Yazar: girdap

  • şiiri öldüren bir ses

    şiiri öldüren bir ses

    eskiden deli diye bağırırlardı arkamdan
    8 sene önceydi bu
    halüsinasyondan bir hatunla birlikte yaşıyordum o sıralar
    fanzinler yapıyor
    ama dağıtmıyordum
    elimde görüp isteyene veriyordum sadece
    ve sunmuyordum hiçbir şeyi
    ne kendimi ne fanzinleri ne de başka bir şey
    kendimden bile bahsetmiyordum
    o on sekiz yaşının verdiği heyecanla yazılmış
    salak şiirlerimde

    bir sitem vardı ve adını
    “sokak edebiyatı” koymuştum
    yeraltı edebiyatı denen zırvadan
    zerre haberim yokken
    ismi buydu ve
    bir blog tarzında inşa edilmişti
    kişisel zırvalar

    sonra
    yıllar geçti ve değişen bişi olmadı
    yıllar geçti
    çoğalan tek şey
    deli diye bağıranların sayısı iken
    araya birkaç tane de
    “delirmek istiyorum” diyenler eklendi

    deliydim deli olmasına
    hayatım boyunca çalışmayacak olmanın
    düşünü kurabilicek kadar deli

    üç kuruş geri döndürmeyen
    takı tezgahları ile
    günümü geçirip
    sadece alkol parası kafi diyecektim

    yani öyle sanıyordum
    öyle süreceğini ya da
    iki birayla sarhoş oluyor
    ve kızıyordum kendime
    daha sık içmelisin evlat diyordum
    ve daha sıkı
    iki birayla sarhoş olmanın
    maddi açıdan
    çok daha sağlıklı olacağını bilmezken

    ki işin aslı
    hiç bir şey bilmiyordum
    öğrenme safhasındaydım daha çok
    öğreniyordum
    ve öğrendikçe yazıyor
    yenileri yazdıkça
    eskileri yok ediyordum
    sonra
    yıllar geçti ve
    artık yazılan şeyler
    yok edilmeye bile değer görülmeyen bir
    nesne haline geldi

    kendimi bile
    yok etmeye ya da
    var olma savaşı vermeye
    değer görmüyordum

    yıllar geçti ve
    aşk işe yaramamaya başladı
    yazmak işe yaramamaya başladı
    bira işe yaramamaya başladı
    votka ya da
    daha sert bir şeye
    ihtiyacımız var artık

    yıllar geçti
    ışık hızıyla yol olan zaman
    ve alkol parası yeter diyen
    o küçük şapşal genç
    hiçbir çıkış yolunun kalmadığını biliyor artık

    faturalar ağzına sıçarken
    son ödeme tarihleri
    elektrik
    su
    kira
    fidye
    gecikme faizleri
    ve giymek için alınan bir bez parçası bile yok
    buna gerek de yok
    ya da şaşalı bir yemek faslı

    ve yaşamak zor
    ve çalışmak yerine
    bok yemeyi tercih eden
    o küçük şapşal genci düşünüyorum
    sekiz sene önce
    nerden geldiği belli olmayan parayla
    üç beş meşe
    üç beş şişe
    üç beş hap

    güzeldi sanırım
    ve gelecek güzel olucak diyorduk hep birlikte

    güzel bir hatun olabilir
    bir erkeğe geleceği güzel gösteren
    bilemiyorum ama
    onunla nerdeyse birlikte yaşıyor ve
    sevgili olmadığımızı iddia ediyorduk

    her gelen güneşi
    birlikte selamlasak da
    hayır sevgili değiliz
    ama aşığız köpek gibi

    ve sonra bir gün sabah
    odada uyandığımda
    yan odadan gelen sesleri duydum
    sevgilim olan hatun
    sevgilim olmayan hatun
    köpek gibi aşık olduğum hatun
    abisinin sevgilisi ile sevişiyordu
    yani lezbiyen faktoring
    biseksüel mecralar

    ve benim kusmam gerekiyordu
    yaşanan olaydan değil hayır
    aldatılmıyordum
    aldatıldığımı düşünmüyordum

    nedeni onun
    bir kadınla sevişmesi değil
    bir erkek de olabilirdi üstündeki
    aldatılmış sayılmazdım
    aldatmak daha çok
    kelimelerle vuku bulan bir eylemdi
    fiziksel dokunuşlarla değil

    ve her neyse
    bulantı
    kusmak
    sabahın körü
    nedeni aşırı alkol
    cigara ve hap

    camdan aşağı mı kussam
    ya da iki kadının seviştikleri odadan geçilen banyoya mı?

    bilemedim
    kaldım öylece
    bekledim
    bekledim
    bekledim
    bulantı geçti
    iyi hissediyordum kendimi
    yeniden iyi

    sonra hatunlardan biri
    aşık olmadığım
    yani diğeri
    adı seçildi hatunun
    odaya girdi ve uyandın mı dedi
    uyandırdınız dedim
    güldü sadece
    elindeki birayı uzatırken

    sonra yıllar geçti
    yıllar geçti ve
    ben o çemberden çıkamadım

    “hep aynı şeyleri yazıyorsun girdo”

    çünkü zihnim
    dönüp dolaşıp
    aynı yere geliyor
    artık ölü olan bir kadının
    cehennemden gelen çığlıkları

    “alo”
    “girdap yardım et ölüyorum”

    evden koşarak çıkar
    ve evine gelirdim
    hayır ölmüyordu
    birkaç yerini kesmişti ve halıda oturuyordu öylece
    yeşil bir halı
    halı saha gibi yeşil
    üzerinde kan lekeleri olan

    orada öylece oturur ve
    “geldin mi” derdi
    “seni özlemiştim
    denemek ister misin?”
    jileti mi derdim?
    “hayır bu yeni bir şey
    çok güçlü
    abimden çaldım
    doktorlar kullanıyormuş
    adı neşe kökünden geliyor sanırım”

    neşterle yaptığı
    acı nakli ameliyatına son verir ve
    kolunu sarardım

    sonra
    dediğim gibi
    yıllar geçti
    “ben ölüyorum” diyecek kimse kalmadı etrafta
    ya da “ben ölüyorum” dediğimde
    koşup gelicek biri
    bekliyorum öylece
    odada oturmuş
    çalan müzik eşliğinde
    sigara içip bekliyorum

    9.ağustos.2008

  • tanıdık olan birkaç şair

    bir
    kitapları olan, eski arkadaşlarımı düşünüyorum şimdi
    pardon
    arkadaşım
    diyemem onlara
    ve
    onlar da beni arkadaş olarak görmüyorlardır sanırım
    tanıdık
    diyelim
    birkaç
    kez görüşmüş olmak
    birkaç
    ayak üstü sohbet belki
    bir
    iki ortak arkadaş
    ve
    sürekli olarak onların gözünde
    bu
    yarışta saf dışı kalması gereken ben
    itiraz
    etmiyordum elbette
    yarış
    onların yarışıydı
    seyirci
    bile olmak istemiyordum bu yarışta üstelik
    ama
    yine de
    zaman
    zaman
    gözüm
    kayabiliyor ya da
    gözümün
    içine sokulabiliyorlardı
    birkaç
    yıl önce tanıdığım
    birkaç
    şair adam söz konusu
    hâlâ
    zaman zaman tanışıyorum böyleleri ile
    eskiden
    de olduğu gibi yani
    fanzinleri
    ya da siteyi görüp veya
    bir
    ortak arkadaşın benden ona veya ondan bana
    bahsetmesi
    sonucu gerçekleşen tanışma fasılları
    ve
    ardından gelen övgüye gelmeyen karşılık
    “iyi
    yazıyorsun” diyor
    “eyvallah”
    diyorum, hepsi bu
    yalan
    söylemenin gereği yok
    ya
    da “sen de kötü yazıyorsun ben de” deyip
    ortama
    gerçek bir kurşun sıkmanın
    ki
    her seferinde
    üstelik
    çok kısa bir süre içinde
    gözlerindeki
    değerim sıfıra iner
    ki
    normaldir bu
    şu
    yazarı biliyor musun bu kitabı okudun mu şu dergiyi gördün mü
    uzar
    gider sorular ve ben hepsine seri halde “hayır” derim
    “hayır
    bilmiyorum”
    “hayır
    okumadım”
    “hayır
    görmedim”
    sonra
    karşındaki insanın
    aslında
    bir edebiyat muhafızı olduğunu fark edersin
    ve
    yıllar sonra ya da birkaç ay içinde
    bu
    adamın bir kitabı yayınlanır
    ve
    sen bu kitabı
    kitap
    çıktıktan yıllar sonra fark edersin
    yıllar
    sonra bir gün karşılaşınca yolda
    “napıyorsun”
    “iyilik
    sen”
    ve
    birkaç saniye içinden konu
    onun
    unutulmaz şaheserine döner
    “bir
    kitabım çıktı”
    “haberim
    yok”
    “birkaç
    yıl oldu, ufak bir yayınevi”
    “güzel
    bir duygu olmalı” dersin
    onun
    adına düşünerek
    çünkü
    ona göre
    benim
    asla ulaşamayacağım
    bir
    zirve noktasıdır bu ve
    tek
    kitabı olan
    yitip
    giden
    ve
    yine de konuşmaya devam eden
    seni
    hiçe sayan
    ve
    üstelik artık bir kitabı olan bu adam
    “sen
    neler yapıyorsun” der “fanzinlere devam mı?”
    ufak
    bir alay vardır bu soruda ve
    hâlâ
    devrimden söz ediyordur sana
    hâlâ
    mücadele
    savaş
    iktidar
    karşıtı
    savaş
    karşıtı
    ayrım
    ve sömürü karşıtı
    bana
    da karşı
    kendi
    dışında her şeye karşı hatta
    ve
    hâlâ çalışmıyor
    bir
    gün bile çalışmamış bir insan
    işçilerin
    adına
    onların
    haklarını haykıran
    şiirler
    yazıyor sağda solda
    yeraltı
    edebiyatı nasıl olmalı diye sana konferans çekip
    üzerine
    sanattan dem vuruyorlar
    sanki
    çok sikimdeymiş gibi yeraltı edebiyatı
    ya
    da sanat
    sıkıcı
    bir konuşma
    ama
    kaçış şansın yok
    işim
    var dersen
    gideceğin
    yere kadar seninle gelirler
    benimle
    konuşmak değil niyetleri
    ben
    bok kafalıyım
    o
    da devrimin tanrısı
    bunu
    ispat etmek ister sana
    sonunda
    sabrın taşar ve
    bak
    dersin
    anlıyorum
    seni
    son
    kutsal kitabı yazan bir peygambersin sen
    ama
    benim eve gidip uyumam gerekiyor
    çalışıyorum
    ben
    bir
    işim var
    senin
    savunduğun işçilerden biriyim ben
    izin
    ver bana
    kafamı
    dinlemeye ihtiyacım var anlıyor musun?
    ve
    üç kuruş için günümün yarısını heba ederken
    kendi
    haklarımı savunmaya zamanım kalmıyor
    sen
    bunu benim için yapıyorsun
    benim
    için yazıyorsun sen
    bense
    kıçımı göstermek için yazıyorum
    ama
    şimdi gitmeliyim
    “siz
    hep böylesiniz” der ardından
    “kendinizi
    bi bok sanıyorsunuz”
    bir
    daha onunla görüşmeyeceğiz muhtemelen
    kaç
    tane kaldı bilmiyorum geriye
    beş
    mi altı mı
    izmirli
    tanıdık şairler
    şimdilerde
    bir kitapları var her birinin
    ve
    arada sırada onları yolda görür
    üç
    beş nasihat dinlerim
    kimisi
    otuz beş kırkında
    kimisi
    benle yaşıt
    ve
    maddi sıkıntıları yok
    ruhsal
    sıkıntılarının kaynağı ise
    hak
    ettikleri yerde olmadıklarına dair olan
    saf
    inançlarından geliyor
    çoktan
    keşfedilip yaldızlanmaları gerekiyordu
    etraflarında
    hayranlar topluluğu
    on
    beş yirmi kitap
    ve
    görsel şölen
    bazısı
    yanlış ülkedeyim der
    bazısı
    suçu çarpık yayıncılık sisteminde arar
    bazısı
    kendisine yeterli şansın tanınmadığını öne sürmekte
    ama
    her birinin tek sıkıntısı
    hak
    ettiklerine inandıkları yerde olamamak
    ki
    haklı olabilirler de bu konuda
    bilemiyorum
    ben
    hak ettiğim yerde miyim bunu da bilmiyorum
    edebi
    anlamda hak ettiğimi almaktansa
    çalıştığım
    sikik işlerde görmek isterim hak edileni
    fazla
    mesai ödemesi ya da zamanında maaş gibi
    edebiyat
    muhafızları beni öldürebilir
    ve
    evet evet evet
    bu
    bir şiir değil
    kafamı
    sikip durmayın lütfen
    ve
    yayınlanmayı da hak etmiyorum
    bu
    doğru
    ama
    lütfen artık
    her
    seferinde karşıma çıkıp
    bana
    edebiyattan ve
    o
    harikulade yazarlığınızdan
    dem
    vurmayın
    öfkesi
    yatışıyor veda ederken
    “içelim
    bir gün” diyor
    “içeriz”
    deyip dönüp uzaklaşıyorum
    içer
    miyiz harbiden?
    ama
    bu kez de
    bara
    girmeden önceki konumuz
    ne
    kadar sıkı bir içici olduğunuz yönünde gelişecek
    birkaç
    bira sonra
    sarhoş
    bir adamı çekmek zorunda kalacağım
    “içeriz”
    diye yalan söylüyor
    ve
    evime geliyorum
    bir
    daha karşılaşmayız umarım
    ne
    onunla
    ne
    diğerleri ile

