Kategori: Genel

  • geriye dönüşler 2 – bölüm 8

    geriye dönüşler 2 –
    bölüm 8
    2000
    yılı son baharı. evde oturuyoruz. altı kişiyiz. ben yerde oturuyorum. özlem yanı
    başımda. o da yerde. refik ve seçil bir kanepede. tuncay rakı dolduruyor
    herkese. gelecekte başıma hangi çorapları öreceğimden, zihnimi nasıl darmadağın
    edeceğimden habersizim henüz. henüz hiç fanzin çıkarmadım. henüz pek bir şey
    yazmıyorum. henüz sadece kısa yazılarım var ve bir anda geldi dördü birden.
    önce tuncay ile bir işporta tezgahında tanıştım. eski kitap satıyorduk. sonra
    seçil geldi tezgahıma. kitap satmak için. eski okul kitabı satıyordum. ardından
    beni refik’le tanıştırdı. ardından refik’le kardeşinin, özlem’in evine gittik.
    ardından özlem’le tanıştım. ardından bazen refik ve tuncay bazen özlem’in
    evinde kalmaya başladım. ardından, önce özlem gitti. sonra refik ile tuncay.
    sonra seçil, ankaraya. ara ara çıkıp geldiler.
    sonra
    geleceğimi yazmaya başladım. tamamen kafayı yemiş olabileceğim dönemleri. ama
    bugün, sizlere, açığa çıkmamış bir geçmiş zaman diliminden bahsedeceğim. bizi
    hiç kavga ederken görmediniz değil mi? etmedik de ondan canım. birkaç ufak
    tartışma hariç, hiç küsmedik birbirimize. birbirimizden başka sığınabileceğimiz
    kimse yoktu. yalnızlık. yalnızdım ve yalnızlığı kanıksamıştım. yalnızlığı
    kanıksadığım için çıkıp geldiler birer birer. hiç arkadaşım yoktu ve eski okul
    kitabı sattığım bir işporta tezgahım vardı. sonra arkadaşlar edindim kendime,
    bazı kısa süreli arkadaşlıklar ve bazı sıkı dostluklar. bazı hayranlarım oldu,
    bazı sevgililerim de. ama o günü asla unutmadım.
    önce
    tuncay’la tanışmış, ardından seçil’le arkadaş olmuştum. sonra seçil bana, akşam
    “tuncay’la onların evine gel, refik’le tanıştırcam seni” dedi. refik seçil’in
    sevgilisi idi. o gece seçil’i evine bıraktı refik. ben de yanlarında gittim.
    seçil özlem’in bir üst katında yaşıyordu. o gün özlem’de kaldım refik’le
    beraber. ertesi gün tekrar refik’lere uğrayıp işporta çantamı kaptığım gibi
    tuncay’la işporta tezgahına yöneldim. birkaç kez daha evlerine gittim. birkaç
    kez seçil bi kez de özlem geldi işporta tezgahıma. tuncay tezgahta meyve suyu
    süsü verilmiş votka içiyordu. yasaktı işporta tezgahında içmek. öğrencilere
    kitap satıyorduk çünkü. yazılı olmayan bir yasak vardı. hoş karşılanmazdık. şimdi
    büyükler için kitap sattığımdan dolayı tezgahta içiyorum ama hala hoş
    karşılanmıyoruz. her neyse o gün evde buluştuk.
    tuncay
    çağırdı. “bugün önemli bir gün” dedi, “gelmen” lazım. ekim ayının beşiydi ve
    okulumun açılmasına bir hafta vardı. üniversiteyi kazanmıştım ama
    bitiremeyeceğimi biliyordum. refik ve tuncay tıp ya da eczacılık ya da ona
    benzer bir şey okuyordu. dördüncü yıllarıydı. ben on sekiz, özlem yirmi bir,
    seçil yirmi üç, refik ve tuncay da yirmi beş yaşındaydı. tuncay’ın oldukça kısa
    saçları ve oldukça kısa sakalları vardı. seçil’in sarı saçları sürekli
    örülüydü. bunu ilk kez duyuyorsunuz. refik rastalı ve sakalsızdı ki bunu da
    biliyorsunuz. refik ve tuncay dört yıl önce üniversitede tanışmışlardı. bir
    sene sonrasında okula seçil girmişti. tıp okuyordu o da. aile zoru ile okula
    girmişti ve asıl istediği şey sosyoloji idi.
    her
    neyse işte, o gün eve gittik tuncay’la beraber. giderken üç paket sigara
    almıştık. tuncay’ın işporta tezgahı çok iyi iş yapıyordu. 2 ayda dört beş
    milyar gibi bir para kazanıyor, yılın kalan günlerinde çalışmıyordu. kira
    düşüktü çünkü ev çok kötüydü. o zamanlar alsancak da şu anki kadar kalabalık
    değildi zaten, bu kadar çok bar yoktu ve bu kadar çok çirkefleşmemişti
    insanlar.
    eski
    okul kitabı satıyorduk. 250bin liraya bir öğrenciden alır başka bir öğrenciye
    dört beş milyona satardık, o zamanın parası ile. tüm şehrin ortaokul ve
    liselileri sevgi yoluna gelirdi. o zamanlar devlet kitap dağıtmıyordu. ve
    tuncay tüm okulların müfredatını ve dahası karşıdan gelen öğrencinin üniformasından
    hangi okula gittiğini bilirdi. nerden bildiğini bilmiyorum ama gerçek bunlar.
    palavra sıkmıyorum.
    eve
    girdik. özlem saçı ile oynuyordu biz girdiğimizde. çok seviyordu saçları ile
    oynamayı. refik ve seçil de meze ile ilgileniyordu. rakı yapıcakmışız meğer.
    önemli olan buymuş. bize kapıyı seçil açtı. mutfağın penceresinden sokak
    görünüyordu, geldiğimizi görmüş. “sigaraları unutmadın umarım” dedi açar açmaz
    tuncay’a. “unutmadım yavrum” dedi tuncay.
    içeri
    geçip biraz bekledik. özlem’in yanına oturdum.
    “saçlarımı
    örsene” dedi özlem.
    “bilmiyorum
    ki” dedim.
    “bildiğin
    gibi ör o zaman” dedi. henüz sevgili değildik, ama olmaya yakındık. sevgili
    iken de hiç klasik bir sevgili olmadık zaten. pek el ele bile tutuşmadık.
    saçlarını tutup bildiğim kadarıyla örmeye çalıştım. nasıl yapılacağını
    biliyordum aslında, sadece daha önce hiç yapmamıştım.
    rakılar
    önceden alınmıştı. iki yetmişlik. sıkı içiyorlardı. ben ilk rakımı üç yaşında
    yanlışlıkla babamın çay bardağındakini su sunup içmiş, bir daha da ağzıma
    sürmemiştim. bunu söylemiştim yolda tuncaya. “içeceğin bir zaman mutlaka
    gelicekti” demişti. “rakısız olmaz moruk.. rakı hayatın özünü sunar adama.
    gerçek kalbin açığa çıkar. nasıl bir adam olduğun anlaşılır. diğer alkoller de
    anlaşılır bu ama rakı da daha çok ele verirsin kendini..”
    kapı
    çaldı. “baksana girdap” dedi özlem. “senin bakman gerekiyor.”
    “neden”
    dedim.
    “öyle
    işte” dedi. gidip kapıyı açtım. bana çok benzeyen bir adam girdi içeri.
    altıncımız. ilk kitabın bir yerinde altı kişiyiz demiştim, okuyan biri de hata
    bulduğunu söylemişti. yanılıyorsun, demiştim. şimdi itiraf ediyorum. hata yok.
    altı kişiyiz.
    gelen
    adamın zack olduğunu söylediler. hiç konuşmuyordu. gecenin bir kısmına kadar da
    hiç konuşmadı. özlem’in diğer yanına oturdu o da. özlem elini tuttu zack’in.
    ben sevgili olduklarını düşündüm. gerçek açığa gecenin sonunda çıkacaktı.
    masa
    kuruldu. ve oturduk. saki olan tuncay’dı. bardaklar dolduruldu. sigaralar
    yakıldı. mezeleri anlatmayacağım ama seçil’in bu konuda marifetli olduğunu
    söyleyebilirim. günlerden perşembeydi.
    “söze
    benim başlamam gerekirse” dedi refik,
    “gerekmez”
    dedi özlem, zack’e bakıyordu. zack olumsuz bir şekilde kafasını salladı. “tamam
    ben başlayayım. bugün zack’in doğum günü, ona içelim”
    kadehleri
    tokuşturduk. ufak bir yudum aldım. içemiyordum.
    “içemiyorsan
    zorlama tatlım, bira da var, tuncay mutfakta anlattı, ilk kez içiyormuşsun
    galiba” dedi seçil.
    “yok
    içerim” dedim, “sizden yavaş giderim sadece”
    “içicek”
    dedi zack. “içsinki meseleyi çözelim.” fondip yaptı ilk bardağına.
    “ne
    meselesi” dedim, cevap veren olmadı.
    gece
    boyu içip sohbet ettik. zack hiç konuşmadı. ben ara ara lafa girdikçe bana dik
    dik bakıyordu zack. ardından sabaha karşı, herkes sızdı. zack’le başbaşa
    kaldım. ben sadece iki kadeh içmiştim ama bu bile beni fena çarpmıştı. zack’in
    ne kadar götürdüğünü bilmiyorum ve özlem’in de. en çok onlar içti.
    masada
    oturuyorduk. “ben de yatayım artık” dedim ama yatıcak yer yoktu, bir tek
    özlem’in yanı boştu. buna henüz cesaret edemezdim. “ama nerde yatıcam ki, sana
    da yer yok.”
    “ben
    gidicem zaten” dedi, “özlem’in yanına yatarsın. ama çok umut bağlama ona.
    gidicek o. bunu aklından çıkarma. dördü de gidicek. unutma bunu. çok konuşma
    insanlar arasında. zaten şu an pek konuşmuyorsun da, ilerde konuşmaya
    başlayabilirsin. konuşma hiç. dilini yut. daha az acı çekersin böylece”
    “anlamadım”
    dedim. benim yaşlarımdaydı ve bana çok benziyordu. saçları çok kısaydı sadece.
    nerdeyse üç numara. benimkiler biraz uzundu ve henüz dökülmemişti.
    “ne
    kadar çok acı çekersen, o kadar çok bana benzersin” dedi. “unutma bunu. daima
    seninle olucam. hep içindeydim”
    anlamadığımı
    söyledim tekrar. sarhoşluğuna veriyordum ama sarhoş gibi bir hali de yoktu o
    kadar içmesine rağmen. kalan son şişeden son kalanı ikimize pay etti ben daha
    fazla içmeyeceğimi söylesem de.
    “anlayacaksın
    zamanla” dedi, “ben konuşayım, sen sonra anla. fazla yakın olma insanlarla.
    etini koparıp ruhunu çalar çoğu. bazıları hariç. bazıları her ne yaparsan yap,
    hayatının sonuna kadar seninle kalıcak. henüz tanışmadın onlarla. bu dört piçe
    güvenme. sevmiyorum onları. ve özlem bana aşık, sana değil, unutma bunu. senin
    içinde beni gördüğü için ilgileniyor gibi seninle. sana fal baktı değil mi
    geçende. her şeyi gördü. tüm hayatını. özel güçleri var hatunun.”
    “böyle
    şeylere inanmam ben” dedim
    “inansan
    iyi edersin” dedi. “en çok da bana inansan iyi edersin. arada bir bana izin
    ver.”
    “ne
    izni vereceğim sana”
    “seni
    tehlikelerden korurum”
    “anlamıyorum
    gerçekten. özlem’i nerden tanıyorsun sen”
    “seninle
    aynı gün tanıştım bu insanlarla ben de. hadi ben gidiyorum. rakını bitirip
    özlem’in yanına yat.” rakısına fondip yapıp gitti. o günden sonra da, ara ara
    gelmeleri dışında pek görünmedi bugüne kadar.
    gidip
    özlem’in yanına yattım. arkamı ona dönüp. fark edip arkamdan sarıldı bana.
    ellerimi tuttu. “gitti mi?” dedi
    “zack
    mi?” dedim. “gitti evet”
    “söylediklerine
    kulak asma” dedi, “seni kıskanıyor sadece. ben girdap’ı daha çok seviyorum”
    “onu
    nerden tanıyorsun sen” dedim.
    “yüzünü
    dön” dedi. döndüm.
    “hayır
    be şapşal öyle değil” dedi, “kendine dön yüzünü, bulursun”
    onu
    öpmeye çalıştım. dudaklarını kaçırdı. “henüz değil” dedi, “sarhoş olmadığım bir
    gün yapalım bunu. uyuyalım hadi. güzel düşler”
    ilk
    kez bir hatunla beraber yatıyordum. rahat bir pozisyonda değildim ama onun
    rahatı bozulmasın diye hiç hareket etmeden yattım öylece. sabaha karşı
    uyuyakalmışım. uyandığımda evde kimsenin olmadığını sandım. tuncay refik ve
    seçil çıkmış meğer. özlem tuvaletteymiş. şifonun sesini duyunca anladım evde
    biri daha olduğunu. duvar saati üçe geliyordu ama o saate asla güvenilmezdi.
    sürekli ya geri kalır ya da ileri giderdi. seviyorlardı saati bilmemeyi
    kahramanlarım. kap kalın perdeler hala örtük olduğu için gece mi gündüz mü
    anlamadım. hala uzanıyordum. özlem çıkıp, “nihayet uyanabildin bebeğim” dedi.
    “rahat uyumadığını biliyorum, ama alışıcaz beraber uyumaya”
    “yoo
    rahat uyudum” dedim.
    “yalancı”
    dedi. “hadi bana şarap al”
    hava
    çoktan kararmıştı. oniki saattir uyuyordum. şarap alıp geldim. müzik açtı
    özlem. yanıma, yere oturdu. salondaydık.
    “zack’e
    kafanı takma” dedi, “ona izin vermezsen iyi edersin. insanları sevmez o.
    güvenmez kimseye. aslında sadece güvenmeme konusunda kendini zorluyor”
    “neden?”
    “acı
    çekmek istemiyor da ondan”
    “ben
    acıdan korkmuyorum” dedim
    “biliyorum
    bunu” dedi. “hem benim bi yere gittiğim yok. yalan söylüyor”
    “gidebilirsin”
    dedim. “bi gün gidebilirsin de. sorun değil bu”
    “sorun
    değil mi?”
    “yani
    sorun evet ama bu konuda yapabileceğim bir şey olmaz ki”
    “bi
    yere gitmiyorum merak etme.”
    ardından
    iki ay geçti. ve bir gün özlem gideceğinden bahsetti bana. almanya üzerinden
    bristole. okuyacakmış orada. babası öyle istiyormuş. ve hayatımı mahvediyormuş.
    mahvettiği falan yoktu oysa, sadece bazen öfkelenip laf sokardı bana ki bunu
    biliyorsunuz. bütün hıncını benden alıyor gibiydi. sorun etmiyordum.
    sonra
    onu havaalanına bıraktım ve bundan sonra zack’in tavsiyelerine kulak asmayı
    öğrendim. daima haklı çıktı ve daima içimde bir yer buldu kendine. bazen açığa
    çıkıp çeneme kapattı, bazen benim yerime insanlarla konuşup benden
    uzaklaştırdı.
    yıllar
    sonra zack, özlem’le kaçtıklarını anlattı bana. benden uzaklaşmışlar. ben de
    çok keyifli sürekli geyik yapan birine bu yüzden dönmüşüm. yıllarca özlem’e
    benim için bakmış zack. bakmış derken, beraber yaşamışlar yani. orda burda. ama
    ne zaman hayatıma biri girse, zack hemen geri geliyordu. suskunlaşmalarımı
    sağlıyordu hemen. nedenini bilmiyordum. herkesten kıskanıyordu beni. koruduğunu
    iddia ediyordu oysa. öldürmem gerekiyordu puştu. yapamıyordum.
    29
    nisan 2016.
  • imza günüm var efenim..

