Yazar: girdap

  • abrakadabra

    abrakadabra
    ve
    yine izmir’deyim
    ve
    son zamanlarda şiir yazıyorum
    hoşuma
    gidiyor bu
    kısa
    ve düzensiz mısralar
    öykü
    gibi değil
    zorlamıyor
    adamı
    yazarken
    elin yorulmuyor
    sikerim
    deyip yarıda kesmiyorsun
    ve
    hoşuma gidiyor
    anlıyor
    musunuz?
    eğer
    beğenmiyorsanız
    bu
    sizi ilgilendirir
    ve
    eğer beğeniyorsanız
    bu
    da sizi ilgilendirir
    değer
    yargılarınız benim için hiç
    müzik
    dinleyip şiir yazıyorum
    hepsi
    bu
    tamam
    mı?

    12.mayıs.2005
  • geriye dönüşler part 1

    geriye dönüşler – part1 

    birinci bölüm

    1.

    beş yıl önce. karşıyaka’da, bir evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi, refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi. ve ben ise bir köşede, elimde bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha gibi yani. 

    “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı. 

    seçil’in ailesi, şu an bulunduğumuz evin bir üst katında… ve, evet, sıra bana geliyor tekrar, bir nefes daha. ve bir yudum daha. ve bir kez daha, “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem. bunlar ısınma turları, uzun zamandır öykü yazamıyorum çünkü, beş ayda bir adet çıkarttım. zor bi dönemden geçiyorum ve daha da zorlaşmakta, ama boş ver, biz beş yıl önce ne bok yediğimizle ilgilenelim, kim takıyordu ki zaten beş yıl sonrasını o dönemlerde? şu an da beş yıl sonrasını düşünecek halde değilim zaten. 

    seçil ile refik bir konu üzerinde tartışıyorlar, özlem ise kendine bi tekli sarıyor, elimdeki ölü. aslında, o odadaki herkes ölü. ve bir yudum daha. altı saattir birlikteyiz ve ben son iki saat boyunca sustum, ama yavaştan geliyorum, son düzlükte atağa kalkıcam. 

    2. 

    liseyi yeni bitirmiştim ve yaz stajı yaptığım yerde işe alınmış, iki hafta sonra da işten atılmıştım, her neyse, bir gün bi telefon geldi, dayım arıyordu, ve beni dershaneye göndermeye karar vermişti, o benim için her şeye önceden karar vermiştir, ben bu yüzden yapmam gerekenler konusunda düşünmeye ihtiyaç duymuyorum, gittim, ve bir sene boyunca sadece ders çalıştım, ardından lise sonda aldığım puanla da girebileceğim ancak zaten lisede üç yıl boyunca iyice sıkıldığım için okumak istemediğim bir bölüme, dershane yardımı ile üçüncü sırada girdim. aslında amacım başka bir bölümdü. “boşu boşuna bir yıl” diyorsanız yanılıyorsunuz, bunun üzerine “boşu boşuna dört yıl” olarak bir ilavesi de oldu. beşte sıfır. okula puan sıralamasına göre üçüncü sırada girip, dört yıl sonra da atıldım. ama neyse, o dönemlerde, gerçekten, ama gerçekten, bir şey olmak istiyordum, ve bundan ne zaman vazgeçtiğimi, yani filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. istek duymuyorum, ve böylesi daha iyi. galiba. en azından. yani bence. evet. doğru olmalı. istek duymamak. harika. gerçekten. bir başına ve başı boş. gerçekte de öyle mi acaba? 

    3. 

    müzik çalıyor, adının social distortion olduğunu yıllar sonra öğrendiğim bir grup, tek bir şarkı, dönüp duruyor odada. tükenmiş bir şekildeyiz, hiçbir amacımız, gitmek isteyebileceğimiz hiçbir yer yok. bu duruma nasıl geldiğimi bilmiyorum, kimse bilmiyor, bir noktadan sonra patlak veriyor her şey, başta anlayamıyorsun yani, sonra birden, ucuz bir otel odasında farkına varıyorsun gene yanlış yaptığının, dağılmış eşyaların, bir ton kitap ve cd arasında, tıpkı bir hapishane hücresini andıran bir otel odasında. tek pencere, o pencere de otelin içine, hole dönük. yani dışarıyı göremiyorum, gökyüzünü. eşyaları toplayıp şehri terk edicem. oysa ben, o eşyaların arasında durmuş daha önceki beş yılımı ya da aynı şekilde başka birilerine kaptırdığım hatunları düşünüyorum. çünkü o sabah okuduğum bir kitapta tanrılarımdan bir tanesi, “daha önce bi çok herife hatun kaptırdım” diyor. “sen de bendensin” diyorum tanrıya, ya da yazara. ya da her ne boksa. ya da ama bir saniye, farkında olmadan o yeşil halılı evdeki diğer üçlü ile bi kaç tek attığımız geceyi anlatırken neden bir ay öncesine geçiş yaptım bilmiyorum. bilinçaltı olabilir, hemen hemen aynı hisler. tıpkı bir kokunun sizi geçmişe götürmesi gibi. iyi de bu ikisi arasındaki benzer öge nedir? tükeniş olabilir belki. ya da. ama. her neyse… 

    sürekli kendimi tekrar ediyorum galiba… boktan bir kısa film senaryosunun farklı versiyonları gibi. aynı rolü oynayan değişik insanlar giriyor hayatıma. ama senaryo hep aynı. ve tekrar, tekrar, tekrar. 

    4. 

    filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. o odaydım ve düşünüyordum. yeşil halılı odayı kast ediyorum. seçil bir şarkıyı koymuştu teybe, bir kaset, ve kasette tek bir parça vardı, aşağı yukarı onbeş kez üst üste çekilmişti aynı şarkı. bir tür delilik. ve sürekli çalıyordu. başka bir tür delilik.

    refik birden ayağa kalktı, “sikerim böyle hayatı” diyerek, kapıyı açıp aşağı indi. her ikimiz de kaybediyorduk, azar azar olsa da. ve hâlâ çalmaya devam ediyordu: “no pain no gain” 

    “bi şey söylesene be” dedi özlem. iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı. 

    iki saattir tek satır konuşmamıştım. “ben yukarı çıkıyorum” dedi seçil, refik evine döndükten sonra, “saatimi kurucam, sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız..” ve ailesinin yanına çıktı. 

    “kaset kalabilir mi biz de” dedim, ve kaldı. değiştirmeye niyetim yoktu hiçbir şeyi. orada sonsuza dek kalmak istiyordum, o köşede, kimse dokunmasın bana istiyordum, gelsinler, gitsinler, ama değiştirmesinler hiçbir şeyi, yeşil halıya alışmıştım, ya da o gece lambasının eşliğinde sabahlara kadar konuşmaya. takı satıyorduk, “takı takı takı, sanat” demişti bana, gerçekten bir sanatçı olduğuna inanıyordum. ama ne önemi var ki? nedir ki sanat? sikmişim. 

    “sana gerçekten aşığım” dedi.

    “sikmişim aşkı” dedim.

    “neden böyle yapıyorsun” dedi, “anlamak zorundasın.”

    “hiç bi bok yapmak zorunda değilim ben” dedim, “ne zorunluluğu?”

    “ama ben zorundayım! yaşamak için!”

    “iyi yaşa o zaman, çeneni de kapa, müzik dinliyorum.”

    “hep aynı şeyi dinliyorsun ama.”

    “hey aynı şeyi yaparlar.”

    “bu ne şimdi?”

    sessizlik. 

    ikinci bölüm

    1.

    daha sonraki dört gün okula gitmedim. ama evden okula gitmek üzere çıktım. özlem adında bir hatunla takılıyordum o sıralar, benden üç yaş büyüktü. ve sanıyorum bu da yirmi bir ediyor. ortak bir takı tezgahımız vardı, ve sabahları, o ve ben, değişik evlerden çıkar, aynı evde buluşurduk, o’nun abisinin evinde. abisinin adı refik’ti, abisinin sevgilisinin adı seçil. şimdi burada durup size bir aile ağacı çizmek isterdim ama, hiç vaktim yok. üzgünüm! 

    kehanetimi düşleyebiliyor musunuz? 

    günümüzden beş yıl öncesinin izmir alsancak’ın da bir evdeyiz ve günümüzden beş yıl öncesi ikibin yılı ediyor o sıralar ve dahası bu ev refik ve tuncay isimli iki öğrenciye ait, ve dahası bu iki öğrencinin okula kayıt dönemi dışında gittikleri yok, ve daha dahası da şu; bu ikisi hayatlarının dört koca yılı tıp ya da eczacılık (emin değilim) eğitimi gördükleri için hangi hap ne kadar kafa yapar biliyorlar. 

    sabahın yedisinde uyandırılıyorum, “oğlum kalk, okula geç kalacaksın.” sabahları bünyem hiçbir şey kaldırmıyor, (sabah ereksiyonu bir istisna sadece) günlerden salı, üniversitedeki ikinci günüm. bir not; lise ikiden beri birinci ve ikinci dönemlerin ilk haftaları okula gitmem. nedeni de şu; ben kekemeyim, ve tanışma faslı denen o şeyde konuşamayarak herkesin eğlence kaynağı haline dönüşüyorum. “adım x, daha önce y ve z okullarından mezun oldum, şu olmak istiyorum, evim şurada” tarzında bir kalıp cümleyi, sırası gelen herkes kendine göre uyarlar, ve sıra bana geldiğinde bazı tiplerin sırıtışını görürüm; “ee adım şey, ee şey” 

    ben kalabalığa karşı konuşamam, nedenini bilmiyorum, bir tür hastalık işte, ve bu hastalığın ilacını on yedi yaşımda keşfettim; alkol. 

    evet, ne diyorduk? bu arada sizi uyarıyorum, zamanda bir ileri bir geri yaparak ve anlattığım şeyler içinde daldan dala konarak beyninizi tahrip edebilirim, “ne diyor bu adam” ya da “şimdi hangi zamanı anlatıyor” diyebilirsiniz. “bazen benim de karıştırdığım oluyor” dersem yalan söylemiş olurum, kendi geçmişimde olan biteni nasıl karıştırabilirim ki? sadece konsantre olamıyorum, odaklanamıyorum, anlıyorsunuz ya? bunun birkaç nedeni var, birincisi; şu an bu satırları yazarken, arada sırada duvarlarda gezinen bir şeyler olduğunu görüyorum, bir görünüp bir kayboluyorlar, özellikle gözlerimi ekrandan çekip o noktaya direk bakarsam hemen kaybolurlar, ya da güneş gelince. ve bir de, karanlıkta, boşlukta bir şey geziniyormuş hissi. bu bir insan ya da bir kedi olabilir, ya da bir kuş. her şey olabilir, tank bile… ama bir görünüp bir kaybolurlar, genelde karanlık gölgelerdir, ama bazen ışık saçabilirler ve ilk başlarda oldukça korkutucu bir durumdu bu, sonra alıştım, alıştıktan sonra bir süre eğlenceli gelmeye başlamıştı, oldukça sıkılmış durumdayım ama bu aralar. neyse. dahası paranoyalarım var, biri her an arkamdan gelip ağzımı bantlayacakmış hissine kapılırım çok sık, bu tip birkaç şey daha. ya da birden bire bir boşluğa düşerim, ruhsal ve zihinsel bir boşluk, “şu an nerdeyim?” “ne yapacaktım?” “ne yapıyorum?” vesaire vesaire. yolda giderken nereye gittiğimi unutuyorum bazen, otomatik pilota bağlanmış bir şekilde yürüyor ve gideceğim yeri geçtikten bir süre sonra, “ah, evet, tabi, doğru ya..” gibi sesler çıkartarak gerisin geriye dönüyorum. evet, haklısınız deliyim galiba… 

    evet, şunu diyordum aslında, sabahları bünyemin hiçbir şey kaldırmıyor oluşu, özlem ile bir evde buluşuyor oluşum, ev refik’in, ve üniversitedeki ikinci günüm, ama ben okula sonraki dört gün gitmedim, ve ilk gün de derse girmemiştim zaten. 

    annem sesleniyor, ve ben uyanıyorum, biraz zor da olsa, ve kalkar kalkmaz birkaç şarkı dinlemek iyi geliyor ruhuma, kahvaltı yok, su bile yok, sabahları bir şey yer veya içersem kusarım ve oldukça gerginimdir. sizi hiç nedensiz terslerim. 

    evden iyi dilekler ve dualar eşliğinde salınıyorum, ve okula gitmek için bir otobüse binmek yerine, alsancak’a doğru yürümeye başlıyorum. 

    alsancak kıbrıs şehitlerindeyim. sabahın dokuz buçuğu. bir ara sokağa sapıyor ve ilerden sağa dönüyorum, üçüncü kat. öncelikle evin karşısından oniki şişe bira alıyor ve yazdırıyorum, refik’lerin hesabına. sanıyorum aylık bir milyar falan içki ve ota gidiyor, beş kişinin ortak uçuş masrafı. havada asılı kaldığım günleri hatırlıyorum da, neyse, zili çalıyorum ve yukarıdan bir rasta kafa aşağı bakıyor, kafa refik’e ait. otomata basıyor, üçüncü kata elimdeki oniki şişe bira ile birlikte tırmanıyorum, kapıda şu yazıyor, “bu soğuk dünyada kapana kıstırıldık-pac” 

    ben yazdım onu, o zamanlar da yazıyordum, sonra yaktım, 25-30 öykü, sonra gene yazıp gene yaktım, bunları da yakıcam, biraz biriksin, ve ben biraz daha düşeyim yeter. 

    ve içeri giriyorum, ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok, , 6 tane kedi var evde, ve akşamdan kalmalık olan iki tipe “günaydın” diyorum, kendi köşeme geçip ilk biramı açıyorum. sarhoş değilsem ağzımdan tek sözcük çıkmaz, donuğumdur, aptal gibi görünürüm, ve dahası kafam gerçekten çalışmıyor ayıkken. ufak bir yudum, dünyanın en harikulade şeylerinden biri, aç karnına bir yudum bira içmek. 

    kapı çalıyor; özlem ve seçil. 

    özlem karşıyaka’da bir apartmanın üçüncü katında tek başına yaşıyor, ve seçil ise aynı apartmanın bir üst katında ailesi ile birlikte yaşıyor, bir anne bir baba ve bir kardeş ile, ve dahası, evet, daha önce de bunlardan bahsetmiş olabilirim size. 

    özlem amerika doğumlu bir hatun, annesi fransız bir afet, babası ise türk bir iş adamı, ancak anne ve baba çoktan boşanmışlar ve baba her ay özlem’e bir miktar para gönderiyor, refik ise aynı baba tarafından evlatlıktan ret edilmiş ve bu onun umurunda bile değil, “bir babaya ihtiyacım yok, tek yapmak istediğim takı satıp içki içip düzüşmekti, ve babam okumaya niyetim olmadığını anladığında maddi desteğini üzerimden çekti, ama neyseki insanlar hâlâ güzel görünmek için bu incik boncuklara ihtiyaç duyuyor.” 

    seçil’in ailesi bir hayli ilginç. çocuk yaparken tuhaf bir hesap gütmüşler, seçil üniversiteyi bitirdiğinde, (her iki kardeşin de hiç sınıfta kalmadığını hesaplıyorlar), kardeşi duygu üniversiteye başlamış olacak. bu hesap 6 yıllık üniversite (tıp) ve dört yıllık fen lisesi üzerinden yapılmıştır, ya da beş. ben ne bileyim. dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu hesap yapılırken seçil 6 yaşında falan olmalı, daha o zaman karar verilmiştir, “tıp okuyacak kızım” 

    eğer böyle bir babaya sahip olsaydınız, siz de seçil gibi dört intihar girişimi ile bir rekora imza atabilirdiniz. aynı aile, diğer kız kardeş ankara odtü’yü kazandığı için oraya taşındı bir süre sonra, tabi seçil ona yıllar önce biçilen rolü ret ederek bir cankiye aşık oldu ve okulu bitiremedi. o beş kişiden hangisi bitirdi ki zaten? bristol’e okumak için giden özlem de dönüp geldi işte bitiremeden. doğal. 

    işin en ilginç yanı, ben o an onların arasında ne arıyordum bilmiyorum… hâlâ bilmiyorum. ve zaten tekrar onların arasına girdim altı yıl sonra. ya da birleştik. ruhlarımız mıknatıslı. çekiyor bir şey. ney olduğunu bilmiyorum ama çekiyor bir şey. bakıyor ve tamam diyorsun. sonra birden; booom… yanılmak dünyanın en boktan şeylerinden biri. diğeri de benim şiirlerim. harbi boktanlar. 

    onlarla nasıl tanıştığıma gelince, üniversiteyi kazanmıştım ama okulumun açılmasına daha beş hafta vardı. ve alsancak sevgi yolunda eski okul kitabı satmaya karar verdim. eski okul kitabı; bir üst sınıfa geçen birinden ikiyüzellibin liraya eski kitabı alır ve başka birine dört milyon liraya kakalarsınız, yani diğerleri öyle yapıyordu. ben ise bazen bir milyona alıp iki milyona satıyordum, yok hayır, pek fazla satabildiğim söylenemez. ikna kabiliyetim bir hayli zayıftır. onbeş gün boyunca her gün eski kitap için bir tezgah açtım o dönem, ve o sıralarda seçil ile tanıştım. yan tarafta tezgah açan bir elemanın yanına gelip gidiyordu. sonra refik’le tanıştım. sonra refik’le bir hayli sıkı fıkı oldum. ardından bu eski kitap satma dönemi sona erince, refik’in kardeşi ile takı tezgahı açmaya karar verdik. ve ben tüm bu zaman zarfı içinde her gün refik’lerin evine gidiyor ve içiyordum. 

    evet. bir köşeye çekilmiş, biramı yudumluyor ve sabah haberlerini izliyorum. kapı çalıyor, seçil ve özlem. kadro yavaş yavaş tamamlanıyor kısacası.. seçil direk mutfağa gidiyor ve gelirken aldığı biraları buzluğa soteliyor, özlem yanıma oturuyor ve “naptın dün?” diyor. 

