Kategori: Genel

  • geriye dönüşler 3: zack4evalution – bölüm1

    Normal
    0

    21

    false
    false
    false

    TR
    X-NONE
    X-NONE

    /* Style Definitions */
    table.MsoNormalTable
    {mso-style-name:”Normal Tablo”;
    mso-tstyle-rowband-size:0;
    mso-tstyle-colband-size:0;
    mso-style-noshow:yes;
    mso-style-priority:99;
    mso-style-parent:””;
    mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
    mso-para-margin:0cm;
    mso-para-margin-bottom:.0001pt;
    text-indent:14.2pt;
    mso-pagination:widow-orphan;
    font-size:11.0pt;
    font-family:”Calibri”,”sans-serif”;
    mso-ascii-font-family:Calibri;
    mso-ascii-theme-font:minor-latin;
    mso-hansi-font-family:Calibri;
    mso-hansi-theme-font:minor-latin;
    mso-fareast-language:EN-US;}

    “oha
    amına koyayım, girdap da geldi tam olduk. otuz yedi senedir seni bekliyorum bu
    amına kodumunun galaksisinde” dedi tuncay. ben ne olduğunu anlamadım. şok
    içindeydim. birkaç dakika önce, renkli renkli ışıklar içerisindeki bir
    dehlizden, sanki ışık hızıyla geçmiştim. sonra gökten bir ormanın içine düştüm.
    sert bir düşüş değildi. sanki esnek bir yatağın üstüne düşmüşüm gibi hissettim.
    ama toprağın üzerinde ve bir ormanın içindeydim. öylece yerde kaldım. yetmiş
    dört yaşındaydım lan ben. şimdi otuzlarımdaki halime dönmüştü bedenim.
    nerdeydim, nasıl oldu bu, biraz önce evimde otururken şimdi neden buradaydım,
    bilmiyordum. on dakika kadar sonra arkamdan biri seslendi:
    “nihayet
    teşrif edebildiniz beyefendi.”
    kafamı
    çevirip baktığımda seslenenin seçil olduğunu gördüm. bir şok daha geçirdim. ben
    neredeydim. burası neresiydi. evimde oturuyordum lan ben. keyifli bir gün
    geçiriyordum. şimdi nereye geldim. yoksa yine mi psikoza girmiştim? ama bu bir
    psikoz ise, bu kez kesin kez yarağı yemiş olmalıydım çünkü daha önce ki
    psikozlarım bu kadar ağır değildi. ağır ne kelime, bu bir psikoz ise, hidrojen
    bombası gücünde bir psikozdu. durdum öylece. cevap bile veremedim.
    “sana
    diyorum girdo, hoş geldin” dedi seçil.
    “nerdeyim
    ben seçil, noldu?” dedim.
    “zemt
    galaksisine geldin abi”
    “o
    ne ya?”
    “anlatırım,
    uzun hikaye, gel bizimkilerin yanına gidelim.”
    “bizimkiler
    mi?”
    “tayfa
    işte, tuncay, refik, özlem”
    “ohaaaa”
    “sadece
    onlar değil, yeni dostlarla tanıştık burda, esçûmento var, donete var, sanchez
    var, virtual cosmos be rodrigo var. hz muhammed bile var lan. la oğlum adem de
    var havva da var. senin arky (keny) burda, tek takılıyor. tayfası var da,
    anladın sen beni. tupac var, penny rimbaud var. jori sjöroos var. robert smith
    var. var oğlu var. ama sana kötü bir haberim de var, tayyip erdoğan da burada.
    burada bile kurtulamadık pezevenkten. gelir gelmez kısa süre içerisinde karşı
    bölgenin lideri oldu adam.”
    “sus
    bi seçil. tamam anladım. tüm manyaklar burda. ama benim kafam karıştı. idrak
    edemiyorum, bana noldu? zemt galaksisi ne?”
    “öldün”
    “ne?”
    “öldün
    lan işte, kalp krizi geçirdin. günde dört paket sigara içip kanserden ölmedin
    ya, süpersin. ölümünü karşı bölge canlı yayın sonrası, gün boyu bant kaydından
    verip durmuş haberlerde üzerinde yorumcular havlamış falan. tabii biz
    bilmiyoruz bunları. biz de elektrik bile yok, televizyon neden olsun”
    “nası
    ya? canlı yayında ben mi vardım? karşı bölge ne demek?”
    “uzun
    hikaye adamım. konuşuruz. nasılsa artık sonsuza dek burdasın”
    “kafamın
    içinde filler sikişmeye başladı seçil. gangbang, orgy yapıyorlar amına koyayım.
    daha fazla konuşmayalım olur mu? sigara var mı?”
    çantasından
    bir poşet çıkardı seçil. içinde tütün olduğunu gördüm. bana sigara sararken
    konuşmaya devam etti.
    “cigara
    bile var adamım. sen ne diyorsun. şarap var, müzik var, kediler var, köpekler
    var. her şeyimizi kendimiz yetiştiriyoruz. şarabı kendimiz yapıyoruz artık.
    paramız yok ama olsun”
    göz
    kırptı bana bunu söylerken. seviyordum seçil’i. evet özlem’e aşıktım ama seçil