    20 mayıs cuma günü, tiryaki kedi’de imza günüm vardır efenim. detaylar şu adreste:

    https://www.facebook.com/events/982392558480974/

  • geriye dönüşler 2 – bölüm 7

    geriye
    dönüşler 2 – bölüm 7
    tezgahta
    oturuyorum. tekrar 2021 yılındayız. temmuz ayı. refik o gün, seçil’le beraber.
    seçil’in tatil günlerinden biri ve refik de tezgah açmadı. tanışma yıl
    dönümleriymiş. refik ve seçil’in 21 yıllık bir birliktelikleri var.
    tezgahta
    oturuyorum. başım öne eğik. kitap okuyorum. günlerden cuma. alkol günüm. henüz
    başlamadım. sabah psikiyatriste gidip ilaçlarımı yazdırdım. artık konuşmuyoruz
    da doktorla pek. anlatıcak bir şeyim kalmadı. iyi misin, düşüncende hızlanma
    var mı, paranoyaların var mı, falan filan. hayır hayır hayır diyorum seri bir
    halde, iyiyim doktor, gayet iyi. değilim oysa ve bazen hapımı ekiyorum. sabahları
    bir mg akşamları iki mg risperdal alıyorum. hepsi bu. ve cuma alkol günüm. daha
    önce demiştim. beşinci bölümde sanırım.
    özlem’i
    bulduğumdan beri evden çıkmaya ikna edememiştim. zorlamıyorum da kızı. bazen
    küçük sürprizler yapıyorum ona sadece. hediyeler. giysi ve takı. bazen de abur
    cubur. çok kötü görünüyor. eskiden kendine bakardı, şimdi hiç bakmıyor. ben
    otuz dokuz, o kırk iki yaşında. ve bir hayli zayıfladı.
    dediğim
    gibi, özlem’i bulduğumdan beri, onu evden çıkmaya ikna edememiştim. ve o gün,
    tezgahı açtıktan iki saat sonra çıkageldi yanıma. sol kolu sargılıydı. yavaş adımlarla
    yürüyordu. bir an için kafamı kitaptan kaldırdığımda gördüm onu. hemen koşup
    yanına gittim. bitkindi. tökezlemek üzere gibiydi. koşup koluna girdim. diğer
    koluna ibo girdi. tezgaha kadar yardım ettik. sonra “bırakın tamam sağ olun”
    dedi ve yere oturup bağdaş kurdu. ibo kendi tezgahına gitti. baş başa kaldık.
    uzun süredir kesmiyordu kollarını. nerdeyse 3 yıl olduğunu söylemişti ilk onu
    bulduğumda. saçlarını topladı önce, çantamdan bir kalem çıkartıp. yanımda daima
    kalem taşıyor bazen de işportada yazıyordum. ardından parmağındaki yüzüğü
    çıkarıp tezgaha koydu. kemikten yapmıştı. bugün sabah  “bunu satmam ben takıcam” demişti bana. oysa
    şimdi tezgaha koymuştu.
    “yürüyerek
    mi geldin?” dedim
    “hıhım”
    dedi, “seni çok özledim girdap. güzel oldum mu böyle” saçlarını kast ediyordu.
    ilk kez toplamıştı onu bulduğumdan beri. önlerinde bi kaç bukle bırakmış,
    arkasını toplamıştı. uzun ve siyahtı saçları. hatırlıyorsunuz değil mi?
    unutmanıza izin vermem.
    “güzelim
    ben de mi?”
    “dünyanın
    en güzel kızısın” dedim
    “yuh”
    dedi, “abartma. benden güzelleri de var. ama sen kimseye bakmıyorsun. benimsin
    sadece. ne güzel”
    “baktığım
    zamanlar da oldu, biliyorsun”
    “olur
    öyle. ben yoktum. olsaydım kaptırmazdım seni kimseye oğlum.”
    onu
    bulduğumdan beri ilk kez neşeliydi. ama sezinleyemediğim ters giden bir şey
    vardı.
    “gene
    intihar etmedin de mi” dedim. genelde intihar öncesi böyle şirinlik muskası
    takar, tatlılaşırdı. tören gibiydi onun için bu. ama söylediğine göre, eski
    evime yerleştikten sonra bunu da yapmamıştı hiç.
    bu
    sırada tezgaha biri gelip kitapların fiyatını sordu. “şu ön sıradakiler on beş,
    diğerleri beş-on” dedim
    “onlar
    niye pahalı?”
    “pahalı
    değil” diye söze girdi özlem, “onlar sevgilimin kitapları, o yüzden öyleler.”
    on tane kitap vardı ön sırada. on birinciyi yazmaya başlamıştım.
    “kendiniz
    mi basıyorsunuz” dedi.
    “evet”
    dedim, “fotokopi ve ısısal cilt”
    “on
    beş çok” dedi
    “çok
    değil” dedi özlem.
    “benim
    de bir kitabevim var, ve on beş çok, hem fotokopi diyorsunuz”
    “gider
    misin” dedim, “sana yirmi lira kitaplarım. hadi kaybol”
    adam
    sorun çıkmasın diye bir şey demeden gitti. özlem “şarap alalım mı” dedi, “bugün
    cuma”.
    “ben
    alıp geleyim” dedim
    “hayır
    ben gidicem” dedi ve ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi, sabahtan beri
    içiyordu zaten. uyanır uyanmaz içmeye başlıyordu son zamanlarda. eskiden sadece
    biz eve geldiğimizde içmeye başlardı. tuttum kolumdan, “beraber gidelim” dedim.
    “hayır
    ben gidicem” dedi, “gidebilirim. biliyorum.”
    “tamam
    peki sen git” dedim. ve gelene kadar akla karayı seçtim.
    açtık
    şarabı. ve özlem bir şeyden bahsederken, cümlenin sonunda “sikerim” dedi.
    yoldan geçen bir hatun ters ters bize bakınca da “pardon sana demedim” dedi
    özlem. arsızlaşmıştı. onu hastaneye kaldırdığımdan bu yana ilk kez sokağa
    çıkıyordu ve sarhoştu. eve nasıl gitmeye ikna edicektim allah bilir.
    “abi
    güzel çalışıyormuş” dedi, az ilerde saz çalıp şarkı söyleyen arkadaşımı kast
    ederek.
    “güzel
    çalar” dedim
    “yoldan
    güzel kızlarda geçiyor. işin iş”
    “umrumda
    değil onlar”
    “biliyorum,
    şaka yapıyorum sadece. tuvalete nereye gidiyordun sen?”
    “yakın
    kitapevi veya tiryaki.”
    yakın
    kitapevine her gidişimde, üst katta, tuvaletin olduğu yerde, elit elit bir
    takım insanlar edebiyat tartışırdı. ben salaş ve eski giysilerimle yukarı
    çıkar, onların içi boş entelektüel kuramlarına kulak misafiri olur, onları da
    rahatsız ederdim. seviyordum bu hali. hayatı göremiyorlardı. edebiyatı çok
    seviyorlardı ama anladıklarını sanmıyorum. ben de anlamıyorum belki, tamam
    kabul ama onlar da anlamıyorlar. yukardan bakıyorlar çünkü, kuş bakışı, ve bir
    uçakta nasıl ki insanlar karınca gibi görünür, onlarda hayatı öyle
    görüyorlardı. hayatı anlamak için, kaldırımda durup dinlenmek ve dinlemek lazım.
    koşmak, bu hız, bu dengesizlik ve ahenksizlik, bu pür telaş, bazı şeyleri
    ıskalamanıza neden oluyordu.
    tuvalete
    gidip geldi özlem. yakın kitapevine. “anlattığın gibi birileri tartışıyor”
    dedi. “beni almadılar ama”
    “nasıl
    yani”
    “aralarına
    yani”
    “nasıl
    ya, aralarına mı?”
    “evet
    birkaç şey söyleyeyim dedim sürekli lafımı kesip anlamadığım sözcükler
    kullandılar. aman boş ver, eğlendim işte”
    “ne
    tartışıyorlardı ki?”
    “bandrolsüz
    kitapların edebiyata verdiği zararlar ve girdap’ın bozuk cümle yapısı adlı bir
    söyleşi vardı. ahahaha.”
    gülümsedim
    söylediklerine. dalga geçiyordu. tuvalete gidip gelmişti. söyleşi falan yokmuş
    o gittiğinde. ama erkekler tuvaletine girmiş, çok bekleyince kadınlar
    tuvaletini. sonra sırada bekleyen bir adama, bu sırada kadınlar tuvaleti
    boşalmış tabii o içerdeyken, “sizde yan tarafı kullanabilirdiniz” diyerek çıkıp
    gelmiş.
    saat
    sekize geliyordu ve on lira iş yapmıştık. her gün kendi kitaplarımdan
    satıyordum. biraz da fanzin. artık çoğunlukla kendi fanzinlerimi satmaya
    başlamıştım.
    “ibo’
    da takı yapıyordu demi” dedi özlem
    “evet”
    dedim
    “benimkilerden
    güzel mi yaptıkları”
    “refik’le
    aynı gidiyorlar genelde”
    “abimin
    ağzı çok laf yaptığı içindir o” dedi, “ben hangisi çok satıyor diye sormadım
    hem. ibo daha güzel yapıyordur”
    “seninkiler
    de güzel ama, neden kıyaslıyorsun ki”
    “tütün
    sarar mısın bana, ama filtresi düşmesin gene.”
    benden
    hayatı boyunca sadece bir kere sigara sarmamı istemiş, onda da filtresi
    düşmüştü. haberi olmadan sardığım çok oldu da, istediği için sardığımda kötü
    sarmıştım. hala arada kötü sarıyordum. sardım bi tane. uzattım. daha eline
    alırken filtresi düştü.
    “of
    ya” dedim
    “olsun”
    dedi, “sigara alalım bugün. olur mu? biraz lüks takılalım. sen al ama bu kez,
    ayağa kalkarsam kusarım”
    eve
    nasıl gidicez bilmiyordum, taksiye vericek param kalmayacaktı bu gidişle. onun
    da, özellikle bu haldeyken, isteklerine karşı gelmek istemiyordum. odin ve
    thor’dan yardım dilendim biraz daha iş yapmak adına. taksi ile gitmek dışında
    bir şansımız yoktu her ne kadar binmek istemeyecek olsa bile. sigarayı alıp
    geri döndüğümde, zabıta ile kavga ederken buldum özlem’i. tezgahlarımız
    alınmıştı. ve ben son paramı şarap ve sigaraya vermiştim. saat dokuzdu. aslında
    tam bu saatte toplardım tezgahı, saati de bakkala sorup öğrenmiştim, cep
    telefonum da olmadığı için, doğal olarak saati de bilmezdim.
    yanına
    gelip özlem’e sarıldım. “tamam bebeğim, bir şey yok, alırız sonra tezgahı.
    önemli değil, evde daha kitap var”
    “umarım
    çocuklarınız aç kalır ve ellerinden tek gelen işporta açmak olur” dedi özlem
    son olarak onlara ve torbayı aldı elimden. boş tezgahta şarap içmeye başladık.
    “yüzüğü
    kurtardım ama” dedi, “birazdan satıcam, görüceksin. iki bira parası çıkar
    bundan.”
    “çok
    içmedik mi sence” dedim
    “tamam
    yüzüğü taksi parası yaparız bebeğim” dedi, “çok içen benim, farkındayım, ama
    bak, ilk kez sokağa çıkıyorum, benim de var bi bildiğim dur sen”
    yoldan
    geçen herkese, oturduğu yerden, yüzüğü uzatıp, “on beş lira, taksi paramız
    çıksın, yoksa eve gidemicez, tezgahımızı çaldılar, on beş lira” demeye başladı.
    yaklaşık bir saat uğraştı yüzüğü satmaya. ben “gerek yok yürürüz ben seni