    7ağustos2008
  • sasha grey

    dün
    gece işteydim
    evdeyim
    şimdi
    içiyorum
    kendi
    halimde
    bir
    konserin içinde tek başına zihnim
    gözlerim
    kapalı
    özel
    bir konser
    tek
    kişilik
    aynı
    özel defileler gibi
    zihnimin
    içinden geçip giden hayat
    gerçek
    değil, evet
    ama
    gerçek olamayacak her şey dahil menüme
    kuzeylere
    gidiş mesela
    ya
    da sasha grey ile bir gece
    seks
    değil, hayır
    sadece
    kokain çekip, müzik dinlemek belki
    ve
    konuşmadan beklemek öylece
    yanında
    sasha
    içine
    aldığı onlarca adamın anısı ile
    senin
    yanında dinlendiğini düşünüyor
    dinlendiğini
    -her üç anlamda da-
    otuzunda
    mesela
    ve
    bir film için yaşlanmış artık
    bir
    porno yıldızı
    otuzunda
    ve emekli edilmiş
    yanında
    oturuyor
    az
    önce birkaç çizik tüketmişiz
    ve
    müzik dinliyoruz
    ve
    dönüp bana
    “sence
    en iyi sahnem hangisiydi” diye soruyor
    “bilmiyorum
    güzelim” diyorum
    “hiçbir
    filmini izlemedim senin
    bir
    röportajını okudum sadece
    ve
    birkaç fotoğraf
    kayık
    gözlerine baktım
    yüz
    ifadene
    hepsi
    bu kadar”
    otuzuna
    gelmiş sasha
    ben
    otuz altımdayım o sırada
    gözlerimi
    açıyor
    sigaramı
    tazeliyor
    ve
    bir bira daha açıp
    tekrar
    düşe dalıyorum
    sabahın
    yedisindeyiz
    işten
    geldim az önce
    ve
    birazdan uyuyacağım

    7
    ağustos 2008
  • ölene dek tek başına

    odamdayım
    yo hayır kilise sokağındayım

    ellerimi başımın altına almışım
    tavanı izliyorum
    yo hayır, sevgilimle karşılıklı şarap içiyorum

    parmaklarımı çakmakla yakmaya çalışıyorum
    yo hayır, sevgilimin kollarındaki jilet izlerine bakıyorum

    odamda tek başımayım
    yo hayır, sevgilime kiraladığım evde tek başımayım

    odamda iki sek votkayı peş peşe dikiyorum
    yo hayır, okuldan çıkacak olan sevgilime
    iyi bir gece hazırlıyorum mutfakta

    geleceği düşlüyorum
    yo hayır
    geçmişin bir düşten ibaret olduğunu düşünüyorum

    odamda bir başıma volta atıyorum
    yo hayır, sevgilimle istiklalde yürüyorum

    kendi ruhumla sevişiyorum
    yo hayır, sevgilime harikulade bir gece yaşatıyorum

    ruhumun bedenimden ayrıldığı günü hayal ediyorum
    yo hayır, sevgililerimin benden ayrıldıkları
    birbirine eş anıları hayal ediyorum

    odamdayım dedim sana, tek başına

    yo hayır
    hayır yok
    gözünü aç artık
    sokağa atılan yaşlı bir av köpeğinden farkın yok
    avlamayı bilmiyorsun
    avlanılmayı biliyorsun
    bütün dünya üstüne abanıyor sanıyorsun
    oysa, ayakta bile duramıyorsun

    kendini boş ver
    onları boş ver
    herkes seni boş verdi
    ve o yüzden bu şekilde
    dört duvar içinde
    geçmiş ve gelecek üzerine
    kararsız ve beklentisiz bir şekilde
    sikik şiirler yazıyorsun
    sikikler çünkü
    sen de sikiksin

    ruhun bekaretini yitirdi
    defalarca üstelik
    ve her yeni bir sikişte
    o ilk seferki heyecan ve zevk kadar kuvvetli olan
    acı ve tiksinti ile karşılaştın
    hediyen bu senin
    acı ve tiksinti
    dünyaya duyduğun nefret
    yo hayır, kendine duyduğun nefret

    sağırsın oysa
    ve kör
    gerçekleri göremiyor
    sana anlatılanla yetiniyorsun
    yetiniyordun yıllar önce
    ama saf değilsin artık ve
    “keşke saf olabilseydim” diyorsun her yeni gelene
    ama güvenmiyorum artık hiç kimseye
    kendime bile güvenmiyorum
    odamın içinde
    sürekli hayaletler dolaşıyor
    kendini bir bok sanmana neden olan
    sonra kendini bok kadar değersiz hissettiren
    çiğnenip tükürülmüş gibi
    ya da sakat bırakılmış
    eksitilmiş
    yo hayır eskitilmiş
    ekşitilmiş?
    o da kabul
    ve saflığı çalınmış
    bir sülük gibi bile
    yapışkan olamayan
    öylece bekleyen saatlerce
    konuşmayan ve hareket etmeyen
    ama içen ve ağzından duman çıkartan
    işeyen ve ağlayan bir ejderha

    ve bir de, insanı ölümsüz hissettiren
    ve yeni bir aşkın kapısını aralamaya çalışan
    yeni bir vücut ile tanıştıran
    ölümsüz dizeler inşa eden

    ama hayır
    ölüm var sadece
    dizeler ölü zaten
    sen de öldüğünü reddeden bir zombi gibisin
    ve iğrenç bir orospu çocuğu olmamak için
    herkesi itiyorsun başlangıçta

    bak, diyorum ona
    bu gecenin sabahında
    romantik bir uyanış ya da
    tatlı bir gülümseme bekleme benden
    gülümseyebilirim elbette
    ve bu sana çok tatlı da gelebilir ama
    sonrası olmamalı, anlıyor musun diyorum
    zaten olmayacak diyorum
    kırık bir ray üzerinde yürümeye
    mecbur etme beni
    senin için kırık görünmediğini biliyorum şu an
    ama tatlım
    ben öyle görüyorum
    ve kıracak olan da sensin
    yolun yarısında arabayı durdurup
    beni aşağı indirerek tek başına gaza basacak olan
    ve bu o kadar da önemli olmamalı artık
    ya da bir düşe kapılıp
    ölümsüz aşk palavraları ile
    öldürmeyelim birbirimizi diyorum

    ufak ve tatlı bir öpüşme faslı gerçekleşiyor
    sonra göğüsler
    sonra göbek
    sonra daha aşağısı
    ayak parmakları
    topuklar
    sonra yukarı
    sonra tekrar aşağı
    ileri ve geri
    ve sabah doğan güneş

    ve bir kahve yapıyor
    onu yudumlarken, güzel bir geceydi diyorsun
    güzel bir sabah diye karşılık veriyorum
    ve harikulade bir vücuda sahip aslında ama beni
    bedeninden çok
    seviştikten sonra söylediği
    sihirli sözcükler etkiliyor
    gözlerime çivi çakıp
    bir düşü askıya alıyor ve
    aşk yok diyorum, kendi kendime
    ona dönüyor ve
    yanıma gelsene diyorum
    sabah sabah
    bir kez de mutfakta sevişiyor
    ve tekrar uykuya dalıyoruz

    öğleden sonra uyanıyorum
    ve hiç kimse
    bir diğerini ruhen bıçaklamamışken
    son veriyoruz bu işkenceye

    evden ayrılıp durağa geliyor
    ve servisi bekliyorum
    servis geliyor
    içine giriyor
    ve işe gidiyorum

    ve heriflerin çoğu
    gelip geçen hatunlara bakıp
    iç geçiriyorlar
    gerek duymuyorum iç geçirmeye
    kafamı çevirip bakmaya bile gerek duymuyorum
    onlar zaten benim diye düşünüyorum
    hepsi gelecek ve aşk dilenecekler
    bu şekilde devam ettiği sürece
    ve ben de her ne kadar
    bir zamanlar başka birilerinden aşk dilenmiş olsam da
    seksin aşktan daha gerçek
    ve dolambaçsız olduğunu düşüneceğim
    ve bağlılık yeminleri edilmeden
    gerçekleşen bir düzüşün
    her an ihanete
    terk edilmeye ya da
    bir boktan farksız görünmeye
    meyilli gidişattan arınmış bir düzüşün
    aşktan daha saf olduğu gerçek
    -daha üstün olmasa bile-

    bir dakika
    bir dakika
    odamdayım şu an
    sabah mutfak sevişmesi yok
    aşık olmadığın biri ile sevişilen tek bir gece yok
    gündüz yok
    ikindi yok
    tek başıma odamdayım sadece
    yalan gerçekleri diziyorum bir ipe

    yo hayır sevgilimin odasındayım
    tekrar mı başlıyoruz?

    sevgili yok, düşler yok
    yitip giden
    ölen ya da öldüren
    tüm eski sevgililerimin
    kalplerini bantlayıp
    dolabıma kitledim
    ve o dolabın kapısı sadece
    sarhoş ve yalnız gecelerde açılıyor

    az önce açıktı ve
    içinden dört ağır silahlı kadın çıkıp
    barut yerine anı dolu kurşunları
    üzerime boşalttılar
    ben de bunun üzerine
    onlara teşekkür edip
    tekrar kapıyı kitlemeleri için
    seks isteyen herhangi bir kadına
    ödemeli çağrı yaptım ve
    bu gece olabilir, dedim
    o da bana, her gece olabilir dedi

    biliyordum her gece olmayacağını
    her gece olabilirdi elbette
    her gece de sevişebilirdik
    ama onun benimle
    ya da benim onunla
    ölene dek depdebeli aşk tınısını
    birbirimize söyleyeceğimizi sanmıyordum

    ve aşkın içinden
    tutkulu bir sevişme faslını
    cımbızla çekip çıkartarak
    geriye kalan her ne varsa
    yalan, nefret, küfür, kin, aldatma
    orada bırakıp
    sek olarak sevişmek istedim
    istedim sadece
    ve sonra tekrar odamda
    iş çıkışı
    bir başıma kaldım

    pardon bir başıma değil
    votka pall mall ve
    müzik ile baş başa
    bekle şimdi salak dedim kendime
    bir kadını ret ettin
    bir çok kadını ret edeceksin
    ve bu bir intikam değil
    çünkü nefret bile etmiyorsun hiç birinden
    arada bir sana yeniden aşk kurşunu sıkacaklar
    ama aşk silahının kuru sıkı olduğunu biliyorsun artık
    sesine aldanmıyorsun
    vurulmuş numarasına bile gerek yok üstelik
    geçmişte vurulduğunu biliyorlar zaten
    ama yeniden aynı yerden yara almayacak kadar
    sağlam bir çelik yelek edindiğini de biliyorlar
    her şeyi biliyor ama yine de deniyorlar

    denemek istemiyorsun artık
    deney yok
    ve sen de kobay değilsin
    yalnızsın sadece
    ve yine de kadınlardan oluşan bir ordu
    üzerine ateş etmeye devam ediyor
    diğerleri o seri katilleri izleyip
    “beni de öldür bebek” derken
    kalçalara ve göğüslere bakıyor
    yanlarındaki arkadaşlarına fantezilerini anlatıyorlar
    nasıl da yalarım onu diyerek
    serviste, işyerinde, orda burda
    sağır olmanı dilemene neden olan
    salak erkek muhabbetleri
    “öldür beni bebek”

    sen ölmek istemiyorsun artık
    ve ölmeyeceksin de
    ama onların dişleri
    daima etinde olacak
    sert ve ufak ısırıklar
    tırnak izleri
    ıslaklık
    alkol
    sigara
    sabah doğan güneş
    gece batan güneş
    ve hiç kimse bilmeyecek bunu
    yani bilmemeli

    anlatırsan
    ertesi gün gelip sana
    “o hatunu bana da ayarlasana” derler
    sende onlara güzel bir yumruk geçirip yere sermek istersin
    çünkü hiçbir hatun senin gözünde
    üzerinden geçip
    sonra arkadaşına ikram edebileceğin
    bir et parçası değildir

    ama bu yüzden değil de
    yine de o mucizevi gecelerin
    bir başkasının
    otuzbir malzemesine dönüşmemesi için
    susarsın

    ve onlar da seni
    başka bir şey sanarlar
    ve o başka bir şey
    yani ibnelik
    onların gözünde,
    güçsüz
    iğrenç
    ve aşağılayıcı bir sıfattır
    ki anlatırsan da başka bir açıdan
    palavracı görülebilirsin
    herkes bir diğerinin başarısını kıskanır ya da
    inkar eder

    ve bu genellikle
    seksi ya da
    bir kadının içinden geçmeyi
    başarı olarak niteleyenlerin
    yaptığı bir şeydir

    sonra adamın biri gelir ve sana
    saçma birkaç şey fısıldar
    ilgilenmezsin
    kısa cevaplar verir
    bir süre sonra da dinliyormuş gibi yaparsın ve
    “sen neden hiç konuşmuyorsun” der adam
    sigara içiyor musun der ve paketi masaya koyarsın
    “kullanmıyorum” der adam
    “alkol?”
    “hayır kullanmıyorum”
    “hatunları götürmekten bahsediyordun” derim
    “bu şekilde olmaz”

    sonra bana alkolün günah olduğuna dair
    birkaç komik vaaz verir
    günahtır günah olmasına
    ama aynı nedenden ötürü
    zina ya da palavra da günah olmalı
    değildir ona göre

    herkes yapabildiği kadar
    cenneti görür
    ben cehennemin en dibinde yanmayı
    düşlüyorum sadece

    “ne? dün gece bir kadınla mıydın?”
    üstünlük değil bu
    ya da ayrıcalık
    ya da önem arz eden bir olağanüstü hal
    hiçbir şey değil.

    sonunda
    her şey bitince
    odana dönüyor ve
    şu dolaptaki eli kanlı kadınların
    yıllar sonra bile
    “beni aldatıyor musun” demelerinden korkuyorsun
    ama bunu bile demiyorlar
    düşlüyorsun sadece
    ve yalnızsın
    ve votka bitince
    evinin dibindeki
    24 saat açık olan markete gidiyor
    bir paket sigara
    iki şişe şarap
    kibrit ve
    huzur satın alıyorsun

    insanlar talihli olduğumu düşünüyor

    evet, bir düşünelim
    odamdayım
    geçmiş günleri geri getiremeyişimin tasası ile
    ama en azından şu an
    boşalan tüm bardakları doldurmama
    yetecek kadar paraya sahip olduğum için
    talihli sayılabilirim

    ama iki tane aleti
    dört tane dili
    on sekiz de kalbi olan
    bir uzaylı olmayı ve
    on sekiz aşk ile
    tek başıma savaşmayı yeğlerdim

    düşler bazen öldürücü olabilir
    geçmiş günlere duyulan özlem de öyle
    o yüzden
    var olmayan şeyler üzerine
    hesaplanan olasılıkları es geçip
    şiiri bitirelim

    gece devam ediyor.
    ve ölene kadar da
    devam edecek

    4ağustos2008

    sesli hali: https://soundcloud.com/unthatow/odamdayim-okuyan-oncel-inanliizmarit-adam-2013-siir-girdap-zack-unthatow2008

