparak harcadım. alışkınım. santral geliyor. nöbetçiler
    gidiyor. nöbetçiler geliyor. şahin ve bekir’le beraber valizliğe iniyor, cumali’yi
    uyandırıp bahçede bir banka oturtuyoruz. ayılması gerekiyor. ve banyoya
    sokuyoruz onu, sonra gözlerini açıp, “bana nöbetçi astsubayı getirin, dövücem
    onu” diyor. bekir ve şahin sızıyor. cumali ile baş başa kalıyor ve saate
    bakıyorum. bir buçuk. iki – dört nöbetim var. hâlâ sarhoşum. ama kendimdeyim.
    yani kendimde olduğumu söylediğim için, sarhoşum demektir. basit alkolik
    mantığı. cumali nihayet kendine geliyor, nöbetçileri güç bela uyandırıyor ve
    nöbete gidiyoruz. ben ne doldur boşalt yapıyorum ne de bot giyiyorum. eksik
    kamuflajlarla ve şarjör almayı unutarak, boş mp5’le, ikinci kuledeyim. nöbetçi
    astsubaya en uzak kule. birinci kuleye geçecek olan tipe, “karakolda nöbetçi
    astsubay kim?” diyorum, söylüyor, tim komutanımmış ve tim komutanımın nöbetçi
    astsubay olduğunu bilseydim, ona da bir şişe götürürdüm diye düşünüyorum. ya da
    daha çok içerdim. ama yapmadım. iki birayı çöpe attık. ama dış çöpe. boş
    şişelerle birlikte. gizlice. orayı anlatmayı es geçtim ve hâlâ es geçiyorum.
    ikinci kulede, not defterime bir şeyler karalayıp, kulenin içinde sızıyorum.
    tahtanın üzerinde. dört olunca gelip değiştirirler nasılsa diyorum. dört-altı buçuk
    nöbetçileri gelir değiştirir. mahkûmlardan da kaçan olmaz. her şeyi, şansa
    havale ediyor ve sızıyorum. ve altı buçukta dürtüyor beni cumali, hava
    aydınlanmış.
    “sabit bıraktım seni nöbette” diyor cumali,
    “kaldıramadım”.

    “boşver” diyorum, “mıntıkadan
    kurtuldum”.
    dört – altı buçuk
    nöbetçisi kısmen mıntıkadan kurtulurdu. karakola gelir, tıraş olur, kahvaltı
    yapar ve içtimaaya çıkardı. böyleydi bizim oralarda. bazen mıntıka yaparlardı
    ama yerine yapacak kimse bulunamamışsa ve her neyse dostlar, iki dört nöbetini,
    iki altı buçuk yaparak, karakola döndüm, kahvaltı yaptım, bir sigara yaktım, tıraş
    oldum, içtima için sıraya girdim. tim komutanım geldi, o gece cezaevinde
    nöbetçi astsubay olan tim komutanım yanıma geldi. beni köşeye çekti ve bir
    sakız verdi, naneli, “al bunu çiğne, hayatını sikicem senin, göt” dedi,
    gülüyordu, gülüyordum…
    27ağustos2008
  • sokak edebiyatı

    yapmam
    gereken
    onlarca
    iş varken
    oturmuş
    şiir bekliyorum zihnime
    geleceğini
    biliyorum
    geldi
    belki de
    bu
    şiir mi?
    bu
    olabilir
    yani
    “bu
    bir şiir” demek istemedim
    “beklediğim
    şiir, bu olabilir” demek istedim
    o
    halde bir sigara yakmalı
    şiir
    sigara ile yazılır
    beyne
    gelen aşırı saldırıyı keser sigara
    ve
    dumanla geri gitmeyip
    boğulmuş
    ama sağ kalan saf kelimeler kalır geriye
    dumanla
    ayıklanmış kelimeler
    el
    işlemeye başlar
    yazar
    geçersin
    unutarak
    yazarsın
    bir
    sonraki kelimeyi bilmez
    bir
    öncekini hatırlamazsın
    uzar
    gider aynen bu şekilde
    düşünmezsin,
    ortaya ne çıkacak diye
    ve
    son satıra geldiğinde
    ya
    da biteceğini hissettiğinde
    bittiğinde
    kendi
    kendine bittiğinde şiir
    dış
    müdahale olmadan zihne
    sona
    erdiğinde
    tamam,
    dersin
    bir
    kez okuyalım
    okursun
    sonra ve sadece
    kelime
    hatalarını onarır
    geri
    kalanı olduğu gibi bırakırsın

    yayınlamaya gelir
    siteni
    açar
    girişini
    yapar
    ve
    gönderirsin
    pat
    diye girer en üstten anasayfaya
    uğraşmazsın
    birileri
    onaylasın diye beklemezsin
    ve
    bir kaç kişiye de vermişsindir bu hakkı
    onay
    beklemezler
    seçilmiş
    lavuklar mıdır onlar?
    neo
    gibi yani?
    bilemiyorum..
    sonra
    gelen yazılara göz atmak ister
    ama
    korkarsın çokluğundan
    kısa
    olanları hemen eler
    geri
    kalanı bekletirsin
    okuyacaksındır
    yakında
    ve
    okursun da
    ve
    her “sil” tuşuna bastığının sahibi
    “her”
    değil aslında
    içlerinden
    bazıları
    sana
    gelip
    “yazıma
    noldu” der
    “bilmiyorum”
    dersin
    “onaylanmamış
    olmalı herhalde
    hatırlamıyorum”
    hatırlamazsın
    gerçekten
    çünkü
    her gün mailine bir ton yazı gelmektedir
    ve
    yorum beklerler senden
    istemezsin
    yorum yapmayı
    sevmezsin
    işine
    gelmez bu
    çünkü
    iyi
    veya kötü bir şey söylersen
    bu,
    sana geri dönecektir
    “sen
    çok mu iyi yazıyorsun sanki?”
    “sen
    de çok iyi yazıyorsun abi”
    bu
    tip şeyler
    sonra
    bir de
    fanzin
    isteyenler vardır
    liste
    uzar gider
    ikiyüzü
    geçer talep
    ve
    “göndericem” dersin
    “göndericem
    biraz sabır”
    paran
    yoktur
    fotokopi
    çekemez
    çekince
    katlayamaz
    katlasan
    da kargoya gidemezsin
    ve
    sarktıkça sarkar dağıtım
    ama
    mutlaka gönderilir
    herkese
    ve
    mutlaka okunur
    her
    gelen yazı
    gecikmeler
    için sizden özür diliyorum
    ama
    kabul edersiniz ki
    herkes
    gibi benim de
    kendime
    ait bir hayatım var
    bu
    işten para kazanmıyorum ve
    para
    kazanmak için çalıştığım işten
    arta
    kalan zamanları ikiye bölüyorum
    sokak
    edebiyatı işleri ve
    girdap’ın
    gerzek yaşam biçimi
    girdap’ın
    gerzek yaşam biçiminde
    en
    büyük zaman
    oturup
    beklemeye ayrılmıştır
    oturur
    beklersin
    şiir
    gelsin diye değil ama
    ya
    da öykü gelsin diye değil
    hayır
    sadece
    beklersin
    duvarlar
    karşında
    fonda
    bir müzik
    elde
    sigara
    kül
    tablosu
    evet
    tablosu
    kül
    tablosu ağzına kadar dolu
    duruma
    göre çay kahve ya da alkol
    her
    şey bakkala yazdırılmıştır
    kendimi
    de birine yazdırsam diye düşünürsün
    benim
    yerime o yaşasın
    ve
    sonra
    evet
    bir
    sigara daha yakar
    ve
    bilirsin ki
    şiir
    yola çıkmıştır
    müziğini
    açarsın
    bir
    txt dosyası açarsın
    ve
    duvarlara bakarsın
    duvarlarda
    yazıyordur her şey
    dört
    duvar arasına sıkışmak iyidir çoğu zaman
    ve
    odada
    seksenbindörtyüz
    adet
    kağıt
    parçası birikmiştir
    her
    birinin üzeri
    karalanmış
    yazılmış
    çizilmiş
    kusulmuş
    sigara
    söndürülmüş
    kül
    atılmış
    içinden
    birini çeker
    ve
    bunu yayınlayalım dersin
    bilgisayara
    geçer
    ve
    kağıttan ekrana nakliye yaparsın
    oradan
    da siteye
    bazen
    öyle bazen böyle
    ve
    gerçekten içinden gelmez
    bir
    başka yayında onaylanmayı beklemek
    ama
    “sokak edebiyatı” gibi bir siteyi
    birileri
    kussaydı
    evet,
    kussaydı
    ben
    de sanırım denerdim şansımı
    çünkü
    benim ruhuma hitap ediyor olurdu
    yayınevleri
    mi?
    o
    bahsi çoktan kapattım
    dergiler
    mi?
    hayır,
    asla
    ama
    artık gerçekten
    insanlarla
    uğraşmaktan sıkıldım
    bu
    yüzden
    biraz
    bana da tahammül etmenizi bekliyorum sizden
    “fanzin
    nerde kaldı bilader?”
    “bilmiyorum
    eylül?”
    “hani
    ağustostu?”
    “param
    bitti, eylül?”
    uzar
    gider
    ve
    sanki
    parayla
    satın aldığı bir ürün
    evine
    teslim edilmemiş gibi gösterir tepkisini
    bakın,
    para istemiyorum
    sadece
    beklemenizi istiyorum
    ben
    de bekliyorum çünkü
    kitap
    okuyamıyorum
    gazete
    okuyamıyorum
    televizyon
    izlemiyorum
    -bilinçli
    bir seçim sonuncusu, evet-
    bir
    şikayet olarak almazsanız bunu
    ben
    de sizinkileri
    şikayet
    olarak almayacağım
    herkes
    hakkını arıyor
    herkes
    anlayış bekliyor
    herkes
    ilgi bekliyor
    ben
    de siz de onlar da
    tanrı
    bile ilgi bekliyor bir çocuk gibi
    ve
    ilgi göstermeyeni yakıcam diyor
    ben
    yakmıyorum
    tanrı
    da değilim
    olmak
    da istemezdim
    ve
    ayrıca
    benden
    hayatımı hacılayanlarla
    muhatap
    olmak da istemiyorum ama
    mecburum
    buna
    çalışmaya
    yani
    hayatımı
    hacılayan patronlar
    hayatımı
    hacılayan eski dostlar
    hayatımı
    hacılayan kadınlar
    herkesin
    bir hacılayanı var bu dünyada
    ruhen
    ya da bedenen
    çalıntı
    hayatlar
    çalınan
    hayatlar
    ayrıca
    kolunda
    simgem olan bir dövme taşıyan adamı
    bana
    sorup durmayın
    ya
    da diğer üstün kahramanları
    kimileri
    gider
    kimileri
    gönderilir
    kimileri
    gelir
    sokak
    edebiyatı burada ve
    temsil
    ettiği hiçbir şey yok “boşluk” dışında
    ve
    onun yarattığı boşluk
    hayatımızdaki
    tüm boşluklara nüfuz etmiş durumda
    benim
    öyle en azından
    geppetto’nun
    da öyledir
    yada
    kurşun kalem’in
    duvar
    dibi’nin
    güzedüşen’in
    fenris’in
    tezer’in
    demir’in
    gölge’nin
    tek
    tek sayamayacağım
    şiir
    uzamasın
    ama
    evet
    kimileri
    gönderilir aramızdan
    kimileri
    de çeker gider
    ve
    her iki ayrılma şeklinin de tek gerçek nedeni
    yazdığı
    gibi yaşamıyor ya da davranmıyor oluşlarıdır
    kısaca
    samimiyet
    kısaca
    saydamlık
    kısaca
    kısa olmak
    yazdığını
    ya da kendini ya da bir başkasını üstün tutmamak
    ve
    yazdığınız ile yaşadığınız

