Kategori: Genel

  • latin anadolu

    latin anadolu
    belki de haklıydı
    ricardo edmundo
    karısını ve kızını öldürdüğünde
    tarihsel süreci
    dillendirmiyorum
    şiir uzamasın
    sola kırmak istedi sadece
    ama gerçekten istedi
    olmadı
    bir anlık refleks karmaşası
    bilinçaltının hayatına
    attığı çelme
    gerçekte biz kimiz
    diye sordu
    içgüdüsel olanı ne belirler
    bir hafta önceydi
    sadece yedi gün önce yani
    yeni günün başlangıcı
    bu arada şiire
    kafiye katmak için
    değil bu yedinileme
    ve üçerli dizeler
    akışını bir yerde
    bozmak gerekliydi
    konuya geri dönelim
    itkisel olanla istendik davranış
    arasındaki çatışma
    içindeki kaosu başlattı
    toplum ve doğa arasındaki
    arbedede ölen
    balık ağaçı
    sevgilisi, yani eşi
    onu sarhoş bir halde
    gördüğü adamla basınca
    aklı karıştı mary’nin
    ve garcia
    yani yaygaracı
    olayı gören diğer kişi
    tüm mahalleyi ayağa kaldırdı
    tam olarak ne söyledi
    hatırlamıyorum
    ama ricardo ve
    mary için
    bir cehenneme dönüşünce
    doğup büyüdükleri yer
    bir hafta içinde
    gitmek dışında
    bir seçenek kalmamıştı
    “istenmediğim yerde durmam” gibi
    bir tepkiden daha çok
    “istediğim alanda barınamıyorum” türü
    bir küsmeydi onunkisi
    yola çıktı
    eşi ve kızıyla beraber
    ve aklından bir an bile geçmedi
    mary ve luis arasında
    herhangi bir duygusal
    ya da cinsel temasın
    olabileceği
    gerçek olan da buydu
    olmamıştı
    olabilirdi belki ama
    o gün değil
    otuzbeş yıldır tanıyordu mary’yi
    yaşı otuzyediydi mary’nin öldüğünde
    ricardo ise otuz dokuz
    kızları yedi
    ama dediğim gibi dostlar
    tarihsel sürece girersek
    şiiri bitiremeyiz
    garcia aşıktı ricardo’ya
    olayı da
    algılamak istediği biçimde anlattı
    olamazdı böyle bir şey
    anadolunun ücra bir kasabasında
    yola çıktılar
    başka bir şehir başka bir hayat
    kör bir toplumun dilini kesmek gerekir
    sadece kulaklarının sesini dinleyip
    ait oldukları yapay doğa ve
    ahlaki travmadan
    sıyrılabilirlerse
    yola gelebilirler belki
    bu tüm dünya insanları için böyle
    arap ya da japon ya da viking veya zenci olman
    kabul edilir bir fark içermez
    yaptıklarını yapma nedeninin için
    içinde bulunduğun koşulları
    öne sürdüğün esnada
    isyan etme hakkını
    zihninde saklı tuttuğun sürece
    savunmaya geçemezsin
    aldırış edilmez
    ve dediğim gibi
    belki de haklıydı
    ricardo edmundo
    karısı ve kızı öldüğünde
    mahkemeye kendini sunarken
    aklanmaya çalışmayıp
    “ait olduğumuz toplumsal norm
    ve kurumsal bağnazlık
    atar damarımızı kesiyor”
    dediğinde
    karşıdan gelen kamyoncunun hikayesini de
    başka bir zaman anlatırım
    dediğim gibi
    şiir uzar ve
    beni bekleyen bir
    durum söz konusu
    bulaşıklar ve hayat
    eyvallah
    14.haziran.2014

