Kategori: Genel

  • caz (karışık)

    Caz (karışık)
    havaya can sıkıntısı hakimdi. oturuyorduk. evde. karşılıklı iki kanepe. müzik yok, ses yok, diyalog, görüntü, göz göze gelmek.. hiçbir şey.. bacak bacak üstüne atmış, ve havada kalan ayağımı sallıyordum ben. o ise, tırnaklarını yemekle meşguldü. bacak bacak üstüne pozisyonundan, iki ayağı da yere basan pozisyonuna geçtim. var mı öyle bir şey, ya da durumu tarif edebildim mi bilmiyorum.. yeteneksiz bir yazarım zaten. sağ ayağımı, topuğumu yerden kesmeyecek kadar kaldırıp yere vurmaya başladım bu kez. bir ritim tutuyor sayılmazdım, ama müzikten anlamayan birine göre, gayet pek tabii öyle görülecektim ve bazılarımızın sigarayla arasında olan ölümsüz aşkına inanmayanlar için de elbette para kaybıydı, bu iş. hele ki sigarayı, bakkaldan içime hazır halde almaktansa, tütün ve kağıt alarak kendiniz içilebilir hale sokuyor iseniz, bu israfa zamanı da katabilirlerdi. o da öyle yaptı. o an.. tam elimi, tütün torbasına doğru uzattığım anda

    “günde ne kadar zamanını alıyor dersin bu iş?”
    “hangisi? sbi saat gidiş bi saat gelişi de sayarsak on” dedim, çalıştığım fabrikayı kast ettiğini sanarak. 
    “o değil yahu” dedi, eliyle sigara içiyor gibi bir işaret yaparak
    “haa o mu” dedim, “bilmem, hiç düşünmedim bunu”
    “düşünseydin iyi ederdin” dedi, “sürekli olarak hiçbir şeye yetişemediğini de hesaba katarsak”
    “yetişemiyor olmaktan şikayet eder bir halimi gördün mü benim? ya senin ki? sen onu düşündün mü?” bir elimle tırnak yemekten bahsettiğimi tariflerken ekledim “can sıkıntısını geçici süre çözmenin farklı metotları var işte”

    bir süre daha konuşmadan oturduk.. ben sigaramı içerken o, bu kez de, saçları ile oynamaya başladı. sarı ve uzundu. yeni boyatmıştı daha ve ben sevmemiştim. ve bunu o da biliyordu. ve sevgili olduğumuzdan bu yana, altıncı kez, tekrar, o aptal soruyu sordu: “ayrılalım mı?” ve ben, daha önce ki beş keresinde verdiğim cevabı değiştirdim, “olur”.
    daha önceki beş keresinde, “sen bilirsin” demiştim, ama bu kez, “fark etmez” tınısında söylenen bir “olur” idi cevabım daha çok, geçmişte söylediğim “ben istemiyorum ama istediğin buysa sana engel olmayacağım” anlamını ve ses tonunu barındıran bir “sen bilirsin” değildi. şimdi sadece kısa ve net olarak, “olur” demiştim ve bu, “bana uyar” demenin kısa versiyonu gibiydi. 
    şaşırmadı. onu uzun zamandır şaşırtan bir şey yapmamıştım zaten. hoş bunun için uğraşıyor da sayılmazdım, ansızın eve elinde çiçekle gelmek gibi mesela, ya da telefona alo dediğinde, pat diye “aşkım” ile lafa başlamak gibi, o sırada herkesin içindeyken hatta, bir metro yolculuğundayken mesela.. ve o bunu istiyordu. sormuştu hatta, bir keresinde, onunla beraber metroda iken, bir ön sıradaki elemanın telefonda sevgilisi ile olan konuşmasına şahit olmuştuk ve kapılar açılıp da, trenden dışarı çıktığımız anda, bana “gördün mü” dedi, “adam ne kadar rahattı konuşurken”
    “ben de rahatım” dedim, “her zaman hem de”
    ve onu orada, istasyonda, sarılarak üstelik, öpmeye başladım ve bana karşı koyup, birkaç saniye direndikten sonra, onu, yani dudaklarını serbest bırakınca, “bunu ben istediğim için yaptın” dedi, “içinden geldiği için değil”
    “istediğin şey bu muydu?” dedim, “istediğin şey buydu. karşılık vermediğin şey de öyle. bana eşlik etmediğin”
    “ben öyle söylemesem öpmezdin”
    “tamam elif” dedim, “sen haklısın, doğru.. ama ben sıkıldım bu saçmalıklardan”

     işte o gün, ilk telaffuz edişi idi, ‘ayrılalım mı’yı. benim de ilk “sen bilirsin” deyişim. ve ardından, böyle söylediğim için, o, dudaklarıma yapışmış, bir öpüşme, üstelik uzun bir öpüşme faslı sonrası, “şaka yaptım” demişti, “manyak, bi de ben bilirmişim ya. hemen de alınıyorsun”
    alınmıyordum oysa, gerçekten bugüne kadar alınıp kırıldığım pek bir şey olmamıştı yaşamım da, kırıldığım çok şey olmuştu evet ama alıngan değildim, zannediyorum.. belki de algından ve farkında değildim. Ama başkalarına göre fazlasıyla rahat bulunurdum, ve ona batan da, belki, bu rahatlığımdı, herhangi bir sorun karşısında ki, sorunu büyütmeyen tavrımı o lakaytlık olarak görüyordu. değildi. sorunlar daima vardı zaten. her zaman, herkesle, her zaman olabilecek, basit ya da derin sorunlar. ama ‘bakmazsan görmezsin’ adında bir ilke edinmiştim kendime yıllar önce, yaşamı kolaylaştıran bir yöntem. bu elbette, kalbime saplayacağı bir bıçağı elinde taşıyan bir heriften gözlerimi kaçıracağım anlamına gelmiyordu ama, beraber aynı evi, ve belki bir anlamda da, hayatı paylaştığım bir hatunun, en sevmediğim huyunu, değiştirmek için az da olsa bir çaba ve enerji harcayacağım anlamına da gelmiyordu. o saçlarını sürekli bir takım renklere boyuyordu ve bence siyah iyiydi, yani boyasız hali, ama bundan şikayet eder durumda değildim, ya da bazen, özellikle bir ortamda kıskandığı güzel bir hatun varken, bana daha çok sırnaşıp nerdeyse kucağımda oturur vaziyette takılmasına karşı duracağım.. yaptığı hiçbir hareketten rahatsız olmuyordum, bir noktada kıskançlığının evirildiği güvensizlik durumu hariç.. ve bu evirilmeye katkı sağlayan hiçbir hareketim de olmamıştı üstelik. sanırım olmamıştı. Bu yaşananların bir de onun ağzından yazılmasını çok isterdim.. 