    “ders programını aldım, okulun kampüsünde turladım biraz, sonra eve dönüp yattım. seni ektim dün, özür dilerim, ama moralim bozuldu, okul ortamı boktandı, tipler falan, ya da ben. bilmiyorum. sen naptın?” 

    “bi kolye sattım kızın birine, hepsi bu” “üçüncü satışımızı yaptık yani, harika”

    “satana kadar canım çıktı biliyomusun”

    bir kolye sattık, mucizevi bir şey satış yapıyor olabilmesi, benim biramdan bir yudum alıyor ve devam ediyor,

    “insanlar neden bu kadar müşkülpesent sence?”

     “mükemmel olmak istiyorlar güzelim” 

    2. 

    ege üniversitesi civarlarında bir yerdeyiz, öğlen vakti. önümüzde ufak bir takı tezgahı, elimizde bir şişe meyve suyu süsü verilmiş votka ile, hayatta kalmaya çabalıyoruz. güneş oldukça güzel görünüyor gözüme, yağmur sonrası dağılmaya başlayan gri bulutların arasından. şişeyi bana geçiriyor özlem ve bu esnada bir hayli yüksek kafası. ve oldukça içerden bakan gözlerini dikiyor üzerime, “sana aşık olabilirim biliyomusun” diyor, “ama hayır, buna izin veremem, asla, asla, olamaz böyle bir şey, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım.” 

    “iyi, ol” diyorum, “bana ne.” sanki hiç umurumda değilmiş gibi, ama umurumda. 

    “ney olayım?” diyor

    “ne istiyorsan onu”

    “sen ney olmamı istersin? özgür mü aşık mı?” 

    “her ikisini de. aşık olman, özgür olmanı engelliyor mu?” 

    hey bakın, tam olarak böyle dememiş de olabilirim, ama hemen hemen böyle dedim, hatırladığım kadarıyla. üstelik o dönemlerimin yüzde sekseninde sarhoştum. 

    “oldukça fazla engelliyor, sen hiç aşık olmadın mı?” 

    “ne istiyorsan onu ol” diyerek kestirip atıyorum hızlıcana. biraz üzülmüşçesine ve biraz da kızarak sanıyorum, hızlı hareketlerle, ingilizce bir kitap çıkarıp çantasından, “bu adamı bir gün okumak zorundasın” diyor bana. “türkçeye çevrildi, ama ben orijinalinden okuyorum. sana çevireyim mi bir şiirini” 

    “şiir sevmiyorum. dün sana verdiğim şarkıyı çevirdin mi türkçeye” 

    “henüz bakmadım.” bu hatun bana hayatımın o dönemlerinde, 2pac’ın bir çok şarkısını çevirdi. 

    “aşk konusunda ciddi miydin?” diye soruyorum. 

    “özgür olmam gerektiği konusunda da ciddiydim.” diyor “tek olmalıyım, tek tek tek, istediğim zaman çekip gidebilmeliyim istediğim yere. aşıksan uçamazsın. kesin ve net” 

    susuyorum. haklı olabilir. ama bu kiminle beraber olduğuna göre değişir, birlikte uçabilir ya da tek başına yere çakılabilirsin. 

    bir süre sonra, başını okuduğu kitaptan kaldırıp; “hayat yaşamaya değer mi sence?” diyor.

    “bu ne şimdi?”

    “öyle demiş senin adamın” 

    “nasıl yani, şarkıyı çevirdin mi türkçeye?”

    “evet”

    “harika”

    “bu adamı okumalısın” diyor tekrar kitabı göstererek, ilgilenmiyorum. 

    3. 

    sonra, o boktan sabah. ya da. bi saniye. o boktan geceden girelim. aynı şarkı. dönüp duruyor. no pain no gain. ya da bi saniye. şu anki durum da aynen bu şekilde. beş yıl sonrası. yani şu an. ben oktay’lardan eve dönüyorum. annem, “seni bir kız aradı” diyor “adı özlem’miş.” 

    ben buz kesiyorum. gidenler bazen geri döner ama bu hiçbir işe yaramaz. 

    pekala. o gece. seçil eve çıkıyor. kaset bizde kalıyor. ertesi sabah özlem gidecek, öncelikle almanya. sonrasında ingiltere. okul. okula gidecek. oraya. okuyacak. okumak istemiyor. ama babası onun okumasını istiyor. ben kimsenin herhangi bir şey yapmasını istemiyorum. o yeşil halılı odada kalmak istiyorum bi tek. ya da o ufak otel odasında. ya da. hayır. hiçbirini istemiyorum. evet. aynen bu şekilde. en gerçeği. 

    4. 

    yine tek başıma içiyorum işte. ve yine o geceki gibi fonda no pain no gain çalıyor. kazanmak istemiyorum dostum, hem zaten bu dünyada kazanmak isteyebileceğim hiçbir şey yok, ama sorun olan şu ki, açıkçası, artık kaybedebileceğim bir şey de kalmadı, hepsi bu. nokta. ve evet, tamam. bitti. dağılabilirsiniz. özeti geçtim. 

    üçüncü bölüm

    1.

    felaket akşamdan kalmaydım ve dün geceye dair hatırlayabildiğim şeyler kesik kesik ufak parçalardan oluşuyordu, hayal kırıntıları, rüya mı değil mi diye şüphe ediyordum, bir bardaydık, evet, 3 kişiydik, galiba, sanırım, emin değilim, bi hatun, iki herif, refik seçil ben, bunlar sevgili, altımızda bir araba var, canı isteyince çalışıyor, onyedi kutu bira içmişim, öyle söylüyor refik, “çok içtin” diyor, “saat kaç” diyorum, “biri geçiyor” diyor seçil, “kim geçiyor? “ diyorum, “hayır be, manyak, saat biri geçiyor demek istedim” diyor, “tamam” diyorum, “sorun yok, henüz erken” diyorum, “ama” diyor, “hatun bizi bekliyor”

     “boş ver” diyorum, “sorun yok, devam”

    sonrasında, sanıyorum kalktık, barın kapısını anımsıyorum, iki basamak var, ben takılıp düşecek gibi oluyorum, ertesi gün vizelerim başlıyor, okulda ilk yılım, aralık ayında olabiliriz, 2000 yılında olduğumuzdan eminim, pazar gecesi, ben evden cuma sabahı çıkmışım, o sabah okula uğruyor ve vize tarihlerini alıyorum, ama hiç bakmıyorum, bir tip defterine yazmış, onu fotokopi çekiyor ve cebime atıyorum, okulun kapısından çıkarken o’nu görüyorum, daha önce de gördüm, bi kaç kez, her seferinde yanından geçip gidene kadar baktım, görüş mesafemden çıkana kadar, sadece düşlerde görebileceğiniz derecede güzel, öldürücü bir güzelliğe sahip. 

    2. 

    cuma sabahı. cumartesi. pazar. evet. pazartesi sabahındayız, felaket akşamdan kalmayım. dün geceye dair anımsananlar; bar. gecenin biri. onyedi kutu bira. sabahın dokuzundan itibaren, yavaş yavaş. bir hafta süren alkol deliliklerimin ilki olabilir. cumadan başladım. ve pazartesi sabahındayız. vize haftası. bir evdeyim. bir kanepenin üzerinde, giysilerimle birlikte uzanmışım, yüzüstü, midem hareketli, kusacak gibiyim, gelip gidiyor, tutmaya çalışıyorum, ve nerede olduğumu çözmeye. içerden sesler geliyor. 

    “yavaş” diyor, bir hatunun sesi, “biraz daha yavaş ol lütfen”

    “oldukça hassas davranmaya çalışıyorum” diyor bir diğer hatun, “senin sorunun ne?”

    “canımı acıtıyorsun” diyor diğeri, “ve bir işe yaradığı yok”

    “anlamıyorsun” diyor, “bu işin püf noktası, birazdan yerine oturacak. hâlâ acıyor mu?”

    “acıyor, ama bu acıdan zevk alıyorum” 

    kusmak zorundayım, kusmalıyım, lavabo nerede acaba, odada tek kapı var, camdan dışarı kusabilir miyim? kaçıncı kattayız? içeri giremem, bu diyaloglardan sonra karşılaşacağım sahne hiç de iç acıcı olmayabilir, tamam, kabul ediyorum, ben de severim iki hatunu sevişirken izlemeyi, ama bu hatunlardan biri sizin en yakın dostunuzun sesine benziyor, ve bu yakın dostunuz sizin en yakın bi diğer dostunuzun sevgilisi, ne yani bir kadın bir erkeği bir kadınla mı aldatıyor, bi düşünsenize, hangisini tercih ederdiniz? sevgiliniz, biseksüel olup sizi bir hatunla aldatsa, hissedebileceğiniz en kötü şey ney olurdu? ya da durumu iplemeyip grup seks fantezisi mi kurardınız? daha da ileri gidebilirim, ama yapmayacağım, cuma gecesi, evet cuma. 

    3. 

    cuma. o sabah okuldan vize tarihlerini almış, daha sonrasındaysa otobüse atlayıp alsancak’a gitmiştim. sevgi yolunda, refik’in takı tezgahına vardığımda, tezgahta, o sabah okuldan çıkarken gördüğüm hatun vardı, refik’le konuşuyordu, siz işe tesadüf diyebilirsiniz, ben de öyle demiştim, ama hiç de öyle değildi anlaşılan, bir fanzin çıkartmıştım o dönemler, birkaç tane çıkarmıştım, çıkarmıştık, cümleler sonradan yerine oturuyor, biliyorum, ve üzgünüm, ama bu konuda elimden gelenin en iyisi bu, ne diyordum, 4 adet fanzin çıkarmıştık, evet en doğrusu bu, öykülerim vardı, okulda birkaç kişiye dağıtmıştım, biri bu hatundu 

    “merhaba, alır mıydınız?”

    “bu nedir”

    “dergi, ücretsiz” 

    arka kapakta, yeni sayıları nerede bulabilecekleri yazıyordu, ve, evet, orada, hatunun arkasında bekliyorum. eğer tezgahta bir müşteri varsa o gidene kadar beklersiniz, bunu retro’da da uyguluyorduk, bazı müşteriler garip davranabiliyor, hassas olmak zorundayız, ürkütmemek gerekiyor, ve nazik davranmak. “evet efendim”, “bir milyon efendim”, “haftaya gelecek efendim” der refik, insanlara sabır göstermeyi onun kadar iyi beceremiyorum ben. 

    “hayır ben takı almak için gelmedim” diyor hatun, “bana 9 eylül üniversitesinde bir dergi verdi biri, dergide yeni sayıları burada bulabileceğimiz yazıyordu, yeni sayısı çıkmış mı diye sormak istemiştim.” 

    gözleri ile beni işaret ediyor refik, sorunun cevabı arkanda der gibi, dönüyor hatun, ölümcül gözleri dikiliyor üzerime, gülümsüyor, hatırlıyor beni, iyiye işaret, ya da kötüye. bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu hangi açıdan baktığınıza bağlıdır. 

    “merhaba” diyor, “size sabah da seslenmiştim ama duymadınız, aceleniz vardı sanıyorum” 

    “seni duymadım” diyorum. amfetamin almıştım o sabah, ve hala uçuştayım.

    “bana verdiğiniz dergi” diyor, “çok güzeldi, ben düşünmüştüm ki, yeni sayı çıkmıştır”

    “eski sayıları yaktım” diyorum

    “neden?”

    “bir işe yaramıyorlardı”

    “çok güzellerdi ama”

    “sen de çok güzelsin” diyorum, hapın etkisi, gerçekte böyle bir şeyi bir hatuna direk söyleyebilecek en son herif benimdir.

    “teşekkür ederim” diyor, “şey, sizinle konuşmak isterim”

    “ben tek kişiyim”

    “seninle”

    “tabii”

    “şimdi eve gitmeliyim, pazar günü olabilir mi?”

    “hafta sonu tüm gün buradayız, tezgah akşam onda kapanıyor, öğleden sonra açarız” 

    4. 

    cuma gecesi. evet. tezgahı kapatıyoruz. hey, durun bi saniye, anlatmayı unuttum, gündüz, cuma gündüz, tuncay uğruyor bi ara tezgaha, karnım ağrıyor, bağırsaklarım sanıyorum, karnım aç, kafam iyi, iki çift kağıt tüttürmüşüm, sabahtan alınan amfetamin, bi kaç kutu bira, hepsi üst üste geliyor. 

    “ölmeye mi çalışıyorsun sen?” diye sormuştu bana tuncay, “böyle mi ölünüyormuş” demiştim, “hayatını bir hiç uğruna harcama adamım” demişti, “hayatın kendisi koskoca bir hiçtir” demiştim. sonra ne mi oldu? basit. bu ikisi hollanda’ya gitti, tuncay ve refik. ve, evet, bakın, hep aynı şeylerden bahsediyor olabilirim, ama en azından hep aynı sırada bahsetmiyorum. eğer çözmekte zorlanıyorsanız, son dönem yazdıklarımı peş peşe okumayı deneyin, bağlantılı hepsi. ve, evet, tuncay, hollanda’da, çok sarhoş olduğu bir dönemde, kendi hayatına son verdi.

    “o kadar içmişti ki” diyor refik, yıllar sonra izmir’e döndüğünde, bana, “tuncay neden dönmedi” diyorum, ve duraksıyor o, “o kadar çok içmiştik ki”

    içmişti ki? içmiştik ki? içmiştim ki? bu üçünden birini demiş olabilir, evet, “o kadar çok içmiştim ki, geceye dair aklımda kalan tek şey, onun ağladığı, benimse onu siklemeyip gidip yattığım, sabah uyandığımda karşılaştığım manzara, banyodaydı, ölü, hani hep anlatırdı ya, bir hiç uğruna harcamayın kendinizi, hayatınızı yaşayın, yaşayın” 

    “hı hı, bana hep bunu derdi, ben ona intihardan bahsettikçe bana ‘yaşamalısın’ diyordu” 

    “garip” 

    “pek de garip değil aslında, intihar edicem diyen insanların intihar ediceğine inanmıyorum, gerçekten intihar edicek insanlar bundan hiç söz etmezler” 

    “sen neden ettin o zaman?”

    “ben etmiş sayılmam, hâlâ hayattayım” 

    5. 

    cuma gecesine geçelim. hatırlamakta zorlanıyorum. tuncay gitti, sonrasında, biz, ben, refik, seçil, nevaleyi alıp, karşıyaka’ya dönücektik, ancak yolda refik ve seçil kavga etti. gayet doğal, sürekli kavga ediyorlar, ben birbirlerinden nefret ettiklerini düşünüyorum, ama onlar sevgili olduklarını söylüyorlar, o dönemlerde ben özlem ile açtığım takı tezgahını kapatmıştım, iş yapmıyordu, oysa hâlâ takı yapıyordu hatun, ve, evet, burada bir ara vermek durumundayım. 

    pazar gecesi, ki, bunu daha önce de anlatmış olabilirim, özlem’in evinde yalnızım, çünkü o, yani özlem, bok varmış gibi bristol’e gitti. yeşil halılı evde, pencereler kapalı, son otumu son kağıdımla tüketiyorum, zıvana yapıcak bir şey arıyorum evin içinde, oysa ev darmadağın, size evi anlatmama izin verin. 

    evin belli bir düzeni yok. koltuklar evin ortasında yamuk yumuk duruyor ve halı sigara yanıkları ile dolu. küller vardı her yerde. boş bira şişeleri ve etrafa saçılmış tütünler. ortadan ikiye bölünmüş bir kül tablasının yarısı. içinde su olan bir süt paketi. ve içinde süt olan bir meme. tamam tamam. şakaydı. meme yok. çeşit çeşit bir çok boncuk var ama, bir köşeye istif edilmiş. duvarların boyasının ne renk olduğu belli değil, bazı yerler siyah, bazı yerler kırmızı, bazı yerlerde çok açık bir mavi, (sanırım bu mavi, duvarın orijinal rengiydi ve boya yetmediği için öylece duruyordu) üzerinde “koli’ye yardım et” yazan ve koliden olan bir kumbara, birkaç dergi, bir çok fanzin, çarşaflar ve giysiler… neresinin ne odası olduğunu anlamak gerçekten güç, dahası herhangi bir odanın, örneğin şu an bulunduğum odanın, oturma odası olsun diye ayrıldığını, ya da diğer odanın yatak odası olduğunu hiç sanmıyorum. tek fark mutfaktaydı, bununda nedeni de, bir çeşmenin olması… tek düzenli kısımsa, cd’lerin bulunduğu raftı. ancak onun da düzenli olmadığını anlamak uzun sürmez. hiçbir cd, gerçek kabına konmamıştı. beni en çok şaşırtansa, özlem’in, aradığı her cd’yi anında bulmasıydı. “düzen senin kafanın içindedir” diyordu bana, “nesnelerde arama” 

    evet. galiba. devam etmek zorundayım. zorundayız. bi saniye. karar vermekte zorlanıyorum. zorunda olan benim. siz hemen, şu an, öyküyü bırakıp, başka bir şeyle oyalanmaya başlayabilirsiniz, ve gerçekten bu sizin için daha iyi olur, zaman kaybı, öykülerim zaman kaybı, “git işe yarar bir şeyler yaz, bunlar zaman kaybı” “boktan” “basit” evet. galiba haklılar. ama yine de. ve galiba. devam etmek zorundayım. yüksek… 