    de benim öz kardeşim gibiydi. aralarında bir ayrım gözetmiyordum”
    “ne
    zaman paramız oldu ki bizim seçil?” dedim sigarayı yakarken ben. ilk nefesle
    birlikte kendime gelmeye başladım.
    “ama
    sana bir de iyi haberim var. paramız yok çünkü burda para diye bir şey yok”
    “nasıl
    ya?”
    “anlatırım
    sonra. geldik”
    bir
    sürü çadırın olduğu bir bölgeye geldik. girişte “unpz bolo” yazıyordu.
    “oha
    amına koyayım. bolo bolo mu var burda dedim seçile. ve bizimkinin adı unpz mi?
    keşke yirmi iki yaşında gecenin bir yarısı girdiğim krizde, kestiğim bilekliğim
    değil de bileğim olsaydı.”
    “iyi
    ki de o gece bileğini ıskalamışsın. biz dünyaya lazımdık adamım, zamanı gelince
    öldük, çünkü buraya lazım olduğumuz tarih gelmişti. başımız belada bu aralar,
    anlatırız sonra”
    bir
    sürü çadırın ve bir sürü insanın arasından geçip bir çadıra girdik seçil ile.
    yürürken birileri “hoş geldin girdo” diyordu. cevap bile veremiyor aval aval
    yüzlerine bakıyordum. üzerime giyecek şeyler verdi seçil. çünkü, buraya
    düştüğümde çırılçıplaktım. ve yol boyunca da çırılçıplak bir şekilde yürüyüp
    insanların arasından çırılçıplak bir şekilde geçmiştim. ama kafam o kadar
    karışmıştı ki, çıplaklığımı unutmuştum. çadıra girdik seçil’le. içeri de özlem
    ve tuncay vardı. özlem’le göz göze geldim içeri girer girmez. ben içeri
    girince, önündeki işten kafasını kaldırıp, bana baktı. özlem’in iri göz
    bebeklerinden gözümü ayırmadan, “refik nerde” dedim seçil’e. “gelcek birazdan
    adamım” dedi seçil “önemli işleri var.”
    çadır,
    beşimizin sığabileceği kadar büyüktü. özlem bana bakıyordu, ben de ona. doğrudan
    gözbebeklerimiz kenetli. hareketsiz bir şekilde durup bakıyorduk birbirimize.
    gözlerimiz dolmuştu. ağlıyorduk. ama ayağa bile kalkmadı özlem. yeteri kadar
    tanıyor olmalısınız hatunu ha? ondan beklenir bu. yerde bağdaş kurmuştu. önünde
    takı malzemeleri vardı. çadıra girdiğim anda öylece tek kelime etmeden durup
    bana baktı. ben de ona.
    “çok
    özledim lan seni” dedi, “bi intihar edemedin gitti, otuz senedir seni
    bekliyorum burda ben. yalnızlıktan öldüm öldüm dirildim. ama merak etme. sana
    hep sadık kaldım bebeğim.”
    “dediğinden
    pek bir şey anlamadım ama ben de sana sadık kaldım kızım, sana hala köpekler
    gibi aşığım”
    “olcan
    tabii lan, benim gibi fıstığı nerden bulcan bi daha?”
    tuncay
    bir köşede oturuyor, önünde ki sehpaya toz amfetaminden resim yapıyordu. ve ben
    içeri girdiğim sırada, kafasını kaldırıp “hoş geldin” bile dememişti. resmine
    devam ediyordu. özlemle olan konuşmamın arasına daldı ve kafasını bile
    kaldırmadan “sikerim aşkınızı. yat uyu girdo. yorgunsundur. uzun yoldan geldin.
    sen uyanıncaya kadar anca biter resmim” dedi.
    tam
    bu sırada refik girdi çadıra.
    “ooo
    kimleri görüyorum, naber moruk?”
    “iyi
    moruk, nolsun. ölmüşüm ben. yeni öğrendim. beyin kıvrımlarımın içine bir
    gergedan burnunu sokmaya çalışıyor ama geçer herhalde.”
    “geçer
    geçer, gergedan çok burda, uzak doğudaki ormanlarda sürüyle. of ya. tamam
    tamam, sustum. az bilgi, çok geyik yapalım birkaç gece”
    “iyi
    olur abi. yat diyon da uykum yok”
    “nası
    ya, yorulmadın mı?”
    “hayır”
    “uyku?”
    “yok
    uykum”
    “burda
    uyku diye bir şey yok zaten, yirmi saat uyanığız. buna mecbur olduğumuz için
    değil. biyolojik olarak, uyku diye bir şey yok abi. uyumuyoruz. çünkü yok.”
    “tamam
    ya anladım. uzatmana gerek yok”
    işte
    tam bu sırada, gene tuncay
    “ben
    uzatçam” dedi, “resim bitti. kim başlıyor bozmaya tablomu”
    “ilk
    ben” dedim hemen.
    “tamam”
    dedi, “seçil gelsin, başlayalım..”
    az
    sonra, deli gibi özlemini çektiğim toz amfetamini burnumdan içeri alıcaktım.
    her şey çok güzeldi sanki ama, bu ya bir rüyaydı ya da ben artık geriye dönüşü
    olmayan bir psikozun içine girmiştim. bilmiyordum.  
    birinci
    bölümün sonu.
  • useless and empty words #7, yolda. yazılmaya başlandı.

