Yazar: girdap

  • geleceği beklerken bir öykü yazayım dedim

    geleceği
    beklerken bir öykü yazayım dedim 
    5 yıldır bu anı bekliyorduk.. uzaktık.. ve
    artık yakın olucaktık.. 5 yıl önce tanıştım onla.. nasıl olduğunu
    anlatmayacağım, çünkü uykum var ve başım ağrıyor, kesin sesinizi de
    okuyun.. 
    5 yıl içinde çeşitli aralıklarla görüştük..
    benden büyüktü ve bunu bizim dışımızda herkez sorun etmişti.. onun çevresi..
    benim çevrem.. ama önemi yoktu.. takmıyorduk.. 5 yıl önce bu işi zamana
    bırakmıştık ve artık zamanı geldi dedik 5 yıl sonunda.. bu cümleme hasta oldum,
    tekrar etçem;  5 yıl önce bu işi zamana
    bırakmıştık ve artık zamanı geldi dedik 5 yıl sonunda..
    ben kitaplarımı yazdım, yayınladım, üst
    kademe beyfendilerinin isteği üzerine, 15 ayımı sikip attım, ve birde ev iş
    olaylarını çözümledim.. kitap işinden pek kazanamıyordum, bir kaç eleştiri
    almıştım, türkçeyi bozuyordum, basit yazıyordum, hep aynı şeylerden
    bahsediyordum ve birde kelime haznem azdı.. ve bende azıp üstlerine patladım;
    sikerim edebiyatı, beğenmeyen okumasın!
    yayıncım ile de sorunlar yaşıyordum.. her
    yazdığımı basmazlardı, değiştirelim değerlerdi, bende “fanzin ne güne icad
    edilmişim be bilader” derdim, “basmazsan basma” o zaman gözleri
    parlardı ibnenin, sanki ondan para kaçırıyormuşum gibi hissetiğini anlardım,
    gözlerinden.. gözler her bir şeyi eleverir.. gözler birer yalan makinesidir..
    bilim adamlarına tavsiye, yalan makinesi yapmakla uğraşçaklarına, iğneden iplik
    geçirme makinesi icad etsinler, bu fikir bir arkadaşımın, benden size iletmemi
    rica etti..
    her neyse, 5 yıl önce bir salı günü, yada
    perşembe, yada cuma, bir mail aldım.. “yazdıklarına bayılıyorum”. o
    zamanlar internetten yayınlanıyordum ve ilk kitabımı basmak üzereydim..
    “eyvallah” dedim ona.. sonra bir daha mail attı, “ya abi sen
    süper adamsın”. alla alla, bi daha “eyvallah” dedim ve birde
    telefon verdim.. bazı şeyler özel kalmalı, ve 
    bir de şu, uçağı bekliyorum.. uçak.. birazdan inicek ve bize gideceğiz..
    ***
    uçak indi.. içinden tavşan çıktı..
    gözlerimi ovuşturup tekrar bakınca, bunun tavşan değil, sevgilim olduğunu
    gördüm.. ben yanlış yazarım, yanlış görürüm, yanlış duyarım.. çünkü bir
    zamanlar hayatimi siken biri nedeni ile beynimi siktim, hap hap hap.. şimdi
    hiçbirşeye konsantre olamıyorum.. roman yazamıyorum bu nedenle, ama yazdırmayı
    tasarlıyorum.. şimdilerde moda oldu bu, buluyosun bi tip, anlatıyosun anılarını,
    o da yazıyor.. hem iyide satıyor bu, ama önce ünlenip magazinsel bir malzeme
    haline gelmem şart.. yoksa kimse siklemez beni.. bu işler böyle.. “oyunu
    kuralına göre oyna, oyunun kuralları sana kazandırıcak” der tanrım..
    sarıldık, daha doğrusu o sarıldı, bende onu
    taklit etmeye çalıştım.. ben sevgimi bu yollarla göstermesini becerebilen biri
    değilim.. elinden tuttum ama, içimden gelirse tutarım.. otobüse bindik.. evime
    götürdüm onu..
    geçtik içeriye.. evimi gördü.. inceledi..
    “çok dağınık” dedi, ilk sözü
    buydu, “çok dağınık”.
    “toplarız” dedim, “ben
    dağıtırım sen toplarsın.”
    “çok severim herşey yerli yerinde
    olsun”.
    “bende severim” dedim, “ama
    bir türlü beceremedim bunu”
    “ben yardım ederim sana”
    “bilakis”.
    Onun sözlerini çalardım sıklıkla.. orijinal
    sözleri vardı ve öyküme cuk oturuyordu. birkaç kez ben imza dağıtırken… hey
    hey, bişi dicem, ben imza dağıtmaktan nefret ediyorum hayranlarım, lütfen bir
    dahaki imza gününde bana imzalancak kitap getirmeyin.. imza dağıtmakta neyin
    nesi allahaşkına.. ben size söyleyeyim, şimdi şöyle bir olay var bu işte..
    tipin teki, biraz hava yapayım diyor, iki türlü hava.. hem yazara, “ben seni
    okuyorum” demeye çalışarak dikkat çekmek istiyor, hemde arkadaşlarına imza
    göstereyim istiyor..  neyse, uzun süredir
    güzel bir yemek yiyememiştim, ailemden ayrılıp yalnız yaşamaya başladım
    başlayalı her hafta sonu anneme gidip yemek yerdim, tıkabasa dolar, bir hafta
    boyu yumurta ve makarnaya boyun eğerdim.. ve şimdi aynı zamanda bir aşçı bulmuştum
    kendime.. markete gittik öncelikle, ev bira şişeleri, çarşaf ve tütün ile
    kaplıydı.. ilk işi bunları temizlemek oldu.. daha sonra, ona ayırdığım bölmeye
    kitap ve cd’lerini dizdi.. ardından ‘yemek yapıcam sana’ dedi..
    “yap” dedim, “ama henuz son kitaptan para
    gelmedi, ve maaşımı da haftaya alıcam.. arkadaşlardan geçiniyordum 2 gündür, şu
    an kalmadı param”.
    “bende de yok” dedi, “biliyorsun yani”
    şişeleri geri verdik, ve evde biriken şişeler 
    ile bir ev satın alabileceğimin farkına vardım… ama işi abartmanında
    anlamı yoktu, neden öyle söyledim bilmem, en fazla köpek kulübesi satın
    alabilirdik o parayla.. ama yemeklik bişiler aldık biz.. köpek kulubesini
    yiyecek halimiz yoktu.. insanlar paraları ile ihtiyaçları olan şeyleri
    almalılar, ama günümüzde insanlar artık sapıttı ve çok çalışıp çok
    tüketiyorlar.. bu döngünün dışında kalıp, ye iç sıç modunda takılıyorum ben..
    ve onun getirdiği cd’leri kurcalarken, aklıma 5 yıl önce bana dedikleri
    geliyor, arkasından yaklaşıp sarılıyorum ve “seni seviyorum” diyorum.. aynı
    şekilde karşılık vermiyor, “şurdan tuzu uzatsana” diyor..
    “Seni seviyorum” demek eğer bir dişli çark
    düzenine inerse, o halde o iş çabuk biter.. seni seviyorum denilen her an, buna
    karşılık vermediği için küsüyorsan karşındakine, sen bir insanı değil, dişli
    çarkı seviyorsundur ve kendinde bir çarksındır.. bu iş böyle olmaz! Günümüzdeki
    boşanmaların en büyük nedeni, çiflerin birbirlerini dişli çark olarak
    görmeleridir..
    Uzatıyorum tuzu ve tekrar odaya dönüp
    cd’leri kurcalıyorum.. buluyorum aradığımı ve cd player’a yerleştiriyorum.. ne
    dediğini bilmiyorum herifin ama bu bir jest, letdown jesti.. ve daha sonra
    yemek yiyoruz.. saat 7 gibi.. ve daha sonra konuşuyoruz.. gece yarısına kadar..
    şarap içip konuşuyoruz.. sızıyoruz..
    Sabah oluyor.. ve uyanıyorum.. eeeh, kesin
    be, her öykümde aynı şeyi dicem ben, “sabah oluyor.. ve uyanıyorum”. Ne yani,
    sabah olunca uyanmıyor musun sen?
    ***

    Başım ağrıyor.. akşamdan kalmayım..
    kusuyorum.. ve su içiyorum.. kana kana.. akşamdan kalma olduğumun her sabahı
    başım ağrır, 2 şişe su içerim ve kusarım.. beynim tamamiyle boştur.. anlık,
    gelgitlerden arınmıştır.. gelgit düşünceler yoktur.. geçerim yazının başına..
    ve yazarım..  ve belkide bir gün, böyle
    bir şeyler yaşayacağım.. şimdilik beklemekteyim..
    [ 24.09.2004 – 00:42 ]
  • araba ve palavra

    “yaşam gittikçe
    zorlaşıyor yavrum” dedim, “hayatta kalma şansımız giderek azalıyor..
    her an ölebiliriz.. fırsatları kaçırmamalı”
    “her an
    ölebiliriz.. çok orijinal bir saptama” çok sakindi bunu derken, dalga
    geçiyor gibi bir hali yoktu.. bir yudum daha..
    “hayır, ben
    törer denen şeyden bahsediyorum”
    “terör”
    “hıh hı..
    silahlar.. bombalar.. uçaklar.. işsizlik.. işsizlik de bir terördür değil mi?”
    oralı değildi, ama duyuyordu beni, bundan emindim, devam ettim.. “şu an
    havaya uçabiliriz..  belki de delinin
    biri şu an burayı havaya uçurmak istiyordur”
    “kimseye güven
    yok”
    “tabi ki
    de” dedim, kıvama geliyordu, “anlamaya başlıyorsun”
    “senin cümleni
    devam ettirdim sadece.. abartılacak bir şey değil bu”
    “birini
    anlamaya başlamak abartı mıdır?”
    “kimse kimseyi
    anlayamaz” dedi, keskin bir bakış attı, göz bebeklerine oyuncak
    lazerlerden yerleştirmiş olabilirdi
    “belki de
    ironi yapıyorsundur.. ama bana güvenebilirsin”
    “ne istiyorsun?”
    “senin de
    istemeni”
    “neyi?”
    “bak ben bu
    oyunları sevmem..”
    “oynamak
    zorunda değilsin”
    bir süre sustuk..
    barmen, ikimizin de ortak arkadaşıydı, birkaç dakika sonra yanımıza gelip, neler
    olduğunu sordu
    “hiç”
    dedim, “senin fıstık ağırdan alıyor”
    “kabuklarımı
    yemek istiyorsan soyunabilirim ama hepsi bu.. çorap sever misin?”
    “başlangıç
    için ideal” cevabını verdim, “tatlı olarak ne var?”
    “gel
    benimle” dedi, barmene göz kırptığını gördüm ve – ya bir alay vardı ortada
    ya da bu gecenin seçileni bendim.. bardan çıktık.. arabama bindik ve yolu tarif
    etti.. bir apartmanın önünde durdurttu beni, içeri geçtik, “burası benim
    evim” dedi. “nasıl bu kadar rahatsın ya” dedi bir okuyucu,
    “palavra sıkıyorsun sen.” evet evet, o öykü daha ilgi çekici, onu
    anlatayım ben
    bi gün sahilde
    çimlerin üzerindeyiz, 4 tip ve ben.. içiyoruz.. tiplerden biri, ‘bir şiir dergisinde şair’, her sayıda
    attırır bi tane.. ama hiç bi bok anlamam ben, çok derin yazıyormuş o
    dergidekiler, marjinalmiş.. neyse, ben buna bir ara, okumak istediğini
    söylediğini için, bir öykümü gönderiyorum ama siklemiyor beni, ben paçoz yazarlardanım
    yani..
    ve sonra, o gün, ortada
    hiçbir bok yokken, “bukowski iki yüzlüdür” dedi
    “evet”
    diyorum, “öyledir, bi tek o ikiyüzlüdür. onun da moru bu”
    “hayır hayır,
    gerçekten öyledir ama”
    “gerçekten evet,
    ben ne dedim, frekanslar mı karıştı acaba, bak bir daha diyicem iyi dinle, ‘bukowski
    ikiyüzlüdür’, ne duydun?”
    “kes şunu be
    abi, bilmiyoruz sanki seni”
    “ama değiştim
    ben.. küçük iskender’e aşık oldum”
    “biliyor musun
    o muhabbeti?”
    “hangi
    muhabbet?”
    “picus
    dergisindeki”
    “öyle bir dergi
    mi varmış, bilmem”
    “ne biçim
    edebiyatçısın sen”
    “öyle miymişim
    gerçekten?” bu arada yeni biralar geldi ve biz de kestik muhabbeti bir
    süre için.. ikinci şişemden bir yudum aldım, ve “neyse şair, bugünlerde
    kafam sikik, nolmuş o dergide” dedim..
    “önemli değil
    ya, anlıyorum seni, küçük iskender demiş ki, bukowski iki yüzlünün tekidir
    vs..”
    “desin..
    napalım yani?”
    “belki bilmek
    istersin diye söyledim”
    “o ibnenin ne
    sik düşündüğünü bilmek isteseydim öğrenirdim merak etme..”
    “picus diye
    bir dergi çıkmaya başladı”
    “hı hı..
    çıkar.. para bol edebiyatta.. üç cümle kurup iki röportaj yapınca best seller
    yapıyor seni okuyucu..”
    neyse işte, eve
    çıktık, hatun öncelikle banyoya girdi.. bilindik modlar.. bekliyordum ben de..
    aklım çimlere gitti tekrar, şair tip ile tartıştığım günü düşündüm;
    “ya ama
    bukowski burjuvadır be abi.. hem de çok palavracıdır”
    “nerden
    anlıyoruz bunu ve buradan nereye varıyoruz”
    “onun
    anılarını anlattığı bir kitabı var”
    “bilmem,
    vardır herhâlde, ee?”
    “işte orda,
    evden çıktım arabama atladım tarzı şeyler diyor, bir adamın arabası varsa
    burjuvadır”
    “hı hı
    öyledir, bi de palavracıdır arabası varsa”
    “ya o da şey,
    şimdi bak, bu adam her öyküsünde bi hatunla düzüşüyor demi”
    “öyküde hatunla düzüşüyor evet”
    “anılarını
    yazdığı kitapta aynı tarzda, bu adam o kadar çok kadını düzmemiştir bence”
    “kıskandın mı len
    yoksa”
    “yok lan, ne
    kıskancam..”
    “anılarını
    yazdığı bir kitap var mıdır bilemem, çokta yakından incelediğim biri değildir, okumadım
    bile, boş ver bunları, içelim”
    neyse, banyodan
    çıktı hatun, girdi odaya.. bi güzel düzdüm onu.. sonrada arabama atlayıp evime
    gittim..
    17.eylül.2004