  • DEVleTanrı

    DEVleTanrı
    devletle ilişiğimi kesiyorum
    ama o bana ilişmekten vazgeçmiyor
    çok ikiyüzlü
    ve aynı zamanda da yüzsüz
    herkes için her türlü şekle
    girebilecek kadar esnek
    ve işine geldiği durumlarda katı
    çarparsan üzerinde bir kesik açılır
    atsan atılmaz, satsan satılmaz bir şey
    yani aslında ortada yok
    gizlenme konusunda usta
    ve suçu başkalarına yıkmakta aceleci
    onun için iş gören melekleri var
    cebrail, medya mesela
    polis azrail
    israfil olan ordusu var
    ve mikail sermaye
    tanrı gibi bir şey işte
    ama tanrı kadar cool değil
    çok kasıyor herhangi bir noktada
    açık vermemek için
    açıklarını açıklarsan ortadan kaldırıyor
    sihirbaz gibi de yani aynı zamanda
    çok fonksiyonlu bir bilmece devlet
    duruma göre her türlü şekle girebilir
    ve din de ona ait
    dinsizlik de
    ve hepsinin aralarında
    tümünün
    bütün devletlerin
    gizli bir antlaşma var
    kaplamışlar
    tüm kara parçalarını
    ve denizleri de hatta
    gökyüzünü
    kaçılabilecek yerlerde bile
    peşinden geliyorlar
    bir hapishane dünya
    isyan edip
    duvarları yıkmaktan başka
    seçeneğimiz yok
    ama siz yine de
    yeni bir iktidarın
    yeni bir ideolojinin
    yeni bir sistemin
    peşinden gidin
    değişim umudu ile.
    çıkış yok
    a-narchía’dan
    başka
    10.haz.2014 – 16:35

  • ara bölge ve türbülans

    ara bölge ve
    türbülans
    bir şey var
    kimseye anlatmadığım
    anlatamam
    inanmazlar çünkü,
    daha önce inanmadılar
    hiç inanmıcaklar
    rahatsız ediliyorum
    göremediğim varlıklar tarafından
    deli miyim?
    HARBİ Mİ?
    peki beni etiketleme hakkını
    size kim verdi?
    ya sizseniz asıl
    norma uymayan
    pardon yanlış yazdım
    doğaya diyecektim
    doğala, tanrısala
    “norm” kelimesi sizin uydurmanız
    ben sevmem
    zil çaldı ve
    teneffüs edildi
    ruhun rejimi