    taşırım” dedikçe, “sen sus, o zaman bira alırız” diyordu.
    ibo’lar
    da yan tezgahta alınan tezgahlarının üzerine, şarap içiyorlardı. tuncay
    çıkageldi onbire doğru. eve bakmış, özlem’i göremeyince direk tezgaha gelmişti.
    “eve
    gidemiyorsunuz değil mi?” dedi. anlamıştı halimizi. ben iyi durumdaydım gerçi
    ama özlem feci sarhoştu. yüzüğü sattıktan sonra birkaç kez ayağa kalkmaya
    çalışmış ama becerememişti. ben onu tutmaya çalışırken de yanlışlıkla kolunu
    acıtmıştım. tazeydi kesikleri.
    “sanane”
    dedi, tuncay’a özlem. “gidemiyoruz evet. gitmiyoruz. buraya kazık çaktım ben.
    bi beş yılda burda yaşıcam belki. sanane”
    “tamam
    tamam, kızma” dedi, “şarabınız da bitiyor”
    “başka
    içmicez” dedim
    “başka
    içmicez” diyerek onayladı beni özlem. durumunu biliyordu. parka götürüp biraz
    kusmasını sağladık tuncay’la. sonra dizlerime uzanıp biraz uyudu. ben tuncay’la
    muhabbete daldım. bana yeni bir iş olduğunu söyledi. özel bir gübre kanalı
    bulmuş. adını telaffuz edemediği bir ot türü varmış. ondan yetiştircekmiş.
    “yakalanırsam boku yerim ama hızlı büyüyorlar. iki ayda alıyorsun mahsulü. çok
    iyi para var bu işte” dedi.
    “napıcaksın
    bu kadar parayı” dedim
    “hayallerini
    gerçekleştiricem” dedi
    “neymiş
    benim hayalim” dedim
    “pinero’yu
    tekrar açmak” dedi
    “yapma
    tuncay” dedim. “o mevzu kapanalı beş yıl oldu. burda iyiyim ben”
    “tiryaki’nin
    yanı hala boş ama. bu kez ben durucam başında.”
    “sen
    de içerde ot sat tam olsun”
    “yok
    işte. bırakıcam bu işi.”
    “batar
    ki abi” dedim “ikinci kez gene batarız”
    “batalım
    moruk” dedi, “gene batalım. ne çıkar”
    “istemiyorum
    tuncay” dedim. “ama napalım biliyor musun. sen gene de bu işleri bırak. gelen
    para ile hayatının sonuna kadar yaşamaya çalış”
    “işportaya
    dönerim belki” dedi. üzülmüştü. tek hedefi beni mutlu etmekmiş adamın. ama ben
    dükkan mevzusunu kapatalı çok olmuştu. oluşum dağılalı da öyle.
    “beş
    yıl önce nerdeydin” dedim
    “o
    zaman sen hazır değildin” dedi, “başında bir sürü mesele vardı”
    “dükkan
    açıyoruz bebeğim” dedi özlem yattığı yerden, “açıyor ve batıyoruz. ben durcam
    başında. sen işportada dur. hem biraz sokağa çıkmaya alışmış olurum. olmaz mı?”
    onu
    kıramazdım. tuncay “dükkanı satın alıcaz oğlum” dedi, “kiralamıcaz”
    “o
    kadar paran olucaksa arazi alıp gidelim buralardan. ya da daha büyük bir yerde
    de tutabiliriz” dedim.
    “hayır
    orada tutucaz” dedi özlem, yattığı yerden. “tuncay paran varsa şarap alsana.
    cigara var mı yanında”
    “çok
    içtin” dedim özlem’e
    “adam
    zengin olm” dedi, “dilerse taksi ile üç tur atar izmir’de, baksana dükkanı
    satın almaktan bahsediyor”
    “çok
    içtiğini söylüyorum ben” dedim, paradan bahseden var mı?”
    “çok
    içtin tatlım” dedi tuncay. “henüz o kadar param yok. ama şu yeni işi yaparsam
    olucak. hadi eve gidip evde içelim.”
    saat
    biri geçiyor olmalıydı. ibo’lar çoktan kalkmıştı. bi biz kalmıştık sokakta.
    arada bir tek tük geçenler oluyordu. hepsi bu.
    “kollarım
    çok acıyor” dedi özlem, “derin kesmişim bir kaçını. sızlıyor. ağrı kesici de
    içemem. o zaman şarap içelim.”
    “içmesek
    olmaz mı” dedim
    “olur”
    dedi, “sen içmemi istemiyorsan içmem. ama evde içicem. hadi taksi çağırın.
    yürüyemicem.”
    özlem’in
    yavaş adımları ile köşedeki taksi durağına gittik. bi taksi çağırdık. on dakika
    sürmedi eve varmamız ve on lira tuttu. özlem illa sattığı yüzük ile parasını
    ödemek istedi. gene sıfırı tüketmiştik. tuncay’ın üzerinde de bi şarap parası
    vardı. ama yanında ot da vardı. torbacı adam sonuçta. refik ve seçil bizden
    önce gelmişti. özlem biraz ayılmıştı, ne şaraptan içti ne de ot. ben de
    içmedim. ot içmiyordum zaten uzun uzun yıllardır. refik ve seçil ot’dan
    takıldılar, çok içmemişler gezmişlerdi, onlar da sıfırı tüketmişti bugün. ve
    işporta tezgahımız uçmuştu. refik bugün işporta açmadığı için onun takı
    tezgahını da ben açmıştım. tuncay da son parasını yeni aldığı otlara vermiş
    onları da polise kaptırmıştı.
    “burda
    yetiştirelim” dedi tuncay, “yeni süper otumuzu. gübre sağlam yerden gelicek”
    “kimyasala
    karşıyım” dedim, “hem başkalarının hayatını heba etmeyelim”
    “kimyasal
    değil moruk” dedi, “hepsi doğal gübre. yurtdışından geliyor. kanalı buldum.
    sağlam bi alıcım da var muğla’da”
    “ben
    olur derim” dedi özlem
    “ben
    de” dedi refik. seçil ve ben itiraz ettik. fikir tuncay’dan çıkmıştı zaten ama
    hiçbir işimizi demokrasi ile çözmüyorduk.
    “üç
    kez hasat alsak dükkanı açarız” dedi. “iki ayda bir mahsül veriyor. elektriği
    kaçak yapmamız lazım ama, 24 saat ışık yanıcak odada”
    “hangi
    odada yapıcaz” dedim. “ben hala karşıyım gerçi.”
    “salonda
    yapamayız. orası mutfağa geçiş güzergahı”
    “kala
    kala seçil’le bizim odamız kalıyor yani” dedi refik.
    “orası
    olmaz hayatım. nerde sevişicez biz sonra” dedi seçil
    “biz
    sevişmiyoruz seçil” dedi özlem, siz de bi altı ay sevişmeyiverin. üç mahsul de
    tamammış bu iş”
    “doğru.
    o kadar çok içiyorsun ki. çocuk sevişmeye vakit bulamıyor”
    “sıkıldım”
    dedim. “fikri bile bizi tartışmaya soktu”
    “ben
    dışarı çıkıyorum” dedi özlem.
    “gecenin
    üçü özlem ne dışarısı” dedim.
    “sahile
    inicem güzelim ya” dedi.
    “geleyim
    ben de”
    “sen
    bilirsin”
    özlem’le
    sahile indik. sahil burnumuzun dibindeydi. biraz merdiven inip yolun karşısına
    geçtik sadece. ayaklarımızı denize soktuk. tütünü unutmuştuk. özlem hatırlattı.
    “çıkıp alayım” dedim
    “al
    tabii” dedi.
    geri
    döndüğümde, yoldan geçen arabaların önünü kestiğini gördüm. her geçen arabanın
    önüne geçiyor, ellerini kaldırıyor ve yavaşlamalarını, yön değiştirmelerini
    sağlıyordu. kimse de araçtan inip bir şey yapmıyordu. sarhoşlarla kimse
    uğraşmak istemez. biraz açılmasına rağmen hala sarhoştu. tam karşıya geçip onu
    alıcakken polis arabasını gördüm. umarım ona da yapmaz diye içimden geçirirken
    polis arabasına da ellerini kaldırdı. araba yavaşladı ve araçtan iki polis
    indi. koşarak karşıya geçtim. geçen arabaların hızına aldırmadan.
    “tamam
    memur bey, arkadaşım sadece biraz sarhoş” diyordum ben, özlem’se “sike sike
    durucaklar, ezsinler de beni göreyim, sabaha dek burdayım ben, beni
    durduramazsınız” diyorken  “ne arkadaşı
    oğlum, sevgilin değil miyim senin” dedi. araca bindirip götürdüler özlem’i. eve
    koşup haber verip hızlı adımlarla en önde karakola gittim. konak’a baktık önce.
    yoktu. kantara bakmamız gerekiyormuş. oranın ekibi olabilirmişmiş.
    bilmiyorlarmışmış. yardımcı olamazlarmışmış. falan filan. elimde sigara ile
    kantardan içeri girdim özlem’i orada bankın üzerinde oturmuş görünce. kapıdaki
    polisler bir şey demedi. beni görür görmez sarıldı özlem. “hepsinin ağzına
    sıçtım” dedi, “hepsi korkak”
    “bileğini
    çok acıttılar mı” dedim
    “evet”
    dedi, “olsun.”
    refik,
    seçil ve tuncay kapıdaki polislerle tartışıyorlardı. onları içeri almıyorlar
    beni de içerden çıkarmaya çalışıyorlardı. karakolun altını üstüne getirip
    hepimiz birden gözaltına alındık. daha önce de olmuştu ama hepimiz birden hiç
    alınmamıştık gözaltına. ama işlem yapmadılar. biraz tutup bırakıcaklardı. güç
    gösterisi yapıyorlardı. neyseki üstümüzü aramadılar. tuncay’ın üzerinde cigara
    olduğundan emindim. herif cigarasız bir adım atmıyordu. sabah yedide serbest
    bıraktılar. özlem “gecenizin içine ettim özür dilerim” deyip duruyordu.
    “ama
    sarhoşum diye olmadı bu. bi daha sokağa çıkmıcam ben. valla billa. evdeyken daha
    iyiyim ben.”
    ardından
    tekrar eve kapandı. seçil ve ben karşı çıktığım için, evde ot yetiştirme fikri
    bir süreliğine rafa kalktı, ara ara tuncay ve özlem gündemimize soksa da. tuncay
    da bize yerleşmişti. torbacılığı bırakmıştı son malını polise kaptırınca. ona
    bir şey yapmamışlardı, polisler malı geri satmak için para istiyordu. böyleydi
    bu işler. biraz rüşvetle işlerini sürdürüyordu, ters bir komisere denk gelene
    kadar da bu böyle sürebilirdi, ya da arada birini içeri tıkmak isteyene kadar
    canları. artık evde beş kişiydik. ve özlem yine eskisi gibi sadece biz eve
    geldiğimize içmeye başlamıştı. ortalığı toplayıp yemek yapmayı sürdürüyordu.
    dükkan açmamızın kimseye faydası olmazdı. işportamız vardı işte. arada bir
    tezgahımızı kaptırsak da, artık tuncay’ın da desteği ile daha iyi iş yapmaya
    başlamıştık. özlem en fazla arada bir gece ikiden sonra sahile inerdi. bazen
    tek başına bazen benimle. hala bazen kollarını açıp arabaları durduruyordu.
    polisler de alıştı bir süre sonra bizim manyak olduğumuza. iki kez daha
    beşimizi birden gözaltına alıp sonra uğraşmak istemediler. tuncay’ın arada bir
    gelen süper para kazanma fikirleri dışında, hayal kurmayıp, olanla yetinmeye
    devam ettik… onda risk dolu fikir bitmezdi zaten.
    29
    nisan 2016. 