    6. 

    bu kez oldukça fazla şeyi birbirine karıştırdım, ve toparlamak zorundayım, hayır toparlamak zorunda değilim, toparlamakta zorlanıyorum. evet. böylesi daha iyi. hayattan bahsediyorum burada, öyküyü kim takar, bırak karışık aksın. 

    bir dostumun tavsiyesi üzerine, öncelikle cumartesi gecesini anlatıcam. 

    evdeydik, ilk başta 4 kişiydik, ve önce refik, “sikerim böyle hayatı” diyerek evine döndü, seçil ise, “sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız” dedi ve bir üst kata, ailesinin yanına çıktı, ifadeler tanıdık gelebilir. pekâlâ. 

    sessizlik 

    “ne düşünüyorsun” dedi bana özlem. 

    zihnim oyunlar oynamayı sürdürüyor, ve siz, hâlâ buradaysanız, sizi, “evet, öykü iyi bir yere doğru gidicek, biraz daha sabredin” diyerek teskin edemem, her şeyi hatırlıyorum oysa, ama… 

    manus’un çığlık atmayı kesmesiyle birlikte evie’nin büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başlayabildiğim, sabahın birindeki o dakikaya dönelim. 

    bir saniye. karıştırdım. ben palahniuk değilim, ve bu da ‘görünmezler canavarlar’ın yeni bir baskısı değil. cümleyi şu şekilde revize ediyorum; 

    seçil’in çığlık atmayı kesmesiyle birlikte, özlem’in büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başladığım sabahın beşindeki o dakikaya dönelim. 

    böylesi daha iyi. 

    bir üst katta. çığlık atıyor. ama önce ufak bir tartışma. “tamam baba”, “hayır baba”, “bir alt kattaydım baba”, “sokakta değildim baba”, “bu saatte sokakta olamam biliyorum baba”, “tamam”, “anlıyorum”, “olabilir”, “bir daha olmaz”, “olur”, “peki” 

    “ben çıkıyorum, sigara bitmiş” diyor özlem, “karşı büfeden alıp geleyim” 

    “ben giderim” diyorum ama bu halde gidemeyeceğimi biliyorum, ayağa kalkıyorum, yerde oturuyordum, ayağa kalkıyorum, bir elim duvarda 

    “hayır hayır” diyor, “buraya kusamazsın, daha yeni yıkadım halıyı, lanet olası, halıma kusma diyorum sana, bak bu ikinci kusuşun oluyor” 

    // 06.mayıs.05

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • enkaz

    enkaz
    10 şubat 2005
    şu an, burada
    oturmuş, bir öykünün beni ziyaret etmesini bekliyorum tatlım.. gelmiyor uzun
    süredir, sanırım iki buçuk ay oldu.. küsmüş olabilir, bir daha asla gelmeyecek
    olabilir. ve o kadar da kötü bir kayıp sayılmaz bu.. ama şu an önemli..
    geçenlerde, bir arkadaşım, dağıtım iznine gelmeme az bir zaman kala, “yazarsın
    askerlik günlerini” demişti, ve ben de öyle umuyordum, ama çıkmıyor bir türlü..
    yoğunluktan olabilir belki.. karışıklık.. ve sıkıntı.. yeniden aynı şeylere, ve
    üstelik de çok daha uzun bir süre maruz kalacağını biliyor olmanın sıkıntısı..
    ne yapabilirim? yapılabilecek hiç bir şey yok.. ki çoğu zaman, yapılabilecek
    bir şey olsa bile, ben olmadığını düşünür, veya söylerim. bu yüzden hala yerimde
    sayıyorum, sanırım hayatımın en büyük devinimi istanbul’a yerleşmeye çalışmamdı,
    ki o da pek akıllıca bişi değildi zaten, en azından sonrasında olanları
    düşününce, işe yaramadığını anlıyorum. yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması ve
    olduğu zamanlarda bile yapmamaktan bahsediyorum, evet, şu an roads çalıyor, her
    zamanki gibi, şarap, kırmızı, ve her şey olması gerektiği gibi, ayarında, duvarlar,
    olması gerektiği şekilde ilerliyor hayat, 24, ve gerçekten yapabileceğim hiçbir
    şey yok.. “dene” diyor, “hayır” diyorum, “ve sen de boşuna deneme”. sonrasında
    bırakıyor kendini bana, öpüyorum, öpüyor, tat almıyorum ama, sadece öpüşüyoruz
    işte, aşk yok, hiçbir şey yok.. iyi yazdığımı söyleyip duruyor öncesinde, aylar
    öncesinde, sonra bir gün, dağıtım iznine geldiğim bir sırada, çıkıp geliyor,
    içiyoruz, sürekli burnunu çekiyor, ve kendiliğinden gelişiyor her şey, dediğim
    gibi, hiç bir şey yapmıyorum, tek bir şey hariç hayatım boyunca hiç bir şey
    yapmadım, o şeyin ney olduğunu da az önce söyledim zaten..  aptalca.. hiçbir şey yapmamak iyi, en azından
    olaylar sonuçlandığında üzülmüyorsun, çünkü hiç bir şey yapmamışsın, kazanmak
    için, ya da değiştirmek.. bazıları, aslında, çaba sarf etseydim, şu an olduğum
    konumdan çok daha iyi bir yerde olacağımı söyler durur, sanmıyorum.. hayır,
    kadercilikle ilişkin bir şey de değil bu, sadece.. hmm, hey bak bunun neyle
    ilgili olduğunu da bilmiyorum, hatta hiç bir şey bilmiyorum, ama hayır, bi
    saniye, bir şeyler biliyorum galiba, yani, en azından, ‘bir cümle içinde birden
    fazla ‘ve’ kullanılmaz diyen o lavuğa “evet biliyorum ama önemli değil”
    demiştim, ve aynı zamanda ‘ve’den önce virgül kullanılmayacağını da biliyorum,
    ve bir cümlenin ‘ve’ kelimesi ile başlayamayacağını da, tüm gereksiz imla
    kurallarını biliyorum, ve önemsemiyorum, sadece imla kurallarını değil, her
    şeyi biliyorum, ve bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyorum, ve sadece ben değil, hiç
    kimse bildiğim hiçbir şeyi önemsemiyor, tüm eski sevgililerim de dahil buna, ve
    yenileri de eskilerine dahil nasıl olsa.. 
    hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanın canını acıtan, kolay unutulabiliyor
    olmak, bazen kendimi bir yarışmanın en zor sorusuymuşum gibi hissediyorum,,
    herkes pas diyor bir süre sonra, ki
    ne önemi var, ki, bu kadarı yeterli sanırım, en azından bu konuda.. buradayım,
    ve bazen iyi diyorum bazen kötü, genellikle kötü. ve boş. ve aptallık.. ve
    belki de.. ya da neyse..
    ve gerçekten şu an,
    kendimi yalnız hissediyorum.. bir süredir bu böyle.. aslına bakarsan uzun bir
    süredir böyle.. ve intihar yanı başımda bekliyor, elinde bıçakla, boğazıma
    yapışmaya hazır.. yapmıyorum.. yapamayacağımdan değil.. bir tercih meselesi
    sadece bu. ve bazılarının tercihi ölüm olduğu halde buna cesaret edemezler..
    ben edebilirim.. ettim de daha önce.. ama şu an, her ne kadar en doğru şeyin bu
    olduğunu düşünsem de, daima en doğru şeyin bu olduğunu düşünsem de,
    bekliyorum.. her zaman doğru olanı seçmeyiz öyle değil mi? ki bir şeyin doğru
    olup olmadığını da asla bilemeyiz sanırım.. olaylar sonuçlandığında açığa çıkar
    her şey.. ve henüz her şey belirsizliğini koruyor.. napıcam.. napabilirim..
    napmalıyım? bilmiyorum ve açıkçası pek düşünmem de napabilirim diye.. çünkü
    biliyorum,  yapmayacağım.. ölüyor olsam
    doktora gitmem mesela.. ya da yemek yemem muntazaman.. zorunlu olmadıkça hiç
    bir şey yapmam, ve bu zorunluluk, kendim için değil, başkalarından kaynaklanan
    zorunluluklar… günün birinde açlıktan öleceğimi düşünüyorum.. şimdilik değil,
    telaş etmeyin.. ama bir gün olabilir bu.. sigarasızlıktan ölebilirim, bu daha
    mantıklı bir ihtimal, en azından bana göre.. o kadar üşengecimki.. ve evet,
    gerçekten kendimi kötü hissediyorum. o yüzden bu kadar kötü yazıyor
    olabilirim.  kimbilir.. sizi sıktıysam
    özür dilerim, ama durum bundan ibaret, şu an için.. bekle.. beklemeye devam..
    bekle ve gör. cioran’ı anımsadım bi an.. adamım.. “son savaştan beri yapılan her
    şeye karşısınız” derler, o da cevap verir, “son savaştan beri değil, ademden
    beri yapılan her şeye karşıyım”.
    intihar daima geç
    kalınmış bir eylemdir..
    inancını yitirmiş
    birine söylenebilecek en iyi söz nedir.. hala şansın var denilebilir mi? ya da
    gerçekten var mı? hala..  evet. kısalıyor
    gittikçe..
    this empty flow
    çalıyor.. daima çalması gereken tek şey onlar belki de.. birlikte içtiğim
    insanları düşünüyorum, ve şu an, tek başına içmek dışında, yapılası hiçbir şey
    yok.. olsa yapardım.. inanın yapardım.. aylak olduğum söylenir.. ya da
    vurdumduymaz.. ki kabul edebilirim de bunu, çoğu zaman, işime geldiği zaman.
    ama şu an, sadece çıkmak istiyorum.. iyileşmek.. ya da devam edebilmek.. ama
    biliyorum, gittikçe güç kazanıyor içimdeki o şey.. işimi bitirmeye hazır,
    zamanını bekliyor sadece.. uygun anını bulur bulmaz yapışıcak boğazıma.. ve ben
    o zaman, işi şansa bırakmayacağım, daha öncekiler gibi.. gabba gabba hey..
    24 nisan 2008
    yaşamak için, arada
    sırada bulunduğun kabın şeklini alman gerekiyordu, bunu ne kadar iyi yaparsan o
    kadar başarılı oluyordun, ve ben 26 yılda o kadar katılaşmıştım ki, hiçbir
    kalıba uymuyordum, hayatı kavrayış şeklim farklıydı, hatta, doğruyu söylemek
    gerekirse kavrayış yeteneğinden yoksundum, aptalın tekiydim, ama yine de, ve
    tamamen çuvallamış olsam da, bir şey beni ertesi güne taşımaya yardım ediyordu,
    kendime ufak aptal bahaneler yaratarak 26 yılı tüketmiştim, tamam, kabul
    ediyorum, 26 yılın tümünü de bu şekilde tüketmiş olamam, ama en azından, ve
    muhtemelen bir 10 yılın böyle geçtiğini itiraf etmeliyim, hiçbir amaç edinmeden,
    ve günü kurtarmaya dahi çalışmadan zamanı tüketmek, intihar edicek cesaretten
    yoksun olmamak değildi sorun, sorun yoktu, her şey tam ayarında gidiyordu,
    ayarında gitmeyen bendim, ya da hiçbir yere gidemeyen, bir zamanlar kendimi tüm
    taşları yenmiş ve sadece şah taşı ile savunma yapıp hala mat edilemeyen bir
    satranç oyuncusuna benzetmiştim, aptallıktı, kendini kandırma provaları,
    hayatın hipnozuna kapılmamak için dikkat dağıtma denemeleri, savunma yapmama
    gerek yoktu çünkü kimse saldırmıyordu, benim dışımda, kendime karşı kendimi
    savunmam gerekiyordu, asıl sorun bir şeyler yapmaya zorunlu kalmaktı,
    insanların seni bir şeyler yapmak zorunda bırakmasıydı, insanların kendi
    kendilerini bir şeyler yapmak zorunda bıraktığı ve bunu da periyodiksel bir
    zaman dilimine yayarak hayatlarını tükettikleri aptal yaşam formuydu,
    kabullenemiyordum, bir şekilde yırtmam gerekiyordu, ama çaba sarf edemiyordum,
    eder gibi yapıyordum, her konuda hem de istinasız her konuda “gibi” yapıyordum,
    ayak uydurma çabaları, ki buna “çaba” demek bile yersiz, bir dakika,
    tıkandığımı hissediyorum, uzun süredir yazamayan biri olarak şu an bu kadar
    yazmış olmak bile kafi aslında, yaşama devam edebilmem için iyi bir neden bu,
    çok iyi bir neden, muhteşem, muhteşem taşaklar, bu kadar yazmış olmak,
    yazabiliyor olmak, yazar olmak için gerekli bilgi deneyim ve yetenekten yoksun
    bir halde, bana en uygun olan yaşam şeklinin, yazarak kazanmak olduğunu
    düşünmek aptallıktı, kabul ediyorum, bugün tüm aptallıklarımı kabul etme
    günümdeyim, ve dahası, size bir sır daha vereyim, bugün günümdeyim, sabaha dek
    sırtüstü uzanıp gözlerimi kırpmadan tavanı izleyip odanın aydınlanmasını ve
    eşyaların ve duvarların yeniden görünmesini bekledim, birkaç sigara,
    olasılıklar, tüm olasılıkları tükettiğimin bilincinde olarak yataktan kalkmak
    için hiçbir bahane üretemedim, bir süre sonra, sadece bedensel bir ihtiyacın
    benim günün ilk hareketini gerçekleştirmeme neden olacağını fark etim, ve bu
    durum çok uzun bir süredir böyle dostlarım, yatağa yapışmış durumdayım, hareket
    edemiyorum, isteyemiyor ve yapamıyorum, boşlukta olmaktan çok öte bir şey söz
    konusu, ve bu söz konusu durum dahilinde geleceğe dair olasılıkları düşünmek,
    pek akıl karı olmamalı, izlanda müziği dinleyerek gelecek güzel günlerin düşünü
    kurmak fayda etmez, beklemek gerek her zaman olduğu gibi, ve neyi beklediğini
    soranlara “bilmiyorum” demek, epey mantıklı geliyor bana, mantıksız olan her
    şey mantıklı geliyor, iş görüşmeleri, siktiriboktan iş görüşmeleri, çalışmak
    istemiyor ve iş arıyorum, trajikomik, hepimiz trajikomiğimiz, ve ben trajikomik
    ne demek tam olarak bilmiyorum, ve başta da söylediğim gibi kavrayış
    yeteneğinden yoksunum, donuğum, donuk, ve katılaşmış, üzülemiyor, sevinemiyor,
    sadece derin bir acı hissediyorum, ama unuttum, acının kaynağını yani, başlangıcı,
    ama sonunun başlangıç noktası ile bitişik olduğunu biliyorum, bu yüzden hiç
    bitmiyor, anlamayacaksınız, hiç kimse anlamayacak ve ben de “zaten bir şey
    anlatmıyordum ki” diyeceğim “her neyse”.. geçersiz, önemsiz, ve kaydadeğer
    değil, ve susacağım, ve daha neler neler..
    bunları niye
    yazdığımı bilmiyorum, en azından bu konuda anlaşalım, tamam mı? yani en azından
    bu konuda…
    bu, kötü yaşanmış
    bir hayatın bir o kadarda kötü yazılmış öyküsü olabilir… ve anlatmaya nerden
    başlayacağımı bilemediğim için lafı eveleyip geveliyor olabilirim… anlatmaya
    başlayıp başlamayacağımdan emin olmadığım için de aynı zamanda.. bir diğer
    sorun, her şeyin ne zaman başladığını kestiremiyor oluşumdan kaynaklanıyor
    olabilir, yani ipin ucunu kaçırdığım ve yakalamaya zahmet etmediğim o anın..
    psikolog olsaydım çocukluğuma inmeyi deneyebilirdim, ama bir seçim şansım
    olsaydı, bir seçim şansımın olmamasını seçerdim, ya da hiç olmamayı, salt
    olarak olmamaktan bahsediyorum, var olmamaktan, varsa yoksa can sıkıntısı.. can
    sıkıntısı neşriyat sokağı.. o günü hatırlıyorum.. yayınevi kurmak konusunda
    anlaşmıştık, ve işe underground olarak başlayacaktık, ve canımız çok
    sıkılıyordu ve underground yayınevimizin adını can sıkıntısı neşriyat sokağı
    koymuştuk, işimiz gücümüz absürt şeylerle uğraşmaktı, ve bir amacımız yoktu, ve
    yıl ikinbindi, ve “battal niyazi” adında bir fanzin yaptık tuncay ve refikle,
    hayaletlerimle beraber, ama fanzinin kapağına ismi yazarken “battal” yazmayı
    unutmuştuk, gazeteden kestiğimiz harfleri yapıştırırken niyazi’yi oluşturan her
    harfi öyle bir yapıştırmıştık ki, öyle kalmak zorunda oldu ismi, ve fotokopiciye
    gitmeye üşendik, gerçekten üşendik, refik ortada, ben sağda, tuncay solda,
    oturup sayfa sayfa okuduk fanzini, dışımızdan, takı tezgahında, amfetamin esiri
    beyinlerimizde yankılanan kahkahalarımız, sonra noldu bilmiyorum, evin bi köşesinde
    kaybolup gitti fanzin, ürettiğimiz her şey evin ya da tezgah açtığımız sokakların
    bi köşesinde kaybolup gidiyor ya da unutuluyordu, hala bu durum devam ediyor,
    her şey uçuyor elimden, bu yüzden neşriyat sokağı demiştim yayınevi demek
    yerine ve gerçekten canım çok sıkılıyor, sıkıntıdan ödüm bokuma karışıyordu,
    yalnızca alkollü ya da haplı iken iyiydik, diğer zamanlar uzaydan bu dünyaya
    fırlatılmış bir meteordan farkımız yoktu, aslında daima bir meteordan farkımız
    olmuyordu, sırf zarar ziyan, ama alkollü iken en azından kendimiz bunu
    önemsemeyerek daha esnek davranabiliyorduk ve başlangıçta da dediğim gibi esnek
    davranmak gerekiyordu, başka türlü hayatta kalamıyordun.. ve şimdi, aradan
    geçen sekiz seneyi düşününce, bi sekiz senem daha olmadığını görebiliyorum,
    doktor da bunu gördü geçen hafta, ve yasaklar yasaklar yasaklar, ve devam
    ediyor, her şey.. her şey olanca hızıyla ve tüm şiddetiyle dönmeye devam
    ediyor, benim dışımda.. kırmızı kart gördüğü halde sahayı terk etmeyi reddeden
    bir aptaldan farkım yok, ve geçen hafta beşinci arkadaşımı kaybettim,
    uyuşturucudan, beşi de uyuşturucudan demek istiyorum, gecenin bi yarısı telefon
    çalar, kendini yalnız hissettiğini söyler telefondaki ses, ve siz evden çıkmaya
    para bulamazken, o ölmesine yeticek kadar tozu almıştır bile, ölüme çeyrek
    kala… ve sen kaç kişi kaldığını düşünürsün ister istemez, gerçekten senin gibi
    olduğunu bildiğin kaç kişinin kaldığını, yeraltından bahsederler kitaplarda,
    iyi bir işi olan ve gelecek kaygısı taşımayan yazarlar bahseder yeraltından,
    bulundukları konumdan net görüyor olmalılar, ve sen ister istemez, her ölümün
    ardından kaç kişi kaldığını düşünürsün, hamam böcekleri, sinekler, ve fareler
    dışında konuşabileceğin kimsenin kalmayacağı o güne kaç kişi kaldığını, ve yine
    de, ve hala, daha çok vakit var, beklemek için, hiçbir şeyin değişmeyeceğini
    bilerek, ve umut etmeyerek, beklemek için.. hiçliğin köpekleri.. dört.. üç..
    iki.. bir..