  • kağıttan uçak

    kağıttan uçak
    1.
    11’de
    uyandım. gece. yani yirmiüç:sıfırsıfır. bir-dokuz çalışıcaktım. şu an şifreleri
    olan bir öykü yazıyorum, derin bir kehanet, ama gizli değil, anlaşılır, ki
    açıklıyorum, rakamları toplayın ve çıkan sonucu doğum tarihinize bölün, daha
    sonra. daha sonra yok. sıkıldığımı hissediyorum. kehanetler, komple teorileri,
    anılarını yazdıran bir ünlü, hayatı boyunca burnuna kar tanesi bile kaçmamış
    olan bir kokoinmanın (!) yazdığı uyuşturucu romanı. hata dolu, ve ihanet, en
    azından edebiyata ihanet, her ne kadar edebiyat benim sikimde olmasa da, ihanet
    kötü, her ne açıdan bakarsan bak kötü görünebilecek tek şeyi belkide bu
    hayatın, ve ikiyüzlülük dolu fiiller, içerden başka dışardan başka görünen
    seçimler, ve yine dağılan konu. neden bahsediyordum ben? hiçlik. hepsi bu.
    bütünüyle ve herhangi başka bir bütünden bağımsız şekilde, hiçlik. wirgina
    wolf’a benziyor tarzın diyor biri, hiç okumadım diyorum inanmıyor, çünkü
    alıştırılmışız herkesin herşeyi ecnebilerden çevirmiş olmasına, bir türk
    altkültüründen bahsedebilirmiyiz bilmiyorum, ama 40 yaşına kadar tamamen
    underground ruhtan arındırılmış olarak yaşayan mahluklar bi anda altkültürel
    hayatlara sarınabiliyorlar, ahkam kesebiliyor ve bu konuda otorite olarak
    gösterilebiliyorlar. ki sorun değil bu, kim ne bok yerse yesin ama benim bokuma
    sinmesin diyip kestirip atabilirim hemen.. ama söz konusu türk altkültürü ise,
    bu burjuvalardan değil gecekondulardan başlayabilir bir bakıma, alıntı olmayan
    öz altkültürümüzden bahsediceksek eğer, ama yapmıyoruz, bunun yerine londra tabanı
    ile eşleştiriyoruz underground ruhu. ama bir yanlışlık söz konusu olmalı.
    punk’ı işçi sınıfı çocukları yaratmış olmalı. en azından ben öyle biliyorum, ve
    açıkçası yanlış bilmediğimden eminim. o halde, söyleyin bana türk işçi sınıfı
    çocukları ne dinliyor? ve dışardan alıntı olan herhangi bir müzikal
    altkültürden etkilenen hayatı boyunca çalışmamış ve ileride üstsınıfın bir
    bireyi olan insanların görüntüsel kültürleri ne işe yarar. o halde en başa
    dönelim. hayır en başa değil, ortaya. birkaç satır yukarıya. yurtdışı ile
    eşleştirilmiş olan altkültürü, ülkede kim yaşıyor? ve kaçınılmaz son olarak, bu
    insanlar birkaç sene içinde neye dönüşüyor? akademisyen? mühendis? babasının
    yerine şirketin başına geçen insan? sınıfsal bir ayrım yapmıyorum, ve sınıfsal
    bir ayrım yapanların, benden uzak olmasını istiyorum. zengin bir aileden gelmiş
    olabilirsiniz, doğum anı hezayanları veya şanşları, bizim seçimimiz değil
    elbette, ama hayatı boyunca senle aynı yolda yürümemiş olan birinin, sana başın
    sıkışınca ne yapman gerektiği konusunda akıl vermesi gerçekten can sıkıcı..
    evet, bir açıdan bakarsanız, çalıştığım işler, önceki ve şimdiki, her ikisi de,
    ve daha öncekileri de, tam bir ahmaklık. ahmaklık ötesi. enayilik ötesi. ama
    çıkış kapısı kapalı. ben kapatmış olabilirim. ve şikayetçi değilim. ki yine de,
    kabul ediyorum, enayilik olduğunu. ama herkesin kapitalizm tarafından düzülmek
    için bir deliği vardır. önemli olan, bu düzüş esnasında zevk çığlıkları
    atmaktansa, kurtulmaya çalışmaktır. toplu bir kurtuluş değil söz konusu olan.
    toplumsal kurtuluşa inanmıyorum. bireysel özgürlüğü de inanmıyorum. şanşa
    inanıyorum sadece. talihli olmaya. ve kimi zaman zekaya. yetenek. allah vergisi
    diyebilirsiniz buna, her ne kadar bir yapı bozuma giderek allah’a verilen
    verginin bize yol su elektrik olarak değil, kölelik olarak döneceğini
    söyleyecek olsam da. allah vergisi mi? bir de devlet vergisi var. ve birde,
    birde, birde, herkese bi tarafımızı verip, delik deşik edilmişken, kim
    devrimden söz edebilir. yazmak kolaydır, özellikle üst sınıftan geliyor ve
    rahat bir işte iyi bir maaşa çalışıyorsan, kolaydır işçileri savunman. bu
    yüzden beat edebiyatına da inanmam. tamamiyle fiyasko. gerçekten. bir çok
    devrimin fiyasko olması gibi. Belki de hepsi. değişmeyen tek şey görünmez
    stabilitedir.. aynen görünmez adam gibi bir şey bu. Görünmez stabilite. herşey
    içerde. üzerimize kitli tüm kapılar. ve karanlık. ve bir çocuk yapıp, onu
    kurtarmayı düşlersin en sonunda, kendi hayatını defedip başından. başkası için
    yaşamak kolaydır çünkü, kendin için isyan edebilirsin, ama başkası için asla.
    ve başkası için köleliği kabul edersin. er yada geç, hepimizin içine düştüğü,
    lanet son. bir aldatmaca olup olmadığını bilmiyorum, çünkü sistemin aşırı
    zekice işleyen, üstün bir güç olduğunu sanmıyorum. sistem biziz çünkü, ve fazla
    zeki olmadığımız için, her suçu görünmeyen unsurlara yıkıyoruz. tanrı, şeytan,
    sistem, politika, trafik canavarı, marslılar, ölmüş olan atalar. en başa
    dönecek olursam, ve üzerinden geçersem, tamamlayabilirim tüm kapısı açık
    cümlelerimi, ama yapmayacağım. böyle kalıcak, böyle kalıcak ve ben lanet bir iş
    günümü anlatacağım. imlamı düzeltmiyorum, cümlelerimi düzeltmiyorum, kurguma
    özen göstermiyor, ve anlatımlarımı yarım bırakıyorum. bakın bu hayata bakış
    açımı yansıtıyor tamam mı? o yüzden, dilediğiniz gibi haykırın, annem 27 yıldır
    “evi dağıttın yine” der, ve yine dağıtırım. sizde 270 yıl, yazımı düzeltmeye
    çalışın. sonuçsuz bir savaş bu. ve bu kadar ciddiye alınacağımı bilseydi tanrı,
    eminim beni yaratmazdı. çünkü o da beni yaratırken ciddiye almadı. ben bir anti
    teist’im. bir tanrı var ama çokta umrum da diyenlerden ya da. Ya da başka bir
    deyişle, tanrı kötü diyenlerden. ve tekrar başa dönmeye çalışıyorum. saat onbir
    demiştim öyle değil mi? gece onbir. böyle başlamıştı. daha sonra, bir
    zamanların modası olan kehanetlere, komple teorilerine, oradan edebiyata, oradan
    sikilmiş türk altkültür şeceresine, ve oradan da boşluğa sıçradım. düştüm.
    düştüğümü gören olmadı. bu iyi bir şey. düşerseniz gülerler çünkü. lise ikide,
    okula giderken kötü bir şekilde düştüğümde yolda, arkamdaki kız takımı
    gülmüştü. “düz yolda yürüyemiyor”. evet yürüyemiyordum. yalan yok. ama tüm
    kusurlarımı kapatıp, daha doğrusu gizleyip mükemmel olmak gibi sonuçsuz bir
    uğraş peşinde de koşmuyordum hiç olmazsa. ve bununla övünmüyorum, öyle görünmüş
    olsam da. Hiçbir şeyle övünmüyorum. çünkü marifet değil. gerçek bir işçi çocuğu
    olmam da marifet değil. ve gerçek bir işçi çocuğu olarak, ülkeye ithal edilen
    bir başka altkültürü sahiplenmiş olmam da. Ya da ülkedeki en harbi kendi altkültürünü
    yaşayan çingenelerle beraber büyümüş olmam da. hiç biri marifet değil aslında,
    çünkü tüm bunları yaparken, ya da çocukluğumda bir rastgelelilik ile  bazı mekanlarda bulunup bazı olaylar
    yaşarken, farkında değildim. ve tam tersi, uzanabildiği her şeyi ailesine satın
    aldırabilicek bir aileden gelen başka biri içinde, kötü değildi yaşadığı
    hayatı. Ya da altkültüre terso değildi. söz konusu sorun, birilerinin başka
    birilerine yol göstermek isteyişinden, ya da “en harbisi biziz” demek
    isteyişinden sonra başlıyordu. çünkü denyonun biri çıkıp fanzinler konusunda
    ahkam kesiyor, başka bir denyo uyuşturucu üzerine hata dolu bir kitap yazıyor,
    başka bir denyo gerçeğe zıt bir punk romanı yazıyordu. bu ne be diyebilirdiniz,
    ama kimse duymazdı. ve bahsettiğim söz konusu sorun üzerine bu kadar çok harf
    tüketmiş olmam, bu durumdan yana rahatsız olduğumu göstermiyor. sadece,
    kapımıza dayanan yeniçerilere, sizlerle savaşmıyoruz ama çok istiyorsanız bizi
    öldürebilirsiniz demek istedim. görüntü bu, ve böyle sürecek. dipten gelmiyorum
    ben. dipte doğdum ve dipte kalıyorum kendi isteğimle. çünkü memnunum burada
    olmaktan. el uzatıp yukarı çekmeye çalışmayın. hayır, öykümü kısaltıp
    yayınlama. hayır imlamı düzelterek dergide yazmama izin veremezsin, çünkü izin
    istemedim. ama istediğim bir şey var, iki ayrı şeritte, birbirine benzeyen iki
    ayrı otobüste, ilerliyoruz, bunu kanıksayın. hangisinin doğru otobüs olduğunu da
    bilmiyorum. gerçekten bilmiyorum. sadece arada bir fark var, ve bu doğumdan,
    ait olduğun sınıftan, aylık gelirinden, ne iş yaptığından, babanın kim
    olduğundan ya da ne yarak yazdığından gelmiyor. başka bir şey bu. ve ne
    olduğunu asla bilemeyeceğiz. sadece öyle hissediyoruz, ve bu yüzden bok yoluna
    giden otobüsümüzden inip, insanın uykusunu getiren başka bir otobüse binmeyeceğiz.
    hiç olmassa neye çarparak öleceğimizi görebilelim diye belki, bilemiyorum.
    gerçekten bilemiyorum. ama hoşnutum bu durumdan. durmaktan ya da. yerinde
    saymaktan. gerilemekten. ilkel görülmekten. basit ve sıradan. sıradan ve doğal.
    doğal ve yapmacık. hey bi saniye, karıştırdım, çelişkili bir ifade kullandım.
    hata. sadece hata dostlarım. bilinçli yapılmış bir hata ama. o yüzden özür
    dilemeyeceğim, çünkü özre inanmıyorum. ve farkında olmadan düşürülen bir vazo
    için de özür dilemeye gerek olduğunu düşünmüyorum. “Üzgünüm” diyebiliriz belki.
    ama özür aptalca o an. affedilmeyi beklemek de. tıpkı herhangi bir şeyden
    dolayı birini suçlamanın yanlış olduğu gibi. özgür olmak istiyorsak, özgür
    bırakmalıyız. hepimiz birer dişli çarkız zaten, ve ister istemez, ortak hareket
    etmek zorunda kalabiliyoruz, yaşam denen armutun çöpünü yemeye devam etmek
    için. saçmaladın girdap dedi biri şu an, içinden, duydum, duydum ve kesiyorum
    sosyoekonomik felsefemi. o ne ki? saat onbirdi, on bir. geriye dönüş. çekim
    iki, sahne bir. motor.
    2.
    11’de
    uyandım. gece. yani yirmiüç:sıfırsıfır. bir-dokuz çalışıcaktım. ender denk
    gelen sekiz saatlik mesai. uçakların yoğun olmadığı bir gün. bu arada,
    havaalanında çalışıyorum ben. işim; uçakların yüklemesini ve boşaltmasını
    yapmak. yani içine mucizevi bir şekilde tüm evinizi sığdırdığınız on tonluk
    valizlerinizi har vurup harman savurmak için çalışıyoruz. uçak ambarını yükle,
    uçak ambarını boşalt. Uçağı temizle. Yorulmak yasak. Falan filan. günlük mesai
    süresi 11 ila 13 saat arası değişen beş iş günü. iki izin. genelde izinli
    olduğun gün geceye döndüğün için, onlar da yalancı izin. şikayet yok. kötünün
    iyisi bu. o halde devam edelim. bir-dokuz çalışıcaktım ve uçakların pek fazla
    iniş-kalkış yapmadığı bir geceydi. bir havaalanı argosu oluşsaydı, böyle
    günlere “azgın olmayan günler” denilebilirdi belki de. neden olmasın. ama dişi
    ırkın-pardon düzeltiyorum, bir ırkçı değilim ben, ama seksist görünebilirim
    kimine göre, her ne kadar öyle de olmasam, bunu ortaya sürebilirler, sürdüler,
    bedenime uymayan bir çok sıfatı alıp çöpe attım ben de. önemli değildi, laf
    israfıydı sadece. “sağır bir adama, küfür ediyorsunuz” diye yazdım. ama onlar da
    kördü, okumadılar, ve ben onlara karşı hem sağır hem dilsiz hem de kör olmayı
    seçtim, ve bu durum ister istemez, küstah ve kendini beğenmiş olarak geri döndü
    bana. geri dönelim hadi yine. bir türlü giremedim konuya. zihinsel bulantılarım
    çok bugünlerde, o yüzden sürekli sağa sola sapıyor, bir türlü düz gidemiyorum.
    tekrar deneyelim, bu son olsun, yine düşersem, yazmayı kesicem bu konu
    hakkında. konu basit, güzel başlayan bir gecenin sabahında patlayan tokat. alın
    size anafikir. açılıma geçiyorum. gece bir dokuz çalışıcaktım ve onbirde
    kalktım. ve servise bindim. pardon pardon. onbirde kalktım ve birşeyler yiyip,
    bir sigara içip, biraz müzik dinledim. traş oldum. giyindim. yola çıktım.
    servis geldi. beni aldı. gaza bastı. gayet basit gidiyor öyle değil mi? ali gel
    topu tut gibi. bana yakışır bir üslup. basit ve kolay. sonra, ve daha sonra. Bir
    saniye, eksik bir cümlemi tamamlayacağım öncelikle, yoğun olmayan havayolu
    günlerine, azgın olmayan gün denilebilirdi demiştim, eğer argosu olsaydı bu
    işin. ama dişi ırkın-düzelti. Hatırladınız mı? evet, düzeltiyorum. ama
    hatunların yoğun olduğu bir iş yerinde, her iki cinsiyette, çok yakın
    olmadıkları iş arkadaşları haricinde, genelde bir oyun oynarlar. sıfır küfür,
    daha az cinsel konu, ve her şeye rağmen ve her zaman olduğu gibi yine de dibine
    kadar cinsel ayrım. bir hatun beş erkeğin arasına oturursa, biraz uzakta oturan
    diğer bir erkek grubu, hatun hakkında yorum yapar. kötü yorum. Ya da beş
    hatunun arasına bir erkek oturur ve onlarla muhabbet yaparsa, yine bu uzakta
    oturan diğer erkek grubu, bu tek erkekle ilgili yorum yapar. Belki de kıskanır.
    aynı şey, hatun grupları için de geçerlidir. cinsiyetler arasında bir fark
    yoktur aslında, sadece bir fark yaratılır ve çoğu zaman da rol yaparız. bu
    yüzden bu tip “azgın gün” türevi argolarda köşede kalır ya da ters köşe olur