  • geriye dönüşler 2 – bölüm 6:

    geriye dönüşler 2 –
    bölüm 6:
    “her
    şey üst üste geldi de mi?” dedi seçil. işportada oturuyordum. tezgahı yeni
    açmış, açar açmaz da gidip bir bira almıştım.
    “bir
    şeylerin üstüme geldiği yok seçil” dedim, “size de şu an hiç ama hiç ihtiyacım
    yok, neden geldiniz, yalnız kalmak istiyorum ben.”
    “bizden
    kurtulamazsın” dedi refik gülümseyerek. seviyordum herifi.
    refik’le
    beraber gelmişlerdi. gidip kendilerine bira almaları için para verdim. iyi
    kazanıyordum son zamanlarda işportadan. kendi kitaplarımı da satıyordum. nasıl
    oldu bu bilmiyorum ama, sonunda işler iyi gidiyor gibiydi, bir taraftan da
    kötüye giderken üstelik. saat dörttü ve henüz iş yapmamıştım. dünkü paradan
    yiyordum. bazen 40 lira bazen sıfır lira yapıyordum. ortalama 20 diyelim.
    insanlar iyi iş yaptığımı söylüyordu ama ortalamaya vurunca pek iyi sayılmazdı.
    sevindirici tarafı, kendi kitaplarımı satıyor olduğum gerçeğiydi. kendi
    arkadaşlarım bile alıp okumamışlardı üstelik. nezaketen almış da olabilirlerdi.
    son zamanlarda kime güveneceğimi şaşırmıştım. bu yüzden çok sık görüşmeye
    başlamıştım muhteşem dörtlüm ile.. güvenin hayatımda pek yeri yoktu oysa, bir
    ilişkiye başlarken, bu arkadaşlık ilişkisi bile olsa, karşılıklı güvenle
    şekillendirmezdim ilişkimi. her an her şey olabilirdi ve bundan da alınmazdım.
    kimseye küsmedim bu zamana kadar. ama bana küsen çok oldu. önemsemiyordum.
    hatamı kabul edip arayı düzeltmeye çalışır başaramazdım. gerçi bir çoğunda
    hatam da yoktu. yine de, ilişkilerin bozulmaması adına alttan almıştım
    insanları. şimdiyse, kendi arkadaşlarımdan görmediğim ilgiyi, içine yeni
    girdiğim bir ortamdan görüyordum. seçil’le refik geldi. demişmiş miydim? bazen
    bi çok şeyi unutur oldum da bu aralar. dalgınım kusuruma bakmayın..
    onları
    bira almaya gönderdim, gitmişken de bana bir paket sigara aldılar. günün ilk
    paketi bitmişti ve yanımdaki az kalan tütünüm berbat ötesiydi. biraları
    tokuşturtuk. “çitonk yapalım” demişti refik açar açmaz.
    sanırım
    yarım saat kadar hiç konuşmadan biralarımızı içtik. işportaya da bakan olmadı.
    “ankara’ya
    gidicekmişsin diye duydum” dedi seçil neden sonra. “sigara versene.”
    “evet”
    dedim, “şu doktorlarla işim bitsin, gidicem. iki günlüğüne. izmir dışında
    hiçbir yerde uzun süre kalamam”
    “meseleyi
    bu kadar büyütme” dedi refik, “hem bu biradan başka bira da içme. bir şeyler
    alayım, karnını doyur. işportayı da kapat bugün. burada kaldığın sürece daha
    fazla içeceksin.”
    “birazdan
    siz gidiyorsunuz ve izmarit geliyor” dedim.
    “hele
    bi gelsin de gideriz. geç kalır o.”
    “bu
    kez kalmıcak”
    “kalır
    kalır.” dedi seçil,  “ama gelir yine de.
    seni yalnız bırakmaz. belki de bizi o önden göndermiştir, olamaz mı?”
    “doğru”
    dedim, “artık onunla da görüşüyorsun”
    “ne
    o kıskandın mı?”
    “ne
    kıskanıcam yahu. hem ben istedim görüşmeni. sahi, özlem’in nerede olduğunu
    biliyorsunuz siz değil mi?”
    “biliyoruz”
    dedi seçil, omzunu silkerek. “ama sana söylemicez”
    “üzüyorsunuz
    beni”
    “sen
    kendi kendini üzüyor olmayasın?”
    “bilmem.
    belki de. bi bira daha alıcam ben. istiyor musunuz?”
    “paran
    bitiyor zack” dedi refik, “işportaya güvenme. bi süre iyi iş yaptın, tamam, ama
    hep böyle gitmicek, rüzgarın terse dönmesi de ihtimaller dahilinde”
    “her
    türlü kötü ihtimali es geçerim hayatımda bilirsin. ben bira alıcam. size de
    alayım mı”
    “biz
    de şarap var. sen biraya devam et ama, karıştırma şimdi”
    çantasından
    büyük bir şişe horoz karası çıkardı refik. ben bakkala gidip geldim. ikinci
    paketimde bitmek üzereydi. öksürük krizi gelmemişti bugün hiç. sabah dahil. her
    gün gelirdi oysa. ama ölmüyordum. ölmeyecektim. emindim bundan. pinero gibi de
    olmayacaktım. miguel pinero gibi. o yalnız ölmüştü. benimse yalnız ölemeyeceğim
    kadar çok arkadaşım vardı. onlara bunu yapamazdım. bunları düşünerek sigarayı
    yarıda söndürdüm. uzun sürmezdi ama. on dakika sonra bir tane yakardım. her
    gün, en az beş kez, on dakika ve yarım saat arası süren sigarayı bırakışlarım
    vardı. alkolü azaltmıştım ama. aklım özlem’deydi. üç yıldır yoktu ortada.. ve
    bu iki piç, biliyordu nerde olduğunu. söylemeyeceklerdi ama. söz
    vermişlermişmiş özlem’e. neyin sözüyse bu.. hem tuncay da kayıptı. aynı anda kaybolmuştu
    her ikisi de ortalıktan. nereye bakınırsam bakınayım izlerine rastlayamamıştım.
    refik de pek sık gelmezdi. kala kala seçil’e ve onun iğnelemelerine kalmıştım..
    “her
    şey üst üste geliyor” dedi seçil tekrar. “biliyorum bunu. ama iyi tarafından
    bak meselelere. kendini bırakma sakın. başka bira da içme nolur. bugün içme. bu
    aralar uzak dur şu meretten”
    “siz
    neden durmuyorsunuz”
    “sen
    içmezsen biz de içmeyiz söz” dedi. “izmarit gelsin gitsin. seni eve bırakıcaz.
    anlaştık mı?” şarabı gidip parka döktü. benim biramla beraber. üçüncü biramdı
    ama henüz bir yudum almıştım. sigara paketimi de aldı sonra geri vereceğini
    söyleyerek. “biraz ara veriyorsun, biz de gidiyoruz, izmarit geliyor, sonra
    cami durağında buluşalım”
    izmarit’in
    geldiğini uzaktan görünce ortadan kayboldu bizimkiler. izmarit gelir gelmez,
    “hadi topla abi, gidiyoruz” dedi, “biramı içtin sen”
    “nerden
    anladın. hiç iş yapmadım daha ama ya.”
    “ben
    anlarım abi, hadi topla, burda kalırsan daha fazla içiceksin biliyorum seni,
    benim de iradem zayıf, sana eşlik etmek istemiyorum bu durumda”
    topladık
    tezgahı. çantamı götürüp dükkana bıraktım. ardından tiryaki’de bi tuvalete
    girip, izmarit’in canlı heykel malzemesini alacağı yere gittik. yolda owurtesk
    ile karşılaştık. şaşılasıydı. her gün arıyordum bu adamı, cevap vermiyordu
    telefona. şimdi pat diye karşıma çıkmıştı. ihtiyacım olduğu anda. o da mı
    gerçek değildi yoksa. bilemiyordum. izmarit’ten şüpheleniyordum zaten. herkesin
    gerçekliğinden şüphelenip iyice kafayı sıyırmama ramak kalmıştı.
    “nereye”
    dedi owurtesk. anlattı izmarit.
    “iyi
    bende size bakmaya geliyordum” dedi, “oraya kadar geleyim, oradan kaçarım”
    “nereye
    kaçıyorsun ki” dedim, “takıl biraz. bi falıma bak hem”
    “yok
    kalamam, oraya kadar sizle yürür oradan dönerim.”
    bu
    adamı evinden çıkarmak da, yanımızda tutmak da zordu. şairdi. ama gerçek bir
    şair. çakmalarından değil. yazar sıkıntısına da sahipti. çoğu insan kendini
    yazar veya şair diye tanıtır ve öyle lanse edilmek ister. etiket peşinde
    koşarlar. oysa kayda değer bir şey yazabildikleri yoktur. tek istedikleri ünlü
    bir şair veya yazar olmak ve okunmak okunmak okunmaktır. ben okunulmayı
    takmıyorum artık. vazgeçtim bu işten. tam da vazgeçtiğim anda rayına oturmaya
    başladı işler. tuhaf. owurtesk yıllardır uğraşıyordu buna ve çok da iyi şiir
    okurdu. bir keresinde, karataş’ta bir saat boyunca şiir okumuştu bize. doğum
    günüydü ve iki bira ile sarhoş olmuştu o gün. normalde olmaz. ve bizi mest
    etmişti. normalde şiir bile okumaz. sokağa çıkmakta zorladığımız gibi, şiir
    okuturken de zorluyoruz adamı.
    izmarit
    bi arkadaşı ile buluştu. makyaj boyalarının parasını vericek olan elemanla.
    tanıştık. bize işçi filmi festivalinin broşürünü verdi. bakmadan çantaya attım.
    ilgilenmiyordum bu meselelerle. neden bilmiyorum. aslında gitmek istiyordum.
    ama gidemeyeceğimi bildiğim için ilgilenmiyordum da. sinemaya bir hayli
    uzaktım. sanatın her dalına uzaktım. resim ve edebiyat da buna dahil. owurtesk
    yakındı hepsine, izmarit de öyle. sanatçı kişilikleri vardı. benim yoktur. ben
    olmayan varlıklar üzerine yapıyorum doktoramı.
    mekana
    geldik ve yerinde bir berber olduğunu gördük. kapanmıştı. izmarit yerini sordu.
    gül sokakta orası dediler. taşınmış. ve hiçbirimiz gül sokak nerde bilmiyorduk.
    oysa çoğunuz biliyor olmalısınız. izmir özürlü izmirlileriz biz. owurtesk
    iznimizi isteyip ayrıldı yanımızdan. ben de birkaç sokak denemesi sonrası, eve
    kaçacağımı söyledim izmarit’e ve yanlarından ayrıldım.
    durağa
    geldiğimde refik ve seçil’in durakta olduğunu gördüm. sigara paketimi
    sallıyordu seçil. burdayız, der gibi. yanlarına gittim. paketi uzattı ve “bir
    şeyler yiyelim” dedi.
    “şirinyerden”
    yeriz dedim.
    otobüse
    binip eve doğru yol aldık. eve geldiğimde kapıda durup, “biz girmeyelim,
    görevimiz seni eve bırakmaktı, özlem öyle emir verdi” dedi refik.
    “nerde
    bu” dedim
    “bilmiyoruz”
    dedi seçil, “biz sana yetmiyor muyuz hem?”
    “peki
    tamam, söylemeyin, bi gün çıkar gelir nasılsa”
    “ne
    kadar çok istersen iste, gelmeyecek, seni bekliyor, bir evde”
    “izmir’de
    mi?”
    “yok
    zemt galaksisinde”
    “orası
    neresi, geçen de bundan bahsettin”
    “öğrenirsin
    ölünce. biz gidiyoruz.”
    “peki
    tamam”
    “içmek
    yok. en azından on gün alkol yasak. doktor olan benim biliyorsun” dedi refik.
    yarı doktor sayılırdı. tıp okumuştu uzun uzun bir süre.
    onlara
    birer sigara verip eve girip uyudum. nerdeydi bu kız. özlem. neden gelmiyor ve
    illa benim onu bulmamı istiyordu bilmiyordum.
    rüyamda
    bir sürü kedinin olduğu bir gezegendeydim. oturup beklemeye karar vermişken,
    uyandım. bulucaktım özlem’i kaçarı yoktu.
    28
    nisan 2016

