Yazar: girdap

  • zebelliyat no33 için duyuru

    zebelliyat isimli yayınımızın 33. sayısı için içeriklerinizi, girdap@riseup.net adresine gönderebilirsiniz. son derece eBedi ve bir o kadar formatımıza uyan şeyin ne olduğunu biliyorsunuz. ha bilmiyorsanız, 2000 yılından beri (gayet özverili ve bol datalı) var olan ve bugüne kadar eksi dört ve artı 31+1 special ile 36 sayı çıkıp birİnci gününü tamamlayan yayını ve dolayısıyla sokakedebiyati nokta net adlı sanal olmayan oluşumu araştırın archivenoktaorg ekşi ördek browser bookmarks hafıza eş dost sokak işporta şarapçı dayıdan falan şu bu ne bileyim ben. ikİnci günümüzde de, hala asla kinci olmayan ruhumuzla, (ancak kapılarını da sadece içerik bazında bazı kendi öncelikleri değişenlere -eskiyenlere ya da kaybolanlara değil- kapayan) içerikleri yayın formatımıza uyan öykü şiir yazı harf ses his bağırsak kalp mide gibi eserlere esenlere rüzgarlara boralara aysulara figenlere ismaillere eminelere falan filan her türlü isme ve isimsizlere, uydurulmuş nicknamelere veya anonimlere açık.. (genel duyuru bu, çıkar yılda bidane zebelliyat)

    konuştuğum dili anlamıyorsanız tdk ile aranızı açıp bir ZEMT’çe öğrenin 😉 ben ne anlatıp neyi ifade edebildiğimden ya da edemediğimden eminim..)

    1996-2056 by UnPz crew

  • ayın kızı

    şimdi sen
    nerde olduğunu bilmediğim bir boşlukta
    durmaktasın

    nerde olduğunu bilmediğim değilsin sen
    sen daima kulaklığımdan benimle
    konuşan bir gerçek
    realitik sanrılarımdan öte
    en yakın dostum kadar varsın
    günümde ve gecede

    hangi yıldız bize göz kırpıyor aynı anda
    bize derken tüm insanlığa
    ve daima bahsettiğin gibi hangi yolu gösteriyor
    yıldızlar bize daima
    düşünüp dururken zamanlar boyu bunu
    hayatlar boyu
    hayatların içinden geçtim
    kimse geçmese de benim içimden
    o derece derine inme cesareti gösteremese de kimse
    boşluğuma bakıp düşmekten korkup kaçıp giderek
    koşarak
    kaçarken daima
    kendi inlerine
    sen daima sol cebimde taşıdığım çakmak
    gölgelerden kaçtığım mağaram

    geçmişi yakmama engel olan ateştin her koşulda
    geleceği yanlış başıma inşa etme olasılığım yüksek olsa da
    ilk tuğlayı atan
    ilk harcı karan
    yol gösteren öğreten dindiren
    dinlendiren
    dillendiren
    kalbimin üzerindeki görünmeyen atar damardın
    düşersen kanarım

    yıllar akıp geçti
    akıp geçti ve kulaklığımdan beynime
    nüfuz eden varlığın
    beynimden gözlerime akarak
    ne kadar yok olmaksak da fizik alemde yan yana
    zihnimden gözlerime akarak
    en güçlü hayaletim oluverdin bir anda

    üstelik
    üstelik gerçek dünyada da karşılığı olan
    yani aslında kurgu karakter olmayan bir hayalet

    kaçmak için değildi asla sana sığınışım
    sesine müziğine duruşuna varlığına sana
    bu derece aşık olan benin
    tüm dünyanın azameti ile üzerime her gelişinde
    çaresizlik içinde devrimci düşlere dalıp
    gerçeğe aks ettirebilmek içindi değişim fırtınasını
    sana tekrar tekrar dönüşüm kulaklıktan
    dışarıya kulağımı kapatıp

    gebe bırakmak için geçmişin kadim mirasına şu anı
    atalarımızın öğretilerini çocuklara aktarabilmek ve
    birer tohum ekebilmek için güneşin sekiz dakika öncesine
    zaman makinemdin benim
    benim bilmediğim anlamadığım bir dilde krokisini çizen
    gerçek hakikatin

    şimdi sen
    nerde olduğunu bilmediğim bir boşlukta
    durmaktasın

    aynı boşluğu taşıyor olduğumuzun bilincinde
    burada
    kendinde ve kendi halinde
    boşluğa ve sana sadık kalarak
    bir şeylerin değişmesini beklemeyenleri sollayıp ölümü göze alıp
    hangi şeritte olduğumu
    veya karşıdan gelenin
    yani gelecekten
    gelenin
    geleceklerin
    geleceğin
    ne kadar büyük bir karanlıkla çullanacağını bile bile üzerime
    üzerimize
    üstüne tüm dünyanın
    son sürat sürüyorum ruhumu ona karşı
    kesilirse kesilsin bilek
    akarsa aksın ruhum içinden
    sıkıyorsa denesin beni öldürmeyi yaşam
    öyle bir sert kaya ki senin yıldız tozundan olma tözün
    bendeki karanlığın gözlerimi almasına engel oldu ışığı

    karşıdan gelen olsun her ne olursa
    ve her ne kötücül hedefi olursa olsun
    çarpışma anında daima
    var çıkıp sen ben biz dostlar ve canlılık
    sağ çıkarak
    yeni bir nebula oluşturucak
    sana doğru çekilen
    gerçeğin ve bizi dünyayı insanlığı
    kurtabilecek sevginin
    tohumunu sunacak
    her karanlıkla çarpışmamız

    bir ayın kızı daha
    birçok ayın kızını daha
    birçok güneşin oğlunu da
    hayata ve kendine döndüren insanları
    tohumları saçacak saçtı saçıyor saç…

    her bir an ve an be an gerçekleşen
    sabit olan zamanın içinden
    geçen varlıklarımızın
    varlıklarımızla
    bütünleştiği her an
    boşluklar büyüyecek

    ve o boşluklarımızı doldurmak yerine
    içine bakıp düşmekten korkanlardan uzaklaşıp
    birbirimizin ve kendimizin
    ruhunu dekore edip onarıp onore edip yıldızlar ekip
    yeniden, eskinin çok eskinin geçmişin modern zamanlarına
    geriye dönüşü
    hazırlayacak..

    17 03 23 00 18

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • gece üç beş nöbeti

    bana uykunu düzene sok diyorsunuz sayın doktorlarım, siz dünyanın 24/7 olan dur durak bilmeyen soluksuz üretme ve tüketme odaklı çalışma saatlerini düzene sokun. hayatım boyunca vardiyalı çalıştım. şimdi benden düzenli uyuyup sizler gibi gündüz yaşamamı beklemeyin. bazen gecedir hayatım bazen gündüz bazen akşamüstü gelirim kendime. ama daima ay ve güneş’in dansına amade, yıldızlarla sarmaş dolaş, bulutlarla arkadaş, ister bembeyaz pamuk gibi olsun onlar isterse koyu gri ve patlamaya hazır bir öfke halinde..

    işe gidip uyudum. eve gelip uyandım. gece gündüz akşam. bir noktada dur denmeliydi. dedim. biyolojik saatimin dengesini daha fazla linç ettirmemeliydim. ve işte şimdi burada, tam olarak iki saat uyumuş ve geceyi çıkarmaya hazır halde on dakka sonra gene uyuyabilirim belli olmaz deme özgürlüğünde, kendime satıyorum saatlerinizin tik taklarını.. özgürlük, ramak kala beni hapsetmelerine, kaçtım sana parmaklıklarından zamanın icad ettikleri akrep ve yelkon’un zil sesi ile böğrüme sapladıkları oklarından.

    burdayım.. şimdilik. şimdi. andayım. ŞUA’nın.. bilincinde. zen’e beş kala, genlerinizden ve hemen gellerinizden arınarak sistematik hapishanenizin..

    16 03 23 22 36

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • psycho race #1

    CSNSyayımları’nın ”basılı neşriyat” olarak başladığı sayı.

    öncesi webzine, blog, mailzine veya eşe dosta elden çıktı al ver ile ilerlemekteydi..