    9haziran2014-karataş’ta bir sabah..a 
  • gitmeyen yakup

    gitmeyen yakup
    “kötü bir gece ve kötü bir sabah” dedi zack
    bunu kendine üç kez söyledi
    mutfağa geçti, kendisinin yanından ayrılıp
    öperek kendini, seni, hayatının kadınını
    onla kendi arasında
    herhangi bir fark gözetmiyordu
    geçti, mutfağa
    bir sigara sararken müzik açtı
    cure tabii ki
    the funeral party
    sardı, özenle, şarkıyla sigarayı iç içe
    çıktı balkona
    kötü bir şey olacağı hissi ile
    hayır, hisleri kuvvetli değildi
    ezberlemişti sadece
    birbirlerinin eşleniği günlerin
    ardı arkası kesilmeyen görecesizliğini
    cold çalıyordu bu kez
    yine the cure
    ve sigara
    yarıya bile inmemişken
    durdu müzik
    şarjı bitiyordu telefonunun
    bu muydu olacak olan kötü şey
    sanmıyordu
    bilmiyordu ama değildi
    değil gibiydi
    değil gibi yapmak zordu
    bitirdi sigarayı
    hızlıca
    onu içeride bekleyen
    bebeğini daha fazla
    tek bırakmamak için
    sarıldı
    öptü
    şarja taktı şarkısını
    kağıt ve kalem aldı
    düşündü, yazarken
    belki de
    dün gece planladıkları gibi
    sabah otostopla
    gitmelilerdi
    nereye olursa
    olmazdı
    mektup yazmıştı ona
    ikinci mektubunu
    gece, cep telefonuna
    kalkınca mektubu
    bilgisayara aktardı ve
    pinero’yu 2009. kez
    tekrar izlerken kaldı uyuya
    uyandı
    öptü kendini
    diğer yatağa taşıdı
    geniş ve ferah olana
    sarıldı asla bırakmamacasına
    ve bu arada bir türlü
    kurbağalar batmaktan gelemiyordu
    denge, demişti mektupta
    bugün günlerden ‘denge’
    gerçekte var olanın
    asla açığa çıkmamış enerjisi
    dengede olmakla sabitlenebilirdi
    ve o’na eğer
    bir şey olursa
    ağlarsa mesela
    dünya hapı yutabilirdi
    o kadar emindi kendinden
    kendinden ve içinde çıktığı nehrinden
    büyük konuştuğu söylendi
    büyük susuşları sonrası
    büyük oynuyordu oysa
    her şeyimi verip
    hiçbir şeyinizi istemiyorken
    bir şeylerinizi çalmaya
    mecbur etmeyin beni
    dedi
    siz orada seslice
    karmakarışıklığınıza sabitlenebilirsiniz
    sessizliğimize kulak kesilmeyin yeter
    dedi zack
    içinden dilediği bir serzeniş gibi
    iyiydi
    nihayet
    iyileşmişti
    şimdi iyiydi ve
    gece iyileşmişti
    bir saatin boşluklarla akan
    tik taklarına alışmış
    korktuğu karanlıkta yatışabilmişti
    kötü bir gün mü, demişti
    yanılmıştı
    her gün kötüydü
    daha kötü ne olabilsindi
    bir hiç uğruna ölen onlarca işçi
    ne yaptığını anlamadan dövülen kadınlar
    en yakınları tarafından iğdiş edilen çocuk
    düşen borsadan daha önemli olamazdı tüm bunlar
    olmamıştı hiç
    bekledi
    aynada kendisi ile yüzleşerek zack
    zamanı gelmişti zamansızlığın
    bugün günlerden denge
    kaosun göbek adı anarşi
    motor sesleri
    silah sesleri
    uçaklar bombalar ağaçlar
    dünyanın bütün hezeyanları
    birleşin!
    derin bir nefes alıp
    öptü o’nu
    hayatının tek kadınını
    uyurken o
    uyumuyor
    uyanıyordu
    biri dinlenirken
    diğeri okunuyordu
    “sarmal doku çetesi”
    koydu adlarını
    iki kişilikli tekil
    terör örgütlerinin
    kimseyi öldürmezlerdi ama
    devlet bu
    kendi şiddeti dışında
    her şeyi yasadışılaştıran devlet
    kendi sergüzeştleri dışında
    herkes terörist
    kendi kendileri dışında
    herkes hiç
    devlet bu
    yalanlarını doğrulatmak için
    gerekirse kan kullanır şerbet niyetine
    devlet adı
    soyadı her zaman ve koşula adapte bir değişkenlikte
    paranoyak devlet
    paranoyak devletler
    herbiri
    aralarında hiçbir fark gözetmeksizin
    herbiri
    şirketler
    medyalar
    ordular
    polisler
    çoğu bilim adamları
    çoğu mühendis
    hemen hemen birkaç kötü adam
    illuminati
    difüzyonun nosyonu
    normların paralelliği
    her bir ülke sınırı için ayrı ayrı
    paralel eğriler
    pasaportlar ve kan basıncı
    beynimi didikleyen acı
    beyninizi didikleyen açık çekler
    para para para
    hayır hayır hayır
    bi saniye
    lütfen bi saniye dedi zack
    kurbağalara bakmaya gitmeyecekti
    onlar gelsinlerdi
    eğer isterlerse
    prensliğin veya prensesliğin
    arzusunu dışlayıp
    gelsinlerdi eğer gelebiliyorlarsa
    gitmedi
    gitmeyecekti
    bunu kendine hiç söylemedi.
    dedi lethe: “dur bi
    sakin adamım
    çay koy sigara sarıcam”
    “hay hay” dedi zack
    güldü
    ağladı
    dünyada o kadar haksızlık varken
    hangi birine karşı çıkabilirlerdi
    denemeye değiyor muymuşdu ki
    olabilir miymiş di ki?
    mümkün müymüş dü ki değişsin dünya
    hiç dert değil dedi zack
    ben dünyayı değiştirmekten ziyade
    kendimi değiştirmemek için veriyorum
    mücadelemi
    döndü lethe’sine
    sarıldı ve bekledi
    birbirlerine “durma” bile
    demiyorlarken hiç
    durmalarını diledikleri
    olaylar karşısında
    alkış tutup tempoyu ayarlayan
    polisin gözlerinin içine
    bakarak geçtiler elele yoldan
    yiyosa bir şey desinlerdi
    korkaktı polisler
    askerler korkaktı
    politikacılar
    patronlar
    işçiler
    sendikalar
    solcular ve sağcılar ve yolsuzlar
    alayı ödlek bir tutkuyla bağlıyken
    iktidar olmaya
    senkronize bir sessizliğe gömülmeli
    kendi canları yanmasın diye
    canların yanmasına
    göz yumabilirlerdi
    ellerinde tuzaktan kumanda
    beyinlerinde porno endüstrisi
    durdu
    gerçekten durdu zack
    hiçbir şey demedi
    demeyecekti
    anlamasınlardı
    anlamayacaklardı
    bunu kendine hiç söyledi
    kurbağalar dilsizdi
    çağırsalardı da gitmezdi
    “hiçbir şey görme” dedi
    kendi kendine zack
    “hiçbir şey duyma
    dilini yutmadığın sürece
    sorun yok nigga”
    3.haz.14