    ikinci seferinde.. yine bir ortamda kıskançlıkla sırnaşıp çalıştığı için, “bi dakka izin verir misin” demiştim, “sigara sarmam lazım”
     o sırada evdeydik ve evde, onun burak adında bir arkadaşı, benim de zeynep ve turgut adında iki arkadaşım vardı. elif, sigara sarmama izin vermediği için, zeynep’e, “bi sigara sarsana ya” demiştim, ve bir hışımla kalkıp, mutfağa gitti ben böyle deyince. peşinden gitmedim tabii ki.. “tamam boş ver ben sararım” deyip, tütün torbama uzandım. döndüğünde elimde ki sigarayı görünce, bana, herkesin içinde, “bi gün evlenirsek, nikah şahitlerimiz, çakmakla sigara olsun mu” demişti, “biri bi masada diğeri diğer masa da oturur”
     ben de hiç alınmadan, gayet sakin bir şekilde, “nikah memuru da kül tablası olacaksa uyar” demiştim, herkes gülmüştü, o da.. ama herkes gittikten sonra, yine “ayrılalım mı” dedi, ben de “sen bilirsin” dediğim için tekrar dudaklarıma yapışıp, onun öncesinde, “ben bilmem eşim bilir diyorsun yani” demişti, gülerek. bir anda ciddiyetten geyiğe nasıl dönebildiğini öğrenmek isterdim, yazarken çok işime yarayabilirdi.. 

    aa evet tabii, ben hemen hemen her konuya, yazıma nasıl bir güç verebilir diye bakıyorum, hatta yazdıklarımı okumayan bir hatunla sevgili olmayı geç, katiyen aynı odada beş dakikadan fazla kalamam bile.. (!)

    o hiç okumuyordu yazdıklarımı.. elif yani.. ve bu bana iyi geliyordu. gerçekten iyi. belki gizlice okuyor da olabilirdi ama, gündemimize bir parça bile, yazı ve yazmak ve edebiyat girmediği için aslında, onunla beraberdim. beni onunla beraber olmaya ikna eden nedenlerden biri de bu olmuştu. yazan bir insan için, bu eylem, hayatın bütününde yüzde birlik bir kısmın ötesini kapsıyorsa, tehlikeli olabilir. ne demek istediğimi daha sonra açıklarım. yani başka bir seferinde. başka bir yerde. başka bir zamanda.. dağıtmadan devam edecek olursam, üç dört ve beşinci seferlerinde de, benzer süreçler yaşandı. onları da anlatıp öyküyü gereksiz yere uzatmak istemiyorum.. sayfa başına para kazananların işi, o uzun ve gereksiz ve önemsiz detaylar.. bi de lars von trier yapıyor bunu, ama onun ki parayla ilgili değil, daha çok ben ve benim gibiler sıkılıp izlemesin diye.. ki bu konuda başarılı lars amca, izlemiyorum.

    dediğim gibi, havaya can sıkıntısının hakim olduğu bir günde oturuyorduk ve vakit akşamüstünü çeyrek geçiyordu.. ortada hemen hemen hiçbir şey yokken, “ayrılalım mı” dediğinde elif, “olur” demiştim ve telefonum da o sırada çalmıştı ve meşgule atıp telefonu da ona doğru attım. fırlatmadım yahu, öyle değil, oturduğu koltuğun üzerine yani. Kimin aradığını o sormadan daha. 

    ayağa kalkıp yürürken, “nereye” diye sordu, “bakkala” dedim, “istediğin bir şey var mı?”
    “yok”
    “tamam, gelirim iki dakkaya”
    “biz şimdi ayrıldık mı” dedi, gayet ciddi bir şekilde,
    “evet” dedim çok net bir şekilde. odadan çıktım. holde bir iki dakika, mont ve ayakkabı için oyalanıp, ardından kapıyı yavaşça, tam kapanmayacak şekilde çekip çıktım

    döndüğümde evde değildi. ilk biramı açıp, hiç ama hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. televizyonu açmak. hiçbir kanalda bir dakikadan fazla kalmayacak şekilde, yaklaşık olarak iki saat takıldım öyle.. dört bira. Bol sigara. Zihin uyuşturmasına iyi gelir, her birinde çok az kalınıp atlanan tv.. ya da benzer bir görüntü akışı da olabilir duygu barındırmasına izin vermeyin yeter.. Uyuşturucu olarak, zihin uyuşması, kullanılan şeyin (uyuşturucu maddelerden değil, televizyon vb şeylerden bahsediyorum, insansız belgesel de olabilir, hayvan veya kimya fizik uzay belgeselleri. Ve televizyon karşısında çok uzun kalananları ağır bağımlı ve beyni yıkanmış olarak kalkabilir ekran başından, yatağa uyuyakalabilir, ben anlamsızca her kanalda bir dakika falan gezip turluyorum uyuşmak için, daha doğrusu hiçbir şey düşünmemek için.. yalnızken yapılır.

    telefon çaldı sonra. tekrar. zeynep’ti arayan. daha önce de o aramıştı. meşgule attığım sırada.. bu kez açtım.
    “alo”
    “napıyorsun”
    “hiç ya zeynep.. sen?”
    “ya şey, şu elife almak istediğin şeyi buldum ben, fiyatı biraz tuzlu da, ayarlatırım elemana bir şeyler, dükkan arkadaşımın zaten”
    “o hediye için çok geç” dedim
    “çok mu geç” dedi
    “evet” dedim, “ayrılmışız biz, yani, galiba, bilmiyorum da, öyle herhalde, her neyse, sağ ol gene de, uğraştırdım seni de”
    “önemli değil de, iyi misin sen?”
    “he ya” dedim, “televizyon izliyorum”
    “iyisin yani, televizyon?”
    “evet, bitti mi? kapatıcam”
    “geleyim istersen diyecem ama gene sorun yapacak seninki”
    “görüşürüz”
    “hıhım”

    telefonu kapattığım anda odada bir sandalye hareket etti ve masanın altından elif çıktı. şapkadan tavşan çıkartmak daha kolay olmalı, masa altından sevgili çıkartmakla kıyaslarsak