    Psycho Race #2
    hazırlayanlar: girdo&göço
    çeviri desteği: emin aga & tunç abi (r.i.p)
    izmir-ksk // 2002
    ilk sayısı göço tarafından bir graffiti zine olarak basılmıştır.. yayının ismi @thepsychorealm isimli müzik grubuna ithafen konulmuştur.

    röportaj: fuat ergin, rashit
    reviews/inceleme: soulfluy, portishead, onyx, agnostic front, onyx, rashit

    underground müzik, punk ve rap ve metal hakkında bir dolu ıvır zıvır kendi kalemimden metinler, politik metinler, kolajlar, göço’nun graffiti işleri, çizimleri, ve çeşitli başka naneler

    bir zamanlar yayınlananlar ancak artık tekrar aynısının tıpkısı olarak basılmayacak olup, ancak CSNSremake veya CSNSremaster serisi içinde ileride vizyonunuza girecek olan yayınlar


    psycho race #1 csns yayımları
  • geriye dönüşler (uaew 1)

    fasikül olarak yayınlayacak olduğum kitaplarımın, “useless and empty wordz” üst başlığını taşıyan dizimin, ilk sezonu olan “geriye dönüşler 1” bu alanda, siz çok sevgili az alakalı uzaylıların ilgisine ve anti-girdap timinin de medarı iftiralarına muhtaç halde beklemektedir efenim. (son güncelleme 16 mart 2023 – şimdilik bitene kadar sürekli güncellenecektir) tüm kitap kapakları için tıklayınız: dık dık

    • ön kapak (kitap edisyonu)
    • s01ep01 kapak (zine edisyonu)
    • kitap önü (kitap versiyonu)
    • s01ep01 zine önü (zine edisyonu)
    • 00 – önsez-i

    geriye dönüşler birinci bölüm giriş-gelişme

  • x eşittir hem 2 hem de eksi iki ise x’in karesidir soru

    insanları, onların size kendi hakkında anlattığı şeylerden tanıyamazsınız. bilinçli olarak anlatmadığı, es geçtiği şeyleri görmeye başladığınızda, tanımaya da başlarsınız ki benim açımdan kimse kimseyi yüzde yüz olarak tanıyamaz, anlayamaz. hissetmeye inanırım ben ve bunun için de kelimelere gerek yoktur, heba edilmiş anlamlar bütününe..

    işte tam da bu yüzden, yazdıklarımdan etkilenip kapıma gelirseniz, “seni tanıdım, anladım, hissettim” gayesi taşıyarak, bir duvara tosladığınızda, sorumlusu ben olmam. yeni bir insanla tanışmak, yeni birini tanımak, yeni bir dost edinmek, yeni herhangi başka insan, gereksiz benim açımdan.. elde kalanlar yeterli; onlar da, hayatımdan silinenleri hesaba katarsak, beşi geçmez ne yazıkki.. işte tam da bu yüzden, yazılanlar ve yaşanılanlar hayatın farklı iki boyutudur. her ikisinde de ben yine ben olsam da; senin beni o küçük telefon ekranından dışarı taşırıp bir çay ocağında çay içerken verdiğin “hayal ettiğim gibi değilmişsin” tepkin, senin koşullanmandan ve kafanda kurduğun bir imgenin ben olamayışımdan ibarettir. yanlış kurmuşsundur ve sana yanlış kurdurtan ben değilimdir ve bunun da sonuna kadar arkasında dururum. ürettiğim yazdığım yaptığım ve kendi varlığımın yani her şeyin virgülüne kadar arkasındayım, tek hece dahi eksilmeden eklemeden. ben benim ve arkamdan konuşulanların arkamda kalmasını yeğlerim.

    gözlerine bakarken arkasında belirsizlik gördüğüm kimseyle de dost olamıyorum. zaten her şeyim geleceğe dair olasılıklar silsilesi ve belirsizlik bütünü iken, yeni bir hiç bilinmeyenli denklemi -çok bilinmeyenli demedim ve seçil gene azarladı aptal kelime oyunlarımı saçma matematik formüllerim ile angaje ettiğimi yineleyerek, ama devam edicem üzerine basa basa, hayatımda hiç bilinmeyenli denklemlere de denklemlerinizi çözecek sabra ve tahammüle de ihtiyacım yok. sizden de beni anlamanız kabullenmeniz veya tahammül etmeniz konusunda bir beklenti içerisinde değilim..

    şey, pardon, bakar mısınız, biraz sessizlik alabilir miyim, şekersiz içiyorum evet.. yok hayır yalnızlık katılmasın. o var zaten.. şikayetçi değilim, reçeteli kullanıyorum yalnızlığı..

    do you under starlit me?

    13 03 23 14 34

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • basınç

    1.

    odamdayım.. akşamüstü. müzik açmak istersem kulaklıkla dinlemek zorundayım. veya sesini kendim bile duyamayacak kadar kısmalı. bitişik odada, annem ve tam olarak günü gününe 8 yıl 10 aydır bu dünyada var olmayan babamdan sonraki en değerli insan olan yeğenim uyuyor. bütün gün uyuyor zaten. şöyle demek daha doğru olacak; bütün gündüz.. kendisinden, yani yeğenimden sadece dört yaş küçük olduğu halde, bu durumu anlattığımda, “bırak yaşasın hayatını, genç o daha” diyebilen bir dostum var. geceleri sabaha kadar orda burda sürtmesine karışmışım da sanki bugüne kadar, bırakacakmışım.. bıraktım ben her şeyi zaten.. hemen hemen her şeyi.. kendim dahil.. beş yeğenimden bahsi geçen vampir canım ve annem hariç.. her şey de beni bıraksaydı keşke.. kadın drakula yeğen ve annem dahil.. 

    gündüz genellikle kulaklık takmam gerekir, gece ise komşular vardır. olmasalardı bile komşular, bulunur getirilirdi varlığımdan rahatsız olunabilecek bir şeyleri olan birileri.. satın alınılırdı. yoktan yaratılırdı. halüsinasyonetik olmasına rağmen bir hayli realitik varlıklar peydahlanırdı. üç harfliler yedi rakamlılar dokuz bilinmeyenliler.. ne bileyim işte.. bir şeyler olurdu yani.. 

    hani hiç olmadı, gayet olağan dışı bir tümseği görüp düşmeyeceğin ve böylece arkandan gelen karanlığa toslamayacağın esnada telefonunun ekranı yanar, bir mesajla senin de amına konurdu, bir kez de o kırıcı oluverirdi. ki sanki cemil cümle olmamış gibi hayatıma giren bugüne kadar, daha geçen hafta yine bir iftiraya maruz kalmamışım gibi. o iftiranın ucu bucağı gök kuşağı halesi şeklinde, şekilden şekile, yani kulaktan kulağa yayılarak, sözüm ona kendini benim dostum sayanlarca bana işittirilmemiş gibi.. yani geçmişte yıllarca yıllarca ve yıllarce olduğu gibi. 

    dostum dediğin insanları savunmak sana mı kalmış canım. hata etmişsin bugüne kadar, dostların hakkında arkalarından sümkürünlerin hemen o an burnunu kıracak cümleler kurmakla, laf taşımak yerine. yapman gereken, efendi efendi dinleyip bugüne kadar sana yaptıkları gibi üj bej ucubemetrenin, hemen burnunu silip kelimelerin, daha kurumadan mendil, vıcık vıcıklığı yok olmadan, yetiştirmekti, dostlarına.. 

    siktirin gidin bundan sonra kimler benim hakkımda size dert yanıyorsa, onlar ile ilişki kurun. 

    “ve hiçbir arkadaşının

    hakkımda ne düşündüğünü bilmek istemiyorum

    arkamdan konuşulanların

    arkamda kalmasını yeğlerim” by zackEVA – 2007

    10 03 23 17 54

    2.

    birine ve daha da özelinde bana “takma” demeniz, benim bir şeyleri hala takabildiğimi düşünebiliyor olduğunuzu ele verir bana. ama takamıyorum.. keşke takabilsem. keşke eskisi gibi bir şeyleri umursayabilsem. umarsamaz değilim.. hiç olmadım. sadece, artık, umursayamazım. sayılmaz olduğum için olabilir bu, insanlık topluluğunda çocukluğumdan beri fasulyeden sayılmamdan dolayı. e bare bir pamuğa ekseydim kendimi, akan kanlarımı silmek yerine her yere düşüşümde. daha çok işime yarardım.. 

    işime yaramıyorum evet. bakın burada büyük bir risk analizi var; kendim, kendi işime yaramıyorum. işe yaramaz değilim. “işin ne  lan senin” diye sorulmalı o yüzden “sen ne işe yararsın” yerine, bana. çünkü aslen, geçmişte, taksitli borç faizimi ödeyebilmek aşkına para kazanma işlerinde, fabrikalarda heba ettiğim, ve bu dünyadaki herhangi bir sembolik birim ile asla geri ödenemeyecek olan nakitlerim -saatin tik takları ile dairesel ve orantısal olarak bölünmüş kıtalar- esnasında, bir tür multifonksiyonel elemandım. kimilerinin libido emzirme aracı.. kimilerinin okey masasında dördüncü. kimilerinin kendini yalnız hissetmeme kotası.. bir anne ve bir babanın yaşama kaynağının beşte biri. belki anne olanı için beşte beşi de olabilmiş olabilirim, baba bu dünyadan sessiz sedasız tatavasız ve patavatlı bir şekilde çekip gidince, kendi odasında. şu an bulunduğum odada. 