  • yolumuz uzun

    bugün sabah saatleri itibari ile, şiir olmayan şiirlerimin tamamı eklenmiş oldu bloga. geriye daha bi sürü sürü zırvalamalar kaldı ama, ne zaman sonlanır da çıkar aydınlıklar karanlığa, ve ferahlarız, hiçbir şey göremediğimiz için, bilemiyorum. bakalım.

  • çok iyiyim

    bir insanın
    kendi reklamını
    kendini överek yapması kadar
    itici bir şey yoktur ve
    böyle bir durumda
    dünyanın en harikulade
    yapıtını da
    ortaya koymuş olsa
    bunu sunarken
    oluşturduğu kibir
    her şeyin önüne geçip
    beni geri çeker

    26.nisan.2014
  • çimento kiremit su

    blog inşa halindedir. henüz sadece, şiir olmayan şiirlerimin yüzde ellisini ve bir kaç öykümü ekleyebildim. zaman içinde hepsi, yazıldığı zaman dilimlerine göre, haritadaki yerini kapsayacaktır efenim. ardından beş kitabımın pdf’ini eklerik. ilerde para bulabilirsek basarız da hatta onları, isteyen olursa.. evet efenim, bandrolsüz olarak tabe..
    do it yourself
    stay underground
    fuck copyright