    değer değilse
    lütfen
    lütfen lütfen
    zamanınızı
    harcamayın
    er
    yada geç
    her
    şey patlar ve
    sizler
    de
    o
    gel-git safına üye olabilirsiniz
    ama
    buradaysanız
    ya
    da burada olmak istiyorsanız
    yazmaktan
    ziyade
    yaşamayı
    dikkate aldığımızı bilin
    ya
    da ölmeyi
    o
    yüzden tek satır yazmayan dostlarımız
    sokak
    edebiyatı tayfasında ölüyor bizimle beraber
    çünkü
    yazmak değil önemli olan
    yaşamak
    ölmek
    içmek
    ve takılmak bir kaç saat
    gelen
    gelir
    giden
    gider
    beat
    değiliz
    beat
    olmak istemiyoruz
    hiçbir
    şey olmak istemiyoruz
    anılmak
    bile istemiyoruz öldükten sonra
    bir
    şeyi başarma hırsından mahrum bırakılmış
    kendi
    ufak hayatlarında
    kendi
    gibi ufak insanları
    mıknatıs
    gibi çeken
    bir
    kaç kafası kırık elemanız sadece
    ve
    açığız herkese
    gelen
    gelir
    giden
    gider
    yazı
    arka planda kaldığı sürece
    daima
    içebiliriz
    gülebiliriz
    ağlayabiliriz
    ama
    şunu
    kanıksamak gerekiyor
    hiçbir
    şey yapmıyoruz
    sadece
    yazıyoruz
    sadece
    yaşıyoruz
    sadece
    ölüyoruz
    geriye
    kalan ne varsa
    nam
    şan şöhret para ünvan
    reklam
    poster röportaj haber
    onların
    olabilir
    herkes
    istediğini kazansın
    hakkettiğini
    değil
    istediğini
    kazansın herkes
    hakketmese
    de kazansın
    ben
    nobeli istemiyorum mesela
    hakketmeyen
    biri de kazanabilir onu
    ya
    da kitabım basılsın da istemiyorum
    ben
    basıyorum zaten kitabımı
    hakketmesek
    de, istediğimiz gibi yaşayalım istiyorum
    herkes
    için geçerli bu
    sessiz
    sakin kendi halinde
    o
    yüzden
    lütfen
    lütfen lütfen
    sevin
    yada sevmeyin ama
    övmeyin
    de sövmeyin de
    çok
    sıkıldım
    gerçekten
    sıkıldım