    “şimdi ayrıldık işte” dedim ona, “az öncesine kadar emin değildim ama şimdi tamamdır”
    “ya özür dilerim.. ama.. ben..” dedi
    “bakkala gittiğimde kimin aradığına baktın öyle değil mi” dedim
    “evet” dedi, ağlıyordu
    “sonrasında ben bu sikik eve tekrar geldiğimde, neyle meşgul olduğumu da gördün öyle değil mi?” dedim
    “evet” dedi, “televizyon izliyordun”
    “izliyordum yani. öyle mi?”
    “yani aslında, seni televizyon izlerken ilk kez gördüm ama”
    “izliyordum yani”
    “pek izliyor sayılmazdın”
    “ardından sikik hediyen için yapılan telefon konuşmasına kadar hiçbir şey seni o masanın altından kalkman için ikna etmedi ama”
    “ya ben” dedi, “sanmıştım ki…”
    “insanlar, bazen, bazı şeyleri sanarlar.. ip nerde kopar biliyor musun, sandıkları şeyin peşinden gitmekten vazgeçmeleri için, gerçeğin güneş gibi parlamasını beklediklerinde..”
    tekrar özür diledi. ve tekrar. ardından bir tekrar daha.. ve bu anı, ikinci kez yaşayışımızdı. özürler ve üzgünümler.. bu arada, ilki, beşinci tekrar kısmından sonrasındaydı. ve evet, klişe bir konuyu zenginleştirmek için araya un da serpebilirdim ama, yapmadım, gerçekten can sıkıcı bir günde, başka bir can sıkıcı günü anlatmaktan başka, yapacak bir şey gelmedi elimden.. ve eğer, bir kez daha, bana, iki ay boyunca sevgili olmamız için diretirse biri, teslim olup denemeyi kabul etmeden önce ondan sigaraya başlamasını isteyeceğim. zaten sigara içiyorsa, boktan meseleler için iki ay diretmez, sigara yaşamın rutnini dengeleyen bir panzehirdir çünkü. her şey olabilir sigara, her şeye karşılık gelebilir, bir türk dünyaya bedel mi bilmiyorum, ama sigaranın bin sevgiliye bedel olduğunu söyleyebilirim.. ayrıldık tabii ki, “sana sigaranı ben sararım” dediği halde üstelik, o gün, evden çıktım, ve bi daha da dönmedim. onun eviydi. benim evim olsaydı, televizyonun ne işi olurdu ki zaten?

    not: başlık, jazztral’ın, bu öyküyü yazdığım sırada bana açtığı fonlardır.. başlık bulamayan adamın hüzünlü öyküsü de olabilir ya da bu notun da başlığı..
    25.şubat.2014

  • test

    berbat bi gece geçirdiğimi söyledim ona
    “nasıl berbat bir gece geçirirsin” dedi
    “berbat bi geceyi, nasıl geçirirsin?” dedim. o, sözümü kestiğinin farkında olmayarak konuşmaya devam ederken, şıkları saymaya başladım:
    a) üst üste sigara içerek
    b) bu arada, duvarları izleyerek
    c) bu ikisi ile birlikte, bir şişe viskiye sek olarak tek başına girişerek
    d) bu üçünü de…

    “ne diyon sen ya” dedi
    “sen ne diyon ya” dedim
    “beni dinlemiyormuşsun” dedi
    “her ikimiz de birbirimizi dinlemiyorduk ama, kadınlar her zaman haklıdır” dedim. bu sırada sigaramı yakıyordum. çakmak sesi efekti
    “üf ya” dedi
    “noldu” dedim
    “sigara mı içiyorsun sen?”
    “evet”
    “hani bırakacaktın”
    “izin vermiyorlar”
    “kim izin vermiyor ya?”
    “sen”

    bu arada, evet, belirtmeyi, unutmuşum, telefonda konuşuyorduk, ve telefonu yüzüme kapattı. geçmişte defalarca olduğu gibi. ama bu kez, kendimden emindim, iyi bilirdi, haksız olsa bile karşısındakini suçluluk psikolojisine sokmayı. hazırlıklıydım, hazırlıklıydım çünkü… kötü bir gece geçirdiğimi söylemiş miydim bu arada? unutmuş olabilirim. aşk bazen, insana her şeyi unutturabilir, sonrasında onu unutmak için, geriye kalan ne varsa hatırlamak ister, zorlanırsın. çok mu arabesk oldu? Arada iyi gider. 

    bekledim. saatler geçti ve gece işe gitmem gerekiyordu. noldu dersiniz? demezsiniz ama. şu sikik öyküyü, sonrasını merak ederek okuyabilecek ve tamamlayacak insan sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyeceği için, onlara da zaten sonrasını, daha önce, geçmişte, bir arkadaş sohbetinde anlatmış olabileceğim için. için, için, için efendim. bendeki şarap

    birkaç saat sonra bir mesaj geldi: “napıyosun?”
    “hiç” dedim, “sigara içmeye devam ediyorum, ya sen?”
    “okuldan çıktım, eve yürüyorum, konuşalım mı?”

    öyküyü burada sonlandırıp, size, karşılığında çam sakızı çoban armağanı verilen bir soru sorabilirim, “onu aradım mı, aramadım mı?” gibi. ama. düşününce. son radyo yayınımızda, jazztral ile beraber, o kadar çok hediyeyi, oturup kendimiz tüketmek zorunda kaldık ki, bir daha, insanlara, yaptığımız herhangi bir işte herhangi bir yerde, herhangi bir ödüllü soru sormama kararı aldırmaya kadar gitti, bu mesele. dinliyor musunuz? Alt tarafı sorup sorup hediye dağıtacaktık yayında, basit sorular, hiç cevap gelmedi.. o halde devam edelim

    aradım. O “konuşalım mı” diye mesaj attıktan tam iki saat sonra. bu kez de ben sordum, aynı lanet soruyu:
    “napıyorsun?”
    “hiç. ödev. sen?” güzel sanatlarda bilmemne bölümü okuyordu. okuyabilir. ben işteçalışıyordum ve işten atılmama ramak kalmıştı ve bu onun nerdeyse umurunda bile değild,..
    “sigara içmeye devam ediyorum” dedim
    “özür dilerim” dedi

    bu, genellikle, ya benim de özür dilememi gerektiren konularda, ya da benim de özür dilememi istediği zamanlarda kullandığı bir cümleydi. özür dilerim. a ben de özür dilerim. üzgünüm. ben de üzgünüm. barışalım mı?

    bazense, yani ilk zamanlarda, saatlerce zorlardı beni, lanet telefonu açmak, ya da bir cevap yazmak için. öğrenmiştim ama. zamanla tüm burçların kadınsal algoritmasını çözücem, sırayla gidiyorum ve evet başak, üzgünüm ama sıranın sana gelmesi için daha çok burç var sırada, ve başak dediğim bir burç değil, isim, hatunun ismi başak, burcu koçak.. başak terazi akrep yay ve oğlakla kötü tecbülerim oldu. Aynen bu sırayla üstelik. Sırayla gittiğimi söylemiştim.. kova burcu kadınlar ve dört memesi olan uzaylılar (gerçeğe çağrı adlı bilimkurgu filmindeki gibi) sevgilim olmak için, boydan profilden ve yakın çekim yüz fotoğrafları ile en sevdikleri gök cisminin adını el yazısı yazdıkları bir mektup ggönderebilir. Başka bir şey yazmasınlar, el yazısından kişilik analiz yapabiliyorum.. geyiği bırakırsak, ne diyordum jessika?

