Kategori: Genel

  • beş sekiz onüç

    beş sekiz onüç
    artık
    yazamıyorum. eskiden harikulade öyküler yazabiliyorken,, en azından kendime
    göre.. başkalarına göreyse,, hâlâ harikuladeyken.. artık anlatamıyorum..
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söylemiş miydim? ve artık çözmek
    istemediğimi. artık her şeyin artık
    olduğunu. artıklaştığını.. belirteç anlamında ‘artık’.. bütünüyle tutarlı
    bütünsüzler sözlüğü..
    açıklamalardan
    sıkıldım. her şeyi yanlış bile anlayamamaktan da.. anlayamıyorum. anlatamıyorum
    da. yani bu, ‘anlatsam da anlamazsın’ gibi bir şey değil moruk, anlatsanız da anlasam gibi bir şey..
    neler olduğunu bilen birine fazlasıyla ihtiyacım var. bilmediğim bir dilde de
    konuşabilir hatta, sorun değil.. konuşmasa da olur.. odanın içinde gezinecek
    birine ihtiyacım var. insan olması gerekmiyor.. sivrisinek bile olur amına
    koyyim. yakarca olmaz ama, görünmüyorlar onlar. görebileceğim bir devinime
    ihtiyaç duyuyorum. vantilatör dışında hareket eden hiçbir şey yok.. böceklerimi
    öldürdüler.. bu evde böcek bile yok amına koyim. eski evimizde vardı. eski
    evimizde bir hayat vardı. içerde ve dışarda. aşağıda ve yukarıda.
    bir
    şeylerin kötü gittiğini fark edince düzeltmeye çalışır oysa insan de mi? ters
    giden bir şeyleri yoluna sokmaya çalışır.. öyle de mi lan? yola gelmiyorum.
    kimseyi de yoldan çıkartamadım. istedim ama bunu.. hayatımı düzene sokmam için
    çabalarken birileri, düzensizliğimle bütünleşecek birileri olmadı sanki.
    bir
    sigarayı söndürürken başka bir sigarayı yakıyorum. annem kızınca ben de
    kızıyorum ama, anlamıyor o. hiç anlamadı. bazen anlarmış gibi yaptı sadece,
    anlayabilmek için çabaladı bazen.. ben hiç anlatmadım. yanlış anlatıldım daha
    çok. denedim ama. sustum. herkes aynı şeyleri söyledi. çok sigara içiyormuşum..
    evet çok sigara içiyorum derdim içimden.. her şey içimden.. çok sigara içiyormuşum..
    ölmüyorum ama.. kalbim tekliyor sadece. ama ölücem. bi gün öyle bi ölücem ki..
    a
    forest’de ne anlatır robert biliyor musunuz? robert de mi kim? bi arkadaşım.
    kendisinin arkadaşım olduğundan haberi yok ama. jori de arkadaşım, onun da
    haberi yok. benim hayatımda birileri var, ben onların hayatında değilim. bi gün
    öyle bi ölücem ki, intihar mı cinayet mi karar veremicekler, otopsi de yüksek
    dozda sigara yazıcak. olabilir mi? neden olmasın…
    benim
    herhangi bir şeye, hatta her şeye, gülümseyerek “neden olmasın” diyebilecek
    birine ihtiyacım var. geleceğe değil, bana inanan birine. kaygılardan ve
    umutsuzluktan uzak.. hiçbir şey için de umut etmeyen birine.. cin bile olabilir
    amına koyyim..  şeytanım sana söylüyorum,
    tanrım sen anla. görünen köyün kavalcıları..
    he
    şimdi birileri, gidip “balık alsana lan davar” demiştir içinden, eğer
    duyuyorsa.. (okuyorsa demedim, çünkü yazmıyorum, konuşuyorum). “gidip bi kedi
    veya köpek alsana.”
    benim
    alınmayacak ve kendimiz dışında hiçbir şeye aldırmayacak bir şeye ihtiyacım var..
    çocuk bile olur amına koyyim. ya da bi fare.. benim kendine ihtiyaç duyan
    birine ihtiyacım var. benim kendime ihtiyacım var amına koyyim. asıl mesele bu.
    güçlü
    bi tını dışında hiçbir şeyin aydınlatamayacağı bir gecedeyim. hiçbir şeyin
    aydınlanamayacağı bir günün içerisinde.. ne gece ne gündüz ne de yirmibeşinci
    saatte.. hiçbir şey aydınlanamayacak.. bu yüzden size şu soruyu sormama izin
    verin, this empty flow, the circle did close indeed’de ne anlatır bilir
    misiniz? sözleri yok lan şarkının.. hiç ses yok.. müzik sadece. ve bir isim..
    bi
    gün bi albüm yapıcam. soundproof and dumb olucak adı. kısaltmasıysa s.a.d.
    hiçbir müzik aleti kullanmıcam. sessizlik ve gürültü sadece. vantilatör sesi.
    çakmak sesi. kül tablosunun (evet tablosu, kaç kere söylücem?) yere düşme sesi..
    bir şişeden bardağa akan yokluğun sesi. şifonun sesi. çalan saatin ya da duvara
    çarpan telefonun. satar mı dersin?
    her
    şeyin fazlasıyla karışık olduğunu söyledim. ve artık çözülemeyeceğimi.. artık
    zamansal algıyı yitirdiğimi.. bütünsüzlüğünle güzelsin sen. kafan çok güzel,
    sen mi yaptın?
    bi
    porno yıldızıyla evlenicem. evlendikten sonra da bırakmasın işi, sorun değil.
    en azından haberim olur. bi kaydı bile olur lan hem, izleyecek olduğum için
    değil, salak!.. gizlemeye gerek duymaz en azından.
    melekler
    tanrının mobesesi midir? tamam zaten melekler olmasa da o görüyor her şeyi her
    zaman ama, şahit ya da delil toplamak için mi vardır onlar omzumuz da.
    korkuyorum tanrım senden, bana kendini sevdirir misin? korkum karşı gelmeme
    engel olmuyor çünkü, ya da isteklerimi gerçekleştirmene..
    tanrım,
    var mısın? bana bi kıyak yapar mısın öyleyse? Ölüyorum amına koyayım.
    5ağustos2013