    24.ağustos.2008
  • gazoz kapağı savaşı

    gazoz kapağı savaşı
    1.
    aslına bakarsanız, çok basit bir
    şey bu benim yaptığım, serbest yazım, akışına göre, üzerinde uğraşmadan,
    kelimeleri eğip bükmeden, söz sanatı yok, derinlik yok, emek yok.
     “edebiyatı çok hafife alıyorsun girdap” diyor,
    ben de ona, “sen beni çok hafife alıyor olmayasın” diyorum. bir başkası, “bence
    sen kaybeden değilsin dostum, kaybeden edebiyatı yapmıyorsun, zirveye
    oynuyorsun” diyor. haklı aslında küçük dostum, zirveye oynuyorum, ama dünya
    yuvarlak. bana kalırsa, hayat da yuvarlak. daima başlangıç noktasına dönersin
    bu hayat içinde, birkaç kez hem de. sonra yolları ezberler, ve daima
    kestirmeden giderek sürekli başa döner ve artık başlangıç noktasını unutur,
    paso işe gider gelir içer sızarsın. sonra hoop en başa. kolay.
    ne diyordum? evet dostum, zirveye
    oynuyorum, ama hayat yuvarlak, iyi oynayan kazansın. kazanmak mı? kaybeden
    olmak? hayat yuvarlak ve zirveye tırmanmaya çalışanlar da var, benim gibi çukur
    kazanlar da. ve o zirveye tırmanma telaşındakilerle, benim gibilerin gideceği
    yer aynı. kimine göre zirve orası, kimine göre yerin dibi. ama sonuç aynı.
    sadece baktığın açıya göre değişiyor konum, kimine göre zirve, kimine göre dip.
    uzayın neresi yukarısıdır philip?
    bugün size ne anlatabilirim
    bilmiyorum. başladım ve yazıyorum. ve akıyor. pekala. bir düşünelim. gelen
    eleştirilere cevap hakkım doğdu aslında.
    sayın kripton bey,
    bukowski’yi taklit ettiğimi
    düşünüyor olmanız, beni, sizin eski eleştirmenlerimi taklit ettiğinizi
    düşünmeye itti. biraz daha iyi okursanız, kimseyi taklit etmediğimi, aksine,
    pek kitap okumadığımı fark edersiniz. kitap okumuyorum. okuyamıyorum. çünkü
    paso ya çalışıyor ya da uyuyorum. bu ikisi arasındaki üç beş dakikayı da, sizin
    gibilerden fırça yemek için yazmaya ayırıyorum. elimde çeşitli hayranlarımdan
    gelen 38 kitap var, hiçbirine başlayamadım. emekli olunca başlarım umarım.
    vaktim yok. basit bir bahane size. ve sıkıldım adını bile duymadığım yazarlara
    araksiyon muamelesi görmekten. virginia woolf mu? o da kim? hayır, hakan
    günday’ı okumadım, başladım ve kaldı öyle. bir kitabı. iyi yazıyor olabilir,
    ama okumadım henüz. okuyacağım. söz. anneme sigara konusunda verdiğim sözler
    gibi aynı. söz. sigarayı bırakıcam. tüm yazarları okuyucam. biraz daha bilgili
    olucam bazı konularda, sonra yeniden yazmaya başlıcam.
    sayın turnosol bey,
    yazdıklarınızı okuyamadım ama
    yazmak üzerine verdiğiniz nasihatlerden sıkıldım ve sizi engelledim. sildim.
    ettiğiniz küfürlerden sonra, üzerinize oturdum ve hiçbir şey batmadı bana. ama
    umarım, artık yazdıklarınızı gün ışığına çıkarır ve merakımızı giderirsiniz.
    evet evet, bir şair boksördür ve benim yumruklarım cılız. ama sizin yazmak
    üzerine konuşmak yerine artık yazdıklarınızı ringe sokmanız gerekmiyor mu?
    sayın. sayın yok. sayı yok. harf
    yok. ilkel dönemlerden bahsediyorum. ve o dönemlerde yaşamak istiyorum. zaman
    makinesi. ama işe yaramaz artık bu. medeniyet bizi kirletti. ve evet evet, hep
    aynı şeylerden bahsediyorum. o yüzden bu kez, şimdilik, banttı değiştiriyor, ve
    henüz gün ışığına çıkartılmamış bir geçmiş zaman diliminden bahsetmek istiyorum.
    2.
    onsekiz sene önceydi. sekiz
    yaşındayım o zamanlar. mahallede, süleyman adında, benden bir yaş küçük bir tip
    vardı. “sarı” derlerdi ona. aşırı sarışındı. ve abisi, benden iki yaş büyüktü.
    adı erkan’dı abisinin. o da aksine, alabildiğine karaydı. “arap” diyorlardı ona
    da. ve evet, aynı anne baba. ve süleyman’la sürekli bir rekabet içindeymişim
    gibi hissederdim kendimi. çünkü mahallenin güzeli, gülçin, benden bir, süleyman’dan
    iki yaş büyük olan hatun, çocuk hatun, evcilik oyunlarında, sürekli süleyman’la
    eş olurdu. ben de başka biri ile. sonra biraz daha büyüdük ve evcilik çocukça
    gelmeye başladı. başka oyunlar bulduk. kızlar ip atlar, biz de gazoz kapağına
    taş atardık. babam kahvede çalıştığı için, sürekli bana gazoz kapağı getirir,
    ben de onları sürekli olarak kaybederdim. süleyman’la ortak oldum sonra. o iyi
    oynuyordu bu mereti. benim babam da iyi kapaklar saklıyordu bana kahvede.
    onluk, yirmilik kapaklar. az bulunur türden. ve bir yandan sülo ile mahallenin
    çocuklarını yutar, bir taraftan babamın kapakları ile güçlenirdik. üç beş
    mahallenin en kral gazoz kapağı arşivi bizdeydi, ama sıkıldık bu oyundan da.
    çiviye başladık bu kez de. çamura çivi atıp çizik atmak. bilir misiniz? çelik
    çomak. saklambaç. bisiklet yarışları. tek kale maç. muçi. bulan kaçan. vs vs.
    ve zaman geçtikçe bir sürü değişik oyundan sıkılıp, kavga etmeye başladık.
    gülçin de büyüyordu bu arada. sanırım gülçin oniki, ben onbir, sülo on olmuştu.
    diğer elemanlar da o civarlarda. erkan ise, süleymanın abisi, on üç olmuştu.
    inşaat vardı mahallede. orada
    oturuyorduk. inşaatın içinde. erkan, ben, sülo, sercan, serhat, vs vs. erkan,
    “gülçini siktim oğlum dün gece” dedi. yalan söylüyordu elbette. çocuktuk daha.
    hiç bir şey bilmiyor ama küfür ediyorduk. erkan belki de ilk kez fantezi
    kurmaya başlamıştı. bilemiyor ve pek de hatırlamıyorum. ama o gün erkan’ı
    dövmek istemiştim. bir kıza küfür ettiği için. küfür gibi gelmişti bana bu.
    sikmek? küfür olmayabilirdi belki de. herkes bu işi yapıyordu. hepimiz bu
    şekilde doğmuştuk. ama tabir kabaydı. çok sonraları, bu kelimenin ataerkil
    toplum yapımızın bir sorunu olduğuna karar verdim. seks yapma eylemi küfür
    yerine geçiyordu. ve her türlü küfür, cinsiyetçiydi. “ibne” bile. ama o
    günlerde, ben de, diğer arkadaşlarım gibi, toplumsal cinsiyetime ısınmaya çalışıyordum.
    erkektim ben. kavga edicek, küfür edicek, kızlara bakıcak, ağlamayacak ve
    büyüyecektim. “erkek adam”
    her neyse, sülo ile aramda ciddi
    problemler doğmaya başladı sonra. gazoz kapağı mevsimi tekrardan açıldı ve
    ortaklık bozuldu. paylaşmak istemiyordu kapakları. beni dövüşmeye davet
    ediyordu. dövüşmek istemiyorum demiştim. sadece kapaklarımı ver. itti bi kez.
    ben itmedim. kapaklar dedim. o an etrafımızda on kişi vardı. mahallenin
    çocukları ve gençleri. kimisi altı yedi yaşında. kimisi onaltı onyedi. biz de, on
    onbir sanırım. sülo ve ben. o zamanlar girdap değildim elbette. sonradan girdap
    olmuştum.
    her neyse, beni itti sülo, ikinci
    kez. ve “zorlama beni” dedim. ve üçüncü itişinde, bi tane geçirdim midesine.
    kapıştık, ve ben altta kaldım. vurdukça vuruyordu. ve kimse ayırmıyor, herkes
    izliyor, kimisi sülo’ya kimisi bana destek oluyordu. en sonunda abim gelip
    ayırdı bizi. abim o zamanlar yirmibirindeydi. on yaş vardı abimle aramda.
    ve eve geldik. burnum kanamıştı.
    kapakları alamamış, üzerine dayak yemiştim. ağlamadım ama. erkektim ben. ve
    sonra, günler geçti. tekrar barıştık sülo ile. arada sırada kavga ediyor, arada
    sırada barışıyorduk. serseriydik. kuruçay’da yaşıyorduk. izmir kuruçay’da. yani
    çingene mahallesi. her türlü pisliği biliyorduk yaşımız on civarı olmasına
    rağmen. hap, esrar, hırsızlık, pezevenkler, fahişeler, katiller. çingenelerle
    paso kavga ediyorduk. büyük kavgalar. taşlı, sopalı, bıçaklı.. biz çingene
    değildik. ama mahallemiz bitişikti onların gettosu ile. zaman geçtikçe arkadaş
    olduk çingenelerle. ve beraber maç yapmaya, gezmeye ve muhabbet etmeye
    başladık. ama o dönemler aramızda çocukça bir husumet vardı.
    her neyse, biri vardı mahallede,
    çingeneydi, oto-kiralama dükkanı vardı. bedeni yara doluydu. bir dolu kurşun
    izi. onsekiz tane kurşun yemiş ve ölmemişti bir keresinde. sonra o herifleri
    bulup ağır yaralamış ve hapse girmişti. tam bir belaydı yani. korkusuz.
    düşüncesiz. umarsamaz. herkes korkuyordu ondan. biz korkmuyorduk ama. sülo ve
    ben. yanına gider, sigara içişini izlerdik. esrar içişini. “sakın başlamayın
    buna çocuklar” der ama kendi hep içerdi.
    bir de tek kale maç yapardık
    süleymanla. kaleci erkan olurdu. sülo’nun abisi. sürekli yenilirdim sülo’ya,
    daha iyi oynamama rağmen. erkan hem hakem hem spiker hem de kaleciydi çünkü.
    bir de sülo’nun abisiydi. gollerimi saymaz, penaltılarımı vermezdi. yıllar
    sonra, bu hileye hayatım boyunca maruz kalacağımı ve oynamaktan vazgeçeceğimi
    fark ettim. vazgeçtim de, hayatla oynamaktan, yarışmaktan falan yani.
    ama hatırladığım en güzel an,
    sülo’nun, ağzı burnu kan dolu evine gittiği gündü. yine gazoz kapakları moda
    olmuştu. ve babam eve kapak getirir, ben de kimi zaman yutar kimi zaman
    yutulurdum. bir keresinde teke tek oynadık sülo ile. benim eski ortalıktan olma
    kapaklarım ondaydı hala. yeni kapaklar edinmiştim kendime. sıfırdan. ve oyun
    ilerledi. izliyordu on beş yirmi kişi. onunla dövüşmelerimi izleyen tipler.
    yutuyordum. yutuluyordu sülo. yutuldukça sinirleniyor ve izleyicilere
    sataşıyordu. kavga etmek istiyordu canı. ama bu kez benim de canım kavga
    istiyordu. ve oyun bitti nihayet, tüm kapakları bitmişti sülo’nun. iflas
    etmişti. yutmuştum neyi varsa. ona kapak getiricek bir babası yoktu. babası vardı
    elbette, biri sarışın biri zenci, iki oğlu olan bir baba. annesi sarışındı,
    babası esmer. ya siz ne sandınız? kadının adamı aldattığını mı? öyle şeyler pek
    olmazdı bizim muhitte. olursa da, kadının işi gerçek anlamda biterdi.
    böyle bir mahalle. izmir. boğaziçi.
    bilir misiniz? pek kimse bilmez. izmir’li olan biri sorunca, “boğaziçi” derdim,
    “istanbul’da mı oturuyorsun” derdi. o yıllarda. şimdi buca’dayım gerçi. ve
    özledim o mahalleleri. varoş. bitik. harap. eski evler. eski insanlar. eski
    hayatlar. teknoloji ile en son tanışan insanlar. bir internetkafe açılınca
    mahallede, çocukları sokaklardan silinen insanlar. şimdi nasıldır bilemiyorum.
    ama o zamanlar, ben onyediyken, oniki yaşında olan hiçbir çocuk, sokak oyunları
    oynamıyordu. büyükler mutlu oldular. bizleri her mahalleden kovan büyükler.
    “burda top oynamayın” diyerek topumuzu kesen büyükler.
    konumuza geri dönelim. tüm
    kapaklarını yutuldu sülo. “ortak olalım” dedi, kabul etmedim. evime dönüyordum.
    kapaklar torbamda. ve tam evimin önünde arkamdan boğazıma sarıldı. kapakları
    sercan’a verdim ve boğazımı kurtardım önce. sonra seri halde yumruklaşmalar
    başladı. altıma alabildim sonunda onu. benden güçlüydü, bir yaş küçük olmasına
    rağmen. ve altımdaydı. vurdukça vuruyor, acımıyordum. herkes izliyordu. gülçin
    de izliyor ve gülüyordu. kime güldüğünü bilmiyorum. en sonunda kalktım sülo’nun
    üzerinden, ve bana küfür ede ede evine gitti sülo. bir daha da kavga etmedik
    onunla. bu kez gerçekten iki sıkı dost olduk. onu döverek, dostluğunu
    kazanmıştım. kan kardeşi olduk ve çingenelere karşı daha sıkı çeteler kurup,
    dövüşlere devam ettik. dövüşler. futbol maçları. falan filan.
    sonra çingenelerle de dost olup
    başka düşmanlar edindik. polisler? evet polisler. sonra iş uzadı. polisler
    mahalleyi bastı bir sabah, bizim evi de bastılar, sabahın altısıydı, bir sürü
    aranan insan, yasadışı madde, silah, mahalle darmadağın oldu. ve sonra, yirmidört
    saat, yunusların devriyesi başladı. yunuslar bir şey yapmıyordu gerçi, sadece
    tedirgin ediyorlardı bizleri. hiç bir şey değişmedi. o zamanlar ben onaltı
    yaşındaydım ve lise ikiye giderken, bir sabah olmuştu baskın.. bir yıl sonra da
    oradan taşındık. iki yıl sonra tekrar taşındık. ve dört yıl sonrasında. tekrar.
    şimdi buradayım. öğrenci mahallesi diyebiliriz buraya, kampüs yakınındayız.
    burası fena sayılmaz, daha az risk, ama orası eğlenceliydi, benim için,
    çocukken elbette.. çocuktum ve yazmıyordum hiçbir şey, gazoz kapağı oynar,
    dövüşür ve top peşinde koşardım. şimdi o günleri yazıyor olduğum için, umarım
    bana kızmazlar, tüm “erkek” olmaya çalışan çocuklar ve çingene dostlarım. çünkü
    o harikulade günler ve harikulade mahallem için, yayınlayacağım bir romanım
    var, zihnimin dolabına emanet ettiğim.