  • hayalet baba

    8 yıl önce bugün, içinde bulunduğumuz hayata veda edip başka bir diyara giden babam için, 2004 yılında yazdığım bir öykü:

    hayalet
    baba

    yazdı..
    okuldan yeni atılmıştım.. kaydımın tamamen silinmesini ve lise
    diplomamın bana geri iade edilmesini bekliyordum.. ölüm gibi
    geliyordu, bu iş için yürütülecek olan işlemler.. askerliği
    tecil ettirememek gibi bir risk vardı.. sıkıntıdan patlıyordum..

    sakallarımı
    kesmiyordum uzun bir süredir.. tırnaklarımı da.. günde bir öğün
    ya yiyor ya yemiyordum. annem, zayıfladın deyip duruyordu.
    umursamıyordum.

    hiçbir
    iş yaptığım yoktu, yapılacak hiç bir iş de yoktu..
    boşalmıyordum bile.. aşık değildim kimseye.. aranıyordum.. rüya
    görmez olmuştum.. sakallarım tuhaf bir biçimde çıkıyordu,
    tarikatçı kaçıklara benziyordum sakallarım uzayınca.. babamla
    tartışırdım sürekli bu yüzden.. ben sakal sevmem, derdi.. o
    zaman sen de bırakma, derdim.. üç dört günde bir tıraş olurdu
    o ve yaşı 66 olmuştu sanıyorum..

    sanıyorum.”

    ilgisizdim
    her şeye karşı.. ona kötü davranmıştım ve kötü davranmaya
    da devam ediyordum.. herkese kötü davranıyordum aslında.. zamanla
    değişmeyen sabit bir tavrım yoktu ama iki yüzlü değildim..
    neysem oydum.. sadeydim.. ama sabit değildim.. bugün “olur”
    derdim, yarın “olmaz.”

    gene
    halüsinasyonlar baş göstermişti.. oysa yoktular bir üç ay
    kadar.. basit görüntülerdi bunlar, ne ses ne hareket vardı,
    sadece gölge ve ışık.. görünüp kaybolan türlerinden.. ve de
    nefes alıp veren bir şeyler.. ne olduğunu bilmiyorum.. ama
    hissedebiliyordum.. ensemde.. ağzımı bantlayacaklarmış gibi..

    günde
    25 bardak çay içiyor ve 2 saat uyuyordum.. çok fazla boş zaman
    ama yapılacak hiç bir şey yok.. bekliyordum.. neyi? bunu
    bilmiyordum..

    yazdı..
    ve sıkıntıdan patlıyordum.. 2 aydır evden çıkmamıştım.. yo
    yo, arada sırada bakkala gidiyordum.. ve delirmek üzereydim artık..
    yazmıyordum.. okuyabileceğim hiç bir şey yoktu.. film izlemekten
    sıkılmıştım.. mullholland en nihayetinde çözülmüştü, en
    azından bana göre.. müzik dinlemek istemiyordum.. ama fonda
    sürekli çalardı bişeyler, en çok da beth gibbons, cebrailim..

    telefonun
    çalmasını bekliyordum sadece.. çalıcak ve gidicem.. çalmıyordu..
    izmir çekilmezdi yazları, herkes gider ve geride bi tek sen
    kalırdın.. sıcaktır ve yapılabilicek hiçbir şey yoktur,
    eylüle kadar bekler ve bu arada delirirdin..

    neyse,
    akşam 9 sıralarıydı.. annem ablam ve yeğenim dizi izliyor, babam
    diğer odada film izliyor ve abim ise evin karşısındaki kahvede
    maç izliyordu.. koltukta yatmış, hiçbir şey yapmıyordum..
    düşünmüyordum bile.. bilgisayara geçince de hiçbir şey
    yapmıyordum.. bir dosya açıyor ve “bara girdim, güzel bir hatun
    vardı” diye yazıp sonra kaydediyordum dosyayı.. sonra da
    siliyordum.. sonra bir dosya daha açar ve bu kez de, “bara girip
    en dibe göçtüm.. bir içki istedim” diye yazardım.. kaydeder ve
    silerdim.. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı ama ne olduğunu
    çözemiyordum.. her zaman yolunda gitmeyen bir şeyler vardı
    zaten.. ama bu kez yolunda giden bir şey yoktu belki de..

    annem
    mutfağa gitti ve 10 dakika sonra beni çağırdı, kavun kesmişti
    ve kabuklarını çöpe atmam gerekiyordu, evdeki ufak çöp kutusu
    dolmuştu, çöp evin biraz ilerisindeydi, çöp torbasını aldım
    ve dışarı çıktım.. alt kapının menteşesi bozuktu, çok zor
    açılıyordu kapı, tüm enerjimi kapıda kaybettim, nedeni buydu
    belki de, yoksa haklardım o pezevengi.. neyse, daha oraya gelmedik,
    spoiler vermeyeyim.. çöpe gittim, kapağı kaldırdım ve torbayı
    attım.

    kahveden
    bir adam çağırdı yanına, bu daha önce de olmuştu, bu mahalleye
    6 ay önce ilk taşındığımız zaman, çağırmış ve “neden
    çöpü oraya atıyorsun, nerde oturuyorsun sen” demişti. o zaman
    hıncımı alamamış ve o günden sonra da evdeki çöpleri atmak
    için can atar olmuştum..

    adamın
    evi, çöp tenekesinin dibindeydi ve “sizin kokunuzu mu çekicez
    lan biz” diyordu, evimiz tenekeye biraz uzak diye.. ama
    yapılabilicek bir şey yoktu, büyük ihtimal işsizdi adam, ve canı
    sıkılıyordu kesinlikle, biriken enerjisi bir yere boşaltılmalıydı
    getirisi olmasa bile, belki bir yumruk belki bi kaç tekme.. atsa da
    bunları yese de..

    mahallede
    olup bitenle pek ilgim olmamasına rağmen onu gece gündüz
    görürdüm.. 6 ay geçmişti ve hâlâ o anı bekliyordum, dayak
    yiyecektim belki de, ama bir yumruk inecekti ona.. 35 yaş
    civarındaydı adam.. kesinlikle çocuğu olan biriydi..

    ne
    var” dedim

    çöpü
    neden oraya atıyorsun” dedi,

    evinize
    yakın diye” dedim, “karnın acıkınca çok yol yürümezsin”

    seni
    siktiğimin pezevengi” dedi.. ve olan oldu.. hâlâ hayattaydım..
    iyi geçirmişti kafayı bana, ama sonrasında gözü morarmıştı..
    ben vurmadım ama.. birader kahvede maç izliyordu o an ve
    “siktiğimin pezevengi” sözünü duymuştu, aile bağlarına
    benden daha çok önem verirdi, ve tabii kardeşi olarak bana da..
    koşarak geldi.. gerçekten koşarak.. ve iyi geçirdi.. çok iyi..
    sayı!

    hepsi
    buydu.. futbol maçı unutuldu ve boks maçını erteletmek için
    sahaya indi herkes.. eve girdim.. girdik.. aynı koltuğa yattım..
    birader tekrardan kahveye gitti.. aynı can sıkıntısı ile baş
    başa kaldım.. kafayı yemiş ama can sıkıntısını
    yenememiştim..

    internet
    cafeye gidicem” ben dedim valideye.. “hayır!” dedi,
    endişeliydi.. daha öncesinde, bir kavga sonrası, konsere diye
    gitmiş, kafam ve dirseğim yarılmış şekilde hastanede bulmuştum
    kendimi, sadece başım dönmüş ve düşmüştüm durakta.. umrumda
    da değildi o adam.. uzun zamandır kimseyi kâle almıyordum..
    sinirim adama değil kendimeydi.. kafa yemek istemiştim.. işe yarar
    sanıyordum.. duvara vurmaya da cesaretim yoktu.. biri kafa atsa
    düzeleceğimi sanıyordum, hiç bi bok olmadı..

    neyse,
    evden çıkmış kafeye doğru yol alıyordum, iyice yaklaşmıştım,
    kapısı görünüyordu, kurtulmak üzereydim.. içerden bi tip
    çıktı, yüzünü görüyordum, sırıtıyordu, iyice yaklaştı,
    yaklaştı, yaklaştı.. kimyasal yasin miydi bu? evet oydu, ona öyle
    derdim ortaokulda, ben koymuştum ona bu adı, mantıklı bir
    açıklaması yoktu, ama adı buydu ve o yaşlarda kimse mantığa
    önem vermiyordu.. çok zayıftı yasin, fen bilgisi derslerinde
    iskelet olarak kullanılabilirdi..

    “naber?”
    dedi, “tanıdın mı beni”

    “eyvallah”
    dedim gülerek, sahte bir gülüş değildi bu, severdim onu,
    “tanıdım, senden naber?”

    “eh
    işte, sınav sonuçlarına baktım”

    “ne
    sınavı bu böyle?”

    “memur
    olmak için. daha önce de ösys’ye girdim ama fos.”

    ben
    meslek lisesine gitmiştim o ise düz liseye.. en son 1 yıl önce
    karşılaşmıştık, yolda, işsizdi o zamanlar, ben ise
    öğrenciydim, hayatım boyunca öğrenciydim, -ilk altı yılı
    saymazsak- evlerimiz yakındı yasin ile, iki üç mahalle, lanet
    olası geçim derdi engelliyordu insanlarla tesadüfen de olsa
    görüşmeni..

    çalışıyor
    musun bir yerde”

    yo
    hayır.. ya sen?”

    ben
    okuyordum işte..”

    bitmiştir
    artık okulun…”

    bitti..
    ama diploma vermicekler”

    nasıl?”

    atıldım.”

    durdu..
    gözlerindeki nefreti görebiliyordum.. bir anda oldu bu. nefret
    kolay bir duygudur, basittir, aniden gelir ve kalıcıdır! aşk da
    en başlarda aniden gelir, yenilen kazıklar biriktikçe bu duyguyu
    hissetmemeye çalışırsın.. aslında aşk bir şartlanmadır en
    başlarda, birini gözüne kestirir ve şartlanırsın, sonra nefret
    başlar.. aniden gelir.. aşk gidince yerine nefret gelir, eğer eski
    sevgilinizden nefret etmiyorsanız, aşıkta olmamışsınızdır, ya
    da hâlâ aşıksınızdır. ilk görüşte aşk diye bir şey
    yoktur, ilk görüşte şartlanma vardır, şartlanmalardan yenilen
    kazıklar sonrası kolaydır, bir aşk baş gösterir.. aniden en
    derininizde dolaşır ve dinamiti koyar biri, sonrası zordur,
    şartlanmamaya çalışırsınız.. ve nefret ise kimyasal yasin’in
    gözlerindedir..

    o
    bir okula girmeye çalışıyordu, ne olursa.. ve tek söz etmeden
    yoluna devam etti.. sadece kendime değildi zararım. fazlalık
    olduğumun farkındaydım. intikam alıyor gibiydim ama yanlış
    kişileri seçtiğimi de biliyordum. dünya ağzıma sıçmıştı,
    istediğim gibi yaşayamıyordum.. yaşamamı istedikleri gibi de
    yaşamıyordum.. öylece durmuş bekliyordum işte ve bu arada
    başkalarının, istendiği gibi -en azından kendileri bunu istemese
    de- yaşamalarını engelliyordum.. yatağa yattım, şartlanmalar ve
    dinamit sonrası, gerçek bir şeyler için beklemeye başladım..
    bir aşk hayatta tutardı beni.. ama yoktu işte.. nerdeydin be sen?

    kafayı
    yedikten 4 saat sonrasıydı sanırım, saat bir civarıydı, ev
    uyuyordu, herkes işe gidicekti yarın.. bilgisayarı açtım ve
    bekledim öylece.. disketim takılı kalmıştı.. bir düğmeye
    basmam gerekiyordu.. sistem disketi değil o diyordu.. disketi çıkar
    ve bi boka bas.. bense bekliyordum..

    babam
    öksürmeye başladı diğer odada.. uzun süredir tıkanmıyordu..
    ona okuldan atıldığımı söyleyememiştim.. annem söylemişti..
    evin yatak odasında, ki orada uzun süredir yatmıyordu kimse,
    oturmuş mülksüzleri okuyorken ben, babam işten geldi, saat ondu,
    gece, sabah 8’de evden çıkıyordu ve akşam onda evde oluyordu,
    bir kahvede 12 saat çalışıyor ve günlük 15 milyon alıyordu,
    bir kısmı ganyana giderdi paranın, emekliydi aynı zamanda, iki
    otobüs değiştiriyordu işe giderken ve gelirken.. ve ölmek
    üzereydi.. hatta 6 ay önce ölmüştü de, benim moralim bozulmasın
    diye yaşıyormuş gibi yapıyordu, gülmeyin, şaka yapmıyorum,
    hastaneye kaldırmıştık onu 6 ay önce, nefes alamıyordu, 2 hafta
    yattı orada.. şubat tatilimi harcadım, şikayetname olarak
    söylemiyorum harcadım derken, feda olsun..

    refakatçıydım,
    ilk haftaydı, geceydi. “kalk” dedi, “kalk ben ölüyorum”
    sandalyede yatıyordum, 11’de haplarını vericektim ona, saat üç
    olmuştu, uyuyakalmıştım, “noldu” dedim.. bana, 11’de
    haplarını içmek istediğini, ancak yanlış hapları içtiğini ve
    üstelik yanlış miktarda içtiğini söyledi, bunu söylemesi çok
    uzun sürdü, bir yandan hava üfleyen bir makineyi takmaya çalışıyor
    bir yandan onu dinliyordum, makineyi taktım ve hortumu ona verdim..

    neden
    beni kaldırmadın ki” dedim.

