Yazar: girdap
-
taşınma işlemleri
“While some choose to live the life of perfection
-
acab-A
politik biri olduğunu dillendirip dururdu her yerde, yürüyüşlere katılır, hiçbir etkisi ve sonucu olmayan eylemlerde bulunurdu. çevresindeki insanlara hep gündemden haberler verir, gündemi de yakından takip ederdi. okur okur okurdu. şiddetten uzak durulması gerektiğini, haklı iken haksız duruma düşülebileceğini de ısrarla dillendirirdi katıldığı eylemlerde, en ufak bir kıvılcım çıkma ihtimalini bertaraf edebilmek için.. kendince haklı olabilirdi.. olsun bakalım.
adı akif idi. ilk adı mehmet ama onu kullanmıyor. ona kalsa akif’i de kullanmayacaktı. babası, sahip olduğu fikirleri ilan için oğluna isim koymakla yetinmiş, oğlu da babasına karşı gelebilmek için elinden ne gelirse yapmıştı. “gomünist oldu bizim oğlan” demekten çekindiği için konu komşuya rıza, -rıza bu arada babası oluyor akif’in- onu üniversitede ilk iş izmir’e göndermişti. “uzak olsun da ne bok yerse yesin gavat” demişti annesine akif’in rıza amca. annesinin adını henüz koymadım bu öyküde ki kısa sürücek bir öykü için öyküye ve söz konusu ailenin hayatına dahil olmayanların ismi ile uğraşmak istemiyorum. yormayın beni.
okulu bitti akif’in. hiçbir zaman göz altına alınmadı. bir başarı sayılmaz bu. kaçmanın yolunu buldu daima. cesaret timsali değildi. sıvışmayı iyi bildiği de yoktu. daima geri planda kalabilmeyi becerdi sadece. ama hiçbir şeye derman olamayan yürüyüşlerden de geri durmadı.
sonra sıra kpss sınavına geldi. girdi sınava. memur olmak istemiyordu. arkadaşı ona bir fikir daha verdi. babasının deyimi ile akif’in akıl hocası olan nazım, akif’e “son bir eylem daha yapmaya ne dersin” dedi. “riski yok, anlamayacaklar bile” dedi. bir eylemin neden yapıldığı anlaşılmıyorsa ne önemi var ki diye sormadı elbet akif. dinledi ve uygulamaya koydu.
sınavda, şıkları, sırayla, a c a b olarak doldurdu. birinci soru a, ikinci soru c, üçüncü soru a, dördüncü soru b, diye giden bir a c a b sırası, son soruya kadar, arada beş ve beşin katlarını boş bırakarak. çıktı sınavdan. sonucunda hiçbir şey olmadı. ne sınavı kontrol eden otomatik sistem, ne de herhangi bir varlık, fark etmedi eylemini. tek sıkıntısı cevap kağıdının fotoğrafını çekememiş olsaydı. kanıtlayamayacaktı bunu.. sosyal medyasını şenlendirmiş ama yinede, bir çok kişi alkış tutmuş ona, beğeni ve yorum yağmış. ne sikime yarayacaksa sonucu olmayan eylemin sosyal medya yankısı.. demedim tabii böyle, beni onunla tanıştıran arkadaşa küfürler sakladım sadece.
bu arada birkaç gün önce tanıştım akif ile, ballandıra ballandıra anlattı bana eylemini, iki üç ay önce mi ne girmiş. telefonla oynamakta, üst üste sigara içmek de kesmedi onun sesinin zihnimin duvarlarına çarpıp çarpıp duruşunu. zihnimin içindeki ping pong topları bile daha az rahatsız ediciydi.
“bunun öyküsünü yazar mısın” dedi bana, daha sonra, o muhteşem eyleminin öyküsünü yazmamı istedi. ve onun öyküsünü doğal olarak.
“olur” dedim, “iki kırmızıya çözeriz. sen biramı al gerisi bende.”
para karşılığı yazmadığımı anlamış olmalı bu mini öykü ile.. ve kahraman olmak için değil de görünmez bir insan olarak var olmaya çalışırsa, gerçek huzuru bulacağını söylemek isterdim ona. ama sohbet uzamasın istemedim. biralarımı alıp, işim var dedim, ben kaçıyorum moruk. öykün birkaç güne hazır olur.
annenin adı hatice bu arada. baba ile oğul arasında, sisteme hiçbir negatif etkisi olmayan bu politik inatlaşma savaşından en çok darbe alıp yorulan o idi. ne oğuldan yana oldu ne babadan, sadece kocasının ısrarı ile sandığı gidip yıllarca, pusulayı yırtıp cebine koyup çıktı kapalı perdelerin arkasından.. ta ki bir gün, kocasına da oğluna da posta koyup red ettiği güne kadar sandığa gitmeyi, politik bir bilinç dahi edinmeden, yaşadığı şartlara en saf hali ile ancak bu şekilde isyan ederek.. üşengeçlik değildi sandığa gitmeyişi, kızı rabia ile birlikte.. onları da başka bir gün anlatırım..
beni akif ile tanıştıran da zaten kız kardeşiydi. bir inatlaşma ya da gösteriş için değil, içgüdüsel bir itki ile politik tavır takınmaya başlayan kardeşi. ne adından rahatsız ne de içinden çıktığı aileden. babasının nefretini daha çok hak ettiği bir gerçek sadece..
babasına göre, hak ettiği, nefreti, bana göre değil, elbette, hak edişi….
“keşke reisi dinleyip üç çocuk yapmasaydık, akif de kalsaydık” deyip duruyor rıza abi, en küçük kardeş muhammet ne olacak belirsiz çünkü hala. duaları ezbere okusa da..
27nisan2022-0700
-
ayda yıldız var mı?
ayda yıldız var mı?
yorulmuştu.. yorulmuş ve sıkılmıştı.. kafasında dönen dönme dolaplardan.. yeşildi rengi üstelik.. dolapların. tıpkı yeşil bir halı gibi bunlar da. bu kez de dolap. yeşil dönme dolaplar.. hiçbir deseni de yok yeşilin, farklı tonları da yok. düz yeşil işte. zihninin içinde. hepsi yeşil.. dönme dolapların. demirleri ve kabloları ve düğmeleri ve koltukları.. hepsi yeşil. yeşil ve tek düze.
iç içe geçmiş, birbirinin aynısı cümleler bütünü, farklı anlamları barındırma umudunu kaybetmeden, sürekli aynı kelimelerle, aynı kelimelerin değişik sıralarda dizilimiyle bir formül arıyor gibiydi. çıkış kapısı da değildi ulaşmak istedikleri formül, cümlelerin, kelimelerin, harflerin.. bağımsızlıklarını ilan etmiş bile olabilirlerdi üstelik. üstelik kişilik bozukluğu içerisindeydi hatta zihninde dönüp duran harfler, noktalama işaretleri de olmadan aralarında.. hatta dünya üzerinde herhangi bir alfabede karşılığı olmayan sesleri de barındırıyordu bu harfler. çizim yeteneği yoktu. dile getiremezdi onları, yazı ile.. yine de şansını deniyordu.
yapma dedi seçil. ona. defalarca. matematik formüllerin ile ses birimlerini karıştırma.