    odamdayım demiştim. babamın eski odasındayım aslında.. odadayım. 

    işime yaramıyorum.. mide asitimi gübre niyetine kullanarak ürettiğim nane ve limonlar da sizin işinize yaramıyor.. o halde bu bahsi kapatalım..

    daha önce de söyledim. bir acı tiyatrosu değil bu. acı çekmiyorum çünkü. çekemiyorum.. acı çekmeyi engelleyen haplarınız var. o halde biraz mutluluk? mutluluğu gözetleyen devriyeleriniz var..

    var

    varsın

    varsınız

    varlar

    çok varlar

    yok

    yokum

    yokuş

    yolum

    azım

    azalıyorum

    azalmakta

    giderek

    bugüne kadar alınan 

    mesafe

    3.

    girdap topu tut. zack ip atla. yeniden öğrenmeyelim okuma ve yazma. yani aslında inat ile öğrenmemek için mücadele etmeliydim daha o yaşta. şimdi aklım olsa. şimdi ki zamanım olsa.. boş bir kurmaca.. böylece hayatımda, gerçekten köklü bir değişikliğe gitmiş olabilirdim nigga. yoo.. hayır. bu yanlış iliklenen örgünün ilk ilmeği okul değil. daha da öncesiydi aslında. 

    inatla ve inatla ve inatla ve inatla, konuşmayı ve konuştuklarınızı anlamayı öğrenmemeliydim.. böylece, sağ çıkabilirdim, kendini yok etme planlarımdan. çıkabilirdim dedim evet, sanki gerçekleştirmiş gibi, -gerçekleştirebilirmiş demedim- kendini yok etme seansını tamamlamış gibi, -tamamlayabilirmiş gibi demedim- hayır hayır hayır, gelecekten geldi o cümle bu zamana.. ve gelecekte okuyacaklar, veya şu an okuyup gelecekte tekrar okuyabilecekler için kuruldu. 

    böylece sağ çıkabilirdim. böylece var çıkabilirdim. gelecekte. kendini paylama ve dışındaki olan biten her şeyi ve herkesi affetme dakikalarımda.. var çıkabilirdim.. kendini aklama ve başkalarını haşlamaya da dönmezdi üstelik süreç tersine evrilerek.. 

    konuşmayı bile bilmiyorsunuz ki, kimin ne için hangi amaçla ve niye bir değeri olsun hayatınızda, içgüdüsel bir şekilde gelen duygu ve hayatta kalma ve tad alma adına sergilenen iradeniz dışında, neyiniz olabilir, neyin izi kalabilir ruhunuzda.. 

    hadi kelimeleri yok edelim.. 

    4.

    bu da burada bitti ve evet girdap artık yazamıyor. “kıssadan hisseli harikalar kumanyası” adlı mini öyküleri dışında. çünkü artık hazır sigara alıcak parası da bir sigara saranı da yok. çünkü her eli arap kağıdına gittiğinde akış ve kozmosun derinlerinden gelen frekansın kulağına fısıldama hızı kesiliyor. yani bahaneler bahaneler bahaneler..

    alıcılarımın ayarları ile oynamayacağım. sigaraya daha sıkı abanacak, ve bir gün, müziği özgürce ve son kez köklediğim bir ormanda; tıpkı can dostumun, dört ay önce kaldığımız başka bir dostumuzun evinde -o da benim gibi aile evinde idam mahkumu gibi bir ruhla yaşadığı için- rahatlığa ve ferahlığa ve ev özgürlüğüne erişip, içten derinlerden gelen, öfke ile karışık bir huzurla “oh be” dediği gibi, o “oh be” anına özdeş bir hissiyatla, öleceğim.. 

    canınızı sıktıysam özür dilemem. okumasaydınız. sıkılabilecek bir can taşımayalı on yıl kadar oluyor ben. o halde ölmem de ha? ne dersiniz? susarsınız.. bilirim.. su satsam harf yerine daha çok kazanırdım tanrınızı satayım.. 

    benim değil umrumda ben

    lütfen

    olmayın umrunda siz de benim

    böyle iyi

    ha bu arada.. gelecekte, olursa bilinç sahibi robotlar, ve biterse enerjileri, kendi dijital döngülerini devam ettirmek de kendi ellerinde değil ise henüz; şarja takılırken, kendilerinden bu eylemi gerçekleştirip onları hayata döndürmek için izin alınmalı. 

    11 03 23 05 14

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • lost on me

    lost on me

    “çok fazla gürültü var” dedim, “bir haddi var mı bunun bilmiyorum ama… çok fazla işte..”

    “haklısın” dedi, “televizyonun sesi, aynı evde beraber yaşadığın aile bireylerinin sesi.. üst kattaki köpeğin hiç durmayan havlama sesi.. üst kattaki köpeği olan kadının zıkkım sepetinden gelen siparişlere yemek yaparken kendi evinin zemininde bir şeylere sürekli vurması sonucu senin odanın tavanından gelen tak tak tak tuk tak tuk sesleri.. evin arka cephesindeki -odana güneşin gelmesini engelleyen- apartmanların balkonlarından ve odalarından gelen sesler, yine arka cephedeki bir genç kızın sürekli sinir krizi geçirip bağırıp çağırıp ağlayışları, sokaktan geçen insanlar, arabalar, motorlar, kaplumbağalar ve orklar.. kedilerin birbirleri ile konuşurlarken ya da dalaşırlarken çıkardığı sesler.. sineklerin vızıltısı.. çalan ya da..”

    “ya da çalmasa bile ışığı yanan telefon..” diyerek sözünü kestim tuncay’ın, bıraksam saya saya atom altı parçalarının seslerine kadar iner ve oradan tekrar genişleterek alanı; yıldızlar ve karadelikler ve galaksiler ve gezegenler, uydular, asteroitler, meteorlar, nebulalar, kozmik toz.. ve kozmosta ne varsa sesi olabilecek biz duymasak bile, onları saymaya başlardı.. devam ettim.. “kast ettiğim sesler bunlar değildi ama tuncay..”

    dönerek yüzümü seçil’e “öyle değil mi seçil?”

    tuncay’la bu konular konuşulmazdı.. “ayrıca ışık da çok fazla, öyle değil mi? evet, tuncay’ın bahsettiği şeyler nedeniyle taktım hayatım boyunca kulaklık. ömrümün yüzde iki yüz seksen yedisini kulaklıkla müzik dinleyerek geçirmiş olsam da, ve yıldızların ışığının peşinde koşmuş olsam da daima, sözünü ettiğim gürültü bu değil. bu kez rahatsız eden ışık da o söz konusu insan temelli yapay ışık değil, floresan, monitör, sokak lambası, fener, araba farı, polis sireni, televizyon, monitör, kapalı olmayan elektronik aletlerin güç ışığı ve senin de dediğin gibi telefonun ışığı.. hayır hayır, bu sözünü ettiğim başka bir ışık.. kaynağını göremiyorum.. gözleri kör edebilecek kadar yoğun ve bütün evrenin yıldızlarını öldürebilecek kadar koyulukta bir karanlığı gizliyor içinde üstelik..”

    “ya gürültü bebeğim?” dedi seçil.

    “kafamın içinde o sadece.. her şey kafamın içinde olup bitmekte.. biliyorsun bunu. herkesin kafasının içinde olup bitmekte her şey, sanal bir dünyanın içindeyiz, misal alemi der buna bizden önce gelmiş gitmiş insanlar.. hiçbir şey gerçekte fizik anlamda yok iken, matrix içinde metaverse adında bir sanallık daha inşa edip ona bağlanmak için çırpınıp duran, kendi öz benliğinden -gerçekliğinden değil- kaçan varlıklarız. …..rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki….. rüyadan başka hiçbir şey değil her bir şey. sarmal bir şekilde dışarı taşmalıyız. bir katman.. bir katman daha…”

    “zemt galaksisinin olduğu evrene doğru.”

    “onun da dışını kaplayan bir şey vardır mutlaka..”

    “sınırsız ve sonsuz bir kabuğun içindeki kabuk evren modeli mi? en dışında ne var bu ebe gümecinin?”

    gülüyordu bunu söylerken.. benimle taşak geçiyor sayılmazdı. gülüyordu sadece.. o da biliyordu hakikati. -gerçeği veya doğruyu demedim- siz kulak misafiri olun diye konuşuyorduk onunla hem. yani aynen bir tiyatro oyunu gibi. ama bu en başından beri böyle değildi.. diğer dördü benim de farkına varmam için oynuyordu tiyatroyu. o ayrı. ilk iki kitap bunu anlatıyor. du. da. kime ne anlatıyorsun sen? koskoca bir hiçliğe karşı var olma mücadelesi verdiniz mi hiç hayatınızda? hayatınızda demeyelim. hafif kalır. hayat boyu demek daha doğru olucak!