  • halo

    halo
    beni
    götürdüğü yer fazlasıyla kalabalık bir yerdi. nefret ettiğim o safsak mutluluk
    havası ile sarmaş dolaş olabilenlerin masaları kapladığı bir bar. bunu
    biliyordu, yani kararı ona bıraktığımda, nereye gidiyoruz sorusuna karşılık:
    “bilmem, sen bilirsin..”, “o haldeee……”
    “uyar
    mı” sorusuna verdiğim “fark etmez” yanıtı, seninle neresi olursa olsun ya da
    senle cehenneme bile girerim gibi salak bir tavır değildi, geçmiştim o
    safhaları, aşk için kendinden ödün vermek, aşk uğruna yapılan kendi ruhundan
    bir fedakarlık, aşk için şehir değiştirmek, aşk için şu veya bu.. kapatmıştım.
    kendim için hiçbir şey yapmamış da olsam sonrasında.. ve bunların hepsini
    biliyordu, her şeyi, çok daha fazlasını.. yine de, şansını deneyen biri
    konumunda değildi ama, hiçbir şey denemiyordu hatta, aramıştı, izmir’e
    gelmişti, ve buluşmuştuk. pardon, önce izmire gelmişti, sonra aramıştı. ama ne
    fark eder ki, o kadar da önemli olmamalı yazdığım saçmalıklardaki ki zamansal,
    kurgusal ya da mantıksal hatalar, nasıl olsa kimse farkına varmayacak. bir
    sayfası eksik basılan bir öykü için dönüp hiç kimsenin, okuduğunu söyleyenlerin
    bile, bariz anlaşılan eksiği sormaması gibi. o yüzden üstüne düşmemiştim ben
    de, hatayı bastıktan sonra fark edince. ve onunla, bu sayede tanışmıştık.
    izmirde değildi o zamanlar ve üç rakam öncesindeydi içinde bulunduğumuz yılı
    gösteren sayıların amortisi. basılı yayınlarken bir sayfası eksik olan 27
    sayfalık öykünün netteki tam kopyasını okuyunca başlatmıştı, illetişim diye
    nitelediğim o faslı. öyküde yer alan iki hatunla ilgili birkaç şey merak
    ettiğini söylemişti, yani lita ve mary adlı iki hayali karakter ile ilgili,
    öykü de asıl kilit pelü adlı üçüncü karakter olsa da. hayalî demişken, tek
    odada yaklaşık otuz kişi ile beraber yaşıyordum yıllardır. zaman zaman gelip
    gidiyorlardı işte, ve bir gerçeği yazmak her zaman için götünden bir şeyler
    uydurmaya oranla daha zor gelmişti bana, kimilerine kurgu daha zor gelse de.
    uydurmak kolaydı, zaten uydurulmuştuk, üzerinde düşünmeye gerek yoktu,
    yaşanmıştı zaten her şey, zihnimin içindeki lunaparkta. ve dışarısı daima daha
    kaotik ve umutsuz görünmüştü gözüme, kendi içimde çok karamsar olduğum dile
    getirilse de.. ve o da bunun peşindeydi.. bu yüzden tercih etmişti,
    görüştüğümüzde mekanı ona bıraktığımda, hayatım boyunca anlamlandıramadığım
    kahkahaları yan masalardan işitebilme ihtimalimizin olduğu bir yeri. ve
    psikologdu kendisi, pardon değildi, psikoloji okumuştu sadece, yükseğini falan
    da yapmıştı, ama bu sıfatı üzerine almıyordu, tanıdığı bütün psikologlardan
    nefret ettiğini söylemişti bana, ki belki bu da bir taktikti, her ne kadar benim
    bu durumu “aa aynı fikirdeymişiz ehaha” türü bir tepki ile karşılamayacağımı
    biliyor olsa da..  çünkü ilk önce ben
    anlattım ona, psikologlarla ya da, psikiyatristlerle aramda geçen, ve bana
    düşününce eğlenceli gelen diyalogları.. yıllardır tedavilere yanıt vermeyen,
    hatta gün geçtikçe daha da kötüye giden bir başka arkadaşıma göreyse, ben de
    hastaydım, sadece hastalığımı ve tedaviyi reddediyordum. ve bunu da görüştüğü
    psikoloğa benden bahsettiğini anlatınca öğrendim. “bir arkadaşım da benim gibi
    ama o…” diye başlamıştı cümleye.. kendimi hiç kimseye yakın hissetmiyordum
    oysa.. ne ozana ne oktaya ne öncele.. herkesin bildiği ve benim ısrarla
    reddettiğim bir gerçeği yüzüme karşı bağırmadıkları sürece de yakın
    hissetmeyecektim.. adam olmazdım, adam olmamayı kafaya koyduğum için değil ama,
    yani direnmiyordum bu konuda, hiçbir konuda direnmemiştim hayatım boyunca, ne
    bandrolü yememek için, ne böylesi boktan bir hayatı yaşarken onurlu bir duruş
    sergilemek için, ki bu lafa da kıl olmuştum söylendiğinde bir arkadaş sohbeti
    içerisinde, övgüye karşılık bir öğürtü çıkıyordu çoğu zaman benden.
    direnmiyordum.. çoktan teslim olmuştum aslında, sadece beni teslim almaya
    gelmemişti hiç kimse.. cami avlusuna bırakmıştım kendimi ve, cemaat terk
    edildiğimi sanıp beni imamları yapmıştı.. sonra gerçek imamların müridi olacak
    insanlar tarafından tecavüzlere uğradım. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, a night like this’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. psikoloji falan okumamıştı.. ama doktordu. orası ayrı. ve izmire
    gelmişti işte.. tarihin amortisi 7’yi gösteriyordu bu arada, yani eksi üç değil
    altıydı. her şeyi abarttığım söylendiği için, bu kez de ben eksilttim bir
    şeyleri sadece, ikiye bölebildiğim tek şey zamandı belki de.. milattan önce.
    isadan sore. bazı kelimeleri sevmiyordum, sonra’ya bu yüzden sore derdim, hayır
    ingilizce de bilmiyorum.. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan biteni
    yazmak bana daima zor gelmiştir.. o halde hayaletlere dönelim..
    dediğim
    gibi psikoloji okumuştu, ve bana lita ve mary hakkında birkaç şey sorduğu bir
    e-posta attı. ve ben sorularına cevap vermediğim bir mail yazdım. ya da
    gerçekte soramadığı şeyi yanıtladığım. ardından karşılıklı birbiri ile
    alakasızlıklar bütününden ibaret bir ton cümle kuruldu. ve sonra izmire geldi.
    izmire yerleşmişti yani.. ve sonra şu allah’ın belası bara girdik.. (dini
    manada söylemedim).
    iki
    bira. tuborg yok mu? o zaman bomonti olsun. o da bana uydu. ve paketimde ki
    pall mall’dan bir tek aldı, ‘alabilir miyim?’ diye sormaması hoşuma gitti. onda
    hoşlanmadığım hiçbir şey yoktu. ya da ben sezinleyememiştim. hâlâ sezinleyemedim.  konuştuk. havadan ve sudan değil ama.
    olmayan ülkeye yolculuklardan daha çok. ve insanlar kayboldu. yan masalardaki
    kahkaha efektleri duyma eşiğimin dışına çıktı. ters yakıyorsun dediği anda fark
    ettim zihnimde flashların patladığını. ‘anı kaydet’.
    sigaramı
    düzeltirken, sahnenin ışıklarını tekrardan yaktı yönetmen. ters yakıyordum
    evet, ve insanlar tekrardan görünür oldu, o anlamlandıramadığım ve bana açıkça
    bağnaz gelen safsak mutluluk havalarıyla beraber. ‘ters yakıyorsun’.
    kalkalım
    mı dedim, kalktık.. hesabı ödemişti ben tuvaletten gelene kadar, sorun etmedim,
    bir başka seferinde tek nakitimiz ondaki on lira olduğu için aynı rahatlıkla
    tuvalete giderken ona bıraktığım çantamdan cüzdanımı alıp kartla ödeyecekti.
    “sen tuvaletteyken ben” adında bir şiir yazılabilir, belki üzerine klip de
    çekerler sonra, ve biraz para kazanırım, ne dersiniz? ama önce adımı
    değiştirmem lazım. ve şu an bunu uydurmuyorum ama, geçmişte bir keresinde,
    gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir iş için sadri beka adını kullanmıştım.
    sadr-i beka olucak.. ne diyordum lita? bardan çıkmıştık..
    elini
    belime attı. ve midye istedi. aldım. sahile geçtik. geçene kadar sarılıydı
    bana, tamamen sarılı.. do you understand me?
    sonra
    eve gelip, the drowning man’i açtım işte, the cure.. hepsi bu.
    ***
    yalan
    söyledim. gidilecek yeri falan seçmemişti. ben seçmiştim. izmiri bilmiyordu
    çünkü. ve eşyalarını bi yere bırakmamız lazımdı, çanta bavul vs. logosa gittik,
    henüz kapatmak zorunda kalmamıştı erdinç abim mekanı. çantaları bırakıp
    çıkıcaktık, karnı açtı.. sonra, dudaklarıma yapıştı, alt katta, dünya
    üzerindeki başka herhangibi bir hatun olsa karşı koyardım, bak bu kez
    direnirdim yani, belki de ilk kez.. ama o, farklıydı. hâlâ farklı. logos iki yıl sonra kapandı, son gecesinde sabahladım
    orada, sandalyelerin üzerinde yatıp. o zamanlar zamanın amortisi dokuzu
    gösteriyordu. gerçeğimin algılanış biçimi dudağıma yapıştığındaysa yediyi.
    logos kapandı sonra. isadan önce. miladdan sore. hayır endonezyaca da
    bilmiyorum. ve doğru söylediğim doğru, gerçekte olan bitenleri yazmak da her
    zaman kolay gelmiştir bana, zor olan olup bitmeyenleri anlatmak. o yüzden lütfen
    sorup durmayın şu aptal ve fiks soruyu.. “bunlar gerçek mi?” hayaletlere
    dönüyoruz..
    dediğim
    gibi bardan çıkıp sahile geçtik.. midye de aldık. bira da.. ve biraz da sigara.
    ikimize yetecek kadar. ikimize yetecek kadar ne varsa almıştık. pardon, yanlış
    yazdım, her şeyi ikimize yetecek kadar almıştık olucak. ama hiçbir şeyin fark
    etmediğini söylemiştim öyle değil mi? oysa “görünmez zincirlerle bağlamadım
    yazdığım bilançolarımın boynuna halatları.. tekrar okuma zahmetine
    katlanmayacaksın, ben de tekrar yaşama zahmetine katlanmayacağım”, o yüzden şu,
    aslında hayalet olmayan psikologla, (doktor olan veya hayalet olan psikolog
    değil, bir üçüncü hatun karakter daha ekledim şu an öyküye! günaydın) gerçekte
    yaşanan ilk illetişim faslımızdan sonrasında izmire gelişi ile ilgili olanlar hakkında
    yalan söyledim. kendine yakın bulmuştu karakterlerimi, en çok hangisini diye
    sorduğumda, ikisi de birbirine çok benziyor zaten dedi, benzemiyorlardı oysa,
    ve “yarattığı karakterlere aşık olan bir yazar olsaydım,  kesin imza günüme gelenlere de aşık olurdum”
    dedim. apalladı. çünkü gerçekte soramadığı şeyin yanıtını vermiştim. ve benim
    mutlu insanlardan nefret ettiğimi düşünüyordu, o yüzden gitmiştik şu en başta
    bahsettiğim allahın belası bara. (kinî anlamda da söylemedim). terapi
    önermişti. ve ben de geyik yapmayı önerdim. anlaştık. ona göre tedavi olan
    şeyin adı bana göre hoş vakit geçirmekten öteye geçmeyecekti. mutluluğa ya da
    mutsuzluğa inanmadığımı anlattım ona. huzura inandığımı ve huzurlu olduğumu da.
    ve daha başka bir çok şey.. ve üçüncü kutsal kitabımın kierkegaard’e ait
    olduğunu söylediğimde, tanrısal saçmalıklar sonrası, sigaraya uzandı. ters
    yaktığını söyledim. flash o an patladı. her şey çözündü gözünde. o dakikaya
    kadar, ona göre konuşmuyor, terapi yapıyorduk. umutlu ya da umutsuz değilim,
    umursamıyorum dedim. Ardından, ters yakıyorsun. flash. ‘ani yaşa’. [ı değil i]
    sigarasını
    düzeltirken, “terapiden vazgeçtim, sahile çıkalım mı” dedi. bu kez ‘fark etmez’
    yerine ‘olur’ dedim. hesabı alman usulü yapıp sahile geçtik, hasan abimden iki
    tuborg gold, bir paket pall mall, bir de tuvalet alıp. ikinci seferde alins’e
    götürecektim onu, tuvalet için. üçüncü seferinde bir park bulmamız gerekeceğini
    söyleyecektim kadın olduğunu gözardı ederek, saat biri geçiyor olacaktı o
    sırada çünkü ve gülecekti buna. “hâlâ asıl soruyu sormadın” diyecektim, “buralarda
    çok sık mı sabahlıyorsun” diye sorduğunda. sokaklarda çok sabahlamıştım, çok da
    fazla sabahlayacaktım daha. yarı ölü tam sarhoş bir halde. ama sırılsıklam aşık
    olmayı tercih ederdim bunun yerine yine de.. bazen yerine tercih edebileceğin
    isteklerin başına gelmesinden korkarsın oysa.. korku kararlarımızı yönlendiren
    en etkin duygudur, “koskoca tanrı’ya başkaldırmışım devlet ne ki” dediğimde
    söyledim bunları da ona, kafayı bulmuştum çünkü, egom biraz göz kırpmıştı
    psikoloğa. ateist değildim. cehennemde yanarken tanrıya yalvaran onca insanın
    arasında, hâlâ direnenlerle beraber olmayı hayal ediyordum.
    pardon
    ben hayatım boyunca hiçbir şeye direnmediğimi söylemiştim değil mi? sessiz
    kalma hakkımı kullanıcam, benim adıma konuşmasına ses çıkarmayacağım üç beş
    insan kaldı yanımda. benim adıma karar vermelerine de itiraz etmeyeceğim üç beş
    insan.. kendimi onlara yakın hissetmiyormuşmuşum da, falan filan.. düpedüz yalancıyım..
    yalan söylediğim yalan. ve dediğim gibi, görünmez zincirlerle bağlamadılar
    burnumuzdaki halkayı karalarına uzanan halatlarına.. ne diyordum mary? sahile
    çıkmıştık.
    sonra
    bi kaç bira içtik. sonra saat biri geçti. sonra bir arkadaşının evine gittik..
    sonra beraber olduk. sonra biraz zaman geçti. sonra istanbula gittik. sonra
    başka arkadaşları ile tanıştık. sonra ben sustum. sonra kağıt oynadık. sonra
    gece oldu. sonra o ağladı.. sonra izmire geldik. sonra benim başka
    arkadaşlarımla tanıştık. sonra o ağladı. sonra bir arkadaşımın evine geldik.
    sonra yattık. ben ona sarılı yatıyordum, tamamen sarılı. sonra ben ağladım. o
    uyuyurdu. duymadı. uyumadım. sonra sabah oldu. sonra biri geçti. tekerlek
    izlerini göremedim sokakta, frene göz ucuyla bile dokunmamıştı.. sonrasında her
    şey iyiydi. sonrasında her şey kötüydü.. isadan önce. miladdan önce. do i
    understand me? (ingilizce bilmediğimi söylemiştim)
    bi
    saniye, her şey birbirine karıştı.. ne diyordum pelü? tatile çıkmıştık..
    sonra,
    hayalete dönüşmemekte diretenlerden herhangi biri, asıl soruyu hiçbir zaman
    sormadığı için, var olma savaşı vermeyenlerden birimi [n değil m] konuşturdum..
    psikologla rolleri değiştik..
    “korku,
    umutsuzluğu tetikleyip, mantığa yönlendirir” dedim, “ve mantık, umudun kaynağı
    olan hislerle soğuk savaş vermektedir. bu yüzden ölümcül hastalığın virüsü,
    aslında kendini güvende hissetme istencidir. bu istenç, olası her türlü
    pişmanlığı tetikler, ve bi gün pişman olma korkusu, arzuları körelten bir
    uyuşturucudur. o yüzden, bir kez daha saati hatırlatırsan, ilaçlı tedaviye
    geçeriz..” anlamadı. açmadım. Onu otobüse bindirip, yürüdüm..
    sonra
    eve gelip, trust’ı açtım, the cure.. hepsi bu. hayaletlere döndük..
    *
    başlık the cure’un bir şarkısının adıdır..

    1ağustos2013
  • Revalüasinasyon

    Revalüasinasyon
    her
    şey o kadar karışık ki.. karışık sadece. gizemli falan değil. karışık. karışık
    bir sandviç gibi belki. içini açsan göreceksin, gizleneni. ve sevmediğin
    şeyleri çıkarman, onu yemeni de sağlamayacak aslında, soğanlar biberler etler,
    geriye hiçbir şey de kalmayacak belki ayıklanandan sonra, ve kuru ekmeğe de
    talim edebilirsin, ama yemeyeceksin, karnın aç olmadığı için değil, sevmediğini
    bildikleri halde önüne bunu getirdikleri için. sevmediğin o kadar çok şey var
    ki..
    her
    şey o kadar karışık ki.. ve bu karışıklık içinde, aranılması gereken, yani
    çözüme ulaştıracak olan, yani bi başlangıç noktası olan, o ipin ucu da yok
    aslında, herhangi bir yerden başlayabilir ve sonunda hiçbir yere
    varamayabilirsin.. işleri iyice karıştırabilir, ve sonrasında sikerim ya deyip
    yarıda bırakabilirsin. ama başlama istencin ağır basıyor, sadece, şu sıralar,
    hepsi bu.
    bu
    bi umut. ve umutla aran hiç iyi olmadı aslında, bugüne dek, hiç iyi. umutsuz da
    değildin aslında, ama her, sana yakılan ışık, ya da senin yaktığının altına
    gelinen, ışık, umut vaatleri ile süsledi ağacın meyvelerini, köklerinin
    barındığı toprak umutsuzlukla kaplı olduğu halde. göremedin, görmek istemediğin
    içindi, bu körlük.
    ve
    şimdi, diyorum ya moruk, her şey o kadar karışık ki.. dün odamı topladım.
    topladım mı, toplarken daha da mı dağıttım bilmiyorum. topladım işte. ya da
    dağıttım. çarptım ve böldüm 31 seneyi kendi kendiyle, onun öncesinde.. ve bugün
    de bir diğer odavari unsur, bilgisayar, hardisk yani, klasörler, yığınla,
    onları toplama telaşındayken, durup, bunları yazmaya başladım, ve gerçekten her
    şey, fazlasıyla karışık görünüyor gözüme.
    bir
    şeyleri temize çekmek de değil bu. ne ben anlatabilirim, ne sen anlayabilirsin.
    anlatılamam da. anılarımdan kopartılan her düşsel görüntü için, bir ömür
    harcayabilirim ama, ama gerçekte var olan o, geçmiş zaman dilimi üzerine,
    düşünmek yorucu. ayıkla pirincin taşını. neden? taşın pirincini ayıklasak daha kolay
    olmaz mıydı? bana öyle geliyor son zamanlar da, bana hiçbir şey gelmiyor
    aslında son zamanlarda, ben de hiçbir yere gitmemeye doğru evriliyorum zamanla.
    oturup hiçbirşey yapmadan ölümü beklemek dışında yapılacak daha iyi bir şey yok
    diye fısıldıyor kulağıma zack, işe git ve eve gel diyor, dilsiz ve sağır ol
    diyor, ve öldür diyor, öldür öldür öldür, önce kendini, ruhen, sonra
    diğerlerini, fiziken, okula bomba koy diyor, fabrikayı kundakla, belediye
    binasına atom bombası at, ağaçları kes ve ay ışığını engelleyebilecek kadar
    devasa bir duvar ör dünya ile güneş arasına, yaşamı sonlandır insanlık için ve
    insanlık adına, tanrının beceremediği şu işi onun adına üstlen, deccal ve mesih
    ya da mehdi ve süfyan birleşecektir aralarındaki düşmanlığa son verip seni durdurmak
    için, tüm dünya içi boş bir koalisyona kenetlenip, karşına dizilecektir, ve
    belki o zaman anlatabilirsin, dinletirsin boşluğu, sessizliğin anlamını her
    türlü anlamsızlığın heba edebileceğini, ve ettiğini, ve yok olma korkusu
    dışında hiçbir şey, kulak verdirtemez o çığlışan ve çığlaşan kalabalığa, yok
    olmanın kabul edilir bir şey olduğu kabullenildikten sonra huzura varılacağına
    dair olan konçertonun notalarına…
    bunları
    diyor zack. fısıldayarak.. ve aynı fikirdeyim derken, geçiştirmiyorum, deniyorum
    diyorum, deniyorum moruk, bi gün anlamıcaklar, hiçbir zaman anlamıycaz,
    tanrı’nın aslında, bizi birbirimize düşman kılmak için, dünyaya yolladığına,
    kendi ağzından bunu söylediği halde, yazdığı tüm kitaplarda..
    *başlık
    revalüasyon ve halüsinasyon kelimelerinin yargısal intifa kapsamında demokratik
    koşulları aklamak için yeniden gözden geçirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır..
    17temmuz13
  • polislik hakkında tüm bildiğim