dediğim gibi, harflerimin bir kişilik problemi vardı ve kendilerini rakam zannediyorlardı. 0’dan 9’a kadar değil de, herhangi bir dilde karşılığı olmayan sesleri de katarsak, 36 kadar harf.. 0 dan 35’a kadar sayılar, ama tamamı bir rakam ve bir araya gelince farklı dizilimler ile, -siz bunlara zannediyorum cümle diyorsunuz diye geçirdi içinden zack- bir sayı oluyordu. tek bir tane değil aslında ama bir tanesini kanıtlasa, formüllerinin, diğerleri de gelirdi belki peşi sıra, her ne kadar birbiri ile bir bağları olmasa da bu çözmeye çalıştığı problemlerin..
uyuyamadı. yo uyudu. uyudu ama sabaha karşı uyandı.
tekil şahısı değiştirelim.. yoruyor bu, 3. olanı. tekilin.
uyuyamadım. yo uyudum aslında. ama sabaha karşı uyandım.
yok. olmadı bu. 1. olan. tekil şahıs. aslında daima tekildi ay ile senkronize çalışan zihninin içinde.. yine de kendine karşı bazen, o kadar yabancılaşıyordu ki, unutuyordu, ben mi o mu, o mu ben mi, bu ayna da görünen, yansıma.
ama asla ‘sen’ değil. “o” veya “ben”
matematik formüllerini bırak dediğimde, edebiyat formüllerine geç dememiştim dedi seçil.
bazen karıştırıyorum artık dedi seçil’e, bazen karıştırıyorum artık seçil, yansıma olan, aynadaki değil de, ben olabilir miyim?
cevap gelmedi. yıllardır gelmiyordu zaten. bir duvarla konuşmak gibiydi. sonuç alınamazdı asla. eskiden bir ayna ile konuşmak gibiyken seçil ile, sihirli bir ayna ile, hatta şöyle düzeltelim, eskiden ay ile konuşma gibi iken seçil ile, çünkü ayda da bir yansıma olduğu söyleniyor, zaman zaman şekil ve boyut değiştiren, güneş ile göz teması açısı ve miktarı nedeniyle, ay ile konuşmak gibiyken, seçil ile, artık asla cevap alamadığın, karşılıklı gitmeyen, konuşan ama sana cevap vermeyen bir duvar ile konuşmak haline dönmüştü seçil ile konuşmak. bunun kelime dağarcığında bir karşılığı yoktu. monolog, diyalog, polylog, hexalog. yok kısaca. hiçbiri değil ve son ikisi gerçekte var olan kelimeler mi onu bile bilmiyorum. kendimden yoruldum. kendi kendime kaldığım vakitlerimde. zihnimin içinde. bu yüzden uyduruyorum sürekli zihnimi meşgul edicek zımbırtılar oyuncaklar ve kağıttan uçaklar ile balkona oturup yolu yoldan geçen bir şeyleri veya bulutları gökyüzünü yıldızları ağaçları hayvanları izlemeyi sürdürerek bu esnada hiçbir şey yapmadan, atabiliyorum içimdeki karanlığı, göremeyeceğim ve oradan çıkıp bana bir süre daha ulaşamayacağı, zihnimin daha derinindeki başka bir boşluğuna. tavsiye ederim.
uyudu. uyandı. güzel uyudu. güzel uyandı. az olsa da. işeyip sonra bir sigara sararken ayı gördü karşısında. tepemizde olan aydan bahsediyorum, bir canlı türü olan ayıdan değil bu arada. gerçi ayı da görse -bu kez canlı olanı kast ettim ama ona göre ay da canlı idi, iyice zihninizi sikip atmadan keseyim boş lakırdımı gerçi ayı da görse şaşırmaz ve korkmazdı. kaçmazdı da. ölüme hazırdı, doğduğu günden beri. altı günlükken ölücekti zack. bakın bu yazarınızın gerçek hikayesi. altı günlükken ölüyormuşum ben. ben mi o mu? o ölüyordu altı günlükken. döndü, güç bela döndü hayata.
dediğim gibi, yorulmuş ve sıkılmıştı. zihninin içindeki lunaparktaki dönme dolaplardan. diğer oyuncaklar da bozulmuştu, lunaparkındaki, zihninin içinde olan. yaklaşık dört yıl önce.
şu an ben bunları siz anlayasınız diye anlamlı bir sırada diziyorum ama işte zihnimin içindeki kelimeleri buraya döksem, sizin için bir anlamı işgal etmeyecek olurdu. hayır kelimeleri biliyor olurdunuz. yani türkçe bilen herkes biliyor olmalı. olmadı sözlüğe bakardı, bilmediği kelimeler için. öğrenirdi. eğer öğrenmek isterse. lütfen beni okumaya bildiğiniz kelimelerden başlayın. her ne kadar bir sınav, olmasa da bu. olsun.
kelimeler, zihninin içindeki, dönme dolaba, eğlensinler diye bindirilmiş olan ve dönüp duran dönüp duran dönüp duran, kelimeler, eğer aynı sıra ile buraya aksettirilmiş olsaydı, hiçbiriniz bir gram bir şey anlamazdınız. yine de, eğer bir gün, yaparsam böyle bir şey, sakın acele edip, “hiçbir şey anlatmayan karışık kelimeler bütünü, anlamı yok” demeyin. daha önce de belirtiğim gibi, ki hatta uyardığım demem daha doğru olur, he ne kadar harfler kamusal alan olsa da, onları bir araya getirip var olan kelimelerle kurduğum cümlelerim, kamusal bir alan değildir. dışarıdan dikizlemeye izin verildiği kadar miktarı, açık eden bir özel alana girmiş bulunuyorsunuzdur. o yüzden, anlamadığınız şeyler hakkında, mesela bir eve geldiğinizde, girdiğinizde, misafirseniz, herhangi bir şeyin yerini değiştiremeyeceğiniz gibi, mesela ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masanın yerini gibi.. kelimelerimin hüviyeti ile arasında dizilen virgül ve noktaya bugüne kadar davranmanızı istediğim şekli ile davranmanızı isterim yine, o yeşil dönme dolapta yükseklik korkusu ile çırpınıp duran kafası dönmüş, dönüp duran dolabın gözlerine rastgele bir şekilde binmeyen ama buraya aksettirsem, sizin anlam barındırmayacak olan cümleler haline gelmiş diyeceğiniz kelimelerimi. dönme dolabın bir turuna bir cümle dersek.. başka bir şey geldi aklıma bir saniye, bi sigara sarmam lazım..
ne diyordum. bulunduğunuz evdeki ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masadan açıldı bahis. burada konumuz masa değil bu arada. az sonra bilgisayar meselesine dönücez. şu an konumuz pencere.. do you under starlit me?
uyandı demiştim. güzel uyudu güzel uyandı.
sürekli kendini tekrar eden bir yazardın girdo. artık yazdığın metinlerin kendi içinde de kendini sürekli tekrar eder oldun. bırak artık. zihninde olan biten ebe gümecini asla dökemeyeceksin metne. asla tatmin olmayacak ve giderek giderek giderek daha karanlık daha katatonik daha karışık daha yalnız ama daha kendinden emin daha kararlı ve başkalarına göre de daha anlamsız daha zorlayıcı daha yorucu daha okunamaz daha türkçeyi bozan daha edebiyat olmayan daha olumsuz ne varsa o olucaksın. bırak! yorma kendini. yanıma gel.