    uyuyordun”
    dedi.. iyice kötüleşiyordu ve odadaki diğer 3 hasta sadece
    uyuyordu.. nöbetçi hemşireyi çağırdım, durumu anlattım, bana
    “onun bişiyi yok, o haplar zehirlemez, psikolojik olarak tıkanıyor
    bişi olmaz” dedi, ve gitti yattı kaltak.. 1 saat içinde 4 kez
    çağırdım onu, dördücüsünde tekrar geldi, ve aynı tiyatro
    oyununu canlandırdık hemşire ile bu kez desibeli yüksek bir
    şekilde. nöbetçi doktoru çağırdım sonra.. böyle bir şey
    işte.. ölmeyeceğini söylüyor herkese o gün bugün, “ben o gün
    ölmedim ya, bi daha da ölmem artık.”

    ama
    her gece öksürüp duruyordu ve kimseden hiç bi şey istemiyordu..

    neyse,
    iyice karıştırdım, mülksüzleri okuyordum, bir zamanlar imal
    edildiğim yatağın üzerinde –şimdi de ihmal ediliyordum belki
    de?

    bizim
    oğlan yok mu” dediğini işittim babamın. valide,

    yatak
    odasında kitap okuyor” dedi. salona girmeye çıkmaya korkuyordum.

    nolmuş
    okul” dedi babam.

    gene
    sınıfta kalmış” dedi valide.

    e
    nolcak şimdi, 1 sene daha mı uzadı?”

    af
    çıkması gerekiyormuş, kaydını sildircek.”

    olsun”
    dedi, “askere gider, işe girer, yapar bir şeyler, darlama çocuğu”

    başka
    hiç bir şey demedi.. kimse hiçbir şey demedi.. kitaba devam
    ettim..

    işte
    bu gecede öksürüp duruyordu.. su verdim önce, istemedi, koydum
    bardağa, içti, “sen git yat” dedi, “bişey yok.”

    bişey
    vardı.. ve gidip yatmadım bu kez.. ama uyku onbin yıldır namağlup
    götürüyordu bu ligi, ve uyandığımda saat üçtü.. bakkala
    gidip ekmek almam gerekiyordu, gittim, gazeteye takıldı gözüm,
    ama gazete okumuyordum ben, dönen dolapları benim gözümden haber
    eden bir gazete çıkana kadar da bu böyle gidicekti.. kesiyordum
    onları sadece. basını ameliyat ediyordum neşterle. kolaj için.

    ve
    çöp tenekesi kapımızın önüne gelmişti, 15 metre itilmişti..
    canım hâlâ sıkılıyordu ve 15 dakikalık bir iş bulmuştum
    kendime.. ekmekleri eve bırakıp, çöp tenekesini dün geceki
    yerine iteklemek için evden çıktım.. ittim.. kavga çıkmadı..
    adam görünürde yoktu.. ve canım hâlâ sıkılıyordu..
    göztepe-karşıyaka maçına gidip kavgaya karışmak iyi fikirdi
    aslında.. ama ligler tatildeydi.. yazdı.. ve sıkıntıdan
    patlıyordum..

    tek
    kelime etse babam, bağırıp çağırsa, evire çevire bi güzel
    pataklasa, rahatlayacaktım.. yapmıyordu..

    15.09.2004
    – 03:22

    p { line-height: 115%; margin-bottom: 0.25cm; background: transparent }

  • yatak

    sakallarımı kesmem
    gerekiyor
    kesmek zorundayım
    kızıyor annem
    herkes kızıyor uzun
    sakallarıma
    çok da uzun değil
    aslında
    sadece
    biraz uzadı işte
    ve ben
    ah! bi saniye
    saçlar
    evet saçlarımı da
    kestirmeliyim
    uzun
    ve bir de şey var
    tırnaklarım
    onların da uzadığı
    söylendi
    sonrasında bir de
    şey
    okula yeni dönem
    için kayıt yaptırmam gerekiyormuş
    ve
    hmm
    az önce telefonum
    çaldı ve bir mesaj geldi
    ekranı
    görebiliyordum oturduğum yerden ve
    “4 mesaj
    alındı” yazıyordu ekranda
    önceki üç tane ne
    zaman geldi bilmiyorum
    telefonu duymadım
    ve mesajları da bir
    gün okurum elbet
    şu an olmasa bile
    ve kapı çalıyor
    açmıyorum
    kim geldi acaba?
    ben ne bileyim
    buraya yapıştım
    sanırım
    yatağımdan çıkmak öyle
    zor geliyor ki bu aralar
    yemek yemeye bile
    üşeniyorum
    ama söz
    sakallarımı
    keseceğim
    bir ara
    şu an değil