  • zihin halim

    zihin halim
    bir evdeyim.
    alsancak olmalı. en azından ben öyle hatırlıyorum. 10 dakika önce girdik eve ve
    ben 10 dakikadır ayaktayım. hatun tuvalete girdi biz eve girer girmez. ve ben
    onun çıkmasını bekliyorum, ayakta bekliyorum, henüz herhangi bir odaya girmedim,
    holde bekliyorum, nedenini bilmiyorum. kafam dumanlı…
    az önce, tezgahta, 2
    üçlü patlattık, aslında bana yasak bu, yani ot diyorum, akciğerlerim hassas,
    ölebilirim, çocukluğumdan beri her an öleceğimi sanarak büyüdüm zaten, bir
    türlü aklımdan çıkartamıyorum bunu. intihar intihar intihar. amcık.
    neyse. ölmeyi
    denemiştim bi kez, yeni yılın ilk haftasıydı, bir arkadaşımda kalıyordum,
    hatundu, bir grunge grubunda vokalistti, ama pek beğenmiyordum yaptıkları
    şeyleri, neyse, evde elektriklerimizin kesik olduğu bir gün onu aramış ve
    “sende kalabilir miyim” demiştim, ki bundan bir kaç hafta öncesinde o
    bana “bende dilediğin kadar kalabilirsin” demişti.
    “ne yani
    demiştim, birlikte yaşamayı teklif etmenin başka bir yolu mu bu?”
    “ne
    dersin?”
    “olmaz
    derim.”
    üzülmüştü.
    üzülmesine üzülmüştüm. onu hiç ayık görmedim mesela ben. var öyle bi kaç insan
    hayatımda -hiç ayık görmedim. geleceğimi görebiliyorum onlara bakınca.
    size doğruyu
    söyleyeceğim, bu öyküde hiçbir şey anlatılmıyor ve sonunda da bir yere varılacağı
    yok. hiç bi şeyin hiç bi yere vardığı yok zaten. dönüp dolaşıp en başa sarıyorum
    sürekli, bu yıllardır böyle. şu ansa, sarhoşum. şu an bu şeyi yazarken deli
    gibi hissediyorum kendimi.
    ne diyordum?
    elektriklerimiz kesikti. faturayı ödemezseniz öyle oluyor, bu hayatta her şey
    için size bir fatura kesiliyor, hiç dikkat ettiniz mi buna? ne tuhaf bir yaşam
    tarzı edinmiş insanlık yüzlerce yıllık evrim süreci sonrasında. bana
    sorarsanız, hiç çıkmamalıydık sudan derim, ne demek istediğimi anlayabiliyor
    musunuz? merak ediyorum, sudan çıkmış balığa dönmek? kim bulmuş bu deyimi?
    kıyak bence. çok kıyak. sudan çıkmış balığa dönmek. benim gibi bir insan için
    ne güzel bir tanım bu. harika!
    alışamıyorum
    yaşamaya. ağır geliyor. taşıyamıyorum. sürekli bir açık kapı. intihar intihar
    intihar. bok! her şeye karşı bir yabancılık hissi barındırıyorum içimde. ait
    olmama hissi. ait olamama. teneffüsten sonra zil çalar, ve siz yanlış bir
    sınıfa girersiniz mesela, herkes yabancıdır, herkes ve her şey. oturacağınız
    yerde bile başka biri vardır. hani olur ya, bi düşünün, bu tip bir şey işte.
    sudan çıkmış balık. her an ölecekmişim gibi bir his var içimde. kendi elimlen.
    geceleri, yatağa
    girdiğimde ki bu sabahın altısından önce olmuyor genel de ki o zaman neden
    geceleri diyorum ben? her neyse. sabahın altısında yatağa giriyorum, aklımda,
    ölüm güzel ölüm. -evim güzel evim- gibi bir şey. son günlerde düşündüğüm tek
    şey bu. çok fazla baskı var.
    hikayenin iyice
    karıştığının farkındayım. aslında olay şundan ibaret arkadaşlar; 2 herif var,
    ve 2 hatun, takı tezgahında içip muhabbet ediyorlar, sonra heriflerin biri ile
    hatunların biri eve gidiyor, bir süre sonra diğer herifle diğer hatunda
    geliyor, gece oluyor, içmeye devam, sabah, herif evine dönüyor. özet bu. şimdi
    dilerseniz, öykümü okumaya devam edebilirsiniz, beğenmeyenler yarıda
    bırakabilir. merak edilecek bir şey yok kısacası, her zamanki boktan
    muhabbetime devam ediyorum; hatunlar, içki, müzik.. ölüm ölüm ölüm. -ölüm daima
    var zaten.. hayattan, ufak ama ölümcül bir kaçamak yapmak. intihar intihar
    intihar. zihin halim!
    yeni yılın ilk
    haftası elektriklerimiz kesikti, -nedeni fatura- ve 3 gündur, karanlıkta,
    geceleri, uykusuzlukla mücadele ederken hayatta kalmaya çalışıyor ve bu arada
    sürekli kapanan telefonumu açık tutmakta zorlanıyordum. şarjımız bitiyordu;
    telefonumun ve benim! karanlıkta zihnimin salgıladığı şeyler; bir kaç hap,
    dolab, git, aç kapağı, kolay olucak, inan bana, çok kolay..
    çarşambaydı,
    muhtemelen, ya da salı, akşam 22 sıraları.. karanlıkta oturmuş, evdeki herkesin
    birbirine sataşmasını izliyordum. annem babama. abim ablama. sonra hepsi birden
    bana. evet evet, bir porno filmin senaryosunu çağrıştırabilir size bu durum,
    ama hayır. olay daha çok, ödenmeyen maaşlar ve yatırılamayan faturalar ile
    ilgiliydi.. ve stres, daha çok stres, daha da çok stres ve her şeyin merkezine
    komplike bir şekilde bağlı tutulan ben.
    anlamadığınızı
    biliyorum. ben de bi sik anlamıyorum zaten. hem anlamanız da gerekmiyor! okuyup
    gececeksiniz. hepsi bu. antre. bir şekilde. holde. ayakta. bekliyorum. hatun
    tuvalette. az önce biz. ikimiz. ve refik ile bir ikinci hatun. biz dördümüz
    takı tezgahındaydık. sonra ben, bu hatunla, eve geldim. o tuvalete girdi. bende
    holde beklemeye başladım. kafam bi milyon. şarap içtik. ve ot. ve bira.
    alsancakta. bir pasajda. hangisi olduğunu söylemeyeceğim.
    geriye dönersek, şu
    grunge grubunun vokalistine. adı yeliz. en azından o bana adının bu olduğunu
    söylemişti. buca’da yaşıyor. buca, izmirde bir yer. 26 yaşında bu hatun.
    sanıyorum. “ölmeye ihtiyacım var” diyorum ona, “alo”
    dedikten sonra o bana. o sırada internet kafeden yeni çıkmışım. saat 22.30
    olmalı. 22 sıralarında, evdeki gürültüye ve karanlığa daha fazla dayanamayıp,
    internet kafeye gitmiştim.  lanet olası tek
    bir mail.. lanet olası tek bir mesaj.. lanet olası tek bir çağrı. ama yok. yok
    işte. yok. ve. hikayemin bi ileri bi geri aktığının farkındayım. (cinayet
    cinayet cinayet-zihin halim) gene kimse mail yazmamıştı bana kısacası. kimse
    mail yazmıyordu o aralar zaten bana. kimse arayıp sormuyordu. ama yok. ben
    dedim bi kere. yok. kesinlikle bir daha yok.
     “girdap, sen iyi misin?” dedi bana
    yeliz, “sarhoş musun?”
    “sarhoş
    muyum?”
    “gel
    bana.”
    “hı hı.”
    gittim. buca. grunge
    grubu. vokal. “ölmeye ihtiyacım var.” sarhoştu gene. ama bi şekilde,
    ayık sayılırdı. sarhoşluğun o tuhaf evresine ermişti işte. o kadar çok içmişti ki,
    artık hepimizden daha ayık kalıyordu zihni içkiyle.
    “sabahları bana
    ilişme sakın” demişti, “benimle konuşma, tek söz etme sabahları,
    anlıyor musun?”
    “neden?”
    demiştim.
    “o başka
    biri” demişti, “gerçek yeliz, sarhoş olanı.”
    “peki.”
    sızdı o, o gece.
    yeni yılın ilk haftası. çarşamba. gece. “bi kaç hap sadece dostum. bu çok
    kolay. inan bana.” ve yaptım… intihar intihar intihar.. zihin halim!
    gözlerimi
    açtığımdaysa, gecenin onikisiydi ve hala hayattaydım. ertesi gün.
    hastanedeydik. “sana mesaj geldi” dendi bana.
    “ne?”
    “bir arkaşın
    seni merak etmiş, ulaşamamış.”
    kim olduğunu çok iyi
    biliyordum. abimin telefonunu elime alıp mesajı okudum. lanet olsun,
    ölmemiştim. buna üzüldüm. ve dahası, yıkanan midenin dışında, bir de hortum
    taktılar sol akciğerimin bulunduğu tarafa. çok fazla sigara demiş doktor, bu 2
    sene önce de oldu. hey bakın, hastalığımın ismini bilmiyorum, çok uzun bir adı
    var, akciğerimde bilmemne bişileri patlıyor ve içeride hava sıkışıyor. ardından
    bir hortum takıyorlar size, rahat nefes alabilmeniz ve sıkışan havayı dışarı
    atabilmeniz için. çok fazla ağrı yapıyor bu durum. ama acı güzeldir. bunu daha
    önce de anlattım size. jilet. kesikler. acı. ruhsal acıyı dindirebilen bir
    fiziki acı. ya da her neyse işte. ölmemiştim. Anlayabiliyor musunuz? ne boktan
    bi durum. yılbaşının ilk haftasıydı. sikmişim yılbaşlarının ilk haftalarını..
    ve bir ay sonrası..
    ayakta bekliyorum. holde. şifonu çekiyor hatun. sesi duyabiliyorum. bir adı var
    bu hatunun, adının idil olduğunu söyledi bana. intihar intihar intihar.
    zihnimin her boş kaldığı anda, durmaksızın canımı acıtan hayata karşı, basit
    bir elveda. fısıltı halinde sürekli tekrarlanıyor bu kulağıma. hayran olduğum
    üç heriften biri cobain. bir gün bir tüfek edinmeliyim. yirmi üç. yirmi beş.
    yirmiyedi. yetmişdört. ben kaçta gidicem? 23 çok kıyak bana sorarsanız!
    ölmeyi deneyip
    başaramadıktan bir ay sonra, alsancak kıbrıs şehitlerinde yürüyordum. arkamdan biri
    seslendi, “girdap, adamım.” bu refik olmalıydı. “sen içimdeki
    boşluğu dolduruyorsun adamım.” biri böyle demişti bana bir zamanlar.
    “ooo, sen
    nerden çıktın ya?” dedim refik’e dönüp.
    “hollanda
    maceram bitti. döndüm” dedi.
    bir keş. bir ayyaş.
    genel anlamda tam bir junkie. 30 yaşında henüz. onunla ve seçil’le beraber
    amfetamin takıldığım dönemler geldi aklıma o an. manisa yolu. 5 yıl önce. 6 yıl
    önce, tanıştırıldık onunla, şu an ankara’da kafayı yemekle meşgul olan seçil
    adında bir dostum “bu herif seninle tanışmak istiyor” demişti bana.
    aman Allah’ım, son
    bir senede ne çok duydum bu kelimeyi. tanış. tanışıklık. tanıştırılmak.
    “seni biriyle tanıştırcam.” “seninle tanışmak isteyen biri var.”
    “seninle tanışmak istiyorum.” sikmişim… neyse… her anlamda sikilmişim
    aslında, ama bunun farkına varmam zaman aldı ve sikildiğimin farkına vardığımda
    çoktan içime boşalmışlardı bile, tümden, tüm dünya. çok fazla uğraşıyorlar
    benimle. mesela şimdi de af çıkardılar, bok var diye yani, iki yıllık bir
    okula, 4 senemi harcadım. ne saçma bir hayat! ama en sonunda kazanan ben
    olucam, bundan eminim. hala umut var.. bok var!
    şifonu çekti idil.
    çıktı. yalın ayak. harikulede yeşil ojeler sürmüş ayak parmaklarına.
    “içeri geçsene, neden ayakta dikiliyorsun” dedi bana.
    “hangi
    kapı” dedim. 3 kapı vardı, biri yatak odası, biri mutfak, biri oturma
    odası. bi de tuvaletin kapısı. bir de çıkış kapısı. etti beş kapı. beş kapı
    arasında sıkışıp kalmıştım anlayacağınız. midem bulanıyordu. kusmak
    istemiyordum. “genç zenci, sakin ol.”
    ama oldu işte.
    çıkardım ne varsa. hole. “önemli değil” dedi idil, “ben temizlerim
    onu, sen içeri geç, şu kapı.”
    içeri geçtim. müzik
    sesi geliyordu. açık kalmıştı teyp. gravediggaz çalıyordu. “bu grubu
    biliyor musun?” dedi bana idil.
    “bronx’lu rap
    gruplarının çoğunu bilirim” demiştim ona, neden öyle söylediğimi
    bilmiyorum, “bilen adam”ı oynamaktan ve dahası her şeyi bilen
    tiplerden nefret ederim. kötü bir izlenim yarattım onun üzerinde. ki ilk anda
    zaten içine etmiştim her şeyin orta yere kusmakla. ama umurumda da değildi
    açıkçası.. hatunların biri gelip biri giderken izmir’e, ben gitmek istiyordum
    izmir’den başka bir yere.. aşk iş ev – zihin halim.
    refik bana
    “döndüm” demişti, alsancakta karşılaştığımız gün. hollanda’ya gitmiş,
    bir süre takılmış ve dönmüştü. takı yapıp satıyordu gene, eskisi gibi yani. 6
    sene önceydi bu. seçil,
    “biri seninle
    tanışmak istiyor” demişti 6 sene önce.
    “nası
    yani” demiştim.
    “ona senden bahsettim
    ve seni ilginç buldu.”
    “senin tuhaf
    bulman gibi yani” dedim seçil’e. çünkü daha öncesinde  “çok tuhaf bir herifsin sen”
    demişti bana seçil.. ah, evet, iyicene içine ettim öykünün. ama napabilirim?
    size sarhoşum demiştim. refik’le beraber o’nun takı tezgahına gittik. bu arada,
    6 sene sonrasına geçiş yaptım yine. neyse..
    iki hatun vardı
    tezgahta. idil ve cansu. “bu girdap” demişti refik, çook eski bir
    dostumdur, yolda karşılaştık”. ‘rastlantısal bir düzüşme faslı’
    koyabilirim bu öykümün adını, şimdi aklıma geldi. iyi fikir… ama henüz
    kimseyle düzüşmedik çok şükür. ne diyordum. bi süre takıldık tezgahta, hava
    karardı, saat sekiz sıralarında idil, “biz eve gidelim girdap’la, siz
    sonra gelirsiniz” dedi refik’e. tezgahı gece 22’de kapatıyorlardı. ama
    tezgah refik’e aitti. ve bu iki hatun öğrenciydi, refik’te bunların yanına
    yamanmıştı, ne güzel bir hayat diye düşünmüştüm o an. eskişehirde bir, izmirde
    iki adet olmak üzere, toplam üç adet, benimle birlikte yaşamak isteyen hatun
    var, hemen şimdi olabilecek bir şey bu, eşyanı topla, evden çık, evlerine git,
    kapının zilini çal, ve ben geldim de, herhangi biri ile bunu yapabilirim, ama
    yapmıyorum, bekliyorum.
    holde ayakta
    bekliyordum. idil şifonu çekti. dışarı çıktı. ben kustum. sonra içeri geçtim. o
    da arkamdan geldi, elinde bir şişe şarap ve iki bardak vardı, teyp açıktı, gravediggaz
    çalıyordu. harika diye düşündüm, sonunda benim gibi sıkı rap dinleyen bir hatun
    buldum siktiğimin izmir’inde. karşıma oturdu. “bu herifin vokali hasta
    ediyor beni” dedi rza’yı kast ederek, “çok sakin.” durdu, gözlerime
    baktı, “sende çok sakin takılıyorsun” dedi, “çok hoş”.
    bişey demedim. konuştu. dinledim. kısa cevaplar verdim. çok sorunluydu açıkçası
    ve gerçek anlamda etkilendiğimi itiraf etmeliyim bazı noktalarında.
    “yeşil. güzel.”
    dedim.
    “beğenmene
    sevindim.”
    “neden?”
    “bilmem.. her
    renk ojem var. oje manyağıyım ben.”
    “asiton
    getirsene”
    “napıcaksın”
    “getir, tüm
    ojelerini de getir.”
    gidiyor, ve geliyor.
    gelip karşıma oturuyor.. çok yükseğiz. kendimizi bıraksak hemen sızacak bir
    halde.. ayağını uzatıyor, iki bacağımın arasında, kötü bi niyetim yok, sadece
    ojeyi çıkartıcam ayak parmaklarından, çıkartıyorum da, sonra getirdiği ojelere
    bakıyorum. tek tek sürüyorum, sol ayak baş parmağına. sürüyorum, şöyle bir
    bakıyorum, “yok bu olmadı” deyip çıkartıyorum, sürüyorum, yok bu da olmadı,
    çıkar, en sonunda yeşilde karar kılıyorum ve “al diyorum, yeşil iyi, bunu
    sür.”
    “yeşildi
    zaten” diyor.
    “ne
    yeşildi”
    “sen tüm
    parmaklarımdan çıkarmadan önceki hali.”
    “sikmişim
    parmaklarını. tekrar sür o zaman.”
    oje sürme demeye
    çalıştığımı nasıl anlayamadı acaba? tüm renkleri denedim halbuki başa dönene
    kadar. bu arada şimşek çakıyor. yağmur. boşanan yağmur. ağlamaya başlıyor bu
    kez de. manik depresif bişi olabilir mi bu kızcağız? hiç başıma gelmedi.
    bilemiyorum. benim zaman zaman paranoyaklaştığım su götürmez tabii, o ayrı
    mesele.
    bir buçuk saat sonra
    kapının zili çaldı. refik ve cansu geldi yanlarında bir de şair getirdiler,
    pazarda satılıyormuş, alıp getirmişler bi tane.. adını unuttum şair olan
    herifin. “bir tane şiir kitabım yayınlandı” dedi bana,
    “öykülerin derinliksiz”, diyor.
    “farkındayım”
    diyorum.
    “ve aynı
    zamanda çok basit konular.”
    “bok gibi
    yazdığımı söylüyorsun yani” diyorum gülerek, son derece sakinim.
    “yok hayır öyle
    demek istemedim” diyor utanarak.
    “diyebilirsin”
    diyorum, “çekinme, kimse beğenmek zorunda değil. bense senin şiirlerini
    çok derin buldum mesela, hiç bi sik anlayamadım. kafam iyi diyedir belki,
    bilemiyorum. boşversene. iyi bi adamsın sen, beni asıl sinir eden
    beğenmedikleri halde beğenmiş gibi yapanlar”. o da gülmeye başlıyor.
    “seni sevdim”
    diyor. kötü bir şair ama iyi bir insan diye geçiriyorum içimden..
    ertesi gün sabahın
    köründe kalkıyoruz. sanıyorum saat altı. iki hatun da akşamdan kalma bir halde
    okula gidiyor. ne biçim bir hayat diyorum kendi kendime. buraya yerleşebilir ve
    hayatımın sonuna kadar takı satıp içki içip idil’le düzüşebilirim. bir sevgili
    mi? ama bunun olamayacağı açık… asla olmadı zaten. sürekli bir engel vardı,
    kendini birine saklama arzusu muydu 
    bilemiyorum, ya da yakında gidecek oldukları için miydi bu istençsizlik
    onu da bilemiyorum.. ben de refik’le beraber takı yapmaya başlamıştım, sabahın
    yedisinde. aklıma, bir zamanlar takı yapıp dikiş tutturamadığım zamanlar geldi
    o an. özlem’le beraber, ege üniversitesi kampüsündeydik, kendinizden 3 yaş
    büyük bir hatunla takılınca, içinizi acayip bir his kaplıyor. üstelik onun size
    “sana aşık olabilirim” demesi daha da ilginç kılıyor işi. ki o bile, bir süre
    sonra başka birine aşık olup terk ediyor şehri.. ve her şeye rağmen, hiç iş
    yapmayan tezgahımız, sürekli geç kaldığımız dersler ve etraftaki binlerce asık
    surata rağmen gülebiliyoruz sabahın dokuzunda o kampüste. ve sonrasında bir
    sabah, “ben birine aşık oldum galiba” diyor, söz konusu olan siz
    değilsiniz, başka biri. pufff. sihirbazlık gösterisi.. önce, seninledir, ertesi
    gun diğeriyle. anlıyorsunuz ya?
    “ex’i bırakmak
    zorundasın” diyorum ona her sabah. sürekli ex atıyor. parayı nerden
    bulduğu hakkında hiç bir fikrim yok. intihar ediyor sonra bir sabah.
    takı tezgahındayız,
    kimse bizden bir şey satın almıyor, (bugüne kadar bu tip bi kaç tezhahım oldu,
    eski kitapçılık, cd, takı, bok, amcık, ama hiç biri tutmadı) sonra, bir gün,
    sabah, güneşin hayatta kalmamız konusunda bize telkinde bulunduğu bir sırada
    gülerek geliyor ve “ben az önce tuvalette naptım bil bakalım” diyor.
    “ne?”
    diyorum.
    “bil.”
    bi çok şey
    söylüyorum ama bilemiyorum. sonra o yavaş yavaş kötüleşiyor. ve “intihar
    ettim” diyor, “az önce, ben bunu yapmıştım tuvalette, bilemedin..
    ehehe” hala gülüyor bunu söylerken. sonra hastaneye götürüyorum onu. beş
    sene önce, iki ay boyunca beraber olduğum nesli tükenmek üzere olan harikulade bir
    canlı türü. adı özlem.
    ve beş sene sonra.
    değişen hiç bişi yok.. hala sarhoşum. ve sürekli sarhoş kalmaya dair kendi
    kendime söz verdim. bu sözümü tutmama engel olan tek şey parasızlık. “sen
    evlenilebilecek türde bir herif değilsin” demişti bana grunge grubunun
    vokalisti, “ama dilersen, istediğin kadar kalabilirsin evimde.” taşak.
    ve sonu iyi bağladım galiba. taşak.
    ve. dahası.