  • iki yeni fanzin çıkıyore..

    ?! #7 ve s.e no 26 bugün çıkıyor.. işporta tezgahımızdan, (izmiryer6 distro-işPORTALTiryaki KEDİ‘den ve Yakın Kitabevi / İzmir‘den temin edebileceksiniz…
    CSNS Yayımları huşu içinde sundu…

  • ?! #7 giriş yazısı..

    ?! ile tekrar karşınızdayım. az sayıda
    basılan az tüketilen bir neşriyat olan bu fanzin, girdo’nun kişisel
    maruzatlarından oluşmakta olup, artık iki yılda bir değil de, daha sık
    basılacaktır. son dönem ürettiğim yazılardan oluşan, araya bir iki de eski
    zırvalarımdan alacağım bu fanzin, 2004 yılında ilk sayısı ile gün yüzüne çıktı.
    ardından iki yılda bir çıkarak bugünlere kadar geldi.
    görsel olarak pek fazla bir şey vaat
    etmeyen ?!’de girdo harflerden resim yaptığını iddia etmektedir. resmi okuyup,
    tabloları kafanızda canlandırabiliyor-sanız, pekala bu işi kıvırdığım anlamına
    gelir.
    bu arada dokuzuncu kitabımı da yazmaya
    başladım. bu fanzinde bir kısmışı mevcut. kitap, ilk kitap olan “geriye
    dönüşler”in devamı niteliğinde. nerde bu geriye kalan sekiz kitap diyorsanız,
    az sabır. ilk ikisi basıldı zaten. önce bi onlarla karınları doyuralım,
    ardından, zaten her şeyi ile hazır olan kitaplar, solucan fanzin aracılığı ile,
    aşkın’ın marifletleri sayesinde gün yüzüne çıkar.
    yazdığım zırvaları unthatow.blogspot.com adresinden güncel olarak takip edebilir,
    şikayetlerinizi ve arzularınızı ygzuvedsvcbr@gmail.com adresine iletebilirsiniz..
    olmamış, boktan, sevmedim, gibi yorumlarınızı kendinize saklamınızı salık
    veriyorum. pekala oluyor çünkü, görüyorum. ben şahsen gidip sevmediğim
    yayınlara “aga bu olmamış ya, kötü olmuş” diye kuru bir eleştiri sunmuyorum.
    doğru düzgün bir yerden gelen eleştiriniz varsa, elbette kapımız açıktır. her
    neyse, çok konuştum. girizgahı uzatmıyor, sizi bir takım sineye çekeceğinizi
    umduğum zırvalıklarımla baş başa bırakıyorum..
    girdap zack unthatow

    ya da kısaca girdo
  • s.e no:26 giriş yazısı..

    sokak
    edebiyatı veya zokak zebelliyatı adı ile çıkan güzide fanzinimizin, girdap
    tarafından hazırlanan son sayısıdır bu. bundan sonraki sayıları hazırlamak isteyen
    gönüllü biri çıkar ise, fanzin çıkmaya devam eder, olmazsa hakkın rahmetine
    kavuşmuş demektir. son dönem yaşanan bazı olaylar ve fanzinin içeriğini
    oluşturan arkadaşların yeteri kadar içerik sağlayamaması nedeni ile, bu kararı
    aldım..
    güzel
    zamanlarımız oldu. 16 yılda çok güzel anılara sahip olup, güzel dostluklar
    kurduk. dükkan bile açtık lan, her ne kadar yürümese de. hatta onu da,
    yürütebilecek birine teslim edebiliriz, ben çekilirim durumdan. çekinerek de
    aynı zamanda..
    16
    yıl içinde, bir sürü iyi kötü şey yaşadık, kimi zaman hararetli tartışmalarımız
    oldu, kimi zaman büyük umutlarla oltaya asıldık. bazen yırtık bir ayakkabı
    çıktı o oltadan bazen büyük bir alabalık. klişe yazdığımın da farkındayım şu
    an. napalım. fanzinimizde her ne kadar oluşumumuzun kişisel bir fanzini olsa da
    çoğu kısmını girdo hallediyordu, içerik tam anlamı ile gelmeyince, çocuk da bu
    içerik isteme onları okuyup tasnifleme işinden epey sıkıldı.
    aslında
    ikinci bir doğuş aşaması idi pinero tükkan. ama sanırım ayrışmalar ve
    ayrıntılara takılıp kalmalar, girdo’nun bu içi boş dışı renkli allegoritmada
    infilak etmesine sebep oldu. bundan sonra tayfadaki arkadaşlarımızı kendi kişisel
    maruzatlarını tarifledikleri fanzinlerinden takip edebilirsiniz.. tayfa dağılmadı,
    merkezden kaydı sadece, hepsi bu. 16 yılda yüz kadar fanzin çıkaran csns
    yayınları da, bundan sonra da işe yarar birkaç kağıt parçası üretmeye devam edecek.
    ama sanırım bunlar sadece girdo’nun menkulü kıymetsiz hazinelerinden oluşacak..
    bugüne
    kadar yanımda olup destek olan herkese teşekkür ederim. sokak edebiyatı adlı
    fanzinimiz, 26. ve görevi üstlenen olmazsa belki de son sayısı ile
    huzurlarınızda.. bundan sonra ki süreçlerde başka fanzinlerde ve kitaplarda
    yayın hayatımıza devam ederiz. sağ kolumuz (biz de onların sol koluyuz) solucan
    fanzin ile girdiğimiz ittifaklarda, bazı iç ve dış savaşlardan yere düşmeden
    çıkmaya çalışırız. eyvallah..