    “aslında ‘kabuk beden’ seçil.. ‘kabuk evren’den ziyade yani..” dedim.

    “tanrı?” diye sordu.. “ışık olan da o mu yoksa? hani şu içinde tüm yıldızları söndürebilecek bir karanlık taşıyan”

    “lucifer’in olduğu söyleniyor ışık getirenin ama bu yanlış, biliyorsun bunu” dedim.. tüm sembol, idea, akım, fikir, his, beden ve türleri tersine çevirebilen kibirli bir kurnaz kukla kendisi.. tanrı’nın kuklası.. bizim için gönderilen kendisini düşürüldü sansa da bulunduğumuz irtifaya..”

    “siktiret” dedi..

    “çok fazla gürültü var” diye yineledim.. “kafamın içinde.. kafamın içindeki sesler susmak bilmiyor bir türlü.. yükselmemi engelliyorlar. bir de ışık.. ama dediğim gibi öylesine derin bir karanlık saklanıyor ki bu ışığın içinde, kendisini göremeyelim diye gözleri yakan bir yoğunlukta parlak bir ışığın içine gizlenmiş puşt..”

    “umuttan mı bahsediyorsun sen?” dedi

    “umut kim be?” dedim, “sikerim umudu.. ben özlem’in peşindeyim. sahi o napıyor?”

    “öylesine yoğun ve gözleri kör eden bir karanlığın içine saklanmış ki…” dedi göz kırparak.

    “ışığını söndürmelerine izin vermemek içindir” dedim.. “anladım.. karanlıkta karanlığı avlayan karanlık..”

    “ışık değil miydi o alıntındaki son ‘karanlık’ kelimesi?”

    “değiştirdim yavrum.. zaman değişiyor.. eski metinlerimdeki cümlelerimi alıp, ters yüz edip tekrar yazıcam. belki o zaman çok satarım. okunmasam da parayı vururuz.. ne dersin? sonra da bir porno şirketi kurup, bütün dünya liderlerini, ayırt etmeksizin hepsini, iktidarları, muhalefetleri, sikkko ünlüleri ve fenomenleri ve sanatçıları ve düşünürleri ve bilim adamlarını, bizce sikkko olanlarının hepsini… çocukluğumuzdan şu yaşımıza kadar gıcık olduğumuz herkesi, ilk okul örtmenimizi, atatürk’ü, cengiz’i, isa’yı.. komik duruma düşüren parodi pornolar çeker, sürekli davalık olup gerçek anlamda yarrağa yeriz.. sonra da biri kafamızın arkasından tek kurşunla bitirir ‘bu evrendeki’ işimizi. veya kalp krizi süsü verip, öldü der geçerler, sigaramıza ölüm aşısı katıp.. ne dersin? yapalım mı? ters yüz edek mi tüm yalanlarımızı..”

    “ileriye dönemeyişler?”

    “süper.. başlık tamam işte.”

    “ne tamamı bebeğim, geriye dönüşlerin aynısının tıpkısı oldu mana bakımından. zıttın zıttı kendine eşittir.. ayna ve ikiz dünya teorisine sokma beni de.”

    “simetrik evrenler teorisi o bikerem.. 18 boyutlu. gerçi teori değil bi kere gerçekte, gerçek deyince kafayı yedi sanıyorlar, o yüzden teori diyek. dördüncü boyuta çıkıp çıkıp iniyorum paso, allah sonumu hayır etsin, bir beşe terfi edemedik.”

    “ya girdap bırak allah aşkına taşak geçmeyi de..” dedi.. “ne gürültüsünden bahsediyorsun sen? neyin ışığından? psikoz ataklarından biri daha mı demleniyor yoksa gene?”

    “domuz gibi biliyorsun gerçeği” dedim

    “ben biliyorum da okuyucular bilmiyor be oğlum. en azından çok büyük bir kısmı.. onbinde dokuzbin dokuz yüz doksan dokuzu”

    “on tane bile okurum yok benim, ne on bini.. anlatsam da anlamaz hem onlar. komplo, yalan dolan, alavere dalavere, saçma, mantık dışı, bilim dışı, o dışı bu dışı şu dışı, ışın kılıcı dışın dışın gölgelerin öcü adına öcü böcü büyü artık ölü der geçerler.. çok elit bir okuyucu kitlem var benim biliyorsun.. feci zekiler. arkadaş kitlem de öyle..”

    “en kötü deliliğe vurmuş gene, bir psikoz daha der uzaklaşırlar”

    “muhtemelen… neyse siktir et.. gel şu film izleyek, dün atmıştım ya torrente inmiştir şimdiye..”

    ..

    gülmedik. ağlamadık. boş boş baktık ekrana ve sigara ve kahve içtik ve durduk öyle hiçbir şekilde herhangi bir şey etmeden.

    seçil’e herhangi bir şey anlatmama gerek yoktu ama size söylemek istediğim çok şey var dostlar.. size bir çok şey söylemem gerek sevgili okuyucular, sevgili dünya vatandaşları, ve sevgili cinler, ve sevgili özlem’in harikalar diyarı perileri, ben çok yoruldum, sonsuza dek susmayı ve işaret dili veya göz izi ile bile konuşmamayı tercih etmeden önce son bir şans isteyip, fakat bu kez artık baya baya bir üstü -röpteşambırla- kapalı aktarsam zihnimin iç açılarının karekökünün prospektüsünü. ve hiç bi sikim anlamasanız.. olur mu? ben bir çok şey anlattığımdan emin olsam dahi.. olur mu?

    “neden olmasın ki…” dedi seçil sardığı sigarayı uzatırken bana.. ama pek beceremedi özlem’in taklidini yapmayı..

    “bana, kuracağım her cümleye karşılık, süper bir şirinlikle ve cam gibi parlayan gözleri ile “neden olmasın ki” diyen özlem’in ışığı yeter” dedim.. “i̇çinde saklandığı karanlık ben olsam da onun.. bu da onun tercihi seçil.. refik’le sen gibi değiliz biz, ya da tuncay ve onun aynı anda ve eş zamanlı olarak takıldığı binlerce sevgilisi gibi..”

    “yatalım” dedi.. “gece bitti..”

    “müzik devam ediyor ama” dedim..

    “ve hep devam edicek” dedi.. “açık bırak.. gel uyuyalım. belki bir dış evrene uyanırız rüyamızda..”

    “olur” dedim. “olmaz” dedim. “yani yatalım o olur da, uyuyarak çıkılmıyor dışarıya.. portal kapısı uyanmak da değil ama.. ‘uyanın’ diye bağıran zır cahillerdir asıl nefret edilesi uyuyan tüzeller.. her neyse.  uyku on bin milyon yıldır namağlup götürüyor insanlığa karşı verdiği mücadeleyi sonuçta.. kaçış yok..”

    sarılıp uyuduk sonra. kardeşler gibi.. rüyamızın içinde bir başka evrene falan da uyanmadık. ya da astral nöradmiral olmadık hiç, herhangi bir zamanda.. gerçekten olanlar varsa da özenmedik onlara. halimizden memnunduk. bulunduğumuz gerçeklik ve boyuttan da.. zihnimizle gördüğümüz hakikati -başkalarına göre hayal ürünü olabilse de- değişmezdik, hiçbir ütopyaya.

    olan olmuş. biten bitmişti.. kendi hayatımızın filmini izliyorduk aslında yaşarken.. yaptığımız tüm seçimler, aldığımız tüm kararlar, yaptığımız tüm hatalar, hissettiğimiz tüm o acılar ve kırdığımız tüm o kalpler, çoktan yaşanmış olmuş bitmiş ve sonlanmıştı her şey.. i̇zlettiriliyorduk.. ne bok yediğimizi hatırlatıyordu bize, melekler.. ölünce idrakine varıcaktık bunun..

    “bilim ile kanıtlayamayacağına göre salla bakalım metafizik deyişlerini” dedi biri.. şimdi bunu okurken.. demiş olmalı yani.. böyle diyenler, kanıt ve ispat diye direttikleri bilimin içinde, eskiden katolik kilisesinin dinden çıkanlar için kullandığı ve kökeni buraya dayanan kelime aynen olduğu biçimi ile neden yer etti peyda oldu son bir sekiz dokuz ay önce corona sonrasıyla bilim içine ve bilim için kullanılıyor şu an, önce bunu bir araştırsınlar öğrensinler: “bilim inkarcılığı.” what the luck? inkar din ile ilişki bir terim değil miydi güzelim.. bilim de bir din haline mi geldi? kelime kökeni ve anlamı borç idir ayrıca dinin de arap’çedeefegeyumuşakgh..

    daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunun farkında olanlar, farkında olmayanlara bir aduket atsın.. otorite ve sistem ile kan kardeş olan bazı bilim adamlarını da, var olup olmadığı meçhul olan uzaylılar bir zahmet edip kaçırsın..

    ben hiçbir şeyden emin değilim bir tek şey dışında. hayatım boyunca da olmadım.. o tek şey   de kendimim..