  • s.e no:22 – giriş yazısı

    bazen, işsiz kalırsın. bazense,
    çalışmak istemediğin halde, işe gitmek zorundasındır. bazen seni işten atarlar,
    bazense sen kendin işi bırakırsın. bazen, çalışmak istediğin halde, bir iş
    bulamaz, bazense gelen iş önerilerini askıya alırsın. 4 aydır fanzin
    çıkarmıyorum…
    bazen, bir fanzin çıkarmak
    istediğin halde, yeterli içeriği bulamazsın. bazense, yeterli malzemeye sahip
    olduğun halde, onları toparlayıp, bir fanzin hazırlayamazsın. ve ben, bazen
    fanzin çıkarmıyorum işte, ama sadece bazen.
    aslında şu an, bahsi burada
    kapatabilir, ve yazdığım kadarından çıkaracağınız anlamlara teslim edebilirim
    kendimi. ama yapmayacağım galiba, her ne kadar, bundan sonrası, ilk iki
    paragrafın, tefsiri olacak olsa da.
    bir fanzinle, iş arasında, ama elbette
    eylemsel bazda, dolaylı yollardan bile, bir bağlantı kuramazsınız. para
    kazanmak için fanzin çıkartıyorsanız, zaten bu eylem, bir işe dönüşmüştür. kâr
    amacı gütmeden bir işle iştigal halindeyseniz, zaten kendinizi çalışıyormuş
    gibi hissetmezsiniz. bir işi sürdürebilmek için, eğer gerekli olan en önemli
    kriter, o işten para kazanabilmeniz ise, işin içine, kenarına köşesine, çeşitli
    süslemeler yapar ya da ek donatımlarla ortalığı şenlendirmek zorunda
    kalabilirsiniz. bir derginin sonraki sayısının çıkıp çıkmayacağını belirleyecek
    olan tek koşul, bir önceki sayının satıp satmayacağı ise, boku yemişsiniz
    demektir. bu bir fanzin için bile geçerli olabilir ve aynı koşullarda o fanzin
    de boku yer. hatta, bu koşullara haiz bir yazar, bir sonraki romanını, bahsi
    geçen pamuk ipliğine bağladıysa, bok yemeyi de hakkediyordur.
    csns yayınları, mali
    imkansızlıkların çevrelediği ihtimallerle hayatını şekillendiren bir kuruluş
    olduğu halde, elbette böylesi tutarsız güftelere kulak kabartmıyor. ancak
    söylemem gerekir ki, biz bu fanzinleri pek basamıyoruz abi, çünkü yeteri kadar
    paramız yok. ama çıkarmaya devam etmemize engel değil bu. yerel bir fanziniz
    zaten. ve yazarlarımızın pek çoğunun da, parayla yazı arasında kurdukları
    bağıntı, hipotenüsün kosinüs ile arasında kurdukları bağa, hiç mi hiç
    benzemiyor. ki hayatım boyunca, canım bir fanzin çıkarmak istediği zaman,
    içerik sıkıntısına yenik düşmedim. o halde sorun ne moruk?
    bir işle, sadece keyfi nedenlerle
    meşgul olup, o işi yaparken ortaya çıkan şeyler bütününü, başkalarına da
    sunmanın getirdiği külfete neden katlanırsınız? içinizden bazıları, şu an “ne
    demek istiyor bu denyo” diye düşünüyor, ardından da o bazılarının bazıları
    “hiçbir bok anlattığı yok” diyor, ama ben biliyorum ne anlattığımı, dahası
    anlatıp anlatamadığımı da.
    bir külfete, para kazanmanın
    dışında da katlanmanıza neden olan durumlar vardır. bir arkadaşınızın ev
    eşyasını taşımasına yardım etmeniz, işte bu başka durumlardan, ve duygu
    durumlarından biridir mesela. yazdığınız zırvaları yayınlamayı seçmeniz de,
    benzer bir külfeti gerektirir ve bu külfeti siz bir yayınevinde çalışan
    insanlara ya da bir dergiye ya da başka bir şeye, herhangi bir fanzine ya da,