    girdap
    zack unthatow
  • geriye dönüşler 2 – beşinci bölüm: ev

    geriye dönüşler 2 – beşinci bölüm: ev
    beş yıl sonra. karataş’ta, bir ev.
    ev, birinci katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi, refik
    özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi ve ben ise bir köşede, elimde bir kadeh
    ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha gibi
    yani.
    annem öldüğünde ve yeğenim de
    evlenip ablamı yani annesini yanına alınca yapayalnız kalmıştım. ailemin evinin
    kirası yüksekti. o güne kadar işportadan geçiniyor, kışları part time işlerde
    çalışıyordum. üç artı bir ve bir hayli büyük olan evin kirasını
    karşılayamazdım. neden bilmiyorum ama ayaklarım beni, eskiden, jazztral ve
    izmarit adam’la beraber tuttuğumuz eve götürdü. karataş’da ki kötü, rutubetli,
    yazları böcekli olan, küçük eve. iki artı bir. kirası oldukça düşük ve müstakil
    girişli. ev sahibi bir üst katta oturan. eve vardığımda siyah bir perdenin
    örtülü olduğunu görüp üzüldüm. ama bu siyah perde benim işportada kitapların
    altına serdiğim perdeye benziyordu. zabıtalar bi keresinde malımı topladığında,
    mallarımla beraber perdeyi kaybetmişlerdi. hesap sorulamazdı zabıtalara..
    ayrıca evin camında da “mülksüzden satılık” yazıyordu. bu yazıyı daha önce biz
    yazmıştık cama. ve ben evden çıkarken yazıyı sildiğime emindim. her ihtimale
    karşın kapıyı tıklattım. belki bir ev arkadaşı arıyor olabilirlerdi. açan
    olmadı. bu sırada yazıyı fark ettim. kapıda ufak harflerle ve elle yazılmış
    olan yazıyı. “kapı açık, istersen girebilirsin, biz açmıyoruz, boşuna çalma.”
    kapı kolunu çevirdim. açıldı.
    girdim içeri. ev bıraktığım eşyalarla duruyordu. holü görmüştüm sadece. yarı
    uzunlukta holü ve salonun bir kısmını. halı, duvara bıraktığım poster ve
    kanepeler duruyordu. salonu kullanmıyorduk o zamanlarda. bana tanıdık gelen bir
    iki giysi vardı. ama bu evde sadece benim görebildiğim giysilerdi bunlar.
    jazztral, izmarit ya da diğer arkadaşlarımın görebildiğini sanmıyorum. ilk
    sağdaki odaya girdiğimde öfkeli gözlerle karşılaştım. öfkeli gözlerimle ya da.
    yıl 2021 idi ve artık 39 yaşındaydım.
    son beş yıldır işporta ve part time işlerle hayatımı sürdürüyor, fanzin
    çıkarıyor, kendi kitaplarımı bastırıyordum. nerdeyse hiç arkadaşım kalmamıştı.
    iki üç dost dışında, yoktu kimsem. ve ben de kimse ile yakın ilişki
    kurmuyordum. cep telefonu kullanmıyor ve arkadaş edinmiyordum. fanzinlerimde ve
    kitaplarımda iletişim adresi bile yoktu. sadece kitap adı, adım ve solucan
    fanzin basımı olduğunu belirten ibareler vardı. csns yayınları hala aktifti ama
    artık tek kişiydim. oluşum dağılmış, bambaşka mevzular çıkmıştı ortaya. çok
    fazla insan tanımama rağmen kimseye hiçbir şey anlatmıyor, anca yazıp
    duruyordum. beş yıl geçmişti aradan. ve özlem’i görmeyeli ise epey epey yıl
    olmuştu.
    “sonunda” dedi sadece. “adresimi
    buldun”
    öfkeli gözler özlem’e aitti. son
    gelişinde el ele tutuşmuş ve ailemin evinde parti vermiştik. o gün son
    görüşümdü özlem’i. yıllar sonra bir günlüğüne gelmiş ve “bir daha beni çağırma”
    diyerek gitmişti. “çağırma” demişti, “sen gel artık, gerçekten yoruldum oyun
    oynamaktan”
    “şarap içer misin?” dedi
    ardından. “ama halıya kusmak yok. yeni temizledim.”
    “ne zamandan beri burdasın?”
    dedim
    “siktir et” dedi, “hiç çıkmıyorum
    evden, girdim gireli hiç çıkmadım.”
    “ihtiyaçların?”
    “tuncay karşılıyor. arada bir
    gelip yiyecek ve şarap bırakıp gider”
    “tuncay mı? vay canına.. o nerde
    yaşıyor”
    “bilmiyorum, hiç sormadım.”
    “peki ya ekibin geri kalanı”
    “bilmiyorum. bunları
    sorgulamıyorum artık girdap. yorma beni. otursana. ayakta kaldın”
    “şarap içemem, ilaç kullanıyorum”
    “bugün kullanmayıver o zaman”
    “peki”
    hala emrivakiydi ve ben hiç bi
    isteğine karşı gelmiyordum. gelemiyor değildim, gelmiyordum, içimden gelmiyordu
    bu. seviyordum hatunu. ölesiye. bi çok kez, bi çok yolla, hayatta kalmayı,
    mücadele etmeyi denemiş, ama hep bir şeyler ters gitmişti. en sonunda bu eve
    sığınmıştı demek.
    “ama bi sorunumuz var” dedi,
    “kapıdaki yazıyı siler misin? buraya artık başkalarının gelmesini istemiyorum”
    “yaparım” dedim.
    “paran var mı?”
    “kazanıyorum bi yerden”
    “fabrika mı gene?”
    “yok, işporta. kitap mitap.”
    “güzel” dedi, “takı yaparım,
    onları da satarsın.”
    “olur”
    böyle başladı hikaye yeniden.
    ertesi gün, işportada otururken refik ve seçil el ele geldiler.
    “duyduğumuza göre bi ev tutmuşsun
    kardeşim’le” dedi refik, uzaktan bağırarak. sarhoştular. öğlenin üçünde.
    işportayı henüz açmaya çalışırken, yere 
    çömelmiş halde kitapları dizerken, arkamdan seslenip.
    “evet” dedim, “siz nerden
    duydunuz?”
    “tuncay söyledi.”
    o gün özlem’le şarap içerken,
    tuncay gelmişti özlem’e bakmaya. torbacılık yapmaya başlamış puşt. kuruçay’da
    çingenelerle yaşıyormuş. bir evde tek başına. evde de yetiştiriyormuş bir
    şeyler. bir de eczaneden aldığı hapları, yurtdışından geliyor diyerek
    kakalıyormuş birilerine. toz haline getirip. adam sonuçta dört koca yıl tıp
    okudu refik ile beraber. anlıyor bu işlerden. özlem’e o bakmış bunca yıl ve
    özlem evden adımını bile atmamış dışarı.
    ertesi gün işportadan seçil ve
    refik ile beraber döndüm eve. ve girişte de bahsettiğim gün geldi çattı işte.
    refik, özlem’in yaptığı takıları satmaya başladı. seçil bir kafede part time
    çalışmaya başladı. özlem ise evde takılıp, her akşam içip, her gün takı
    yaparak, evi toplayıp yemek yaparak, çamaşır yıkayarak yaşamını sürdürüyordu.
    bulaşıklar bendeydi ama. onları kimseye kaptırmam. ben de bit pazarından
    bulduğum kitaplar ve bazı nadide şeylerle işportaya çıkıyordum her gün refik
    ile beraber. hiçbirimiz cep telefonu kullanmıyor ve kimseyle yakın ilişki içine
    girmiyorduk. evimize kimseyi kabul etmiyorduk. arada bir tuncay gelip gidiyordu
    işte. tuncay’ın bile eve hatun atması yasaktı ama o da bunu takmıyordu. kendi
    evi var adamın sonuçta. ama bize taşınmak istiyor, torbacılığı bırakıp dükkan
    açmak istiyordu.  “salonda yatar kalkarım
    ben” diyordu.
    “ne dükkanı” diye sorduğumda
    “hiçlikçi” dedi. “içi bomboş bile
    olabilir. bilmiyorum. henüz karar vermedim. çok para biriktirdim bu işten. ama
    artık riske girmek istemiyorum.”
    “iyi yaparsın” dedi seçil, “bi de
    senin hapisliğinle canımızı sıkmayalım. yeterince sıkıyorlar canımı zaten
    işyerinde”
    “sizi seviyorum” dedim.
    “ama biz seni sevmiyoruz” dedi
    özlem. gülüyordu. şarabı uzattı.
    “yeter bu kadar” dedim.
    “biliyorsun, ilaçlarım. psikolojim.”
    “yetmez” dedi. “psikolojine de
    bir şeycik olmaz. olan olmuş zaten.”
    haftada bir gün alkol alıyor,
    altı gün ilaç içiyordum. her gün işportaya çıkıyorduk refik’le. soğuk yağmur
    falan dinlemiyor, yağmur yağınca bi süre topluyorduk tezgahı. artık daha hızlı
    toplamaya başlamıştım tezgahı. özlem’e o gün “perde benim işporta perdem mi”
    diye sordum.
    “evet” dedi, “tuncay seni hep
    gözetiyor ama sana görünmüyordu. kaptırdığını öğrenince gidip senin adına aldı
    tezgahını. tanıdıkları var piçin. her şeyini aldık”
    “neden yaptınız bunu”
    “bi gün geleceğini biliyordum
    oğlum. sen gelene kadar, senden bi kaç parça daha olsun istedim evde. çakmak da
    duruyor hala. bak..”
    sigarasını yaktı. tatlı tatlı
    konuşuyordu ama gözleri hala öfkeliydi. kendimeydi öfkem.
    oluşum dağılıp, başka başka
    muhabbetler kurulunca, tek başıma iş yapmaya başlamıştım. kolektif işler bana
    göre değildi. ve beş yıldır, iyi kötü sürdürmüştüm hayatımı. ama şimdi,
    sanırım, her şeyin boka sardığının işaretleri belirmişti. bir evde kalıyordum
    artık. ev eski evimdi. eşyalar eski eşyalarımdı. bir dolu yazı vardı
    duvarlarda. ve özlem evden hiç çıkmıyordu. hem de hiç. camdan bile bakmıyor,
    perdeyi hiç açtırmıyordu. simsiyah kapkalın bir perde. zack’e dönüşen o
    olmuştu. onun bu halinden dolayı tadım yoktu ama o böyle gayet mutluydu. diğer
    odada refik ve seçil kalıyor, ben özlem’le oturduğumuz odada kalıyordum. tuncay
    ise, geldiği zamanlarda, kullanmadığımız odada yatıyordu. özlem, sızana kadar
    içerdi zaten. en son bir köşede sızmış olur ben de onu, yatağa yatırırdım.
    yerdeki yatağa. kesilmiş, sadece üstü olan çekyata. yerde oturuyor sayılırdık.
    renkli merdivenlerin üzerindeki bir evde. birinci kat. rutubet. böcek. alkol.
    cigara. fanzinler. takılar. işporta.
    her gün refik’le karataş’tan
    alsancak’a yürüyorduk. dönüşte de yürüyorduk. iki üç gibi açar, dokuz on gibi
    kapardık. çok iyi iş yapmıyorduk. yeticek kadar. her hafta bit pazarına çıkar,
    bir şeyler kapar dönerdim. o gece hiç uyumazdım. cumaları alkol günümdü.
    cumartesi gece ikiye üçe kadar işportada dururduk. oradan eve gider, malları
    bırakır yola çıkardım. bit pazarına da yürüyerek gidiyordum. başka da gittiğim
    bir yer yoktu zaten. hiç araç kullanmıyordum.
    bi gün işporta açmadım. seçil
    çalışıyordu. refik tek gitmişti işportaya. tuncay gelmemişti o gün ve özlem
    hala uyanmamıştı. kahvaltı hazırladım. odaya koydum ve uyanmasını bekledim.
    uyanmadı uzun süre. ölürse napacağımı düşündüm. boku yerdim sanırım. intihara
    yatkıntı. etmişliği de vardı bi kaç kez. bi kez öldüğüne de inandırmıştı beni.
    bristol’deydi o zamanlar ve her neyse. hikayeyi biliyor olmalısınız. ilk kitabı
    okumadan buralara kadar gelmemeliydiniz. çok şey kaçırır ve pek bir şey
    anlamazsınız. ne diyordum? bi keresinde beni öldüğüne inandırmıştı. abisi de
    öyle demişti. ve sonra bi gün bi günlüğüne çıkıp geldi ve “beni bir daha
    çağırma. sen gel” dedi, beni nerde bulacağını biliyorsun bebeğim..”
    “bilmiyorum” dedim
    “bulursun” dedi ve gitti.
    aramadım. sadece bizimkilere
    sorup durdum. onlarda, “biz aslında yokuz,” olmayanının nerede olduğunu nerden
    bilelim” dediler.
    sonra bi gün, eskiden kaldığım bir eve tekrar gittim işte.
    evi tutmak ya da ev arkadaşları arıyorlar mı sormak için. ve hikaye yeniden
    başlamış oldu. tek farkla. bu kez özlem evden hiç çıkmıyordu ve çıkmayacaktı.
    naparsam yapayım. sadece bizi görmek istiyor eve kimseyi getirmemizi
    istemiyordu.
    o gün sabah kahvaltı hazırladım ona. uzun süre uyanmayınca
    bi bakayım dedim. nabzı çok yavaş atıyordu. seslendim. duymadı. sarstım biraz.
    ayılmıyordu. hemen bi taksi bulup hastaneye götürdüm. uzun süre kaldı orada.
    baygın bir halde. serum verdiler. intihar etmemişti. aşırı alkoldü belki
    nedeni. doktorlar da kestiremedi. birkaç saat sonra ayıldı. ve ilk sözü “bunu
    yapmamalıydın” oldu “kuralı bozdun. ne hastanesi yahu. bir şey olmaz bana. ben
    seninle beraber ölücem.”
    “korktum” dedim
    “hadi çıkıyoruz” dedi ve apar topar hastaneyi terk ettik.
    dönüşte taksi ile gelmek istedi. alsancak devlet hastanesinden. son yedi yıldır
    ilk kez bir araca biniyordum. garip hissettim kendimi. özlem onbeş yıldır ilk
    kez evden dışarı çıkıyordu. gözlerini kapattı yol boyunca. bi saniye bile
    açmadı. başını omzuma koydu ve öylece kaldı. eve varınca gözleri yarı kapalı
    yarı açık bir halde merdivenleri çıktık. eve varınca
    “hiç değişmemişler” dedi. “hiçbir şey hiç değişmemiş.
    ruhlarını görebiliyorum. bir daha bunu yapma. seni bir daha affetmem.”
    “tamam” dedim “ama ölmeni istemiyorum”
    “seninle beraber ölücem. söz veriyorum. bir daha beni dışarı
    çıkarma. ve bu konuda konuşmak istemiyorum. gel beraber yemek yapalım.”
    “olur” dedim. beraber yemek yapıp, onun “birinci özlem
    savaşı” adını verdiği günü kutladık. ben içmedim. o gün cuma değildi. o üç
    litre şarabı tek başına bitirdi. refik ve seçil geç geldiler. olanları onlara
    anlatmadık. sonra uyuyup uyandık işte. hepsi bu.
    27 nisan 2016.