    ölümün bir çıkış kapısı olduğunu ama çıkmak için acele etmemek gerektiğini söyleyeli, yazalı, kuralı bu cümleleri, on yedi bin sene olduğuna göre, ki bunun farkına varışım çok daha eski iken, kendimi tekrar etmemin bir mahsuru yok sanırım.. edebiyatta da kelimelerin bir zaman aşımına uğrama yasası var sonuçta.  sikerim ters yüz etmeyi yazdığım her şeyi ayrıca.. öyle de satmayacak, böyle de basılmayacak, şöyle de okunmayacak, bağırsam da duyulmayacak.. sonuç olarak.. ne diyorsam o.. daha önce de.. şimdi de. sonra da..

    biz eksi bir desibelde ve karanlığın tonları halinde yayılıyoruz evrene.. ışık hızı aşıldığında, konumunu ve hareketsizliğini koruma kanunu bu… zamanın içinden geçebilmek için bir gözlemci olarak. eksibirdesibel ve ışıksızlık. sizlerin, dünya halkı olarak henüz bilemediğiniz, bilimsel olarak teznedilmemiş ve teknokolik olarak erişilmemiş bir evreniz..

    evreden, evreniz o son kelime. evrenden, evreniz değil anlamı ama onu da çıkartalım olur mu. çok mu karışık oldu?

    ZEM’t galaksisinde çok daha ötesi olduğunu söylesem de, görmediğiniz şeylere inanmayan aklınız ile alakadar değilim sonuç olarak.. hiç olmadım.. ki inanmak görmeden olur, gördüğün bir şey için kullanılan kelime şahit olmaktır.. türkçeyi ve kelimelerin anlam ve kökenlerini baştan öğrenin önce, sonra beni eleştirin..

    siz bizim aynamızsınız, biz ne dersek o olur..

    çav belladonna..

    dipnot ve özetler

    * ışık tüm hızı ile gelirken, içinde sakladığı kör sessiz dilsiz hissiz kokusuz karanlığı yaymak üzere… kendi içindeki karanlığa saklananlar ve ondan bir ışık demeti patlayana kadar sağ kalanlar çıkacak bu dehlizden sadece..

    * “karanlık dışarıda hissedilir olduğunda bile kuvvet ve ışık içinde yaşayabilir” keny arkana – bana attığı bir e-posta’dan..

    * başlık lp’nin “lost on you” adlı şarkısından evriltilmiştir.. ve bu metin boyunca, şarkı tekrar tekrar ve tekrar çalmıştır.. kafamın içindeki sesleri durdurmanın tek yolu müzik olduğu için olmalı bu. ya da uyku..

    29.10.22 – 2303

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • Korumalı: İHALE BİZE KALDI

    Bu içerik parola ile korunuyor. Görüntülemek için lütfen aşağıya parolanızı yazın.

  • Okurken Uyanık Kalmak – Ursula K. Le Guin

    Kitaplar, aman dikkat! Yine dodo1 oldunuz! Ya da en azından hindi…2 1003 yetişkin arasında yürütülmüş ve azami %3’lük artı/eksi hata payı iddiasındaki (ciddi ve katı istatistiğin amacı, hangi 1003 yetişkin ve hata payınızın hata payı ne kadar türü soruları susturmak elbette) bir AP-Ipsos araştırmasına dayanan Associated Press, Amerikalıların %27’sinin yılda bir kitap dahi okumadıklarını duyurdu. Kalanların üçte ikisiyse İncil ve diğer dinsel kitapları okuduklarını belirtirken ancak yarısı edebiyattan sayılabilecek herhangi bir eser okuduğunu söylemişti.

    Makale, bu feci haberleri iyice körüklemek adına 2004 tarihli ve katılanlarının %43’ünün bütün bir yılı kitapsız geçirdiklerini belirttikleri NEA araştırmasına da atıfta bulunmuş. NEA okuma oranlarındaki düşüşün kabahatini televizyon, sinema ve internette bulmuştu. Anlaşılır bir durum. Ortalama Yetişkin Amerikalının günde on altı ila yirmi sekiz saatini (benim hata payım biraz büyük kaçabilir) TV karşısında geçirdiğini ve kalan vaktini eBay’den bir şeyler ısmarlayıp blog yazmaya harcadığını hepimizi biliyoruz.

    Bunca az okumamız haber değeri taşır hatta şok eder görünüyor ama makalenin tonlaması neredeyse kutlayıcı. Makalede Dallas’taki bir telekomünikasyon şirketinin proje yöneticisinin sözlerine yer verilmiş. “Okumaya başlayınca uykum geliyor,” diyor adam, “kuşkusuz milyonlarca Amerikalı bu alışkanlığa aşinadır.” Basılı malzemeyle yüz yüze gelindiğinde bilinçli kalmayı becerememekten hoşnutluk fikri makaleye yanlışlıkla sızmış sanki. Ama bana kalırsa okumanın kaybolmaya yüz tuttuğu görüşüne yönelik varsayım da —ister kasvetli, ister hafiften kutlamacı söylensin— yanlış.

    İşin doğrusu, tarihte zaten hiçbir zaman çok fazla sayıda insan kitap okumamıştır. E, ne demeye şimdi okuduklarını veya okumak zorunda olduklarını düşünelim?

    Bir kere, çok, çok uzun dönemler boyunca insanların çoğu okumayı hiç bilmedi. Okuryazarlık alt sınıflarda, sıradan insanlar ya da kadınlar arasında teşvik edilmezdi. Okumak sadece güç sahibiyle güçten yoksun arasındaki ayrımın bir işareti değil, gücün ta kendisiydi. Okuma zevkiyse söz konusu bile değildi. Ticari kayıt tutabilme ve anlayabilme, uzak mesafelerle kodlu iletişim kurabilme, Tanrı’nın kelamını kendine saklayıp sadece kendi iradenle, kendi seçtiğin zamanda yayabilme… Bunlar kitleler üzerinde müthiş birer kontrol ve kendini ululaştırma araçlarıdır. Okuryazar tüm toplumların başlangıcında okuryazarlığın egemen sınıfın anayasal ayrıcalığı olması yatar.

    Okumak ve yazmak geldiyse ancak zaman içinde peyderpey süzülerek daha az kutsal ve daha az gizemli hale gelmiş, kudreti yaygınlaştıkça azalmıştır. Çin İmparatorluğu bürokratik hiyerarşide yükselmeyi bir dizi okuryazarlık sınavına dayandırmak suretiyle okuryazarlığı etkin bir hükümet kontrol aracı olarak kullanırdı. Sistematiklikte çok daha geri Romalılar sonunda kölelerin, kadınların ve benzeri ayaktakımının okuyup yazmasına izin verdiler ve cezasını yerlerini alan din-temelli toplumla ödediler. Karanlık Çağlarda Hıristiyan papazı olmak bir parça okuyabilmek, sıradan kimselik muhtemelen hiç okuyamamak, herhangi bir sınıftan hemen her türde kadınlıksa hiç okuyamamak demekti. Kadınlar bu çağlarda okumayı bilmemekle kalmaz, üstüne bir de öğrenemezlerdi çünkü bugünün kimi Müslüman toplumlarındaki gibi, izin verilmezdi.

    Batı’da Orta Çağ’ı Rönesans’ta parlaklaşan ve Gutenberg’le ışıldayan yazılı kelam ışığının yavaşça yayılması olarak görebiliriz. Derken daha ne oldum diyemeden kadınlar ve köleler okuyup yazmaya şu veya bu Deklarasyonları adı verilen kâğıt parçalarıyla devrimler yapılmaya, öğretmen hanımlar Vahşi Batı’da silahşorların yerlerini almaya, insanlar New York’ta yayınlanan yeni romanı, “Küçük Nell öldü mü? Öldü mü?” diye bağırarak tanıtan çığırtkanın etrafını sarmaya başladılar.