    yükleyemiyorsanız, yani bizzat kendiniz kendi kendinize kendinizi yayınlıyorsanız,
    elbette bu külfete, ve onun yarattığı angaryalara, ve ayak işlerine,
    katlanmanızı sağlayan, motive edici ufak kırıntıların olması gerekir. tabii burada,
    söz konusu kişinin, deli bir idealist olmadığını var sayıyorum ve deli bir idealist
    olarak takıldığım dönemlerdeki enerjiye haiz değilim artık. on sene öncesinde
    de değiliz hiçbirimiz. hiç satmayan dönemlerden geçtik, şimdi, hiç basmayalım
    abi dönemlerindeyiz, çok satma ihtimaline rağmen.
    uzun uzun uzun bir zamandır,
    fanzin çıkarmak içimden gelmiyor. çünkü zaten, o fanzinde yer alacak olan yazıları,
    o fanzini çıkarsam da çıkarmasam da okuyacağım. çoğu arkadaşlarıma ait ve
    arkadaşlarımın yazılarını zaten, fanzine basmadan önce okuduğum gibi, fanzin
    basmayacak olsam da okuyorum. o halde onları ve ek birkaç şeyi daha, bir araya
    getirip, fanzin şeklinde sunmanın, para dışında ekstra başka bir moral yapıcı
    difüzyonu olmalı ki, devam edebilesin. işyerim bana her ay sonunda, ya da
    başında, ya da ortalarında bir yerde, kendi kafalarına göre uygun gördükleri
    herhangi bir tarihte, ama mutlaka o ayın içinde, bir ödeme
    gerçekleştirmeselerdi, bir süre sonra o işi sürdürmemi, yani her gün belli bir
    saatte uyanıp evden çıkmamı ve servisi beklememi, ve iş elbiselerimi giyip
    makinenin başına geçmemi ve bir takım plastik materyaller üretip onları topluma
    kazandırmamı sağlayan enerji ve kararlılıktan mahrum kalır, ardından bir gün
    sabah, işe gitmezdim. ve inanın bana, çıkardığım fanzinin,
    onbinmilyonyüzbaloncuk satması dahi, motive edici bir tempo kazanmamı
    sağlamazdı bana, ya da karşılığında üçyellibin yediyüz kırk sekiz kuruşluk geri
    dönüşü olsaydı, yine başaramazdım, bunu sürdürmeyi. ya da her yeni sayısında üç
    tane daha yeni kalıcı okuyucu kazanmamı sağlaması da fayda etmezdi. göz alıcı
    yorumlar da beni tatmin eden bir potansiyel barındırmıyor kendi içerisinde.  ve buraya kadar söylediğim her şeyde, tamamen
    bireysel konuşuyorum ama, yine de yazarlarımızın bir kaçı ile de bir kısmında,
    aynı fikirde olabilirim. ki öyleyimdir de muhtemelen.
    buraya kadar ki kısımda, yavaş
    yavaş da olsa, konumuzun ana fikrine giden kanalları açtığımıza göre, asıl
    soruyu soralım? hem asıl hem de aptalca olan soruyu: o halde neden fanzin
    çıkartıyorsun be adam? soruyu şu şekilde revize edelim: neden artık fanzin
    çıkartmak istemiyorsun? çünkü içimden gelmiyor abi. ama çıkarmaya devam edeceğim,
    bu şüphesiz, bir de basıp dağıtmayı becerebilirsek, yaşadık demektir, sırtımız
    yere gelmez yani.
    ama söz konusu durumdan dolayı
    mustarip olacağım bel ve ayak ağrılarımı geçiştirmek üzere yapacağı masajlarla
    ruhumu dinlendirecek olan bir köle ısmarlarsınız bana, mahcup olmam.
     4 ay aradan sonra, yine sizlerle beraberiz. ve
    bu sayıda da, her zaman yaptığımız gibi, çok ilgi çekici yazarlarımızın, hiç de
    ilgi çekmeyen zırvalarını, büyük bir orantısızlık yasası ile, derledik.
    gazamız mübarek ola. amin.
    20.nisan.2014
  • kırık 2

    hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorum..
    günlerdir yaptığım tek şey bu. hiçbir şey yapmadan oturmak.. daha doğrusu,
    uzanmak.. çift kişilikli bir yatakta, alçıdaki kolumla beraber uzanmış, bir
    plan geliştirmeye çalışıyoruz. muhabbeti fena sayılmaz kolumun. sol kolumdan
    bahsediyorum. kırık olan o. sağ kolumu ise, şu an, kalemi tutmakla
    görevlendirdim. tırnaklarım uzadı, ama kesemiyorum onları. sakallarım da uzadı
    ama tıraş olamıyorum. param olsaydı, olurdum. hatta param olsaydı, yemek bile
    yerdim anasını satayım. iki gündür bir şey yemedim. yani, son paramın son
    kuruşundan sonra demek istiyorum. ev telefonumu geçen hafta kestiler.
    internetim, ondan bir ay önce kesilmişti zaten. cep telefonumun şarjı yok. a
    söylemeyi unuttum, elektriklerimi on gün kadar önce kesmişlerdi. şu aralar
    suyumu da kesmelerini bekliyorum. bugün yarın gelirler. neyse ki ev sahibim,
    devlet kadar vicdansız değil, son dört aydır sabrediyor durumuma. bu noktaya
    nasıl geldiğimi biliyor olsaydı, sabretmezdi belki. bilmiyorum. bir roman
    yazıyorum şu an. başladım ve devam ediyorum. ama evde, romanı bitirmeme yetecek
    kadar kâğıt ve kalem yok. olsun. yine de denemek lazım. intihar mektubundan
    daha uzun süre oyalar hiç olmazsa beni. karnım o kadar açkı. ve canım
    sıkılıyor. ve param yok. ve hiç arkadaşım kalmadı. yani nerdeyse, hiç.. iş aramıyorum
    çünkü sol kolum alçıda. hastaneye gitmiyorum, çünkü zaten kolumu ikinci kez
    kendi isteğimle kırdığımda, amacım rapor almaktı. beni işten attıkları için,
    hastaneye gitmeme de gerek kalmadı. zamanı gelince, kendim çıkartırım alçıyı.
    ama o güne kadar hayatta kalacak mıyım bilmiyorum. işleri bu derece
    kötüleştirenin ben olduğumu söyleyebilirdiniz, size hikâyemi anlatsaydım. ama
    yapmayacağım. daha doğrusu, yapamam. benden yazar olmaz ve bu romanı da
    tamamlayamam. hatta şu an can çekişmeye başladı bile, roman. hatta ne var
    biliyor musunuz, evet sol kolum alçıda ama ikinci kez kırılmış değil, ilk kez
    kırıldı ve hâlâ raporluyum. az önce yemek yedim ve şu an bir bilgisayarda
    yazıyorum bunları. ailemle yaşıyorum. ve 3 hafta sonra alçı çıkacak. ama o
    lanet yere geri dönmek istemiyorum. tekrar çalışmak istemiyorum. yazmam karşılığında
    ayda beş yüz lira verecek bir kaynağım olsaydı, durmadan yazabilirdim. şu anda
    da onu deniyorum ama olmuyor. bir sürü sorun, ensemde, nefes almama fırsat
    vermemek için sürekli soluk boruma dolanıyorlar. birini atıyorsun, başka bir
    tanesini başlıyor ve bu bir bahane değil herhangi bir şey için. yani olmamalı.
    fırsat eşitliği var sonuçta. öyle deniyor. öyle kabul ediyoruz. çalışan kazanır.
    ama ben çalışmak istemiyorum. hiçbir şekilde hem de. yazmak da buna dâhil. para
    için yapabileceğim hiçbir şey yok dünya üzerinde. ve size en başta, hiç para
    olmadığını söylemiştim ya. bak bu doğru işte. gerçekten. ailemde de yok. ama
    neyse ki bakkal, giriş kurgusundaki ev sahibi gibi bekleyebilen biri.
    yazdırıyorum. yazar değilim. yazdıranım. en sevdiğim yazar, bakkalım. üzerine
    tanımam. ve dahası, hayatı boyunca, yazdıkları okunmaya değer bulunmayacak bir
    adamın sızlanmaları ile canınızı sıktığımın farkındayım. kısa keselim o halde..
    aridoverci. böyle mi okunuyordu? nasıl yazıldığını zaten bilmiyorum..
  • kırık 1