  • geriye dönüşler 2 – bölüm 4 nevermore

    geriye dönüşler 2 –
    bölüm 4
    nevermore
    “sigara
    üstüne sigara” dedi seçil. cevap vermedim. öylece uzanmış, gözlerim açık bir
    halde yatıyordum. gecenin üçünde uyuyakalmış, sabahın beşinde uyanmış, bir daha
    uyumamıştım. sigara üstüne sigara. distress versiyon 0.2 çalıyordu. sıfır nokta
    iki. bire hiç geçemediğimi hissettim. bütün olamadığımı, ve hiç
    ikilenemediğimi. oysa çok kalabalıktım. onlarca ölü ve hayaletle yaşıyordum
    yıllardır.
    “hu
    hu” dedi seçil, “sana diyorum.”
    “gider
    misin” dedim. “uyumam gerek.”
    “sabah
    işe gitmeyeceksin” dedi, “uyuman falan gerekmez. işportanı da akşamüstü
    açıyorsun zaten.”
    “açmıcam
    bugün” dedim.
    “kötü
    bir gece ve kötü bir sabah dedi zack” diyerek anımsattı boktan bir şiirimi.
    “hatırlatma”
    dedim.
    “ekmek
    yaptım sana” dedi.
    “sonra
    yerim” dedim.
    “şimdi
    yiyeceksin” dedi. “kalk hadi..”
    untitled
    başladı. this empty flow. isimsiz olmayı çok istediğimi söyledim ona. yalan
    söylediğimi ima etti. “kalk” dedi, “konuşalım.”
    konuşacak
    bir şeyin olmadığını, hatta en güzel yöntemin sessizlikle birlik olup hiçliğe
    akmak olduğunu söyledim.
    “porno
    izleyelim mi” dedi, “güleriz.”
    bi
    keresinde o, refik, ben, tuncay, özlem, kahkahalarla gülerek izlemiştik.
    kafamız yüksekken. hiçbirimizin şeyi ötmemişti. çıplaklığa önem vermiyor ama
    her birimiz tutkulu bir sevişme faslını özenle çekip çıkarmak istiyorduk
    karanlıktan. karanlıkta kalıyordu her şeyimiz. güneş ve ayın dansı bize anlamlı
    gelmiyordu. günler bir önceki günün fasolu tekrarından ibaretti. her şey
    fasoluydu tanrısını satayım.
    tanrıyı
    satmak istiyordum. ucuza giderdi. sürekli benimle dalga geçtiğini
    hissediyordum. a’dan z’ye ezberlemiştim her hareketini onun. onun suçumu
    bilmiyordum ama biri tüm suçu üstlense fena olmazdı, çünkü herkes benim masum
    olduğumu dile getiriyordu. ağlamaya başladım ardından. seçil saçımı okşadı.
    “kalk hadi” dedi, “sigara içelim. ekmeği siktir et, ben yerim adamım.. o kadar
    hazırlamışım”
    doğruldum
    yerimden. “düzeltmek istemiyorum hiçbir şeyi” dedim. “hiçbir şeyi. hiçbir
    şeyimi. yazımı da. bırakalım yanlışlar yanlış olarak kalsın” dedim.
    “doğruya
    hiç ulaşamıyoruz zaten” dedi. ardından başka bir şarkı çaldı ve ağlamam
    kesilmiyordu bir türlü. bi sigara yaktım.
    “ilaçları
    bırakmayalım” dedim ona.
    “bence
    de” dedi, “eroine başlasan iyi edersin hatta. hatta jilete de başla. hatta
    anneni daha çok üzmek için bi kolunu kes daha önce düşündüğün gibi. ip getirdim
    yanımda. seni bağlayıp sonra asıcam bugün. intiharına cinayet süsü vermek
    için.”
    “cinayete
    intihar süsü verilir sanıyordum” dedim.
    “hiçbir
    şeye süs vermek istemiyorum” dedi. “sus payı vermek isterdim ama”
    nasıl
    uyuyabileceğimi sordum ona.
    “1200
    mg serequel” dedi.
    “bi
    tablet antiem” dedim
    “üç
    çizgi amfetamin” dedi
    “iki
    gram esrar” dedim
    “biraz
    da tütün ekleyip yakalım” dedi. “hepsini ezip. en kral tütsü olur. işportada
    yakarsın. gelenler kafası kıyak ayrılır yanından. yarı uykulu yarı enerjik.
    napacağını bilemezler.”
    “kitaplar
    tükeniyor” dedim gülerek.
    “bit
    pazarına çık” dedi.
    “çıkarım”
    dedim. “pazarlar tükenmez.”
    “ve
    sen de ölmüyorsun.”
    “ölmek
    isterdim” dedim ona. “özlem gibi. tuncay gibi.”
    “intihar
    tehlikeli bir senfoni” dedi. “anma hiç.”
    “intihar
    değil” dedim. “kendiliğinden. kalp krizi. beyin kanaması. trafik kazası.”
    “bu
    saate kadar çoktan araba çarpmalıydı sana zaten dedi. hep kıl payı
    yırtıyorsun.”
    “kırmızı
    ve yeşili karıştırıyorum” dedim. “sağı ve solunu karıştırmak gibi bir şey bu.”
    “yalanlara
    başladın gene” dedi.
    hazırladığı
    ekmekten bir lokma ısırdım. evdeki herkes uyuyordu. ben odama geçmiş, kapıyı
    kapatmış, içeride de dumandan bir dünya yaratmıştım. camı açtı sonra seçil.
    “güneş doğmuş” dedi. “spora gidelim mi?”
    “sikmişim
    sporu” dedim. “ben böyle iyiyim.”
    ekmekten
    bi lokma daha ısırıp bıraktım. bi sigara uzattı. özenle sarılmış bir sigara
    istiyordum. ben sarmak istemiyordum. hediye gelsin istiyordum. doğum günü
    hediyesi gibi bir şey. bana da ancak böylesi bir hediye yaraşırdı. seçile “hani
    bir daha gelmeyecektin” dedim.
    “olur
    öyle” dedi.
    “kızmış
    mıydın bana” dedim
    “yardımıma
    ihtiyacın olmadığını düşündüm aptal” dedi “ne kızması.”
    “geçen
    refik geldi” dedim.
    “biliyorum”
    dedi, “anlattı. bak bunu ihtiyaç olarak görmüyorum tamam mı” dedi. “bu başka
    bir şey. hadi uyu acık. uyanınca daha iyi hissedersin.”
    kimseye
    yük olmak istemediğimi söyledim ona. gitmesini istediğimi.
    “yük
    değilsin” dedi. “kimseye yük falan değilsin. böyle düşünme.”
    “ama”
    dedim. “sorunluyum.”
    “sorun
    sen de değil” dedi.
    hayır
    sorunun tamamen bende olduğunu, farklı deneylerde aynı sonucu verdiğimi, ve
    değişken faktörlere rağmen değişemediğimi söyledim.
    “hayat
    bir deney tüpü değil girdo” dedi. “tamam mı? sen de denek değilsin.”
    bi
    sigara içip uzandım. gözlerim açık vaziyette. ne kadar süre öylece durdum ne
    kadar süre başımdan ayrılmadı bilmiyorum. sonra kalkıcaktım zaten. evden çıkmam
    gerekiyordu. evde durmak istiyordum oysa. sonsuza dek evde. tek odada. öylece.
    hayaletlerimle baş başa..
    başlık
    this empty flow’un bir şarkısının adıdır.
    22
    nisan 2016.
  • geriye dönüşler 2, bölüm 3. highest of the angels