    hemen şu köşede
    ölümü görebiliyorum, benim içim geldi.. dünyam dört duvardan ibaret bu aralar..
    intihar intihar intihar. zihin halim. [
    şubat 2005 ]
  • erkekler tuvaleti

    erkekler
    tuvaleti
    sevgilimle barda oturuyorduk. bir mini etek
    vardı onda ve göğüslerini oldukça ele veren bir body. hiçbir şey yapmıyorduk,
    içmek dışında… konuşmuyorduk bile. hayır, küs değildik birbirimize ama
    durmadan konuşuyor da değildik. sustuğumuz zamanlar da oluyordu.
    karşıdaki masada tek başına içen bir eleman
    sürekli yanımdaki hatuna bakıyordu ve ben sadece bekliyordum, hiçbir şey
    yapmadan, buna gerek de yoktu zaten. bir süre sonra, karşıdaki adam masama
    yaklaştı, bir makas aldı yanımdaki hatundan ve “n’aber fıstık?” dedi, bunu
    söylerken bana pis pis sırıtıyordu ve bardaki herkes bunu görüyordu. hiçbir şey
    yapmadan bekliyorduk. adam daha sonra tuvalete gitti. yanımdaki hatun da öyle
    ve bir arkadaşım yanıma gelerek
    “neden bunu yapmasına izin veriyorsun?”
    dedi bana.

    “neyi?” dedim.

    “herif, kızına resmen asılıyor” dedi.

    “hey, hey” dedim, “laflarına dikkat et, o
    bana ait değil, benim kızım ya da kadınım değil o”.

    “öyle mi?” dedi, “ama buradan bakınca hiç de öyle görünmüyor, sevgili gibisiniz”.

    “elbette öyleyiz” dedim, “ama o bana ait değil, ben de ona. sahibi değilim yani
    onun. istediği her şeyi yapabilir, onu kısıtlayamam ama sevmediğim bir
    davranışı varsa, bunu kendisine söyler ve bitiririm işi. değiştirmeye
    çalışmıyorum. istediğim ruh özünde yoksa sonradan eklenmesi bir boka yaramaz”.
    “ama” dedi, “sen beni anlamıyorsun, adam
    resmen kıza asılıyor ve kız da bundan rahatsız oluyor, hiçbir şey yapmayacak
    mısın?”
    “o kendini koruyabilir” dedim, “bu benden
    önce de böyleydi, şimdi de böyle. onu severek zayıflatıyor değilim.
    hatırlıyorsun geçen seneki kavgayı. hem bir de şu var, ben onun heriften
    hoşlanıp benden vazgeçmeyeceğini nereden bileyim? belki de o adama aşık oldu ve
    benim onu sahiplenmem her şeyi altüst edecek. hem kendini savunamazsa bana söyler.
    hatta söylemesine gerek kalmaz, ben bunu anlarım zaten ve devreye girerim.
    konuşmadan anlaşabiliyoruz, endişelenme”.
    iki dakika sonra sevgilim yanıma oturdu.

        “nasılsın?” dedim, “oldukça iyi”
    dedi, “ama pisuvara yazık oldu”.
    bir iki dakika daha geçti. pezevenk çocuğu
    yüzü dağılmış bir şekilde bardan çıkıyordu. üstelik başı öne eğik. erkekler
    tuvaletinde bir kadından dayak yemiş ve bunu tuvaletteki diğer tüm erkekler
    izlemişti. böyle bir şeydi işte. her an terk edilebilirdim yine de paranoya yapmıyordum. en ufak bir belirsizlik yoktu, o
    benimleydi ve bunu kanıtlamak için erkekler tuvaletinde olmam gerekmiyordu.
    23.10.2004 – 01:05 ]
  • isimsiz – 2

    isimsiz – 2
    orta okuldaydım. 3.
    sınıfta. kimseyle konuşmuyordum, çünkü konuşmaya çalıştığım zaman harfler
    boğazıma takılıp kalır, ne dediğim anlaşılmaz ve karşımdaki insan genellikle
    gülerdi buna, ya da sorduğu soruyu geri alırdı, bazılarının cümlelerimi
    tamamladığı da oluyordu, en nefret ettiğim şey de, “istersen yaz” denilmesiydi,
    “istersen yaz denilmesinden nefret ediyorum” demek isterdim ama çıkmazdı işte
    harfler. kekemeydim ve bu nedenle de susuyordum hep. o zamanlar çok
    düşünüyordum insanların benim hakkımda ne düşündüğünü, hatta davranışlarımı
    bile bunun belirlediğini söyleyebilirim – sadece o dönemler için. yok hayır,
    öfkelendiğim zaman başka, o zaman kelimeler ardı ardına dökülürdü ve bu da
    insanların beni inandırıcı bulmamasına yol açardı. sözlüye kaldırılmıyordum
    mesela, hem zaten böyle bir risk ile karşı karşıya olduğum zamanlar okulu
    ekiyordum. o zamanlar, bir icat çıkmıştı başıma, bir hoca, sanırım sosyal
    bilgisi dersiydi, hoca bizi beşerli gruplara böldü ve her hafta bir grup verilen
    konuya hazırlanıp geliyor, konuyu hoca yerine o grup sırayla anlatıyordu. benim
    grubumdaki en çalışkan olan tip bana bir konu verdi, ve ben, anlatma sırası bizim
    gruba geldiğinde dersi ektim, ilk devamsızlığımı da o gün yapmış oldum, ve
    sonrası da devam işte, hatta peşpeşe okulu ektiğim zamanlar oldu, lisede bazı
    zamanlar 1 hafta boyunca okula gitmediğim olurdu ve ertesi hafta tüm
    arkadaşlarıma ayrı ayrı cevap verirdim, “merak ettik seni” derlerdi, “hasta
    mıydın?”. Ortadan kaybolmak gibisi yoktu. hala bazı zamanlar ortadan
    kaybolurum… ve eğer gene intihar etmeyi başaramamışsam, aynı soruları duyarım,
    “merak ettik seni”. Neden merak edilirki bir insan. kimseye yaşadığımı
    ispatlamak ve nasıl olduğumu açıklamak zorunda değilim, bunu kafanıza sokun!
    telefon kapalı ise ve çalan zil sonucunda açılmıyorsa kapı, üstelik  perdeler örtük ve hatta ev telefonunun
    kablosu sökükse, sadece bekleyin, gürültü çıkarmadan, eğer hayatta isem,
    mutlaka geri döner ve size “merhaba” derim. ama çoğu zaman hayatta olmamayı yeğliyorum…
    Orta okulun son
    senesinde, bir hatun, yan sınıftan biri ile çıkmaya başladı. bütün okul
    biliyordu bunu, müdüre kadar herkes derya ile ilhan’ın sevgili olduğunu
    öğrendi, 14 yaşındaydı derya, ilhan ise 13. ikisi de orta 3’te idi, ve teneffüste
    elele geziyorlar, hatta okul çıkışı birbirlerini bekliyorlardı. bir gün, veli
    toplantısından sonra annem eve geldi ve bana bunu anlattı, sınıf öğretmenimiz,
    toplantıda bunu söylemişti alenen, kızlarınıza dikkat edin diye de bitirmişti
    lafını, etek boylarına dikkat edin. henüz orta üçteydik ve meraklıydık diz
    altınıza bile! oysa yan sırada oturan canan dizinden yukarısını da gösteriyordu
    bize, bunu bilerek yaptığını sanmıyorum, ama sıra arkadaşım hasan dürtüyordu
    beni bazen, ve kafamı çevirince, merak ediyordum daha yukarlarını… herkes böyle
    zamanlardan sonra evde napıldığını bilir, utanılıcak bir şey değil bu…
    saklamayın artık.
    Ben de 13
    yaşındaydım o zamanlar ve henüz kimseye aşık olmamıştım, bu aniden gelişti.
    neyse, bir gün matematik dersinde, hoca bir soru sordu ve ekledi, “bilenin
    sözlü notu beş olucak”, bize anlatmadığı bir konudandı soru ve pekala mantığımı
    kullanarak çözebilirdim, çözdüm de zaten. ama bunu turgay dışında kimseye
    söylemedim, çünkü matematik hocası şöyle bir şey de eklemişti sorunun ardından,
    “sözlüden beş vermem için, tahtaya çıkıp, yaptığınız işlemi anlatıcaksınız”,
    anlatmak mı, ben mi? Bu halimle üstelik, ve üstüne üstlük 50 kişinin
    karşısında… hoca şöyle bir şey söyledi beş dakika sonra, “1 dakika daha size”,
    ve 1 dakika sonra kimseden ses çıkmayınca, işlemi tahtada yaptı kendi,
    defterime baktım, az önce karaladığım şey ile hocanın tahtada karaladığı şey
    aynıydı, sınıfta benden başka kaçık var mıydı bilmiyorum ama ben sözlüden beş
    almayı ıskalamış ve orta ile geçmiştim o dersten. bazen süküt altın değildir…
    Arka sırada derya
    otuyordu, bazen konuşmaya çalışıyordu benimle ama ben hiç bir sorusunu
    cevaplayamıyordum, ve bir gün bütün okul çalkalandı, derya ile ilhan
    ayrılmıştı… herkes bunu konuşuyordu, gerçek miydi değil miydi? Artık teneffüslerde
    yanyana gelmiyorlar, okul çıkışı hemen eve gidiyorlardı tek başlarına. bu
    olaydan 2 hafta sonra, tenefüste, ben canan’ın bacaklarına bakarken, hasan
    geldi ve kulağıma şunu dedi, “derya seninle çıkmak istiyormuş, ne diyorsun?”,
    kızlardan korkuyordum, bunu net olarak itiraf ediyorum işte, nedenini bilmiyordum,
    ama korkuyordum, bu korku bir vampirin yada kurtadamın verdiği korkuya
    benzemiyordu, beni korkutan şey kekeme oluşum, yani konuşamıyor olmamdı… ve
    hasan’a tek kelime söyledim, “bilmiyorum” ve bunu o kadar hızlı söyledim ki,
    hastalığım gafil avlandı ve hiç takılmadım. hasan arkaya giderek, derya ile
    konuşmaya başladı. bende ön sıradaki muhabbeti dinlemeye başladım, dün gece ki
    maçı tartışıyordu iki tip, ofsayt mıydı değil miydi? Ya da gerçekten ofsayttın
    ne demek olduğunu biliyorlar mıydı… her gün top alırdım, 4 kişi ile paramı
    birleştirip. ve hergün de patlardı top ve her teneffüs derse geç kalırdık,
    minyatür kale maç yapıyorduk, ve o gün, “bilmiyorum” cevabımdan sonra hasan
    tekrar geldi yanıma, “derya kesin bir cevap söylemeni istiyor” dedi, ve ben net
    olarak “hayır” dedim, oysa o gün, gerçekten evet demek istediğimi biliyordum,
    hatta şarkı söylemek istiyordum bazen, müzik dersine kaçık bir adam giriyor ve
    sırayla herkese şarkı söyletiyordu, 40 dakikada, en az 10 kişi şarkı
    söylüyordu, solo olarak… ve ben bu solo bokunu hiç deneyemedim, sıra bana
    gelince, hasan kalktı ve, “hocam, arkadaş konuşurken…” diye girdi söze,
    durumumu anlattı, ve hoca tamam dedi, ön sıradan devam etti olay. ve bir gün,
    beden dersinden sonra sınıfa girerken, canan beni kenara çekti ve dedi ki,
    “bence sen rol yapıyorsun, kekeme falan değilsin sen, sözlü olmamak için rol
    kesiyorsun”, o an, arkamdaki bina üzerime yıkıldı, donup kaldım öylece, tek bir
    harf çıkmadı cevap olarak, ağlamak istedim, bunu bile beceremedim! kaçıp
    saklanmalıydım hemen. ama gidebileceğim bir yer yoktu, tüm okul tanıyordu beni,
    okulun futbol takımında sağ bek oynuyordum ben, tüm okul biliyordu beni, maç
    yaparken kekelemiyordum, “pas ver”, “sola kaç”, “orta yap”, “adama bas”, hepsi
    takır takır çıkıyordu ağzımdan, hem de onca seyirciye rağmen… rol kesmiyordum,
    bunu defalarca söylemek istedim ona, “tamam bacaklarına bakıyorum ama herkes 13
    yaşında bacaklara bakar, ama rol kesmiyorum!”, oysa tüm sınıf çoktan binaya
    girmiş ve beden hocası, ve aynı zamanda okul takımına beni alan tip seslendi,
    “sınıfta yoklama alıp serbest bırakıcam” dedi bana ve gene yoklama da benim
    adımı söylemedi, beni tanıyan hocalar zaten yoklama esnasında adımı
    okumazlardı, listede sıra bana gelince kafalarını kaldırıp sınıfta mıyım diye
    bakıyorlardı. ‘burda’ bile diyemiyordum çünkü!
    Derya’ya, o ilhanla
    çıkarken, ondan öncesinde de, onu ret ettiğim dönemde de aşıktım. yani o
    yaşlarda aşk nasıl bişi ise, öyleydi bu his. ve bazen de şunu düşünüyordum,
    acaba sadece ilhanı kıskandırmak için mi bana çıkma teklif etti, ya da bu da
    hasan’ın bir şakası mıydı, ya da gerçekten derya da beni….” Hasan benimle dalga
    geçerdi bazen, şaka olarak, ve beni öfkelendirdiği zamanlarda olmuyor değildi,
    ama ilk o iletişim kurmuştu benimle, ve bana adımı sorduğunda ve ben bunu
    söyleyemediğimde, en ufak bir sırıtış bile yoktu yüzünde. içi dışı birdi, ve bu
    nedenle bazen bana kızardı, “ne biçim adamsın oğlum sen” derdi, “içinden ne
    geliyorsa onu söyle, bunu söylemen 10 dakika bile sürse, bırak karşındaki ne
    düşünürse düşünsün”. Oysa, lise 2’e kadar bunu başaramadım, ta ki, kafasındaki
    her şeyi tüm dünyaya haykıran, üstüne de, “fuck the world” adında bir şarkı
    yapan adamı duyana kadar. ve tabi daha sonra “Fuck All Y’all” da dedi.