özlemdi yukarıdaki. konuşmuyorum kendisiyle. uzun süredir. seçil benle konuşmuyor ben özlem ile, refik ve tuncayın ağzına sıçayım. nokta!
devam edelim.. pencere demiştim ama önce bilgisayarı anlatmam lazım. daha doğrusu yazıya başlarken olan takıntımı onbin yüz onikinci kez yazmasam olmaz. insan kendi ile ama sadece kendiyle ne kadar takıntılı olabilir, değişmesi neredeyse imkansız alışkanlıklara sahip olabilir görün istedim.
yalan söylüyorum bu arada, bir yukarıda yani. bir başkalarının anlatacağım duruma bakış açısını dile getirdim sadece. takıntı mı? o da ne? dönme dolabıma gideyim de onu tek bindirip bi düşereyim şu dolaptan bir ara, en tepede iken. kelimeyi yani.
bazı kelimeleri sözlüklerimizden ve kelime dağarcığımızdan ve anlam dünyamızdan bir anda çıkarsak, yani bilinçli bir şekilde değil de, sihirbazlık gösterisi gibi, sabah uyandığımızda, tüm dünyada, yani tabi tüm dünya aynı anda sabah uyanmıyor ama, hatta tüm dünya sabah da uyanmıyor ama metafor bu, yerseniz. tüm dünyanın aynı anda sabah uyandığında bazı bir çok kelime hafızalarından ve anlam dünyalarından silinse, toplumsal anlamda nasıl bir şey olurdu? çalabilirsiniz bu arada bunu, o sikik netflix dizilerinizden birini daha çakmak için, yapay algı seviyesinde, genel toplum fetişine. sorun değil. orijinalinin nasıl olabileceği ben de zaten. telif peşinde de koşacak değilim. bu metin ‘yorulmuştu’ diye başlıyor, fark ettiniz mi?
ne diyordum angelica?
word açıldı ve yazamadım ve ben bir süredir kendi aletim dışında bir şeye yazmadığım için, alet derken pc’den bahsediyorum, yanlış anlamayın, öyle sapık fantezilerim yok, olsa da size söylemezdim zaten, söylesem de o kadar inandırılamaz bir şekilde anlatırdım ki kendi saklı gerçeğimi, kurgudan da öte bile olurdu sizin için, gerçeklikle arasında örülecek bu duvarın kalınlığı..
word açıldı, bir süre yazamadım. yani yazdım ama akış ve ritim sorunlu idi. sonra çözdüm işi. a5, kenar boşluğu dört bir yandan 1 cm, yüzde 220 büyütme. verdana, font büyüklüğü 9. ama hala bir sorun var biliyor musunuz. yani benim alette bu default gelen özelliklerle birlikte, yani ben default ayarlarını değiştirdiğim için öyle gelen, ayarlarla birlikte, asla büyük harf çıkmıyor. burada arada bir çıkan büyük harf, sinirime dokunuyor ve birazdan herhangi bir büyük harfe yumruk atabilirim. sen mi büyüksün ben mi demek için değil canım. ciddi değilim elbette sinirime dokunuyor derken de. dalga geçiyorum. ama sizinle mi kendimle mi bilemedim. can sıkıntısı işte. gözüm takılıyor sadece.. hepsi bu.. hem canımı sıkan her şeye karşı öfkelenmiyorum, orada kim ve ney sorusu önem arz ediyor ki zaten dahası büyük harflere de şu ekranda sürekli otomatik olarak arada bir oluşan ve yazma ritmime ve hızıma mani olmaması için geri dönüp düzeltme zahmetine katlanamadığım otomatikman nokta filan koyunca yazdığım ilk harfin bir anda minik bir animasyonla büyük versiyonuna dönüşen harfe, harflere, şu şeylere öfkelenmiyorum. gözüm takılıyor sadece. ve arkadaşımın word’unun o ayarları ile oynayamayacağım. sonra düzeltemeyeceğimden değil. o kadar yorucu ve sıkıcı ki o kelime işlemcilerdeki imla ve yazım kurallarını kendime doğru yontmam. şu an hala onunla uğraşıyor ve yazmaya başlamamış olurdum üstelik pencere kısmına gelince anlatacağım ay da gitmiş olurdu ki… ay önemli. ayı da önemli bu arada. her ne kadar görmüş olmasam da ayıyı.. spesifik bir ayı değil söz konusu olan. herhangi bir ayı. görmek isterdim. kocaman bir tane. ve dediğim gibi, bana saldırsaydı da, sarılıyormuş gibi hissedebilirdim belki, bilmiyorum, hayatta kalma refleksi farklı olsa da ve bazı insanlarda hareketsiz kalıp hayattan kalkma refleksi oluşturabilse de, onu öldürmek için herhangi bir direnişe geçmezdim. ayrıca geçemezdim de, ne bıçak ne silah ne de herhangi bir kesici delici biçici silici alet taşımıyorum.
oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. bak işte nasıl da üçüncüden birinciye geçti bilinç dışı bir irade ile. tekil olan. birinci. ben mi o mu? yok canım gerçek hayattaki gerçekliğimde karışmıyor onlar. ay ile senkronize çalışan zihnimin tik takları arasında can çekişirken bulanıyor üç ile bir. ben mi o mu? bir de ‘sen’ girerse işin içine boku yemişiz demektir. yabancı seslerle baş edersin de… birine sen cevap vermezsin, biri sana cevap vermez, geçinir gidersiniz de… kendi içinde üçe bölünmek, ben sen o diye, o sakat işte, zaten ikiye bölünmek de ben ve o diye, pek sağlıklı sayılmaz.
çoklu kişilik bozukluğu değil doktor hanım. tekil şahıs bozukluğu bu. ama bozukluk değil de, başka kelime bulsam, onu yazar mısın raporuma. psikiyatri alanına yeni bir çok terim katıp, kullandığınız hastalık tanımlarının isimlerini değiştirmeme izin verirseniz, iyileşebilirim bu arada. sorunum sizinle olmasa da ve uysam da tavsiyelerinize. bozukluk yerine tıngırdaması desek? evet çoklu değil tekil. tekil şahıs tıngırdaması. çoklu olanlara da siz çoklu kişilik tıngırdaması deyin. olmaz mı? kabul edilmez mi heyet tarafından? heyet ile birebir görüşebilir miyim? kabul etmezler mi? koskoca profesörlerle nasıl mı konuşabilirim? parasını verince konuşabiliyorum ama. o ayrı öyle mi? beleş olunca uzman psikiyatrist dışında danışabileceğim kimse yok öyle mi? bakın ben danışmıyorum, öneri sunuyorum, hastalığı birebir yaşayan biri olarak deneyimimi aktarmakla yetinmiyor, hastalık ismi de öneriyorum, sizinkiler, ne bileyim, bana biraz ucube gibi görünüyor. vaktimiz doldu. anladım. yoo ilacım var. bir dahaki sefere yazarsınız. görüşmek üzere. kolay gelsin.