    geriye dönüşler 2,
    bölüm 3.
    highest of the
    angels
    köşeye
    sıkışmış gibi hissettiğimi söyledim ona.
    abarttığımı
    söyledi. “onlar sana aspirin gibi gelmeliydi adamım.. her şey içinde bitiyor.”
    “eski
    tadım yok biliyorsun” dedim. “artık nerdeyse kimseyle konuşmuyorum..”
    “zack’e
    izin verme” dedi. “gitsin kendi gezegeninde ne halt yerse yesin pezevenk…”
    işportaya
    gelen bir müşteri muhabbetimizi kesti, bir kitabın olup olmadığını sorarak.
    “yok” dedim.
    az
    önce konuştuğum refikti. ışıkların içinden çıkarak gelmişti işporta tezgahıma.
    “hey adamım yanında yer var mı?”
    zack
    ise, hiç kimsenin, hatta pek fazla ağaç ve hayvanın bile olmadığı bir gezegende
    ki bir mağarada yaşıyordu. insan sevmezdi zack, ama nefret de etmezdi.
    umursamıyordu insanları. kısa diyaloglar kurar, canı isterse selam verirdi.
    içimde olmadığı zamanlarda mağarasına saklanırdı. içimdeykense kitlerdi beni.
    oysa matrak bir heriftim ben. öyle derdi herkes. artık bu kaybolmuştu. can
    sıkıntısı hakimdi her şeye. giderek donuklaşıyor ve işin içinden nasıl çıkarım
    bilmiyordum. bu yüzden gelmişti refik, acil durumda camı kırınız gibi bir şeydi
    ikisi, refik ve seçil. birbiri ile sevgili olup sürekli kavga eden bir çift.
    “seçil
    gelmeyecekmiş artık” dedim refike..
    “gelir”
    dedi. “bakma sen ona. sana çok kızıyor da ondan.”
    kızabileceği
    bir şey yapmadığımı söyledim.
    “yapıyorsun”
    dedi, “delirtiyorsun bizi bazen..”
    “şu
    kolye tam size göre efendim… güzelliğinize güzellik katar.”
    yoldan
    geçen birine direkt bunu söyledi refik. “anlamadım” dedi kadın. eline aldı
    kolyeyi, “şu” dedi, “görüyorum ki boynunuz boş. hediye de edebilirim ama
    bozukluğunuz varsa kafi.”
    bira
    paramızı denkleştirmeye çalışıyordu. hiç iş yapmamıştık öğlenden beri.
    çalabilirdi de, ama migrosa kadar yürümek istemiyor, köşedeki bakkaldan alıp
    gelmek istiyordu. sattı da kolyeyi biliyor musunuz, hem de on liraya. üstüne bi
    de fanzin çaktı benim tezgahtan. 13 etti. iki bira. gidip aldım.
    “neye
    içiyoruz biliyor musun” dedi.
    “neye”
    dedim..
    “senin
    kafasızlığına.. yaşa işte böyle. ben nasıl on beş senedir yaşıyorsam sen de
    yaşa. tutturmuşsun bi fabrika fabrika diye.”
    “annem
    hasta dedim. ablamın başına kalamam.. kendi paramı kazanmalıyım.”
    “takı
    yapmayı öğren adamım.”
    “ya
    kışın?”
    “yazın
    idareli gidersin. nolucak.”
    “hastane
    masrafları.”
    “yeşil
    kart çıkar.”
    sevmiyordum
    bu triplerini. hayatı yaşaması o kadar da zor değildi biliyordum, ama bu kadar
    basite indirmek de gerekmiyordu. hem alışmıştım fabrikalara. bir tuşa bas bir
    kolu çek. kafa rahat. ay sonu maaşın yatmıyorsa sorun vardı bir tek. ama
    böylesi daha güzeldi. dört saat de kırk lira. bazense altı saat de dursan
    müşteri gelmezdi. aslında ilaçları bıraksam her türlü yapardım iş. iki sene
    önce olduğu gibi. müşteri ile muhabbeti bağlar her türlü kitap satar her türlü
    de sağdan soldan bit pazarından kitap bulur, kışı da birikenle geçirirdim. ama
    tek kalıcaktım eninde sonunda. eninde sonunda kiram olacaktı, suyum elektriğim
    olacaktı. masraflar artıcaktı ve işportadan kazandığım para ile ancak biri ile
    beraber yaşayabilirdim, hatun veya erkek. ve aynı ev söz konusu ise,
    yalnızlığım yalpalanabilirdi belki. hem kimseyle parasal sorun yaşamak
    istemiyordum.. ailem dert değildi, çeker kapıyı otursun odanda. bazen bulaşık
    yıkar bazen evi süpürsün. yemeğini yapar ailen. yemek sorun değil zaten.
    öğrenirsin. ama deneyimlemiştim bir kez. sorumsuzluk en kötü renkti.
    dağınıklık. eve gelip gidenler sürüsü. onların dağınıklığı. sevmiyordum
    dağınıklık, her şey derli toplu istiyordum. işporta da bile, biri bir kitabın
    yerini bozarsa hemen kalkıp düzeltirdim. üşenmezdim buna. üstelik annem
    hastaydı. eve geldiğimde yatıyordu. korkuttu durumu beni. ‘o ölürse’nin
    sonrasını hiç düşünemiyordum. algım sıfırlanıyordu.
    babam
    öldüğünde donup kalmıştım. hareketsiz bir beden. ben yıkamıştım imamla beraber
    babamı. ben abim ve imam. ölüm sert bir duvar gibiydi. toslayınca başın
    dönüyordu. öyle yüksek bir hızda dönüyordu ki, manzaranın siluetlerini bile
    seçemezdin. ve annemi tekrar incik boncuk işleri ile uğraştırmak istemiyordum.
    bunu anlattım refik’e. üç kuruşa geçiniyoruz dedim. iki kuruş da oluyor bazen.
    ama dört kuruş olmadı hiç.
    “haklısın”
    dedi. “benim babam hiç olmadı. hele uyuşturucu kullandığımı öğrenip evladı
    olarak görmemeye başladıktan sonra hiç.. parayı sikeyim. hayatımızın içine
    ediyor. bi saniye..”
    müşteriye
    döndü. biralarımız bitmek üzereydi.
    “şu
    kolye ne kadar.”
    “on
    lira olur. hatta yanında bir de fanzin verirsek on üçe kapatırız bu işi.
    fanzinler iyidir. yanımdaki konuşmayan arkadaşım yapıyor. onun tezgahına da biz
    bakıyoruz. işimiz iş yani. hem o kadar güzel öyküler yaz, hem de anlatma
    kimseye.. aptal işte nolucak”
    ben
    susuyor ve biramı yudumluyordum.
    “aa
    öyle mi ne hakkında yazıyorsunuz?” dedi hatun bana..
    “herkes
    yazıyor artık” dedim, “önemli değil. genel de kendimden bahsettiğim söylenir
    ama ben öyle düşünmüyorum. herkesten bahsediyorum. belki akşam eve gidince
    sizden de bahsederim bugünü anlatırsam..”
    “okumak
    isterdim” dedi. “hangileri sizin.”
    uzattım
    benim zırvalıklarımı. kitabım da vardı tezgahta ama o kadar zordu ki, “şu da
    benim kitabım” demek. neyse ki refik girdi araya. “bu da kitabı” dedi, “beni
    övüp durur, yakından tanımış olursunuz hem.”
    ağzı
    iyi laf yapıyordu herifin. hem kitap hem fanzin aldı hatun. 21 etti. gittim her
    zaman ki bakkalıma, “abi iş yapınca üstünü vericem” deyip bi şişe de şarap
    aldım. geri geldiğimde refik zabıta ile tartışıyordu.. elimde şarap olduğu için
    uzak durdum. gittiler ve ardından yarım saatliğine tezgahları topladık beraber.
    herkes topladı. ibo, meto, yusuf.
    “ibo
    içer misiniz” diye bağırdım “fazla bardak var.”
    böyleydi
    bu işler. her şeyini paylaşırdı işportacılar. birazdan da iş yapınca ibo
    verirdi şarabından biraz. tütün aldık yusuftan. bizdeki toz olmuştu. garip bir
    adamdı yusuf. az iş yapar yaptı mı da tam yapardı. en küçük parça otuz lira
    çoğu elli lira idi tezgahında. uzak doğudan geldiğini iddia ettiği taşlardan
    kolye satardı. uzak doğu şifacılığı yapardı. doğru ya da yalan ayırt
    edemezdiniz.
    oturup
    şarabımızı açtık.. ibo geldi yanımıza.
    “abi
    sıkıldım ya” dedi. “on beş yıldır şu işi yapıyorum bi bu sene bu kadar sorun
    yaşadık. üç kez tezgah kaptırılır mı bir ay içinde. çok sıkıldım.”
    “rastalar
    kıyak” dedi refik, konuyu değiştirip. refik’de de rastalar vardı. ben de
    olamazdı çünkü saçlar dökülüyordu. kazıtmıştım ben de. tam bir skinhead
    olamasam da, sharp kültürü içimde bakiydi. street punk gibisi yoktu. neşe
    verirdi insana. açtım telefondan bir skin grup. şarabı yudumladık. kapalı
    tezgaha rağmen, yoldan geçenlere “fanzin var” deyip durdu refik. bu şekilde üç
    fanzin daha satıp, paranın geri kalanını çıkardı. iki sene önce ben de onun
    gibiydim. günlük seksen lira kaldırır, yarısını alkole yarısını anneme
    verirdim. kafama koymuştum o gün. bir daha çalışmayacağım, demiştim. iyiydi
    keyfim. eski matrak hallerime geri dönmüştüm. her konuda dalga geçilcek bir şey
    bulur, milleti güldürürüm. sonunda o kadar çok şeyle dalga geçmeye ve hafife
    almaya başladım ki, deli diye tıkıldım bir yere.
    on
    üç gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun gibi. çoğu kişi, hatta bir hasta bakıcı
    bile telefon numaramı aldı. dışarda görüşmek için. hiçbiri aramadı ama olsun.
    ben kimsenin numarasını almadım. askerde de almamıştım. numara almam zaten ben.
    içli dışlı olmam kimseyle. kimseye bir şey anlatmam. gene de herkes çok sever
    beni. kimseyle sorunum olmadığı için olmalı bu. herkesi olduğu gibi kabullenip
    değiştirmeye çalışmamak önemli. bu yüzden çok az kişi dışında tavsiyelere ve
    eleştiriye kapalıyım. herkes baksın kendi dalgasına.
    refik
    “tezgahı açalım” dedi, “mesaileri bitti.”
    “ekip
    değişir abi bir şey olmaz onlara” dedi ibo.
    “baksana”
    dedim “meto açmış bile.”
    “açar
    o ya, zabıta arkasını döndüğünde açmaya başlamıştı bile.” dedi ibo
    meto
    böyledir. bir eli sakat. en korkusuzumuz o. tespih ve şapka satar. iyi çocuk.
    onun da üç kuruşunda gözleri var o ayrı. saat beşi on geçiyordu. tezgahı tekrar
    açtık. bu kez farklı dizip, başka kitapları göz önüne çıkardım. her gün
    değiştiriyordum yerlerini. arada bir de eve kitap götürür başka kitap
    getirirdim. refik öğretti bunları bana. ben de akıl edebilirdim elbet ama bazen
    bir şeyleri benim aklıma gelmeden söylerdi.
    şarap
    bitmeye yakınken polis geldi bu kez de. birileri şikayet etmiş. kendileri en
    klas yerlerde içer de sokak da içmeye karşıdırlar. onlar bozmaz çünkü kendini,
    bi biz bozarız. aslında olay tam tersidir. bir insanın ne kadar çok parası
    varsa o kadar da boş konuştuğunu gördüm çoğu kez. bütün hatunlar kendilerine
    amade sanır böyleleri. sorun para ya da parasızlık değildir, aptal bir hırs
    buna neden olur. hırs iyidir aslında ama neye göre olduğu önemli. çok para
    kazanma hırsı, olabileceğinden daha çok kazanma hırsı ile lüks peşinde koşmayı
    anlayamamışımdır çoğu zaman. minimum ihtiyaçlar için kazanması gerekenden azını
    kazananlar da hep daha çok çalışanlar olur.
    refik’in
    tezgahı açması uzun sürdü. takı uzun sürer. kitap kısa. toplama da ise tam
    tersi söz konusudur. zabıta gelse ilk yakalanıcak benimdir. ağırlık farkı.
    bohça yapamazsın kitaptan.. en çok iş yapan gene de benimdir işportada ama
    yerine koyması daha zordur. kendin ürettiğin iş daha iyi. takıyı öğrenmen gerek
    zack..
    daha
    sonra sakız satan bir çocuğun köpeklerle kovalamaç oynayışını izledik. daha
    sonra midyeci abimize selam verdik. daha sonra bir herifin küfürle karışık bir
    hatunla tartışmasına şahit olduk. daha sonra, daha sonra. tezgaha kimse
    gelmedi. refik de, şarap çıktığı için yormadı kendini daha fazla. biraz şarap
    da ibo ile meto’dan geldi. sekize on vardı saat. “toplayak mı” dedim refik’e.
    “kilise çanı çalmadan mı” dedi. sekiz de çalardı çan. her yarım saat de bir
    vapur gelir, sokak insan dolardı. dükkan iş yapmaz, zack arada sırada selam
    çakardı. zaman geçiyordu. zaman geçiyor kış yaklaşıyordu. kışa para ayırıp yazı
    beklemeyi planlıyordum. ama annem ölücekti. ablam’ın maaşı kendine kadardı. işe
    girecektim. işe girdiğim halde işportaya devam edecek, daha rahat
    davranacaktım. kaldırım da oturmak güzeldi. dinginleştiriyordu insanı. ilaç
    gibi geliyordu kaldırım. ama görünür olmaktan sıkılmıştım. son zamanlarda çok
    insanla tanışmış, biraz fazla görünür olmaya başlamıştım. iyi değildi bu.
    görünmez adamcılığı seviyordum.. az bilinen olmak iyiydi. birileri kendince
    keşfede dursundu işlerimi.. ama az biraz para da fena olmazdı. kitaptan gelicek
    olan para. kışı da öyle çıkarırdım belki.. çan çaldı. refik, “dükkana gidelim”
    dedi. “çay içeriz. bu saatten sonra iş olmaz.”
    giderken
    ibo’dan da biraz tütün alıp dükkana geçtik. fanzinleri çantadan çıkarıp raflara
    dizdim. elektriği bağladım. müzik açtık. ve iş yapmayan dükkanımızda boş boş
    oturmaya başladık. kış gelecekti. çetin geçebilirdi kış. çalışmadan olmazdı.
    çalışarak olmazdı.
    kapana
    kısılmış gibi hissettiğimi söyledim tekrar refike, çayları getirip.
    “haplardan
    değil mi” dedi
    “evet”
    dedim.
    “aspirin
    gibi düşün” dedi. “her şey kafada bitiyor. vitaminle bile geçer baş ağrısı,
    vitamin olduğunu bilmez baş ağrısı zannedersen, kandırılıp.”
    “kendimi
    hiç kandıramadım” dedim.
    “bi
    sigara saralım geçer” dedi. annem aradı bu esnada. tamam anneli, tamam oğlumlu
    cümleler kurduk birbirimize. hastaydı. aklım ondaydı. eve gelince iyileştiğini
    gördüm. en çok buna sevindim galiba.. işporta iş yapmasa da olurdu. kışı
    geçiremesem de olurdu. her şey olurdu aslında. olasılıklar dahilinde olamayacak
    hiçbir şey yoktu. mücadele etmek gerekiyordu. edicektim. refik öyle demişti.
    ibo öyle demişti. yusuf “sokak her zaman para var, boş ver sen” demişti. “bak
    meto’ya adam da deli cesareti var, zabıta ile bulan kaçan oynuyor resmen”
    altı
    kişiydik. bir tespihçi, iki takıcı, bir uzak doğu taşçısı, bir kaset rozet takı
    bütünleşikçisi, bir kitapçı. bugünlük de refik gelmişti, takıları ile. ölümü
    düşündüm. ben ölmeyecektim. biliyordum bunu. yaşama sımsıkı bağlı değildim ama
    ölmüyordum. eskiden her şeyle dalga geçip zırvalayan adam olsam yine kafiydi.
    para az olsa da olurdu. kış geçerdi bi şekilde. şimdiden tasasına düşemezdim.
    “geleceği siktir et” derdi tuncay, hep de öyle yaptı. sonra kendini siktir etti
    dünyadan.  bu dünyadan kürtaj etti kendini
    bir küvette, jiletlere. ama hayaleti geliyordu hiç olmazsa yılda bir iki kez.
    hayaletler görüyor, hayaletlerle yaşıyordum. yoktu yapacak bir şey. gerçek
    fazlasıyla sıkıcıydı. sevgilim bile hayalet olabilirdi. olsa çok gülerdim.
    onlarca halüsinasyondan sonra bu şaşırtıcı olmazdı. gerçeği çarçabuk başımdan
    def etmeliydim. gerçekle başa çıkmak zor olduğu için değil, sevmediğim için
    ciddi muhabbetleri. vapurdan inen insanlar konusunda yarış yapmıştık refik’le
    bugün işportada. erkekler onun kadınlar benimdi önce. sonra kadınlar onun
    erkekler benim oldu. sonra mini etekli veya şortlu olanlar ve olmayanlar
    arasında yarış yaptık. sonra kot pantolon ve kumaş pantolon konusunda. sonra
    sakallı sakalsız konusunda. kim kazandı bilemedik. bazen o bazen ben. meto ile ibo,
    kumru yakalama konusunda beş biraya iddiasına girdi. meto kazandı. ibo
    yakalayamadı kumru. ama bira da almadı. nasıl alsın ki, anca şaraba yetti
    bugünkü iş.
    ben
    de hiç iş yapmadım aslında, refik olsa nasıl yapardı diye düşünüp kendi başıma
    oturdum. etrafi ve umut geldi yediye doğru. bir buçuk saat de onlarla oturup,
    etrafi’nin bit pazarından gelme klas tütününden takıldım. dönüşte gerçekten
    yusuf tütünden biraz aldı ama. başka bir günde biz onunkinden alırdık. böyleydi
    bu işler. her şeyimiz hepimize beleşti. yine de idareli giderdik her konuda.
    müşkülpesent insanların nazını çeke çeke. ve gerçekten kilise çanı çalınca
    topladım tezgahı. genelde yaptığım gibi. saat sekiz demekti. havanın
    kararmasına beş dakika kalmıştı. yakında dokuzda kararırdı hava, mesaim bir
    saat artardı. bira içemezdim pek. eskisi gibi olmaya başlamıştım ama.
    hissediyordum bunu. her şeye gülecek, hiçbir şeyi iplemeyecek ve yazmaya geri
    dönecektim. ha bir de dönerken, refik “ağzına sıçayım senin, şarabı unuttuk”
    deyip, döndü ve kalanı fondip yaptı. hepsi bu. çöplerimizi de topladık tabii
    ki.. hep olduğu gibi yani. her şey her gün aynı..
     * başlık “this empty flow’un bir şarkısının
    adıdır.

    21
    nisan 2016.