    çoğu zaman. cinselliği ne kadar aza indirirseniz, o kadar tehlikeli olur. aynı
    sıkışan gazların patlaması gibi. Anlatabiliyor muyum? servise bindiğim ana geri
    dönelim. serviste çalan radyoda, müslüm gürses çalıyordu, ilk kez arabesk tınılar
    çalan bir istasyon açık kalmıştı ve böylesi bir mesai öncesi tesadüfü, pek denk
    gelmez diyordum kendime. evet, 80’li yılların arabeski katlanılırdı, haz
    verirdi insana, tesadüf güzeldi, çünkü daima son model pop melodileri ile işe
    gidip gelirdik. ve şimdi, seksenlerin gerçek ninnisi ile yol alıyorduk. pop’a
    tercih edebileceğin, ve en azından daha anlamlı, ve dahası 80’lilerdeki
    türevini düşününce daha isyankar olan bir müzikti çalan. ve birkaç şarkı üst üste
    geldi. iyiydi. isyan her zaman iyidir, sevgiliye, aşka, hayata, düşsel kadere,
    düşsel tanrıya olabilir bazen, yani beyhude isyan, ama yine de güzeldir. en
    azından tahammül edilirdir, ki kafa kıyaksa keyif bile verir. ve ve ve, sonra
    havaalanına girdik, ve mucize katlanarak devam etti, apron aracına binip
    merkeze çıkıcaktık, ama gelmedi apron aracı, yerine operation aracı geldi,
    radyolu idi bu araçta ve radyoda bob marley çalıyordu. gerçekten. “no woman no
    cry”. keyiflendim. gerçekten keyiflendim. iş yerinde bana daima girdap olarak
    değild e, devlet nezdindeki adımızla seslenildiği için, bazen unutabiliyordum
    kendimi. ki girdap, iş yerinde budanmak zorundaydı. herkes iş yerinde budanmak
    zorundadır. çünkü, kimin niye koyduğu belli olmayan kuralları uygulatıcı olan
    amirler, hayatlarında bir kez olsun pratik anlamda tecrübe etmedikleri işlerin
    başına getirilirler ve sizi işinizi yaparken gözetip, açık yakalamaya
    çalışırlar, hepsi böyle değildir, kabul ediyorum, ama sunexpress’in teknik
    elemanı mahmut aynen böyle bir insandır. bakın tam ismini verdim size, soyadını
    ve adresini öğrenince, onları da vericem. gidip öldürün lavuğu. faşizme karşı
    faşizm. ne dersiniz? ayrıma karşı ayrım? katı mı oldu? onlardan ne farkımız mı kalır?
    cahil işte deyip geçmelimiyiz?, aç gözlülük ve kurnazlık eşlenik bir yapıda ve
    cahillik maskesi altında üzerinize çullanınca, yapabileceğiniz tek şey silah
    çekmektir dostlarım. Yani ben olsam öyle yapardım.  bir yüzünü vurana diğerini çevir diyen hristiyanlık,
    yeni krallar ve köleler yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır. o yüzden,
    mahmut ile dışarda karşılaşıp, yere serebilirim. ama orada, şimdilik, buda
    kendini. Buda ki yaşama devam edebilesin. herkes bunu yapıyor. en üst düzeyden,
    en alta kadar herkes. suni bir güç edinenlere boyun eğen dahiler. suni bir güce
    diyorum, çünkü aslında, aslen sinik ve iş dışında her yerde ağzına sıçılmasına
    izin veren insanlar, iş yerinde konum ve makam itibari ile elde ettikleri suni
    güçleri ile üzerinize boşalmaktan başka bir şey düşünemiyorlar. ve kurtuluş
    yok. çünkü gerizekalı insanlık tarihi, “sistem” diye bir kelime bulmuş, ve
    doğaüstü olmayan her türlü kötü dünya gidişatını buna bağlıyor. ve sistem o
    kadar iyi işliyormuş ki, karşısında durulmazmış. Bu söylem bir yere kadar
    doğru. sistemin karşısında tek başına durursan, açlıktan ölürsün. ama söz
    konusu olan sistem adlı görünmez canavarı işleten şey, bir makine değil, biziz.
    biz kurduk, biz kuduruyoruz. memnun olanlar var. ama onlar kadar, isyan edenler
    de, bu aptal işkencesinin uzaması için katkıda bulunuyorlar. çünkü yaşamak
    için, başka şansımız kalmıyor. ve o yüzden bir hayal kurarak yaşamı
    erteliyoruz. ve o yüzden, ütopya anarşi. bir mucize. ufak gruplarca kurulan
    ufak yaşamlar dışında. tam bir mucize..  mucize demiştik öyle değil mi? servise binince
    çalan. ardından merkeze çıkarkan, bob amca. ve sonra giyindim. ve her şey bu
    kadarla kalsa yine iyi. aşağı inerken, yani apron adlı uçakların park ettiği
    alana inerken bindiğim araçta da, radyo açıktı, ve bu kez 2pac çalıyordu. oha
    dediğinizi duyar gibiyim, ama siz ohayı, benim akışkan ruhumdan dolayı dediniz,
    müslüm, bob, pac, nası hepsini dinler bu adam. gibi bir oha. ben bunu es
    geçiyor ve kendi “oha”ma dönüyorum, çünkü her zaman bu araçların radyolarında
    pop çalardı, ama bu kez “tuzaklara dikkat et zenci” diyordu pac şarkıda, ben
    bir zenciydim. evet. ama latin bir zenci. O da ne demek? bunu burada
    açıklamayacağım. es geçelim ve devam edelim. radyo. çalan şeyler. mucize.
    mucize. ve keyif. ve güzel başlayan. ve korku. Bir şeyler yolunda gidiyor
    gibiydi. keyifliydim. ve ne zaman keyifli olsam aynı zamanda da tedirgin
    oluyordum. Ya da bir şeyler yolunda gitse. çünkü yolunda giden hiç bir şey
    normal görünmüyordu gözüme. kafama gök taşı düşücek diye düşünüyordum resmen
    böylesi anlarda. ve sonra, radyoyu, çalan müzikleri, ve daha bir çok şeyi
    unutup, kendimi işe verdim. ilk uçak, airbus idi. modelini hatırlamıyorum. ama
    dev gibi. ve acele acele. hemen uçak kalkıyor sandık ve üstün körü bir
    temizliğe giriştik. üstün körü gerçekten. sadece büyük çöpler alındı tam olarak
    galiba. ben masaları siliyordum, şu uzun mesafe vasıtalarının koltuklarında
    bulunan sorunlu icatları. ben siliyordum, ve zaman az olduğundan, üç beş sekiz
    yapıyordum. üç beş sekiz demişti amirim. hah işte bu bir şifreydi. girişte
    şifreli bir öykü yazıyorum demiştim size, yalan söylemiyordum. söz konusu
    edebiyatsa, asla yalan söylemem. sikerim edebiyatı derken bile yalan
    söylemiyorum. ihanet etmem asla, eğer biri tarafından içine edilip köşeye
    atılıcaksa edebiyat, bunu yapan da ben olmalıyım. barışta ve savaşta, daima
    birlikte. masaları siliyordum. ve amirim “üç beş sekiz” dedi, bunun anlamı,
    masaları atlayarak silecek olmamdı, bazılarını çaktırmadan es geçicek,
    bazılarını silerken de gelişigüzel davranıcaktım, çünkü sanıyordukki yolcu
    binecek ve uçak uzak diyarlara gidicek. ve böylesi anlarda, eğer ikinci bir üst
    göz uçağa göz atmadan yolcu gelecekse, ve süre az ise, temizlik üstün körü
    yapılırdı, çünkü yolcular az biraz kirli olan bir masa için sizi
    elevermezlerdi. çünkü insanlar konuşmaya çekinirler, isyan etmeye, hakkını
    aramaya, temiz bir uçak elbette hepimizin hakkı, ama uçak insanlığın hakettiği
    bir buluş değil, aynı elektrik gibi, yada ateş, hiçbir gelişimi haketmiyor
    insanlık, çünkü tüm gelişim daha iyi savaşmak adına, tüm senaryonun merkezi bu.
    milliyet, ırk, cinsiyet ve ekonomik savaşlar. hiç birinin anlamı yok. ve hiçbir
    özgürlük için mücadele vermiyorum. çünkü, kaybedeceğim bir savaşa girmektense,
    savaşın erişemeyeceği bir bölgede yaşamak istiyorum. Evet evet, bencilim. ama
    yok öyle bir kurtarılmış bölge. o halde, buradayım, ve zihnen özgürüm her insan
    gibi. ve ölene dek, zihnimden geçen her şey, kağıt üstüne düşecek. bu nedenle
    bedenen tutsak edilme, taşlanma yada silinme riskine rağmen hem de. çünkü başka
    çarem yok. Hiçbirimizin başka çaresi yok. bedenen hizmetinizdeyiz paşam, ama
    zihnen yüzünüze küfür ediyorsak, bunu haykırmanın da mahsuru yok. ve çok klasik
    olduğunu biliyorum, “bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla” gibi olduğunu bunun.
    ama klasik olan her şeye özlem içinde artık insanlık. eski güzel günlere.
    ikinbinler doksanlara, doksanlar seksenlere özlem içinde. ve böylece dönüyor
    zaman geriye, ben ilkel olmak istiyorum. ilkel ve kaba. doğal hiç olmazsa, ki
    yine de imkansız. ve imkansız olan her şey gibi, anımızı ertelemekten başka bir
    işe yaramaz geçmişe duyulan özlem, geleceğe dair hayaller gibi yani. hayatı
    ertele. başka birinin hayatı için düş gör hatta zaman zaman, dua et, iyi bir
    yaşam sağla oğluna. cenneti iste tanrından. ama anı ertele. çünkü anı düşünmek,
    daima boka batmanızı sağlayan bir eylemdir. ve anı yaşamak, en doğrusu olsa da,
    çoğu zaman yapmaktan kaçındığımız bir şey. geçmişi düşün, geleceğini kurtar. bu
    öğretildi bize. bunu yapıyoruz. olmayan bir geleceğe doğru. son sürat.  radyo tesadüfleri. güzel gece. hızlıca temizlenen
    uçak. geri dönüş. birkaç ambara gir. bir uçağı araba yıkar gibi yıka. kime
    anlatsam gülerdi, araba gibi fırçayla yıkanan uçaklar, embesilce, ama uçağın
    kendi yıkama makinesine girip yıkanması pahalıya patlıyor. işçiler daha ucuz.
    yıkar onlar. ve yıkadıkça. ve sonra, sonra, sonra, kötü bir sabah. kötü diyorum,
    ama asla beklenmedik bir sabah değil. çünkü her güzel gecenin sonunda, bir
    tohum açmaktan vazgeçer. mahmut, masaları kontrol eder, sabahın köründe. çünkü
    o uçak, hemen yola çıkmıyordur aslında, acele etmenizin nedeni, hemen yıkanıcak
    olmasıdır. ne aptalca. hemen yıkarsın uçağı, hemen dediğim üç saat sürer. ve
    sonra başka abuk subuk işlerle meşgul olursunuz sabahın sekizine kadar. uçak
    orada bekler ve kimse de bu uçak sabahın sekizinde gidicek, şu temizliği bir
    daha yapın demez. diyemez, çünkü kimse birbirinden haberdar değildir. Herkes söylenileni
    yapar sadece. sistemin özü budur. söylentiler, korkular ve suni güçler. ve
    sabahın sekizinde, neden masalar silinmediği için, mahmut vardiya amirine,
    vardiya amiri de senin şefine fırça kayar. ortada bir düzensizlik vardır, çünkü
    “hemen bitirin temizliği” diyen mahmut aynı zamanda, “uçak yıkandıktan sonra ve
    boş vaktinizin birini çalarak size tekrar temizlettirim bu uçağı ben, yıkama
    alanına gidicek bu uçak” demez. haberiniz yoktur. ve sonra, sonra, şefiniz yanınıza
    gelir ve gülerek, “masaları silmemişsin moruk, senin yüzünden fırça yedim ya”
    der, sen durumu izah etmeye çalışmazsın, çünkü şefin de sen de biliyorsunuzdur
    ortada dönen sikişi. “abi biliyorsun” dersin sadece. derim yani, “abi
    biliyorsun” derim, “acele ettirdiler, üç beş sekiz yaptık biz de, yıkamaya
    gittik sora da, hemen yolcu binmicek miydi ya ona?”, “ne bileyim ya” der şefin,
    “sikilmiş götün davası olmaz, gel üstümüzü değişelim çıkarız birazdan”. “tamam
    abi” derim. birer sigara içeriz, ve giyinir, çıkarız. servisle eve gidene kadar
    müzik yoktur bu kez. Olsa da duymazsın zaten, elde ettiği suni gücünü senin
    üzerine enjekte etmeyen bir şefin vardır, ve sen bu yüzden her işi, kısıtlı
    imkanlarına rağmen tam olarak yapmaya çalışırsın, adama laf gelmesin diye, ki
    ona laf gelse de içine gömer, sana bir sigara verir, “biz ne ne zaman beraber
    içicez ya” diye sorar, ve eve gelirken yolda bunu yazmak gelir aklına. ve olayı
    aynen yaşandığı gibi, olayların gerçekleştiği zamansal dizime uygun bir
    düzende, tüm ayrıntıları özenle tasvir ederek yazabilirsin, yazabilirsin ama
    işine gelmez. en azından burada kuralları sen koyuyorsundur, ve sikinin keyfine
    göre öykü yazarsın. aynen bu şekilde olduğu gibi.. okurken keyif almıyorsanız,
    ya da batıyorsa size, afiyet olsun. keyif alıyorsanız, bende bu keyfi yazarken
    paylaşıyorum sizinle. eyvallah.. ne diyebilirim. bu kadar açık ve sade.
    hepimizin başına gelen şeylerden bir kesit. ayrıcalık değil bu, yaşananlar da,
    yazılanlar da. Hiç biri ayrıcalık ya da üstünlük değil, marifet de değil,
    anlatmıştım, o yüzden övünmenin anlamı yok ve o yüzden yazdıkları ile,  yaşam tarzı ile, ya da bulundukları konum
    itibari ile övünen, ve dahası “bu iş böyledir” diyen herkese karşı atan
    sigortam neticesinde, yoldan saptık. daima yoldan sapacağız zaten. zihni
    bulanan ve bu yüzden kusan biriyim sadece. daha ötesi yok. o yüzden, bana
    gelip, “abi sen punk’mısın” diye soran ve altkültür etiketi ile satış yapan
    yabancı cisimlere özenen o küçük arkadaşıma şunu söylemiştim, “punk olmak diye
    bir şey yok, malcolm mclaren adlı göt daha zengin oldu bu sayede, hepsi bu.
    bunun dışında, gerçekten sid masum ve johnny rotten bizi kandırmadı. malcolm
    onu kandırdı.”. ve uzun bir sohbet, 30’ların fanzinlerinden yetmişlerin
    punk’ına doğru uzanan. ama başka bir öykü bu. es geçelim. Her şeyi es geçelim,
    ve en başa dönelim. saat onbirdi.. ve şu an da saat onbir. Ama sabah. yani
    onbir:sıfırsıfır. tek tatilim. ve şimdi, peter’in sanal bebekleri eşliğinde,
    sigaramı içerken, onlara kulak vereceğim, otuzbirci bir papazdan bahsediyorlar
    bana. eğlenceli bir şarkı. radyo değil bu kez. ve bu yüzden korkmama gerek yok.
    ben yapıyorum bu güzelliği kendime. kontrolüm dışında, tesadüfen iyi giden ve
    sonunda patlayacak olan her güzelliği ise, görmezden geliyorum. aynen bu
    yazının, çapraşık gidişatını görmezden geldiğim gibi. serbest kalmış bir
    zihinle ancak bu kadar. ve aynı nedenden dolayı, kendi hayatımı da görmezden
    geldim. Siz de öyle yapın. beni görmediniz, duymadınız. ve aslında girdap,
    şeytandan farkı olmayan mitolojik bir tanrı. böyle düşündüm, buna inandım.
    amin.