    12.eylül.2004
  • asimetrik kişilik bozukluğu 2: bir aşk hikâyesi

    telefon çaldı..
    arayan henry’ydi..
    “alo, bab,
    naber, nasıl gidiyor hayatın”
    henry herkese bab
    derdi, kadınlara bile.. nedeni bu olabilirdi belki de, kadınlar bu yüzden ona
    vermiyor olabilirdi, bir kadın değildim, bilemezdim bunu, ama kendimle
    kıyaslayınca anlayabiliyordum onu, yakışıklı biriydi henry, temiz giyinir ve
    her gün tıraş ederdi kendini, bir kadın olsaydı eğer, bana nasıl hitap ettiğine
    aldırmaz, sorgusuz sualsiz düzerdim onu.. ama kadınları anlamak zordu
    gerçekten, anlamak da gerekmiyordu zaten, ‘hı hı’ der geçiştirirdiniz ve bir
    gün aniden patlardı gerçek, eğer devletin onayladığı bir aşk ise sizinkisi,
    zokayı yutardınız, bu yüzden kötüydü devlet, sizin kiminle iş tuttuğunuzu bile zapturapt
    altına almaya çalışırdı.. neyse, telefonda çok beklettik henry’yi..
    “bir değişiklik
    yok henry” dedim.. “ya sende?”
    “bende de yok
    bab” diye karşılık verdi henry.. ikimizin de hayatında değişiklik yoktu
    ama farklı bir durağanlıkta ilerliyordu hayatımız; ben kayıyordum, o ise
    izliyordu.. ikisi de aynıydı, hemen hemen.. sonuçta boşalabiliyordunuz, yarıklı
    da yarıksız da değişmiyordu sonuç; iki şak şak ve bir pat..
    “artık
    dayanamayacağım” dedi henry bana, “şimdi sapıkları daha iyi anlıyorum”
    “saçmalama”
    dedim ona
    “sen nasıl
    yapıyorsun peki”
    “ben yapmıyorum”
    dedim “bir erkek asla yapmaz, yapan kadındır, iplerimiz onların
    elinde..”
    “bana da
    öğretir misin?” dedi henry, öğretilecek bir şey yoktu, seçilmeyi beklemeyi
    bilmeliydi henry, bir piyangoydu seks, şans işiydi – genel evleri saymazsak..
    devlet her şeyi berbat ettiği gibi, üstüne bir de sekse el atmıştı.. genelevler
    yasal olarak tecavüz etme yerleriydi.. kimse anlamıyordu bunu.. para yolu ile
    ya da fiziksel yolla, sonuç aynıydı, zor kullanıyordunuz..
    “akşam bir bara
    gitmeye ne dersin henry? senin için bir sürprizim var, şimdi aklıma geldi”
    “tamam, akşam
    sekizde seni alırım”
    telefonu kapattı
    henry ve beklemeyi sürdürdü.. bu aralar bir televizyon kanalının saat başı
    haberlerinin fanatiği olmuştum, her saat başı boşaltabiliyordu beni sunucu,
    “son aldığımız bir habere göre, meclis zinayla ilgili yasa tasarısını…”
    pat.. sonra uyurdum, bir saat sonra uyanır ve televizyonu açardım, “…347
    evet ile onayladı, artık zina suç kapsamına…” pat.. uyur uyanır ve haberleri
    izlerdim.. telefon çaldı, arayan henry’ydi..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “olacak mı?”
    “ne olacak mı?”
    “bu akşam”
    “çok
    sabırsızsın henry, beklemeyi bilmelisin..”
    saat 7 oldu.. her
    gün saat yedide markete giderdim ve 2 paket altılık bira alır, oradan çıkar,
    parkın oradaki korsan sidiciden bir film kiralardım.. filmin hangisi olduğuna
    bakmazdım bile, herifin göz zevkine
    güveniyordum, sonra eve gelir ve filmi izlerken bir altılığın yarısını
    tüketirdim.. saat sekiz buçuk olunca biterdi film, tüm pornolar 1 saat
    sürüyordu ya da kazıklanıyordum.. film bitince yazmaya başlardım, ta ki güneş
    doğana kadar.. güneş doğmadan uyuyamazdım, kendimi güvende hissettiriyordu
    tanrının güneşi, tanrıdan ise korkardım, korkağın tekiydim zaten.. herkes
    korkağın tekiydi, sadece rol kesiyorduk, hepsi bu – hemen hemen.. film izliyor
    ve bira içiyordum, sigara kullanmazdım, sigara aptalcaydı, nefes almak bile
    aptalcaydı, sarhoş etmiyorlardı adamı.. ekrana kenetlendim, iyi bir sahneydi,
    belladonna kendini düzdürürken telefon çaldı, arayan henry’ydi muhtemelen..
    “alo”
    “alo bab”
    “henry?”
    “buluşuyor muyuz
    bab?”
    “evet evet,
    unutmuşum, hemen giyiniyorum”
    “seni almaya gelmemi
    ister misin?”
    “arabamı aldın
    kendine?”
    “peder erken sızdı
    bugün, araba bende..”
    “tamam peki gel al”.
    anlaşılan çok heyecanlıydı henry, ve çok fazla film izlemişti, oysa gerçek
    hayatta olmuyordu bu iş, en azından ben yapamamıştım, çok defalar denemek
    zorunda kalmıştım.. bunun için araba kiralamak gerekmiyordu hem, arabası olan
    bir hatunla düzüşmek yeterliydi, ama dedim ya, olmuyordu arabada, rahat bir
    pozisyona denk gelene kadar saatler geçiyordu.. kapı çaldı..
    “kim o”
    “benim bab, henry”
    “gel henry, kapı
    açık”
    kapıyı açamadı
    henry, güçsüz biriydi, ondan korkmuyordum, korktuğum şey, kapımı açabilecek
    kadar güçlü olan hırsızlardı, güneş güven veriyordu adama.. çalınabilecek bir
    şeyim yoktu, öykülerim dışında, ve öykülerimi satarak kazanıyordum bazı
    şeyleri, hatunlar hediye olarak geliyordu tabi.. yayınevinin değildi hediye,
    yayınevine para ödeyerek alırlardı kitaplarımı ve daha sonra kayınevini ziyaret
    ederlerdi..
    “naber henry, heyecanlımınsın?”
    “evet bab, ilk kez olacak,
    sen ilk defasında heyecanlı değil miydin yani?
    “hayır henry,
    değildim”
    “eminsin değil mi, olacak
    bu iş”
    “telaş etme henry,
    kamışını sıkı tut, gidiyoruz”
    henüz yayınlanmamış
    olan öykülerimi aldım yanıma, ve evden çıktık, arabaya gerek yoktu aslında,
    evimi her zaman barlara yakın yerlerde kiralıyordum, yol parası ile daha fazla
    içebiliyor ve eve kadarda taşıttırabiliyordum kendimi, gene de arabaya bindik
    ama..
    “nasıl olacak,
    anlatsana bi”
    “görünce şaşıracaksın”
    dedim ona, “çok hoşuna gidecek, ancak sonrasına karışmayacağım”
    onu, en az gittiğim
    bara götürdüm, bu bara, uzun bir süre boş delik bulamazsam giderdim, bir fıstık
    takılıyordu bu barda, bana müptelaydı ama ona öğretmiştim beni sıkmaması gerektiğini,
    çok fazla birlikte olursak senden bıkarım, nedeni bu bebeğim, sık sık değil ama
    ömür boyu, yetmişine de gelsem seninle vuruşacağım..
    bara girdik, lita
    hemen karşıladı beni, onu henry ile tanıştırdım ve masamıza oturduk, bir adam
    geldi yanımıza,
    “lita, aşkım, beni
    unuttun sanırım” dedi..
    “gider misin
    başımdan, seni hatırlamak istemiyorum” dedi lita, öpücüğünü de yanağıma
    kondurdu, bunu adam için değil benim için yapmıştı, adamı defetmek benim için
    zor iş değildi, ama lita benim gönlümü almaya çalışıyordu, adamın yanında beni
    öpmesi bir lütuftu sadece.. adam aşkım kelimesinin harflerini tek tek yerden
    toplayıp bardan çıktı.. biraz içtik ve biraz sohbet ettik..
    lita’ya, ‘lita, bak bu
    henry, çocukluk arkadaşım, hâlâ bakire, yap bi kıyak, ölmeden önce sikişmek
    onunda hakkı” diyemezdim herhâlde, ama henry bunu söylememi bekliyordu, bir ara
    lita tuvalete gitmişken bana, “hadi bab, ne zaman açacaksın konuyu” dedi, ona
    sabretmesi gerektiğini yoksa lita yerine onun düzüleceğini söyledim.. lita
    geldi ve kulağıma eğilerek, “arkadaşın ne zaman gidecek” dedi bende onun
    kulağına eğildim ve ısırdım.. bu hoşuna gitti ve bir daha benim yanımda üstüne
    vazife olmayan işlere burnunu sokmadı
    “ee, napıyoruz” dedi
    henry.. ne lita, ne de ben bir cevap vermedik.. lita çok güzel bir hatun
    değildi, ama işi biliyordu, aptal değildi ve çok tehlikeliydi, ona ‘henry
    seninle sevişmek istiyor ne dersin’ diye sorsam, henry’yi bıçaklardı, bundan
    emindim, ama bana zarar vermezdi, ona âşık olduğuma inanmıştı bir kere, âşıktım
    da gerçekten, ama bu benim başka kutucukları ve onun başka aletleri yalamasına
    engel değildi.. “zina yasa tasarısı da neyin nesiydi allah aşkına? siktirin be
    oradan..” diye bağırdım, sohbetin bu noktaya nasıl sarktığını hatırlamıyorum,
    politika konuşmuyorduk, ama henry bir kurnazlık yapıp konuyu açmış olabilirdi,
    buradan sekse doğru bir yol almak istemiş olabilirdi.. “içkilerinizi bitirin”
    dedim, “henry bizi eve bırakacak lita”, henry yüzüme haince bir bakış attı, ne
    düşündüğümü anlamaya çalışıyor gibiydi, lita ise memnundu halinden, bir öpücük
    daha kondurdu yanağıma.. dudaklarını daha iyi hissetmek için, bundan sonra her
    gün tıraş olmaya karar verdim..  lita ve
    henry biralarını içerken yarış yapıyor gibiydiler, benim biramı bitirmemi
    beklediler daha sonra, acele etmiyordum, nasıl olsa gecenin kazananı henry olacaktı..
    bu gecelik hakkımı ona vermiştim.. arkadaş arasında olur böyle şeyler.. sorun
    lita’nın ona ne yapacağıydı, henry’ye zarar gelsin istemiyordum, ama içinde
    bulunduğu durum üzüyordu beni.. beş parasızdı henry, ailesi ile kalıyor ve iş
    arıyordu, babası alkolik bir herifti ve annesinden arta kalan zamanlarda onu
    dövüyordu, henry 21 yaşındaydı ve askere gidip ölmekten korkuyordu, bari bir
    kez diyordu bana, en azından bir kez.. o iş olmadan ölmek istemiyorum bab..
    henry çok kez âşık olmuştu ama bir türlü söyleyememişti bunu, bense birçok
    hatuna ‘sana aşığım’ demiştim ama çok az âşık olmuştum.. belki bir defa, belki de
    hiç.. aşk bittikten sonra inkâr ediyordunuz çünkü o günleri.. unutmanın bir
    yoluydu bu, ve daha sonra, uzun süren abazalık dönemlerinde, o günlerin seks
    ile alakalı olan anılarını hatırlayıp otuzbir çekiyordunuz.. işte aşk böyle bir
    şeydi..
    sarhoş değildik, az
    içmiştik.. masadan kalktık ve benim eve doğru yol aldık.. henry yarı yolda
    babasının arabasını çaldığını hatırladı ve geri döndürdü bizi, 10 dakikadır
    yürüyorduk, aynı yolu geri tepmesi 5 dakika sürdü, insan sinirliyken daha hızlı
    yürür, arabaya bindik ve 5 dakika içinde evimin önüne geldik, matematik
    meraklısı bir okur öyküyü yarıda bırakıp, bardan eve gelişimizin kaç dakika
    sürdüğünü hesaplamaya çalıştı.. lita’ya anahtarı verdim ve eve çıkıp hazırlanmasını
    söyledim, ben beş dakika sonra gelicem dedim ona, henry ile özel bir görüşme
    yapmam gerekiyor, söz dinledi ve eve çıktı lita..
    “bak henry, yanlış
    anlama ama şu an ereksiyon halindeyim ben, bana izin ver, önce onu bi güzel
    düzeyim”
    “ama bab, sen
    demiştin ki…”
    “dinle beni henry,
    daha bitirmedim, sen içeriye ben ışığı iki kez söndürüp yakınca geleceksin,
    tamam mı, al şu anahtarı”
    cebimden yedek
    anahtarı çıkardım, henry’ye güveniyordum, öykülerimi çalmazdı o, yazar olduğumu
    bile bilmiyordu, ona söyleyemezdim, onun iyiliği için, sonra tılsımın bu
    olduğunu zannederek öykü yazmaya başlayabilirdi, sorun bana rakip olması
    değildi, yanlış yolda ilerleyecekti o zaman, tılsım olan öykü değildi çünkü ve
    ne olduğunu asla bilemezdiniz.. ama tanrı bazılarına 5 bazılarına da 255 hatun
    yazıyordu.. eve çıkıp kapıyı çaldım, lita açtı kapıyı, ve elbiselerini
    değiştirmiş olduğunu anladım, bir deri giymişti lita, ayakucundan saç teline
    kadar deri
    “çıkar şunları”
    dedim ona, “nefret ettiğimi biliyorsun..” daha sonra hâlâ kapının önünde
    dikiliyor olduğumun farkına vardım, otu bırakmıştım ama halüsinasyonlar beni
    bırakmamıştı.. kapıyı çaldım, bu kez emindim, ve kapı açıldı.. öncelikle
    dokundum ona, sarıldım, “gerçeksin değil mi?” 4 yıldır beraberdim onunla ve
    gülüyordu karşımda..
    “halüsinasyonlar da
    yalan söyler ama ben gerçeğim” dedi.
    “benim halüsinasyonlarım
    dilsizdir” dedim. ve soydum onu.. yatağa attım.. kendisine sert
    davranılmasından zevk alırdı.. onu memnun ettikten sonra benim tarzımda
    sevişmeye başlardık, ben de sert davranılmasından zevk aldığım için değişen bir
    şey olmuyordu roller dışında; saç çekmek ve ısırmaktan fazlası yoktu ama, bir
    sadist ya da mazoşist değildim ben, sadece hedonisttim.. ve iki devre olarak
    sevişirdik onunla, birinci ve ikinci bölüm olarak.. birinci bölümde yönetmen o
    olurdu, ikinci bölümde de ben.. bazen 3 devre yapardık.. eğer altın gol olmazsa
    dördüncü devreye bile kalabilirdik.. bir keresinde sırf nereye kadar
    gidebileceğimizi denemek için penaltılara kaldık, önce o üzerime çıkıyor ve zıplıyordu,
    boşalınca bu kez ben altıma alıyordum onu.. böylece sonsuza kadar devam edebilirdik,
    ta ki tanrı bizi izlemekten sıkılana kadar, tanrı sıkılınca kopacaktı kıyamet,
    ki sıkılmazdı tanrı, kendini tanrının yerine koy ve birazda amelia ekle
    sahneye.. şu an dünyada kaç kişi orgazm yaşıyor? ve tanrı hepsini görüyor..
    lita’ya bugün yeni bir şey denemek istediğimi söyledim, ve arkasına geçerek
    gözlerini bağladım, “sakin ol tatlım” dedim, “şimdi ben dilsizim, sen de kör..
    rol yapıcaz”
    bazen böyle rol
    yapıyorduk onunla, bana, “bunun için gözümü bağlaman gerekmez, ben kaparım
    gözümü ya da sende ağzını bağlarsın” dedi, “eşitlik istiyorum!”
    “tamam” dedim ağzımı
    bağlıcam.. daha sonra onu tekrardan giydirdim ve “tuvaletim geldi” dedim, “üzgünüm,
    hemen gelicem”
    bana, tanrımdan
    başlayarak doğacak olan kız çocuklarıma kadar küfür etti.. doğacak olan kız
    çocuklarıma tanrıdan daha çok değer vereceğimi biliyordu.. neyse, tuvalet
    yerine kapıya gittim ve öncelikle ışığı iki kez yakıp söndürdüm, daha sonra
    henry geldi, ona durumu anlattım ve işi berbat ederse lita’nın ikimizi de
    öldürebileceğini söyledim, “sakın gözlerini açmasına izin verme” dedim, “ve
    işin bitince defol git..” onun da ağzını sıkıca bağladım, bağlamadan önce bana
    “ne yani hiç yalamayacak mıyım, hiç öpmeyecek miyim onu, meme uçlarını
    emmeyecek miyim?” dedi, “başka şansımız yok” dedim ona, “hadi hadi çabuk, koş”
    kıçına bir şaplak attım..
    lita sırt üstü
    yatıyordu ve henry üzerine çıktı, çok nazikçe soydu onu, lita ben olmadığımı
    anlayacaktı kesinlikle, bir hayvan gibi gidip gelmeye başladı onun içinde
    henry, lita kesinlikle anlayacaktı.. benim tam zıttı mı oluşturuyordu henry
    yatakta.. neyse, henry boşaldı ve tam bu esnada olan oldu, gözlerini açtı
    lita..
    “lanet olsun” dedi
    henry, “ellerini de bağlamalıydın bab, ellerini bağlamalıydın onun”
    “kez sesini henry” dedim,
    “onu daha fazla kızdırma”
    “seni orospu çocuğu”
    dedi lita bana, bunu her zaman söylüyordu zaten, “seni adi üçkâğıtçı pezevenk”
    bana hiç pezevenk
    dememişti, ölümümün yakın olduğunu hissedebiliyordum, lita daha önce ona
    sarkıntılık eden 3 kişiyi bıçaklamıştı, sabıkalıydı ve en nefret ettiği şey
    sevmediği birinin onunla birlikte olmak için onu zorlamasıydı, oysa şimdi
    sevmediği biri tamamlamıştı işi..
    “hey, bak adamın şu
    haline, ilk kez yapıyor bunu, ona borçluydum lita, manevi borç, anlıyorsun ya?”
    “anlamıyorum” dedi
    lita, “defolup git, seni öldürmeden defolup git ve beni bu pezevenk ile baş
    başa bırak”
    hiç itirazsız çıktım
    evden, öykülerimi de alarak tabii ki, daha sonra gelir ve henry’nin cesedini
    kaldırması için polisi arar, lita’yı da ele verirdim.. sorun yoktu, lita bana âşıktı,
    tek güvencemde buydu, öldürmezdi beni.. aşk böyle bir şeydi..
    evden çıktım ve en
    yakın bara gidip 2 bira istedim.. adam birini bekleyip beklemediğimi sordu,
    sana ne dedim ona, 2 bira ver ve defol git.. 10 dakika sonra lita geldi,
    rahatlamıştı, özür diledi benden, sorun değil dedim, “hakladım o pezevengi”
    dedi.. pezevenk kelimesi onun için bir hakaret sayılıyordu, orospu çocuğu deyince
    de iltifat etmiş sayılıyordu.. çünkü annesi bir orospuydu onun, ve
    pezevenklerden nefret ederlerdi her ikisi de.. lita ise hiç bir şey değildi, sadece
    âşıktı, belki de bu her şey olmaktı ya da her şey olmanızı sağlıyordu.. bardan
    çıktık ve eve geldik, henry yoktu,
    “ölmemiş” dedi lita
    “yeni bir halı
    almalıyım” dedim ona
    “bana taşınmanı
    istiyorum” dedi
    “peki ya sen nerde yaşayacaksın”
    dedim
    “birlikte yaşamamızı
    istiyorum” dedi, “domuz gibi anlıyorsun bundan bahsettiğimi”
    “peki” dedim.. “ama
    bu evde 20 gün daha oturmalıyım, kirasını ödedim, parayı çarçur etmeyi sevmem,
    biliyorsun, çok zor kazanıyorum ben”
    öykü yazmak zordu
    gerçekten hiç yazmamış olana, bir kez yazınca alışıyordunuz oysa, sonra her
    gece oturur ve bir şey sallayabilirdiniz.. herkesin uyduracak bir hikâyesi
    vardı.. benimki biraz fazlaydı.. iyi bir yalancıydım ve  ertesi gün henry’yi ziyarete gittim, ciddi
    bir yara almamıştı henry, evinde yatıyor ve babasının işten gelip onu
    pataklamasını bekliyordu.. bana teşekkür etti.. “bir şey değil” dedim,
    televizyonun saat başı haber spikerini değiştirmişlerdi ve saat başı otuzbirim
    için lita’ya taşındım..
    ***
    evde oturmuş, cacık
    içiyordum.. lita çok güzel cacık yapardı.. telefon çaldı.. arayan henry’ydi –
    muhtemelen..
    “alo?”
    “alo
    bab?”, lita ahizeden yüzünü ayırmadan
    “orospun
    arıyor” dedi bana,
    “bu karının
    dedikleri için özür dile” dedi henry, telefona alo der demez ben, kendini
    daha erkekleşmiş hissettiği kesindi, oysa beni rahatsız etmişti onun bu yeni tavrı..
    “kimse kimsenin
    adına özür dileyemez henry” dedim, “neden aradın?”
    “acaba biz
    tekrardan bir plan yapsak, lita için”
    “olmaz
    henry” dedim, “senin ölmeni ve benin cacıksız kalmamı sağlayacak bir
    işe yardım edemem ben”
    “ama bab, çok
    zor durumdayım, anlamalısın”
    “seni bir süre
    idare edecek bir yöntem biliyorum” dedim ona,
    “nasıl bir şey
    bab?”
    “bak şimdi,
    tuvalet kâğıdını üzerine sardıkları o karton silindir var ya?”
    “evet bab,
    yazdım devam et”
    “kes
    henry” dedim, “yemek tarif etmiyorum sana, dikkatlice dinle, o şeye
    aletini yerleştirebilirsin, bir süre idare eder seni, sonra başka yöntemlerde
    öğretirim, şimdi beni rahat bırak, bugün beşinci kez arıyorsun farkındasın
    değil mi?”
    “ama bab, ben
    gerçek bir şeyler arıyorum”.
    telefonun kablosunu
    kesti lita.. hayatta kaldığım için kendimi şanslı hissediyordum..
    01.eylül.2004

    asimetrik kişilik bozukluğu part1: http://unthatow.blogspot.com/2004/08/asimetrik-kisilik-bozuklugu-1-bir-seks.html

  • ziftçi

    ziftçi

    gene yalan söylemişti işte.. ve durmadan yalan söylüyordu zaten.. sürekli gizliyordu bir şeyleri.. ve aniden.. hiç beklenmedik bir anda.. yüzünde patlıyordu her şey.. ona göre değildi.. bunu biliyordu da.. ama anlatamıyordu bir türlü.. anlamıyordu adam..

    “ayrılmalıyız.”

    “ama neden?”

    “sana göre değilim, anla işte..”

    “yapma bunu.”

    hatunun değişmesi gerekiyordu.. ama değişmiyordu.. adam yine de seviyordu onu.. sürekli azalsa da bu sevgi, hiç bitmiyordu.. bir gün aniden patlayacak ve hiç kalmayacaktı..

    ***

    bir kumar masasında tanıştım onlarla.. 25 yaşlarında bir adam.. ve 21 yaşında dünya tatlısı bir hatun.. çok tatlı.. içine giremeyeceğin kadar.. sadece seyredeceksin.. sonsuza kadar.. hiç bıkmadan.. hepsi bu..

    oysa içi kaynıyordu hatunun.. seks bağımlısı.. nemfomanyak..

    ***

    tip karşımda oturuyor.. poker.. ve hatun arada sırada dönüyor masanın etrafında.. işi çözdüm.. ve hatundan biraz oturmasını isteyerek, başımı döndürdüğünü söyledim.. itiraz etti.. o halde biraz da bana kopya ver güzelim dedim.. adam atıldı.. ne demek istiyorsun lan sen dedi.. kes lan dedim.. 2 saattir hatundan tiyo alıyosun..

    solumdaki tip 30 yaşlarında ünlü bir kumarbazdı ve hatunun büyüsüne kapılmıştı..