    24 ağustos 2008
  • kırık sigara

     

    kırık
    sigara

    vardiya
    saatleri

    uzayıp
    giden vardiya saatleri

    her
    yeni işin

    ilk
    günlerinde kolay geçen

    ve
    zaman geçtikçe bir işkence dönüşen

    mesai
    saatleri

    sen
    hakkettiğin kadar kazanmadığını düşünürken

    yeteri
    kadar çalışmadığını öne süren

    vardiya
    amirleri

    ve
    bir uçaktan diğerine koşarken

    sonra
    bir diğeri

    ve
    bir diğeri daha

    sevkiyatta
    olabilir bu

    yükleme
    boşaltma

    koliler

    çuvallar

    ne
    olursa işte

    boşalt
    yükle boşalt yükle

    ve
    bir süre sonra

    kollarını
    hissetmemeye başlarsın

    ve
    bir süre sonra

    yumruğunu
    bile sıkamazken

    koliler
    ağırlaşır gitgide

    en
    hafifi bile

    dünyayı
    sırtına aldığını

    ya
    da çivili tahta üzerinde

    yürüdüğünü
    düşündürtür sana

    ve
    şiir anlamını yitirir o an

    yazmak
    anlamını yitirir

    düşünmezsin

    indirir
    ve kaldırırsın

    fırlatır
    sıralar dizer

    boşaltır
    ve yüklersin

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    ordan
    oraya

    saatten
    daha hızlı koşar

    ve
    sonra zamanın geçmesini beklersin

    kısa
    molalarda

    bi
    sigara yakmaya ancak vaktin vardır

    yakar

    ve
    nerdeyse fondip yaparsın dumana

    sonra
    yine iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    paydos
    ve iş başı

    aynen
    demir’in dediği gibi yürür bu işler

    demirkafes’in

    kafeslenmişsindir
    mesai saatlerine

    ve
    o an gerçekten dış dünya olur

    ev
    yok olur

    müzik
    yok olur

    aşk
    kadın seks sanat

    her
    şey değerini yitirir

    sürekli
    olarak kafanda

    bir
    sonraki tatil vardır

    ve
    o bir sonraki tatili

    bir
    sonraki mesaiyi düşünerek harcarsın

    uyursun
    genellikle

    bir
    yere çıkamazsın çünkü

    ne
    paran kalır cebinde

    ne
    de yürüyecek gücün

    her
    yerin ağrıyordur

    tüm
    kasların ağrır kuvvetli bir şekilde

    ve
    bu ağrıyı kesicek bir ilaç

    hap
    ya da benzeri bir şey

    bulunmaz

    işe
    yaramaz hiçbir şey

    emekli
    olamayacaksındır

    daha
    iyi bir iş bulamayacaksındır

    benzer
    işlerde hayatını sürdürürken

    hayatını
    harcarken

    zaman
    gelir geçer ve

    cebindeki
    son sigara

    az
    önceki koliyi yüklerken

    kolların
    iflas ettiği için

    dizinden
    güç aldığın için

    kırılmıştır

    üşünmez
    ve tamir edersin sigarayı

    seni
    tamir edicek kimse yoktu oysa

    ya
    da sana tahammül edicek biri

    evlenemezsin

    biriyle
    birlikte yaşayamazsın

    eve
    çıkamazsın

    ailenle
    kalamazsın

    ortadasındır

    ortalık
    malısındır

    ve
    yoldan geçen hiç kimse yüzüne bakmaz

    seninle
    birlikte boka batmaz kadınlar

    mantıklı
    bir tercihdir bu

    kızamasın

    kızaramazsın
    da

    hiçbir
    şeyi belli edemezsin

    ne
    hissettiğini

    ne
    istediğini

    ne
    yaptığını

    donarsın
    çünkü

    gittikçe
    daha fazla idiotlaşır

    ve
    konuşmak zaman kaybı dersin

    hadi
    birader şu kargoyu da atalım

    uçak
    kalkıcak

    üç
    buçuk ton

    evet
    tam olarak üç buçuk ton

    toplamda
    üç buçuk ton tutan

    içi
    balık dolu koliler

    üzerinden
    geçer

    istanbul
    uçağına yüklersin onları

    oradan
    israile gidecektir

    ve
    kim bilir senin durumunda olan kaç kişi

    aynı
    malı

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    yükleyip
    boşaltır

    23.ağustos.2008

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • siktiripgidermisin lütfen..