    naber la keraneci. yazdım ben. aaa ben yazdım. aaaa girdo yazdı. bir buçuk senedir ilk kez.

    akıl hastanesinden çıktığım günden sonra, (bir buçuk sene sonra) yazmaya başladım.

    YENİ HABERLER ŞUNLAR NIGGA
    7. kitap geliyor.
    türü: roman.
    adı: GERİYE DÖNÜŞLER #2: zackevolution.

    ne zaman biter bilemem ama bugun yarın ilk 4-5 sayfasını paslıcam burdan.


    ilk 6 kitap yıl sonuna kadar, solucan fanzin aracılığıyla ve elbette underground olarak basılıyor. ilki basıldı zaten de sikleyen olmadı. ben de kendim dışında kimseyi siklemem zaten. anlaşıyoruz yani.
  • dükkan için acil ihtiyaç listesi

    dükkan için acil ihtiyaç listesi: 

    (elinizde varsa ve bağış
    yaparsanız çok güzel olur. dükkanı para kazanmak için açmıyorum sonuçta,
    işletçek olan iki aylak arkadaşımız azbuçuk bişi kazansın yeter,
    kirasını ben karşılıcam zaten, deli gibi fabrikada çalışıyorum, boşuna
    değil)

    * eğer kendiniz el işi göz nuru ile ürettiğiniz (homemade)
    ürünler varsa, dükkana bırakırsınız, satış fiyatı belirlersiniz, para
    kazanırsınız…

    – laptop
    – yazıcı
    – speaker
    – adsl modem
    – mikrofon (radyo yayınlarımız için)
    – kamera (video yayınlarımız için)
    – masa sandalye vs
    – kitaplık, raf, vitrinimsi bir şeyler vs..
    – 2. el giyim
    – el yapımı takı vs
    – fanzin-kitap-dergi (her türlü kitap-dergi kabul etmiyoruz, formatımız var, ama fanzinin hertürlüsü olur)
    – demo album-kaset (kesinlikle bandrolsüz işler olmalı, müzik türü fark etmez)
    – underground, altkültürlerle ilgili görsel materyaller (belgesel, film, afiş, resim)
    – bir de insana ihtiyaç var, bi yığın iş var, temizlik taşıma işleri vs vs… bunlar için bir de araba lazım tabii…

    dükkanın adı pinero bu arada.. o da ne diyorsunuz, sayfa açtık adama o
    kadar, beni tanıyanların o ne dememesi lazım ama neyse: pinero şudur: https://www.facebook.com/Miguel-Piñero-93062612654

    haftaya cumartesi toplantımız var, detaylar şurda:
    https://www.facebook.com/events/936007899780738/  iç iletişime üye
    değilseniz göremezsiniz, ben herkesi ekledim gerçi de bazıları kaale
    almıyor eklememi… söyleyin ekleyeyim dahil değilseniz.