    polislik
    hakkında tüm bildiğim
    dedem polisti. ben de polis olmak
    istemiştim, hayatın başlangıç evresinde, kısa bir süre sadece, ve bunu hangi
    sebeple istemiş olabileceğimi net bir şekilde hatırlayamıyorum. böyle şeyler,
    çocuklar için, yetiştiriliş tarzından da bağımsız bir şekilde, -kısa süreliğine
    de olsa- arzu duyulabilecek şeylerdir. ve bir gün, size,  zaman zaman anlatılmış olan, sizin yüzünü
    bile görmediğiniz bir aile büyüğünün fotoğrafını gösterirler, henüz 3 ya da 4
    yaşındasınızdır, özenirsiniz. özenmeniz kısa sürer, çünkü bir zamanlar polisin
    bile giremediğinin söylendiği, şimdiyse uyuşturucunun bile polis gözetimi ve
    rüşvetinde dolaşıma sokulabildiği bir bölgede büyümüşsünüzdür. uzun bir süre,
    polislerle ya da devletin otoritesiyle tanışmadan, o otoriteye doğrudan
    başkaldırabilen ya da her türlü riski göze alabilen insanlarla yakın
    olmuşsunuzdur. ve bir gerçeği net görebilmeniz için ya da neyin doğru
    olabileceğinden emin olmanız için 50 yaşına kadar da beklemeniz gerekmez
    aslında, kimi insanlar otuzundan sonra allah’ı bulsa da; bazıları da, zaten
    inandıkları, düşledikleri şeylerin terimsel kelimesini ansiklopediden ya da
    sözlükten keşfedip, “a böyle bir şey zaten varmış ya” diyebilirler, on iki on
    üç yaşlarındayken.. 

    o yüzden üniforma ile hatırlanabilir ilk karşılaşmam, dedemin
    eski siyah beyaz bir fotoğrafında olsa da, var olan her türlü iktidar tutkusuna,
    o tutkunun içindeki zaman zaman sözü edilebilen ‘iyilik’ amacını sorgulamadan
    karşı duruşum daha da eskiye rastlar. ve bu anlamda, bir insanın, özellikle
    bariz belirgin bir şeyle ilgili, yıllar sonra düşen jetonu sonucu “aslında bu
    çok da iyi bir şey değilmiş,”, “yok yok bu tastamam yanlışmış hacı”, “yanlış
    düşünüyormuşum”, “yanılmışım” yanılgısına düşebiliyor olmasına, çok da kafam
    basmamıştır. o yüzden zamanında polisle ilgili ağzına geleni söyleyebilen bazı
    iş arkadaşlarımın, namaz kılmaya başladıklarından sonra polisi savunmaya geçmeleri,
    kendilerinin de daha büyük bir güce teslim olmaları ile bağlantılı olabilir.
    her insan kendisini, tanrısının şefkatli olduğuna inandığı kollarına
    bırakabilir elbette, bu çoğumuz için tanrının da öncelinde, annemiz için
    geçerli bir duyguyla da başlamış olabilir. ama burada, incelenmesi gereken asıl
    şey; kendisinden daha güçlü dış bir şey tarafından gerçekleştirilen ve hiçbir
    şart ve koşulda karşı koyamayacağı müdahaleye karşı, oluşturduğu itkisel
    teslimiyete, bir tür duygu ile birlikte açığa çıkan ve bilinci de
    yönlendirebilen o davranışa, bireyin ilk olarak nerede başladığı, başlatıldığı,
    itildiğidir. ailede olabilir, arkadaş arasında, ya da okulda, çok geç olarak
    gelicek olsa da, erkekler için askerlikte.. sonucunda ölebileceği veya zarar
    görebileceği bir davranış tarzından, güvenli ya da en az yarayla çıkabilme
    düşüncesi; (ki yalan söylemek de bununda bağlantılıdır kanımca), bizleri polis
    karşısında durmaktan da alı koyar, çünkü polis devletin polisidir, ve devlet
    bizim gözümüzde bizi koruyan gözeten bir aygıttır. varlığını varlığımıza borçlu
    olsa da varlığımızın varlığına bağlı olduğuna bizi inandırmıştır.

    çocukluğumun geçtiği mahallelerdeki
    insanların büyük bir çoğunluğu, polisin kendi mahallelerindeki varlığını
    kendileri için bir tehdit olarak algılıyorlardı, çünkü ortada bir yasa vardı,
    ve karşı karşıya getirilen her iki grup da, ekmek parası için bir iş yapıyordu,
    polislerin ki yasal iken onların ki yasalarca belirtilmiş yasaklar kapsamına
    giriyordu; örneğin torbacılık. ve zaman içerisinde bu durum, 24 saat atılan
    devriyelerce denetimli yasadışılık durumuna erişti, “adam başı yirmi lira
    verirsen bize, istediğin her şeyi satmana izin veriyoruz.”


    “seni yakaladıklarında” demişti arkadaşım,
    “üzerindeki malı alıp bana geri getirirler, benim sattığım malı senden alıp
    bana geri de satabilirler.” gözleriyle görene kadar gözlerimle gördüklerime
    inanmayacak milyonlarca insanın, bugün sokakta olmasının öncelikli
    nedenlerinden biri de budur: şiddetin görülür kılınılması.
    bu noktada, yukarılarda bir yerde
    belirttiğim, kendilerinden çok daha güçlü bir varlığa teslim olanların, yani
    inançlıların, tanrı karşısında ki teslimiyet nedenlerinin kaynağını, yani
    sadece korku(cehennem) ya da çıkar(cennet) nedeniyle mi, yoksa gerçekten içten
    bir samimiyetle mi inanmış olduklarını, kolaylıkla ayrıştırabileceğimiz bir
    noktadayız. çünkü, aynı hareket tarzını, hemen hemen her koşulda aynı şekilde
    zaten gerçekleştiriyorlardı, iş yerindeki şefe karşı, evlerindeki babaya karşı,
    sınıflarındaki öğretmene karşı. ve bu davranış tarzını etkileyen en belirgin
    iki nedenin, polisliği seçme, ya da devam etme noktasında da geçerli
    olabileceği açık.
    ortaokula gidiyorsunuz, henüz 11 ya da 12
    yaşındasınız, daha güneş doğmadan kapınız çalınıyor, çünkü siz çingene
    mahallesinde, çingene olmasanız da evinizin aranmasını isteyebilecekleri bir
    yerde, o yasaların/yasakların dışına çıkabilen insanlarla birlikte
    yaşıyorsunuz. kapı çalıyor. açıyorsunuz. çocuksunuz. ve polisler eve dalarken,
    aynı anda mahallenizdeki bir çok eve de dalınıldığını fark ediyorsunuz. ve
    benzer süreçler sonrasında, aslında bu işi kendilerince kötü olarak algılanan
    bir şeye engel olmak için değil, onu kontrol altına almak için
    gerçekleştirdiklerini çözüyorsunuz. çünkü evvel zaman içinde bir gün,
    torbacınız size “eve dönüş yolunda dikkatli ol, bu zarbolar bazı müşterilerimi
    takip edip üzerindeki malı alıyorlar” diyor, kendisine bir şey yapmadıklarını
    da ekliyor, hatta herif mesleğini, evinin önüne, tek sandalyeden oluşan bir
    dükkan açarak yürütmeye başlayabilmesinin süreçlerinden bahsediyor, yani 12 yıl
    önce bundan bahsetti.. babanıza dönüyorsunuz, o size 32 yıl öncesini anlatmıştı
    bir zamanlar, demişti ki, “ben bu mahalleden gecenin bir yarısı geçerken,
    mahallenin gençleri bazen sigara isterdi, cigarayı sarmak için, hiçbir zaman ne
    gasp edildim, ne de şiddet gördüm.” o halde problem başka bir yerde?
    anlatılan zamanlardan, yani 32 ve 12 yıl
    öncesinden, kameralarımızı 4 yıl öncesine çevirdiğimizde, şöyle bir görüntü
    yakalıyoruz: karakoldayım. çünkü içinde bulunduğum arabadan, yüklü miktarda
    esrar çıkıyor. benim değil. hiç olmadı. hayatım boyunca yüklü miktarda hiçbir
    şeyim olmadı. araba da benim değil. araba, arkadaşımın arkadaşının arabası. ve
    ben arkadaşımı askerlik yaptığı yere ziyaret için gittiğimde, kapıdaki asker,
    “memleketinden bir arkadaşı geldi, az önce çıktı” diyor, arkadaşımı arıyorum,
    hadi şunlara isim verelim, sallayalım, arkadaşımın adı can, arkadaşımın
    arkadaşının adı ahmet olsun. can’ı arıyorum, bulunduğu yeri söylüyor,
    gidiyorum, kısa geçeceğim, dönüş yolunda ki bir çevirmede, ahmet’in tereddüdü
    ve duraklaması sonucu, şüpheli tavırları göze batıyor, biz aranıyoruz, araba
    aranıyor, can “abi ben askerim” diyor, ahmet telefonda birileri ile konuşuyor,
    ben bir köşede sakince olan biteni izliyorum, her şeyin farkında olsam da.
    sonra karakol. ve polisin tehditkâr cümleleri, zaman zaman desibeli artarak
    ilerleyen soruları karşısında, panikleyen can ve ahmet’in karşısında, tepkisiz
    ve sakince duruyorum. polis bana uyuz oluyor, onun varlığını ve üniformasını ve
    gücünü ve başıma örebileceği çorapları siklemediğim için beni sikmeye kalkıyor
    ve ahmet malı nerden aldığını söylemediği, söyleyemediği için, “bak kardeşim
    şöyle bir adamdan aldığını söylüceksin kurtulacaksın” diyerek, malın alındığı
    adamın tarifini veriyor, tarife uyan adam benim. her şey bu kadar basit. ve
    başgargamel de, aynı mantıkla, kendisine ve temsil ettiği yapıya, karşı bir
    tehdit oluşturduğunu düşündüğü gruplar için, marjinal kelimesini kullanıyor.
    aynı nedenle sevgiliniz veya eşiniz, bazı insanlarla görüşmenizden rahatsız
    oluyor.. ve o nedenle kendi varlığını, kendi varlığına hediye eden bir insanı,
    ya da kendi varlığını, idealize ettiği düşünce uğruna riske atan bir insanı,
    otorite kendisi için tehdit olarak gördüğü gibi, otoritenin kendi varlığına
    tehdit oluşturduğunu görebilen bir insan da, yukarı da tanımladığım iki
    davranış kalıbından biriyle hareket etmiyor. otoriteyi, kendi varlığın için bu
    iki davranış kalıbıyla (çıkar/korku) tehdit olarak algılayadabilirsin pek
    tabii, ama bu ikiliden sıyrılarak hayata bakan bir insan için, otoritenin
    varlığı, sadece bireysel anlamda salt kendisi için değil, kendisinin yaşam
    içerisinde kurduğu, kurabileceği, tüm ilişki biçimleri için de, var olmaması
    gereken bir yapıdır. işte bu yüzden, iyi polis/kötü polis olmaz. niyeti kötü
    olan bir aygıta bağlı bir birimin, içinde var olmayı -üstelik seçerek- içine
    sindirebilen bir insanın, özünde iyi bir insan olduğu söylense bile, kötülüğün
    içinde o iyiliğini barındıramaz ve iyi bir niyetle kötü bir yapı içine dahil
    olunmaz. sonradan fark edilen böylesi bir hata, 
    özre tabi bi hukukla da bağışlanamaz.