    30
    temmuz 2008
  • eurydice

    eurydice*
    düşününce
    matah bir bok gibi gelmiyor insana
    fanzinler, yazılar, yazarlar
    yine de “orda biri var mı?” demek istiyorsun
    yıllarca dedin bunu
    çoğu kez sesinin
    boşlukta yankılanışını duydun sadece
    ve uçurumdan aşağı kaydı ayağın
    istem dışı bir intihar?
    belki de


    bir alt katta bir şey tuttu seni bir şey
    ya da sen bir şeye tutundun
    ve yeniden başladın
    tekrar inşa
    onarım değil ama
    yeni baştan inşa
    ve sonra
    “orda biri var mı?”

    bazen vardı, bazen yok
    bazen hiçti bazen çok

    gidenler oldu
    kalanlar oldu
    kalanlar kalmaya devam edecek mi belirsiz
    senin kalıp kalmayacağın da öyle

    ama şimdi
    şu noktada ve bir kez daha
    “orda beni duyan biri var mı?” diyorsun
    “ses verin!”
    çıt yok

    bir sigara yakalım
    üstteki dizeyi ersoy albayrak’dan çaldım
    “bir sigara yakalım”
    hayır ona gönderme yapmıyorum
    sadece çaldığımı itiraf ediyorum

    biri testimi kırmadan önce yani
    kendimi dövüyorum

    anlaması gereken kişi dışında 
    hiç kimse bi bok anlayamayacak burada
    ki o kişi de okumayacak asla
    ama önemi yok
    devam

    ne için?
    niye?

    “do it killself”, önemli bir şiir aslında
    açıktı her şey onda
    ama bir yenisini daha yazıyor olmak
    yeni bir itiş kakışın daha
    tetiğe basmak üzere olduğunu gösterir



    düşününce
    yani gerçekten
    matah bir bok gibi gelmiyor insana
    fanzinler, yazılar, yazarlar
    ama her şeye rağmen bazen
    bir şey olsun istiyorsun

    okunmak ya da yazılmak değil mesele
    sabahın köründe mesela
    tam şu an
    burada otururken
    tek başına
    olabildiğince tek başına
    otururken
    tek başına olmamak istiyorsun
    belki gerçekte öyle olmasan bile
    içeride de öyle hissetmemek

    polis adamın birine ehliyet sormuş
    adam da “verdiniz mi ki istiyorsunuz” demiş
    “beş kez girdim sınava vermediniz”
    “alamadın”
    “hayır! siz vermediniz”

    aynen böyle aslında
    durum bundan ibaret dostlar
    yürümekte zorlanırken
    ruhen değil, gerçekten zorlanırken
    topallarken
    sol kasığın bıçaklanmışçasına ağrırken
    kaldırdığın onca kilo yük yüzünden iş yerinde
    “belki fıtık bu” demek yerine
    “bir şey yoktur” deyip yola devam ediyorsun

    ve buna rağmen
    bir kez daha
    sabahın beşinde
    intiharla burun buruna gelip
    “orada biri var mı?” diyorsun
    “siktir git adi orospu çocuğu” bile demiyor kimse
    çıt yok


    beth bana şarkı söylüyor
    ben size şiir yazıyorum
    ne beth beni tanıyor
    ne de ben sizi
    zincirleme kimsesizlik tamlaması

    hiç kimse olan bitenin farkında değil
    ve ölecek bir gün beth
    tüm kadın kahramanlarım ölecek
    ben ve odipal ruhum
    yeni anneler arayacak kendisine
    sevgili değil
    çocuk değil
    bakıma muhtaç bir fareyim sadece
    ve dün gece iki fare yakalandı
    aynı evde iki fare
    kaynar su
    ben yapamazdım
    ama yaptılar
    aynı evde iki fare diyorum
    eş?
    kim bilir
    iki ölü eş
    güzel olmalı
    aynı yerde aynı zehirle

    ve yazamayacak kadar sarhoşken
    bir kez daha
    on yıl sonrasını düşünüyorum
    on yıl önce olduğu gibi
    kar üstünde ölücem diyordum o zamanlar
    on yıl önce ve on yedimde
    diyordumki, var daha bi on sene
    27’de ölücem kar* üstünde ölücem

    ölmedim
    izlanda uzaktı
    izmir’e kar yağmazdı
    mantıksız bahaneler uydurup inandım
    ve ölmedim

    sürekli olarak erteliyoruz ölümü
    37’de de kar üstünde ölmücem
    47’de de
    daima
    10 yıl sonra
    ve daima
    “orada biri var mı” derken
    bir alt kata düşüp
    en baştan başlamak
    bu iş böyle
    ve böyle gider
    ama daima gider


    ve belki de bu yüzden iyi bir aldatmaca
    do it yourself
    başarısızlığını gizlemek
    kaybetmişliğini
    yitirilmişliğini

    bir dakika bir dakika
    bir yanlışlık var burada
    sen yitirilmiş değilsin girdap
    yitirmişsin
    gerçek olan bu
    iki zıt yöne giden şeyden
    daha değersiz olanı
    daha değerli olanı kaybetmiştir
    mantık buna hükmeder

    güçlü olan
    iten
    düşüren
    ya da silen
    yitirmemiştir
    kazanmamıştır da evet
    ama yitirmemiştir de
    güçler dengesi
    ve hisler

    ve en başa dönersek
    gerçekten matah bir bok değilim
    biliyorum
    ama yine de insan
    üzerindeki sinekleri kovup
    güneşe gülümsemek isteyebiliyor zaman zaman
    ama güneş yok
    sadece aldatmaca var

    ve bundan şikayet edemeyecek kadar sarhoş olup
    ölümü ertelemekten başka
    yapılası hiçbir şey yok
    on yıl sonra moruk
    aynı şekilde
    on yıl geçtiğinde
    kaç on yıl olduğunu boş ver
    on yıl

    sen arkana bakma yeter
    eurydice peşinden gelecek
    hades ile olan anlaşman böyle
    ardına bakma
    eurydice peşinden gelecek
    asla ardına bakma

    karanlıktan çıkacaksın
    ve parlayan güneşin
    büyük bir süratle erittiği karın üzerinde yatacak
    karla beraber eriyecek
    su olacak
    ve akacaksın
    akış
    hepsi bu

    19.temmuz.2008
    * eurydice: Yunan mitolojisinde, Orfe’nin kavuşmak istediği sevgilisinin adıdır.  Eurydice bir gün Aristaeus’tan kaçarken ayaklarına bir yılan dolanır. Sevgilisi bu yüzden ölüp yeraltına (öte-âleme) gidince, sevgilisini kaybeden Orfe de ona kavuşmak için büyük çabalar gösterir, ilahlardan yardım görme umuduyla, özlem içinde çalgısını çalıp dururken harikulade, ahenkli müzikler yaratır. Orfe’nin sevgilisine kavuşma çabalarına Hades’ten bir yanıt gelir. Sevgilisine kavuşacaktır, fakat bir koşul vardır: Bu da, sevgilisi yeraltı aleminin karanlıklarından ışığa çıkana kadar onun yüzüne bakmaması koşuludur. Böylece ilâhî yardımla, sevgilisi, aether (esîr) katlarından çıkıp yükselmeye başlar, fakat tam ışığa çıktı çıkacakken Orfe dayanamaz, ardından gelen sevgilisini görmek için dönüp geriye bakar. 
    ** kar üstünde ölmek ile büyük bir servete ulaşıp o bitirilemeyecek paranın mecazen üzerinde boşluktan intihar edenler de var güzelim.. ben izlanda da kar üstünde donmayı tercih ederim. ve toprak yerine kara gömülüp kendi kendine, bilinçsiz bir şekilde, sonra da mezarsız olmak..
  • think again