  • the little famous song

    the little famous
    song
    eskiden
    yazdıklarımı okuyordum, marissa nadlerin cennetten gelen sesi ile birlikte..
    sabah işten geldim. çok az uyuyabildim. ve gece tekrar işe gideceğim. birazdan
    birkaç dostla buluşucam. bir yıldır hiçbir şey yazmıyorken, yazamıyorken,
    şimdi, iki günde iki yazı mı? neden olmasın? eskisi gibi yani.. ha? az
    uyuyarak, günde sekiz saatini satarak ve geriye kalan zamanlarda müzik
    dinlerken boş boş takılıp, boş boş yazarak geçen günler. hiç kimse okumazken,
    herkes çok iyi yazdığını söyler durur. işe yaramaz oysa bu mesela, iki yumurta,
    bir ekmek yapmaz örneğin bir şiir, bunun için işe gitmen gerekir, gidip kafayı
    yemen, aynı şeyi saatlerce tekrarlaman, pompa üretiyorum artık, yağ pompası,
    arabaların, günde ortalama 1250 tane, plastik enjeksiyonu bıraktım. sizin
    hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu bu arada? bir sene uzun zaman moruk.
    yazmadan geçen bir sene.. hiç merak etmediniz, birkaç yakın dost dışında yani..
    girdo artık yazmıyor musun ya? girdo ne zaman yazıcan oğlum. girdo yaz oğlum
    artık.. deyip durdu dostlar. ben ise, hap kullandığım dönemlerde,
    gülümseyemeyerek bile bakındım durdum aval aval, ses çıkmadı.. harflerimi yiyip
    bitirmişti, psikoz ve akıl hastanesi. 13 gümüş gün kaldım orada. gümüş kurşun
    gibi yani. kurşunları çıkarmam bir sene sürdü. hayata geri dönmem. müzikten
    tekrar zevk almaya başlamam. herkesi kahkalara boğan espriler yapabilmem.
    sigaranın kokusunun cenneten geliyor gibi hissetiğim zamanların geri dönüşü.
    bir sene. ölü taklidi yaptığım bir sene. sahi sizin hayatınızda ne gibi
    değişiklikler oldu. sıkı fanlarımdan bahsediyorum bu arada. aa evet, henüz
    best-seller olamadım ama ufak underground ünümü küçümseyemezsiniz, özellikle
    anti-girdap-timi küçümsememeli yani. gerçi onlar hala hayatta mı bilmiyorum,
    her yazdığım cümleye üç balta beş ok sekiz küfürle karşılık veren
    eleştirmenler.
    kötü
    zamanlar geride kaldı deyip durdum yıllarca, kişisel bir şeydi bu, yoksa,
    dünyanın kötüden daha kötüye ve ardından daha da kötüye gideceğini
    yadsıyamazsınız. devrim umutlarımızı çöpe atıp, birer seri katil olmamıza
    varım.. ama sizdeki umut, bendeki karanlıktan ağır basıyor. dört duvar
    arasındayken, bir süre sonra fark ediyorsun gerçeği oysa, duvarlarımı ve çatımı
    delip geçemeyecek dış güzellikleriniz diyorsun, öldüğünün bilincinde olarak, ve
    hiçbir şeyin değişmeyeceğini kanıksamış bir halde. o noktada başlıyor yazma
    serüveni zaten. kelimeleri düşünüp durmuyorsun o noktada. kendileri geliyor
    peşpeşe. fondip yazılar. hiçbir anlamı olmadığı söylenen, güçlü bir politik
    duruş içermediği söylenen veya felsefik bir altyapı barındırmadığı dile
    getirilen.. oysa ben biliyorum ne yapıp ne yapmadığımı, bu yeterli.
    ne
    diyordum?  şehit cenazelerine üzülüyor
    insanlar, gencecik canlar gidiyormuş, ben üzülmüyorum, gitmeselerdi askere, ben
    olsam gitmezdim, yani çatışma bölgesinde olsam red ederdim orada ölmeyi,
    savaşın her türlüsü kirli, farkındayım, ama ölenlerin masumiyeti katillik üniforması
    altında pek barınamıyor bence. işyerimde doğuda görev yaptıkları için övünen
    insanlar var, onlara göre benimki askerlikten sayılmıyor mesela, komanda olmayı
    kutsayanlar topluluğu yani. bu açıdan bakınca pek akıl kârı gelmiyor bana olan
    bitenlere üzülmek. hayatta kalırsan kahraman, ölürsen şehit olduğun bir
    düzenekte, muhalefetin başka bir kanala odaklanması gerekiyormuş gibi geliyor,
    toplumsal barış herkesin kardeşçe kucaklaşıp sonra salak salak işlerde, seri
    seri gereksizlikler bütünü üreterek, gerekirse binbeşyüz lira asgari ücretle
    satılığa çıkmasıyla sağlanmıyor çünkü. herkes istediği dili konuşup istediği
    tanrıya tapınca da toplumsal olarak barışmış sayılmayacağız. barıştan yana
    olmadım hiçbir zaman. ben savaştan yanayım. ama kendi aramızda yapmaktansa,
    tepemizdekilerle ve modernizmle olması gerekiyor bunun.  tüm fabrikaları havaya uçurmak gerekiyor.
    makinelerini yerle bir etmek. tüketmekten ziyade üretimden sıyrılmak. çünkü
    tüketim değil üretim toplumuyuz biz. arada bir fark yokmuş gibi geliyor kulağa
    ama var. biz tüketmiyoruz çünkü, hiçbirşeyi tükettiğimiz yok, hiçbir şey
    tükenmeden, bozulmadan, eskimeden yenisini alıveriyoruz, üreten de biziz
    sonuçta.. günde 1250 tane pompa üretiyorum mesela. ama içlerinden birinin bile
    takılı olabileceği bir araba alamıyorum. alanlar da her sene yeni bir modelle
    upgrade şansı olan adamlar. bugüne kadar ürettiğim hiçbir şeyi satın alabilecek
    kadar kazanmadım zaten. çoğumuz kazanmıyoruz da. buna rağmen asgari ücret daha
    fazla olmalı gibi saçma bi derdimiz var. ücret olmaması için mücadele etmek
    daha anlamlı geliyor bana, hiçbirşeyin ücreti olmaması için mücadele etmek, ne