    “oooo” dedi.. “biz de beyfendi ne kadar şanslı diye düşünüyoruz.”

    tip tırstı.. hatun da.. tipe bir yumruk geçirdi kumarbaz.. bende masanın altından taşaklarına topuklarımla bastırdım.. sağımdaki eleman koluna sigara bastı.. tuttuğumuz gibi elemanı kaldırıp camdan aşağı attık.. 1. kat zaten.. bi bok olmadı.. kafasının üzerine düşüp bayıldı heralde.. çünkü uzunca bir süre içeri dönmedi.. solumdaki kumarbaz eleman, birlikte yaşadığı hatuna, eve gitmesini, kendisinin gecikeceğini söyledi.. oda gitti.. hatun yalnız kalmıştı ve çözmüştü işi.. istiyordu da.. az önce aşağı attığımız erkeğe aşıkmış bir zamanlar.. sürekli azalmış bu sevgi, hiç bitmeyeceğini sansa da, bir gün aniden patlamış her şey.. hiç kalmamış elde..

    hatun masaya dayadı kıçını.. masanın kenarı kalçasına gömüldü ve içim cız etti.. dikildi alet.. artık duramazdım.. sadece hatunun vazgeçmesi engelleyebilirdi beni.. bir elbise vardı.. mor renk.. fırfırlı, ilginç.. saçını iki yandan, iki at kuyruğu yapmıştı.. bu saça karşı bir fetiş var bende.. ve bu, hiç gerçekleştiremediğim bir fantezi.. göğüslerinin bir kısmı dışardaydı.. sütyen yoktu belkide.. bunu anlayacaktık az sonra.. ayağa kalktım, yanına gittim.. “sevgilini düşünmüyor musun?” dedim, elimle kutucuğunu kavrayarak.. “kendime engel olamıyorum, hemen bitirelim şu işi” dedi.. “bizim için hava hoş” dedi kumarbaz herif gülerek..

    ev benimdi.. dördü de arkadaşımdı.. canım sıkılıyordu ve param vardı.. kaybetmek ve eğlenmek için onları çağırmıştım.. bu hatunlaysa ilk kez karşılaşıyordum, sadece adını duymuştum, sık sık bahsediliyordu bize, az önce aşağı attığımız eleman tarafından.. övüyordu da övüyor ama hiç bizle tanıştırmıyordu sevgilisini. neyse, boynuna yanaştım ve öpmeye başladım.. çok güzel kokuyordu ve parfüm yoktu! dudaklarına sokuldum.. alt dudağımı ısırdı.. canım acıdı ve zevk aldım.. kumarbaz herif masaya çıkarak, dizlerinin üzerinde durdu.. hatunu masaya yatırarak eğildim.. açtım bölgeyi.. süperdi.. işte bu dedim kendi kendime.. yalamaya başladım.. eleman ise bizi izliyordu.. genç bir çocuktu ve neye uğradığını anlayamamıştı.. şok geçiriyordu.. şok geçerdi birazdan ve aramıza katılırdı.. sorun yoktu.. kumarbaz herif aletini çıkardı.. hatun ağzını açtı.. ben ise hatunun bacaklarını omzuma aldım.. hatun inledi.. kapı açıldı.. ve aynı anda hatuna girdim.. çıktım.. girdim.. kapıdan girdi az önce camdan aşağı attığımız eleman ve tecavüz etmediğimizi, sevgilisinin de inlediğini anlayınca geri geri yürüyerek ve sendeleyerek çıktı dışarı.. kapıyı açık bırakmıştı it oğlu it.. şoktaki elemandan kapıyı örtmesini istedim.. o ise aceleyle çarptı kapıyı.. ilk kez porno izleyen genç delikanlılar gibiydi, gözünü bile kırpmıyordu.. ben hatunun sol ayak parmaklarını teker teker aldım ağzıma, yalıyordum, emiyordum.. bir elim ile de göğüslerini açtım.. sütyen yoktu.. iyice yüklendim.. gidip gelmeyi sürdürdüm.. bu şekilde 15 dakika takıldık.. bu sırada genç eleman kenardan izleyip aletini sıvazlıyordu.. kumarbaz herif boşaldı.. genç tip de kendi eline patladı.. kovdum onları.. ev benim, ve siz gidin.. zaten boşalmışlardı.. bilirsiniz, en az 20 dakika insanın canı istemez.. gitmek için fermuarlar çekildi ve hatun da hareketlenince;

    “sen nereye güzel kız?” dedim..

    “eve?”

    “kalsan nasıl olur?”

    “ama.. yani.. şey.. sevgilim..”

    “kal işte..” puşt bir gülüş salladım.. kapı çarpıldı.. yalnız kalmıştık..

    “bence” dedim.. “sen ona göre değilsin.”

    “bunu ona söyledim zaten.”

    “ve bence şimdi o sana ‘orospusun kızım sen’ diyicek” bişi demek istedi ama durmadım.. “ve dahası senin gibileri iyi tanırım, kendinize ‘kızım’ denmesini hiç mi hiç istemezsiniz.. orospu kelimesinden de –zaman zaman kabullenmeniz dışında- nefret edersiniz..”

    “evet.. gıcık olurum..”

    “o halde seni iyi tanıyan biri ile takıl bundan sonra, hikayeni biliyorum, seks hayatında özgürsün.”

    “sevdim”

    “yemek yapmasını bilirsin öyle değil mi?”

    “elbette.. yunan yemekleri.. bir zamanlar bir yunanla sevgiliydim.”

    yarım saat geçti.. bu süre içinde hatunu elemandan iyice soğutmak için, kaç takla attım bir bilseniz.. ve hatun yatağın üzerindeydi.. arkasındaydım.. dört ayak.. iki at kuyruğu.. at kuyrukları ellerimce çekiliyordu.. kalçası kasıklarıma çarpıyordu.. şak şak şak diye ses çıkıyordu.. yanlış anlamayın, ters ilişki değil, -o tarzı sevmem- arkadan öne, gidip geliyordum.. durdum.. gidip dolaptan büyük bir ayna çıkardım ve yatağın önüne, yüzümüzün baktığı yöne koydum.. hatunun mimiklerini görmek istiyordum.. dudaklarını ve gözlerini.. dudaklarını ısırışını ve gözlerinin kayışını.. tekrar arkasına geçtim.. ritmimiz çok iyiydi.. kapı açıldı.. hay sikiyim böyle işi dedim içimden.. hatunsa dışından ‘bi rahat yok ya’ dedi.. kilidim bozuktu.. eleman hatunun eşyalarını getirmişti.. ve ağlıyordu.. eşyaları odaya attı.. sulu gözler.. bende ağlarım bazen.. ama bu şekil bir duygusallık midemi bulandırır.. “seni hep sevicem” dedi eleman ve gitti.. kapıyı açık bıraktı orospu çocuğu.. gidip kapadım. hatunun yanına geldim ve bu kez onu üzerime aldım.. elimi ısırıyordu.. çok iyiydi.. çok iyi.. boşaldık.. neyse.. indi üzerimden ve yanıma yattı..

    “sende kalabilir miyim” dedi..

    “sana aşık oldum” dedim..

    “ben olmak üzereyim ve sende kalabilir miyim?” dedi..

    “sana aşık oldum” dedim tekrar..

    “adamı delirtme” dedi.. “bişi sordum”

    “sana aşığım”

    “kalıyorum o halde”

    “gerçekten aşığım ama.”

    “kaldım o halde”

    “sana aşı..” koluma cimcik attı.. tanrım! o ne tırnak öyle.. kalktı ve masadaki viski şişesine yöneldi.. ona giyinmesini söyledim.. sevişirken çıplaklık güzeldir.. ancak evde giyinik dolaşmak gerekir.. hem kapının kilidi bozuk..

    hikayesini anlattı bana.. ufak bir hikaye.. doğru ya da yalan.. umrumda bile değildi.. inandım ona.. yarın başka bir geçmiş ile çıksa karşıma, ona da inanırdım.. aşk bir inanç meselesi değildir.. ten meselesi de değildir.. ruh işidir.. ve siz anlamazsınız.. siz bedeni sevip, o sevdiğiniz bedene sahip olmayı aşk sayarsınız.. oysa bu sözünü ettiğiniz şey seks bile değildir.. aşk ve seks bedenle alakalı, fiziksel kavramlar değildir.. seks biraz fizikseldir.. tamamen değil.

    ertesi sabah bir öpücük ile uyandım ve ondan beni bir daha bu şekilde uyandırmamasını söyledim.. sabahları sinirliyimdir..

    “bende sevmem ama hoşuna gidebileceğini sandım.. bilirsin”

    “hoşuna gidiyorsa her sabah öp.. ama hoşuna gitmeyen bişiyi, ben seviyorum diye yapmak zorunda değilsin.. seni seviyorum, bir köleyi değil.”

    “gittikçe daha derine sokuyorsun beni.”

    “seni içime sokucam”

    “seni seviyorum”

    “bende ama sık sık tekrarlamayalım olur mu?”

    “hı hı.. şu an tam yeriydi ama öyle değil mi?”

    “evet.. tam yeri”

    sevimli bir kahkaha attı hatun, nerden buldum lan seni dedi..

    “can sıkıntım seni buldu” dedim

    “ne?” dedi yüzünü ekşiterek

    “canım sıkılıyordu ve kumar oynamak istedim.”

    “kumarda kaybettin”

    “hile yaptın ama”

    “bundan sonra sana tiyo vericem”

    “hile sevmem.. kahvaltı hazır mı?”

    “elbette”

    “erken uyanırsam ben de hazırlarım, ve canın istemediği zamanlarda bu boku hazırlama.. zorla yaşam işkencedir.. örneğin benim erken uyanıp işe gitmem.. işkencedir.. zorla yapılan her iş işkencedir.. ve bu lanet evde işkencelerle, ekşiyen yüz ifadeleri istemem..”

    kahvaltımı yapıp işe gittim.. belediyede çalışıyordum.. ziftçiydim.. mahalle mahalle gezer zift dökerdik.. başlangıçta zevkliydi aslında.. ilk bir ay zevk aldım.. 7 aydır bu işi yapıyordum ve artık çok sıkılmıştım.. 15-20 iş değiştirdim.. 25 yaşındayım.. eskiden 1-2 ay çalışır ve başka iş arardım.. ancak bu iş can sıkıcı olmasına rağmen iş başındayken beni kesen bir patron olmadığı için hala sürdürüyorum.. hangi patron gelip beni güneşin altında zift dökerken izlemek ister ki? eline patlayan genç elemanla aynı işteydik.. eleman 19 yaşındaydı.. lise 2 terk.. çok konuşup az iş yapanlarından.. ve bir de 29 yaşında evli 1 çocuk babası zifçi vardı.. iğrenç bir herif.. iki çift geyik döndüremez.. asık suratlı.. nasıl katlanabilirsiniz ki? zift dökerken, gittiğimiz mahallelerde çocuklarla konuşurdum..

    beşte eve geldim.. zift işi böyledir.. zifti döker, bir süre sonra eve gidersin.. her iş böyledir.. döker ve gidersin.. zifte hayatım karışıyordu.. hayatımı ziftliyordum asfaltlara.. 8 saat zift, 1 saat yol.. yarım saat kahvaltı yarım saat akşam yemeği.. hayat nerede dostlar? ziftlere bakın.. aldığınız çaya bakın.. ekmeğe bakın.. giydiğiniz gömleğe bakın.. size pantolon satan adamın akşama kadar sizi beklediğini hiç düşündünüz mü? sinek avlayan bir dükkanda hayatını avlatan bir adam bekler sizi.. gidersin.. şu ne kadar.. bu ne kadar.. o ne kadar.. sen hayatını zift dökerek çaldırırsın, o dil dökerek, bir diğeri ekin ekerek.. hayat bu.. zift dök ve eve gel.. hayat bu.. kumar oyna.. maç izle.. bu işte.. bira iç.. sıç.. bi hatun bul.. seviş.. bulamadığın zamanlarda otuz bir çek.. porno izle.. işte hayat bu.. neyse ki ben durumu kotarmıştım.. bu aşk beni bir süre daha hayatta tutardı.. bi ara gene açardım gazları elbette.. açık unutmuşum derdim kurtarmaya gelenlere.. nasıl anlıyorlar anlamış değilim.. bırakın da öleyim işte.. hap at, mideni yıkatsınlar, tüp aç, odayı havalandırsınlar.. kapıyı ittim.. açılmadı.. hasiktir dedim.. kafamda güzel değil ama, yanlış eve mi geldim acaba? zili farkettim.. adım yazıyordu zilde.. bastım.. zırnnnn.. hatun açtı kapıyı.. öptü.. işte bunu severim..

    “hoş geldin canım, misafirimiz var.” tek odaydı evim.. bi de tuvalet.. tek odadaydı her şey.. bir yatak bir masa, 4 sandalye bir koltuk bir lavoba.. ucuzdu kira.. ev sahibi bölmüştü burayı ve dükkan olarak tasarlamıştı, bende eve dönüştürdüm ve kirayı hiç aksatmadım.. camdan aşağı atılan adam vardı içerde..

    “oo hoş geldin kardeşim.” dedim.

    “ihanet ettin kardeşine.”

    “kes lan piç.. beni seçti.. zırlıcaksan siktirol git.”

    “sakin ol hayatım” dedi hatun.. tip dayanamadı.. kim olsa dayanamaz.. ben dayanırım.. takmam böyle şeyleri.. tip dayanamadı.. ayağa kalktı.. omzuna elimi koydum ve

    “bak dostum” dedim.. “sana tavsiye, sen onunla yapamazsın, git kendine başka bi kız bul ve sahip ol ona.”

    gitti.. bi daha da gelmedi..

    “kapı ne iş?” dedim hatuna

    “biraz param vardı.. kızmadın ya?”

    “yo.. kafana göre takıl.. ev senin.. yemekte ne var?”

    “henüz yapmadım.. kaçta geleceğini bilmiyordum.”

    “söyledim ya çıkarken evden.”

    “hadi ya? duymamışım.”

    “iyi.. dışarı çıkalım istersen?”

    “giyinsem?”

    “süs püs yapma.. düğüne gitmiyoruz.”

    “düğün sevmem.”

    “sevsen bile gitmem.”

    “süs püs de sevmem.”