    25.6.13
  • mary come alive

    uzanıp
    yatağa
    duvarları
    izlemek
    telaşsız
    yerine
    getirmek zorunda bırakıldığın
    hiçbir
    şey olmadan
    sorumluluksuz
    sorumsuz
    değil ama
    sorumluluksuz
    sadece
    üzerine
    yığılan
    herhangi
    bir şeyin
    yaratabileceği
    baskıdan
    azade
    ve
    işsiz
    ve parasız belki
    ama
    boş bir dolabı açmaya
    ihtiyaç
    bile duymayacak kadar
    isteksiz
    bir mide ve
    boş
    bir beyinle beraber
    bunların
    derdinde olmadan
    ezan
    okununca müziği
    kapatma
    zorunluluğundan mesela
    ya
    da işyerinde sana
    her
    allahın günü
    ölümün
    de var olduğunu
    ve
    dirilmenin de
    hatırlatan
    arkadaşların
    varlığından
    habersiz
    ve
    sana artık
    saat
    geçince biraz biri
    uyuman
    gerektiğini çünkü
    ertesi
    gün işe gideceğini
    söylemeyen
    bir anneyle
    babayla
    ve
    kardeşlerle yaşadığın
    o
    sonsuz saçma tartışmaların
    henüz
    başlamadığı
    ölümüne
    umursamaz
    boş
    zaman dilimlerin
    zamanın
    berisinde kaldı moruk
    zaman
    makinesi icat edilmiş olsaydı bile
    ve
    isteseydin
    çekip
    gitmeyi
    eski
    kötü
    daha
    kötü bir ruh haline sahip olduğun
    eski
    kötü ama güzel günlere
    gidemezdin
    burada
    varlığına
    çalışmana
    ya da konuşmana
    ya
    da arada sırada
    sıkıcı
    ve aptal
    ve
    senin dışında herkesin güldüğü
    espriler
    yapmana
    ihtiyaç
    duyan
    bir
    takım zincirleri
    çözerek
    karışık
    her
    şey fazlasıyla karışık
    ve
    yanmış bir pizzadan
    ve
    böyle ebleh bir alegori-tmadan
    tırlatmadan
    ya da
    daha
    kötü de olabilirdi
    eğer
    sen on iki saatlik vardiyanın
    yarısında
    çıkılan yarım saatlik
    tek
    molanda gelen
    pizzayı
    yiyebilseydin
    sevebilseydin
    yani hemen hemen her şeyi
    kötü
    de olsa bir şeyler
    ya
    da kötü gitse de genelde
    isyan
    etme gücünden
    mahrum
    olduğuna
    inandırılmış
    olsaydın
    güçsüz
    olduğuna yani
    bir
    şeyleri belki bencilce
    sadece
    kendin için değiştirmeye
    uğraşabilecek
    kadar
    aptal
    bir azme
    sahip
    olmasaydın
    her
    şey
    evet,
    daha kötü olabilirdi
    kötü
    olduğunun
    farkına
    varmayacak bile olsan da o an
    tıpkı
    onlar gibi
    tıpkı
    diğerleri gibi
    tıpkı
    dünyanın
    yaşanabilecek
    kadar güzel bir yer olduğuna
    aldanan
    dünyanın bütün o insanları gibi
    her
    şey çok daha kötü
    olabilirdi
    değil
    ama
    onlar
    için değil
    sen
    sadece
    var
    olanı göremeyen
    imkanları
    değerlendirmeyen
    haline
    şükretmeyen
    ve
    bir yerlerde
    yanlış
    giden bir şeyler olduğunu
    iddia
    edebilen
    pis
    bir nankörsün
    işin
    var
    ailen
    var
    nefes
    alıp veriyorsun
    sakat
    değilsin
    özürlü
    değilsin
    üstelik
    başka bir çok insanın da
    yerinde
    olsa soluksuz kayabileceği
    askıntılara
    sahipsin
    yaşamın
    tadını çıkar
    aynen
    böyle
    bu
    şekilde
    kurulabiliyorsa
    bir cümle
    senin
    için
    karşındaki
    o
    ultra
    eksantrik
    prion
    tarafından
    filmi
    yanlış çekmişler demektir
    yanlış
    izletmişler
    ya
    da yanlış bir rol vermişler sana
    ya
    da sen yanlış oynamışsın bilader
    fasulyedendin
    çünkü bir zamanlar
    gerçekten
    fasulyeden olmuştun belki
    leylekler
    getirmişti seni
    oyunlarına
    alınmaz
    ve
    buna da aldırmazdın
    elindeki
    kirli çubukla
    toprağı
    eşelerdin durmadan
    solucan
    çıkarmak için
    sonra
    bir gün
    ruhundan
    bir solucan çıkmasın diye
    hem
    de priapulida türünde bir tanesi
    çıkmasın
    diye
    hiçbir
    şeyi değiştiremeyeceğini
    ve
    böyle gelmiş olanın
    böyle  de gideceğini
    söylediler
    uzanıp
    yatağa
    duvarları
    izledin
    yine
    telaşsız
    ve
    yerine getirmek zorunda bırakıldığın
    şeylerin
    duyarsızlığı ile
    sikmişim
    işi
    parayı
    ve geleceği
    ve
    ayakları yere
    sağlam
    basan bir adam olabilmeyi
    diyerek
    bir
    masal kahramanıyım ben
    sihirli
    aletini
    otuzbir
    kez okşayınca
    içinden
    çıkan periye
    arzın
    merkezinden geçen
    büyük
    bir fay hattı olmayı dileyen
    ama
    masallar gerçek değildir ve
    gerçek
    olarak öne sürülen
    tüm
    o kötü olasılıklar
    yaşamı
    askıya alan
    betonarme
    bir duvar
    örmekten
    öteye geçmez
    o
    yüzden
    olabilecek
    en kötü şeye
    kulaklarını
    tıkayıp
    yatağa
    uzanabiliyorsun hâlâ
    işe
    gitmek yerine
    çalan
    telefonu açmadan
    anneyi
    duymazdan gelip
    duvardaki
    örümceği göstererek
    ondan
    olur mu diyorsun
    adam
    benden
    olmaz tamam da
    ondan
    olduğuna inandırmıştın çocukken
    gülümsüyor
    istemsiz bir şekilde
    gülüyorsun
    çevrendeki
    tüm o vızıldayan
    benzodiazepin
    türevi insanlara
    yüksek
    dozda flumazenil bastığını
    hayal
    ederek
    hâlâ
    gülebiliyor olmanın
    *
    başlık marisse nadler’in bir şarkısının adıdır
    8mayıs2013

  • istifa

    uyandı. 35 yıldır uyuyormuşçasına bir duygu ile beraber. gözünü açtığında, hayatı boyunca zaman zaman kendine sorduğu, başkalarının da kendi kendine ya da başkalarına sorabileceği bir soru ile gerilmişti zihni: “nereye kadar?”

    soru, her ne kadar tümleçleri, özneleri, yüklemleri eksik bir yapıda yankılanmış olsa da, ve kapsadığı durum geniş bir zamana yayılsa da, ve ‘ne’ sorusuna karşılık verilebilecek bir çok cevap olsa da, bu cevapların sonucunda genellikle “boş ver” sesi işitilirdi, “siktir et”, ya da “böyle gelmiş böyle gider” vurdumduymazlığı

    hayatındaki bir şeylerin değişmesi gerekiyordu mutlaka, ve zaman zaman değiştirmeye de çalışmıştı, ve yine deneyebilirdi bunu ama, bu kez değişmesi gereken şey, tek başına gerçekleştirebileceği ve kişisel yaşantısındaki reform ya da devrim ile sınırlı kalarak çözülebilecek bir problem değildi. o, artık çalışmak istemiyordu, hepsi bu. ve “nereye kadar” derken, sorguladığı süreç, her sabah aynı saatte uyanıp, aynı yerden bindiği servisle gittiği aynı yerde yaptığı aynı şeyleri, daha ne kadar süre yapmaya devam edebileceğiydi. dahası herkesin, çok büyük bir çoğunluğun değil tamamen ‘herkesin’, aynı anda ve aynı reaksiyonla karşı çıkması durumunda dahi, yaşadığımız hayat şeklinin yerine geçecek olan alternatifte bir fikir birliğine varılamayacağı gerçeği, değişimin belirsiz bir vakte ertelenmesine, hatta olası en ufak değişiklik senaryolarına dahi, yerimizi kaybedebileceğimiz ya da daha doğru bir deyişle alışkanlarımızın
    bozulacağı endişesi ile karşı çıkmamıza ve sahip olduğumuz imkanlar dahilinde, elde edebileceğimiz yaşantının en iyisine ulaşma yarışına dahil olmamıza neden oluyordu, ve üstelik bu, ‘her ne pahasına olursa olsun’culuk ile sabitlenmiş bir fedakârlık güdüsü ile yapılıyordu. öyle ki, ileri de iyi bir işe sahip olma olasılığı yüzünden, en iyi zamanlarımızda, birkaç yıllığına yaşadığımız şehirden bile fedakarlık yapıp gidebiliyorduk


    ve o, artık sıkılmıştı. gerçekten. işe gitmek istemiyor ama yerine koyabileceği alternatif bir yaşantıyı var edemiyordu. hayır, banka soymaktan bahsetmiyoruz ki soyamazdı da zaten ama, mesele tam olarak para değildi. mesele, işe gitmemenin olanağı ile elde edilebilecek bol boş zaman lüksünde yapabileceklerini; zamanını, yaşamını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçları edinebilmek uğruna satmak zorunda olmasıyla yapamıyor oluşu da değildi. ya da kazandığı az buçuk para ile, ucu ucuna yeten yaşantısı, aynı çalışma saatleri içinde, daha hafif işler yaparak on-on beş kat kazanmaya evirilse, mesele yine çözülmüş olmazdı. çünkü sorun, tek başına ve yalın olarak: çalışmak zorunda bırakılmaktı. hayır, çalışmak zorunda kalmak değil, bırakılmak!

    yılmıştı, hemen hemen her şeyden, uyanmak ve uyumak da buna dâhildi. yatakta kaldığı sürece canı sıkılıyor, ama yataktan çıkmak için de bir neden göremiyordu. o sabah özellikle, özellikle o sabah,yataktan çıkmasını gerektirecek hiçbir mantıklı bahane üretemiyordu kendine. son zamanlarda, uyandığında kendi kendine ‘hadi oğlum’larla verdiği telkinler (evet burada okuyucu, karakterimizin bir erkek olduğunu anlıyor, yazar ise eleştirmenlerin işini kolaylaştırmak için okuyucuyu ilgilendirmeyen ek açıklamalarda bulunuyor), iş yerindeykense kendi kendini eğlendirmeye yönelik zihin oyunları, giderek tek bir kelimeye sabitlenmişti: “siktir et”.

    artık ne iş yerinde, ne evde, ne de arkadaş toplantılarında hiç konuşmuyor, düşünmüyor, dinlemiyor ve sadece, içinden bu kelimeyi tekrar edip duruyordu: “siktir et”

    ve artık bu kelime de, kendi içinde anlamını yitirmişti, çünkü hem siktir edebileceği hiçbir şey kalmamış hem de siktir ettiğini söylediği her şey olduğu gibi yerli yerinde durmaya devam etmişti. ve bu ifadede bir çelişki yoktu

    ve o, yılmıştı. gerçekten. hayır, yataktan çıkmayacaktı. o gün değil, bundan sonra hiçbir zaman, hayatının sonuna dek, hiçbir şart ve koşulda, o, o yataktan çıkmayacaktı.  çok çalışmıştı, yaşamak için çok çalışmıştı. artık insanlar çalışmalıydı, onun yaşaması için. bugüne kadar sayısı belirsiz çeşitlilikteki işlerde kısa süreli olarak kalmış, ama sonuçta, insanlığın tümüne birden, çok fazla hizmet etmişti, apartmanlara tuğla koymuş, lokantalarda bulaşıkları yıkamış, fabrikalarda hangi amaçla nerede ve nasıl kullanıldığını bile bilmediği parçalar üretmiş, dahası başkalarının ürettiği ürünleri de satın alarak, bu aptal döngüye yardımcı olmuştu. durdu. gerçekten kafası bu noktada durdu ve duvardaki saatle göz göze geldi: yedi sıfır beş. ya acilen evden çıkıp, üstelik koşmak zorunda kalarak servise yetişecek, ya da orada öylece kendisi dahil hiç kimseye bir faydasının dokunmadığını söyleyecekleri şekilde bekleyecekti

    bizi, diye düşündü, yani insan neslini, hayvanlardan ayıran, tek fark, yaşamsal olduğunu söylediğimiz ihtiyaçlarımızı kendi kendimize üretmek zorunda oluşumuz ve bunu da üstün zekâmızı sembolize ederek kutsayışımız. ve bunun, doğadaki evrimle falan bir alakası yok, biz kendi fizyolojik evrimimizi, geri zekalılığımız sayesinde, tersine gerçekleştirdik. tersine evrim. dünya üzerinde, kendi yiyeceğini tarım yaparak elde eden başka bir canlı var mı merak ediyorum