    işçinin ne eşyanın. bu daha tutarlı bir slogan olurdu. ama hiçbir partinin
    parayı ortadan kaldıracağız gibi bir vaadi olduğunu görmedim. paradan para
    kazanıyorlar çünkü onlar, bu akıllıca olmaz. tanrı olsaydım kirayı haram
    kılardım. faizden ne farkı var? ama yapamaz, o da kira istiyor çünkü, kiracıyız
    ya bu dünyada, karşılığında cennet vermiyor, cennet bir ödül sadece, ibadetler
    bu dünyada verdiği nimetlerin fiyatı sadece, cehennemse borcumuza karşılık
    gelen bir icra yöntemi. gerçekte din kelimesinin kökeni borç olsa da, az önce verdiğim ‘tahrif edilmiş’ tanrı ve islam tarifini yutunca, patronu da haklı görüyorsunuz doğal olarak, o da
    verdiğinin karşılığını istiyor sizden. günde 1250 tane pompa üreticeksin deniyor.
    eskiden de 1500 tane akıllı sayaç üretiyordum, ondan önce günde 100 tane stok
    raporu girip on kadar irsaliye kesmem gerekiyordu, ondan daha önce günde 100
    ton bagaj ve kargo yüklüyordum. karşılığında yıllık izin gibi bir mükafat da
    var hem, şanslıysanız cennetin yedinci katı sandıkları tazminatı da verirler,
    ama parayı ya da daha mantıklısı olan fabrikaları ve makineleri ortadan
    kaldırma isteği yerine zam talebinde bulunmanız işlerine gelir. kimse masum
    değil yani.
    alsancaktayız.
    arkadaşım tansaştan alalım biraları diyor, daha ucuza gelir, migrostan ya da
    diye de ekliyor. kabul etmiyorum. bakkalıma gidiyorum 25 kuruş fazla vereceğimi
    bildiğim halde. o bakkal bize gezide yardım etti çünkü.. ve o bakkala ihtiyacım
    var çünkü. her gidişimde iki üç cümle sohbet ediyoruz çünkü. içten bir şekilde
    gülümsüyor da çünkü. mahalle bakkalımda öyle. onlara ihtiyacımız var. ne zaman
    kafanız alıcak bilmiyorum ama, devrim küçük parçalardan oluşur, büyük ve tonla
    şubeleri olan marketlere gitmeyi red etmekten mesela, ben gitmiyorum, seyyar
    satıcılardan ve pazar malından devam etmeye.. işçilerin daha iyi şartlar ve zam
    için grev yapacağına, patronu saf dışı bırakmak için örgütlemesine dayanır
    devrim. daha iyi şartlara sahip bir kapitalizm yok çünkü, kişisel olarak daha
    iyi şartlarda ama yine aynı kötü kapitalizmde mücadele etmek var.
    aynı
    anlama sahip cümleleri, sizin ohoo deyip duracağınız şekilde de ipe
    serebilirim, yani üst entelektüel bir ağız kullanarak, tarihsel örnekler ve
    alıntılarla şekillendirerek, ama kitlem onlar değil. onlar bana, basit ve
    derinliksiz demeye devam etsin istiyorum. çünkü onlar sadece yazarlar, dergi
    çıkartırlar hatta, büyük umutlara sahip edebiyat dergileri, büyük umutlara
    sahip kitaplar, ama normal yaşantılarında pahalı yerlerde yiyip içer, pahalı
    şeyler giyerler. solcudurlar, ama sağ kanattan gelen ortalara güzel voleler
    vurarak yaşarlar hayatlarını. gezide var oldukları halde öncesinde de
    sonrasında da avm’ye de giderler, burger king’e de. bir kez bile gitmedim.
    kapısından içeri adımımı atmadım herhangi bir avm’nin. politik olarak o kadar da
    tutarlı değilim gerçi. çok uluslu bir şirketin daha çok kazanması için
    sattığıma göre kendimi. yine de deniyorum sokaktan kazanmayı, geçimimi. henüz
    başaramadım. ama deniyorum. sokak tezgahları. fanzinler.. denemeye devam
    edicem. ama bu şuna benzeyecek. hiç konserine gitmedikleri underground bir
    grubun dağıldığında veya bol sponsorlu bir festivale çıktığında burun
    kıvırmalarına.
    kalın kafalıyım.. biliyorum. eskiciyim. ama ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi bence. bu yüzden bana aptalca geliyor, komünizmin makineleri işçilere verme fikri, yerine fabrikaları yıkıp tarla yapmak daha mantıklı. sonra tarlaları kendi haline bırakıp avcı toplayıcı oluruz. ne kadar geçmişe dönersek o kadar iyi derken bundan bahsediyordum. o zaman toplumsal barışa ihtiyacımız kalmayacak çünkü.. doğadaki savaş hepimizin karnını doyuracak. günde 1250 pompa üretmektense, 12 elma toplamak daha mantıklı çünkü. ya da 2 geyik avlamak.
    sahi siz naptınız bu bir sene de.. çok suskunsun okuyucu. bir yorumu bile çok görüyorsun yıllardır. ama beleş fanzin istemekte üstüne yok. aa tabii şimdi çeliştim tüm söylediklerimle. ama ayda 745bin lira kazanmadığım için, büyük fanzin anayasasına ihanet ediyorum bi lira isteyince. buna rağmen bana giren milyarları hesap etmiyorum ama. “iki üç dört lira, paran yoksa bedava” dediğimde, “olur mu öyle şey” deyip beş lira verene karşılık, yanıma geliyor kendine anarşist diyen adam, “bunlar beleş” demi diyor, he yavrum beleş, ben de leyleklerle yaşayan bir saksağanım zaten, karşılığında işe yarar bir eylem yapsa bare, içmek dışında yani.
    her neyse, sıkıldım.. ama hala ringdeyim anlaşılan. “bir yazar boksördür ve senin yumrukların cılız” demişti bir eleştirmenim. ama cılız da olsa bir sürekliliği var değil mi moruk? 20 yıldır nakavt olmadım. yerde kaldım sadece, bazen bir sene yerden kalkmadım. ama ringten inmeye niyetim yok eleştirmenim. senin de ringe girmeye niyetin olmadığı sürece, bu bahsi kapatalım artık. ölmedim
    24.8.2015