    ” giyin hadi..”

    dışarı çıktık.. her zaman takıldığım bir bar vardı.. içeri girdik.. çevrem vardı.. arkadaşlar falan.. hatunu tanıştırdım.. oturduk.. biralar geldi.. bir hatun bana bakıyordu.. karakızıl saçları vardı.. en sevdiğim renk karışımlarından biri kara kızıldır.. dans edelim dedim hatuna.. sevmem dedi.. peki o halde karşı ki hatunu alıyorum ben dedim, karakızılı işaret ederek.. “kafana göre takıl” dedi, güldük

    saat 11 oldu.. eve gittik.. hatun sarhoştu.. ben az içmiştim.. iş günleri pek içmem.. hafta sonları ise abartırım.. hafta içlerimi satarak hafta sonumu kazanırım.. herkes öyle yapar.. abartılacak bir durum yok ortada.. hatun yatağa yattı.. sızmıştı.. elbiseleri ile.. ayakkabısı ile.. tokaları ile.. soydum onu.. ve giydirdim.. yanına yattım.. sırt üstü yatıyordu.. ayaklarını uzattığı yöne bir yastık dikip ayaklarımı koltuğa uzattım.. izlemeye başladım.. uyuyordu.. izliyordum.. dudaklarına baktım.. göz kapaklarına.. burnuna.. burun deliklerine.. kulaklarına.. boynuna.. göğüslerine.. nasıl oluyor diye düşündüm kendi kendime.. sadece beyaz bir sıvı.. nasıl oluyor..

    işim iyiydi.. yemek yapmasını bilmiyordum.. seks sorun değildi.. konuşmasını biliyordu hatun.. gülüyordu.. ağlıyordu da.. tepkiler yerli yerindeydi.. hayattaydı yani hala.. ve pempe değildi.. anlıyor musunuz? pempe renkli hatunları sevmem..

    hatun bana bağlı değildi.. sadece seviyordu.. ama adamamıştı kendini.. her türlü adanmışlık midemi bulandırır.. sabah uyandırdı.. televizyon alsak ya dedi, canım çok sıkılıyor gündüz..

    al dedim,

    nası alıcam?

    para vericem ve alıcan.

    ver o zaman..

    ***

    işe gittim.. eve geldim.. yemek yaptı.. belki eve başka adamlarda aldı gündüz.. belki de hep televizyon izledi.. bazen bara gittik.. seviştik.. konuştuk.. hayatımızın sırrını paylaştık.. böylece sürdü.. uzun süre.. çok uzun süre.. ve şu an karşımda uyumakta.. izliyorum.. dudaklar.. dişler.. tokaları.. göz kapakları.. ayak tırnakları.. dirsekleri.. bilekleri.. parmakları.. izliyorum.. yazıyorum.. böyle yani.. sürüyor.. hala sürüyor..

    // 22.08.2004 – 00:35

  • jilet ve hap

    3 kişinin horladığı bir odadayım.. karşımdaki duvar saatinin akrebi 3’ün üzerindeyken, yelkovanının 12’ye tırmandığı bir sırada; roads, boş çay bardağı, antiem, böcekler ve ‘horlama anne’-ler eşliğinde, hiç bi bok yemeden pinekliyorum..

    tek bir şarkı.. saatlerdir dönüp duran tek bir şarkı.. günlerdir dönüp duran tek..bir şarkı.. aylardır dönüp duran tekbir…

    uyuyor, uyanıyor, garip düşler görüyorum.. garip olan düşlerin uyandığımda da devam etmesi.. gerçeklik duygumu tamamiyle yitirdim.. ‘sanmak’la meşgülüm.. emin değilim ama, (artık hiçbir şeyden emin olamıyorum zaten) sanrı ile sanmak kelimeleri arasında bir bağlantı olmalı..

    her şeyi sanmaya başladığınız anda, sanrı görmeye de başlıyorsunuzdur belki.

    şarkı başlıyor.. şarkı bitiyor.. tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. sonra tekrar başlayıp tekrar bitiyor.. ölümsüzlük?

    başlıyor.. ve beş dakika beş saniye sonunda tekrar bitiyor..

    yeniden başlayacağından emin olsaydınız eğer, bir son verir miydiniz hayatınıza? başka bir bedende, başka bir zamanda.. ya da aynı bedende, aynı zamanda.. ne fark eder ki? önemli olan, anıların yok edilebilmesi.. geçmişimin bir kertenkele kuyruğuna benzemesini isterdim.. bana sıkıntı verdiği anda onu düşürür ve yeni bir tanesi çıkana kadar da ‘hatırlamıyorum’ kelimesi ile idare ederdim..

    şarkı tekrar başlıyor.. ve şarkıda neden bahsedildiğini ya da neden bahsedilebileceğini bilmiyorum.. çünkü o dili bilmiyorum.. ve öğrenmek de istemiyorum.. çünkü büyünün bozulmasından korkuyorum.. sadece dinliyorum.. ve sadece düşünüyorum.. bozuk bir vcd’ye benzediğimi düşünüyorum.. güzel bir film.. en azından güzel başlayan bir film.. ilerliyor.. ilerliyor.. ilerliyor.. sorun yok.. normal akışında her şey.. nefes alıp veren ve hareket edebilen bir canlı.. ve zaman geçtikçe, yani devam ettikçe dönmeye, cd çiziliyor.. ama daha filmin başı, anlaşılabilir olmak için erken bir zaman.. kimse kaptırıp koyvermemiş yani.. yavaş ilerleyen ve henüz hiçbir şeyin açığa çıkmadığı bir senaryo.. (başrolde olduğumu zannediyorum) tanrı bile merak içinde.. tanrı bir klozetin içinde bence.. ve şifonu çekmemizi bekliyor.. kıyameti koparmaktan vazgeçtiğini söylemişti bana, havada asılı kaldığım zamanların birinde.. “kıyamet kopmayacak” dedi “siz zavallı yaratıklar, zamanın sonsuz döngüsüne hapsedildiniz”

    artık gücüm kalmadı.. boşlukta kanat çırpabilecek kadar gücüm yok.. bu nedenle de fazla yükselmiyorum zaten.. alçak uçuyor – hey hey bi saniye, kanat çırpamayacak kadar güçsüz olduğumu söyledim size.. daha ne uçmasından bahsediyorsunuz ki? sadece düşüyorum, hepsi bu.. yani yukardayım ama uçmuyorum.. enerjimin olduğu zamanlarda aldığım avansı harcıyorum sadece; düşüyorum! anlıyorsunuz ya?

    azalmak istiyorum.. hatta yok olmak.. yok bile, olmamak.. hiçbir şey olmak.. hiçbir şey bile olmamak.. sadece olmamak. hepsi bu, ‘olmamak’

    işte başlıyor.. büyük hava boşluğu, düşüsün hızlandırılışı karşısında son kanat çırpış.. boğaz kuruluğu.. ve ardından hızlı bir şekilde fethediliş.. şakak, çene, boyun, diz ve dirsekler, göz kapakları, göğüsler.. yavaşlayan nefes alışverişi.. uyuşmak, daha çok uyuşmak, sonsuza kadar uyuşmak…

    eğer uçamayacak kadar güçsüzseniz ve düşemiyorsanız da yere, (ya da zemini bulamıyorsanız) o zaman kendi hava boşluğunuzu yaratmanız gerekir.. bu daha çok, tedavi edemeyeceğin ve acısını her an hissettiğin bir hastalığı, daha ağır ve daha çok hissedilebilir, ancak tedavi edilebilir bir hastalık yardımı ile süspansiyon etmeye benzer.. aşk yarasını jiletle kazımak, içinden imdat diye bağırmaktır!

    öldürücü olmayan derin kesikler.. öldürücü olmayan noktalara çizilen doğru parçaları..

    kan!

    ve acı..

    hayatta kalabilmek, için son kanat çırpış!

    eğer yaşayamıyor ve aynı zamanda da ölemiyorsanız, o halde bakkaldan bir jilet alırsınız.. süspansiyon için! şefkat gösterisinin ne yeri ne zamanı diyen ya da sizin jileti ne için kullanacağınızı anlayamayacak kadar kör olan bir bakkal size jileti satar.. çünkü insanın gözleri ölür ilk önce ve bir gözün ölmüş olduğu ilk bakışta anlaşılır.. buna rağmen jileti alabildiyseniz, bu, bakkalın size şefkat göstermeyi ret ettiği anlamına gelir.. o halde ölmüş olan gözlerinizi de yanınıza alarak bakkaldan çıkarsınız.. eve gider ve yatağınıza oturarak bileğinizin üzerinde öldürücü olmayan derin bir çizik açarsınız.. acıya karşı acı! yeterince derine inerseniz, bu, doz aşımı demektir.. sızı ve sızan kan eşliğinde gözler kapanır ve bilinç o noktaya doğru yönelir.. sol el bileğinizin kölesi oluverirsiniz..

    etki uzun sürer.. oldukça uzun.. bazen bir gün bazense bir hafta.. bu süre sizin bünyenizle ilgilidir.. ve bu acı, sizin geçmeyen diğer acınızı (manevi bir acıdır bu) bir çırpıda ödünç alarak, sizin, kendisini düşünmenizi sağlar.. jilet bir tür uyuşturucudur! ve müebbet hapse mahkûm edildi iseniz, dışarı çıkmanın tek yolu, derin kazmaktır. gerçek acı, insanda müebbet mahkûmudur. vücudunuza açacağınız bir tünelin sizi özgür kılacağını zannederek jiletsel doz aşımını gerçekleştirirsiniz.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir.. jilet çoğunlukla tek kullanımlık alınır ve o zaman adına uyuşturucu denemez.. dünyanın en az kullanılan uyuşturucusu jilettir. hiçbir acı sonsuza kadar sürmez lafı bir safsatadır.. gerçek acı sonsuza dek sürendir! ölümcül acı!

    bazen iyileşiyor gibi yapar ama asla iyileşmez.. dışarı çıkıp top oynamanıza izin verir bazen, parklarda koşmanıza aldırmaz bir süre, sonra aniden indirir sağanak, kimse görmez.. sırılsıklamsınızdır ve kimse görmez.. doğruca eve koşar, odanıza girer ve kapıyı kapatırsınız.. saatlerce, günlerce, hatta haftalarca dışarı çıkamazsınız.. alkol ve jilet ile beslenirsiniz.. ya da alkol, su ve hap ile.. ve bir gün aniden, bir tünel kazılır bedeninizde; ruhunuz hapisten kaçar..

    ***

    o’nu bulduğumda, işte bu haldeydi.. tüneli açmaya hazır bir beden ve dışarı kaçmaya hazır bir ruh.. dışarı diyorum, çünkü bazen içeri de kaçılır..

    jilet ve boş bira şişeleri.. ölü gözler.. ve şefkat isteyen gözler.. kan lekeleri bulunan bir çarşafın üzerinde bağdaş kurmuş, bir şeyler okuyordu.. hayatta kalmaya çalıştığını anlamak uzun sürmedi.. ve jilet yerine şefkat sattım.. oysa asıl jilet bendim, kalbi delik deşik edecek bir jilet.. kalbi delik deşik etmiş ve yarım kalan işini tamamlamak için geri dönmüş bir jilet…

    yeterince uzun süre ot kullandı iseniz, 1 senelik tütün sonrası, ota sımsıkı sarılırsınız.. o sizin tek kurtarıcınızdır. secdeye yatıp af dilenmekten başka seçeneğiniz yoktur. o da öyle yaptı, büyük kurtarıcısına…

    ama dur bi saniye.. buraya nasıl geldik? bir müptelanın gücünü asla hafife almayın.. biliyorum, bakışlarım asla bir noktaya konsantre olamıyor.. düşüncelerim kesik çizgilere benziyor; biri uzun biri kısa olan ama asla birleşmeyen çizgiler.. ama gene de anlatacak bir hikayem var benim.. bazen virajı alamayıp duvara toslayacağımız, bazen geri vitese takacağımız, hatta sayfalarca tek bir noktaya bakıp kalacağımız bir hikayem.. ama asla, bir müptelanın gücünü hafife almayın…

    // 27.07.2004

  • havalandırma deliği

    havalandırma deliği

    dönemin son sınavıydı.. ve belkide okul hayatımın son sınavı.. okuldan atılmak üzereydim.. atılmamam için hem bu yıl ortalamayı tutturmam, ve eğer bunu başarabilirsem, ardından seneye sınıfta kalmamam gerekiyordu..

    yapabileceğim bir şey yoktu, ders çalışmak istememişti gene canım ve aklımda kalanlar ile 10 sorudan ikisini yanıtlayıp sınıftan çıktım.. sınavdaki iki gözcüden biri, benimle yakından ilgilenen bir öğretim görevlisiydi ve benim kağıdımı boş görünce, daha önce yaptığı hatayı (‘çıkışta beni bir gör’ deme hatası, çünkü onu beklemeyip gideceğimi biliyordu) tekrarlamayıp, hemen peşimden gelerek, sınıftan çıktıktan sonra arkamdan seslendi..

    arkamı döndüm, ne var dedim ve bana, konuşabilir miyiz dedi gayet kibar bir tavırla.. kendi açısından bana yardımcı olmaya çalışıyordu ve bu açıdan onu anlayabiliyordum, ama o benim açımdan bakmıyordu asla..

    “benim yapabileceğim bir şey yok biliyorsun” dedi..

    “önemli değil” dedim

    “neden” dedi.. “atılacağının farkındasın değil mi?”

    “saçma” dedim..

    “ney” dedi,

    “bunca çaba” dedim, “şu an ki yaşama savaşı”

    “sen dünyayı değiştiremezsin ki”

    “değiştirmek istiyor muyum ki?”

    “ya ne istiyorsun?”

    “susmanı!”

    şefkat dolu bir gülüş vardı yüzünde, aynı zaman beni aptal ve çocuksu buluyordu..

    “odama gidelim” dedi, “vaktin varsa yani?”

    “ah evet, tabi neden olmasın..” gittik..

    “otur.” oturdum.. “bir şey içer misin?” dedi, “söyleyeyim..”

    “gerek yok” dedim, “şimdi de ben sorayım, neden?”

    “tek şansın bu” dedi, “anlamıyor musun? başka şansın yok.” tekrar, tüm olan biteni saçma bulduğumu söyledim..