    “en son sevgiliniz özür dilemişti efendim”
    “hah tamam hatırladım”


    “ne için?” dedim, üzerine gitmektense
    “kötü bir gece geçirmişsin, anlayamamıştım”
    “ve gece işe gidicem”
    “gitmek zorunda mısın?” dedi, tahminen bu arada dudaklarını büzüyordu
    “hı hı” dedim
    “gitmesen olmaz mı?”
    “işten atarlar”
    “daha iyi bir iş bulsana”

    bu teklifi, hayatı boyunca hiç çalışmamış veya bi süre işsiz kalsa da durumu kotarabilecek durumda olan insanlar, rahatlıkla kullanılabilir

    “beynimi düzecek bir işten bahsediyorsun yani?” dedim, ve araya girmesine fırsat vermeden ekledim “o tip işlerin ağzına sokayım”
    “kaba konuşma benimle” dedi
    “kaba?” dedim
    “cinsiyetçi” dedi
    “pardon ama hangi kısmı cinsiyetçi bunun? bir işin ağzına vericek oluşum mu? bir beynim olduğunu kabul edişim ve onun düzelecek olması mı? Beynimi düzecek bir işe ağzına sokayım dedim sadece, neresi cinsiyetçi bunun anlamadım?”
     “madonna seni anlıyor olmalı” dedi. madonna diyordu, aramda hiçbir şekilde çekimsel bazda minimal düzeyde bile ivme kazanmamış ve kazanmayacak olan bir hatuna. madonna diyerek hakaret ettiğini düşünüyordu, ama madonna da fena değilmiş hani bi zamanlar

    zamanın birinde onu delirtmiş olmam, arkadaşım olan hatunun tekine bu lakabı takmasına neden olmuştu.  ve lakabını madonna koyduğu hatun da aslında fena sayılmazdı. en azından türkçe bilmediği ve benim çat pat ingilizcemle anlaştığımız madonna, kafamı düzemiyordu
    “madonna seni anlıyor olmalı” dedi
    “anlamıyor” dedim, “türkçe bilmiyor o”
    “sen ingilizce biliyorsun ama”
    “hayır bilmiyorum”
    “evet biliyorsun, bir keresinde bana bildiğini söylemiştin”
    “bi çok keresinde de bilmediğimi”
    “üf ya” dedi. bunu o kadar çok sık söylerdi ki, alışmıştım artık ve bu arada, sayın seyirciler, sayın dinleyenler, sayın okuyucular, sayın sayınlar, o kadar çok kez o kadar çok aynı muhabbete şahit olduğum için, sıkılmıştım gerçekten. bu kez, noldu diye sormayı tercih etmektense, “evet” dedim, “sigara içiyorum”
    çakmak sesi efektini almıştı çünkü ahizeden
    “hani bırakacaktın” dedi
    “madonna izin vermiyor” dedim bu kez. ve gene telefonu yüzümü kapattı. ve ben de, telefonu komple kapatıp, duvara fırlatarak, uykuya dalmıştım. bunu söylediğimden eminim, daha önce, size, ama tekrar edeyim: gece işe gidecektim

    uyandım. telefonu yanıma almadan işe gittim ve ertesi sabah eve geldiğimde, baktım, telefona, duvara çarpma sonucu dağılmış halini toparlayarak

    bir dolu. bir şeyler bir şeyler. sabah. eve gelirken bi şişe şarap almıştım. divino. black. bir buçukluk. ve bir öykü yazmaya başladım, başka bir öykü. telefonu, evin ücra bir köşesine iterek, öykü bitti, telefou elime aldım, gelenleri hatmettim. Gelen mesajları.. ondan gelen mesajları.. bi kısmını cevapladım, yazdığım öyküyü gönderdim, bir ara konuştuk, sonra uyudum, ve sonra işe gene işe gittim

    madonna sordu, “hayırdır, geçen gece iyi değil miydin?”
    çat pat ingilizcemle, anladığım kadarıyla konuştuk onunla. ve bana, tahminen, neden işten atılmak üzere olduğumu sordu, ve ben de ona, tahminen, durumu anlatabildim. çünkü, sonrasında, bana, o aynı, aptal cümleyi, kurmamıştı: “başka bir iş bulursun”

    seviyordum hatunu, avusturyalıydı, ve orada yaşıyordu. erasmus muhabbetine izmire geldiği vakit tanışmıştık onunla. ve her ortamda, herkes hakkında herkesin her şeyini şapdadanak ortaya dökebilecek olan bir arkadaşım, şu bizim güzel sanatlar güzelinin yanında, yani sevgilim olan güzel sanat güzelinden bahsediyorum.. madonna’yı sormuştu bana. “o napıyo?” diye. orda kopmuştu kıyamet. ardından benim telefonumdan madonna ile olan konuşmalarımızı okumuş, ve her telefon konuşmasında, adını anmaya başlamıştı. göndermelerle birlikte. gerçekten sıkıldığım bir noktada, onunla, son derece tatlı bir akşam sonrası, işe gitmiş, ve sabahında, kötü bir gece geçirdiğimi söylemiştim ona.. olabilirdi.. bir işyerinde her an her şey olabilirdi, hele ki alt kademeden bir işçiyseniz, ki ben, sınıf kavramından bile münezzeh bir insan olarak, diyebilirim ki, herhangi bir yer de, her an, herkesin, başı, sıkışabilir. bizim güzel sanatlar güzelinin bile.. ama o, bunu, anlayamamıştı

    gece, ikinci ihtar tutanağını imzalamıştım, ve üçüncüsün de, tazminatsız işten atılabilirdim. ve sormadı. ve söylemedim. ve sonra. bi gün. bitti. bazen biter. bazen bitmesini istediğin için olur bu. bu sefer öyle bir şeydi.. ve, ona, iki şey dışında sözünü verdiğim her şeyi yerine getirmiştim. Ayrıldıktan sonra ona söz verdiğim dövme makinesini bile iletmiştim ortak bir arkadaşımız ile.