    başlık
    marissa nadler’in bir şarkısının adıdır. 
  • sonraki durak

    sonraki
    durak
    aslında bu yazıyı yazmamam gerekiyor, ya da
    senin okumaman. ama başka çaremiz yok moruk. ben yazarım, sen okursun. olay
    bundan ibaret zaten. yıllardır. tepki vermezsin. sonunu bile getiremezsin
    hatta. ama ben anlatmak zorundayım. çünkü başka bir şansım yok. anlıyor musun?
    tabii ki hayır.. nerden bilebilirsin ki. es geçelim. es geçip devam edelim,
    anlamları ve hissiyatı. yo hayır. anlamları es geçebilirim aslında. hep
    yaptığım gibi yani. ama hissiyati asla. anlamın mantığa ihtiyacı vardır çünkü.
    ama hissiyat öyle değil. onun kelimelere bile ihtiyacı yoktur. hisler saftır.
    ve kelimelere dökmeye çalıştığınız anda zorluklarla karşılaşırsınız. usta bir
    yazar dışında hiç kimse, anı kelimelerle tarif edemez. pekala, olmasam da
    deneyelim..
    karşımdaki adam tanrıdan bahsediyor. ona
    göre adı allah. bana göre var olan bir şey işte. o yani. var. adam değil.
    adamın bahsettiği şey. ve bana anlatıyor. kalpten bahsediyor. kalbin
    temizliğinden. ve şems’ten alıntılar yapıyor. birkaç dize okuyor. dünya geçici
    gençler diyor bize. ben ve ozana. diyebilir. onu tutan yok. çay ocağındaki
    garson yapıyor bunu. yapabilir. garson olduğu için onun aşağıda göremezsiniz.
    hiç kimsenin yaptığı işten ötürü zihninde dönen dolapları bilemezsiniz. adam
    donanımlı. din konusunda evet öyle. ama biz az sonra bira içicez. en azından
    ben içicem. yanımdaki arkadaşımı bilemem. o, bu din içerikli sohbet sonrası
    namaza da başlayabilir. ben başlamam. daha önce başlamıştım çünkü. ve ondan
    yani önünde eğildiğim güçten ne cennet ne de cehennem bekliyordum. saf ibadet.
    dua bile etmiyordum hatta. hiçbir şey beklemiyor, sadece ona inanıyordum. onun
    beni kurtaracağını. kurtardığını ya da. çünkü yıllar içinde verdiğim
    mücadeleden arınmıştım. islamic bir anlamda zen noktasındaydım. tek bir an, acı
    içinde kıvrandığım bir gece, ayılmama neden olan dinamatin fitilini yakmıştı.
    ona, yani tanrıya, ya da allaha, ya da taoya, ya da adı her ne ise,
    yakarmıştım, ertesi gün cevap verdi. benim için de bir eş yaratmadın mı dedim,
    gecenin yarısı, yalnızlıktan ve kıskançlıktan kıvranırken, yalnızlığın
    şikayetname olabilmesi için  biraz da
    kıskançlık gerekir çünkü, her neyse, ertesi gün bana bir sevgili gönderdi ve
    tanrının benimle alay ettiğini anlamam altı ay sürdü.  eş yerine bela gönderdiğini fark etmem yani.
    defalarca aldatılmıştım. tek dua, tek isyana dönüştü. allah ile aldatmaktan
    daha kötüsü allah tarafından aldatılmaktır. ve sonra, şu bizim çaycı,
    tanrısının sevgili kulu, tüm içtenliği ile, içtenliğinden şüphe etmiyorum, bize
    biraz din anlattı. arkadaşımla bana. olabilir. ardından biz, onca telkine
    rağmen bira içmeye gittik. çünkü her şeye karşı inancımı kaybetmiştim,
    anlatabiliyor muyum? bizim çaycı bana eskiden günde beş kere intihar etmeyi
    düşünüyordum derken, ben her gün intihar ediyor, her sabah gözlerimi ölü bir
    bedende açıyordum, hafta sonları hariç. hafta sonları iyiydi. iş yoktu çünkü.
    çünkü arkadaşlar vardı. sayıları oldukça az olan birkaç iyi dost. işyerinde hiç
    konuşmuyorken arkadaşlar arasında çenem düşüyordu. işçileri sevmiyordum. çoğu
    korkak ve ikiyüzlüydü. patrona karşı bir ayaklanmada sizi safdışı bırakırlardı
    ve bu bilgisiz ve cahil olmalarından kaynaklanmıyordu. isyan, birkaç kelime
    marx ya da bakunin okuyarak doğmaz. doğuştan gelir. musa gelmeden önce firavuna
    ya da muhammed gelmeden önce ebu lehebe baş kaldırmayı gerektirir, isyan.