“konuya gir artık, sikicem belanı kafamı siktin iki saattir” dedi. bunu diyenin kim olduğunu bilenler arasında yapılacak çekilişte, 4 kişiye geriye dönüşlerin asla yayınlanmamış “iç katekolaminler ve post-real nü-füzyon” edisyonunu hediye ediyorum.
ne diyordum jessika? büyük harf mi? büyük harf hiç yok mu? düzelttim canım onu ben yayınlarken. tümünü seç küçük harfe bel bağla diye bir kısa yol vardı ya hani. o sorun yazarken vardı. geçelim..
oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. yarım sayılabilir. ay yani. su aldım. izledim. izledim. izledim. bir iki sigara içtim. izledim. yıldızlar elbette yoktu. olmadıklarından değil. şehrin ışıkları ile barışık bir şekilde hayatlarını sürdüremediklerinden dünyamızın asma bahçesinde..
sonra da işte, ben uykuya dalmadan hemen önceki evrende ve dahası uyurken bilinç dışı ve bilinçaltı bir deneyim ile, ve uyandıktan sonraki bir beş on dakikalık süre içinde, dönmeye devam eden şu yeşil dolapların gözlerine binen kelimelerden bahsetmek istedim size. hakladım gerçi onlardan bir kaçını. öldürerek değil, ipe un serer gibi düşe kelime düzerek. her neyse, diğer oyuncaklar düzeliyor gibi zaten. yavaş yavaş. lunaparkım daha anlamlı daha anlaşılır daha az korkunçlu ürkünçlü ve daha çok eğlenceli bir hal alabilir. zamanla. zaman önemsiz gerçi. ay için en azından. ayı için de önemsiz olabilir. bizler ise insanlık olarak onu tik taklara bölerek kendimizi hapsettik içine, son birkaç yüzyıl içinde.. bir sonraki tünel çıkışımda görüşmek üzere. eyvallah hoşça kalın..
* başlık, ‘aya gidersek yıldızları görebilir miyiz’ sorusudur
21 04 22
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
.. -
crass’ın otobiyografik metni
hazır punk soslu yeni netflix dizisi uysallar gündemdeyken, crass’ın kendi ağzından hikayesini dinlemek gerek;
1976’da punk ilk defa kendini ‘do it yourself’ mesajını kustuğunda biz farklı yollardan bu işi yapıyorduk zaten. rotten, strummer vs. en sonunda yalnız değildik.
bir grup kurmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmedik. basitçe oluverdi. steve ve penny (zaten) beraber yazıp, söylüyorlardı. 77’nin yazının başında dilenerek, çalarak ve ödünç olarak bir grup olmak için gerekli araç, gereci toplayabildik. ve artık bir gruptuk : crass
beş şarkı çalmayı becerdiğimizde konserler başladık ve yola çıktık. yetersizliğin ve bağımsızlığın kaotik gösterileriydi bunlar. orada, burada çaldık. şimdilerin efsanevi club’ü olan roxy club’den kovulmuştuk o zamanlar. onlar akıllı uslu çocuklar istediklerini söylemişlerdi. gitar ve mikrofonları sikilesi oyuncaklar mı zannediyorlardı?
şu anda anladık ki önder punklar olan pistols, clash söyledikleri gibi değillerdi. kimseye yardım etmediler; kendilerin başka. yeni, kolay bir moda başlattılar. londra’nın trendy caddesi olan king’s road’a geçici bir hayat stili getirdiler. bunu devrim olarak sundular. biz ise gene kendi yolumuzdaydık.
alkolik pusuya rağmen bizler, görevimizin gerçekten alternatif bir müzik yaratma olduğuna karar verdik. biz daha çok veren bir şeyler yapmak istedik. tüm bunların ötesinde hayatta kalacak şeyler yapmak istedik. sahnede verilen sözlerin çoğu caddede unutuluyordu.
canlandırdığımız en iyi şeyleri taklit eden şarlatanların artmasıyla beraber biraz dışa kapandık ve içip-sıçmaya ara verip kendimizi daha ciddiye almaya karar verdik. kendini beğenmiş, tavus kuşlarına benzeyen boyalı punklara tepki olarak siyah giyinmeye başladık. fikirlerimizi anlatmak için el yapımı kağıtlar hazırladık ve bir gazete çıkarmaya başladık…uluslar arası ilahi. `(international anthem) 77/78’in uzun süren yalnız kışındawhite lionveputney’de onlar çalarken dinleyicilerin çoğunuuk subs`; onlar çalarken de seyircilerin çoğunu biz oluşturuyorduk. bu zaman zaman umut kırıcı olsa da genellikle eğlenceliydi. her şey sıkıcı ve kötü gitmeye başladığında charley harper’in punk’ın insanların müziği devrimci bir müzik olduğuna tam inancı ve hevesi bize ilham veriyordu. mc’laren ve yandaşları bunu asla hayal edememişlerdi.
konserlerimiz vahşi ve düzensizdi. şarkının yarısına geldiğimizde her birimizin farklı şarkılar çaldığını yeni fark ediyorduk. bütün bu kaosa rağmen ortada kocaman bir eğlence vardı. kimse çayında süt olmadığı için inlemiyordu ve kimse bakunin’den monologlar nasıl okuduğumuzda sıkılmışa benzemiyordu, kimse anarşi ve barışın nasıl bağdaştırıldığını merak etmiyordu.
fikirler açıktı ve kendi yaşantımızı kendimiz yaratıyorduk. bunlar güzel yıllardı ta ki yarattığımız özgür alternatifler dar kafalı kurallar yığını haline dönüşene dek. gerçek punk dediğimiz şeyin anektotlara sıkışıp kalmasına kadar. bir kere rock againts racism konserinde çaldık. bu konserde çaldığımız için bize para ödenen tek showdu. biz adama ;bu parayı olay için kullan dedik. adam bize olay bu dedi. bir daha para da almadık.
78 yazının sonuna doğru pete sennet –small wonder records- bizim bir demo kaydımızı dinleyip beğendiğini söyledi. bir single çıkartmak istiyorduk. hangi şarkı olacağına karar veremedik. böylece yaptığımız bütün bir 45liğe doldurduk. adını feeding of five thousand koyduk. çünkü 5000 basabildiğimiz en büyük rakamdı.
müzik basını ise albümden ve bizden nefret etti. british rock tarihinin en etkileyici gruplarından biri olduğumuzu iddia etmek çok abartılı olmaz. evet müziği çok fazla etkileyemedik ama sosyal olaylar üzerindeki etkimiz gerçekten büyüktü. en başından beri müzik basını bizi görmezlikten geldi. ancak koşullardan dolayı bazen istemiyerek de olsa bize kredi veriyordu. aslında bu çok basit ticari mantık: eğer sen onların oyununu oynamazsan; onlar da seninkini oynamaz. insanlar sadece grupların kasetlerini almıyorlar. aynı zamanda medyaya da para ödüyorlar. şarlatanlar hayal edemeyeceğimiz kadar derine yayılmışlardı
bununla birlikte tehlike olduğumuzu farkedince ilk teklifler düşmandan geldi: mr. big bizi ucuz şarap ve 50 000 pounda satın almak istedi. bize purkeys packac’e katılmamızı önerdi. ve eğer kendisiyle anlaşmazsak asla başarıya ulaşamayacağımızı söyledi. bu reddettiğimiz bir sürü tekliften biriydi. jimmy pursey hakkında çok fazla bir şey duymadık sonradan.