    “n’apmak istiyorsun” dedi, “sen belki matematiği, fiziği ve daha bir yığın şeyi gereksiz buluyor olabilirsin ama bak, fotokopi çektiriyorsun dergin için, otobüse biniyorsun, film izliyorsun.. yani tüm bu şeyler, bu bilimin sayesinde oluyor, bilim ilerledikçe daha yeni şeyler çıkıyor ve hayatımız kolaylaşıyor, uçaklar, internet, cep telefonları.. anlıyorsun ya.. senin için de yararlı şeyler vardır mutlaka, en azından müziğin senin için önemli bir şey olduğunu biliyorum.” beni iyi tanıyordu, oldukça iyi..

    “tüm bunlar için, 10 saat çalışıp 10 saat de uyuduğumu düşünürsek, 1 saat de yol, geriye kalan 3 saat için mi hepsi? Yorgun düşülmüş 3 saat? bunların hepsi de birbirine bağlı, yetişmiş insan gücü, bir hikaye! ben bir şey üreticem, sende bir şey üreticen, sonuçta ikimizin emeğinin yüzde ellisi ile birileri keyif çatıcak, yüzde ellisi ile biz birbirimizin ürettiği şeylerin yüzde onuna sahip olabileceğiz, yüzde doksanı ise gene üst kademe beylerinin olucak.. ah evet, ben de yükselip, süper bir hayata kavuşabilirim, haklısın, ama saçma işte, gereksiz hepsi.. sadece yiyecek ve giyecek yeter.. elektronik olan/lüks olan ve üretimi için belli bir profesyonel bilgi gerektiren şeyleri üretmek ve kullanmak için hayatımızı tüketiyoruz.. ve sen bana ölümün de zayıf işi olduğunu söyleyebilirsin, ama ölüm bazen de isyandır, bu hayata ayak uyduramayanların isyanı, redddenlerin isyanı. balinalar sence zayıf oldukları için mi intihar ediyor, ne dersin? bence reddettikleri için..

    işe yaramadığını söyleyebilirsin ama zaten işe yarasın diye ölünmez.. (burada açlık grevlerine de gönderme yapıyordum ama anlamazdı pezevenk, siz anladını mı?) ritme ayak uyduramayan biri gibi algıla bunu, herkes horon tepiyor, oysa ben durup dinlenmek istiyorum, e tabi normal olarak düşüyorum durunca, ve eziyorsunuz beni, ve sizin gibiler yüzünden benim dışımda, orada, içerde, sınavda, hala sınavda, 79 kişi, HIZA ayak uydurmaya çalışıyor..

    ama anlayamadıkları şey, o hızda manzararın görünmeyeceği.. o hızda dünya görünmez, yaşam görünmez.. ve aniden fren kopar.. daha sonra da bir tekrarın içinde sıkışıp kalırsın, çocuğunu da kendine benzesin diye okula yollarsın, dersin ki oku da baban gibi eşek olma. oysa fark yoktur, günümüzde okuyan da okumayan da eşektir, ceo’lar bile eşektir, nerdeyse 24 saat çalışıp milyarlarca maaş alırlar ama sadece tatillerde yaşarlar..

    yüksek hız mide bulandırır, baş döndürür, zevk aldığını sanırsın başlarda ama bu sahte bir zevktir.. gittikçe manzara yok olur ve düz bir çizgiden ibaret olur gördüğün her şey, aynılaşır, aynalaşır.. ben durmayı ve böylece düşmeyi seçenlerdenim..

    bir otobüs gibi algıla bunu. siz otobüste oturmuşsunuz ve otobüsün hızı aşırı yüksek.. bu hızda siz sadece camdan bakıyorsunuz, ama hiç bir şey görmüyorsunuz, bazen hostesler [gezegensel iş makinası] sizlere yeni ikramlarda bulunuyor, ama bunlar sizi tatmin etmiyor, siz durup dinlenmek istiyorsunuz, oysa sadece, arada sırada mola verebiliyorsunuz, hepsi bu..

    biz aynı otobüsün içinde, otobüsün hızına eşit bir hızda terse doğru koşanlarız, bu nedenle de bizim manzaramız hep aynı kalıyor sizin yüzünüzden. sadece yanımızdan geçen koltuğa oturmuş insanlar değişiyor, anne baba, abi, abla, dayı amca, teyze hala, ilkokul öğretmeni, ortaokul lise, üniversite, çavuş, komutan, general, başbakan, imam, koca, arkadaş, dost, bir sürü ıvır zıvır..

    sürekli aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz bize; ‘otursana boş bir yere, bizimle gel, hıza ayak uydur..’

    istesek yapamaz mıyız sanıyorsunuz? yapıyoruz zaten, aynı hızdayız sizinle, sadece yönümüz ters.. otobüsün kapısını bulabilsek inicez ama dayanamıyoruz sonuna kadar, ya siz bizi pencereden aşağı atıyorsunuz (içeri) ya da biz üstteki havalandırmayı bir kurtuluş olarak görüp (intihar) ölüyoruz.. ama bu zayıflık değil.. reddediş..”

    sustum.. hiç bir şey söylemedi.. beni çocuksu bulduğundan eminim.. ayağa kalktı, elimi sıktı ve “sen bilirsin genç” dedi alaylı bir şekilde pis pis sırıtarak..

    dışarı çıktım.. merdivenlerden indim, kampüste kimseyle görüşmeden evin yolunu tuttum.. milyarlarca insan, hıza ayak uydurmaya çalışıyordu.. manzara aynıydı ve sıkılmıştım artık.. tepedeki havalandırma deliğine takıldı gözüm.. henüz zamanı gelmemişti..

    // 18.06.2004

  • hangi uyanış

    hangi uyanış

    sabahın yedisinde, akşam sahibi tarafından verilen görevi yerine getirmek üzere, zırlamaya başladı çalar saat.. uyanmakta güçlük çekiyordu her zaman olduğu gibi.. uyanmak istemiyordu zaten.. sonsuza kadar uyanmadan rüya görmeye razıydı aslında.. ama karısı izin vermiyordu buna; “hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır. hadiiii”

    gözleri biraz açılır gibi oldu ama mücadele ediyordu bununla.. uyanmak istemiyordu.. akşamki hapın tesiri ile yine çok gerçekçi bir rüyanın içinde yaşamaya başlamıştı.. belki rüyada özgür bir iradeye sahip değildi ve bilinç altında biriktirdiklerinin bir yansımasıydı tüm görüntüler ama gerçek hayatta da özgür olduğunu düşünmüyordu zaten.. kurulu bir çalar saatin özgür iradesi ne kadarsa, onunki de o kadardı işte.. bir eksen etrafında dönüp durmak..

    hafta sonları yaşıyordu sadece.. hayır, hafta sonları uyuyordu sadece. tüm haftanın yorgunluğunu başka türlü atamıyordu çünkü.. hayatını bir kum saatine, daha doğrusu, bu kum saatinin içindeki kum taneciklerine benzetiyordu..

    her sabah ters çevriliyordu bu saat ve akşam 11’e kadar tüm kumlar alt bölüme taşınıyordu.. sabah aynı kumlar yeni bir ters çevrilme ile aynı döngüyü yaşamak için yavaşça kaymaya başlıyordu.. tekrar.. tekrar.. aynı hızda ve aynı oranda bitmek bilmez bir toprak kayması gibi.. ve her seferinde biraz daha ufalanıp inceliyordu kum taneleri.. böylece çözünmeye başlıyordu, dayanıksızlaşıyordu..

    büyük kızı, kahvaltısını yapıp banyoya ellerini yıkamak için giderken babasına seslendi; “baba hadi saat çeyrek geçiyor, 15 dakika sonra gelicek otobüsün. işe geç kalıcaksın”

    gözlerini hafifçe aralayınca, karşı duvardaki saatin ‘12’ geçtiğini gördü ve ‘ üç dakika daha’ diye düşündü kendi kendine, (hangimiz düşünmedi ki?) oysa 12 dakika geçikmişti zaten..

    “sikmişim işi” diyerek, hışımla kalktı ve lavaboya gitti.. büyük kızı dişlerini fırçalıyordu, araya girip yüzünü yıkamak isteyince kızının ‘ya baba bekle biraz okula geç kalıcam’ tepkisi ile karşılaştı. yüzünü yıkayıp biraz daha ayılınca karısının seslendiğini duydu;

    “acele et, geç kalıcaksın”

    “tamam”

    mutfağa girdiğinde küçük kızının kahvaltısını yapmak üzere olduğunu, büyük kızının elindeki nescafe bardağını işaret ederek ‘sana da yapayım mı?” diye sorduğunu ve karısının ise küçük kızının gömleğini ütülediğini farketti..

    neden aşık oldum ki ben buna diye düşündü kendi kendine.. nesine aşık olduğunu sorguladı içinden.. bu sırada kızının elindeki çok koyu bir nescafe bardağını ona tuttuğunu fark etti.. gülümsüyordu ona kızı; ‘senin için yaptım uykun açılsın diye.’

    nescafeden bir yudum alıp bardağı masanın üzerine bıraktıktan sonra, yatak odasına girerek pijamasının üzerine bir pantolon geçirdi.. üzerine de bir kazak giyerek tekrar mutfağa döndü ve bir dilim ekmek ile bir parça peyniri 15 saniyede yuttuktan sonra nescafesini de bir dikişte bitirip kızına ‘iyi dersler’ kızım dedi..

    büyük kızı lise üçe gidiyordu, aynı zamanda da dershaneye.. küçük kızı ise lise ikide idi.. büyük kızı, evliliğinden bir yaş küçüktü.. yani evlenir evlenmez aşkın büyüsü ile çocuk yapmaya karar vermişlerdi karısı ile, şimdiyse bu iki çocuğa iyi bir gelecek hazırlama adına ömrünü tüketiyordu..

    evin önünden geçen servisin kornasını duyar duymaz küçük kızı da çantasını sırtına alıp ‘alasmaladık’ diyerek yola koyuldu.. bu sırada çekeceği dün nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu baba, 4 sene önce aldığı ayakkabısını giymeye çalışırken.. ayağa kalkıp montunu da giydikten sonra, karısına bir veda öpücü bile vermeden sadece ‘ben çıkıyorum hayatım’ diyerek açtı kapıyı..

    bu ‘hayatım’ bir alışkanlıktan dolayı söyleniyordu sadece, yoksa kendine ait bir hayatının var olduğu bile söylenemezdi, değil ki başkalarına kendi hayatıymışçasına hitap edebilsin..

    otobüs durağı biraz uzaktaydı.. ve her zaman olduğu gibi durağa doğru yürürken dün gece gördüğü rüyayı tüm detayları ile hatırlamaya, tüm varyasyonlarını zihninde tekrar tekrar canlandırmaya çalışıyordu.. durağa geldiğinde, aynı yerde çalıştığı arkadaşını ve aynı duraktan binip, farklı duraklarda indiği kadının çoktan gelmiş olduğunu fark etti.. adam ve kadına ‘günaydın’ dedikten sonra, kent kartını hazırlayıp, insan kusan bir otobüsü beklemeye başladı.

    lise yıllarından beri, askerlik ‘hizmeti’ dışında, her sabah ve akşam bir otobüse biner ve sadece hafta sonları yaşardı. aslında lise ve üniversite yıllarında, yaşadığını biraz daha fazla hissediyordu ancak askere gidip geldikten sonra, kendisini bekleyen ve üniversitenin son yılında tanıştığı şu anki eşi ile evlenince, hayatını iyice her gün aynı rutinde tüketilir bir ekmeğe benzetmeye başladı..

    her sabah yeni bir ekmek olarak güne başlıyor ve akşam olduğunda yeni bir ekmek olmak için fırına giriyordu. bu düşünceler içerisindeyken otobüsün geldiğini fark etti ve biraz sonra iyice yaklaşan otobüsün durması için elini kaldırdı. otobüs yine ağzına kadar doluydu ancak otobüsteki hiç kimsenin bu durumdan şikayetçi olduğu yoktu..

    aslında herkes, onları bir robota benzeten bu sisteme karşı kendi içlerinde, tüm bedenlerini kaplayan ancak sistemin geneli ile karşılaştırılınca ufak kalan isyanlar barındırıyordu. önemli olan bu isyan dolu bedenlere aynı sıkıntıları paylaştıklarını fark ettirebilmekti.. işte o zaman yönetilmenin bir gereklilik olmadığının, ürettiklerinin çok az bir bölümünü tükettiklerinin ve hiç üretmeyenlerin onlardan yüzlerce kat fazla tükettiğinin farkına varabilirlerdi..

    farkındaydılar da bunun, ama çatlak sesler çıkartmaktan korkuyorlardı.. çünkü aykırı olan her ses halkı kin ve düşmanlığa iten bir neden olarak algılanıp suç sayılabilirdi.. bu suçlu sesin sahibine ise sıfat olarak yakıştırılan tek şey bir ‘vatan haini’ olduğuydu.. bu nedenle en iyisi, ses çıkartmadan kurulu düzenin minik bir dişli çarkı olarak, otobüsün içindeki diğer dişli çarklar ile birlikte kendilerine değen büyük dişli çarkın onları topluca iteklemesi sonucunda bir bilinmeze doğru sürüklenmekti..

    aslında bu en iyisi değil en kötüsüydü.. ama hepsi bir noktada çalışmak zorunda bırakılmışlardı. eğer maaş zammı için grev yapsalar işten atılır ve çok uzun bir süre aç kalabilirlerdi. sadece kendilerinden sorumlu olsalar bunu pek umursamazlardı aslında ama bir de çocukları vardı bakmaları gereken.. zaten hep bu çocuk işi yüzünden katlanıyorlardı bunca eziyete..

    bu düşüncelere dalmışken birden arkadaşının dürtüklemesi ile kendine gelen baba, arkadaşının işareti ile otobüs camının dışına yöneltti gözlerini. dışarda genç bir sarışın karşıdan karşıya geçmek için beklemekteydi ve önünden geçen otobüsün içinden ona doğru bakan iki erkeği fark etmedi bile.. bu esnada adamın aklına ‘ya kızlarıma da birileri bakıyorsa’ diye bir düşünce gelmedi hiç.. onun, otobüsün dışındaki sarışına bakıp bakmaması ile onun kızlarına bakıp bakmamaları arasında bir bağlantı yoktu.. iki durak sonra ineceklerdi ve bu yüzden arka kapıya doğru yanaşmaya başladılar.