    Şimdi söyleyeceğimi destekleyecek istatistikler yok elimde (olsaydı da hata paylarına güvenmezdim) ama bana öyle geliyor ki ABD’de okumanın tavana vurduğu dönem, doruğunun yirminci yüzyıl başlarında yaşandığı, on dokuzuncu yüzyıl ortasından başlayıp yirmincinin ortasına dek süren dönemdir. Bu dönemi kitap yüzyılı görüyorum. 1850’lrden itibaren, kamuya açık okulların demokrasiye temel sayılması ve yerel işadamlarıyla milyonerlerin desteğinde kütüphanelerin halka açılıp çoğalmalarıyla birlikte okumak ortak payda sayılmaya başlandı. Ve İngilizce, müfredatın temeline, göçmenler çocukları akıcı konuşsun diye değil, edebiyat —roman, bilimsel yazın, tarih, şiir— toplumsal geçer akçelerin en önemli biçimlerinden biri olduğu için yerleşiverdi.

    Ben çocukken evlerde hâlâ yıpranmış birkaç nüshası bulunabilen 1890’ların, 1900’lerin ve 1910’ların ders kitaplarına veya kardeşlerimle birlikte 1930’larda Batı uygarlığına dair halen bildiklerimizin çoğunu öğrendiğimiz Fifty Famous Stories’e� (ve Fifty More Famous Stories) bakmak ilginç hatta biraz ürkütücüdür. On yaşındaki çocuklardan beklenen okuryazarlık ve genel kültür seviyesi şaşırtıcıdır ki çocukken bile biraz şaşırdığımı hatırlıyorum bu kitaplar karşısında.

    Bu metinlere ve müfredata —mesela 1960’lara kadar liselerde çocuklardan okumaları beklenen romanlara— baktığımızda insanların çocuklarının sadece okuyabilmelerini değil, okumalarını ve okurken uyuyakalmamalarını cidden beklediklerini düşünebiliriz. Niye peki?

    E, elbette okuryazarlık herhangi türden bireysel ekonomik ve sınıfsal ilerlemeye açılan kapıdır; orası açık. Ama bana kalırsa bir başka neden de okumanın önemli bir toplumsal faaliyet olmasıydı. Paylaşılan kitap deneyimi sahici bir bağ yaratıyordu. Tabii okuyan kişi, arabasıyla arabanıza toslarken cep telefonunda bir sürü zırvadan bahseden kişi kadar çevresinden kopar, doğru. Bu, okumadaki şahsi, mahrem öğedir. Ama bir de daha büyük, daha kamusal öğe vardır: okuduklarınız ve başkalarının okudukları…

    İnsanlar bugün nasıl tehditten, yüklerden uzak sohbetlerinde bir önceki gecenin müthiş polisiye veya mafya dizisinde kimin kimi öldürdüğünden bahsediyorsa, 1840’larda tren yolcuları veya herhangi bir işte çalışan meslektaşlar birbirlerine Dickens’in Antikacı Dükkânı’ndan ve Küçük Nell’den bahsediyordu. Kitaplar paylaşılan bir eğlence alanı ve sohbeti kolaylaştıran bir zevk sağlıyordu. Söz konusu dönem boyunca iyice standartlaşan ve yaygınlaşan okul müfredatında şiire ve klasiklere ağırlık verildiğinden eserleri ortak mülke, paylaşım alanlarına dönüşen Tennyson’dan, Scott’tan ya da Shakspeare’den yapılan alıntıları hemen kavrayabiliyordu. O dönemlerde insanlar bir Dickens romanını görür görmez uyuklamakla övünmekten ziyade, okumayıp konuların dışında kalmaktan çekiniyordu.

    Edebiyat bugün bile kimileri için aynı niteliği taşıyor. “İyi kitap okudun mu yakınlarda?” diye soranlara rastlıyoruz. Ve bu tavır, okuma grupları ve çoksatarlarda mutedil ölçüde kurumlaşmış durumda. Yayıncılar boş, şişirme ve aptal çalışmaları reklâm sayesinde çoksatarlara çevirerek işin içinden sıyrılıyorlar. Çünkü halk çoksatar istiyor ki bu, edebi bir ihtiyaç değil, toplumsal bir ihtiyaçtır. Haklarından konuşabilmek için herkesin okuduğu (ve hiç kimsenin bitirmediği) kitapları istiyoruz. Filmler ve televizyon, özellikle kadınlar için aynı yeri tutmuyor.

    Ara sıra çıkan istisnalar, ilk Harry Potter kitabı gibi gerçek taşra çoksatarları bahsettiğim kuralı kanıtlıyorlar. Söz konusu kitap reklâmcıların varlığını dahi bilmedikleri bir kesimi, on yaşında okumayı bıraktıkları çocuk fantezilerine aç yetişkinleri vurmuştu. Bu kitle, kalıcı çoksatarlığına (reklâmcıların tanımadığı, bambaşka bir meseledir) rağmen Tolkien’in tatmin edemeyeceği bir kitleydi. Çünkü Tolkien’in üçlemesi yetişkinler içindi ve Harry Potter’ın vurduğu yetişkinler, yetişkinlere yönelik fantezi değil, dışta kalanlara tepeden bakabilecekleri (hepsi aşağılık Muggle’lardı çünkü) bir okul öyküsü istiyordu. Ve birbirlerine bundan bahsetmek istiyorlardı. Çocuklar da kaptırınca Potter kitapları sıra dışı fenomene dönüştü. Yayıncıları ne öngörebildikleri ne de idare edebildikleri yayınlanan her yeni kitabın coşkusuyla kanıtlanan bu fenomeni tarafından sapına dek sömürdüler. Bugünlerde kitaplar İngiltere’den gemiyle getirilseydi insanlar son kitabı karşılamak üzere, “Öldürdü mü nihayet? Öldü mü?” diye bağıra çağıra New York rıhtımına doluşurdu. Tıpkı ergen/genç yetişkinlere hem özel bir grup aidiyeti hem paylaşılan toplumsal deneyim sunan rock yıldızlarına tapınma ve popüler müzik alt-kültürü gibi gerçek bir toplumsal fenomen söz konusuydu. Ve bu fenomen, kitaplarla ilgiliydi.

    Bence insanlar kitaplardan toplumsal taşıyıcılar olarak yeterince bahsetmiyorlar ve yayıncılar, bu taşıyıcıların nasıl işlediğini en azından anlamaya çalışmayarak aptallık ediyorlar. Oprah övene dek kitap kulüplerini fark etmemişlerdi bile…

    Ama çağdaş, sermaye şirketi finansmanlı yayıncılığın aptallığını anlamak sahiden mümkün değil. Kitaplara satılacak mal gözüyle bakıyorlar.

    İç kaldırıcı ölçüde zengin yöneticilerle isimsiz muhasebecileri tarafından kontrol edilen ve yakın dönemde sanat eserleri ve bilgi satarak çarçabuk para yapma amacıyla birçok bağımsız yayıncıyı satın alan sermaye şirketleri para amaçlı yapılardır.

    Bu tür insanların “okurken uykularının geldiğini” öğrenmek beni şaşırtmaz. Ama bu kurumsal balinaların içlerinde yayınevleriyle birlikte canlı yuttukları, okurken gayet uyanık kalan bir sürü Hazreti Yunus —editör ve benzerleri— mevcuttur. Bunlardan bazıları öyle uyanıktır ki gelecek vaat eden genç yazarların kokularını alırlar. Bazılarının gözleri öyle açıktır ki taslak okuması bile yapabilirler. Editörler yıllardır zamanlarının büyük kısmını eşitsiz şartlar altında Satış ve Muhasebe departmanlarıyla boğuşarak geçiriyorlar. CEO’ların pek sevdiği bu departmanlarda “iyi kitap” sıkı ciro, iyi yazarsa bir sonraki kitabının bir öncekinden daha fazla satması garanti yazar demektir. Üstünden geçindikleri romanı anlamaktan bile aciz şirketçi tayfası için böyle bir yazarın var olmaması dert değildir. Kitaba ilgileri kişisel çıkar ilgisine, kitaplardan edilecek kâra dayalıdır. Ya da Murdoch ve Merdles türü kimi en tepe şahsiyet için olay kitaplar sayesinde elde edilecek politik güçten ibarettir ki bu da yine kişisel çıkar, kişisel kâr demektir.

    Sırf kâr da değil. Bir de büyüme var. Bildiğimiz Haliyle Kapitalizm, bildiğimiz üzere, büyümeye dayanır. Hisse senedi sahiplerinin hisseleri yıldan yıla, aydan aya, günden güne artmak zorundadır. Kapitalizm, sağlığını göbeğinin büyümesiyle ölçen bir varlıktır.

    Sonsuz büyüme, biteviye büyüme… Obezlik mi yani? Yoksa deride ve memede bir yumrunun büyümesinden, kanserden mi bahsetmeliyiz? Sağlığımızı büyüme hızıyla ölçmek tuhaf açıkçası…

    AP makalesinde kitap satışları için “Düz” terimi kullanılıyor, geçen yıllarda kitap satışlarının “düz” gittiği söyleniyor. Yani başka bir deyişle, mesela ten gibi pürüzsüz ya da şişmeyen bir göbek gibi mi düz yani? Ama hayır, şişko iyi, dümdüz kötüdür…

    McDonald’s’a sorun, söylesin.