79 ilkbaharında feedin’ geldiğinde; ilk şarkı (the sound of free speech) biraz yavaştı. asylum ve shaved woman ile bir 45’lik haline getirdik; hatta kapağını bile evde kendimiz yapmıştık. halktan gelen şikayetler üzerine, polis dükkanlara baskın yaptı. biz de scothland yard’ı ziyaret etmek zorunda kaldık. orada çay içerek öğleden sonramızı geçirdik. serbest bırakıldığımızda bize bir not yazmışlardı: şimdi serbestsiniz, artık uslu durun. gibilerinden bir şeydi. doğamızda olan özgürlük, uslu durmamıza engel oldu. şimdiye kadar da polisle sürekli muhatap olduk.
bu zamana kadar katıldığımız tek radyo programı john peelin proğramıydı. ondan sonra da bir dizi showa katıldık. bütün bunlar bizim bbc’nin kara listesine girmemiz için yeterli olmuştu. tabi ki folkland hakkındaki muhalif gözlemlerimizde bbc’yi sıkıştıran muhafazakarlar için kabul edilmezdi. basın bizim için haydutlar diyordu. bizi yok etmeye çalıştılar. biz ise logomuzun yanında birde anarşist simge kullanmaya başladık. bu simge yuvarlak içinde bir a idi, o zamanlar belli yerlerin dışında kullanılmazdı. bizim simgemizde önce ceketlerin arkasına, badges olarak; sonra duvarlarda vs. kullanıldı. yavaş yavaş tüm ülkeye yayıldı. oradan da birkaç yıl içerisinde tüm dünyaya. rotten kendini anarşişt olarak gösteriyordu. ama anarşizmi milyonlarca insan için popüler bir harekete dönüştüren bizlerdik.
yaptığımız işin gerçek etkisi rock’n rollla sınırlı kalmadı. gates of greenhem’den berlin duvarına, stop the city hareketinden polonya’daki underground konserlere kadar; binlerce insanı kapsıyordu. bizim anarko-pasifizm anlayışımız punkla eşanlamlı olmuştu. ve bu tamamıyla kendiliğinden olmuştu.
77’nin başlarında londra’nın merkezinde bir “grafiti duvarı” yaptık. fight war ve stuff your sexist shit gibi radikal mesajlarımızı yazdık. ingiltere’de bu türdeki ilk çalışmaydı. ve bu ilham ile koca bir harekete dönüşmüştü. ancak şu anda bunun trip-hop’çuların elinde amerikan kültürünü yansıtmasından dolayı üzgünüm.
sprey boya ile elde etytiğimiz bu başarımızdan dolayı bir sonraki albümün ismini stations of the crass koyduk. kapakta da grafitisini bizim yaptığımız bir istasyondan çekilmiş fotograf vardı.
small wonder records’tan pete (dükkana çizdiklerimizden dolayı) polisin sık sık gelmesinden bıkmıştı. biz de borç para alarak stations… ‘‘ kendimiz çıkardık. ve oldukça iyi sattı. elde ettiğiğmiz paray6la kendi plak şirketimizi kurduk. crass records.. zounds’tan bir 45’lik ile işe başladık. bu daha sonra insanlara tanıtacağımız bir sürü iyi gruptan biriydi.
80 ilkbaharında hapisanedeki anarşiştler için bir dizi konser verdik. onlara paradoksal bir şrkilde “persons unkown” deniyordu. bize bir anarşist merkez açacaklarını ve katkıda bulunup bulunamayacağımızı sordular. bizde poison girls’le bloody revolutions’ı kaydedip bu projeye katkıda bulunduk. yaklaşık bir yıl kadar persons unknown’daki eski tüfek anarşiştlerle anarko-punklar arasında mutsuz muhabbetler oldu. ideolojik baskılar sonucu merkez kapatıldı sonunda.
tam bu sıralarda bir feminist hareket başlattık. bazen can sıkıcı bir grup olduğumuızdan haberdardık. çalışmalarımızdaki feminist hareket tamamıyla gözardı ediliyordu. biz de penis envy’i piyasaya çıkarttık.
piyasaya çıktıktan bir hafta kadar sonra 15 numaradan listeye giren penis envy doğal olarak öteki hafta ilk 100 içinde yoktu. major plak şirketleri kendi plaklarını ilk 100’e sokmak için para öderse bazılarının dışarıda kalması gerekir. emi tarafından sevilmediğimizi biliyorduk. emi’sdan birisinin crass elemanı ile görüşmesi yasaktı. dükkanlarında hiçbir materyalimiz satılmıyordu. bloody revolutions’taki posterden dolayı uyarı uyarı aldıktan sonra.
kolay değildi; yaratmak istediğimiz herşeyi onklar yok ediyorlardı. stonehenge festivalinde çalmak istedik, ama bisikletlilerden dayak yedik. national front ve ship tarafından engellenen konserlerimiz oldu. bunun gibi bir sürü belamız vardı ama yine de eğlencemizi sürdüyorduk.
1981’de christ- the album’ü kaydediyorduk. 82’de piyasaya sürdüğümüzde bela eğlencenin üstüne çıkmıştı. çünkü ingiltere savaşa girmişti.
güney georgia isminde, daha önce ismini duymadığımız, bir adeadaki olaylar; falkland denilen daha önce ismini hiç duymadığımız bir başka adaya sıçramıştı. yüzlerce genç insan ölmeye başlayınca şarkıılarımız protestolarımız, marşlarımız, sözlerimiz ve fikirlerimiz ciddiye alınmaya başlamıştı. thatcher savaşı seçim için imaj olarak kullanıyordu. o açıkça savaş istiyordu.
hainj olatrak görünme riskine rağmen anti-falkland savaşı kampanyalarımıza devam ettik. basın trafından da hain olarak adlandırldık. devlettende adımlarıımıza dikkat etmemiz emize yönelik mesajlar uyarılar aldık. barış hareketi çok iyi gidiyordu. insanlar savaş istemiyoruz diye haykırıyordu. ve artık bir savaş vardı.
savaş bittiği zaman how does it feel to be mother of a thousand death? albümümüz çıktı. fanlarımız tarafından çok beğenildi. thatcher albümü dinledikten sonra içişleri bakanlığında cezalandırılmamızın kaçınılmaz olduğunu söylemişti. radyo programının bitiminde tim eggar’ın tam bir deli olduğunu söylememiz işin tuzu biberi olmuştu. parti ile başımız belaydı. tambu sıralarda opposition üyelerinden destekleyici mektuplar almaya başladık.
kendimizi garip ve korkutucu bir arenada bulduk. bizler fikirlerimizi açık görüşlü insanlarla paylaşmak istiyorduk. ama görüntümüzün içinde kara gölgeler vardı şimdi.
christ- the albüm’ün hazırlanışı ve çıkışı bayağı uzun sürmüştü. bu tembelliğimiz ve bunun üzerine falkland asavaşı vs. ile tam bir moral çöküntüğsü yaşıyorduk. tam bu noktada82’nin sonunda ateşleyici bir şeye ihtiyaç hissettik ve ilk squat konserimizi organize ettik. şimdiklerin zig-zag klübü olan o zamanki işgal evinde bağımsızlığımızı bir kere daha ilan ettik. bu sefer yaklaşık yirmi grupta bizimle beraber idi. gerçek anlamda punk olan yirmi grup. yirmidört saatlik bu enerji patlamasını sağlamamız dünya üzerindeki bir çok organizasyona ilham kaynağı olmuştu. dersimizi almıştık. ve do it yourself hiç bu kadar gerçekci olmamıştı.
yes sir i will isimli albümüz ilk taktik karşılığımızdı. bu çalışmamızdaki mesajımız çok gürültülü ve açıktı. kendimizden başka otorite tanımayın.