    “siktir et” dedi hemen ardından, artık anlamsızlaşan bu kelimeyi her tekrar edişi, kendi kendisine düşünüyor olduğu zamanlara denk düşüyordu ve o artık düşünmek de istemiyordu. gerçekten  o gün, tüm gün boyunca yatakta kaldı. tuvalete dahi gitmedi anlayacağınız, sidiğini de tutmadı ama. öylece yattı ve işedi. nefes aldı nefes verdi. üzeri açılınca örtmedi bile üstelik. kapı çaldı, açmadı. telefona göz ucuyla bile bakmadı, titreşince. arada bir göz göze geldiği tek şey olan saati de, öğlenin birini gösterdiği sırada, çakmağı ile hedefleyerek raftan düşürdü. sigara da içmedi böylece. ki o gün, bırakma kararı almadığı halde, hiç içmemişti de

    ama ertesi gün, bilgece bir edayla, çıktı yataktan. hareketlerinde kendinden emin ve vakur bir hava vardı. bir günde aydınlanmış gibiydi.  ağır adımlarla ama servisi kaçırmayacak bir hızda giyindi üstelik. kapıyı kapatmadı arkasından ve yolda yürürken ısrarla insanların gözlerinin içine bakıyordu çünkü yalınayaktı. kış aylarından birinde, hadi söyleyelim, aralığın 31’inde, yarım gün çalışacakları haftalar öncesinden belirlenmiş olan günde, servis durağına giden yolu yürüyordu, yalınayak ve cep telefonsuz ve sigarasız ve cüzdansız. servisi gördü, dört yol ağzından aşağı doğru iniyordu servis, ve o, servisin enlemesine geçtiği yolun başına yaklaşmıştı. gördüler onu, yavaşladılar, normalde koşması gereken işçi selim, daha da ağırlaştırdı adımlarını ve onu bekleyen servisin yanından geçip gitti öylece, selam bile vermeden üstelik. arkasından seslendiler ama dönüp bakmadı bile. az ilerideki nüfus memurluğunun binasına girmek istedi. kapıda tuttular onu, yalınayak selim’i, iki dilim ekmek otuz gram peynir, beş tane de zeytin ile kahvaltı yapmış olan güvenlik tuttu

    “hemşerim nereye?”
    “istifa dilekçesi vermeye” dedi, hiç istifini bozmadan selim ve yürümeye devam ederken kolundan tuttu onu güvenlik

    “ne istifası yahu?”
    “vatandaşlıktan istifa ettiğimi bildireceğim, artık vatandaşlık görevimi yerine getirmekten vazgeçtim ben.”

    gülmüyordu bunu söylerken, üzgün ya da sitemkâr bir hali de yoktu. kimliğimi kaybettim dermiş gibi konuşuyordu adeta, sakince ve olağan bir durumu naklediyormuş gibi

    orada bitti kişisel devrimi selim’in. aklının yerinde olduğuna ve kararından vazgeçmeyeceğine dair öne sürdüğü ve mantıki geçerliliğini kendince ispatladığı tüm argümanlara rağmen, çıkarıldığı mahkemelerde de, sokulduğu psikoloji testlerinde de, sonrasında verdiği röportajlarda da, yarı deli yarı kahraman olarak yaftalanıp, akıl hastanesine kapatılmaktan kurtulamadı. ve iyileşmesi yönünde uygulanan tüm tedavileri, şu yanıt ile karşıladı: doğa, insan adlı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır

    6.mart.2013


    girdo / from !Y6 distro of zemt galaxy'Zz
  • sigara içmeyenler genç yaşta ölür

    uyandı. bir
    sigara yaktı. sonra bir sigara daha. ve yataktan çıkmadan üst üste kaç sigara
    içtiğini saymadı. çok olmalı. son kez elini uzattığında pakete, bir tane daha,
    sonra kalkacağım, düşüncesi ile, eli boş sehpanın üzerinde gezindi. kafasını
    çevirince hatırladı, birkaç dakika önce son sigarayı içip, paketi de buruşturup
    duvara fırlattığını. kötü bir gece geçirmiş değildi, hayır kötü bir rüya da
    görmemişti. sadece, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, birçok şey hatta, ve
    neyin yolunda gittiğinden çok, yolun neresi olduğunu düşündü. bazen, bazı şeyler,
    yolunda gitmese de giderdi yine de bir şekilde, ilerleme kaydederdi yani,
    yolunda olmasa bile, hedeften uzaklaşmış olsa bile, bir hedefi olmasa bile, devinimi
    olurdu, en azından
    duruyordu her
    şey. her geçen gün, bir öncekinden farksız bir renkte geçiyordu. geçmediğini
    düşünüyordu. günün aslında geçmediğini, döndüğünü, sabah akşam gece sabah akşam
    gece, her şey aynı, her şey hâlâ aynı 
    telefon çaldı.
    annesi. konuşabilecek kadar konturu yoktu annesinin, ama yine de uzun uzun
    çaldırıp duruyordu saatlerdir, günlerdir hatta, günlerdir her sabah aynı
    saatte. uyandırmak için. uyandırabilmek için. kalktı, çalan telefona bakma
    nezaketini göstermeden, üzerindeki battaniyeleri telefonun bulunduğu sehpanın
    üzerine atarak. ereksiyon halindeydi. oysa bir aydır, elini bile işemek dışında
    götürmemişti sikine. evliydi aslında, her ne kadar karısı, son üç aydır
    annesinin evinde olsa da, kimliğinin medeni hal kısmı hâlâ evli olarak gösteriyordu
    onu. parmakta yüzük yok. satmıştı yüzüğü. ama çocuk var. onu satamamıştı.
    satmak istemişti ama, en azından düşünmüştü bunu, daha beş aylıkken çocuk,
    zengin bir aileye, para değil de, huzur karşılığı satmak, ona iyi bakacaksınız
    değil mi sözleri ile. yapmamıştı, yapamamıştı ve iyi de bakamamıştı çocuğa.
    kadına da bakamamıştı. bir işi yok, işi olmadığı gibi, günün birinde bir iş
    bulacağına dair umutları da yok. kırk yaşında. ve hayatının sonuna kadar iş
    bulamayacağına dair inancı tam. umutsuzluk bazen, sağanak yağmurdaki tek bir
    ışık demeti ile gücünü yitirir, ama o ışık demetinin görüneceğine dair umudunu
    kaybettiğinde, herkesin yüzyılın güneş tutulmasını net bir şekilde izleyebileceği
    günü bile perdeler örtülü bir şekilde boş odada orospu ilham perileri ile
    sevişerek geçirirsin, ve içine boşalır alayı birden, üç kelimelik cümleler ve
    yarım kalmış öykülerle terk ederek seni
    tuvalete girdi.
    eşofmanını ve baksırını indirdi. çömeldi. alaturkaydı tuvalet. alafranga olan
    hiçbir şeyi sevmiyor, sevmediği gibi alışamıyordu da. çömeldi. işi bittiğinde
    elini tuvalet kağıdına atınca, onun da tükendiğini gördü. ha siktir dedi
    dışından, içinden ya da. kendi sözcüklerini duyamayacak kadar düşüncelere
    gömülmüştü. aksi gibi suyu da kesmişlerdi dün. ha siktir dedi bir kez daha, haklılar
    dedi, tanrı bile verdiği havanın karşılığında isteklerde bulunduğuna göre,
    toplumun ya da devletin, ya da hayatımızı basitleştirdiği söylenen modern yaşam tarzının
    da sunduğu imkanlar karşılığında bedel istemesi normal olmalı dedi. dedi ama
    bunu, sesli düşünüyordu. düşünmüyor da, kendi kendine konuşuyordu. sürekli
    olarak kendi kendine konuşuyordu son bir aydır, çünkü boş eve, boş odaya, onu
    ısırabilecek bir yakarca bile girmiyordu, değil ki karısı gelsin, çocuğunu da
    alıp. elini ve kıçını bulduğu bir bez parçası ile sildi. bez parçasını, içinde
    sadece sigara paketleri olan çöp kutusuna attı. odaya döndü tekrar. telefon hâlâ
    çalıyordu, ısrarla, uzun uzun. meşgule alıp geri çağrı attı. anca bunu yapabiliyorlardı
    annesi ile haberleşmek için. uyan, uyandım. dırılılı dırılılı.. uyandın mı
    gerçekten. uyandım ya işte. dırılılı dırılılı
    evi yakındı
    ailesinin. evden çıktı. ailesinin evine kadar yürürken, öğrencilere baktı,
    ilkokul öğrencilerine. oğlu bu sene okula başlayacaktı. başlayabilecek miydi
    gerçekten? bilmiyordu. başlardı herhalde. gelecekle ilgili olası ya da olması
    gereken ya da olması istenen her şey, para adlı bir duvarla örülü gibi geliyordu
    ona. ve para onda yoktu. bir sürü kağıt parçası vardı gerçi evinde, kardeşinin
    yazdığı saçmalıklar, üzeri karalanmış bir sürü kağıt parçası. ama onları
    bakkala verip, iki ekmek üç yumurta alamazdı. bir şiire iki kilo şeker yazmıyordu
    fiyat etiketlerinde. ve üç yıldır bir iş bulamamıştı. iş seçtiği yoktu halbuki,
    ekmek bulamazlarsa pasta yesinler tarzı bir durumdan öteydi işsizlik hali. bir
    iş bulmuş olsa her isteneni sorgusuz sualsiz yapabilecek bir hale gelmişti,
    yeter ki işten çıkarmasınlar. canımı alabilirsin, ruhumu da hatta, yeterki işten çıkarma.
    eve geldi,
    ailesinin evine. üç kez kredi çekmişti babası onun için, iki kez de ablası, iki
    kez de kardeşi, ve onların da artık ekmek almaya parası kalmamıştı. üstüne bir
    de sigara. sigara önemliydi, hatta dünyadaki her şeyden daha önemli. bunu
    anlayamazdı o kafalarını hiç acımadan kesebileceğim
    -ve bu ifademden dolayı yargılanmam esnasında bir sigara molası isteyerek
    durumu renklendirmek istediğim- denyomatik hükümet yetkilileri. gene zam
    gelmişti sigaraya ve gene zam geleceği söyleniyordu. eve geldi
    kapıyı açmadı
    kimse. saat onbirdi ve kapıyı kimse açmadı. sabah sekizden beri çaldırıyordu
    telefonu annesi. üç saat. bir üst katın ziline bastı, yaklaşık beş dakika
    sonra, çünkü telefon hâlâ çalmaktaydı. üst kattaki hatun balkondan kafasını
    sarkıtıp, durumu anlattı. ambulans gelmişti. babasını hastaneye kaldırmışlardı.
    falan filan. hikayenin geri kalanını dinlememek için, tamam anladımlarla kesmeye çalıştı faslı ve şimdi siz de tamam anladımlarla kesebilirsiniz,
    okumayı, hep aynı terane, değişik bir şey yok, biraz polisiye, ya da bir aşk öyküsü,
    işin içine biraz da cinsellik de kat adamım, ve klasik cümle yapısı kullan, bu ne
    böyle
    kapıyı açmadı
    kimse. ve üst kattaki hatun durumu izah etti. elini cebine atmadı. hangi
    hastane olduğunu biliyor olsa da, oraya kadar yürümek, iki saatini alacaktı.
    yürüyecekti yürümesine, beş saat da sürse, hatta ömrünün geri kalanını o
    hastaneye yürüyerek harcayacak olsa bile, yürüyecekti. ama önce bir sigara
    içmesi gerekiyordu. sadece bir sigara.. basit yani. ve yoldan geçen ve elinde
    sigara olan, yaklaşık on kişiye sordu. yok. yok. yok çünkü sigaraya zam geldi
    abi, ve daha da geleceği söyleniyor. yok. ve babası sigara yüzünden hastanede
    yatıyor olsa bile, yani doktorlar öyle söylemiş olsa bile, adı gibi emindi
    babasının sigara içmeden o yaşa kadar gelemeyeceğine. ve eskiden, herkes
    herkese, sigara alıp verebiliyorken, şimdi, bir vapurda bile, bu keyiften bizi
    mahrum etmişlerdi. çünkü onlar, ve onların adamları, misvaklı ağızları ile
    güzel kokan dini bütün bir müslüman halktan çok, ekmek alacak parasının dahi olmadığı insanları
    görerek haline şükredip, isyan barındırmadan ölümüne dek çalışan kölelerin,
    düşünü kuruyordu. ve köleler, uzun yaşamalı ve sağlıklı olmalıydı. ve bir
    cümlenin “ve” ile başlayamayacağını söyleyen dallama, bir sonraki öyküm senin ile
    başlayabilir.. ve dahası, yürüdü işte adam, tanıyorum adamı, götümden
    uydurmadım. üç sokak ötemde oturuyor. ve bir işi var şu an, günde on dört saat
    çalıştığı. çocuk okula başlayacak bu arada, burs kazandı benden. hiç olmazsa sigarama
    zam yapan lavukların emirleri karşılığı sağladıkları yardımlardan
    faydalanmayacak. bitti. bi sigara yakalım