    Sonra bir gün, bi kaç gün önce, eve geldim. şarap aldım. bi kaç saat önce üçüncü ihtarımı da aldım, ve bunu, madonna’ya söylediğimde,  bana dedi ki: “amına koyyim onların”

    güzel sanatlar güzelinin güzelliğine veda ettikten sonra ise, yerine getirdiğim bi söz daha vardı, ona bir dövme makinesi almak.. yeni bir iş bulmuştum.. ilk maaşımla aldım.. ayrıldığımız halde bir hediye gönderdim ona, çünkü söz vermiştim, geç de olsa verdiğim sözleri tutarım.. 

    ha bu arada, öykünün başlangıcındaki sorunun cevap şıkları arasında; d şıkkı ise, “bu üçünü de yapamazsınız çünkü iştesinizdir” idi

    20 şubat 2014

  • static

    Static

    buluştuk. bir barda. iki sıkı dost olmamıza rağmen, önemli sorunlarımız vardı. anlaşamıyor sayılmazdık aslında, birlikte harika zamanlar da geçirdik, ta ki, o evi tutana kadar. ufak bir ev. o bulmuştu. “eve çıkalım abi ya” demişti, “olmaz mı?”
    “olur” dedim ben de, “ama nasıl yapıcaz, ailemizle yaşarken bile parasal anlamda fasolu ilerliyoruz”
    “deneriz” dedi. denedik

    sonra, yani birkaç ay sonrasında, bir barda buluştuk. bana, napmak istediğimi sordu. ona, çok klasik bir şekilde, “yapmak istediğim hiçbir şey yok” yanıtını verebilirdim ama, bu da çok salakça ve bukowski vari olurdu ve salakça girişilen bukowski pozları eğretiydi, hem yazı da hem de gerçek hayatta. ve dahası, benim yapmak istediğim şeyler de vardı üstelik ve yapıyordum da.. en azından istediğim ve tek başıma yürütebileceğim her şeyi yapıyordum.. küçük şeyler olabilir bunlar, ama beni tatmin ediyordu, büyük beklentiler içinde olmadım hiçbir zaman, büyük işlere kalkıştığım doğru, zaman zaman, ama onlar bir beklenti ve umuttan yoksun, ve yine de büyük bir hırsla girişilen deneylerdi. giderek insanı yılgınlaştıran, duvarda bir delik açma çabaları. gençken.. nefesin tıkanmıyorken ve 3 birayla kafayı bulabiliyorken. ve geriye dönüp baktığında, pişman olduğu hiçbir şey olmaması bir insanın, işte asıl önemli olan buydu bana göre. yoksa herkes ister, iyi ya da daha doğrusu ‘sıkıntısız’ ve ‘yorucu’ olmayan bir hayat, ama bunun için katlanılması gereken fedakarlıklardan ziyade, kendi ruhundan azat edeceğin ödünleri düşününce, ‘boş ver’ demiştim yıllar önce, yıllar içerisinde, birkaç kare, “boş ver.. böyle iyi”

    en sonunda da yıllardır düşünü kurduğum bir işe kavuşmuştum işte. her işte olabilecek türlü sıkıntı ve iç bunaltılarına rağmen, kafa sikmeyen türde olanlarından, bir kolu çek bir tuşa bas gibi yani. böyle bir iş. böyle bir işi düşlediğimde onyediydi yaşım, ulaştığımda 29. fena sayılmaz.. 12 yıl. kendi adıma, isteyerek başardığımı söyleyebileceğim, ki orada ki başarı kelimesinin yerine ‘ulaşmayı’ kullansak doğru olacaktı, her neyse, isteyerek höpürdettiğim diyelim, bi çok şeyin gerçekleşmesi, uzun yıllar aldı, ve en sonunda, bundan birkaç on trilyon gün önce, tamam demiştim, oldu, oluyor, olmaya devam edicek, zaman içinde, sadece birkaç asrı daha neşterledikten sonra, ölmeye doğru yürümeye devam etmekten başka bir hiçbir şey yapmadığının farkına varmalı herkes, ve bundan şikayet ediyorsak, yani ben etmiyorum da, siz ediyorsanız, başınız büyük belada demektir, sorunların ardı arkası kesilmez çünkü ve işin içinden çıkamazsınız.. ben çıkmadım. çünkü işin içine burnumu sokmamaya kararlıyım. neden mi bahsediyorum? hiç… koca bir hiçten.. hayatın özünü kavrarsanız, geriye hiçbir şey kalmaz.. aslında gerçekte var olmayan bir özü kavradığınızı ve her şeyi çözdüğünüzü zannedersiniz hepsi bu.. halbuki asıl o çözmeye çalışmaktan vazgeçip ölümü kabullendiğiniz anda, hayatın geri kalanı kapısını açar size ve hayatın özü falan yoktur, özgürlüğünüzü savunmak ve kimseye zarar vermek dışında, özet arıyorsanız, alın size yaşamın özü tözü her şeyi: özgürlüğünü, herkesin ve her varlığın özgürlüğünü savun, kimseyi ve hiçbir varlığı incitme, öleceğini ve yeterince uzun vadede herkesin öleceğini kabullen.. ama siz, bunun farkına varamayıp, hep, daha fazla, ya da daha ötesi, ya da bir adım daha, diye, debelenir durursanız, “hayırlı işler niyazi” demekten öte diyecek bir şeyim olmaz size.

    su akar yolunu bulur demişler, bunu büyük tao ihtişamından araklamış da olabilirler, ama gerçek olan şu ki, hayatta ki en büyük mürşit ölümdür.. ve öldükten sonra anılma sevdası, yavşaklıktan öte bir şey değildir çok affedersiniz.. affetmez misiniz? ebenizin amı o zaman.. ne diyordum? mühim olan, dişli çark mücadelesinde bir eksen kayması oluşturmuş olmaktır, bunu ölümünüzden sonra da gerçekleştirmiş olabilirsiniz üstelik.. yapanlar var.. bazı insanlar için bazı insanlar çok şeyi değiştirmiş ve mutluluğun anahtarını vermektense huzurun kapısını tarif edebilmişlerdir.. ve bunu yapmanın en kestirme yolu sanatsal bir takım aktivitelerle, düşünceyle birlikte oluşan duygu nakli operasyonudur.. bunu ona anlatamamış mıydım, ya da o anladığı halde, ki anladığından eminim, içine mi sindiremiyordu, bilemiyorum, bana tekrar, her şeyi, her şeyimi, her şeyimizi, en başa döndüren o soruyu sordu: “napmak istiyorsun?”