    siktiripgidermisin
    lütfen..
    kötüydüm. kötü olmam için neden yoktu. hiçbir
    şeyden emin olamayışım belki de, yada herşeyden emin oluş hali. bu hal de
    rahatsız edebilir beni. ve herneyse işte, kötüydüm ve içmem gerekiyordu.
    içersem erken ölmeyecektim. ve gece bir dokuz çalışıcaktım. yani gece bir-sabah
    dokuz. onbirde evde olmalı, traş olmalı, işe giriş kartımı yanıma almalı, bir
    soğuk su altı yapmalı, ve servis noktasında bulunmalıydım onikide. işe
    gidemezdim. o gün işe gitmek istemiyordum. o gün içmek istiyordum. ve içtim. ve
    işe gitmedim. evet evet, hiçbir sürpriz yok yazıda, her şeyi baştan deşifre
    ettim. devam edelim. ben yazmaya devam edeyim, dileyende okumaya devam
    edebilir. saçmalıyormuyum? laf kalabalığımı bu? büyük ihtimal.. bir işin bitiş
    haline dair, ne kadar çok ihtimal varsa, o kadar canım sıkılır. buna rağmen,
    tek finali ölüm olan yaşamdada çok canım sıkılır. çelişki? hayır, ara ihtimal
    kalabalığı. laf kalabalığımı bu. o halde, siktiripgidermisin lütfen..
    evden çıktığımda, saat akşamüstü dörttü.
    canım çok sıkılıyordu. ana neden, son sekiz yılımın üzerime düşmesi idi. ve son
    8 yıl, içinde bir çok kötü neden barındırıyordu. hiçbir zaman yolunda gitmeyen
    işler. asla yolunda gitmeyen işler. ben yolumda gidiyordum daima, işlerde daima
    yoldan çıkıyordu. böyle dostlarım. daima böyle. dostlarım dediğimde, üzerine
    alınabilicek insan sayısının çok az olduğunu biliyorum, ama her iki tarafta
    yalancı burada, bende, sizlerde.. dostum değilsiniz, kendi kendime kendimin
    dostu bile olamıyorum.. kendimle ilgili hiçbir sırrı tutamıyorum içimde.
    zihnimle dilim arasındaki yol çok kaygan, ne düşünürsem söylüyor, ne
    düşünüyorsam yazıyorum. samimiyet bu olabilirmi? ben samimiyetsiz ve soğuk biri
    olarak anılabilirim. ve anılmamak istiyorum.. herhangi bir şekilde anılmamak,
    tamamen yok olmak. ölmeden önce, öldükten sonra ve doğumla ölüm arası  dönemdede, bir hiç sayılmak. zaman zaman
    böyle istiyorum evet. ama çok kaypak bir adamım sanırım. sanırım, sanırım,
    sanırım. her cümlemin başında veya sonunda, bir “sanırım”, bir “bence”.
    kötüysen yalnızsındır. kötülere bir şey olmaz. kötüler ölmez. kötüysen yalnızsındır
    ve yalnızken ölmenin reytingi düşüktür. insanlar reyting oranlarına göre bir
    şekle bürünürler.  ve dörtte evden
    çıktığımı sölemiştim size. buca’dan yürüdüm. önce çevik bire kadar. sonra geri
    dönüp, şirinyere, sonra gürçeşme, sonra tekrar geri. altıya kadar dolaştım boş
    boş. sıcak ve ter ve güneş ve acı ve beyninin kıçında patlayan geçmiş… böyle
    olmasa bile böyle hissediyordum. böyle değildi. bir yanılsama. herşey yolunda
    gidiyordu, yolunda gitmeyen bendim. bu bir çelişkimi? size hiç bir şeyden emin
    olmadığımı söylemiştim yazının girişinde, bu yüzden kötüyüm demiştim, hangi
    nedenden dolayı kötü olduğumdan emindim. herşeyden emindim. bir çelişki daha..
    çelişkisel kişilik bozukluğu… kişisel manyoterapi. o ne demek? edebiyat’ın
    venüsçe anlamı belki. kürklü venüs? olabilir. bilinç akışı dediler, bilmiyorum
    dedim, hala bilmiyorum. devam edelim.. evden çıktım ve dolaştım, dolaştım,
    dolaştım, sonra, o an izmirde bulunan bir eski sevgilimi aradım, eski
    sevgililerimden bir tanesi izmirdeydi. çok değil zaten onlar, toplasan gerçek
    anlamda 4 eder, ve toplanırlarsa ben onlarla iran vatandaşı olmayı göze alabilirim.
    dörde tek kalırım belki ama, yasal olur ruhumun sikilişi. bir erkeğe dört eş?
    böyle bir durumda, ben çocuk, onlarda annem olur. ve ben bundan şikayet etmem
    ama onlar edebilirler. ve, ve, ve… aradım eski sevgilimi, gelemeyecekti,
    gelemezdi, görüşemezdik, gerçekten gelemiyordu, haklıydı, ve doğaldı, biri
    doğalsa nefret edemiyorsunuz.. ben edemiyorum, sevmeyebilirim ama nefret ayrı
    bir boyut. ha evet, bana sürekli yazıdan bahsedip yazdığı tek birşeyi bile
    okumama izin vermemiş olan elemandan nefret edebilirim, sorun içip içip
    hatunlara sarkma gezisine çıktığını söylemesi sadece. ve daha kaç maske
    edinicek kendisine merak ediyorum.. turnusol adlı dostum, ben kısmen aseksüel
    bir herifim ve aynı zamanda profeministim. o yüzden benimle konuşurken, seni
    öldürebilme olasılığıma dikkat et.. pekala..
    sonrasında, bir süre sonrasında, sokakta
    boş boş gezerken, alsancağa inip içmem gerektiğini hissettim ve inmeden önce
    birkaç kişiyi aramalıydım. bir kişi yeticekti bana. sabaha dek karakolda
    polislere küfür ettiğim için joplanmamı engelleyecek bir kişi belki? ama ben
    daha çok, kafasını düzmek için aranıyordum birini. yukarıdada anlattığım gibi,
    eski sevgilim gelemezdi. sonra kurşun kalem’i aradım. gelemezdi. ahmet kavga
    ettiği için içeri alınmıştı. onun başındaydı kurşun kalem. sonra duvar dibi’ni
    aradım, gelemezdi çünkü, haklı bir çünküsü vardı, uğrayabilirdi bir ara belki..
    sonra otobüs durağını aradım. meşgul çalmıyordu. hızlıda aktı namuzsuz. cami
    durağında inip, çimlere doğru uzadım. ve bira aldım. ve sigara aldım. ve
    oturdum. ve yağmurcuyu arayacakken o beni aradı. “napıyorsun” dedi, “içiyorum”
    dedim, “tek başıma çimler”. “geliyorum”. “tamam”. kesin ve net.. sonra, ha
    pardon bu arada, fenris gelemezdi, aramadım, dün beraberdik onunla ve bugun işi
    vardı. güzedüşen’i arayacaktım, ama o hal ile numarasını hangi isimle
    kaydettiğimi bulamadım.. birkaç kişiyi daha aradım ama es geçiyorum,
    gelemediler.. ve müzik dinliyordum. eski bir sevgilimin hediyesi idi ipod. işe
    yarıyordu, hediyeside, kendiside. işe yaramayan bendim. kendi kendimin işine
    yaramayan demek istedim.. sonra, bir dönem uzak aşk, bir dönemde bir gecelik
    aşk yaşadığım birini aradım. kadınlar tuvaletinde öpmüştüm ilk kez onu. ve
    birkaç saatten ibaretti aşkımız. gerçek ve kısa. ve açmadı telefonu. işi
    olabilirdi. ölmüş olabilirdi. konuşmak istemiyor olabilirdi.. her üç durumda
    doğal göründü gözüme ve eski bir sevgilimi aradım, açtı, konuştuk, “napıyorsun”
    dedi, “güneşin batışını izliyorum” dedim, güzeldi güneşin batışı ama o
    manzaraya değil sesime inandı; “sesin kötü geliyor”. kötü geliyordu elbette..
    ve bir süre konuştuk. uzun bir süre. işim iyiydi. fanzinler iyiydi. herşey
    iyiydi anasını satayım. ve sesim kötü geliyordu. bira bitti o an. telefon
    görüşmeside. ve her ikisinide tazeledim. bira aldım ve az önce aradığımda açmayan
    kişi beni geri aradı. “duymadım ev çok kalabalık.” pekala pekala, beş yada on
    dakika konuştu benimle. konuştu ve dinledi. dinlemeden konuştum açıkçası… ve