    her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın.. bu, zamanla olur. ilk
    sevgilinden ayrıldığında ya da ilk işini kaybettiğinde değil.. ya da istediğin
    bölümü kazanamadığında.. hayır! bunlarla bir ilgisi yok, kaybediyor olduğunun
    bilincine varışının.. umut, daima varlığını sürdürmeye devam eder.. bir şeylerin
    değişeceğinin, bir şeyleri değiştirebileceğinin; yola, farklı bir rotayla da
    olsa, devam edebileceğinin yanılsamasına kapı açan o saf ışık demetleri, odana girecek
    bir delik bulur daima, zihninde ki kör karanlığa.. bu olmazsa diğeri olur, ya
    da beş yıl sonra belki, dedirten o, aptal algı.. algı bozukluğu falan değil,
    burada bir bozukluk göremiyorum ben.. eğer, referans çizgimizi, normal olana
    göre alacaksak, ve normali, çoğunluk ya da tıp, bilim, din, tarih, toplumsal
    normlar, duygusal algoritmalar veya aile bağları belirliyorsa.. burada bir
    sorun yok.. her zaman, her koşulda, yapmak isteyip başaramadığın herhangi bir
    şey için, olumsuzluğu olumlayan bir bahane ya da yeniden denemek için bir neden
    bulabilirsin.. hatta, her hâlükârda, başka bir yol olduğunu söylerler sana..
    nefes alıp verdiğini ve buna devam etmen gerektiğini ispatlamak için o kadar
    çok masal anlatırlar ki, tırlatmanın eşiğinde kurduğun cümleler, anlamını
    yitirir.. sessiz kalma hakkını kullanabilirsin pek tabii, ama hareket etmeme
    hakkını asla..
    çalışmak zorundasındır ve çalışmak istemediğini söylediğinde, kimse
    istemiyor ki denir, ama buna mecbur olduğuna inananların hakimiyetinde, -hatta
    karşı durduğun her şeyin yanlış olduğuna inananların hakimiyetinde- onlara ayak
    uydurmaya mecbur bırakılırsın.. insan toplumu, bir mecburiyetler ordusudur. bir
    arada yaşamı sürdürmek için yapmak zorunda olduğumuz mecburiyetler bütünü.. ve
    bu bütünler, tarih boyunca artarak devam edip, modernizmle beraber güçlü bir
    yalana işlenmiştir; yardımlaşma ve iş bölümü.. ve şu an ben, bu iş bölümünün,
    elektronik sayaçların dış plastik aksamını üretme görevini üstlenen plastik
    enjeksiyon mecburiyetine, iş olarak bakmadığımda, normalin dışına çıkıyorum..
    biraz daha dışına çıkarsam, bu normalinizin, sadece düşünsel bazda değil,
    yaşamsal bazda da dışına çıkarsam, yaşayabileceğim bir orman aramam gerekiyor..
    her şeyi kaybettiğini düşünmeye başlarsın ve bu zamanla olur. olan
    şey, yani kaybedilen, normallik algısıdır.. insan toplumunun algısal
    safsatasıdır diyelim.. çünkü, sol kolum kırıldığı için mutluyum, çünkü bir ay
    işe gitmicem. bir ay evden çıkmamı gerektiren pek bir şey de olmayacak.. kolum
    kırıldığı için mutluyum.. hatta sol ayağımı kaybedip iş görememezlik raporu
    alsaydım mutluluktan ölecektim..  ama ne
    var biliyor musunuz? asıl, benim gibi, tamamen, her türlü normallik algınızı
    kaybeden bi kaç tiple ormanda olsaydım, eh, o zaman işte, mutluluktan doğacaktım..
    ama dediğim gibi, bu, zamanla olur..
    tek kolla ancak bu kadar..