    bir bardaydım efendim en son, sıkı bir dostumla, unutmadınız değil mi? hani eve çıkmıştık falan da.. sordu ve ben de ona, “varmak istediğim bir yer olup olmadığını sorsaydın daha net konuşabilirdim” dedim, sordu. vardığımı söyledim ben de. “varıyorum da aynı zamanda” diye ekledim. “yani ilerliyorum, geri sarıyorum, bazen duruyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemez canım, bazen de çok şey yaparım, ki bunları biliyorsun, yoldayım kısaca, vardım, varıyorum, bir gün de var olmayacağım.”
    “hayallerin vardı senin” diye ekledi
    “yo hayır yoktu” diye verdim cevabı “var olan şeylerin yok da olabildiğini kanıksadığında hayal kurmayı bırakıyorsun biliyon mu” dedim
    “biliyorum” dedi, işaret parmağı ile sol burun deliğini kapatıp, burnunu çekerek.. bunu yapmamış da olabilir ama.. ben hikayeye derinlik katmak için eklemişimdir belki.. gelen eleştiriler sonucunda biraz daha fazla tasvir ve betimleme yapmaya ve boş konuşmalarımı azaltmaya karar verdim. öyle yaparsam olurmuşum, satarmışım yani, ya da okunurmuşum, okunabilirmişmiş, falan filan falan filan.. okunabilirlilik? ne diyordum angelica?

    burnu kalkık biri ile kendinden emin biri arasındaki yedi farkı bulursanız, tekrar konuşalım bu konuyu

    burnunu çekti ve, ardından, “güzel bir hayatımız olabilirdi” dedi
    “zaten güzel bir hayatımız var” dedim
    “gecenin köründe işe gidiyorsun, üç kuruş için götünden ter akıyor, bu mu güzel olan” dedi
    “üçbinaltmışyedi kuruş için nöronlarımdan da ter akmasını istemezdim” deyip masadan kalktım. tuvalet için

    döndüğümde telefonunu kurcalıyordu, “var mı bi gelişme” diye sordum, “yok” dedi, “aynı şeyler işte”
    “tamam”
    “yürümüyor”
    “bazen yürümez abi”
    “bana abi deyip durma”
    “yaşlandık kızım” dedim, “mortluyoruz işte”. bu sırada sıkı dostumun hatun olmasına şaşıran bir dostum, “oha” diyecek, “benden bahsediyorsun sandım” geçelim.
    “ya abi ne istiyorum biliyor musun?” dedi hatun. adı buket bu arada..
    “biliyorum” dedim, “daha iyi bir hayat”
    “ya hayır, öyle değil, sorunlarımızla ilgili”
    “sorunlarımız evle başladı farkında mısın?”
    “ya tamam, evet, aynı evde yaşamaya başlayınca daha iyi tanıyormuşsun insanları, onu anladım”
    “biz aynı evde yaşamıyoruz” dedim, “ben bi evde yaşıyorum, sen o eve ayda üç gün geliyorsun, geri kalan günlerde de nerde olduğunu merak etmiyorum artık. ne istiyorsun? daha iyi bir başka bir şey. daha iyi bir buket istiyorsun sen hatta. ve daha iyi bir girdap”
    “kendimi sevmiyorum, hiçbir konuda yeteri kadar iyi değilim, hiçbir şeyi yeteri kadar iyi yapamıyorum, bugün çay taşırken tepsi elimden düştü gene, bi ton fırça yedim”
    “ben fırça yemiyorum biliyorsun değil mi?”
    “sen başkasın, işin başka, bi çok şeyin başka işte”
    “değil de.. işi bıraksan artık?”
    “para?”
    “çalışıyorum ya işte, bi süre araverme şansın var daha iyi bir iş bulmak, bu konuda bana güvenebileceğini biliyorsun”

    yüzünü ekşitti, gene aynı hikaye der gibi. Benim de daha iyi bir iş bulmamı istiyordu aynı zamanda, kendine istedikleri yetmiyormuş gibi, benim için de bi ton ‘ona göre’ iyi olan şey isteyip duruyordu. sevgili gibiydik, ya da değil gibi, her ikisi de.. bazı geceler sevişir, bazı geceler nerde uyuduğumuzu önemsemezdik.. hayatında benden başkası olmadığını biliyordum, olup olmadığını merak edip dert edinmiyor ama olmadığını da biliyordum. Olsa, herhangi negatif bir tepki vermeyeceğimi de o biliyordu.. ama ben onun hayatında mıydım emin değilim.. ve sorun da etmiyordum açıkçası.. ona, bulunduğum noktaya gelmesi için girmesi gereken ‘çıkış’ kapısını göstermiştim, ve o inatla, ve bir umutla, ve de korkuyla, geri çekilmişti.