    yazının başına oturdum. ama ne
    yazabileceğim konusunda en ufak bir ön- düşüncem yok. hiç olmadı zaten.
    birazdan işe gidicem. şu an sabahın beşi. muhtemelen yine size başıma gelen bir
    saçmalıktan bahsederim ve aslına bakarsanız, deliliğe yakın bir durum söz
    konusu burada. her başına gelen zırvayı yazıya dökmek yani. ve biraz da acınası
    bir durum olabilir. bilemiyorum.
      yazıyorum
    sadece. yazarlık deliliğe yakındır zaten. pardon, özür dilerim, kendime yazar
    deme cüretini gösterdim. değilim. korkuyorum artık. kılıcını çekmiş onlarca
    adamın her yazımdan sonra karşıma dikilmesinden bıktım. durumu dengeliyor bu
    aslında,
      kitapsız olarak yüzlerce
    okuyucu, yüzde onu kadarda eli baltalı eleştirmen. eleştirmen mi? aynısını siz
    yapsaydınız, yani siz başınıza gelen olayları yazsaydınız, okur muydum
    bilmiyorum, ya da hayranınız olur muydum? ama yüzünüze tükürmezdim en azından.
    sevmediğim her şeyi yok etmek gibi bir mizacım yok. ve sevmediğin her şeyi yok
    etmek, faşizmi çağrıştırıyor bana.
    tektipleşelim hadi. kötü yazıyorsun, yazma.
    edebiyatın içine ediyorsun, yazma. bu bir şiir değil, yazma. sevmediğin her
    şeyi yok et. dünyayı güzel bir hale getirelim hadi. hitler de denedi bunu.
    şimdiler de bush’da deniyor. haklı olabilirler belki, kendilerine göre. güzel
    bir dünya. ama kime göre güzel? insanlığın bir kesişim kümesi olmak zorunda değil,
    oraya hapsedilmek zorunda da değiliz, “onun da bakış açısı bu” deyip
    geçiştirebiliriz. ama yapmıyoruz, sevmediğimiz her şeyi öldürmeye çalışıyoruz,
    sevdiğimiz şeyleri de öldürebiliyoruz hatta zaman zaman.
    yazarlık demiştim, diyebilirim öyle değil
    mi? kızmıyorsunuzdur umarım, hak etmediğim sıfatlar üzerine atıp tutuyor
    olduğum için. ki kızıyorsanız da, umursandığınızı düşünmeyin hiç olmazsa.
    umarım bu sizi öfkelendirir, ve umarım hidrojen bombasına daha sıkı
    sarılırsınız. yazarlık diyorum, deliliğe yakın aslında, hele ki benim tarzımda,
    başına gelen şeyleri anlat, kendi kendine konuş, kafanın içinde diyaloglar
    üret, tekrar et, tekrarla, geçmişi yeniden tetikle, kendi kendine konuş. yok
    başka yapıcak bir şey. her neyse.
    bana yararı olucağını sanmıyorum ama, bir
    kez daha özlem’den bahsetmek istiyorum size, belki hoşunuza gider. onunla nasıl
    tanıştığımızı hatırlamıyorum. o harikulade günlerden geriye de hiç bir şey
    kalmadı zaten.
    şimdilerde yeni yeni tanıdığım bazı
    insanlar bana, “neden sürekli susuyorsun” diyorlar. “neden sürekli
    konuşuyorsunuz” demek istiyorum, ama çıt çıkmıyor. ölüden farkım yok. üstelik
    zombi gibi bile davranamıyorum, beynimi yediriyorum daha çok. çoktan ölmeliydim
    ben de belki, hala yaşıyor olmam, istemdışı çalışan kasların hareketi gibi.
    geçelim. 
    özlem. onunla nasıl tanıştığımızı
    hatırlamıyorum pek. abisi ile beraber, abisinin sevgilisini, seçil’i, evine
    bırakmaya gitmiştik. özlem seçil’in bi alt katında yaşıyordu. karşıyaka. daha
    önce de anlattım. hatırlıyor olmalısınız. özlem tarot baktı bana. ve kahve
    falı. “ee ne görüyorsun” dediğimde o’na, abisi lafa karıştı, “o herkesin falına
    bakar ama kimseye bir şey söylemez, kafadan çatlak olur kendileri”. daha sonra
    özlem, “çok iyi yerlere geliceksin” dedi, “ama bu uzun zaman alıcak.”
    ‘iyi’ anlayışı neydi bilmiyorum, şu anki
    halim ‘iyi’ değildir ona göre herhalde, bence iyi oysa. uzun bir zaman ile, 7
    yıldan fazlasını kast etmiş olmalı üstelik. ve ölüme bu kadar yakın olmayıp, bi
    kaç ay önce canına kast etmeseydi, hala beraber olurduk belki de. bilemiyorum.
    bir anı hatırlıyorum. güzel bir anı. cock
    sparrer. bağıra çağıra. think again. bağıra çağıra bunu söylüyoruz. viski
    sarhoşu ruhlarımız. alsancakta. ve bağıra çağıra. elini belime atmıştı, bana
    tutunuyordu. ben de ona. ruhen ve bedenen. sahile çıktık o halde. herkes bize
    bakıyordu. şarkıyı değiştirdik, “don’t say a word”e geçtik. yine cock sparrer.
    ve yine sarmaş dolaş. ve yine bağrış çağrış. şarap alıp çimlere geçtik, ve ona
    bir uçan balon aldım. o uçan balonu göğe bıraktı. hava karardı ve tüm yıldızlar
    umut satıyordu. o sabah hastaneden çıkarmıştım onu. üçüncü intiharıydı, benimle
    beraber olduğu süre içindeki üçüncü intiharı demek istiyorum. öncesini
    bilmiyorum. bir kadınla beraberken, öncesini önemsemezsiniz. ya da ben öyle
    yaparım. ama bu bir safsatadır. yeniden doğuş safsatası, yoktur öyle bir şey,
    bu, olsa olsa, yeniden ölüm olabilir, yeni bir aşk, yeni bir ölüm. kısmen
    geçmişle bulanık.
    hastaneden çıkarmıştım onu, intihar etmişti
    yine, bu kez bileklerini kesmişti. bankada bir sürü parası vardı, babası her ay
    bir miktar gönderiyordu ama o çekmiyordu hiç. babasından nefret ediyordu. tüm
    erkeklerden nefret ediyordu. benden bile, zaman zaman. bardak, şişe, ütü,
    çatal, kumanda, çakmak, ne bulursa üzerime fırlatıyor, tüm hıncını benden
    alıyordu. ses çıkarmıyordum. tüm öfkesini sindirebilirdim. nedeni buydu belki
    de, giderken, “hayatını mahvediyorum” ile bunu kast etmişti, olabilir.
    emin olmadığınız şeyler üzerinde çok fazla
    düşünmeyin, olasılıklar kafayı yedirtebilir insana. ben dönem dönem yedim. ve
    uyuşturucu, bir acıdan kaçış olarak alındığında pek iyi sonuçlar doğurmaz.. ve her
    neyse işte, hastaneden çıkardım onu, ve hesabı ödedik bir şekilde, baba parası.
    ve yine beş kuruşsuz olarak takı tezgahına yöneldik. bankada 12 milyar
    kalmıştı. cepte ise iki milyon. otobüs. finiş. aptal mıydık? muhtemelen. en
    azından çoğuna göre. ama sizi çöpe atan bir babanın, o çöpe milyarlar dökmesi
    içinizi ısıtmaz. şarap sadece. ya da ot. en keskin haplar. lsd belki. sonra
    eroin. sonrası yok. devam ediyorum. tezgahı açıp birkaç satış yaptık, ve her
    nasılsa, hiç iş yapmayan tezgahta o gün 200 kağıt topladık. sarılmış kolları belki
    nedeni, ya da üzgün yüzler. sol kolu baştan aşağı jilet izi ile kaplıydı özlem’in.
    öncesinde bu yüzden kimse bizden bir şey almıyor galiba diye düşünmüştük, şimdi
    emindik bundan, kollar sargı bezi ile örtününce, satışlar artmıştı bir nebze.
    garip insanlık seçimi. sadece güçlüler daha çok güç kazanır.
    ve gidip viski aldık. ve sigara. ve içmeyi
    sürdürüp şarkılar mırıldandık. ve zaman aktı. hala akıyor. aradan yedi yıl
    geçmiş olmasına rağmen. biraz daha ürkek şimdi. biraz daha dikkatli. her geçen
    gün, biraz daha yalnızlaşarak, ve daha çok yabancı. uzak.
    bir adam, iki gün önce, “bütün paran alkole
    ve sigaraya gidiyor olmalı” demişti, “ailemin faturalarının emdiğinden kalanı”
    demiştim. “eve sen mi bakıyorsun” dedi. “kısmen” dedim, “kira ve elektrik
    hariç, her gidere.”
    “yine de alkolü kesmiyorsun ha?”
    “para biriktirip ne yapacağım?”
    “evlenirsin.”
    haklı olabilirdi bir açıdan, 22 yıl çalışıp
    bir ev almıştı, çalışarak her şeyi satın alabilirdin, ama hep aynı yerde
    çalışman ve yükselmen gerekiyordu. bu adam yükselmişti. benim yaptığım iş ile
    başlamış, yükleme ve boşaltmadan ekip şefliğine, oradan vardiya amirliğine
    terfi etmişti, şimdi ne iş yaptığını bilmiyordum ama boş boş otururken görüyordum
    onu daima, şirketin gizli sahibi bile olabilirdi, böylelerinden her şey beklenir.
    ve kimbilir bir gün belki ben de onun gibi olucaktım. yazararak kazanamayacağımı
    biliyordum, ama çalışarak belki bir ev edinirdim. özlem çalışmadan bir ev ve
    bir araba edinebilirdi. milyarlarla dans eden bir baba. yapmadı ama. birkaç ay
    önce bir gece, aradı ve “kendimi yalnız hissediyorum” dedi, ağlıyordu, ve o
    gece intihar etmiş. bristolde. bristol ağlamaya müsayit bir kent gibi gelmişti
    bana. gri, gri uyuşturucu, gri kadın, mor değil gri. gizli mor belki. asla
    sezinleyemezsin acısını, ve ortalıkta bağırıp çağırmaz acıdan ölüyorum diye,
    ama ölür. gerçekten ölür. siz yine de, var olmayan kötü faktörler üzerine, hüzünlenebilirsiniz,
    ya da silahınızı çekip vurabilirsiniz beni. hareket etmeyeceğim. söz
    veriyorum.. buradayım. bekliyorum. bir sigara. ardından bir sigara daha.
    ölmüyorum ama. ben ölmüyorum. benim dışımda herkes ölüyor, ölmeyenlerse kapıyı
    kitliyor üzerime. kimin haklı olduğunu bilmiyorum, ben değilimdir muhtemelen,
    hiç haklı olmadım, haklandım daha çok, başkalarını aklarken üstelik. kelime
    oyunu yapmıyorum. ve acı tiyatrosu değil bu. acı çekmiyorum çünkü. yeterince çektim.
    aptalı oynuyorum sadece. ve yine de, bu kadar aptallığa rağmen, es keza bile
    ölmüyorum. kendimi görünmeyen gemimizin kaptanı gibi hissediyorum. ya da bir
    kara kutu. her şeyi aynen naklet.
    özlemle abisi sayesinde tanıştım. hastaneden
    çıkarttım o gün onu. tuncay intihar etti. idil’in yeşil ojeleri vardı, yeliz’in
    bir müzik grubu. can ve tuncay aynı kişi. refik asker kaçağı. tüm
    karakterlerimi saymaya devam edebilirim, hep aynı kişilerden bahsediyor olmam…
    uçağıma binen insanların, sanki gizli bir filtreren geçiş yaparak, seçilerek
    gelmiş olmaları… benzer öğeler. benzer gizemler. benzer olaylar. ve adam
    intihar eder. uyuşturucu. bir kara kutu gibiyim evet. ve ölmeyeceğim. bu konuda
    üzgün olduğumu itiraf etmeliyim. ama benim seçimim değil. tanrının seçimi
    olduğunu da sanmıyorum. tanrı mı? eski bir özdeyiş vardır; “sırat köprüsünden
    geçene kadar ayıya dayı diyenler cennete giderler.” eski bir özdeyiş falan
    değil, ben uydurdum. ama ben uymuyorum. ve farkındayım o çok güzel edebiyatınıza
    bir sivrisinek gibi bulaştığımın. özür dilerim. ama beni kaale almadan da
    yaşayabilirsiniz, ve eminim böylesi, her iki taraf için de daha iyi olur.
    özlem içinde daha iyi olurdu, eğer kollarındaki
    kesikler yüzünden hiçbir işe alınmamış olmasaydı. ya da babası tarafından türlü
    işkenceler. bu tip şeyler. hesabınıza her ay bir milyar yatsaydı, takı tezgahı
    açıp, para kazanmaya çalışır mıydınız? ya da intihar? bilemiyorum. o böyle yaptı.
    ve böyle yaptığı için de, cehenneme gitmiştir. bilirsiniz, cehennem, intihar,
    ıvır zıvır. biz böyleydik işte, dümdüz, ayılarla savaşıyor ve toprağa dönüşüyorduk.
    ateş et bana tanrım.
    şimdi, izninizle, işe gideceğim. bu arada,
    bir daha asla, hiç kimseyle, bağıra çağıra “think again”i söyleyemeyeceğim,
    biliyorum, evet, ama önemi yok. birşeyler yaşandı, bir şeyler kaldı, bir şeyler
    kalmaya devam ediyor, ama hiç bir şey yaşanmıyor artık.
    sahte, dolaysız, ve alaycı acılarla kapınız
    çalınırsa, evden kaçın, ben öyle yapıyorum.
    ve “lütfen lütfen lüften” dedi adam,
    “benden uzak dur”, durmadılar ama. onun da ağzına sıçtılar. kim olduğunu boş
    verin ve devam edin, her ne yapıyorsanız. ben burada, harflerden resim yapmayı
    sürdüreceğim. okumak zorunda değilsiniz, sessiz olun yeter. ama önce işe
    gitmeliyim..
    17.temmuz.2008

  • ondörtbuçuk..