politik pozisyonumuz gittikçe uçlara yaklaştıkça, nedenlerimizi açıklamak için daha temiz birşeyler yapmamız gerekiyordu. “kendi” kavramı üzerinde durduk. zaman zaman slogancılık yapıyoruz diye şuçlandık. şimdi gerçekleri açığa çıkatrmanın zamanı. sinirimizin sebebi aşktan geliyordu., nefretten değil. söylediklerimiz ve yaptıklarımız bizi rahatsız etmeye başladı. gerçekten kansız bir devrim yapmak mümkün müydü? gerçekten gerçekmiydik? yoksa kendi paradokslarımız bizi yok mu ediyordu.
bu sıralarda thatchergate kasetlerini dünya basınına yolladık. bu kasette reagen ve thatcher’ın belgranonun batmasınkın sorumluluğu üzerine konuşmaları vardı. bunun sonucunda thatcher’i avrupadaki nükleer silahlar için tehdit ediyordu. bu olay bir sürü diplomatik muhabbete neden oldu. gazeteler çok fazla bahsettiler. başımıza iş açılacağından korkmuştuk. derken the observer’dan bir gazeteci bizimle konuşmak istedi. ilk başta yalanladık ama sonradan tüm sorumluluğu üzerimize aldık. kasetin kaynağı konusunda hiç sır vermedik.
daha önce grafiti ve benzeri eylemler yapmıştık. ama bir kaset olayı başkaydı. telefon hiç susmuyordu. bizden bir grup punk diye bahsediyorlardı. bir çok röportaja katıldık. tv showları vs vs. hep anarşist bir çerçevede konuşuyorduk. artık medyastarı olmuştuk.
yollardaki yedi yıldan sonra; fikirlerimizi açıklayacak bir platform bulmuştuk ama anlayışımızı kaybetmiştik. eskiden cömert ve canayakınken şimdi, insanların iyi olduğuna inanmayan, alaycı ve içe kapanık olmuştuk. neşeli iken mutsuz olmuştuk. optimist olmamız sebebimizken şimdi pesimist idik artık.
1984’e gelindiğinde herşey orwell’in romanındaki kadar kötüydü. işszlik, evsizlik ve açlık. polis gücü gerçek olarak karşımıza çıkıyordu. süren mahkemelerimiz umudumuzu kırıyordu. kısacası sizi konuşturmamak için bir çok yolumuz var demeye getiriyorlardı.
o yaz son sahne showumuzu yaptık. güney galler maden işçilerine destek olarak düzenlenen bir konserdi. sahnede özgürlük savaşının bitmediğini söyledik ancak eve döndüğümüzde hepimiz bir şeylerin bittiğinin farkındaydık. fikirlerimizi açıklayacak yeni yollara gereksinimimiz vardı. bir iki hafta sonra hari nona kendi yolunu aramak içişn gruptan ayrıldı. kendimizden başka otorite tanımayız diyorduk ama biz kendimiz olmayı unutmuştuk. çünkü biz crass olmuştuk. class war’dan christians for peace’e kadar tüm hareketler kaybettiği değerleri tekrar yakalamak zorundaydı. düşmanı tanımlayamadığımız için hepimiz suçluyuz..
onlar ve siz diye bir şey yok; sadece sen ben ve biz varız. kendimizi bulmak zorundayız. olmak için karatenin amacı, kırmayı istediği o tuğla değil ; gerisindeki boşluktur. işte bu örnekten öğrenecek çok şeyimiz olduğuna inanıyorum.
bize şiddet ve terör olarak olarak dönen şeytanın gölgesini yok etmek için çok fazla zaman enerji ve ruhumuzu harcadık.,. o gölge geldi kalplerimize oturdu. ve şimdi kalplerimizi ışığa çıkarmanın zamanıdır.
dünyadaki hastalığı yeteri kadar biliyoruz. bu hastralığa daha fazla eklememek için dikkatli olmalıyız. hepimiz kaybettik ve hepimiz başardık. eğer bir şeyler yapmak istiyorsak; yapacak kadar güçlü olmalıyız. crass; aşk, barış, özgürlük demekti. şimdi bunu daha iyi biliyoruz.
(1) rock against racism: clash’în felon’da katıldığı bir dizi anti-faşist gösteri
(2) feeding of five thousand : 5000 kişiyi beslemek
(3) stations of the crass: crass in istasyonları. yer altı istasyonlarına grfiti çizmelerini göderme yapıyorlar.
(4) persons unknown: bilinmeyen insanlar
(5) how it feel to be a mother of a thousand death: bin ölünün annesi olmak nasıl bir duygu. burada falkland savaşında ölen insanlar için thatcher’a gönderme yapıyorlar
dış mihrak fanzinden alınmıştır..
metindeki imla ve harf hataları bana ait değildir. bir ara düzeltirim.
-
pek yakın çok uzak
2014 eylül-ekim gibi parasızlıktan kapanan ve o güne dek tayfanın tamamının katılım sağladığı, onların işlerinin de paylaşıldığı, yani ‘çok kişilikli’ olan, sokakedebiyatı/izmiryer6 diSStro’ya ait web sitemiz, 2000 yılı haziran ayında yayın hayatına, sokakedebiyati.cjb.net isimli beleş bir server üzerinden başlamış idi.
son 8 yıldır, ara ara kendi eski e-zine’mizi oluşturmaya çabalasam da, bu konuda pek başarılı olamayıp, unpz ve unthatow isimlerinde, biri kişisel biri kolektif için olan iki blog üzerinden, dijital yayıncılıkçılık hayatımı sürdürmüş idim.
şimdi, bu sene sonuna değin, yeni e-zine’mi, sadece kendime has bir şekilde ve kendi ürettiğim ıvır zıvırlarla, tek kişilik bir ofışıl vebsayd olarak hazırlıyorum efenim. peşine de distro ve unpz için ayrı iki portal daha gelicek Allah nasip ederse ve ekonomik olarak daha da batmaz isem!
tıpkı daha önce de olduğu gibi, geçmişten bugüne doğru geriye dönük güncellemeler ile birlikte yeni işleri de yayınlanma vakti geldiğinde sitelere ekleyip, upgrade ederek, ve yeri geldiğinde yeni haberlerden de haberdar edilmek isteyenleri haber ederek, dijital alemdeki pek de sanal olmayan varlığımızı sürdüreceğiz.. gerçek varlığımızı arayanlar sokaklarda bulabilir!
(what is the varlık? – gzu
”j’ai vu l’être, seul, mourir devant une foule entière” arkana)
ancak şunu belirtmekte yarar görüyorum. artık birlikte ve beraber eylemek pek bana uymuyor kardeşler dostlar romalılılar ve osmanlılılar.
proje önerip kaybolan, paso akıl verip bi taşın altına elini koymayan yığınlarla, iş birliği ve kolektifçifçufçufululuk olmayacak artık.. gereği yok. sonra hesaplaşırız. nasılsa haklıyım, haklansam da daha çok, başkalarını aklama çabasındayken üstelik. ve bir acı tiyatrosu da değil bu. acı çekmiyorum çünkü!
virüsperver, virüsmanik, virüsfobik ve buna rağmen sistem karşıtı olduğunu dile getiren kim varsa da, bi defolup gitsin.. mücadele alanımızdan.. kendi kafasının içindeki korku tüneline doğru.. tüm dünya kapsamında!
mutlak değer çizgilerini kaldır ve tüm odaları aynı anda gör
şu saat itibari ile herhangi bir eski sosyal medya hesabımın işlerliliği olmayacak. yenileri duyurdum. nedeni bende saklı. eski e-zine’im yıl sonuna kadar tekrar eski haline kavuşmuş olacak.. iletişim için geçerli naneler de işlerliliğini yitirmiştir. öyle efenim. e-posta var, yersen? izmirye6 diSStro adlı çabamın ve UnPz adlı ışık demetimin de, rafa ya da çöpe değil arşa atıldığını (kalktığını demedim. atılmak da değil oradaki ifade, atıldığını, atılım yapmak? do you understarlit me?) deklare etmemiz istendi zack tarafından.
kendim pişer* kendim yerim olur biter.. kolektifim, hayaletlerim ile işlerliliğini sürdürüyor nasılsa..