    Sınıf öğretmenimiz
    olan kadın, beşli grup anlatımından sonra yeni bir icat daha geliştirdi, yıl
    başında herkes bir kura çekicekti ve öncelikle herkesin adı küçük kağıtlara
    yazılmalıydı, yazıldı da ve kurayı çektim, bana kimin çıktığını kimseye
    söylememeliydim, bu önemli değil, ama sorun şu ki, sıran gelince tahtaya çıkıp
    sana kimin çıktığını söylemeli, sonrada hediyeni vermeliydin. kuraların
    üzerinden iki hafta geçti, ve yıl başından 2 gün önce, rehberlik dersine herkes
    hediyeleri ile geldi, derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, şok olmuştum, ve
    üstelik millet birbirine hediye verirken dikkatimi çeken şey de şuydu, erkekler
    erkeklere hediye verirken, ya da kızlar kızlara, yanaklarından öpüyorlardı
    birbirlerini, oysa bir kız bir erkeğe, ya da bir erkek bir kız hediye verirken
    sadece tokalaşıyorlardı. bana ferat çıkmıştı ve ben bunu ona söylemiştim daha
    önce, kuralı bozmuştum ama buna mecburdum, sınıftaki herkesin gözü üzerimdeyken
    tahtaya çıkıp da, “bana”, ferat”, “çıktı” evet bu üç kelime, söylemesi o kadar
    zor ki. ya o gün okulu ekicek, ya da önceden ferata durumu izah edip, bana sıra
    gelince hemen tahtaya çıkmasını sağlayacaktım, öyle de oldu ve bunun için her
    ikimiz de hocadan azar işittik. en çokta ben, sonuçta hata bendeydi. aslına
    bakarsanız, bir çok kişi zaten kime kimin çıktığını öğrenmişti bile, çünkü
    çocuklar sır saklamasını pek beceremezler, oysa hasan ve derya şu sırrı uzun
    bir süre sakladı. hasan’a ben çıkmıştım ve onlar değişmişlerdi kuralarını,
    derya tahtaya çıktı ve adımı söyledi, ve hediyesini verdi, üstelikte beni
    yanaklarımdan öptü. tüm sınıf alkışladı bunu, bizim dışımızda diğer tüm
    birbirine çıkan kız ve erkekler tokalaşmakla yetindi. cesur bi kızdı zaten o,
    ama bana göre değildi, bunu daha sonra fark edebildim. genelde, eğer yüzeysel
    bir aşk yaşıyorsanız, kendinizi budarsınız, karşınızdakini de. ve sonuçta her
    iki tarafta, aşık oldukları yüze, istedikleri ruhu giydirip öyle evlenirler.  bu nedenle, kısa bir süre öncesine kadar, son
    dönemde bir hayli yaygın olan sanal aşklara, ve onların evlilikle bitmesine
    olumlu bakıyordum. oysa bir gün maillerime bakmak için nete girdim, ve sikik
    yahoo açılana kadar yan masadaki elemanı kestim… inbox’unda, tam 5 adet farklı
    hatundan, (en azından farklı hatun isimlerinden) mail olduğunu gördüm. izledim
    onu, ben herkesi izlerim, çünkü yazar olmaya çalışıyorum, bazıları yazar
    oldular bile ve şimdi daha çok zengin olmak için kapandıkları köşklerinde hiç
    bi sik yazamıyorlar… tip, yani yan masada ki, maillerini cevaplıyordu, bir tek
    yahoo açıktı ekranında, ve size yemin edebilirim, 3 saat sürdü beş adet maili
    cevaplaması. şöyle oldu, ben yarım saat nete girdim, kendi maillerimi
    cevapladım ve çıktım, bu esnada tip ilk maili cevaplamakla meşguldü, uzun
    yazmıyordu, alt tarafı yaptığı şey şuydu, hatun demiştiki, “merhaba, naber?
    Okuyup okumadığımı sormuşsun, ben adana da okuyorum, haftaya açılıyor okul,
    yarın ankaradan adanaya gitmek için yola çıkıcam, umarım iyisindir, kendine iyi
    bak”, ve tip bunun karşılığında, “meraba, ben adanaya da gelebilirim aslında”
    diye başlayan ve 2 cümle sonrasında, “görüşmek üzere” ile biten bir mail
    yazıyordu, toplam 3 cümle. abartmıyorum, gerçekten 3 saat. yarım saat sonra,
    tip hala ilk mailine çeki düzen vermekle meşgulken, netten çıkıp, 2 saat sonra
    bana gelen 2 çağrı nedeni ile tekrar nete girdim, ve aynı masaya gittim, tip hala
    ordaydı ve 4. maile kısa bir cevap yazmakla meşguldü, yazıyor, siliyor, tekrar
    yazıyor, tekrar siliyor ve bir türlü emin olamıyordu hangi kelimelerin karşı
    tarafı etkileyebileceğinden. ince eleyip sık dokumak bana göre değil, işte orta
    3teki ben ile üniversiteden şutlanmış ben arasındaki en belirgin fark. bu
    arada, üniversitedeki ilk yılımda, hocaya karşılık verdiğim için, sanırım 4 kez
    dersten atılmıştım… artık her zaman her yerde, eğer konuşmak istiyorsam,
    konuşurum. bir diğer farkta, evet canan’ın bacakları güzeldi, ama artık
    çırılçıplak da gelseniz üzerime, etkileyebileceğinizi sanmıyorum… bu nedenle,
    lütfen başka bir yol dene! (İşte bazen böyle tek bir kişiye ithafen kurduğum
    bir cümle ile de bitirebiliyorum öyküyü, çok tuhaf, ama üstüne alınan birileri
    olmalı)
    [ 22.10.2004 – 02:15 ]
  • siyah – kırmızı – mavi

    orada öylece
    duruyordu işte, en arka koltukta. birini beklediği açıktı. ama niye beklediğini
    kestirmek güçtü. her dakika derin bir nefes alıyor ve iri göğüslerini daha da
    şişiriyordu, sonra aldığı nefesi geri verip gözlerini kısa bir süreliğine
    kapatıyordu. yorgundu, uyumak istiyordu, onu orada öylece bıraksam ve çıkıp
    gitsem, sabah onu arka koltuğa kıvrılmış uyurken bulabilirdim, ama yapmadım
    bunu, otobüsün şoför koltuğundan kalkıp, arkaya doğru yürüdüm ve “iyi geceler”
    dedim, “burası son durak ve son seferimi yaptım, artık arabayı kapatıp gitmem
    gerekiyor”
    “üzgünüm” dedi,
    “farkında değildim arabanın gitmediğinin, demek durdu ha?”
    “sürekli
    gidemeyeceği açık” dedim, “ama yürüyebiliriz, ne dersin?”
    “olabilir” dedi, “peki
    ama insan sürekli yürüyebilir mi? neyse, deneyelim”

    ve ayağa kalkmaya çalıştı, bana
    tutunarak, ve yürüyorduk işte sonuçta, 5 dakikadır yürüyorduk -arada bir bok
    kokan denizin dibindeki çimenleri ezerek. başını omzuma dayamış ve elini belime
    atmıştı, onu taşıyor gibiydim, ama sorun yoktu, taşıyabildiğim kadar taşımaya
    razıydım, ya düşecek ya da pes edecek ve bir banka oturacaktık, ama bir karar
    alınması için ses çıkarmak gerekiyordu.

    “oturalım mı şu banka” gibi, ya da “bu
    geceyi çimlerde geçirelim mi ne dersin” gibi, ama sesim çıkmıyordu, her dakika
    göğüsleri daha da büyüyor ve sonra tekrar iniyor, ve gözleri daha uzun süre
    kapalı kalıp, tekrar açılıyordu.

    “yoruldun mu” dedim,
    “çok uzun süre önce
    yorulmuştum” dedi, “tekrar yorulmak için dinlenmek şart” banklar fena fikir
    değildi, ya da çimenler, ya da ev. ama sorunun ney olduğunu bilmiyor ve ses
    çıkartamıyordum, gözlerini arada bir yumuyor, ve bir süre açmıyordu işte, eğer yürümüyor
    olsaydık öldüğünü düşünürdüm, ama hayır, ölseydi yürüyemezdi ve belki de
    yaşamıyordu da, sadece gidiyordu, nereye veya kime olduğunu bilmeden… ya da kaçıyordu, birinden, kaçmıştı ve kaçmaya devam ediyordu.
    “şimdi yoruldun mu
    peki” dedim,
    “dinlenmeye ne
    dersin” dedi gülerek ve elini belimden çekip, kafasını da omzumdan kaldırarak
    benden ayrıldı, sanki etimden bir parça kopuyormuş gibi hissettim, bedeninin ruhuma
    değen kısımları uzaklaşırken benden… ve gidip yanına oturdum.. saat gecenin
    biriydi ve bugüne kadar, gecenin bu saatinde dünyanın bu noktasına kimse ayak
    basmamıştı belki de… 
    ben yanına oturunca,
    dizlerime yattı ve “uyumak istiyorum” dedi, “hepsi bu, sadece uyumak, sana
    güvenebilir miyim?”
    “evim var” dedim,
    “bu iş için bir evim var, uyumak için, yanlış anlama, uyursun, hepsi bu, sadece uyuruz, günlerce
    uyuruz, haftalarca uyuruz, aylarca, yıllarca… ölene dek uyuruz, ne dersin?”
    “soba?”
    “soba da var”
    “peki ya halı,
    yastık, yorgan, kanepe, duvar”
    “normal bir ev işte”
    dedim
    “senden başka kimse
    var mı evde” dedi

    “çoğunlukla ben bile
    olmuyorum” cevabını verdim ve o an bi’ şey oldu, kendini bıraktı, nefes alış verişleri
    normale döndü, zaten hep normaldi, sadece o her dakika derin bir nefes
    alıyordu, sanki ciğerleri onu kandırıyormuş gibi, iç organlarına bile
    güvenmiyordu, güvenebileceği hiçbir şey kalmamıştı. ve gözleri, evet, göz
    kapaklarının arkasında uzun bir süre huzurlu bir şekilde saklandı onlar… ne her
    dakika olan derin nefes alışverişi, ne de arada bir kapalı kalıp, sonrasında
    korkuyla açılan göz kapakları… ölmüş olamazdı, sadece uyuyordu, hala ruhunu
    hissedebiliyordum çünkü, onun içinde, içeride bir yerlerde, saklanıp kalmıştı,
    ya da daha önce hiç kimse fark etmemişti bir ruh taşıdığını, ama taşıyordu işte,
    ve sırf bu nedenle, yaşamak bu kadar zordu onun için… ve beklemek istedim, ta
    ki denizdeki dalgaları görebilene dek beklemek istedim, gökyüzü siyahtan kırmızıya,
    sonrasında da maviye dönüşene dek beklemek istedim – uyumadan. farkında mısınız? havanın aydınlanışı mucizevi bir şeydir, siyah, kırmızı, ve mavi.. ama tüm bu
    dönüşüm esnasında, bir yerlerde bir mor saklanıyor gibi, bu renk karışımları
    sanki O’nu vericekmiş gibi, ama vermedi, bir ara dalmıştım, ve gözlerimi
    açtığımda, O’nun haklı olduğunu anladım, hiç kimse güvenilir değildi, ve o -her
    nasılsa- bana güvenip, gözlerini kapatmış, ve kendini bırakmıştı… adını
    bilmiyordum, ona çeşitli isimlerde seslendim, ve birkaç güzel sıfat, mucizevi,
    esrarlı, ve harikulade. ama yine de, kaybetmiştim işte, orada öylece yatıyordu
    ve bir daha gözlerini açmayacaktı. tuhaf olansa, rüzgarın sert oluşuna rağmen, gözlerinin
    dışında eteklerinin de hiç açılmayışıydı –elbiseleri bile ölmüştü belkide. öylece bekledim, ta ki, tekrar hava kararana, ve O, o karanlıktan sağ çıkıncaya
    kadar… kim nasıl ölürdü, nasıl fark etmedim, bilmiyorum. siyah.. kırmızı.. ve mavi.. arada, bir mor gözden kaçmıştı işte –belki
    beş saniye belki de beş dakika uyuyakaldığım için.
     [ 01.11.2004 – 00:35 ]
  • isimsiz – 4