    sonra yağmurcu geldi.. elinde gitar.. ve biram üçe çıkmıştı..  bakın burada çok içiyorum sıkı içerim
    muhabbeti yapmıyorum.. alkol oranımla ilgili olarak değişicek olan psikolojimi
    betimlemek istiyorum.. anlaştıkmı saygısever anti-girdap timi? bira üç. kontur
    üç. sigara pall mall. yağmurcu ve girdap..
    “abi noldu ya” dedi bana, o kendine has
    tarzı ile yağmurcu..
    “bilmiyorum abi” dedim, yalan söylüyordum,
    sizede yalan söylüyorum ve gerçekten bilmiyorum anasını satayım. bir çelişki
    daha…
    “kötü işte” dedim, “kötü, kötüyüm, geldiğin
    için teşekkür ederim”. ben çağırmamıştım ve bu nedenle gelmemişti. çağırsam
    gelirdi ama.. ve o beni kötüyken çağırdığında ben gitmemiştim. bencil bir
    pezevengim.
    bir süre konuştuk. alkol. sigara. ve duvar
    dibi ile veronika yanımıza geldi. onlarada teşekkür ettim. teşekkür gerektiren
    bir eylem değildi bu onlarca. ve içtik onlarlada. sonra yağmurcu gitar
    çalarken, tipin teki, bir şarapçı yada bir sinyalci, bir şarkı istedi. yağmurcu
    o şarkıyı bilmiyordu ama şarapçı yanımıza katıldı. katılabilirdi. ve kafamı
    dağıttı, çünkü erzurumda öğretim görevlisi idi, istifa etmişti, adı selimdi, ve
    dahası politika konuşarak kafamı düzdü, kafamı dağıttı. bir noktaya kadar. ona,
    eski bir sevgilim için özel hazırladığım fanzini vericek oldum. çok sarhoştum.
    ama geri aldım ve geri aldığım için ondan özür diledim, “abi telefonunu alayım,
    seni arıcam, fanzin getiricem sana” dedim. ve ertesi gün selim abiye fanzini
    verdim.. o günse, selim abinin numarasını aldıktan sonra, eski sevgilimi aradım
    ve yarın kaçta dönüyorsun dedim. garaj evet. vs vs. ve ayağa kalkıp, “gitmem
    gerekiyor” dedim. nereye gideceğimi bilemiyordum. muhtemelen, son on yıldır
    bazen içip içip sabahladığım kilise sokağıma dönücektim.. ama yağmurcu beni
    bırakmıyordu. selim abi’nin yanından kalktı ve benle geldi,
    “nereye gidiyorsun” dedi, “bilmiyorum”
    dedim,
    “bırakmam seni” dedi, “bırakmalısın” dedim.
    “benle kalıcaksın abi” dedi, “abi benle
    kilise sokağına gel” dedim. geldi, gittim. biralar tazelendi. bendeki 12
    olabilir. onunkide 9 olabilir. önemi yok sayıların. ama alkol, insanı ölümden
    alı koyar kimi zaman… yada süreci yavaşlatır. içiyorduk, konuşuyorduk, ve o an
    yoldan geçen bir gruptan, biri geldi yanımıza, sigara istediğini sandım, “bi
    siktiripgidermisin lütfen” dedim. arkadaş grubu tipe güldü, çocuk mahçup oldu
    ve döndü. napabilirim? o an bana sorulacak “iyimisin” sorusuna bile silah
    çekebilirdim. iyi değildim. kötü değildim. “değil” olmak istiyordum, “değil”
    bir ruh halinde. hiç birşeyi sıfat edinmemiş bir hal. bu değil o değil şu
    değil. ama birşeyler kalbimdeki çift çekirdekli zaman makinesinin kontak
    anahtarını çevirmişti işte. 2000-2008 arasında dönüp dolaşıyordu zihnim. ben
    herşeyi kaybetmiştim. herkes de beni kaybetmişti. ben yavaş yavaş eriyordum,
    hızlı bir şekilde üzerime kar atıyordu birileri.. yada tam tersi. ama bir
    terslik vardı, anlıyormusunuz? “böyle olmamalı” dediğin anlar. işlem hatasımı
    yaptım? sorumu hatalı? bir sınavda, bulduğunuz cevap, aşağıdaki şıklar içinde
    yer almıyorsa naparız?
    a)    hocam soru hatalı
    deriz
    b)    kafadan sallarız
    c)     baştan çözeriz işlemimiz
    hatalı diye düşünüp
    d)    o soruyu es geçeriz
    yine, bulduğum cevap aşağıdaki şıklar
    içinde yok, e) sınav kağıdını yakıp sınıfı terk etmek ister ama yapamayız.
    böyle bir şık yok. böyle bir imkanda yok.
    oradayız. kilise sokağında. hiç kimse yok. orası bana ait, anlaştıkmı?
    akşamüstü orada takılan emolar, akşamları orada içen memolar, orası bana ait..
    “burası bana ait” dedim yağmurcuya, demek istediğim, “kendimi buraya ait
    hissediyorum” idi aslında, ama tersini söyledim. ve bir gecelik orada
    sabahlamamış iseniz, yılbaşları hariç, bu bahsi es geçin.. kışın soğukta
    ramazan ayında orada sabahlarken polis tarafından iteklenmiş, kovulmuş, geri
    dönüp tekrar sabahlamıştım. eğlenceliydi. artık eğlenceli gelmiyor. artık
    hiçbir yer bana eğlenceli gelmiyor. çünkü kendime bile ait kalamadım, değilki
    kendimi bir yere ait hissedebileyim. değişmedim, dönüşmedim, sadece saflığımı
    yitirdim. yani herkes gibi. yani yağmurcu gibi.. ertesi gün bana yağmurcu,
    gülerek demiştiki, “o siktirip gidermisin lütfen” dediğin eleman, o gece senden
    sigara istemedi, sana bir yer sordu. “hadi ya” dedim, “üzüldüm sonrasında ya
    aslında, ama o an bana sormaması gerekiyordu”. “siktiret”.
    sonra, “ben burda sabahlıcam” dedim,
    yağmurcu “bize gidicez” dedi. uzun süre tartıştık bu konuda, “burda sabahlıcam”
    dedim, “abi bırakmam seni, bize gidicez” dedi.. bostanlıya gittik. diğer iki
    dostum ahmet ve kurşun kalem ordaydı. onlarla takıldık. biraz daha alkol. biraz
    daha sigara. ve sonra yağmurcu beni evine götürdü, saat dörtte evdeydik.
    “garaja gidiceksen sabah, şurdan kalkıyor dolmuş” dedi, sarhoştum ama
    ezberledim anlattığı sokağı. yön duygum aşırı zayıftı oysa. ve ilk kez bir yol
    tarifini ezberlemiştim, sarhoşken birkaç sokağı ezberlemiştim. telefonumu
    yediye kurdum. ve altıda kendi kendime kalkıp, hala sarhoşken, evden çıktım,
    karşıyakadan, garaja giden dolmuşlara bindim. sigara içtim. müzik dinledim. ve
    bekledim… ve beklediğim geldi. beklediğim herşey gelirdi. er yada geç. çoğu
    zaman beklediğim ile istediğim farklı olsada. beklediğim şeyler geliyordu
    başıma. istediğim şeylerse gitmek zorunda kalıyordu. “aptal kapitalizm” dedim
    içimden, “aptal kapitalizm”. ve sonra sonra sonra, kötü bir gecenin ardından,
    iyi bir sabahta.. yeniden, aslında herşeyin tıkırında gittiğini farkettim..
    “böyle hayatın amına koyucam” demiştim, kurşun kalemle, bir dönemler bu oyunu
    oynamıştık. “böyle hayatın” diyordum ben, kurşun kalemde “amına koyim”. yada
    tam tersi. bunu bağırarak yürüyorduk. hala yürüyoruz. bağıra bağıra şarkı
    söylerek. ve “böyle hayatın amına koyim” derken, şaka yapmıyordum, bu hayatın
    amına koyucaktım, içime boşalan hayattan çocuklar doğura doğura yapıcaktım
    bunu.. zamanı var dedim kendi kendime, hala hamilesin girdap… ama şimdi bir
    doğum anı daha sona erdi galiba.. bu arada, bu yazıyı yazarken açık olan
    msn’inme gelen herkese “şu an yazıyorum, sen yaz, sonra okurum” demiştim.
    onları okuyacağım şimdi. onlarda bunu belkide.. takas? unuttuğum bir şey daha,
    evet o gün işime gitmedim, işime gelmedi bu.. anlıyorsunuz ya?