    üstelik sonucunda bir cennet kazanacağınızı bile bilmeniz gerekmez. şehit olma
    umudu ile kurşunlara yatmaktan daha erdemlidir o yüzden, terörist damgası
    yiyerek ölmek. gerçi vatanı kurtarmak ile başka bir vatan kurmak arasında bir
    fark yoktur. her ikisi de aptalca.. ve tüm bunları düşünürken ben, adam, yani
    bizim çaycı, bize şemsden alıntılar yapmaya devam ediyordu. bense diğer bir
    arkadaşım gelse de bira içmeye gitsek diye düşünmeye devam ediyordum.. her
    neyse, ardından. yani çok çok sonra.. beş bira kadar sonra.. yola çıktık..
    yolda, yani izbanda. izmirin hızlı treninde, dört kız bir erkek gördüm. yanı
    başımdaydılar. ayakta. ben de ayaktaydım. ve yalnızdım. anlatabilir muyum?
    onlar ise bir arkadaş grubuydu. dört kızdan biri, tek erkeğin sevgilisi idi..
    kıskançlık mı bilmiyorum, ama herifi öldürmeyi düşündüm. yo hayır. kıskançlık
    değil. ihanetin kokusunu almıştım.. insanları iyi tanırım. tek bir kare
    yeterli. göz göze gelmek. hepsi bu. ve sonra, yani bir süre sonra, herifin,
    hatunun bir arkadaşına yavşadığını hissettim. his sadece, ve bunun için
    kelimelere gerek olmadığını söylemiştim. ardından. yani bir süre sonra,
    izbandan iniyorduk, hani şu hızlı tren, merdivende herifin arkada kalıp,
    sevgilisinden arkada demek istiyorum, az yanımda, diğer hatuna, “çimlerde
    sürekli seni kolladım, çantanı çalıcaklardı, şişe toplayanlar ya da para
    isteyen tipler” dediğini duydum. hatun, “teşekkür ederim” dedi. herif, “senin
    durağında inip, seni eve bırakayım istersen” dedi, “zaten benden bir durak
    sonra iniyorsun.” hatun, “ olmaz kendim giderim” dedi. herif “benim içinde
    sorun olmaz” dedi. sonrasını bilmiyorum ve bazı aşırı entel ve aşırı derece
    kalibrasyona ihtiyaç duyan antenlere sahip olanlar her şeyi normal
    karşılayabilir. ama ben biliyorum. gerçeğin hangi şekillerde ve kaç renk
    taşıyarak geldiğini gördüm. hem de defalarca. gökkuşağı bile yetersiz kalır bu
    anlamda. sonra aynı durağa yürüdük. sevgilisi olan hatun, önce gelen başka bir
    otobüse bindi. biz üçümüz aynı otobüse. sonra ben indim. onlardan önce yani. sonrasını
    bilmiyorum. ve yürürken, eve doğru, alkol ve bilinçaltım beni tanrım demeye
    itti. tanrım dedim.. dışımdan dedim bunu. yol boştu. dışımdan konuşa konuşa eve
    gittim. çaycı cennetlikti. öyle düşünüyordu. saf bir güzelliğe sahip olan
    hatun, sevgilisinden habersiz başka bir otobüsle evine gidiyordu. ve ben henüz
    seri katil olmama zaman olduğu için, evime gidiyordum. uyuyacak, uyanacak ve
    işe gidecektim. iş yerinde, salak muhabbetlere tahammül sınırlarımı zorlayarak
    yıllarımı tüketicek, ve aldatma lüksüne bile sahip olamayacağım hatunların beni
    başkaları ile aldatması ile hayatımı tüketecektim.. isyan etmenin anlamı yoktu.
    hiçbir şeyin anlamı yoktu. daha önce akıl hastanesine girmiştim.. ve her gün,
    keşke oradan çıkmasaydım, ve anlama, mantığa, kucak açmasaydım diye
    düşüneceğim.. çünkü halüsinasyonlar, teninizi tırmalasa da, sizden bir şeydir,
    içeriden, çok içeriden gelir, canınızı acıtmaz. insanların yüzlerini okuyarak
    ve sonunda haklı çıkarak zaman kaybetmezsiniz.. bu yüzden sevmiyorum
    dışarısını. ve param olsaydı, evden dışarı adımımı atmaz, birkaç iyi dostu da
    evimde ağırlardım. yazmasam da olur, yeterki kelimelere dökmek zorunda
    kalmayacağım hislere gebe kalmayayım.. tanrı mı? çaycı için, onu kurtaracak bir
    süper kahraman olabilir, benim için, dua limitimi aşan şakacı bir dilsiz
    sadece.  sadece kendisinin güldüğü
    şakalar yapan bir dilsiz.