    ondörtbuçuk..
    işteyim. oturuyorum.
    ofisin bahçesinde. sigara içmemize izin verilen tek bölgede. çay-sigara. yeni
    giriş yaptım. benimle birlikte yeni giriş yapanlarla beraber dinleniyorum. son
    cümleme anti-girdap timi’nin laf sokucağını sezinliyorum; birlikte-beraber..
    farkındayım, ve çenenizi kapayın! (ve’den önce virgül kullanılmaz). işteyim.
    evet bir işim var. öğlen oniki gece bir vardiyası. yeni giriş yaptım ve saat
    henüz oniki on beş. birkaç vardiya var, gece bir sabah dokuz gibi. sabah sekiz
    buçuk akşam altıbuçuk gibi. sabah sekiz buçuk akşam sekiz buçuk. öğlen oniki
    gece onbir. öğlen oniki gece bir. öğlen üç gece bir. akşamüstü beş, gece bir.
    akşamüstü beş, sabah beş. böylece devam ediyor. her gün değişik bir saatte iş
    başı yapıyorum. havaalanı, yükleme boşaltma. aradabirde, adam eksik olduğunda,
    uçak temizliği. ücret asgari. bir gün tatil. servis. yemek. fena sayılmaz.
    kötünün iyisi. seçimler. birkaç kötü seçenek. saatime bakıyorum. 12 saat 45
    dakika kaldı çıkışa. güzel. ekip şefim beni çağırıyor, “uçak geliyor hadi
    iniyoruz”. her gün değişiyor ekip şefim. yeniyim henüz, bu yüzden, deneniyorum,
    hergün başka bir grup. bir süre sonra bir ekibe verilicem. şimdilik takviye
    gücüm. eksik tamamlama elemanı. benim gibi yeni giren sekiz kişi ile beraber.
    aslında yirmi kişiydik, ilk başta. ve 11 kişi işi ağır bulup bıraktı. ya böyle
    bir lükse sahiplerdi, yada henüz pek fazla iş deneyimi edinmemişlerdi. bedenen
    ağır olmayan iş, zihnini düzerdi. yada maaşı aksardı. sigortası olmazdı. yada
    servisi. yemeği. yada akıl sağlığı yerinde olmayan bir patron seni aptallıkla
    suçlardı. olabilir. dokuz kişi kalmıştık dediğim gibi ve o dokuzunun çoğuda
    bırakıcaktı işi. şimdilik devam ediyorlardı. seçim şanşım yoktu, devam etmek
    dışında. on ay sözleşme. on aylığına, stres değişikliği. iş arama stresinden
    çalışma stresine terfi. 10 ay, kadrolu olamazsam eğer.  “uçak geliyor hadi iniyoruz” dedi ekip şefim.
    atladık apron aracına. aşağı indik. henüz frekanstaydı uçak. bekliyorduk.
    eldivenleri giy. kulaklıkları tak. dubaları hazır et. bekle. kanatların altına,
    motorun önüne. buruna ve kıçına birer duba koyarsın uçak inince. birde ön ve
    arka tekerlere takoz. yolcular iner. beklersin. sonra uçak ambarının kapağını
    açar, konvör’i yanaştırır, ve uçak ambarına girersin. eğilerek girmek zorundasındır,
    çünkü bir metre yüksekliğindedir ambar. bazıları daha alçak. ve belin ağır her
    mesai sonrası. 20 kilodan fazlası yasak olduğu halde bazıları elli kilo çıkar
    bagajların. fırlatırsın kapıya doğru. kapıda bir eleman bekler ve o da konvör’e
    fırlatır. bagaj kayan banttan aşağı iner, ve aşağıda bir elemanda arabaya
    dizer. araba dolunca traktör gelir alır arabayı. bir boş araba çekilir ve
    işleme devam edilir. ağzına kadar dolu uçaklar. dış hat. gurbetçiler.
    turistler. gezginler. beklersin. boş araba yanaşır. başlarsın fırlatmaya
    tekrardan bagajları. aynı işlem. bagaj azaldıkça daha hızlı fırlatman gerekir,
    çünkü kapıdan uzaklaşır ambarın gerisine dolu kayarsın. biter bagajlar. arka
    ambarınki biter. ön ambara geçersin. önce arka ambar boşaltılır, sonra ön. ve
    sonra ön ambar yüklenir, en son olarakta arka ambar. dubalar kaldırılır.
    takozlar kaldırılır. ve gelen bir uçak yoksa merkeze çıkarsın. genellikle
    peşpeşe gelir uçaklar, anlaşmalı gibi. yarım saat durulur sonra ortalık, gider
    bi sigara içersin. iş bu, başvurmak isteyenler, form talebinde bulunabilirler.
    eğlenceli değil biliyorum, ama devam etmek zorundayız, işede, öyküyede.. siz
    her ikisinide yarıda kesip gidebilirsiniz, bir aşkıda hatta. herşeyi yarıda
    kesip gidebilirsiniz. pekala, pekala. ses kontrol bir iki.
    uçak boşaldı.
    ardından iki uçak daha geldi. biri rus. diğeri sunex. uçağın içine saklanıp
    amsterdama kaçmayı düşünüyorum. sunex. hollandaya gidiyor. bagajları yükledim,
    saat iki, öğlen, güneş, sıcak, ağzına kadar dolan ambarda oturmuş bekliyorum. tek
    başıma. ekstradan gelicek iki bagaj var, onlar gelince ambara atıcak, kapağı
    kapatıp diğer uçağa geçicem. dördüncü uçak henüz frekansta. ve son bagajlar
    gelince ambarı üzerime kapatıp kapatamayacağımı düşünüyorum, kapatamam, içerden
    kapatamam. uçak motorlarının –çalışırken- önüne yada arkasına geçmeyi
    düşünüyorum, farklı bir intihar metodu. bunuda yapamam. hepimiz özgürüz. aman
    ne hoş..
    dördüncü uçak
    frekansta. bekliyoruz. çalıkların içine girip yasak bölgede bir sigara
    yakıyorum. yakalanırsam beş bin 62 ytl ceza yerim. 62 ytl bana, beş bin
    çalıştığım şirkete. şirket seni o ceza bitene kadar bedava çalıştırabilir, yada
    işten atılırsın, işi bırakırsın, kötü bir konuda daima seçim şanşın çoktur,
    ölüme giden bir çok farklı yol. altmışikiden tavşan bile olabilirsin, cezayı
    yersen. uçak geliyor. sigarayı atıyor ve ambara koşuyorsun. sonra beşinci uçak.
    ve nihayet uçaklar sonlanıyor kısa bir süreliğine. merkeze çıkıyor, bir çay
    içiyor, biraz muhabbet ediyorsun. saat üçbuçuk.10 buçuk saat kaldı. “nerde
    oturuyorsun sen” diye soruyor bir tip, yeni bir eleman olduğum için. tanışma ve
    tanıma sekansındaki aptalca sorular. sekans ne demek?
    “buca heykel abi”.
    “evlimisin”
    “hayır bekar”
    “yaş kaç?”
    “27”
    “ne mezunusun sen?”
    “üniversite terk”
    “hadi ya, niye
    bıraktınki?”..
    böylece sürüp
    gidiyor, sıkıcı, oldukça. bölümü sevmiyordum bıraktım, dört sene sınıfta
    kalınca kaydım silindi, attılar.  gayet
    açık, ama anlamıyor. konuşmayı sürdürüyor adam, bende dinliyor gibi yapıyorum.
    uçaklar geliyor. uçaklar gidiyor. vardiyalar geliyor vardiyalar gidiyor.
    saatler sonra saatime bakıyorum, akşam sekiz buçuk. kaç saat kaldı?
    hesaplamıyorum artık. uçağa giriyoruz. yb bitince, (yb: yükleme/boşaltma),
    temizliğe geçiyorum, henüz yolcular inmediği için temizlik elemanları bekliyor
    aşağıda. sonra uçağa çıkıyoruz. romen uçağı. blueair. ve hemen girişte kapıda,
    mini etekli bir hatun, ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarını koltuğa uzatmış, çay
    içiyor. türkiyeye geldiğinin farkında olmayabilir, yada röntgenlenmek hoşuna
    gidiyordur. yada başka bir şey. bilmiyorum, ama hiç bozmuyor istifini, çayını
    içiyor, ben ön tarafa gidip firstclass’dan masaları silmeye başlıyorum.
    elemanlar arka taraftan ayrılamıyor. ve bu muhabbet geceyarısına kadar sürüyor.
    “ne biçim hatundu ya”. “off taş gibiydi.” ıvır zıvır. erkeklerin kendi
    aralarında, kadınlar hakkında yaptığı muhabbet. kadınların kendi aralarında,
    erkekler hakkında yaptığı muhabbet. arada hiç bi fark yok. dostum tezer hiç’le
    aynı fikirdeyim. önce o yazdı, sonrada ben. birbirimizden kopya çekmiş
    olabiliriz. kopya çekmek. başına gelenlerden kopya çekerek kurgulamak. kolay
    bir yazım tarzı. söz sanatı yok. akış yok. edebiyat yok. itiraz etmiyorum.
    romen bir diğer hostes bana bişiler diyor, ingilizce, anlamıyorum, operasyon
    şefim tercüme ediyor, “işiniz ne zaman biter”. “yarım saat” diyorum. pekala.
    işimiz bitiyor, uçaktan iniyor, bir diğer uçağa geçiyoruz. 15 oldu galiba. uçak
    sayısı. on beş. saat oniki. gece. bir saat kaldı. oniki kırkbeşte uçak
    var.  sunex telsize anons yapıyor. “tüm
    fiyat listeleri, dergileri değiştirin bu uçakta, birde battaniyeleri ve yastık
    kılıfları.”. ölüm ilanımız oluyor bu anons. merkezle görüşüyor ekip şefimiz,
    “biz birde çıkıyoruz, başka bir ekip girebilirmi bu uçağa?”. başka bir ekip
    yok. adam yok.
    normalde,
    tuvaletleri sildiğin bezle, mutfak yada başka bir kısmı silmezsin. yada
    tuvaletin zeminini temizlediğin paspasla, diğer alanlara paspas çekmezsin. ama
    kim takıyorki bunu? yada kim denetliyor? bir daha uçağa binmenizi engelleyecek
    onlarca şey sayabilirim. bir daha lokantaya girmenizi engelleyecek şeyleri
    saymıştı palahniuk. bir şey değişmedi. bir şey değişmeyecek. radyasyonlu
    çayları içmeye devam ettiğimiz gibi, yada her seçim zamanı yeni bir dangalağa
    oy verdiğimiz gibi, ne kadar farkında olursan ol kötü gidişatın, yada pislik
    dolu olan mekanların, devam edersin her ne yapıyorsan. içine tükürülmüş
    çorbaları içer, seni kanser edicek gıdaları tüketir, yada üstünkörü temizlenmiş
    yerlerde yolculuk edersin. görmüyorsan sorun yok. temiz görünüyor. bana deli
    gibi aşık. biri küresel ısınmamı dedi? es geçelim.
    saat iki buçuk
    oluyor, gece iki buçuk, anca çıkabiliyoruz son uçaktan. gecikme yiyoruz. mesai
    olmuyor bu. sonraki aylar daha az çalışır ve telafi edersin. böyle deniyor.
    böyle yürüyor işler. şikayetçi değiliz hiç birimiz, kötünün iyisi. eve giriyorsun.
    14buçuk saat mesai. saat üç otuzbeş. evdesin. bira. bir bira daha. sonra bir
    bira daha. yedi bira daha. tüm günü unutuyor, sızıyor, ertesi gün yeni baştan
    başlıyorsun. bu kezde başka bir adam, “dişlerini fırçalasana” diyor, “eski
    sevgilim doktordu” diyorum, “o birşeyler önerdi, onu kullanıyorum”.
    kullanmıyorum halbuki ama çenesini kapasın istiyorum.
    “hadi ya
    doktormu?”diyor
    “hıhım” diyorum.
    “çok kötü görünüyor
    dişlerin” diyor,
    “hıhım”
    “çok sigara
    içiyorsun sen” diyor.  “azalt bence biraz
    abim”.
    “boşver” diyorum.
    aman ne iyi. tüm dünya seni düşünüyor. sonra, sonra, sonra, bir düşünelim,
    evet, galiba bu kadar, şimdi sözü anti-girdap timine bırakıyorum, nadide
    yorumları için.. beni eğlendirin. 
    16temmuz2008