    19ağustos2008
  • güzel bir gelecek tablosu – YANG

    güzel bir gelecek tablosu – YANG
    aramızda yoğun bir
    elektriklenme olduğunu sanmıyorum, bundan kaçınmıştık sanırım, belki de yeniden
    aşık olmaya korkuyorduk, birbirimize ya da bir başkasına yeniden aşık olma
    limitimizi tüketmiştik. ben kimseye güvenmiyordum, aşk istemiyordum, seks de
    istemiyordum, kısmen aseksüel sayılırdım. o bana doğru kayıyordu, beni
    ilgilendirmiyordu cinsel tercihi, benimle hayatının sonuna kadar sevişmeyebilirdi
    de, ama zaman zaman aşırı tutkulu bir şekilde sevişiyorduk.. onu yatakta düşlemiyordum
    hiçbir zaman. pardon, yatakta düşlüyordum evet, ama çıplak olarak değil de, yatağın
    üzerine bağdaş kurmuş otururken düşlüyordum, ben de karşısında oturmuştum.
    müzik dinliyor, sohbet ediyorduk. sabahlara dek sohbet… hiç sıkılmadan. ya da
    bir film, onun seçtiği bir filmi izlerdik. ben uzaktım sinema dünyasına, ama
    onunla en kötü filmi bile eğlenceli kılabiliyorduk, bir şeyler çıkartıyorduk
    mutlaka, gülünecek ya da üzerinde tartışılabilecek bir şeyler. böylece akıyordu
    günlerimiz. sevgili olup olmadığımızı bilmiyorduk, galiba değildik. daha çok,
    birlikte yaşayan iki ayrı insandık. cinsiyetimiz yoktu birbirimize karşı. evli miydik
    bilmiyorum. ailelerimizin iç huzuru ve bizim kafamızın rahat olması için evlenmiş
    olabilirdik. ama birimiz karı ve diğerimiz koca değildi. iki sıkı dosttuk
    sadece. ve yaşıyorduk bu hayatı, son damlasına kadar yaşayacaktık, gülecek,
    ağlayacak, kavga edecek, gezip dolaşacak ve hep birlikte olacaktık. ama söz
    vermemiştik sonsuza dek birlikte olacağımıza dair. hiçbir konuda birbirimize
    söz vermemiştik. ve soru sormuyorduk asla. birimizin yaptığı herhangi bir şey
    için, bir diğerimiz “neden?” diye sormazdı.
    “neden böyle
    yapıyorsun, niçin böyle davranıyorsun?”.
    yoktu bunlar, sorgu
    yoktu, eleştiri yoktu. ikimiz de kendi hayatımızı yaşıyorduk aslında. bazen
    dışarıya beraber çıkıyor, bazen tek başımıza başka arkadaşlarımızla oluyorduk.
    “alo, nerdesin?” derdim ona, işten çıkmış
    olurdum o sırada
    “alsancak’tayım” derdi, “arkadaşlarımla,
    sen napıyorsun?”
    “işten yeni çıktım” derdim, “eve gidiyorum”
    “tamam, akşam evde görüşürüz”
    “tamam”
    başka bir gün bu diyalog bir noktadan
    sonra,
    “arkadaşlarımlayım,
    gelsene sen de” olabilirdi. giderdim ben de. ya da ben çağırırdım. bazen tek
    takılırdık, bazen beraber, dediğim gibi. her ikimizde özgürdük her konuda. tek
    başımıza yaşarken ki halimizden daha fazla özgür hissediyorduk kendimizi
    birlikte yaşarken. aslında sadece, aynı evde tek başına yaşayan iki insandık
    sanırım. bir elmanın iki yarısı değildik yani. iki tane farklı elmaydık. ve
    beraberdik. çok seviyorduk birbirimizi, buna katılıyorum ve bu yüzden
    karışmıyorduk birbirimize. olduğumuz gibiydik. neysek o’yduk. ve bu halimizi
    seviyorduk, birbirimizin bu halini de seviyorduk. doğal hallerimizi. değiştirmeye
    çalışmıyorduk birbirimizi, ya da revize etmeye. gerçekti bu yüzden her şey. ben
    havaalanında kadrolu bir çalışandım. o da bir yerde çalışıyordu. bir ev
    tutmuştuk. zaman akıp geçiyordu. hatta her birimizin, kendine ait birer ayrı
    odası vardı. ama beraber de kalıyorduk. benim vardiya saatlerim karışık olduğu
    için, bazen gündüz bazen gece evdeydim. o da bazen eve gelmiyor, bir arkadaşında
    kalıyordu. eğer keyfi yerindeyse, nerede olduğunu önemsemiyordum, merak da
    etmiyordum, bazen anlatırdı neler yaptığını bensizken, bazen anlatmazdı. soru
    sormazdım ama. o da sormazdı. sevgili pozisyonunda olmadığımız için, bir gün
    birbirimizi terk etme korkusunu da yaşamıyorduk. yalnız da yaşayabilirdik elbet
    bir gün, ya da birbirimizden sıkılabilirdik, ama her gün yeni bir şeyler
    keşfeder ve paylaşırdık. yeni bir kitap, yeni bir müzik grubu, yeni bir sokak
    belki de… ağaçlarla kaplı şirin bir sokak…
    “burayı görmelisin
    girdap!” der, kolumdan çekiştirir götürürdü beni. birkaç fotoğraf çeker, sonra
    başka bir yere giderdik. gezmekten nefret ettiğim halde, onunla gezmekten hiç
    sıkılmazdım, kimsenin göremediği detayları gösterirdi bana çünkü. görür ve
    gösterirdi. ve bir gün izlanda’yı gösterecektim o’na. beraber gidecektik. en
    büyük hayalimdi bu; izlanda’ya gitmek. ve gidecektik, ufaktan da olsa para
    biriktiriyorduk bunun için. dünyayı gezecektik yavaş yavaş. ben yazar olacaktım.
    ve sonsuza dek tatil yapacaktım o’nunla, yazarlık kolay bir işti, günde iki
    saat yazar, geri kalan zamanda hayatı yaşardım. bekliyorduk bunu. birçok yeni
    insanla tanışır, arada bir beni de tanıştırırdı, bende onun sayesinde,
    öykülerime yeni karakterler kazandırırdım. yazıma güç katıyordu, yaşamıma güç
    katıyordu, bana güç katıyordu. bir kez bile tartışmadık onunla, çünkü tartışma
    konusu olacak bir şey yoktu, her ikimiz de birbirimizi zorla bir yere götürmeye
    çalışmaz ya da bir şeyleri yasaklamazdık. sigarayı bırakmıştım ben, arada
    sırada içiyordum, alkol alacakken birkaç tane belki. bana iyi bakıyordu.
    bakıyordu derken, sağlığıma dikkat etmeme yardım ediyordu. dikkat etmek
    istiyordum sağlığıma. onunla çok daha uzun bir hayat geçirmek istiyordum. birbirimize
    karşı üstünlük de taslamıyorduk, hiçkimseye karşı üstünlük taslamıyor ya da
    kendimizden üstün görmüyorduk.. inanmıyorduk “üstünlük” adlı bir şeye. “farklı”
    kelimesini kullanırdık daha çok, bir kıyaslama yapacaksak. ali ayşe’den daha
    üstün değil, farklı insanlar. herkes farklı. herkes eşit. kimi insanları sever,
    kimilerinden nefret ederiz. gayet doğal bir şey… gayet doğal bir şeyiz biz de.
    buna rağmen zaman zaman çevremizdeki insanların eleştirilerine maruz kalırdık,
    takmazdık eleştirileri, bu şekilde yaşamak istiyorduk çünkü bu şekilde mutluyduk.
    tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. hem uzun uzadıya planlar yapmamıştık. o
    benimle yaşamak istiyordu, ben o’nunla yaşamak istiyordum, kabul ettik.
    böyleydi işte. arada bir bana harikulade filmler izletirdi. ama her açık
    sahnede “şşşt, gözünü kapat bakayım” derdi şakayla. ya da ciddiydi, bilmiyorum
    bunu. ama kısmen aseksüel sayılırdım ben, kadın çıplaklığı çekmiyordu ilgimi.
    kadınların ruhu daha çok… ve aradığımı bulmuştum. aramamıştım aslında, karşıma
    çıkmıştı sadece. çıkmasaydı, tek başıma yaşıyor olurdum hayat boyu. bir kadına
    ihtiyacım yoktu, ruhuma denk bir dosta ihtiyacım vardı. ve o çıkmıştı karşıma, ve
    ona sormuyordum hiçbir şey, anlatmak istediği kadarını anlatırdı. dinlerdim.
    bir erkekle de sevişmiş olabilirdi dün gece. merak etmiyordum. kıskanmıyordum.
    ruhu benimleydi. ama bakın, bir fark var, ruhu benim değildi, ruhu benimleydi
    sadece. sahip değildim hiçbir şeyine. “arkanda ben varım” demezdim ona, “yanındayım”
    derdim. önemliydi bu. arkasında değil yanında olmak. kendimizi yalnız
    hissetmiyorduk. gözlerine saatlerce bakabiliyordum derinlemesine, gözlerinin
    içinde kayboluyordum. ama aşık değildim. benimkisi aşk ise çünkü diğerlerininki
    başka bir şey olmalıydı. herkes gibi düşünmüyordum zaten. insan olmadığımı düşünmeye
    başlamıştım. ama üstün değildim, insanlar da benden üstün değildi. farklı düşünüyordum
    sadece çoğu insandan, hepsi bu.
    yazıyordum. iyi bir
    okuyucu kitlesine doğru gidiyordum. umurumda değildi okuyucu kitlesi. yazmam
    yeterliydi. sonra o benim yazdıklarımı düzenlerdi, kelime hatalarımı mesela.
    imlâma karışmazdı. hiç kimse imlâma karışamazdı. bunun savaşını vermiştim
    yıllarca ve kazanmıştım. kitaplarım basılıyordu artık, diğer dillere
    çevrilecekti, bizler diğer dilleri öğrenecektik biraz yurtdışı gezilerimizde.
    diğer halkları. diğer sokakları. dünyayı tüketecek ve yeni baştan inşa
    edicektik, devrim an meselesiydi, o derece deliydik. ama ikimizi bir hücreye
    kitleselerdi de, hiç sıkılmazdık. konuşurduk paso. zihnimiz bedenimizin dışına
    çıkar, kahkahalarımız gıcık ederdi bazı insanları. ağlardık da bazen, tek başımıza
    ya da beraberken. her zaman iyi değildik. hiçbir şey her zaman iyi gidemezdi.
    denge gerekiyordu. bazen dipteydik ruhen, bazen zirvede. ama her iki şekilde
    de, sorun etmiyorduk hiçbir şeyi. o benim için gazeteden kolaj keserdi bazen,
    bir yerde görür ve keser eve getirirdi, “bu işine yarar mı canım?” derdi. ya da
    fotoğraf çekerdi, “bu işine yarar mı?”. bazen birlikte oturur fanzin hazırlardık,
    sırf zevk için yapardık bunu. “something in the way”i dinliyorduk bir gün evde,
    sessiz, sakin, oturmuş, “something in the way”i dinliyorduk, karşımdaki koltuktaydı
    o ve bana bakıyordu, “iyi ki varsın” dedi, “iyi ki varsın” dedim. biraz gözyaşı
    döktük. yıllarca gözyaşı dökmüştük farklı zamanlarda, tek başımıza. ama şimdi,
    başka bir nedenden dolayı idi bu yaş. ve zaman akıp geçiyordu. günler, aylar, yıllar.
    biz izmir’deydik, izmir bizdeydi. ben onun içindeydim, o da benim içimde.
    dengeliyorduk birbirimizi. ve bir açıdan da, tek başımıza yaşıyor gibiydik
    işte, tek başınaymış gibi özgür. birbirimize karşı sorumlu olduğumuz bir şey
    yoktu çünkü. bir gün eve geldiğimde, yoktu evde, telefon açtım, kapalıydı. merak
    ettim, mesaj attım bir tane, iletilirdi elbet bir ara. “merak ettim seni, iyi
    misin?” diye yazmıştım. iletildi mesaj, iyiydi, “iyiyim” diye yazmıştı, şarjı
    bittiği için kapalıymış telefonu, gelecekmiş yarın. yarın oldu. öğlen çıkıp
    gelmişti, arkadaşlarıyla takılmış, bir grubu izlemişti bir barda. bazen beraber
    izlerdik grupları, bazen tek başımıza. pazar günüydü ve onun tatil günüydü
    cumartesi pazar, benim belli olmuyordu tatil günüm. ve öğlen, ben çıkarken
    gelmişti eve, sarıldık, “ben çıkıyorum” dedim, “ben de giriyorum” dedi. “akşam
    görüşürüz” dedim, “kolay gelsin canım” dedi. çıkıp işe gittim. eve gelip kitap
    okudu. sormadım o gün nerde olduğunu ona. daha sonra bir gün anlattı. böylece
    akıp gitti işte. akıp gitti. her şey yolunda gitmese de, biz yolumuzda gittik
    daima, hiçbir şeyi umursamadan. ne kazandık, ne de kaybettik, yaşadık sadece.
    hepsi bu. yaşadık. gerçekten. tam olarak istediğimiz gibi olmasa da, istediğimizin
    imkanlar dahilinde olabileceği en maksimum hali ile,
    sonra, sonra, sonra…