    işyerine geldiğinde cebinden kartını çıkartıp makineye bastı, cebine kartı sokmadan önce kartta bugün, ayın 27’si için, sekiz 22’de giriş yaptığına dair mührü kontrol etti. ay sonunun yaklaştığını fark etti böylece.. ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu.. sonuçta yine maaşları geç alıcaklardı.. bu iş yerine girdiği 3 sene olmuştu ve artık alışmıştı buna.. asla maaşlar vaktinde ödenmezdi.. ancak büyük patron her yıl arabasını güncelleştirmekte gecikmiyordu..

    soyunma odasına giderek tulumunu giyip ardından tuvalete gitti. tuvaletinin geldiği falan yoktu aslında, sadece “bu domuzlardan kaç dakika çalsam, kârdır” diye düşünüyordu.. saat 08:35’de tuvaletten çıkıp ellerini yıkarken aynada kendini gördü ve şaşırdı buna.. uzun zamandır dikkat etmiyordu nasıl göründüğüne.. neden şimdi birden fark etmiştiki bunu.. evet evet, kırık olan aynalar yenilenmişti de ondan. tam 3 aydır ayna yoktu tuvalette. biraz daha oyalanıp usta başını kızdırmak yerine doğrudan tezgahın başına geçmeyi tercih etti.. eline aldığı düz parçayı, önündeki resme göre işlemeye başladı.. ilk 3-4 parçada resme bakarak, ölçüleri kontrol ederek yapıyordu bu işi.. ardından gözleri başka şeylerle -örneğin arada sırada gelip geçen sekreter kızla- meşgul oluyordu ve bu sırada makinesi gibi otomatiğe bağlanan elleri parçaları alıp yerleştirip bir süre sonra işlenmiş halini kutuya atıyordu.. bu şekilde bir günde bin parça işliyordu.. öğlen vaktinin nasıl geldiğini anlamıyordu. saat 12:30’a kadar sorun yoktu.. ancak öğlen yemeğinden sonra geçmek bilmeyen zamana karşı yarışmaya başlıyordu.. çünkü büyük patron öğleden sonra işe gelir, işçilerinin saatte ne kadar parça çıkardıklarını kontrol eder ve sonra da odasına giderdi..

    büyük patron odasındayken sorun yaratmıyordu, ancak bu kez de ustabaşı, büyük patronun teftişine karşılık hazırlıklı olmak için işçilerin arasında gezintiye çıkıyordu ve dinlenen bir işçi olduğu zaman anında not ediyordu.. eğer siz 3 kez dinlenirken yakalanmış iseniz, üst katta uyuklamaktan başka bir bok yemeyen müdüre şikayet ediliyordunuz.

    saat beşi buldu.. işçiler arasında öğlen yemeği haricinde konuşmak yasaktı ve böylece işçilerin kendi arasında da örgütlenmesi yavaşlatılmış oluyordu.. işçilerin mesai saati bitiminde de bu konuları tartışmaya hiç hevesi kalmadığı için, patronun keyfi yerindeydi.. daha geçen ay 10 işçiyi ‘tasarruf’ nedeni ile işten çıkarmış ve geride kalanlarının işten çıkarılmamak için susmasını sağlamıştı..

    saat beş buçuktan sonrası, yani son bir saat geçmek bilmiyordu.. kapanan göz kapakları, yorgun düşen beden ve tüm bunlara eş zamanlı olarak büyük gürültü ile çalışmaya devam eden makineler.. akşam altıyı yirmi geçe artık iyice yavaşlıyordu zaman.. bir saat kadar uzun geliyordu her bir dakika.. paydos zili geçici bir mutluluktu sadece.. her şeyin 14 saat sonra tekrar başlayacağını haber veren bir zil.. soyunma odasında iş giysilerini, eve dönüş kıyafetleri ile değiştirmek.. ardından eve dönmek için otobüs beklemek.. ağzına kadar dolu olan otobüse binmeye çalışmak.. eve saat sekizden önce varamıyordu asla.. ve saat dokuzda anca kavuşuyordu özgürlüğüne.. bu esnada da yavaş yavaş yokluyordu bedenini esnemeler..

    eve varıp yemeğini yiyip, kızlara dersleri konusunda yardım ettikten sonra saatine baktı, dokuzu on üç geçiyordu.. çıkarıp defterini, dün gece gördüğü rüyayı yazmaya başladı;

    rüyamda; evimde oturmuş kızımın ödevine yardım ederken büyük bir gürültü duydum.. karım koşarak arka balkona gidip baktığında, simsiyah bir bulutun çok yükseklerden yaklaştığını söyleyip beni çağırdı büyük bir endişe ile.. gidip baktığımda gördüğüm şey çok uzaktan büyük bir hızla yaklaşan sim siyah bir toz bulutuydu. o kadar siyahtı ki.. tanrım! ve bu siyah ve büyük toz bulutu, sanki küçük siyah arılara benziyordu ve tıpkı göçmen kuşlarının göç etmesini andıran bir görünüm veriyorlardı insana.. o kadar hızlı uçuyorlardı ki.. kaçmamız için hiç bir fırsatımız yoktu.. bu sırada büyük kızımın gülümsediğini gördüm, kızıma ‘neden gülümsüyorsun bu konu hakkında bir şey biliyor musun’ diye sorunca bana ‘baba bunlar siyah işçi arılar, özgürce yaşayabileceklerini, kimsenin buyruğu altına girmeyeceklerini anlatmak istiyorlar, merak etme asla zarar vermezler, izlemek istiyorum noluur’ dedi..

    kızımın bu sözleri karşısında gözlerim doluyor ve anlamaya başlıyordum.. bu sırada havada uçan onlarca motor gördüm.. biraz daha dikkatlice bakınca bunların polis motorları olduğunu fark ettim.. üstlerinde ise üniforma giymiş domuz hayvanları vardı.. rüya işte..

    bizim balkonun önüne doğru yaklaşan bir motorun üzerindeki domuz, elindeki sopa ile dürtükleyerek, içeri girmemiz gerektiğini, yoksa bu arıların hışmına uğrayacağımızı söyledi.. kızım izlememiz gerekti, hatta onlara yardım etmemiz gerektiği konusunda bana yalvarsa da, kapıyı kapatıp içeri girdik.. ve televizyonda türkiye ingiltere maçının sıfır sıfır bittiğini gördüm.. tüh, yine ingilizlere gol atamamışız diye kendi kendime söylenirken, karım bir diziye bakmak istediğini söyledi.. “zaten ben uyucam, neye bakıyosanız bakın” dedim.

    bu sırada büyük kızım ile küçük kızımın kavga ettiklerini gördüm.. küçük kızım ‘seni babama söylücem’ derken, büyük kızım ‘göstermicem işte, yapma lütfen sonra bakarsın’ diyordu. ‘neymiş bana söyleyeceğin’ diye küçük kızıma seslendim.. oda ‘ya.. kitabının arasında bir dergi var göstermiyo’ dedi.. büyük kızım ‘baba nolur siyah işçi arılarına baksaydık, hem onlar zarar vermezki’ derken ağladığını fark ettim.. ona ‘kızım polisler bizim güvenliğimiz için böyle söylediler.. yarın haberlerde nelerin olduğunu gösterirler, ordan izleriz’ yanıtını verdikten sonra ekledim ‘neymiş senin kitabının arasında olan şey?’, biraz kekeleyerek ‘ya şey.. hiç bi şey değil.. ösys soru kitapçığı işte..’ cevabını verdi..

    ‘ver ben bi bakayım şuna..’ dedim.. oda çekinerek uzattı.. kitabın arasından, kapağında kara bir bayrağın yanarken çekilmiş resmi olan bir dergi çıktı.. bu esnada karımın,

    “hadi kocacım sabah oldu işe geç kalıcaksın.. kahvaltı hazır hadii” diyen sesini duydum.. gözlerimi biraz aralayıp daha sonra tekrar kapatınca, başka bir rüya gördüm.. bu kez dışarıdan şarkı sesleri geliyordu ve arka balkona gittiğimde kızımında aralarında bulunduğu büyük ve rengarenk bir topluluğun çağrısını duydum, arkada ise kara bir bayrak yakılıyor ve bu esnada atılan sloganlarda artık bu tip simgelere ihtiyaç kalmadığı belirtiliyordu..

    bu esnada büyük kızım şöyle seslendi; “baba hadi saat çeyrek geçiyor, on beş dakika sonra gelicek otobüsün işe geç kalıcaksın.”

    gözlerimi ikinci kez araladım.. yeni bir gün daha başlıyordu işte.. işe gitmeliydim.. ve uyandım..

    // 17.06. 2004

  • cüzdanınızın karşılığı

    cüzdanınızın karşılığı

    “kelime aralarına konulan noktalardan ve bir harf eksiltilerek yazılan küfürlerden nefret ederim” dedim.

    “iyi ama bu şekli ile de biz yayınlayamayız, hatta bizim uygun gördüğümüz şekliyle bile devletin izin vereceğini sanmam. toplatırlar mutlaka, çok küfürlü ve politik olarak sert şeyler var.”

    “ah. evet. sert. beni azdırıyorlar ve sertleşiyorum. bazı destanlar kanla yazılmıştır ya. benimki de üreme sıvısı ile yazılıyor.”

    “benimle düzgün konuş.”

    “seninle düzgün konuşayım. devlete göre hâlâ reşit değil miyiz yani?”

    “ben işin iç yüzü ile ilgilenmem ve riske de giremem. kabul ediyorsan et, etmiyorsan da defol git. başka yayıncı bul kendine.”

    “başka yayıncı bulayım kendime. asıl sen basıyorsan bas. ya da başka yazar bul kendine!”

    “benimle düzgün konuşmanı söylemiştim.”

    kapıyı çarpıp dışarı çıktım. nereye gitmem gerektiğini bilmiyordum. elimde bir çok öykümün çıktıları vardı. değersizdiler belki de. ama tek mülkiyetim onlardı. ve hiç param yoktu. bir bara girip, bir masaya oturdum. bir kadın geldi;

    “ne alırdın canım?”

    “yapmacık davranmayı keser misin? buradaki hiç kimsenin canın olmadığını biliyorum.. pezevenk, puşt, göt de. ama yapmacık davranma. ve bir bira.”

    “peki seni adi küstah orospu çocuğu.”

    “ve ailemi işe karıştırma.”

    bir bira geldi. karşı masadaki adam oturduğumdan beri beni kesiyordu. hiç param yoktu ve dövülmeye hazır bir bedenim ile oradan buradan kırpılarak yayınlanmasına izin vermeyeceğim bir çok öyküm vardı sadece.

    “hey! adi küstah orospu çocuğu bir bira daha içecek” diye bağırdım kadına. herkes bana baktı.. karşı masadaki adam ve herkes. bir bira geldi. içtim. iç cebimden müsveddeleri çıkarıp yakmayı düşündüm. çıkardım. bunu çok sık yaparım. çıkardım. ve biraz durup onları yan cebime koydum. daha sonra da yakmak için çıkartıp başka bir cebime koyacaktım muhtemelen.

    “hey! canın bir bira daha içecek.” diye bağırdım kadına

    herkes “goool” diye bağırarak ayağa kalktı. televizyona arkam dönüktü. bir bira daha. bir bira. bir…

    “bir sıfır mı maç?”

    “hayır bir bir oldu.”

    “güzel” kadın topuklarıma vurdu ve

    “dayak yemek istemiyorsan sesini kes, buradaki herkes şu an gol yiyen takımı tutuyor.” dedi. dikkatli bir okuyucum olsaydı mantık hatamı es geçmezdi.

    “ama gene de güzel. gol bu. gol paraya benzer benim için, renksizdir. hesabı alabilir miyim?”

    “tabi”

    tuvalete gittim. arkamdan biri daha geldi. genç bir çocuktu. pisuvara iyice sokulmuş, işini görüyordu. benim işim bitince, aleti yuvasına sokup fermuarı çektim ve tipin yanından geçerken boynuna sıkı bir yumruk geçirdim. daha sonra bir tane daha. bir tane de karın boşluğuna. bir tane daha. yere yığıldı. bir kaç kez tekmeledim. eğildim. ceplerini kurcaladım. artık bir cüzdanım vardı. tipi bir tuvaletin içine doğru çektim ve kapıyı kapadım. telaş etmeye gerek yoktu. sahip olduğum tek şey bedenimdi ve dövülmeye hazırdım. hapse girmeye hazırdım. ölmeye hazırdım. bara döndüm. iki bir olmuştu. güzel dedim içimden. masama oturdum. karşı masadaki adama ‘kaç kaç’ dedim.

    “iki bir mağlubuz”

    “vay orospu çocukları, bi tuvalete gittik, gol yemişiz.”

    cebimden cüzdanı çıkardım. iyi para vardı. 3 gün idare ederdi beni. hesabı ödedim. dışarı çıkıp, ucuz bir otel aramaya başladım. hiç eşyam yoktu. ve yazdığım öyküleri yayınlatmak istemiyordum aslında. sadece yayıncılara okutuyordum. içleri gidiyordu orospu çocuklarının. bunu gözlerinden anlayabilirdiniz. kelime içine konulan noktalar ya da bir harf eksiltilerek yazılan küfürler umurum değildi. ucuz bir otel buldum ve ucuz otelin en ucuz odasını tutup tavanı izlemeye başladım.

    kalemimi çıkartıp bir öykü yazmayı tasarladım. bir adam, bir bara gidiyor, bir adama tuvalette saldırıyor, bayılana kadar dövüyor ve son yazdığı öyküyü adamın cebine koyup cüzdanı alıyordu. cüzdan, öykünün karşılığıydı. ve daha sonra adam bir otel tutuyor ve bu öyküyü yazıyordu. her öykü aynıydı.. adam bir yayıncıya gider. hepsi, ufak farklar içeren ama özünde aynı olan yüzden fazla öyküsünü yayıncıya okutur. yayıncı mırın gırın eder. sonra oradan çıkar. bir bara gider. parası yoktur. tuvalette bir adamı soyar. soyduğu adama en son yazdığı öyküyü bırakır. bir otele gider ve bunu yazar. tüm öykülerdeki tek fark, yayıncı, bardaki kadın ve soyulan adamdır. ve bu öyküyü okuyor iseniz, sanırım siz de soyulanlardan birisiniz, cüzdanınızı kontrol etseniz iyi olur bayım. ve aşağılık adi puşt göt orospu çocuğu herif bir bira daha istiyor

    // 09.06.2004