(*’pişirir’ demedim.)
dahası
distromuz fena dağılmıştır, artık sadece fanzin “dağıtan” ve arşivci olarak anılan biri olmak istemediğimden. elimdeki sürüsüne bereket fanzinleri de sadece ‘keyfime’ göre dağıtıyorum. o işin portalı açılınca sipariş alırız. tezgah her daim geri döner havalar düzelince, orası ayrı. şimdilik o sokak senin bu park benim dolanıyorum.
daha çok kendi ürettiğim işlerin basımı ve dağıtımı ile uğraştığımdan mütevellit, yazı gönderip kendini yayınlatmak dışında bir hedefi olmayanlar 9 metre 15 santim açılsın, serbest atış hakkım doğuyor çünkü… onların kendi taşaklarını sergilemek dışında bir şey umurlarında olmadığı içün!
kendime kadar şeycilik.. olduğu kadar.. olsuncuculuk. olmasa da. olur. olacaktır. cıcılık. yayınları. neşriyatak a.ş! sundu.
1996-2056!
fuck copyrigt and copyleft / viva copycentre
unpz from zem’t Gx..
özetle:
bir çok eksiği ile beraber eski e-zine 8 sene aradan sonra tekrar yayında. 2000 yılı haziran ayında sokakedebiyati.cjb.net isimli beleş server üzerinden yayın hayatına başlayıp, sonra izmiryer6 distro adı ile yoluna devam eden e-zine zamanla (bu kez kendi kişisel sayfam olarak) kağıt üzerinden ve ex blogdan eksikler tamamlanarak, eski halini alıcak. bu arada, izmiryer6 diSStro artık kepenk kaldırmak yerine depoladığı topraklarda çiçek açmıştır. zamanla kendi işlerimi ve yazdığım kitaplarımı basar, elimdeki 1100 kadar yayının listesini kapağını vs bir liste halinde çıkarıp, edinmek isteyenlerden, baskı masrafına ek ufak bir zemtvergisi alarak, iletirim efenim..
kullandığım dili anlamıyorsan, tdk ile aranı aç önce!
print yourself! detaylar yakında. öperim.
e-zine içinde, sosyal medya hesapları, diğer nane linkleri ve illetişim şeyleri yayınlanır zamanla.. menü de düzenlenir. ama sosyal medyadan iletişmeyi sevmiyorum, ki hatta nefret ediyorum. en güzelim haberleşme şekli duman bence.. bi sigara içelim mi? e-posta var yersen. klasik mektup da var. // zackEVA
yeniliklerden haberdar olmak istersen siteyi takip edenko işte. daha ne. he bir de dumanla haberleşmek için bir panelde olacak site içinde.
vay be.. süpemiş..
26.ocak.22 04 44
zackEVA
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
.. -
anne terliği vs anne telkini
hayattaki en güçlü telkin anne telkinidir. 35 yıllık mücadele sonucu, bana 35 yaşından sonra ev terliği giyme alışkanlığı kazandırmış bir telkinden bahsediyoruz burada.
‘şunu dibine kadar içme oğlum‘ ile başlayıp daha sert söylenceler şeklinde devam edip, ‘içme şunu köküne kadar‘a kadar giden süreç, artık sigaraları bitmeden atmak gibi bir alışkanlığı da yedirmiştir.
anne terliğinden daha güçlü bir şey varsa o da anne telkinidir. sabırla ve inatla süren ve çoğu zaman da karşısındakini bıktıran ve kızdıran bu telkinler yıllarca sürebilir ve en sonunda belki siz farkına bile varmadan başarıya ulaşır.
terlik anlık çözümdür ve eğlenceye dönüşüp suyu çıkmış bir espri konusudur.
telkin ise karşısındakinin bilinçaltını yıkar ve yeniden oluşturur.
annelik güdüsü ise burada, telkinin sabırla ve inatla yıllarca yapılabilmesindeki en önemli faktörü sağlar.
cehennem annelerin terlikleri üstünde ise, cennet de, annelerin telkinleri altındadır.
peace.
// 28.aralık.21
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
.. -
beka
bekaydı adı. tezgah açıyordu. poster satıyordu tezgahta. tezgahın bulunduğu kaldırımın bitişiği duvarda da “bir sürü atatürk var” yazıyordu, “tane 10 tl.”
oysa hiç atatürk yoktu beka’nın tezgahında. sevmezdi de zaten hiçbir kutsanmış ve putsanmış lideri. sürekli soruyordu müşteriler, tezgaha göz gezdirip, atatürk posteri göremeyince.
“atatürk yok mu?”
“bi sürü var” derdi, “bi sürü atatürk var, her yerde var, etrafına bak, şirketlerde, derneklerde, sendikalarda, ailelerde, okullarda, ilişkilerde, en çok da partilerde. sen de bir atatürksündür belki. bi sürü var. bi sürü.”
deliydi beka herkese göre. kafadan kaçık. pek iş yapmayan tezgahında, en çok talep gören, atatürk, che, tayyip, yılmaz güney, kemal sunal, müslüm gürses, kadıköy tabelası, ikinci yeni şairlerinin portre ve dizeleri, bukowski, dövüş kulübü film afişi ve daha nice popüler simgeyi bulundurmazdı.
her sorulan “yok mu?” sorusuna da “bir sürü var, bi sürü” diye cevap verirdi. “belki sen de onlardan birisindir. senin posterini satabilirim istersen. yapalım mı senin de posterini?”
çok kavga etti müşterilerle. zabıtaya da çok tezgah kaptırdı. malulen emekliydi beka. zevk için tezgah açıyordu. posterleri kendi tasarlar ve hemen hemen hiç iş yapmaz, çoğu zaman siftahsız eve dönerdi.
eskiden kitap ve fanzin satıyordu. bırakmıştı o işi. buna dönmüştü. “bi sürü var” demek hoşuna gidiyordu, saçma salak sorulara.
“bi sürü var.. bi.. sürü.”
// 25.haziran.21
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
.. -
hakkımdaki belgesel yayınlandı
anıl yurdakul’un yönetmenliğinde çekilen ve emin aga, esat c. başak, tolga özbey, dumanyak ve berkay kahvecioğlu’nun katkı sunduğu belgesel yayında.