    Analistler ilgisizliği İnternet ve diğer medyanın rekabetine, istikrarsız ekonomiye ve yayıncılığın sınırlı genişleme fırsatı tanıyan kurumlaşmış bir sanayi oluşuna bağlıyorlar.

    Püf noktası bu işte: genişleme. Eskiden yayıncılar arz-talepleri paralel gider, kitaplar istikrarlı, “dümdüz” satılırsa hoşnut kalırlardı. Ama bugünün yayıncısı kutsal hissedarın beklediği %10-20’lik kâr büyümesine nasıl yetişebilir? Kitap satışları, Amerikan göbeği misali nasıl biteviye genişletilebilir?

    Michael Pollan, büyüleyici çalışması Etobur-Otobur İkilemi’nde bu işin mısırla nasıl yapılabileceğini anlatıyor. Makul tüm talepleri karşılamaya yetecek mısır yetiştirildiğinde makul olmayan talepler, yapay gereksinimler yaratılıyor. Böylece hükümete besicilikte mısır standardı ilan ettiriliyor, sığırlara sindirim sistemleri uygun olmadığından sindiremedikleri mısır yediriliyor ve hayvanlar işkence çekip zehirleniyorlar. Sonra mısır yan ürünlerin yağ ve şekerleri alınıp daha da akla ziyan bir dizi içecek ve fast food ürününde kullanarak insanları şişmanlatıcı ama yetersiz hatta zararlı bir beslenme tarzına bağımlılaştırıyorlar. Ve süreç durdurulamıyor çünkü durdurulursa kârlar “uyuşuklaşıyor” veya “düzleşiyor.”

    Bu sistem mısırda ve tüm Amerikan tarımıyla üretiminde öyle işe yaradı ki bugün gittikçe daha fazla ıvır zıvır yiyip ıvır zıvır çıkarmamızın ve Avrupa’da domateslerin tatlarının neden domatese benzediğini, yabancı menşeli arabaların mühendislikte neden daha iyi olduğunu merak etmemizin nedeni budur.

    Hollywood da sisteme balıklama dalmaktan geri kalmadı elbette. “Ciro” veya “Hâsılat” üzerine öyle vurgu yapıldı ki —genellikle bir film hakkında sadece ilk gün veya hafta hâsılatını duyuyoruz— film yapmak, eski filmleri yeniden çevirmekten ibaret noktasına kadar geriledi. Yeniden çevrimler güvenli hesapta: geçmişte hâsılat yapmış madem, şimdi de yapar deniyor. Bu, bir sanat biçimini içeren bir işi yürütmenin gayet öngörülür salaklıkta bir yoludur. Hollywood’un büyüme meraklısı kapalı gişe hevesini tek aşabilense eserin tüm değerinin fiyatıyla biçildiği ve en değerli sanatçının moda çalışmasının kopyalarını biteviye üretmeye hazır sanatçı sayıldığı modern güzel sanatlar piyasasıdır.

    Iowa eyaletini bir ucundan diğerine mısırla veya Andy Warhol eserleriyle kaplamak mümkün ama iş kitaba gelince sorun çıkıyor. Ürün ile üretiminin standartlaştırılması bir noktaya kadar götürülebiliyor. En boş kitaplarda bile bir miktar entelektüel içerik bulunmasının nedeni belki budur. Sonuçta okumada devreye beyin girer. İnsanlar çoksatarları, formül polisiyeleri, aşk romanlarını, popüler biyografileri, günün konusuna yönelik kitapları bir noktaya kadar satın alacaktır. Ama okurlardaki ürün sadakati defoludur. Okur, sıkılır. Tek renge boyanıp Mavi#72 adı verilmiş tabloyu satın alan insan sıkılmaz çünkü baktığında temelde gördüğü şey binlere dolarlık maliyettir ve tablonun estetik duygu üzerinde hatta bilinç üzerinde dahi herhangi bir talebi yoktur. Ama kitap denen şeyin okunması gerekir. Zaman ister. Çaba ister. Uyanık kalınmasını ister. Okur da karşılığında ödül ister. Saat Birde Ölüm ile Saat İkide Ölüm’ü ve diğerlerini satın almış hayran kitlesi birdenbire, öncekileriyle tamamen aynı formüle dayanmasına rağmen Saat On Birde Ölüm’ü almayıverir. Neden? Sıkılmışlardır çünkü.

    E, ne yapsın şimdi büyümeci kapitalist? Nerede bulabilir güveni?

    Güvenin birazını edebiyatın toplumsal işlevini sömürerek bulmak mümkün. Bu dediğim elbette eğitsel —okul ve üniversite kitapları şirketlerin gözde avlarıdır— kitaplarla çoksatarları ve kitap kulüpleriyle işyerlerinde ortak sohbet konusu ve bağ sağlayan popüler roman ve roman-dışı kitaplarını kapsıyor. Şirketler kitap yayıncılığında bunların ötesinde güvence armaya kalkıyorlarsa bence salaklık ediyorlar.

    Pek çok insanın okumasının ve okumaktan haz duymasının doğal, normal karşılandığı şu benim “kitap yüzyılında” bile kaç kişi okullarını bitirdikten sonra okumaya onca zaman ayırmış veya ayırabilmiştir? O yıllarda Amerikalıların çoğu çok fazla çalışıyordu ve mesai bugünkünden çok daha uzundu. Kısacası ta en baştan beri pek çok insan hiç kitap okumadı ve çok kitap okuyan insan sayısı hep azdı. E, madem hiçbir zaman çok kitap okuyan insan sayısı fazla değildiyse ne demeye bugün öyle olması gerektiğini veya gelecekte öyle olacağını düşünelim? Okuyan sayısında %10 ilâ 20’lik yıllık artışların görülmeyeceği neredeyse kesindir.

    Bir insan kitap okumaya zaman ayırmışsa veya ayırıyorsa ya işleri gerektirdiği ya da başka kanallara erişemediğindendir. Ya da okumayı seviyordur ki bunca ah-vahlar ve yüzde hesapları arasında sadece okumayı sevenleri unutuvermek zor değildir.

    Sert bir Wyoming kovboyunun eyer heybesinde otuz sene bir adet Ivanhoe nüshası taşıdığını ya da New England’daki atölyelerde çalışan kızların Browning3 kulüpleri kurduğunu düşünmek duygulandırıyor beni doğrusu.

    Zevk için okumaya ayrılan zamanın boş vakitlerin radyo ve sinema, daha sonra televizyon ve sonunda internetle dolmasıyla azaldığı kesindir. Kitaplar artık eğlence araçlarından sadece biridir. Gerçi iş sahici eğlence, sahici haz vermeye geldiğinde önemsiz, küçük araçlardan değillerdir. Yaşanan rekabetse pek neşeli sayılmaz. Hükümetin düşmanlığı kamusal radyoları güçlendirirken kongre kararları birkaç şirketin özel istasyonları satın alıp yoldan çıkarmasına olanak sağlamıştır. Televizyon dek eğlence ve sanat standartlarını, çoğu programların doğrudan aptallaştırıcı veya çirkin seviyeye gelmelerine dek durmadan düşürmektedir. Hollywood yapılmış filmlerin yeniden çevrimlerini bir kez daha çevirip gişe yapmaya çalışırken ara sıra parıldayan bir eser dışında sinemanın sanat olduğunu hatırlatacak bir şey bulmak gittikçe güçleşiyor. Ve internet herkese her şeyi sunuyor ama ilginçtir, belki bu her şey dâhil tavrı yüzünden internetten alınabilecek estetik doyum fazlasıyla az. Ha, sanatın verdiği hazzın peşindeyseniz bilgisayarınızdan elbette resimlere bakabilir, müzik dinleyebilir ya da bir şiir ya da kitap okuyabilirsiniz. Ama tüm bunlara erişimi sağlayan İnternet, tüm bu malzemenin ne yaratıcısıdır ne de özünde mevcuttur. Belki blog yazmayı ağ şebekesine yaratıcılık getirmek türünden görebiliriz ama blogların çoğu kişisel ağırlıklı ve rastladıklarımın en iyileri sadece iyi birer gazetecilik örneği işlevi görüyorlar. Belki günün birinde estetik biçem geliştirirler ama bugün o noktada değiller. Medya kapsamında kitabın verdiği hazzı verecek hiçbir şey yok. Tabii okumayı seviyorsanız.

    Okumayı seven insan az değil. Çoğunluk değil ama tutarlı, sağlam bir azınlık.