    deneyecekti, bir şeyleri değiştirmek için, yaşanmaz olduğunu düşündüğü hayatını yaşanılır kılmak için, hayat içinde bir şeyler yapıyor olmak için, bir şeyler yapıyor olduğunu hissetmek için, bir şeyleri iyi yaptığından emin olmak için hatta.. ama “hep daha iyi” çabası, kum torbasını yumruklamaktan farksızdır dostlarım, hazır olmadığını ve kaybedeceğini bile bile o ringe çıkmalı ve dövüşmelisin, birkaç nakavt sonrası kum torbasından vazgeçiyor insan.. duvarla veriyor mücadelesini.. duvarlarla.. yeni birkaç duvar daha örme uğraşıyla.. ben ördüm.. ve o aşmıştı, tüm duvarlarımı üstelik, ben izin vermiştim aşmasına, açılmasına, açılmamıza, sonrasında, içiçe geçen benlik savaşı, bizi birlikte olmaya çevirmek yerine, birbirimizi kendimize dönüştürmeye yol açmıştı. ben hoşnut değildim bu durumdan, onun da hoşnut olduğu söylenemez, ama sorun şu ki, ben buket’ten hoşnuttum. o benden olmadı. ve çekiştirilmeye gelemiyordum. yaşadığım bir hayat vardı. dolanıp duruyordum işte. o ise debelenip duruyordu. seviyordum bu halini.. en azından girdiği mücadelelerde, daha en başında hükmen yenik olduğunu görsem bile ona destek oluyordum, deniyordu hiç olmazsa, ben denemeyi bırakmıştım.. o da bırakmış olsaydı, birlikte çok iyi bir hayatımız olabilirdi. boktan diye tabir edebileceğiniz, benim için dört çarpı dört duvar evimizde, bir şeyler bir şeyler, kovalarken bir şeyleri, dünya dönüp dururken hem kendi hem de güneşin etrafında, bizim de onunla beraber yol aldığımızın ama varmak istediğimiz noktayı belirlediğimiz anda bu keyifli döngüden çıkıp sürekli yeni bir hedef belirleme ve ilerleme telaşına tutuşacağımızın, ve dahası bunun sadece bizi değil, bizim de birbirimizi yememize yol açacağının, farkına varması olanaksız gibiydi buketin. birer bira daha söyleyip havadan sudan konuştuk sonra. o bana dün işe başlayan elamandan bahsetti, ben salak işimde personel eksikliğinden dolayı tekrar belirsiz bir süre günde oniki saat çalışma ihtimalimin olduğundan.. gözü parlıyordu elamandan bahsederken.. benim gözüm de parlamıştır bazı yeni tanıştığım birini bir arkadaşıma bahsederken.. ama gözünün kısa aralıklarla yanıp sönmesine yol açtıklarım dışında da, bir süre parlatabildiğim kimse olmamıştır.. aslı hariç. sonra mı? sonrası yok. hesabı ödeyip kalktık. ardından bir daha, o gece ki kadar yakın olmadık hiç. son kez beraber uyuyup, sabah farklı saatlerde uyandık. ben işe gittim. bir pazar sabahı. o bulaşıkları yıkamış, sonra bana bir not yazıp, çıkmış.. 

    kötü hissetmedim kendimi.. kötü hissetmek için, öncesinde iyi olmak gerekir.. en son iyi olduğumda 31 aralık iki bin yediydi.. yedi de harbiden.. böyle iyi dedim.. hemen ardından. böyle iyi. iyiyim. iyiydim.. sonra gelip giden, bi kaç parça ruh çalkantısı dışında, hiçbir şey için koşmadım, koşmayı denediğim zamanlarda da düştüm zaten o çalkantılar esnasında. mecazi anlamda değil. gerçekten düştüm.. dizim kanadı. ve ben kanadığını üç gün sonra yara izini görünce fark ettim. bazen olur. bir şeylerin farkına çok geç varırsın.. buket için de geçerli bu. ama tekrar kapıyı çaldığında, evde olacağımın garantisini veremem ona.. ya da daha önce ki gibi yelkenleri suya indirebileceğimin.. bi kaç kez denersin.. sonrasında.. denemekten vazgeçtiğinde.. bu kez olacağını ya da olduğunu bilsen bile, yerinden kalkmak yerine sigara paketine uzanırsın sadece.. hepsi bu. şimdi uyuyacağım. sabah işten geldim ve gece iş var. bugün pazar mıydı? Fark eder mi Cuma cumartesi Pazar.  Her gün var işte iş.. e eyvallah o zaman..