    23.8.2015
  • s.e no 25 giriş yazısı

    fanzin
    çıkarmayalı çok uzun zaman oldu aslında. nerdeyse sekiz ay. bana bir asır
    geçmiş gibi geliyor. ve şu an belki de, en kötü giriş yazısını yazıcam. çünkü
    yazasım yok. zorluyorum, anlıyor musunuz. yapmak zorunda olduğum için değil,
    kendimi buna mecbur hissettiğim için. başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum
    çünkü. onbeş yıldır süre gelen mücadele, bir alışkanlığa dönüşmüş olmalı.
    bugüne kadar ekip olarak seksenden fazla fanzin çıkarmış olmanın verdiği özgüven,
    “nasıl olsa çıkar bir tane” dedirtiyordu insana. nasıl olsa çıkar bir tane. ama
    çıkmıyordu. gelen yazıları okumak içimden gelmiyordu mesela, ya da tutup kolaj
    yapasım, sayfa dizaynı vs vs. eski sayıları isteyen olursa, çoğaltmıyordum da,
    “bıraktım bu işleri” dediğim bile oldu distromuza gelen toplu bir siparişe
    cevaben.
    bazen
    olur, zor gelir yataktan çıkmak bile adama. yaşamak için gerekli olan verileri
    unutmuşsundur, ezberden yapıyorsundur bazı şeyleri ve günde oniki saat uyumaya
    başlamışsındır. geri kalan zamanda da boş boş zaman öldürüyorsundur, içi boş
    diziler, sonuna kadar beklemeyip kapattığın filmler, ilk on sayfasına kadar zor
    gelinmiş kitaplar… zaman geçer bir şekilde. çoğu zaman, uykun olmadığı halde
    yatar ve gözünü kaparsın güpegündüz, uyumazsın, düşünmezsin, telefon çalsa
    bakmazsın. ve bu yatışlar çoğaldıkça daha çok vazgeçmiş olursun bazı şeylerden,
    eski halinden daha çok… her şey durağanlaşmıştır böylece, sekiz ayı aşkın bir
    süredir durağan bir “sokak edebiyatı oluşumu” vardır evet.
    sonra
    bir gece yarısı, aniden geliveren bir istekle yataktan kalkar, giriş yazısı
    yazmaya başlarsın. biliyorsundur, bu böyle gitmez, gitmeyecektir, en azından
    gitmemesi gerekir. bir şeyler yapmalısındır. vakti gelmiştir, hissedilir
    hareketlilik kapına dayanmıştır.
    sekiz
    ay ara verdiğimiz sokak edebiyatı salatası yeniden başlıyor efendim. o güzide
    yazılarınızla çizilerinizle, varlığınızla iştigal edeceğiniz bir oluşumunuz
    var. on beş yıldır vardı, bir on beş yıl daha olmaya devam eder. geçmişte daha
    uzun süreler de ara verdiğimiz oldu, gıdım gıdım yol aldığımız da. şimdilik,
    yeni bir molaya kadar, yani en azından iki sene daha, iki ayda bir kapınızı
    çalmaya devam eder, arada sergi gibi, başka başka etkinlikler de düzenlemeye
    devam ederiz efenim.
    ayrıca
    !zm!ryer6 distro işporta tezgahımız da açılıyor, kitap olur, fanzin olur, demo
    olur, ikinci el materyal olur, tezgaha bırakabilirsiniz… tekrar hoş geldik.

  • kitap çıktı

    ilk kitabım “geriye dönüşler” çıktı. Fanzinlikten edinebilirsiniz… 190 sayfa.


  • ilk kitap

    ilk kitabım “geriye dönüşler” adı ile üç vakte kadar, Solucan Fanzin aracılığı ile underground olarak basılıyor efenim, ısrarla edininiz….

  • kısır döngü

    uzun uzun uzun zamandır hiçbir şey yazmıyorum, bu gidişle bir süre daha da yazamayacağım. eskilerle idare edelim bir süre, arşiv geniş ne de olsa… 

  • güncelleme bitti

    bugüne kadar yazdığım her şeyi, (roman girişlerim, giriş yazılarım ve bir kaç parça kısa devre hariç) bloğa ekledim. bundan sonra önümüzdeki maçlara bakıcaz.. geriye dönük güncellemeler bitti efenim.