    Ve okurlar aldıkları hazzın sadece eğlendirilmekten farkını biliyorlar. İzlemek genelde tümüyle edilgenken okumak daima bir eylemdir. Açma düğmesine bastınız mı Televizyon başlar ve devam eder, eder, eder… Oturup bakmaktan başka bir şey yapmanız gerekmez. Oysa kitaba dikkat vermek gerekir. Kitabı hayata okur getirir. Diğer tümünün aksine, kitap sessizdir. Kitap kişiyi fon müziğiyle uyutmaz, banda alınmış kahkaha sesleriyle kulak zorlamaz ya da odanızı silah sesleriyle doldurmaz. Hepsini sadece kafanızın içinde duyabilirsiniz kitap okurken. Kitap, televizyon veya film gibi gözlerinizi, bakışlarınızı bir yerden bir başka yere götürmez. Aklınızı vermezseniz aklınızı, yüreğinizi vermezseniz yüreğinizi etkilemez kitap. Kitap, sizin yerinize bir şeyler yapmaz. İyi bir romanı okumak, romanı izlemek, romanı yaşamak, romanı duyumsamak, romanı yaşamak, romanın kendisi olmak, kısacası romanı yazmak dışında ne varsa yapmaktır. Okumak bir iş birliği, bir katılımdır. Herkesin becerememesine şaşmamak lazım yani.

    Zevk için okuyanların pek çoğu, kendilerinden bir şeyler kattıkları için içlerinde kitaplara karşı derin, ihtiraslı bir bağ hissederler. Kitap, teknolojik açıdan havalı olmayan ama karmaşık yapılı ve has safhada etkin bir şey, bir eser, sahiden gayet net, bakması ve tutması zevkli, onlarca hatta yüzlerce yıl kalabilecek küçük bir aygıttır. Video veya CD’nin aksine bir makine tarafından çalıştırılması gerekmez; tek gereken ışık, göz ve akıldır. Eşsiz ya da kısa ömürlü değildir. Kalıcıdır. “Oradadır.” Güvenilirdir. Bir kitap size on beş yaşınızdayken söylediği şeyi elli yaşınızdayken de söyler ama söylediği o zaman öyle farklı gelir ki yepyeni bir kitap okuyormuşsunuz gibi gelir.

    Kitabın bir şey, somut, kalıcı, defalarca tekrar kullanılabilen bir şey, bir değer olduğu gerçeği önemlidir.

    Kitabın kalıcılığında, uzun ömürlülüğünde uygarlık dediğimiz şeyin büyük kısmı yatar. Tarih okuryazarlıkla başlar. Yazılı sözden öncesi sadece arkeolojidir. Kendimize, geçmişimize ve dünyamıza dair bildiklerimizin çoğu uzun zamandan beri kitaplardadır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam inançları birer kitabı merkezlerine almışlardır. Kitabın uzun ömürlülüğü zeki tür olarak devamlılığımızın çok önemli bir parçasıdır. Kitapların imha edilmesinin barbarlığın son noktası addedilmesi bu yüzdendir. İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması iki bin yıldan beri unutulmamıştır ki muhtemelen Bağdat’taki büyük kütüphanenin yıkılışı da aynı şekilde hatırlanacaktır.

    Özü, şirket kaynaklı yayıncılıkta en çok kitaplara değersiz muamelesi yapılmasından tiksiniyorum. İyi satması beklenen bir kitap piyasaya çıkışını izleyen birkaç hafta boyunca “performans” gösteremezse kapakları yırtılıp hamura dönüştürülüyor, yok ediliyor. Şirket zihniyeti anında gelmeyen başarıyı başarıdan saymıyor. Şirket zihniyetine göre her hafta yeni bir çoksatar çıkmalı ve sanki piyasada birden fazla kitaba yer yokmuş gibi bu haftanın çoksatarı, önceki haftanınkini gölgede bırakmalıdır. Şirket finansmanlı yayıncıların geçmiş kataloglarını kullanmadaki dangalaklıkları da bundan kaynaklanmaktadır.

    Baskısı yapılan, sürekli piyasa gören kitaplar yıllar boyunca yayıncı ve yazarlarına binlerce dolar kazandırmıştır. İstikrarlı satan birkaç kitap, yıllık kazanç listesinde “orta sınıf” sayılsalar bile yayıncıları yıllarca götürebilir hatta bir-iki yeni yazara şans verip riske girmelerini bile sağlayabilir. Yayıncı olsaydım Rowling yerine fazlasıyla Tolkien’in elimde olmasını yeğlerdim.

    Ama “yıllar boyunca” kutsal hissedarların dönemlik kâr paylarını ödemez ve Büyüme’yle ilgili değildir. Büyük çaplı yayıncı, çabuk ve büyük para için çoksatar olması beklenen bir yazara birkaç milyon dolarlık avans ödeme riskini göze almak durumundadır. Bu birkaç milyon —sıklıkla havaya savrulan paradır— eskiden “orta sınıf” yazarlara ödenen makul avansları ve tekrar basılan, satılmaya devam eden kitaplara ödenen telif ücretlerinin karşılandığı sermayeden gelir. Orta sınıf yazarlardan artık vazgeçilmiştir ve istikrarlı satan eski kitaplar Moloklara4 yem edilmektedir.

    Böyle iş yürütülür mü?

    Şirketlerin günün birinde yayıncılığın aslında kapitalizmle sağlıklı ilişkisi bulunan, akla ziyan veya normal bir iş olmadığını fark etmelerini umuyorum. Edebiyat yayınevlerini yaptığı, normal iş standartlarına ve neredeyse her türlü normal biçime göre elverişsiz, egzotik, anormal, akla ziyan bir şeydir.

    Yayıncılığın kimi kısmı kapitalisttir veya olmaya zorlanabilir. Ders kitabı sanayisi bunun açık örneğidir. Ayrıca ‘Nasıl Yapılır’ ve benzeri türde kitapların piyasa öngörülebilirliği mevcuttur. Ama yayıncıların yayınladıklarının tümü ya da bir kısmının sanat olması kaçınılmazdır. Ve sanatın kapitalizmle arası, en hafif deyişle, limonidir. Bu ikilinin izdivacında mutluluğa ender rastlanır. Neşeli kızgınlık, bu iki eş arasındaki duyguların en hoşudur. İnsana neyin yarar sağladığına dair kavrayışları birbirlerinden çok farklıdır.

    E, madem öyle, neden şirketler edebiyat yayınlayan yayınevlerini ya da kâr getirmiyor deyip satın aldıkları yayıncıların en azından edebiyat bölümlerini bırakmıyorlar? Neden yine editörlerin maaşlarını, mütevazı avansları ve uyduruk telifleri ödeyecek kadar para kazanmaya ve kazandıklarını yeni yazarlarla riske atmaya dönmelerine izin vermiyorlar? Okullardan gelen ve zaten zevk için okumaları öğretilmemiş, elektronların dikkatlerini dağıttığı çocuklardan öte yeni okur yaratma umudu yok; okur sayısının işe yarar artış göstermesi bir yana azalmaya devam etmesi muhtemel. E, bu kasvetli sahnede işinize yaracak ne var Sayın Şirket Yöneticisi? Niye çıkıp gitmiyorsunuz bu sahneden? Neden bu ufak nankör kalleş topluluğu terk edip gerçek işinizi, dünyayı yönetmeyi sürdürmüyorsunuz?

    Yayıncılığı elinizde tutarsanız basılanı, yazılanı, okunanı kontrol edebileceğinizi düşündüğünüz için mi? Eh, size iyi şanslar, beyefendi. Tiranların ortak yanılgısıdır bu. Yazanlar ve okuyanlar, okuryazarlıktan çekseler bile okuryazarlığa neşeli kızgınlıkla bakarlar çünkü.

    Kaynak: Yaban Kızları, Versus Yayınları, Özgün Adı: The Wild Girls, Çeviri: Algan Sezgintüredi, 2011 – ISBN 978-605-5691-45-5

    yayınevinin orjinal e-kitap formatından alınmıştır.

    Dipnotlar…

    1Mauritius adasında yaşamış ve soyu 17. yüzyılda tükenmiş, güvercin ailesinden, uçamayan bir kuş. Tümüyle insan eliyle soyu tüketildiğinden soy tükenmesine örnek babında sıklıkla dodolara atıfta bulunulur. (ç.n.)

    2Hindi tüketimi geleneksel bayramlarda (Şükran günü, Noel) yoğunlaşır. Bu dönemler dışında hâkimiyet tavuktadır. (ç.n.)

    3Robert Browning (1812–1889) Victoria döneminin en ünlü şairi.

    4Fenikelilerde bir tanrı ve bu tanrıyla özdeşleşmiş çocuk kurban etme törenleri.