    isimsiz – 4
    okul da ki son
    senemdi, ve hâlâ 1. sınıftaydım.. yani atılmak üzereydim, salı günkü menü
    şöyleydi; sabahtan ilk iki ders tarih ve sonraki iki ders boş ve ondan sonra öğle
    tatili, ve bir ders daha boş, ardından 3 ders statik.. 10:20’de bitiyordu ilk 2
    ders, yani ilk iki dersi atlattıktan sonrasında, saat 14:40’a kadar beklemem
    gerekiyordu.. lanet olası salı günlerimin lanet olası 5 saat yirmi dakikasını
    nasıl geçirebileceğimi hala çözebilmiş değildim ve okulun açıldığı 5 hafta
    olmasına rağmen hâlâ statik dersine girmeyi başaramamıştım.. bu dersten 4 hafta
    devamsızlık hakkım vardı, ilk haftayı saymazsak, bu son şansım demekti ve
    bundan sonra da o dersi aksatmamalıydım.. o gün sekiz buçukta uyandım, erken
    uyanıp kahvaltı etmeyi bünyem kaldırmıyor, kusabiliyorum, bu nedenle bir bardak
    çay faslı sonrasında yola çıktım.. otobüs beklemek, binmek, inmek, biraz
    yürümek, kapıdaki görevliye öğrenci kartını kaybettiğini tekrar tekrar anlatabilme
    faslı ve blok yapılan ilk iki derse giriş.. buraya kadar sorun yok.. ama dersin
    blok yapılması nedeni ile katlanılması gereken fazladan bir 10 dakikam daha
    var.. hoca çıkabilirsiniz dedi ve defterimi katlayıp, kalemi de cebime atıp
    tuvalete gittim.. okulda kıdemliydim ve benim dönemimden herkes ya okulu
    bırakmış ya da mezun olmuştu, sanırım 6 kişi kalmıştık 2000 yılında giriş
    yapanlar olarak.. benim 2 devrem sonrası olan bi tip arkamdan geldi ve,
    “statiğe giricek misin” dedi, onunla takılıyordum bazı zamanlar..
    “bilmiyorum” dedim, “deneyeceğim”. dışarı çıkıp, okulun
    içindeki bir kafeye gittik.. oturduk.. bu okul derste olmadığım zamanlar,  derste olduğum zamanlara göre ruhumu daha çok
    sikiyordu, en azından hocaların yanında bu tipler ses çıkarmıyordu, ve ses
    çıkarmadıkları zaman onlara katlanması daha kolaydı.. 4 senedir geçip giden
    tiplere bakıyor ve yerimde sayıyordum, “istikrar” demişti geçen sene bana bir
    hatun, “hâlâ 1. Sınıfta mısın sen?” dedi, “evet”, dedim, “istikrarlısın” dedi
    gülerek.. ben gülmemiştim ve bu nedenle yüzü asılmıştı, insanları gerçekten
    anlayamıyordum, karşılarındaki insan beklediğin tepkiyi vermediklerinde
    bozuluyorlardı bu duruma.. her şey karşılıklıydı.. ve sanırım 4500 kişi içinde,
    en çok dikkat çeken 2 kişi, ben ve oğuzdu. Çünkü koskoca kampüste, hiç kimsenin
    hiçbir zaman oturmadığı bir yere oturuyorduk, merkez kafenin merdivenlerine.. ve
    beni istikrarlı bulan hatun bir keresinde 5 basamaklı o merdivenlerden geçip
    kafeye girerken bize 100binlira attı, dilenci gibi görünüyorsunuz dedi, ne bu
    haliniz, “zamanın geçmesini bekliyoruz” dedim.. ama o gün dersten çıktıktan
    sonra merdivene değil, bir masaya geçtik.. biz otururken oğuzun bir arkadaşı
    geldi, daha sonra başka bir arkadaşı, ve bir tane daha.. susup onların
    muhabbetini dinlemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.. konuştular,
    konuştular, konuştular ve ardından idil bana dönüp, “neden konuş muyorsun”
    dedi, “üzerine söz söyleyebileceğim bir şey yok ortada” dedim,
    “ooo” dedi, hepsi de buydu.. ardından bu 4 sınıf arkadaşı sınıflarına
    gitti ve oğuz ile tekrar gelip geçen tiplere bakmaya başladık.. “ne
    düşünüyorsun” dedi, “gözleri güzel” dedim, “2 gündür öğlen
    tatillerinde karşılaşıyorum onunla ve beni kesiyor” dedi, zaten ona göre herkes
    onu kesiyordu.. deniz adında bir hatun okuyordu müzik bölümünde, saçları
    kızıldı, “sürekli bana bakıyor” demişti oğuz, “e bana da
    bakıyor” demiştim ve o gün yanımızda olan oktay, “herkese bakıyor
    o” dedi, “ama sevgilisi var, bizim ordan otobüse biniyor
    sabahları”. benim umrumda bile değildi ancak oğuz üzüldü, bir sevgili
    istiyordu o, ve bir de müzik grubunun bir üyesi olmak, ve birde tyler durden
    olmak, ve birde, ımm – her şey olmak istiyordu aslında ve ona kimsenin “hiçbir
    şey değilsin” diyerek bir iyilik yaptığı yoktu..
    “baterist
    arıyorum” dedi bana,
    “sen ne
    çalıyorsun ki?” dedim
    “gitar”,
    dedi
    “hmm, bundan
    haberim yoktu”,
    “lise 3’ten
    beri bir grubum vardı, 2 ay önce dağıldı, şimdi tekrardan toparlamak istiyorum
    yeni bir grup”,
    “adı neydi
    grubunuzun, belki duymuşumdur”,
    “yok biz bir
    yerde çalmıyorduk, sen duymamışındır”.
    elbette duymadım göt,
    2 senedir tanıyorum seni ve hiç bahsi geçmedi bunun! her gün yeni bir fikir ile
    çıkıyordu karşıma ve eğer yalanını açığa vurursanız, o halde beyniniz yarım
    saatlik bir ispat seremonisini dinlemek ile geçerdi, kurtuluş yoktu, inanmış
    gibi görünmek dışında, ben inanmış gibi görünmüyordum ama ses de çıkarmıyordum..
    hayatım boyunca çekmişimdir bu tip insanları üzerime; sinek ve bok?  bu çocuk yalan söylediği zamanlar canım sıkılıyordu,
    ve iki yüzlünün biriydi, tamam, pekala, ama en azından fikirleri vardı onun,
    diğerleri gibi bu kafese sıkışıp kalmamıştı.. sabah siz gözlerinizi açık
    tutmaya çalışırken o gayet uyanık bir şekilde okula gelir ve “hey hey otobüste
    aklıma bir şey geldi” diye başlardı yeni ve saçma projesini anlatmaya, kaçıp
    kurtulmak istiyordu ama sadece bunu istemekle yetiniyordu, gücü yoktu çok uzağa
    adım atabilmeye.. ölmek istiyordu, hatta denemişti de bunu, hem de 2 kez, öyle
    diyordu. “gene intihar edicem, sadece uygun zamanı kolluyorum” demişti bana,
    ama söylediği her şeyi lafta kalıyordu.. ve lanet olası kafettonun lanet olası
    kapısının lanet olası merdivenlerine oturmuş, gelip geçeni kesiyorduk, geçen
    seneden beri hoşuma giden ancak bir sevgilisi olan hatunu gördüm tekrar,
    önümden geçip gitti.. doğru insan ile birlikte doğru zamanı da yakalamak
    gerekir dedim.. “ben masa altı yapçam” dedi oğuz, kalkıp içeri girdik
    ve bir şeyler satın alınan o büfenin altını derinlemesine görebilicek kadar
    uzaklıktaki bir masaya oturduk.. büfenin altına bakıyorduk, 3 adet bozukluk
    parlıyordu.. kaç para olduğunu bilmiyorduk, ama bir gevrek, belki de yanında
    bir çay, bir tanıdıkta bulursak, iki adet sigara edinmiş olucaktık.. kafeden
    bir şeyler satın alan öğrenciler, ceplerinden ya da cüzdanlarından para
    çıkartırken buraya düşürürler ve eğer düşen para yüzbinlira kadar yere eğilip
    almaya onlar için değmeyecek bir meblağ ise orada bırakırlardı.. her gün bi kaç
    adet bozukluk buluyorduk.. ve hemen harcıyorduk.. bu kez iki adet yüzlük ve bir
    adette ikiyüzellilik vardı.. oğuz yanıma geldi ve, “450 bin” dedi “bir çay
    ve gevreğe ne dersin?”,
    “bir şarkı ve
    bir çay” dedim,
    “ne
    dinleyelim?”,
     “ol dirty bastard – fantasy”,
    lanet olası müzik
    kutusundaki 500 şarkının arasındaki tek rap şarkısı buydu, 500de bir! iki
    yüzlüğü alete atıp şarkıyı seçti ve çay alıp yanıma geldi.. bir çay, ve müzik, hepsi
    bu.. oğuz çayı şekersiz içiyordu, ben ise iki adet küp şeker koyuyordum, ve
    tanıdık yoktu hiç, ve sigara da.. ve bardağın yarısına inince o, geri kalanına
    bir kaşık şeker atıp karıştırmak kaldı bana.. idil geldi, hani şu istikrar hatunu,
    ya da bize dilenci muamelesi yapan, ya da, “ooo” diyen, ya da benimle sevgili
    olmak isteyen, henüz bunu itiraf etmedi ve itiraf etmemesi daha iyi olur ikimiz
    içinde.. neyse neyse, yanımıza oturdu.. “sigara?” dedi,
    “elbette”. çıkarıp uzattı..
    “bu kez ortaya
    üzerine söz söyleyebileceğim bir konu at” dedim,
    “nelerle
    ilgilenirsin” dedi,
    “müzik”,
    “ne dinlersin”,
    “bi çok şey, mesela
    şu an çalan şeyi”,
    “neee?”,
    “şu an çalan şeyi
    biz attık”,
    “ama bu rap” dedi
    yüzünü ekşiterek
    “evet”.
    Ve birkaç cümle
    sonra vakit doldu, derse gitmesi gerekiyordu.. “burda takılıyosanız öbür ders
    uğrarım” dedi ve gitti.. ardından oğuzun başka arkadaşları geldi, okulda
    popülaritesi olan bir kaç kişi, ve onunda popülaritesi olması gerekiyordu, en
    azından bunu olabilirdi o, popüler.. ve bekliyorduk, bir süre sonra canım
    sıkıldı ve “ben gidiyorum ya” dedim oğuza,
    “nereye” dedi,
    “eve”,
    “ee devamsızlık?
    Kalırsın oğlum sınıfta, otur işte”,
    “ne bileyim ya, 3
    saat daha burada beklemek ve bunu dönem sonuna kadar sürdürmek, nası olsa en
    sonunda sikerim deyip ekicem, bare baştan hiç girmeyeyim..”,
    bir diskman’im
    olsaydı, -tabi o zaman pil sorununu çözebileceğimi sanmıyordum-, ya da bir
    sınıfa girip okuyabileceğim bir kitap, beni 4 saat 20 dakika oyalayabilicek
    herhangi bir şey işte.. masada ki muhabbet, bir bilgisayar oyunu hakkındaydı,
    ve iyice sıkıldığım bir sırada masadan kalktım, binadan çıkıyordum ki, -siz
    şimdi arkamdan idil seslendi diyeceğimi düşünüyorsunuz, ama hayır, öyle bir şey
    olmadı- kapıdaki güvenlik görevlisi seslendi bana,
    “meraba” dedim,
    elindeki öğrenci kartını bana doğru uzatarak,
    “bu senin, öyle
    değil mi” dedi,
    “aa, nerden
    buldunuz” dedim,
    “bir öğrenci
    getirdi” dedi, “artık her sabah gösterebileceğin bir kartın var”.

    Onunla daha önce
    tartışmıştım, kartımı kaybettim ve yenisini çıkarmak için uğraşmak zor geldi,
    otobüs şoförleri sormuyordu zaten, ve vapurda da sorun yoktu.. lanet olası
    metrodaki güvenlik görevlileri dışında hiç kimse, benim öğrenci olup olmadığımı
    merak etmiyordu, birde okulun girişindeki güvenlik görevlileri.. bilemiyorum,
    belki bir bankaya girersem, kapıdaki güvenlik görevlisi bana öğrenci kartı
    sorabilir.. üniforma giyen herkesin, ama herkezin, mevkiine göre bir takıntısı
    oluyor ne de olsa… ve her salı saatlerce beklemek dışında yapabileceğim başka
    bir şey de eve gidip öykü yazmaktı.. sonuç olarak ikisi de işime yaramıyordu..
    ama en azından öykü yazarken eğleniyordum.. ve sanırım şu an derse girmek
    üzereler.. tekrar otobüse binip derse yetişebilirim, ama sorun bu değil
    sanırım, ve ne olduğunu asla anlayamazsınız.. ama bir insanın, t cetvelini
    görünce tüm bünyesi alt üst oluyorsa, ve yıllar sonra bile bu his geçmiyorsa, o
    halde beklemek ya da beklememek değildir problem, ki problem de yoktur aslında,
    öykü yazar ve gene de aç kalırsın.. sonuç olarak zaman geçmiştir.. öyle ya da
    böyle.. değişen bir şey olmaz… zaman daha hızlı veya daha yavaş geçecektir.. işte
    okulda ya da evde olmam arasında ki tek fark.. 
    ve bir de, müzik dinleyebilmek için kutuya para atmam gerekmiyor –  en önemlisi de bu!
    [ 14.10.2004 – 22:45 ]
  • kolaj edebiyatı

         kolaj
    Edebiyatı
    her şeyin saçma
    geldiği ve yok olmanın bile bir anlam ifade etmediği zamanlardan biriydi. iyi
    yazıyordum o aralar. iyi derken, çok yazıyordum demek istiyorum. ve para
    geliyordu işte bir şekilde, ve içiyordum. ve bir gece, ilahı çektim içime, bir
    süre sonra çenem uyuştu, ani oldu bu, hiç böyle olmamıştı, beynimin arka kısmı
    ağrıyordu, ve devam etti gece. gece hep devam eder zaten, ama bazen duvar
    saatinin akrebini izlemek gibi gelir size havanın aydınlanışı. elime kumandayı
    alıp 134 kanala teker teker ve birer saniye takılarak 2 dakika 14 saniye
    tükettim, bu iyi geldi ruhuma. izlenebilicek bir şey bulmak değildi niyetim, ki
    televizyonda kanal gezerken istediğim tek şey zaman geçirmektir, ne kadar çok
    kanal o kadar çok 1 saniye. ufak bir cd çalarım vardı. bir cd takılıydı,  sürekli dönüp duruyordu parçalar rastgele bir
    şekilde. o an krazy çalıyordu, ve gerçekten deli gibi hissediyordum. isteksiz
    bir şekilde alete uzanıp, bu şarkıyı kesintisiz çalması için gereken düğmeye
    bastım. ve bekledim. bunun kaçıncı olduğunu bilmiyordum ama sanırım gene
    yeniden başlayacaktım. “gene yeniden” başlamak üzere olan şeyin ne
    olduğundan daha çok bu iki kelimenin aynı anlama geldiği ve  arkaarkaya kullanmanın manasız olduğunu
    düşünenleri siklemiyordum. bir yere gittiğim yoktu ve biryerden de geliyor
    değildim, sadece bir format atıcaktım hayatıma o gece, hepsi bu. evet evet, çok
    klişe cümleler kullanıyorum, ama napabilirim? neyin klişeleştiğini belirleyen
    ben değilim, ben konuşurum, siz etiketlendirirsiniz, olay bundan ibaret.
    “sürrealist akımın öncülerinde olan” diye girer biri lafa, bir
    başkasının hayatıdır söz konusu olan ve herif çoktan yokolmuştur zaten. ben
    öldükten sonra hakkımda metiyeler düzülmesi kimin umrunda? benim değil.
    yaşayamadıktan sonra, napayım adımın anılmasını. hem herhangi bir akıma da ait
    değilim ki. neden gruplandırılıyoruz? O an tek istediğim krazy’yi dinlemekti,
    bu aptal düşüncelerle neden meşgul ediyordumki sikik beynimi. 2 dakika 14
    saniye daha tüketmek için kumandayı elime almışken kapı çaldı. saate baktım,
    ikiyi on dört geçiyordu ve hava karanlıktı. toplarsam yedi ederdi, sadece aptal
    bir tesadüf dostum, kapıyı aç, sikmişim mucizeyi. “kim o”, “Bana
    bi sigara uzat adamım!”.[1]
    açtım kapıyı. içeri girdi. az önce benim oturduğum yere oturup öykülerimi aldı
    eline. cd dönmeye devam ediyordu, ve bende 96’da çarmığa gerilen siyah isa’ya
    bakıyordum uzaktan. evet, olabilir, neden olmasın, belkide gerçekten ölmemiştir.  elimdeki üçlüden derin bir nefes alıp ona
    uzattım, “Deli gibi hissetmeme neden oldular”[2]
    dedim. “geçen yıl zor bir yıldı ama hayat devam ediyor”.[3]
    dedi. derin bir nefes. gözünü tekrar öykülere dikti ve ben ayağa kalkıp mutfağa
    gittim. Hennesey. ona ve bana. “benden çok sık söz ediyorsun” dedi
    bana, sende benden söz ediyor gibiydin dedim, her cümlen benim cümlem gibi,
    söylemek istediklerimi söylüyor, yapmak istediklerimi yapıyor ve yaşamak
    istediğim gibi yaşıyordun. – benim istediğim bu değildi dedi “tek isteğim,
    sevmediğim bu kıskanç korkak itlerin üzerine çıkmaktı”[4]
    geçen gün herifin teki ile senin hakkında söz ediyorduk dedim. ve bana ‘kendini
    boşu boşuna öldürttü o, susabilirdi, çok fazla işe burnunu soktu, aptalcaydı’
    dedi dedim. bundan haberim yok dedi bana.
    “herifin teki,
    70lerin rock’ını dinliyormuş, benim 4 cd’mi hacıladı hatta, dinleyebileceği
    şeyler değil, ki bunun önemi de yok öyleleri için, bilirsin, ve daha bi ton
    ıvır zıvır, böcek öldürmeyip alkol kullanmayan ve et yemeyen insan türlerinden.
    ve birde devrimci, hayatını buna adamış, bu uğurda ölebilir. ve senin çok
    konuşarak hayatını mahvettiğini söylüyor, ve dünyayı değiştirmek istiyor,”
    “değişmez.
    böyle kurulmuş işte”[5]
    “hı hı” parmaklarımın
    arasında çıtır çıtır yanan tanrıya göz atıp, “Yeşil”, dedim,
    “Zencinin hayal görmesine neden oldu”. Hala onun bir halüsyünasyon
    olduğunu düşünüyordum.
    “Niye ota
    sarılıp Tanrıya uçmak için dua ediyorsun”[6]
    dedi.
    “Acıyı
    gidermesi için bir marihuana içiyorum ve uçmuş olmasaydım, belki de beynimi
    dağıtmayı denerdim”[7]
    dedim.
    “rahatla” dedi
    “Gangster yaşamı faturaları öder”[8]
    “Uzun bir yol
    katettim ama hala gidecek çok yolum var”[9]
    dedim,
    “artık gitmeliyim”
    dedi.
    “Hennesey’nin
    beşte birini içtin sağlıklı olduğunu sanmıyorum” dedim.
    “kapalı bir
    tabut ve orda kimsecikler yok”[10]
    dedi. “yapman gerekeni yap,    
    Vahşileş, ama akıllı ol. Oyunu kurallarına göre oyna. Bazen karışık
    oluyo biliyorum. Ama oyunun kuralları seni kazandıracak, hergün.  Bu yılan ve sahtekarlara dikkat et,”[11].
    Öğütlerin için teşekkür ederim demek istedim ama konuşmaya çalıştığımda çıkan
    şey buydu – tüm duyduğum buydu.
    ve kapıyı açtı.
    çıktı. merdivenlerden aşağıya indiğini sanmıyorum, ayak sesi yoktu, görüntü de
    yok oldu. kapıyı örtüp içeri geçtim ve az önce bahsettiğim o zamanı atlattığımı
    farkettim. (“Gerçek arkadaşlar seni zor durumdan çıkarır”-pac), genelde böyle
    zamanlarda herşeyimi yakarım, ayırt etmem, tümü yakılır ve üzerine kötü bir
    uykuya yatılır. sabah uyanırsınız ve “yeniden yazabilicekmiyim acaba aynı
    şeyleri” dersiniz. mütamadiyen yılda bir kez bu bana olur, herşey yakılır,
    herşeyden vazgeçilir, ve ölmek bile aptalca gelir o an. eğer ölmek bile aptalca
    geliyorsa, o halde kaçılabilicek hiçbiryer yok demektir. 
    beynimin arka
    kısmındaki ağrı devam ediyordu, içeriye geçip boş hennesey şişesini elime aldım
    ve cd player’a fırlattım. alet sabah uyandığımda çalışmıyordu, oysa o gece,
    üzerinde patlayan şişeye rağmen müzik kesilmemişti. beynimin bana oynadığı bir
    oyundu hepsi. yada gerçekten tanrım beni ziyaret etmişti. ve o gece nereye
    gittiğimi anladım, beni hiçbirşey kurtaramaz. o yüzden şimdi öykülerimi okuyup
    okuyup, aptal ve iğreti bir gülümseyişle bana, kolaj edebiyatı yaptığımı ve boş
    işlerle uğraştığımı iddia eden o piçe şunu söyleyeceğim, bu bir kolaj edebiyatı.
    ve “öleceğim kesin olsa da, nefes alamayana kadar içicem”pac…  
    [ 10.10.2004 – 04:25 ]