    18.ocak.2013
  • tuhaf

    tuhaf
    evdeydi.
    tek başına. sıkılıyordu. her şeyden. içten içe. fena halde. adı can olsun. ya
    da ali. bir önemi yok. john bile diyebiliriz. ya da ivan. ya da helaine.
    natsuko. sandra. mario. kız ya da erkek. rus ya da alman. zengin ya da fakir.
    güzel ya da değil. milyarlarcası içinden bir tanesi, evdeydi, ve tek başınaydı,
    ve sıkılıyordu, buraya kadar tamam mı? devam ediyorum. anlamadığınız bir yer
    olursa sorun.
    yalnızlıktan
    ya da kalabalıktan ya da kalabalıktaki yalnızlıktan ya da yalnızlığın bu kadar
    kalabalık oluşundan, diye düşünüyordu, başlangıçta, chatroulet adlı sitede
    karşılaştığı onlarca insanın, gecenin bir yarısında ya da sabahın köründe, ya
    da günün ortasında, aynı aptal ekran karşısında başka bir yüzü arayış çabasını.
    o da arıyordu başka bir yüz. bir karşı cinsinin yüzünü. sesini. dokunuşunu.
    sarılışını belki, ve hatta olaylar karşısındaki bakış açısını. ama genellikle
    gördüğü yüzler, ya da resimler, sesler, kelimeler, bir sanal seksin arzusunu
    çağrıştırıyordu daha çok. istemiyordu bunu. sanal olmayanını bile istemiyordu
    işin aslı. geneleve gitsene demişlerdi ona, biraz olsun içini açtığı bazı
    arkadaşları. istemiyordu genelev falan. aradığı şeyin, bir et parçasından öte olduğunu
    söylemeye çalışıyorken kesiyordu faslı yarıda, anlamayacaklardı. anlamazlardı.
    anlatamıyor oluşundan değil, kendisinin de anlamıyor oluşundan kendisini.
    psikologlar da fos çıkmıştı. düşünüyordu. önerilen ya da bulunan herhangi bir
    çıkış yolu, her zaman için bir varış noktasına ulaşmazdı. ama denediği hiçbir
    yol, onu kendinden ya da kendisini çevresinden kurtaramamıştı. ve en sonunda,
    chatroulet adı verilen bir sisteme bağımlı olmuştu resmen, onlarca sik görse
    de, dönüyor dolaşıyor, konuşabileceği birine denk gelmeye çabalıyordu.
    yakışıklı olmadığını düşünmeye başlamıştı. ama aksini söylerdi insanlar.
    tuhaftı sadece. işte. biraz tuhaf. hiç sevgilisi olmamıştı, yaşının otuzu
    geçmesine rağmen. hiç kimseyle sevişmemişti de. öpüşmemişti bile hatta. bir işi
    vardı, gidip geliyordu. birkaç arkadaşı vardı, arada görüşüyordu. ve, başta da
    dediğim gibi, giderek, daha çok sıkılmaya başlamıştı, yaşanan her şeyden.
    sadece kendisinin yaşadığı, kendi hayatında olup bitenlerden değil, genel
    olarak dünyanın her yerindeki her şeyden..
    sonrasında.
    kamerasını kapattı ve öyle denemeye başladı şansını. siyah, simsiyah bir boşluk
    koyarak resim yerine. cinsiyet hanesindeki male kısmını değiştirmedi ama. ve
    “dur kardeş” dedi biri, erkekti konuşan, belliydi, kimse konuşmazdı onla,
    geçerlerdi hemen, ama biri dur kardeş demişti, durdu. öyle ki, sigarasını bile
    kül tablasına bıraktı aniden. “efendim”.
    “ses
    geliyor mu?”
    “hayır”
    “ya
    bu mikrofonun ayarlarını yapamadım bir türlü, şimdi?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “klavye
    sesleri geliyor ama konuş bi”
    “müzik
    geliyor mu müzik?”
    “hayır”
    “şimdi?”
    “hayır”
    “of
    ya, şimdi?”
    “komple
    gitti şimdi”
    tanımadığı
    bir herifin, donanım problemini çözmesine yardımcı olmuştu. işe yarar
    hissetmiyordu ama kendini hâlâ. normal olan bir şeyi yapmıştı o, olması
    gerekeni ya da, ve insanlar gün içinde, zaten olması gereken, doğal eylemlerin,
    bazı incelik ve zarifliklerin karşılığında, teşekkür ediyorlardı. anlam
    veremiyordu o, teşekkürlere, sağollara, olması gereken buydu zaten ona göre,
    olağanüstü bir şey yapmamıştı, “ben teşekkür ederim” derdi karşılığında, ya da
    “sen de sağol”. “ben naptım ki” derdi karşı taraf. “ben de bir deveye hendek
    atlatmış sayılmam” der geçerdi. tevazu değildi bu. ya da kibar olma kaygısı. ve
    hemen hemen her şey, hatta tüm insanlık tarihi, ona göre, fazlasıyla olağandışıydı,
    olağanüstü değil, dışı. savaşlar, paranın icadı, hatta köpekleri evcilleştirmek
    bile. fazlasıyla tuhaftı. ona göre her şey, ve herkese göre o. tuhaf. tuhaf
    sözcüğüne bakmıştı, sözlükten, acayip yazıyordu karşılığında, acayibin anlamına
    baktı, “sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan,
    yabansı”. düşündü üzerinde, ve bir siktir çekti kendi kendine, sağduyumu?
    işyerinde, dün gece chatroulet sitesinde tanımadığı bir insanın, üstelik bir
    erkeğin, mikrofon sorununu çözmesine yardımcı olduğu ve karşılığında sadece bir
    teşekkür kazandığını anlatsa, anlatabilse sadece, yani deney amaçlı anlatsa,
    kendini sorgulamasına yol açan başka eylemlerini anlattığı gibi, “salak mısın
    oğlum sen” derlerdi, “sana ne el alemden”. herkesin acelesi vardı. ışık hızını
    geçmiştik ve bunun farkına varmamıştık henüz. televizyonda kanallar arasında,
    internette sekmeler arasında, gazetede sayfalar arasında, hatta kent içinde
    ordan oraya, ışık hızında dolaşıyorduk, yüzleri görmeden ve hikayeleri bilmeden
    kat ediyorduk senelik saniyeleri.. seneler ne çabuk geçiyor dememiz de bu
    yüzdendi.. gerçek anlamda hiçbir şeyi tam olarak okumuyor, izlemiyor ve
    dinlemiyorduk. çünkü aslında biz de bir şeyler yapıyorduk, bir blogumuz vardı,
    ya da bir müzik grubumuz ya da yeni aldığımız ayakkabımız, ve görmek yerine
    göstermek üzerine biçimlendirilmişti algı dünyamız. gözlerimiz fotoğraf makinesi
    ile, dokunma duyumuz da paylaş butonu ile takas ettirilmişti. ve teşekkür etti
    o da, o gece, mikrofonun testini yapmasına yardımcı olduğu adama, ve başka
    birine geçti. dolaştı dolaştı dolaştı. tüm dünyayı geziyormuş gibi hissediyordu
    bu esnada, chatroulette sayesinde, fransa, japonya, iran, rusya, bangladeş,
    brezilya. değişik evlerin odalarına konuk oluyor, ama asla çok uzun
    kalamıyordu.
    bir
    başka gün. selam dedi biri, onun türkiye’den olduğunu görünce olmalı. ama
    amerika yazıyordu adamın hanesinde. ve fotoğrafta ise, 50 yaşlarında bir
    kadının, yarı çıplak fotoğrafı duruyordu. selam dedi o da. ve sordu hemen, “m /
    f”. erkekti selam veren, biliyordu bunu, adı gibi emindi, ama sormuştu gene. ve
    “f” dedi karşı taraf. sordu can, ya da ali, ya da ivan. sordu. fotoğraftaki
    kim.
    “annem”
    dedi karşı taraf. “napıyorsun?”
    “hiç”
    dedi “konuşçak birini arıyorum. sen?”
    “burdaki
    herkes konuşçak birini arıyor zaten” dedi herif, ya da 50 yaşlarındaki kadın.
    “ben
    öyle düşünmüyorum” dedi
    “nasıl
    düşünüyorsun?”
    “buradaki
    çoğunluğun derdi başka, senin resmin var mı?”
    değişti
    görüntü. sonra gene değişti. sonra tekrar. o günde bulamadı, aradığını. ne
    arıyordu? bunu sordu gene. ne arıyorum ben burada diye sordu. otobüslerde ne
    arıyorum. barlarda. durdu tekrar. internetten başka bir siteye girdi. bir porno
    sitesiydi bu. sitenin pornstars sekmesine tıklayıp yüzlere baktı. 2344 tane
    yüz. baktı hepsine tek tek. sadece yüzlere. resimlere tıklayıp, bedenlere
    yönelme ihtiyacı hissetmeden. insan yüzleri. kadın olan insanların yüzleri.
    pornstarların yüzleri. zaman zaman yapıyordu bunu. yüzlere bakıyor ve
    düşünüyordu. porno da izliyordu sık sık. ama o zamanlarda da, sadece hatunların
    yüzlerine bakıyor, ve sahnedeki diğer kısımları ileri sarıyordu. yüzler. saç.
    burun. dudak. gözler. gözlerin arkasında olası bir anlam. ya da anlamsızlık.
    acı belki. ya da zevk. herhangi olası bir şey. ve porno olmayan bir filmde ki
    oyuncuların yüzlerine bakarak başlamıştı bu işe de. ama tatmin etmemişti onu bu
    filmler, porno daha gerçekti. en azından, konular absürt bile olsa, bir sevişme
    sahnesi, daha realist geliyordu ona, bir dramatik senaryoya göre. ve bir kez
    bile elini aletine atıp sıvazlamamıştı, yıllardır üstelik. rüyalar dışında,
    boşalmamıştı bile. ergenlik dönemlerinden sonra. belki çok sonra da olabilir.
    ama yıllardır olduğunu biliyordu. unutmuştu çünkü en son ne zaman mastürbasyon
    yaptığını. en son ne zaman ağladığını. en son ne zaman güldüğünü. çok fazla
    ağlıyordu bir zamanlar. yastığa sarılır ve ağlardı. yastığa sarılır ve uyurdu
    sonra. yirmili yaşların başında belki. sonra kesmişti ağlamayı. hâlâ yastığa
    sarılarak uyuyor olsa da, ağlamayı kesmişti ve yastık da artık sarınılan bir
    hayali bedenden, yastık olma hüviyetine dönmüştü tekrar, zihinsel imgeleminde.
    uyudu.
    uyandı
    ve işe gitti ve iş yerinde bir çok sıkıcı gevezeliğe kulak misafiri olup,
    arkadaşlarının alaylarına katlandıktan sonra, onu anladığını düşündüğü birkaç
    insandan biriyle buluştu. aradı, abi görüşelim mi dedi, görüştüler. anlattı son
    zamanlarda akşamları evde n’aptığını.
    “senin
    sıkı bir düzüşe ihtiyacın var” dedi arkadaşı, “bir kez bir delikten içeri
    girip, ardından çıkacağın harikalar diyarında, tüm bu saplantılarından
    kurtulacaksın. seni anlıyorum ama düşünüş tarzın doğal değil” dedi.
    “anlamıyorsun”
    dedi ona
    “anlamayan
    sensin. otuz iki yaşındasın. seni tanıdım tanıyalı aynı terane. bir kez de
    farklı bir yol dene. normal olmaya çalış”
    “normal
    olan benim” dedi öfkeyle can, ve sonra tekrar, aniden durup, sakince, “ya da
    değilim” dedi, “bilmiyorum abi, kötü hissediyorum, kötü hissetmiyorum hatta
    biliyor musun, yani kötü bile değil abi, tuhaf.” yine aynı sözcük diye düşündü
    o an, içinden.
    “yarın
    git bi hatunla düzüş, paran yoksa vereyim”
    “kalkalım
    abi” dedi, “yarın iş var.”
    işe
    gitmedi. bunun yerine geneleve gitti. hem de sabahın dokuzunda. bir saat gezdi
    orada. olmadı. çıktı dışarı. öğlene doğru tekrar gitti. gezdi gezdi gezdi. ta
    ki güneş batma eğilimi içine girene dek. sonra, sürekli olarak onu ısrarla
    çağıran hatuna yaklaştı. “ne çok gezdin sen ya” dedi kadın
    “hıhım,
    ne kadar” diye sordu titrek bir sesle.
    “15”
    dedi hatun, “muameleli 50.”
    elli
    milyon verdi kadına ve merdivenleri çıktı. soyundu. yatağa oturdu. bekledi.
    hatun geldi. bak dedi ona hatun, “bi elli kağıt daha verirsen bir saat
    yaparız.” bi elli kağıt daha uzattı. kadın yaklaşıp ağzına aldı. bakıyordu
    öylece. gene duruyordu aslında. ruhen durmuş durumdaydı. sertleşti ama yine de.
    gel bakalım dedi hatun ve yatağa uzandı. üzerine çıktı onun. içine girdi. ve
    gidip gelmeye başladı. gidip geldi. gidip geldi. gidip geldi. belki on dakika.
    “olmuyor” dedi. “neden” dedi hatun. “duygu arıyorum ben” dedi, yine titrek bir
    sesle. “duygu olmadan yapamıyorum” hatun bir kahkaha atarak üzerinden attı onu
    ve kapıyı açıp çıkarken, holden geçen başka bir hatun noldu diye sorunca, duygu
    arıyormuş beyefendi dedi, ikisi de gülerek kayboldular. her şey kaybolmuştu
    aslında. her şey silinmişti. oda. yatak. askıda duran giysileri. elleri. çükü.
    ayak parmakları. durdu öylece yine. bir beş dakika sonra kalkıp giyindi ve
    kapıdan çıkarken, epey yaşlı olan bir başka kadın da, “öyle şeyler bulamazsın
    oğlum burada” dedi, sesinde şefkat vardı kadının, hissetti bunu, ya da öyle
    zannetti, bir şey demedi ama, utanıyordu, fazlasıyla utanıyordu, boşalamadığı
    için değil, daha çok onlarca herifin de orada o sebeple geziyor olmasına rağmen
    yaptığı şey yüzünden. başı önde hızlı adımlarla uzaklaşarak genelevin
    karşısındaki camiye girdi. namaz kılmaya değil, işemeye.
    iki
    altılık bira alıp eve geldi. açtı ilkini. nerdeyse fondip yaparcasına dikti.
    bir sigara yakıp ikincisine başlarken, bilgisayarın karşısında buldu gene
    kendini. kütüphanesine dekor için değil de, gerçekten okumak istediği için
    aldığı onlarca kitap, aylardır o rafta, yeri bile değişmeden duruyordu. baktı
    onlara şöyle bir. ‘canım hiçbir şey istemiyor’ dedi kendi kendine. sonra,
    ‘canım neden hiçbir şey istemiyor’ dedi. sonra ‘ben neden böyleyim’ dedi. sonra
    ‘ben nasılım’ dedi. sonra gene ağzından o tuhaf sözcük çıktı: tuhaf. tuhaf
    sözcüğü de kendisi kadar tuhaf gelmişti ona ilk duyduğunda. ilkokul bahçesinde
    duymuştu ilk kez o sözcüğü, daha öncesinde bile duymuş olabilirdi hatta, evet
    evet daha önce duymuştu, amcaları bayram ziyaretine geldiğinde, sonra okulda,
    bütün arkadaşları birbirlerine çüklerini gösterirken o göstermediği için
    tuhaftı. okulda tuvalete asla girmezdi, tuvalete girmekten utanıyordu o
    yıllarda, sonra aşmıştı bu çekingenliğini, zaman içinde bir çok çekingenliğini
    aşmıştı hatta, o kadar ki, bir çok olayda net olarak tavrını ortaya koyabilecek
    bir cesarete erişmişti. bir dönem için geçerliydi bu. sonra bu tavırları tuhaf
    sözcüğü ile karşılaşınca, duraksamıştı. hemen olmasa da, yavaş yavaş. gazı
    biten bir arabanın, hızdan düşüşü gibi belki. ya da motoru iflas eden bir
    uçağın irtifa kaybedişi gibi..
    bilgisayarı
    açtı. malum siteye girdi. kamerasını da açtı. ve başladı beklemeye. onda
    duracak ve onunla konuşacak bir yüz denk gelene kadar, bekledi. hiç
    değiştirmiyordu o, next tuşuna hiç basmıyordu, eli sikinde bir adam da görse,
    ya da bir eşcinsel, hiç next tuşuna basıp es geçmiyordu, ama gayler bile beş
    saniyeden fazla kalmıyordu ekranda. bir hatun geldi sonra. en azından resimde
    hatun vardı. ve kamerası kapalıydı. fransadan. “sonunda bir türke rastladım”
    dedi, “noel baba kılığında tiplerden yıldım”.
    “onu
    ayarlayabiliyorsun” dedi can.
    “nasıl
    neyi” dedi hatun.
    “seçenekler
    hanesinden” dedi,    “aramada belli
    ülkeleri tercih edebiliyorsun.”
    “nasıl
    yapcam” dedi hatun, ya da hatun resimli adam. her neyse. anlattı ona nasıl
    yapacağını. “sağol ya” dedi, “iyiymiş.”
    sonra
    resim çizmeye başladı ekrana can. buna başlamıştı son zamanlarda, konuşmak
    yerine ekrana mouse ile resim çizmeye. gerçi herkes beş saniyede onu pas
    geçtiği için resimde yapamıyordu. bir yüz çizdi, karikatürize bir figür. karşı
    taraf çizdiği figüre bir sigara yaptı ve “sigarasız olmaz” diye yazdı. güldü
    buna. gülümsedi. konuşmaya başladılar sonra. bir on dakika kadar konuştular.
    fransa. türkiye. okul. iş. orda durumlar. burda durumlar. falan filan. havadan
    sudan sebeplerle birbirini tanıma çabaları. ardından, kız, “ya orası soğuk mu”
    dedi. “pek değil” dedi can ama montla oturuyordu odada, çünkü sobayı yakmayı
    akıl edebilecek, hatta üstünü değiştirmeyi hatırlayabilecek bir gün geçirmemişti.
    “çıkarsana montunu” dedi. çıkardı can. “kazağını da çıkarsana” dedi hatun.
    çıkardı. “resimdeki sen misin” diye sordu bu arada can. “evet ya istanbuldayken
    arkadaşlarımla. ortadaki benim” dedi. üç hatun resmi vardı çünkü profilde.
    doğru ya da yalan. inandı. bir sıcaklık hissetmişti, on dakikalık konuşmadan.
    yakınlık. atleti ile duruyordu. karşı tarafın ne yaptığını, ya da gerçekten
    resimdeki kişi ile konuşup konuşmadığını bilmeden, kelimelerden bir duygu
    dünyası inşa ederek kendi zihninde.. sonra fotoğraf değişti. bir barda, biraz
    daha yakından çekilmiş, bir fotoğraf. biraz daha inancı sağlamlaştı böylece.
    “bir şey diyeceğim” dedi hatun. adı arzu olsun. paso hatun demekten sıkıldım.
    aslında her şeyden sıkıldım. tüm bu ebegümecinden. hayali olaylar inşa edip,
    gerçekte olan bitenin sıkıntısını bertaraf etmekten de sıkıldım. yazmaktan
    yani. bu saf karakteri betimlemekten. o saf karakteri aslında öldürmek isteyip,
    bir türlü intihar etmesine neden olacak bir sebep bulamadığım için, lafı
    eveleyip gevelemekten de sıkıldım. evdeyim. tek başımayım. sıkılıyorum. her
    şeyden. içten içe. fena halde. adım girdap olsun. ya da zack. ya da esçûmento.
    ya da kukuleta. bi önemi yok. heteroseksüel ya da homoseksüel. izmir ya da
    istanbul ya da mardin. işçi ya da patron. yakışıklı ya da değil. milyarlarcası
    içinden bitanesi, evdeydim, ve tek başınayım. ve sıkılıyorum.. buraya kadar
    tamam mı? anlamadığınız bir yer olursa sorun demiştim. “atletini de çıkar
    diyicem ama banlanırsın” dedim cana. gülüyordum bu arada. ama o beni görmüyordu.
    hatundum ben onun gözünde. arzuydu adım. fransada yaşıyordum. üniversite
    okuyordum burada. üç beş fotoğrafta koymuştum. ve konuştum onunla. belki yedi
    saat sürdü muhabbetimiz. anlattı da anlattı. hemen hemen her şeyi, tüm
    çıplaklığıyla. benim ona atletini de çıkar deyişimden sonra, ve üstü çıplak
    vaziyette titrer bir halde yazmaya başladıktan sonra, ve anlattıkça,
    anlattıkça, anlattıkça, yarı ağlamaklı bir halde, ve daha ilk saat aslında arzu
    değil de, denyo olduğumu ona söyledikten sonra bile, samimiyetini kaybetmeden,
    sürdürdü muhabbetti. ve gey değildim. ve hatun da aramıyordum onun gibi. hiçbir
    şey aramıyordum. evdeydim. tek başımaydım. canım sıkılıyordu. ve o yalnız
    insanların odalarına konuk olup, birkaç kare yakalamak, farklı zihinsel
    fotoğraflar çekmeme neden oluyordu. sosyolog değildim. psikolog değildim. yazar
    olarak görülmüyordum. ama yine de, hemen hemen hiçbir şey olarak, hemen hemen
    her şeyi çözdüğüme olan inancımın bana verdiği yasama yürütme ve yargı hakkı
    sayesinde, insanların hayatlarına müdahale ediyordum. bir kağıt parçası, siyah
    beyaz bir kağıt parçasının, hiçbir şeyi değiştirmeye gücü olmasa da, bazı renk
    körlerinin, kendi hastalıklarına teşhis koymalarına, yardımcı olurdu belki. kalabalık
    içindeki yalnızlık değildi bu, inanmıyordum öyle safsatalara. yalnızlık zaten
    çok kalabalık bir şeydi. ve yalnızlığımızı bu kadar kalabalıklaştırmasına
    rağmen, bunu kanıksamamıza fırsat tanımayan bir çağa doğmuştuk.. herkes her
    yerdeydi. herkes herkesleydi. bilinilebilme kaygımız, tanrının kendini bildirme
    arzusuna baskın çıkmıştı. herkes ayaklı kur’an konumunda yaşıyordu. ve can’a
    tam olarak ne yapması gerektiğini anlattım. tane tane. incelikli bir şekilde,
    ikna ettim onu. ipi alıp tavana astı. kamerayı doğru açıya getirdi. bu arada,
    konuşmanın bir noktasından sonrasını kayda almaya başlamıştım. önce bir duş alacağım
    dedi bana. arınmak istediğini söyledi. tamam deyip bekledim ve beklerken birkaç
    porno yıldızının yüzüne baktım. son zamanlarda angelina valentine’ni anlamaya
    çalışıyordum, o sesine kattığı gizemli hava ile beraber, yüz ifadesindeki
    hırçınlık, bana aletimle ilgili değil daha çok üzerinde çalıştığım başka bir
    meseleyle ilgili çağrışımlar yapıyordu. ve ali geldi. kurulanmıştı. giyinmişti.
    ipi kontrol etti. yayını canlı olarak halka açmıştım. henüz ne server
    tarafından banlanmış ne de ilgili mecraları uyandırmıştık. çıktı sandalyeye.
    boynunu uzattı. onun için her şey kararmıştı. bunun farkındaydım. pisipisine
    ölücekti. söylediğim on yedi santimetre uzunluğundaki cümlem, onu ikna etmişti.
    ölücekti ve ölümü hiçbir işe yaramayacaktı. hayatta kalması da onun adına
    hiçbir işe yaramayacaktı. çünkü iş kavramı, kâr kavramı ile eşlenik bir düzeyde
    kodlanmıştı. “para kazandırıyor mu?”. hobi olarak arada ölü taklidi yapıyorum.
    hobi olarak yaptığım şeyin adı fanzin. öyle zannediliyor. oysa, toplumca öyle
    zannettiğimiz şeylerin öncü sanrılarını oluşturan zanlıları sanık olarak tahta
    çıkarmaktan başka bir şey yapmıyoruz, yaşam hakkımız konusunda bile vekalet
    vererek üstelik. intihar etmek yasak. savaşta ölmek şeref. polisler gelmedi.
    izledim. durmasını söyledim sonra. sandalyeye vuracakken, bağırdım mikrofondan.
    durdu. ekrana baktı. biraz duralım dedim. biraz durduk. sessizlik. canlı
    yayınım, kısa sürede, çok yüksek bir izleyici sayısına ulaşmıştı. bekliyordum.
    can ne söylesem yapacak durumdaydı. yalnızdı. herkes yalnızdı. yalnız olduğunu
    söylüyordu herkes. koca koca puntolarla yalnızım diye bağırıyordu herkes.
    şarkılar yalnızlık üzerineydi. filmlerin ana konularından biri yalnızlıktı. tanrı
    bile, pastadan büyük bir pay kapmak istercesine, yalnızlığı kendisine mahsus
    bir alan olarak tahsis etmeye çalışmıştı. yalnızlık mahsustu. masusçuktandı.
    çok kabalıktık, fazla çok kalabalık. can’ın ölmesi nüfusu dengelemezdi. o kadar
    yalnızdık ki, cep telefonumuzu işyerinde unutursak, servisten yarı yolda iner,
    işyerine geri dönerdik. can dönmezdi. duruyordu öyle. hayatının sonuna kadar
    orada öylece, ip boynunda, durabilirdi. çünkü onunla konuşan tek kişi, erkek
    bile olsa, ona dur demişti. sevgiye olan açlığımız, nefretimizi de bilemişti.
    kapitalist algı düzeyi, duygu dünyamızı da kâr/zarar dengesinde şekillendirmemize
    neden olmuştu, ve yıldızlara bakan filozoflardan, bizi kaç kişinin gördüğüne
    bakan yıldızlar olmaya doğru, evrildik.. bu arada, can öldü.. next’e
    basabilirsiniz.  
    24aralık12