DEĞİL ARTIK YAYINDA! ÇÜNKÜ BAZI İNSANLAR YAPTIKLARI İŞ İLE SANAT İLE HAYATI VE GEÇMİŞLERİNİ VE İLİŞKİLERİNİ KARIŞTIRIRLAR. ARALARI BOZULUNCA MESELA BİRİSİYLE. HEMEN BELGESELLERİNİ YAYINDAN KALDIRIRLAR. YA DA FARAZİ&KAYRA HAYALET ISLIĞI ALBÜMÜNDE OLDUĞU GİBİ, FARAZİ GİBİ, ESKİ ARKADAŞLARININ SESİNİ VOKALİ SİLİP YAYINA KOYARLAR, VEYA YAYINLADIĞIM BAZI İŞLERDE, BENİM EMEĞİMİ HİÇE SAYIP, O DEĞERLİ ESERLERİNİ BİR YERLERDEN VEYA KENDİLERİ BASACAK OLDUĞUNDA BANA HİÇ UTANMADAN “BASMA BUNU” “İNTERNETTEN SİL” GİBİ EMİRLER VERİRLER.. İŞİNİZ DÜŞÜNE KADAR SİZ ONLAR İÇİN VARSINIZDIR.. İŞLERİ SİZİNLE BİTİNCE VEYA ARANIZ BOZULUNCA, HEMEN SİZİNLE İLGİLİ ÜRETTİKLERİ İŞLERİ ORTADAN KALDIRIR YOK EDER VEYAHUT, ONLARA AİT OLAN YAYINLADIĞINIZ İŞLERİ SİLMENİZİ İSTERLER MESELA. BE PEZEVENK BEN EL İLE MANUEL İŞ ÜRETİYORUM KOSKOCA MASTER BASKIYI BAŞTAN MI YAPAYIM DEMENİZ BİLE GEREKMEZ BU NOKTADA! ARTIK KİMSEDEN İŞ ALMAZ KİMSE İLE DE ORTAK İŞ YAPMAZSINIZ OLUR BİTER..
BEN TEK GİDİYOM.. GELEN DE GELMESİN BUNDAN SONRA PEŞİMDEN. ARKAMDA OLACAK DEĞİL YANIMDA DURACAK İNSAN LAZIM.. ETRAFİ VE TUŞDER’İN KARDEŞLİĞİ YETER BANA. FUCK PEACE I WANT JUSTICE
link: https://youtu.be/kfDsu1Hggo4
-
mehdi olmak istemeyen ziya
kendini mehdi olmadığına inandırmaya çalışıyordu ziya, yine de alttan alta yükseliyordu iç sesi. “öyle biri yok, varsa da o ben değilim” deyip duruyordu sürekli. kendini bi bıraksa, düşeceği harikuladengiz evreni iyi tanıyordu, düşmüştü çünkü bir kaç kez. mücadele ediyordu bununla, geçmişte girdiği o dinsel psikozda dünyanın kaderi kendi elinde gibi hissetmişti, inanmıştı buna, hem çok zor hem de güzel bir duyguydu kendini dünyanın en önemli insanı sanmak.. mehdi olduğuna kanıt aramakla geçmişti o süreç, şimdiyse aksini kendine ispatlamakla geçiyordu zamanı, o ses ise her geçen gün güç kazanarak saldırıyordu.
en son sol koluna, unutmamak için “öyle biri yok, varsa da o ben değilim” yazılı bir
dövme yaptırdı. iç ses hız kesmedi ama, ilaçlarının miligramı arttıkça, onu dünyayı değiştirebilecek tek insan olduğu telkininde bulunan iç sesinin desibeli de arttı. ölene kadar mücadele etti bununla. 70 yaşında hala kendisinin mehdi olmadığına kendisini ikna etmekle sürdürüyor yaşamını. bir çok kez konuştuk onunla, kurtulamadı bu sanrıdan. beni de şahit yazsın o halde iç sesi, peşini bırakıp ikna olması gerekiyorsa tüm dünya da ikna olsun şuna; öyle biri yok.. “varsa da” gibi bir ihtimal de..
06.nisan.21
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
.. -
ali
istisnasız her gün işe geç kalırdı ali. iyi tanırdım pezevengi, 8 yıldır beraber çalışıyorduk. iş görüşmesine de geç kalmıştı. aynı zamanda girmiştik işe, ama ben işi çabuk kavramış ve makinenin başına geçmiştim, o ise inatla makineyi kullanmayı bildiğinin bilinmemesini sağlamaya çalışıyordu.
bir kaç kez yakalamıştım onu, makineye ayar yaparken, beni görünce hemen elini ekrandan çekmiş, “aga bu bozuldu gene ya” demişti. ayakçı olarak kalmayı tercih ediyordu, sonuçta ne iş yaparsak yapalım herkesin eşit maaş aldığı bir yerdi burası, maaş demek doğru olmadı, eşit yemek yediği diyelim çünkü yeme ve barınma ihtiyaçlarımız karşılanıyordu sadece, bir de seks ve içki ihtiyaçlarımız, fabrikanın yanındaydı koğuşlar, sabah sekizde işe gelir akşam altıda çıkardık, her gün ayağımıza gelirdi yemekler, bazen de biz yemek yapardık, sabit bir aşçı yoktu işçiler aşçılık eğitimi de alır sürekli kendi arasında değişirdi, çamaşırhane ve bulaşıkhane departmanları ile garsonlar da sürekli işçilerden oluşurdu, nöbetleşe değiş tokuş sistemi vardı ve maaş yoktu dediğim gibi, ama istisnasız her ihtiyacımız karşılanırdı, internet kargo telefon veya benzeri dışarısı ile temas etmemizi sağlayabilecek başka bir şey hariç.
kimse kaçmaya çalışmazdı ama, dışarısı ile iletişim kurmaya da hatta dışarıdaki dünyanın bizimle iletişim kurmasını da istemiyorduk. mazallah işimizi elimizden kapabilirlerdi.
ali hariç, o her gece kaçmanın planlarını yapar sabaha kadar uykusu bu yüzden kırk kere bölünür, her sabah da geç kalırdı. bir ceza kesilmezdi bu yüzden ona, kimseye herhangi bir şey için ceza kesilmezdi. ali mutsuzdu buna rağmen, sadece çalışmak istemiyordu, kuru ekmek verelim çalışma deseler kabul etmezdi, günde bir saat çalış üç saat gibi gösterelim deseler kabul etmezdi. depresyonda falan da değildi, hayır, günde 10 birimlik işinden kendi payına 1 birim verilmesine karşılık patronun 9 birim alması içine sinmiyordu sadece. biz kaçmak istemediğimiz için o da kafesten çıkamıyordu.
ali’nin zincirlerinin suçlusu, kendi zincirlerini kırmaya çalışmayanlardı, ne yaptıysa bizi kandıramamış, kendi de bu kafesten kaçamamıştı, hoş kaçsa nolurdu, başka bir yerde başka bir kafes bulmak zorunda kalıcaktı mutlaka, çalışmak zorunda olmayan ve hayatı boyunca buna mecbur kalmayanlar anlayamazlardı ali’yi, biz de anlamamıştık..
bir gün sabah uyandığımda yatağında göremedim ali’yi.. tuvalettedir herhalde dedim, şaşırdım da çünkü dediğim gibi her sabah geç kalırdı. tuvalette yoktu, yemekhanede de. kahvaltımızı yapıp makinelerin başına geçtik, çalıştırdım aleti, makinenin ham madde bölümünden kan akmaya başladı. içine girmişti makinenin ali, çıkış haznesinden. tersten. geri sardırıp bandı. ambalaj tenekeleri üretiyorduk, baskı işi. kendi üzerine baskı yapmıştı, makineye tersinden girip..
çok kızdık ona çok, her ihtiyacı karşılanıyordu oysa.. hiçbir eksiğini bırakmıyordu patron, bazen ikramiye olarak özel hediyeler de alıyordu.. öyle değil mi?
30 .ocak.21 06 35
her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!
..