    [1] 2pac – Krazy
    [2] 2pac – Krazy
    [3] 2pac – Krazy
    [4] 2pac – Ambitionz az
    a ridah
    [5] 2pac – Keep ya Head
    Up
    [6] 2pac – Street Fame
    [7] 2pac – Lord Knows
    [8] 2pac – Street Fame
    [9] 2pac – krazy
    [10] 2pac – Only Fear of
    Death
    [11] 2pac – Letter 2 My
    Unborn Child
  • can sıkıntısı

    @page { size: 21.59cm 27.94cm; margin: 2cm }
    p { margin-bottom: 0.25cm; direction: ltr; color: #000000; line-height: 115%; orphans: 2; widows: 2; background: transparent }
    p.western { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: tr-TR }
    p.cjk { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt }
    p.ctl { font-family: “Times New Roman”, serif; font-size: 12pt; so-language: ar-SA }

    3 hafta önceydi.. canım sıkılıyordu.. ve evden çıktım.. canınızın sıkıldığı zamanlar evden çıkmakla iyi edersiniz.. hiçbir şeyin önemi yoktur ve tek gereken şey zamanın geçmesidir.. evde oturmuş, hiç bi bok yemeden pinekliyordum, hayatımın yüzde doksan dokuzunu hiçbir bok yemeden müzik dinleyip odamın süslediğim duvarlarını ve tavanı izleyerek tükettim ve yüzde birinin yarısını yazarak geçirdim, geri kalan zamanda da işemiş sıçmış ve boşalmış olabilirim.. bu üçünü aynı anda yapmaya çalışıyorum, ama henüz başaramadım.. neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar ve o gün gerçekten evden çıktım.. nereye gitmeliydim? nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum.. hiç bir zaman bilmem gerekenleri bilemedim ve bildiklerim ise asla bir işe yaramadı. ısrarcı olmadım, hiçbir şeyi zorlamadım, kaderci değildim ama lanetlenmiştim.. buna inanıyordum, lanetlenmek, bu sizi rahat kılıyordu.. rahat mı? hiç sanmıyorum.. neye el atsanız elinizde kalır, ve siz yılmadan mücadele edersiniz bir süre, ama mutlaka, hem de her seferinde, bir patlak verir hayat, ama siz dersiniz ki; “everything’s gonna be alright”, bob’un dediği gibi, ya da n.b.n’nin.. bon öldü ama ben hâlâ bunu söylüyorum, hayatta kalanlarımla hayata tutunmaya çalışıyorum, neslimiz tükeniyor dostum, kısa bir süre sonra bizler olmayacağız ve insanlar rahat edecek; yaptırmak istedikleri şeyler olan efendiler ve kendilerini yapmaya mecbur hisseden köleler.. bir taraf seçenlerden değiliz biz, sadece yaşıyoruz, nefes alıp vermek dışında yaptığımız bir şey yok.. bazen çalışırız, ve kazandığımız para geldiği gibi gider; içki.. hiçbir şeyi biriktiremeyenlerdeniz biz. ölmemek için içeriz.. çünkü kafamız yüksek değilse ağır gelir ruhumuza ve ölmek isteriz.. ölmemek için içeriz ama yaşamak da istemeyiz.. “iki arada bir derede” temsil ettiğim her şey bu işte.. ve evden çıkmıştım, bu kez tam odaklanmak istiyorum, anlatamadım bir türlü ve anlatamadıkça saçmalıyorum, sayfalar sayfalar sayfalar.. bir kitap dolusu zırva, bu da eşittir bestseller olmaca.. yürüyordum.. elimi cebime attım, 2 milyon lira vardı, sevindim, bugün karşıyaka yapacaktım demek ki, tanıdık birine denk gelirdim belki.. hiç olmadı retro’ya, emin aga’nın dükkana giderdim, ama ben direk oraya gidecektim, son değil, ilk tercih orasıydı.. durağa vardım ve 514 geldi, hemen geldi, tanrı beni izlemeye almıştı gene, hemen gelmesi için 514 değil de bir tank dua etseydim kabul eder miydi? bu iyi olurdu aslında.. bazen internet kafeye girerdim, evimde bir bilgisayarım vardı.. müzik dinlemek ve .txt açıp üzerine harf kusmak dışında bir işime yaramayan bilgisayarım.. 3 sene önce ona bir modem buldum, eski bir modem, 2. el.. internete nasıl girilir bilmiyordum, ama bir şey duymuştum, 146’yı tuşlayınca giriliyordu, ben de denedim.. ve girdi.. ve yazdı işte.. anlıyor musunuz? bir mevsim bu! yaz! ve izmir.. bu iki kelime bir araya gelirse, 3. kelime intihardır.. eğer pas derseniz size 4. bir kelime verilir; sikik! bunun ardına bir çok kelime konabilir, sikik gün, sikik gün, sikik gün.. böylece devam eder bu.. 2 ay sürer ve o 2 ay içinde ölmediyseniz geriye kalan 10 ay da ölmezsiniz.. ve o günlerde 146 beni hayatta tuttu – ev telefonum sonraki 10 ay kapalı kalsa da.. bu güzeldi aslında, cep telefonumu da kapatıyor ve ölü taklidi yapabiliyordum böylece.. ama o günler bir felaketti benim için.. nete girer ve sitelerde gezerdim.. anlam veremezdim üstelik, bir sürü kişisel site, herkes herkese ruhunu göstermeye çalışıyor, peki ama hangisi gerçek? 3 yıl sonunda bir gerçek bulmuştum.. ve inandım.. bazen inanmaktan başka şansınız yoktur, ama inanç kelimesi iki yüzlüdür, çünkü içinde aldatılmayı barındırır bu kelime.. hayır, ben bir filolog değilim, ama kelimeleri iyi bilirim.. ‘sana inanıyorum’ dersiniz.. ve bir süre sonra da ‘sana inanmıştım’.. ve böylece devam eder bu, hayat boyu.. “hangisi gerçek?”


    paramın olduğu ilk gün bir dövme istiyorum taşaklarıma, yo hayır iki dövme, birinde “fuck the world” yazacak, diğerinde de “keep it real” ve bir de, “taşaklarımı yalasın o üç kağıtçılar” adında bir kitap yazmak istiyorum.. ve bedavaya dağıttırmalıyım onu, bedava dağıtımdan bir hafta sonra ksk sahile çıkıcam ve güzelim denizimi kitaplarımla kaplı bulucam.. denize atılmış bir ton kitap.. öyle olmuştu, sanırım 7-8 sene önceydi bu, bir peygamber bozuntusu bir kitap yazdı, “evrim aldatmacası” adında, ardından bunu bedava dağıttı, sonra ne mi oldu? herkes kitabı denize attı.. nerden geldiğimiz kimin umurunda ha? evrim ya da tanrı.. neyi değiştirir bu? hiç bir yerden geliyorum ve hiçbir yere gidiyorum.. ya da tam tersi.. ben bunlarla uğraşmıyorum dostum, bana şu an gerek, an! bu an, ah bak o an da uçtu gitti işte, sürekli tüketiyoruz, ve tükettikçe mutlu oluyorum ben.. ve bir türlü odaklanamıyorum “evden çıktım”dan sonrasına.. ama hâlâ umudum var, anlatıcam o günü.. “madem yaşamın sence bir anlamı yok o halde intihar etsene” dedi biri bana geçen gün, ona dedim ki “ben anlam aramıyorum dostum, ama sen anlam arıyorsun, bu nedenle yaşama sımsıkı bağlısın, mücadele ediyorsun”

    evden çıktım, bakın işte o gün 514 hemen geldi, ve ben neden tank istemedim ki dedim? internet cafe, (bir net cafe açıp intiharet cafe koyucam adını, göz alışkanlığından herkes internetcafe diye okucak onu, komik değil komik değil, gülmeyi kesin), herkes gta diye bir oyun oynuyor oralarda bu sıralar, tank ile şehirde katliam yapıyorlar ama oyun o.. bir tank kaçırmak istiyorum, 15 ay (askerlik) bedenimi rehin alıp ruhumu sikmek isteyenlerden bir tank çalmak istiyorum ve sonra gta oynamak istiyorum gerçek hayatta.. ölene kadar gangster.. ölene kadar nigga, ölene kadar güney amerika! ölene kadar latin! ya da, mickey ve mallory. ama mallory’m uzak bana.. neyse, 514’e bindim ve bir milyon verdim şoföre ve arkaya doğru yürüdüm ve bir kağıt yapıştırmışlardı cama, eshot’un bir ilanı.. yol boyunca o ilan beni idare ederdi.. okumaya başladım, bundan sonra şoförleri kontrol etmemiz gerekiyordu, öyle yazıyordu ilanda, artık şoföre bir milyon verince onun bizim için özel kentkartını alete okutup okutmadığına bakmamız gerekiyordu.. o an şoföre, “kentkartını alete yalattın mı benim için? sana para verdim ve sonra şu ilanı gördüm” demek istedim.. ama şoförün can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. kimsenin can sıkıntımla bir ilgisi yoktu.. yoo, birileri vardı, tepemde gezinip vır vır konuşan birileri, her şeye sahip olup konuşmaktan başka bi bok bilmeyen birileri, birbirleri ile çatışıp bizi duymazdan gelen birileri, anlaşamıyorsanız ne yarak yemeye HIYARarşik düzende aralıksız altlı üstlü konumdasınız demek istediğim birileri, ilk bombamın çalışıp çalışmadığını boktan bir davetiye nedeni ile çatışıp durdukları resepsiyonlarında denemeyi tasarladığım birileri, hepsini öldürmek istiyordum.. alayını! ama tankım yoktu, napabilirdim?

    otobüs sahile geldi ve ben indim.. etrafıma bakındım, saati olan birini aradım, buldum, “saat kaç?” dedim, on iki dedi.. erken gelmiştim, retro kapalı olabilirdi.. ama başka gidebileceğim hiçbir yer yoktu.. pasaja girdim, kapalı.. lanet.. bir yere oturdum ve çay istedim.. bekliyordum, çok geçmeden emin abi geldi, biraz lafladık, akşamdan kalmaydı, uykusuzdu, bana “biraz uyumaya gidicem” dedi, “sen kalır mısın dükkanda, yerime bakar mısın?” tabi elbette neden olmasın.. teklifi kabul ettim, çıkma teklifi dışında dostlarımın her türlü teklifine gözüm kapalı evet derim ve ibnelerden hazzetmem.. hayır canım, şaka yapıyorum, homofobik değilim elbette, bana ısrarla tacize varacak boyutta rahatsızlık veren gay’lerden hatunlardan da hazetmiyorum, yoksa çok gay arkadaşım var ve asla yadırgamam onlarla yolda yürürken ya da mekanda çay içerken utanmam. ama cinsel taciz konusunda ayrım gözetmiyorum, bazı insanlar bu konuda bile pozitif ayrımcı davranıyorlar. onlarla politik bir mücadele sürdürmem imkansız. hele ki fanzinlerimde küfür var diye kadın düşmanı ilan edildikten sonra..

    kızlarla sevişen kızları izleyebilirim bak ama, yahu kızlarla kızlar da saçma aslında, acaba kadınlar homoseksüel pornoları izleyip mastürbasyon yapıyor mu? bu tip bir ton saçma soru gayr-intiyari bir biçimde zihnimde dolanırken zamanı hatır hatur yerim.. saçma şeyleri düşünmek gerçeklerden uzaklaştırır beni, gerçeğe ne kadar yakınsam, işte o kadar.. “o kadar ne girdap!”


    bu cümleyi tamamlayamadım, bir ara hatırlatın, belki başka şeyler yapılabilir o harflerle.. kukuleta mesala.. az dost edinirim, çünkü bu soğuk dünyada kime güveneceğimi şaşırdım, ama benim de inanacak birine ihtiyacım var, tanrının iki yüzlülüğünden sonra iyice umudumu kaybettim, pezevenk çocuğu darwin ve yardakçısı nietzsche yoldan çıkardı beni. (onların dost olduğunu bilmiyor muydunuz? şaka şaka, ben de bilmiyorum.)

    mekanda yalnız kalmıştım, ufak bir yer, bir sürü giysi.. emin abi fiyatları söyledi ve gitti, 3-5 inandığım insandan biri.. bu soğuk dünyada kime güvenebilirim.. “bu soğuk dünyada kapana kısıldım-2pac) hafızam sikikti her müptela gibi.. bir kağıt kalem alıp yazdım fiyatları ve hemen canım sıkılmaya başladı.. kendimle baş başa kalınca canım sıkılır, kendimle baş başa kalmamam gerekir, mutlaka oyalanmalıyım.. gözüm kaçak yayın adında bir dergiye takıldı, elime aldım, içinde amatör yazarlar için bir ek vardı.. onları okudum, ve onlar hakkında yapılan yorumları da.. neden katlanıyorsunuz ki bu üçkağıtçılara? yazın işte, konuşur gibi yazın.. hiç bir eleştiri bana göre değil, çünkü ben diğer dillere çevrilmeye, yüz binler satmaya ve ünlü bir entelektüel olmaya çalışmıyorum, tek istediğim zamanı geçirebilmek ve düşünmemek.. yazmak başka şeyleri düşünmemi engelliyor.. ve nedense bir müşteri geldi o gün, genelde gelmezler, genelde dışarıdan bir göz atıp camekana, giderler, içeri girmeye korkuyor olabilirler, bizim görmediğimiz bir şey görüyor olabilirler içerde, bir örümcek? ya da kurt adam.. ya da elinde bir tank olsa herkesi öldürmeyi düşleyen biri olduğum anlaşılıyordur.. ama nedense o gün, tüm bu n.b.k ve g.t.a teorilerimden korkmayan biri “merhaba” dedi, “merhaba” dedim, “türkçerap cd’si bakmıştım” dedi, ben de elimdeki cd’leri gösterdim ona.. kendi korsan baskılarım, killa, fuat, susturucu, islamic force vs vs. baktı, baktı, baktı, ve, iyi günler deyip çıkıp gitti..

    anlam veremiyordum.. ama sanırım biz lanetlenmiştik, -kim tarafından?- ve biz lanetlenmişler birbirimizi bulurduk hep, ve ölene kadar güvenirdik birbirimize.. tıpkı o gün olduğu gibi, kimse gelmedi dükkana, o çocuk dışında kimse gelmedi, bir de emin abi geldi, akşam yedi gibi.. ve nedense, bu daima böyleydi.. sinek avlamak yani… ve ben neye el atsam elimde kalır… her şeyi doğru yaptığımdan eminim, ama mutlaka bir noktada hava kaçırıyor lastikler ve yolda kalıyorum.. bazen alnımda koskoca bir çarpı işareti olduğunu düşünürüm, ve benim gibi işaretlenmişlerle içerim.. sanırım daha fazla yapabileceğim bir şey yok.. içmek, sıçmak ve uyumak.. ve bir de aldatılmak – aşk değil kast edilen!

    insanlar tarafından aldatılmak! evet evet, daha fazlası yok, işte size hayatın anlamı.. şimdi sikik oyunuzu verin bana da bir savaş açayım size.. size ve tüm dünyaya.. dünyaya karşı ben.. “all eyez on me” – “bana verdikleri ıstırap için öç arıyorum”

    tuvaletim geldi, 1 saattir tutuyorum, ama artık yeter, sanırım işedikten sonra yazının başına geçince yazamayacağım.. bu kadarla idare edin.. yazı küstahtır çünkü, onun başından kalkarsanız bir daha sizi yanınıza sokmaz.. asla! biter.. aynı şu an olduğu gibi.. bitti.. bu da böyle olsun.. ama tank edinir ve kullanabilirsem meclislerine dalacam.. bundan şüpheniz olmasın asla!

    30.eylül.2004