  • toplumiğne

    toplumiğne
    yazmak
    bir gereklilik midir, yazdığın şeyleri öyle ya da böyle, herhangi bir yerde,
    yayınlamanın, ya da başkalarına sunmanın, paylaşmanın, ardında yatan temel güdü
    nedir?  bir şeyleri yayınlayacak
    olduğumuz için mi yazarız ya da yazdığımız için mi yayınlarız, ve buna benzer
    birkaç soru üzerinde düşünürken, zihinsel sürecim, beni, bunları yazma sürecine
    itti.
    yazmak,
    bana kalırsa, bir tür, kendini var etme biçimidir.  konuştuklarımızı kayıt altında tutamayız,
    sadece konuştuğumuz kişilerin belleklerin de, o da belli kısımları ile yer
    tutarlar. oysa kayıt altına alınan her türlü eylem, düşünme, hareket, bir
    şekilde aktarılma vasfını da taşır. ister bunun bilincinde olalım, istersek
    bilincinde olmadan gerçekleştirelim, kayıt altına aldığımız her şeyimiz,
    aslında bilinçaltında gizli bir 
    ‘başkalarına sunma’ amacını taşır; bu, bir fotoğraf karesinden,
    çaldığımız gitarın sesini kayda almaya kadar geniş bir yelpazede
    değerlendirilebilir.
    o
    halde sorulması gereken soruyu, bir miktar değiştirerek, sorguladığımız amacın
    ortaya çıkış sürecini irdeleyerek işe başlayabiliriz: insan bir takım şeyleri,
    özelliklerini, vasıflarını ya da uğraşlarını kayıt altında tutmaya ne zaman
    başlamıştır? bir anını videoya çekme eğilimi, kameranın icadı ile başlamış
    olabilir, ama ondan da geriye gidersek, bir ressama aynı gereksinimlerle poz
    vermiş de olabiliriz. ama daha da gerilerinde, kafamızdaki resmi, sözel bir
    betimle ile anlatma ihtiyacı, ondan da önce, belki çok önceleri, mağara
    duvarlarına yapılan oymalarda, aynı amacın farklı yansımaları olabilir.
     