    sonra bilgisayar
    başından kalktım. balkona çıktım. içeri girdim. diğer balkona çıktım. tekrar
    içeri girdim ve zamanın geçmesini bekledim. düş kurdum. hepsi bu. ikinci bir “güzel
    bir gelecek tablosu” çizdim kendime. ikisinden biri gelecek elbet, iki tablodan
    biri. yin ve yang. tek ya da ikili. ben bekleyeceğim. burada yin’imi.. ya tek
    başıma olduğum bir gelecek bekliyor beni. ya da aynı zamanda tek başına da
    olabilen bir insanla birlikte olduğum bir gelecek. her ikisi de kabulüm. ama
    bir üçüncü seçeneğim yok. olsa da seçmezdim. elimizdeki iki seçenekten birini
    de seçmiyorum aslında, yani gerçekleşmesi için bir şeylerin, çaba sarf etmiyorum.
    bekliyorum sadece. her şey kendi kendine oluyor nasılsa. hayır kendi kendine
    değil, bir yaratıcıya inancım tam hâlâ, düzenleyiciyle, var edene ve sürdürene…
    ben mükemmelim. geri
    kalan her şey boktan. ben boktanım. geri kalan her şey mükemmel. bu işte bir
    terslik var. ben de bir terslik var. sen de bir terslik var. ve dört yanlış bir
    doğruyu götürür. dört kötü adam, dünyayı havaya uçurabilir. ama dünya doğru bir
    yer değil. başka bir gezegende var olabilir belki, düşlediğim her şey. cennet
    değil, cehennem değil. zihnimin içinden kâğıt üstüne akan masal dünyasında. ben
    başka bir gezegenden geldim. ejderha adım. uçamayan bir ejderha. ağzından ateş
    değil duman çıkan bir ejderha.
    18.ağustos.2008
  • 178

    geçen
    gün annem
    14
    yaşındayken karaladığım
    bir
    defteri buldu eski püsküler arasında
    ve
    şimdi ona bakıyorum da
    bu
    işin buralara nasıl geldiğini düşünüyorum
    ve
    allah bilir
    daha
    nerelere gidecek
    hiçbir
    şey yapmadan üstelik
    yazmak
    ve yayınlamak dışında
    hatta
    çoğu zaman
    yayınlamayı
    bile es geçerek
    odanın
    bir köşesine atılıp unutulan
    kağıt
    parçaları gibi
    ya
    da bilgisayarımda
    unutulup
    giden
    ve
    bir süre sonra da silinen
    metin
    dosyaları gibi
    ben
    de bir gün
    ama,
    her neyse
    ve
    düşünüyorum da şimdi
    birilerinin
    nefret edilenler listesine
    dahil
    oldum bile
    ve
    birileri de beni
    okuduğu
    yazarlar arasında sayabiliyor
    görüyorum
    ve şaşırıyorum bu işe
    nefret
    mektupları
    aşk
    mektupları
    tavsiye
    veya
    teşekkür
    için kimi zaman
    ve
    kimi zaman tehdit için yazılan
    ve
    tanışalım diyenler
    ya
    da eleştiri bekleyenler
    yazıları
    için
    öneri
    övgü tavsiye
    bilmiyorum
    diyorum onlara
    okudum
    evet
    ama
    gerçekten dostum
    ben
    bir yazar değilim
    iyi
    bir okuyucu bile sayılmam hatta
    okuyup
    bitirdiğim kitap sayısı
    sıkılıp
    yarıda bıraktıklarımın
    yüzde
    birini geçmez
    ve
    bu iş buralara gelirken
    ben
    hâlâ aynı boktan hayatın içinde
    yazmaktan
    daha önemli sorunlarla cebelleşiyorum
    “hey,
    son şiirin çok iyiydi moruk”
    faturamı
    ödeyemiyor ama son şiirim
    ve
    çoğu son şiir
    mesai
    saatlerim arasında sıkışıp kalıyor
    yitiyor
    zihinde
    oluşup
    daha
    doğmadan ölüyor
    ve
    milyarlar kaybetmekten
    daha
    üzgün hissettiriyor bana kendimi bu durum
    güneşin
    altında eriyen dizeler
    ve
    güneşim o anki üstlerim oluyor
    patronum
    şefim veya amirim
    ben
    ayı ve geceyi severim oysa
    parasının
    veya mevkisinin
    tüm
    foyalarını gizlediği
    ve
    kendini güneşim sayan adamları değil

    16.ağustos.2008