  • tuncay ve zack ikilemi

    tuncay ve zack
    ikilemi
    bir
    barda oturuyorlardı. dünyanın kendi dehasına hamile kaldığını sanan
    kahramanımız ve o’nun tanrısal bir güce sahip olduğunu zanneden güzel bir
    hatun. bardaydılar evet, oturuyorlardı, ne kadar zamandır oturduklarını bilmiyorum,
    oturuyorlardı, bardaydılar, ve hatun, herife, “mutlu musun peki şimdi?” diye
    sordu, bu konuya nerden geldiklerini de bilemiyoruz, “mutlu musun şimdi?”
    “mutlu
    ya da mutsuz değilim, umursamıyorum” dedi herif. palavra sıkıyordu. büyük bir
    sahtekardı ve ruhu birkaç yerden şişlenmişti. sadece sevişmek istiyordu o
    hatunla, öyle demişti kendi kendisine, birkaç saat önceydi bu.
    hatunla
    buluştu, ilk kez görüyordu hatunu, ilk kez görüşüyorlardı, ve sırf et görüyordu
    kahramanımız hatuna bakınca, duygu yok, acı yok, sadece seks. herifin adı
    can’dı. hatunun adı elif. elif, can’ın ufak birkaç dergide yayınlanan
    şiirlerini okumuş ve iletişim kurmuştu. “merhaba, ben büyük bir hayranınızım…”
    ıvır zıvır. bu tarz birkaç mail alıyordu can, yayınladığı her şiirinden sonra,
    o kadar da iyi yazıyor sayılmazdı aslında, sadece farklı yazıyordu hepsi bu.
    bir
    tarzı vardı, bir tarz edinmişti kendisine, ve diğer yazarların söylediği şeylerin
    birebir aynısını söylese de, tarz farkı, ya da bir tarza sahip oluşu, onu
    ayakta tutuyordu. ve sıkılmıştı. her türlü ilişkiden sıkılmıştı, iş
    ilişkilerinden, aşk ilişkilerinden, aile ilişkilerinden… sonunda herkese rest
    çekmiş, boktan bir işe girip, ufak bir ev kiralamıştı. samimi olarak ve uzun
    süredir görüştüğü çok az insan vardı. arada bir de “seninle tanışmak istiyorum”
    diyen hatunları evine götürüyordu. böyle sürüyordu hayatı. otuzuna gelmişti. ya
    da otuz beş. o civarlarda bir yerde. yirmi bir yaşında bir dostu vardı can’ın.
    adı mehmet. oda şair sayılabilirdi, ama henüz yolun başındaydı, fanzin basıp
    eşe dosta okuttuğu birkaç zırva dışında yayınlanmayı başaramamıştı ve
    hayatın  “öğrenme” aşamasındaydı.
    bir yazarın kalıcı bir tarz oluşturabilmesi
    için birkaç safhadan geçmesi gerekiyordu, sonrasında yerleşen ve kalıplaşan
    fikirlerle, keskin, sert ve düz bir tarz oluşturabilirdin. bu önemliydi. her
    kitabında farklı bir şeyden söz edebilirsin, ama hemen hemen hepsinde yeşil,
    yeşil olmalıydı, kırmızı ise kırmızı. kesin ve net doğrular. kişisel ve değişmeyen
    bir bakış açısı. yerine oturmuş. sarsılmaz. saf ve katışıksız. ve doğal bir
    süs. yalan aroma. kısaca, gerçeğin doğasına uygun ama yalan bir doğası olan.
    gerçekçi kurgu. inanması kolay. bilimkurgu bile olsa yazdığın.
    bunları anlatmıştı can, mehmet’e, ve devam
    ediyordu ders vermeye, ders verir bir yanı yoktu aslında ama mehmet’i çok
    etkiliyordu anlattıkları, kimi zaman söylediklerinin yanlış olduğunu düşünse
    de.
    “aşkı siktir et” diyordu can, “kadınları
    siktir et, erkekleri siktir et, aileni siktir et, babanı öldür, kardeşlerini
    öldür, iyi bir yazar olmak istiyorsan sadece kendin için yaşamalısın. bir çok
    kitap okumak iyi bir yazar yapmaz seni, bir çok şey yaşarsan eğer, ki o zaman
    bile, belki… büyük acılar besleyecektir yazını. ama eninde sonunda şunu
    öğrenmen gerekiyor, acı sonsuzdur, dibi yoktur acının ve siktir ettiğin sürece
    yaşarsın. başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmektense, sikini
    ellerinin arasına alıp boşal. tercih senin. ama yaz evlat, düşünme. yazabildiğin
    kadar yaz. sen de bu gücü görüyorum. ama henüz erken bir dönemdesin. kalıcı
    acılar edinmedin henüz, o yüzden kesin yargıların da oluşmadı. her acıdan
    sonra, iyileştirici merhemler arıyorsun, ve bir süre daha aramaya devam edeceksin.
    ama bir gün, acıyı kabullenip sessizce ağlamaya başladığın zaman, ve hiçbir
    kurtuluşa inanmadığında, dalından koparılmış olacaksın, henüz erken. iyi bir
    tekme, yüksek bir kazık, aşk tuzağı, bir dostun hilesi, otoriteden yenilen bir
    yumdruk. ölüm. red edilmeler. terk edilişler. edilgenlik. kendine zaman tanı.
    ve unutma, kesin yargılar edinmelisin, sert ve tavizsiz. ”
    “ama
    hiçbir şeyin doğruluğundan emin olamıyorum”
    “bundan
    emin misin peki?”
    “anlamadım
    abi?”
    “hiçbir
    şeyden emin olamıyorum diyorsun, bundan eminsin ama değil mi?”
    “evet,
    eminim.”
    “gördüğün
    gibi. bunu yaz o zaman. ben de hiçbir şeyin doğruluğundan emin değilim, hiçbir
    şeye inanmıyorum, sadece, doğru olan buymuş gibi yapıyorum, seçmek
    zorundasındır. doğru diye bir şey yoktur. hangi yalanı daha ustaca söyleyebilirsen,
    onu seç, ve oyununu oyna. tüm kadınlar üzerine atlayacaktır. kadınlar büyük
    oyuncuları seçer, acısını göstermeyen oyuncuları. iyi örülmüş bir yalana
    inanmak, çoğu zaman gerçek bir acıdan inlemeye yeğlenir. kendini kandır,
    herkesi kandır. ve tuzaklara dikkat et.”.
    “ama
    kadınlar benim umurumda değil, ben sadece yazmak istiyorum.”
    “geçen
    gece o yüzden mi ağlayıp sızlıyordun?”
    “aşıktım
    ona”
    “kadınlar
    umurunda evlat. kadınlar için yazmıyor olabilirsin, ama kadınlar umurunda. bir
    gün kadınlar umurunda olmadığında, sadece seks görmeye başlayacaksın, en ufak
    bir aşk belirtisi olmayacak. o zaman kadınları umursamıyorum diyebilirsin. ”
    “bu
    konuda tartışmak istemiyorum seninle abi, ben duygusal bir ilişki istiyorum.”
    “sen
    sadece acı çekmek istiyorsun, ‘yeni acılar edinme limiti’ni doldurmadın henüz.
    tahammül sınırını aştığında, kalıcı birkaç acı edinir, ve onlarla sızlanır
    durursun sonsuza dek, aşık olmazsın, aşık olmuşsundur, ve acı çekiyorsundur,
    yüz yıl acı çekeceksindir, iki yüz yıl, üç yüz yıl. yaşadığın sürece. ve yeni
    acı yerine yeni delik edinirsin, hepsi bu. şu hatun fena parça değil öyle değil
    mi?”
    “gözleri
    güzel.”
    “sikmişim
    gözlerini, göğüsleri güzel.”
    böylece
    sürüp gitti, bir saat kadar. daha sonra mehmet evine gitti. cem barda kaldı ve
    içmeyi sürdürdü. pardon, cem değil, can’dı kahramanın adı. karıştırdım.
    barda.
    can içmeye devam ederken telefon çaldı. dün, e-posta gelmişti, “merhaba ben bir
    okuyucunuzum, adım elif, sizinle tanışmak istiyordum, bende yazıyorum, size
    gösterip tavsiyelerinizi dinlemek isterim.”
    ve
    can telefonunu verdi. elif aradı. ve bara geldi. konuştular bi süre. eski
    aşklarını anlattı can. nasıl acı çektiğini. nasıl terk edildiğini. yeni bir
    aşka tahammül edemeyeceğini, inancını yitirdiğini, ama yine de bir açık kapı
    olduğunu, ama hiçbir hatun, yatak odasını es geçmediği için aşık olmadığını.
    kadınlara düşkün değilim dedi, kadınlar bana düşkün, akış bu yönde. ben
    istemiyorum. istediklerini yapıyorum.
    tüm
    bunları yataktaki münasebetlerinden sonra anlattı can, elif’e. barda içmişler,
    sonrada eve geçmişlerdi. can’ın evine. yatakta birkaç falso. biraz alkol.
    muhabbet. ölü aşk kuşu. gece. sabah. işe gitti can daha sonra, bir şirketin ambarında
    çalışıyordu. oniki saat. koliler. yükleme boşaltma. canı çıkıyordu gerçekten.
    ve sigortası yoktu. ve maaşı azdı. ama şikayet etmiyordu. yorgun argın eve
    gelip, birkaç bira sonra sızıyor ve ertesi gün işine devam ediyordu. altı gün
    ölüm – bir gün hayat. iyi yazıyordu ama beş para etmezdi şiirleri. iyiydi,
    hepsi bu. beş para etmezdi belki ama beş bin hatun ediyordu ve o bunu önemsemiyordu.  bu kadar. standart bir yaşam. düz. sakin.
    keşfedilmeyecekti. hayatının sonuna kadar keşfedilmeyecekti. ve bunu bile
    önemsemiyordu. anlaşılıp anlaşılmamak hikâyeydi. kendi dehasının farkındaydı
    sadece, hepsi bu.. açıklama yapmak zorunda hissetmiyordu kendini hiçbir konuda,
    yaşıyordu sadece, bildiği gibi yaşıyordu, kimsenin bir şey bilmediğini de
    biliyordu.
    akşam
    elif aradı ve tekrar görüşmek istedi, “işim var” dedi ona, daha sonra belki, “yazılarımı
    okudun mu” dedi hatun, “okuyacağım” dedi tuncay, pardon can. “daha sonra belki”,
    okumucaktı, geçiştiriyordu, herkesi geçiştiriyordu, geçiştiriliyordu da aynı zamanda.
    bir çok yayınevi, bir çok dergi, cevap yok. önemsemiyordu artık, teslim
    olmuştu, arada sırada bazı arkadaşları alır ve onun adına gönderirdi dergilere,
    yazdıklarının yüzde biri yayınlanmıştı sağda solda, geri kalanlar ölü, çöp
    yığını, soba tutuşturmak için harcanmış, yırtılıp atılmış, orda burda
    unutulmuş…
    bu
    şekilde sürdü, kaç yıl sürdüğünü bilmiyorum, devam edip etmediğini de. asıl
    yazan o’ydu, biz kopyalarıydık sadece. ve sonra rotherdam’da, bir küvette,
    bileklerini kesti. aynen filmlerdeki gibi. tik-tak. tamam. geriye kalan hiç bir
    şey yok, birkaç kişinin zihninde duran film şeritleri dışında, hiç bir şey yok.
    2003 yılında, otuz ikisinde, dünyadan kürtaj edilmiş bir dahiydi. daha
    fazlasını bilmiyorum..
    13.temmuz.2008

  • ingiliz hostesler ve türk erkekleri

    “boşa
    uğraşıyorsun” diye fısıldıyor kulağıma
    “hiçbir
    şey değişmeyecek”
    “bir
    şeyleri değiştirmeye çalışmıyorum” diye çığlık atıyorum
    ama
    kimse duymuyor
    ve
    devam ediyor kulağıma fısıldamaya
    “hiçbir
    şey değişmeyecek”
    “değişiyor”
    diye çığlık atıyorum
    “ben
    değiştirmeye çalışmıyorum
    bilakis
    stabil kalmasını istiyorum
    her
    şeyin
    herkesin
    boşluğa
    akmasını
    en
    doğal hali ile
    yok
    olmasını ya da
    patlayıp
    dağılmasını
    harikulade
    hiçlik
    ama
    değişiyor
    zigzag
    çiziyor
    ortama
    uyum sağlıyor herkes
    hızlandırılmış
    evrim
    insan
    ruhunda alev aldı”
    ses
    devam ediyor
    “boşuna
    uğraşıyorsun, boşuna”
    uçağa
    girdik
    temizlemek
    için
    ingilizler
    fırst choice
    her
    neyse
    temizlik
    ekibindeydim
    8
    kişi
    8
    erkek
    hostesler
    ingiliz
    güzeller
    ve
    pek türkçe bilmiyorlar
    uçak
    alabildiğine batık
    ve
    zamanımız az
    buraya
    kadar tamam mı?
    devam
    ediyorum
    hostesler
    gülüp şakalaşıyordu kendi aralarında
    kendi
    dillerinde
    kendi
    kültürlerince
    biz
    ingilizce bilmiyorduk
    hiç
    birimiz ingilizce bilmiyorduk
    ve
    onlar belki de
    bizim
    hakkımızda konuşuyorlardı
    olabilir
    türk
    erkekleri
    sürekli
    bakıp duruyorlardı bize
    biz
    de onlara
    mini
    etek
    ve
    azmış durumda olan
    sekiz
    erkek
    her
    neyse
    sonra
    işim bitti
    masaları
    ve koltukları siliyordum ben
    görev
    dağılımı yapılmıştı
    kimi
    kemerleri düzeltiyor
    kimi
    çöpleri topluyor
    kimi
    yastıkları düzenliyor
    falan
    filan
    benim
    işim bitti
    kapıdan
    çıkıyordum
    üç
    hostes kapı ağzında oturmuş
    vızır
    vızır konuşuyorlardı
    pardon
    daha önce
    içlerinden
    biri
    yanımdaki
    arkadaşıma
    bir
    prezervatif vermişti
    bazen
    kola, poğaça, kek veriyorlardı
    evet
    ama
    bu kez bir prezervatif vermişti ingiliz hostes
    yerde
    mi bulmuştu bilemiyorum
    “al
    sonra kullanırsın” demişti arkadaşıma
    bölük
    pörçük bir ingilizce bilen arkadaşa
    arkadaşım
    da ona
    “onlar
    bana küçük geliyor” dedi
    kahkahalara
    boğuldu hostes
    sonra
    gidip arkadaşlarının yanına
    onların
    da kahkaha atmasını sağladı
    böyleydi
    bu işler
    dünya
    seksin üzerine dönüyordu
    aşk
    safsataydı
    aşkın
    ortak bir dile ihtiyacı vardı
    konuşmaya
    tanımaya
    tanıdığını
    sanmaya
    aldanmaya
    aldatmaya
    aldatılmaya
    paylaşmaya
    paylaşılamamaya
    tüm
    bu zırvalar için aşk gerekiyordu
    aşkın
    dili vardı
    seks
    dilsiz ve sağırdı
    dünyanın
    her yerinde
    böyleydi
    bu işler
    ve
    sonra işim bitti ve
    kapıdan
    çıkarken hostesin tekine baktım
    gerçekten
    baktım
    geçip
    gidene kadar
    sakallarımı
    kesmeyi unutmuştum
    ve
    “nasılda yalarım seni” diye geçirdi hostes içinden
    gözlerine
    baktım derinlemesine
    ve
    geçip gittim
    gülümsedi
    indim
    aşağı
    umurumda
    bile değildi
    en
    aşağı indim
    temizlik
    aracının yanına
    bekledim
    bir
    türlü inmedi diğer elemanlar
    işleri
    şimdiye bitmiş olmalıydı
    bitmiyordu
    ağırdan
    alıyorlar
    hostesleri
    kesiyorlardı
    fırsat
    olsa
    7’ye
    5 yaparlardı, eminim
    gangbang
    usulü
    herkes
    herkesi arzuluyordu
    ve
    aşk sadece
    sikişi
    kolaylaştırıyordu
    her
    türden sikişi
    fiziki
    ve ruhi
    düzenli
    seks
    düzenli
    acı
    düzenli
    yalan
    ve
    bekledim aşağıda
    kapıya
    çıktı elemanlar
    ve
    yolcular binmeye başlayana kadar aşağı inemediler
    erkeklerden
    nefret ediyordum
    kadınlardan
    nefret ediyordum
    bu
    gidişle
    bir
    uzaylı ile evlenecek
    ve
    karadeliğe gömülecektim
    kıyak
    olurdu
    boyut
    değiştirmek
    hiçliğe
    doğru
    emin
    adımlarla
    ama
    olmuyordu
    haklıydı
    ses fısıldamakta
    hiç
    bir şey değişmiyordu
    sadece
    zigzag çiziyordu
    kıvrılıyor
    dolanıyor
    bulunduğu
    kabın şeklini alıyor
    ve
    yaşamını sürdürüyordu insanlar
    sıvı
    insanlar vardı
    bulunduğu
    kabın şeklini alan insanlar
    birde
    gaz halindekiler vardı
    her
    yere yayılıp büyüyen
    sömüren
    sindiren
    benzeştiren
    yapışan
    eriten
    ben
    katıydım
    donuktum
    soğuk
    bir buz kütlesiydim ve
    sıvı
    yada gaz haline geçemeyecek
    şekil
    değiştiremeyecek
    kaçamayacak
    ya da ölemeyecek kadar
    sıkışıp
    kalmıştım bir köşede
    fark
    edilmiyordum belki ama
    çırpınmıyordum
    da
    her
    nasılsa işte
    geldiği
    gibi giden
    odun
    gibi
    ve
    sonra
    dediğim
    gibi
    uçaktan
    aşağı indi elemanlar
    yeniydim
    işte
    ve
    hiçbirini tanımıyordum
    onlar
    da beni tanımıyordu tabii
    içlerinden
    biri “seni sevmedim” dedi
    “içtenliğin
    için teşekkür ederim” dedim ona
    “ben
    seni sevdim”
    sorun
    yoktu
    rol
    kesmemişti en azından
    samimiydi
    kaldı
    öyle
    durdu
    ve
    “bir
    ibne ya da ispiyoncu olduğunu düşünmüştüm” dedi
    “uçaktan
    aşağı hemen indiğin için”
    “her
    ikisi de değilim” dedim
    “ama
    homofobik de değilim”
    “o
    ne demek” dedi adam
    “kökten
    sünnet edilmiş demek” diye yalan söyledim
    ya
    da doğruydu bu
    bilemiyorum
    oradaydım
    sonuç olarak
    çalışıyordum
    ve
    mesainin bitmesine
    12
    uçak
    4
    saat vardı
    ve
    artık temizlik değil
    yükleme
    ve boşaltma yapacaktım
    12’sinden
    ilk’i alana indi
    yine
    bir ingiliz,
    thomas
    cook
    238
    yolcu
    manchester
    eldivenlerimi
    taktım ve
    uçak
    ambarına daldım
    ha
    bu arada
    mesai
    bitimi eve gidince
    hiçbirimiz
    ingiliz hostesleri düşleyemedik
    aletimiz
    kalkmadı
    yorgun
    bir şekilde yatağa girip
    uyuduk
    ve bu yüzden evli olanlarımızı
    eşleri
    anlayışla karşılamadı
    ben
    biraz bira-votka takılıp
    bunları
    yazdım
    ispiyoncuydum
    evet
    haklıydın
    moruk

    4
    temmuz 2008