    o
    yüzden bence, insan neden yazar sorusundan daha önemli ve öncelikli olan soru,
    insan neden yazdığı bir takım şeyleri saklar ve başkalarına sunar sorusudur.
    cevap kişiden kişiye öznel farklılar seyredecek olsa bile, bir şeyleri
    yayınlama eğilimi, her koşulda, bir şeyler anlatma ihtiyacını da kapsayacaktır.
    ve biz, bu ihtiyacı, yan odada uyuyan kardeşimiz veya babamızla değil, tüm
    dünyaya açık bir hale getirerek giderileceğimizi hissettiğimiz noktada,
    zihnimizde olan biteni, herhangi bir şekilde ortaya dökmeye çabalarız. ve bu
    da, bir kağıt kalem alıp karalamaktan, bir twit atmaya kadar genişleyen bir
    kulvarda, sorgulama yapmamızı gerektirir. ancak, üzerinde durduğumuz konu,
    bunun tam tersine, yayınlama/sunma/paylaşma amacı gütmeden yapılan işlevlerin,
    izleyici odaklı yapılan işlevlerle ayrıştığı nokta üzerinde devam edicek.
    hiç
    kimsenin ilgi göstermediği bir şey için, çaba sarf etmek gerekir mi? hiç kimse
    ilgi göstermiyor olsa bile, insan, kendi için, kendi yaptığı şeylere devam
    edebilir mi? izleyici potansiyeli, yapılan işin sürekliliğine, ne derece katkı
    sağlar. bu durum kişiden kişiye değişen göreceli bir kavram mıdır ve herkes
    içinde bulunduğu koşullarda ek olarak uğraştığı, iştigal ettiği, başlangıçta
    hobi sıfatındaki uğraşı, bu izleyici ve kayıp-kazanç göstergesi sonrasında mı
    profesyonel bir uğraşa dönüştürmeyi tercih eder.
    sonuçta,
    kimse ilgi göstermiyorsa, yaşanılan an içinde, o insan öldükten sonra
    birilerine ulaşması o çalışmanın, ne gibi bir iç anlam ya da amaç
    taşıyabilirdi? dünyayı değiştirme fikrinden ve bu çabadan oldum olası uzak
    durmuşumdur. bazı insanların yaşamlarına, fikirlerine veya bilinçlerine, bilinç
    düzeylerine odaklı çeşitli uğraşlardan da haz etmemişimdir. elbette bir şey,
    bir şarkı, film, ya da bir kitap, başka bir insanın yaşamını tamamı ile
    değiştirip dönüştürebilir. ama, yapılan işin, böyle bir öncelikli ya da ikincil
    amaç taşıması, bana oldukça manasız gelmiştir. sanat, -eğer varsa öyle bir şey-
    can sıkıntısından doğar benim açımdan. insanın kendi günlük ve biteviye
    süregiden mücadelesinin yanında, hayatına değişik bir aroma katma güdüsüdür.
    burada dikkat edilmesi gereken nokta, genel olarak hayata, bütüncül olarak
    dünyaya/insanlığa değil, kendi bireysel öz yaşantısına yaptığı bir müdahale
    olarak tanımlamış olmamdır sanat olgusunu. bu anlamda, söz konusu uğraşı, bir
    kitap yazma eyleminden, günün her hangi bir saatinde, çay demlemeye, hatta
    bulaşık yıkamaya kadar gidebilir. elbette, çay yapmak, sanat dalları arasında
    herhangi bir yere konulmayabilir, ama baktığımız zaman evinde kendi kendine
    resim yapan bir insanın yaptığı tablo da, sanat camiası tarafından, onların
    kendi genel-geçer kriterlerince, kuramlarınca, onanacak kriterlere sahip
    olmayabilir. burada bence önemli olan olgu, neyin sanat olduğu sorgulamasından
    ziyade, sanat yapmanın ne gibi bir işlevinin olup olmadığıdır. ve ben bu
    işlevi, az önce de belirttiğim gibi, toplumsal anlamda bir yapı içinde
    değerlendirmektense, öznel ve içsel bir nitelik taşıyıp taşımadığı noktasında
    değerlendirmeyi anlamlı buluyorum. o yüzden, bence, yapılan iş, örneğin
    yazdığınız yazı, izleyici potansiyelini hesaba katılarak kayıt altına
    alınıyorsa, o işi “sergilenimci sanat” olarak tanımlamayı uygun buluyorum. ve
    sergilenimci sanatın belli bir aşama sonrasında, yapılan iş, getirisi
    kapsamında profesyonel sergilenimci sanat olarak bir üst evreye taşınıyor.
    buradaki getiri maddi veya manevi olarak iki anlamda ele alınabilir. işin,
    parasal bir değerinin olabileceği gibi, o insana basit bir arkadaş çevresinde
    motivasyon açısından bir geri dönüşü de olabilir. ve her ikisi de profesyonel
    sergilenimci sanatın, beğenici düzeyi odaklı bir kıstası merkeze alarak, içten
    çıkma ve can sıkıntısı merkezli oluşma evresini ortadan kaldırabilecek bir
    riski beraberinde getirecektir. bu da kişinin, sanat satan anlamında bir
    “sanatçı” hüviyetine kavuşmasına yol açarak, yaptığı işi, kendi oluş doğasından
    soyutlamasını sağlar. bu süreç, her insanda bu şekilde evrilmeyebilir ama
    günümüz verileri, çoğu “amatör” olarak nitelenen çalışmanın birkaç soluk
    sonrasında neden armatüre dönüştüğünün cevabı olarak tek bir şeyi
    söyleyecektir: sanat işe dönüşünce sanat olmaktan çıkar. ve burada armatüre
    dönüşmesi metaforu üzerinde düşününce, söz konusu durumun nedenleri, daha net
    anlaşılacaktır.
    o
    yüzden, insanlar çok çeşitli biçimlerle gruplandırıldıkları gibi, kanımca şu
    biçimde de tasnif edilebilir, tüm bu argümanlardan sonra; insanlar ikiye
    ayrılır: toplumsal insanlar, toplumun dışında yaşayan insanlar. ne var ki
    zihinsel terminolojimiz ikinci gruba “toplumdışı” yaftasını layık görecektir
    hemen. ikinci grubun toplumdışılığını da, algımız, toplumun dışına itilmiş
    olarak tanımlayacaktır. oysa ikinci grup, toplumun dışına itilmiş değildir,
    aksine etraflarındaki insanlar tarafından bir tür “topluma dahil edilme” çabası
    ile dürtüklenirler, ilk çocukluk evrelerinden ölümlerine dek. onların
    toplumdışılığı, bilinçli olarak toplumu kendi iç evrenlerine, ya da dünyalarına
    dahil etmeyiş olmalarından kaynaklanır. dışlanmış değillerdir, dışlamışlardır.
    ve benim sanat olarak betimlediğim işler, bana göre, bu tip insanlardan çıkar.
    ve bu tip insanlar, yaptıkları işler milyon dolarla ölçülebilir duruma da
    gelse, ya da multi-platinumlara da ulaşsa, sadece can sıkıntısının bir sonucu
    olarak açığa çıkan üretimleri, ölümlerine dek özü itibari ile pek fazla bir
    değişme geçirmezler. yapı olarak, içerik olarak ya da tür anlamında dönüşümler
    olsa bile, oluş halindeki o öznel olma (özgünlük anlamında değil) özelliklerini
    kaybetmezler. ve bu yüzden ben, “kendi kendine yap” (do it yourself) eyleminin,
    başka bir doğurganlık taşıdığını da söyleyebilirim: kendi ‘kendini’ yap.
    “kendini
    yap” deyimi, git kendini becer gibi bir argoya kapı açabilir. ve bu, pek tabii,
    götünü parmaklamak yerine mastürbasyon yapmak olarak da algılanabilir, kişi
    için. buradaki ifadenin seksist ya da homofofik vurgusundan çok, kişiye
    söylenen eylemin, söyleyen kişinin bakış açısından taşıdığı değer ve söylenen
    kişi bakımından kişisel bazda aldığı zevk biçimi önemlidir. “git kendini becer”
    deyimini, söyleyen kişi, “beni tatmin aracı olarak kullanma” anlamında diyor
    olabilir, ancak “kendi kendimi yapıyorum” diyen insan, işe dahil olan bir etken
    olarak izleyici potansiyeli yokken veya hiç olmasa bile, kendi kendine tatmin
    oluyordur. o, dünyayı değiştirmek isteyen bir devrimciden çok, kendi öz
    doğasını korumak isteyen bir tutucu rolündedir. ve kendi doğasını, kendi öz
    benliğini, varlığını, değerlerini korumak için aslında savunmaya bile geçmiş
    değildir. çünkü savunma, saldırı anında ortaya çıkan bir eylemdir. o, toplumun
    varlığını, yapısını, doğasını, ‘diğer’ insanları bir saldırı ya da düşman
    olarak görmez. o, vardır. öylece. olduğu gibi. neyse o olarak. ve ‘diğer’,
    ‘dış’ adlı kelimeler lügatında yoktur. kendiyle barışıktır. can sıkıntısının
    kaynağı ise, onun varlığının, durağan neşesinin, kendi başına
    olabilirliliğinin, bir tür tehdit unsuru olarak algılanıp dönüştürülme çabası
    güdüldüğü anda açığa çıkan sıkıntılardır. savunma bu noktada, bir karşı saldırı
    olarak açığa çıkar. ve can sıkıntısından doğan uğraşlar, “varım” temelli bir
    savaşa dönüşür. ve bu savaş, çoğu zaman, anlaşılamayan, anlamlandırılamayan,
    gittikçe büyüyüp çoğalan kitlelerce, içinden çıkılmaz bir hale
    dönüştürülür.  ve sonunda, kişi, ya pes
    ederek, dışarda herkes gibi, içerde kendi gibi olan  bir rol yapma oyununa başlar, ve can
    sıkıntısından doğan uğraşları “odada bir kağıt parçası” konseptli yığınlar
    halini alır, ya da  dönüştürmeye değil
    dönüşmemeye odaklı mücadelesi, onun bir idol olarak tanımlanmasına yol açar.
    her iki koşulda da, hiçbir şey kazanmamıştır. hiçbir şey kaybetmemiştir de.
    çünkü sonucu belirleyen etken, onun pes edip etmemesi değil, kendi gibi
    kalabilmesine izin veren kitlenin ve getirinin oluşup oluşmamasıdır. ve bu da,
    buraya kadar anlatılan çıkmazın sonucunda, pes eden kişi ile etmeyen kişi
    arasındaki ortak noktanın, birinin belki öldükten sonra yaldızlanmasını
    sağlayan, diğerininse anlamlandıramadığı, anlaşamadığı ve içinde boğulduğu
    olgunun aynı olduğudur.
    Toplum
    bir hapishanedir, kaçmaya çalışanı, ya kendine dönüştürür, ya deli olarak
    niteleyip yalnızlaştırır ya da ulaşılmaz efsanevi bir hayali kahraman/star
    olarak lanse eder. Ve hayali olduğunun nitelenmesi, aynı zamanda, bir tür
    delilik metaforunun da simgesel olarak dışavurumudur.

    29 kasım 2012
  • görsel katalizör

    hiç
    kimsenin okumadığı
    aptal
    bir yazar olarak
    ya da
    kendimi yazar sanarak
    onca
    yılı geçirmiş olsam da
    şimdi
    daha
    iyi anlıyorum
    okunması
    gereken hiçbir şey yazamamama karşılık
    aslında
    yazılması
    gereken çoğu şeyi
    okumadığımı
    da
    bu
    durum
    aynen
    urfada
    oxfordun
    olmayışına
    benzememekte
    olsaydı
    da gitmezlerdi yani
    ya da
    gidemezlerdi
    veya
    akıllarına
    gelse de
    yazmazlardı
    okunulması
    gerekli olan
    asıl
    meseleyi
    yayınlatamazlardı
    da
    yazmış
    olanları
    çünkü
    okuyabilecek
    kimsenin
    olmadığını
    söyleyecekti
    yayınevleri
    basamayacaklardı
    satılamazdı
    ve
    satılamayacak şeyler
    basılamazdı
    ve
    işin doğrusu
    ufak
    dergileri
    silik
    harfli
    siyah
    beyaz ürünleri
    hiç
    kimse
    gerçek
    anlamda
    dikkate
    değer
    bulmazdı
    ve o
    dergilerdeki
    çoğu
    harf
    aynı
    sırayla
    daha
    alımlı ve
    güzel
    kapaklı
    bir
    kitapta
    isim
    yapmış bir yazarın
    adı
    altında
    çok
    satanların ikamet ettiği
    bir
    rafta
    vizyona
    girmiş olsaydı
    emin
    olun herkes
    hakkında
    hiçbir şey bilmeden
    ve
    kütüphanelerine girdikten sonra da
    öğrenmeden
    ilk
    baskısını
    harcardı
    22.kasım.2012