    * başlık “no clear mind” adlı grubun bir şarkısının adıdır


    16.şubat.2014

  • plastik enjeksiyon kalemi

    bu
    gece
    yeni
    bir şeyler yazmaya
    başlamanın
    zamanını aştım
    çünkü
    yarın
    olan
    erken
    kalkmayı
    gerekli
    kıldığı için
    onbirden
    sonra
    başlanılan
    heceleme çabaları
    ertesi
    günün telaşıyla
    yarım
    bırakılabilir
    oysa,
    “önemli olan yazmaktır”
    diyebilir
    şu an biri
    “çalışmaktan
    ya da paradan daha önemlidir de”
    diye
    ekleyebilir hatta başka biri
    her
    şeye tercih edilebilir zannederler
    yazmanın
    yani
    bir şeyler yazabiliyor olmanın
    yarattığı
    sahte çekiciliği
    oysa
    bu gece
    ben
    bedeli
    hayatım
    boyunca hiçbir şey yazmamak olan
    bir
    anlaşmaya imza atıp
    sonucunda
    hiç çalışmamayı
    tercih
    edebilirim
    sadece
    bu gece değil
    hayatımın
    herhangi bir evresinde
    yazmaya
    tercih edebileceğim
    bir
    çok şey olabilir moruk
    o
    kadar da önemli değil bu
    mesela
    şu an
    yani
    az sonra
    yazının
    başından kalkıp
    işeyeceğim
    ah
    evet
    geçmişte
    yazdığım
    bir
    saçmalığı
    farklı
    bir düzeyde
    tekrar
    ettim
    bir
    dakika geliyorum
    geldim
    ne
    diyordum?
    işedim…
    mesela
    abi
    hayatımdaki
    tüm sıkıntıların
    bertaraf
    edildiği vakit
    sadece
    karnımı doyurma telaşından
    mustarip
    olmayacağım gün değil
    bu
    yüzden hiçbir canlının
    fiziki
    veya ruhani
    bir
    katliama maruz bırakılmayacağı an da
    yazmaya
    karşı
    bir
    gereksinim hissetmeyebilirim
    herhangi
    bir ağaçtaki
    meyveyi
    koparma
    özgürlüğüne
    sahip olsak
    yani
    onu aşılamak
    ya
    da tohumunu satmak için
    kafa
    yormak zorunda bırakılmazsak
    neden
    bahsedelim ki
    yazıyla
    bu buhranî
    meselelerin
    getirdiği
    angarya
    sıkıntılardan
    gerçekten
    angarya ama
    çektiğimiz
    çoğu sıkıntı
    sıkıntının
    bizzat kendisi
    burada,
    angarya olan
    mantıksız
    çalışmak
    bizim
    gibi çalışanların
    ürettiği
    materyallere ve masallara
    geçici
    ya da kalıcı
    sahiplik
    belgesini
    hak
    etmek için
    hak
    etmek mi, dedim?
    o
    ne ki?
    kim
    uydurdu?
    çok
    güzel sayaçlarım var
    plastikten
    plastikten
    düğmelerim
    fırınlarda
    kullanılanlarından
    ve
    plastikten her ne varsa
    basıp
    verebileceğim
    makineleri
    kullanma bilgim
    var
    yani
    o
    yüzden gerekiyor
    sabahın
    sikinde
    hatta
    sabahın ereksiyonundan da önce
    uyanıp
    bir yere gitmem
    bu
    bir yer, iş abi
    fabrika
    paprika
    adında bir film var bu arada
    15
    yaşındaydım onu izlediğimde
    onaltı
    yaşından sonra girebileceğiniz
    bir
    salonda görmüştüm
    içeri
    girmeden önce bakılan kimliğimde
    bir
    oynama yapılmadığı halde üstelik
    gişedeki
    elemana
    iki
    yerine dört vermeyi
    teklif
    edince liseden bir arkadaşım
    lisedeydim
    yani
    film,
    erotikti
    ben
    değildim
    hiç
    olmadım
    bizim
    iş yeri çok erotik ama
    hatta
    pornografik abi
    hatta
    tüm işyerleri öyle
    hatta
    işin içinden
    grafiği
    atabiliriz
    direk
    porno bir şey, çalışmak
    patronla
    orgy yapıyoruz
    hepimize
    karşı tekler
    nerden
    nereye
    öyle
    değil mi?
    demiştim
    ama
    daha
    en başında demiştim
    bir
    şeyler yazmak için
    saat
    bir hayli geç
    ertesi
    günün telaşı
    işin
    içine karışıp
    bir
    yılan gibi tıslayabilir
    oysa
    moruk
    bildiğim
    bu
    plastik
    enjeksiyon kamışı
    size
    her şeyini bedelsiz
    sunabilecek
    bir adamın
    hiçbir
    şeyi, para hesabını yapmadan
    alamamasına
    yol açar
    hatta
    çağrıldığın hiçbir yere
    saat
    ve gün hesabı yapmadan
    gidememene
    ve
    zamanla
    beleşe
    verdiğin harf kırıntılarını
    satsam,
    para eder mi düşünc…
    dur
    dur, bi dakika…
    hayır!
    asla!
    gerçekten
    asla!
    hiç
    öyle düşünmemiştim miydim?
    yarın
    iş var
    gideceğim
    muhtemelen
    ve
    bu kelimeleri yazmak için
    uykumdan
    çaldığım dakikalardan
    daha
    ucuz olsaydı
    sekiz
    ile dört arasını kapsayan
    yarın
    ki saatlerim
    sizin
    için oturup
    sabaha
    kadar
    bu
    sikik modernizmin
    ve
    post’unun ve pre’sinin
    çok
    ötesinde ve berisinde
    bir
    zamanı anlatan
    hikayeler
    yazabilirdim
    “gerçek
    mi?” diye
    şüphe
    duyabileceğiniz
    ama
    dediğim
    gibi dostlar
    yarın
    iş var ve
    artık
    uyku vakti geldi
    ve
    çalışmak yerine yazmayı tercih etme
    lüksüne
    sahip olan
    ve
    bu edebi bokları
    bir
    takıntı haline getirip
    amaçsallaştıran
    hıyarlara
    dileyebileceğim
    hiçbir
    iyi gece olmayacak
    gündüzlerinin
    sona ermemesi için
    güneşlerimizi
    kapatanlara karşı
    bizimle
    beraber olup
    kalemlerinin
    de kırılmasından
    endişe
    duymadıkları sürece

    5.şubat.2014
    – 23:45
  • kapalı

    yazmaktan
    çekindiği şeyler vardır insanların
    ya
    da söylemekten korktuğu
    gerçekleşmesinden
    imtina ile kaçındığı
    onlara
    bağlı olmasa da gerçekleşmesi
    etkileyemezsin
    bazen
    olaylarının
    gidişatını
    boynuna
    dolanan sicimleri
    kesemezsin
    mesela
    ya
    da kalbini acıtacak birine
    batıracağı
    iğne konusunda
    bir
    seçenek sunamazsın
    yazmaktan
    da korkarsın işte
    ve
    bi çok kere
    bi
    çok yüzden
    yazmaktan
    vazgeçmişsindir
    bi
    çok şeyi
    anlatamayacağın
    için değil
    anlatırsan
    fazla kaçacağını
    gerekeninden
    kapanırsın
    ardından
    dilin
    ipe serilir
    zihnine
    yoğurt mayalanır
    ve
    inanmaz hiç kimse
    keder
    doğurduğuna
    erkekler
    doğurgan değildir çünkü
    bir
    nasrettin fıkrasından
    daha
    anlamlı olamaz
    gerçeğin
    algısı
    komik
    sadece
    gerçekten
    komik
    yaşanan
    her şey
    onca
    zaman
    gülemesek
    de çoğuna
    çoğu
    zamana
    komik
    işte
    gelişin
    gidişin
    sonra
    ‘gene’ çabaları
    bitmeyen
    bir yola
    çıkartmış
    olsa da
    yaşanılan
    anları
    çıkmaz
    sokak olsa
    yine
    iyiydi lan
    dönerdin
    hiç olmazsa
    bulurdun
    ya da
    duvara
    çarpmalar sonucunda
    çarpacak
    bir duvar aramazdın
    kapı
    çaldı sanıp ayağa kalkmazdın
    hatta
    hiç kalkmazdın ayağa
    oturur
    beklerdin
    geçip
    gidecekleri
    bitmeyen
    bir sokak, kötü olan
    her
    bir adımında giderek tanıdıklaşan
    duvar
    yazıları
    zamanla
    birbirinden kopya edilen
    en
    sonunda, başlangıca döndüğünü hissettiren
    ve
    bittiğini anlamana
    olanak
    tanımayan asla
    bitti
    oysa
    çoktan
    bitti
    asla
    farklı bir frekansta
    baştan
    başlamadı
    dinlediğin
    radyo
    hep
    aynı şeyleri çalıp duran
    bir
    bant kaydından ibaret
    canlı
    yayına bağlanma çabaları
    anlık
    psikozlarının
    hezeyanları
    ile süslendi
    ölüyüm
    ölüsün
    yaşıyor
    ölüyüz
    ölüsünüz
    yaşıyorlar
    bu
    fiilin çekimi
    yanlış
    istiflenmedi
    ama
    şiirin harfleri
    doğru
    istiflenmiş olabilir
    ki
    bu kapsadığı anlamı
    ifşa
    edebildiğini
    göstermez
    çünkü
    işte
    bazen
    yazamazsın
    çünkü
    konuştuğunda
    dinlememişlerdi
    ve
    anlamış gibi yapılıp
    verilmiş
    her cevap
    o
    bitmeyen yoldaki
    birbirinin
    aynı duvar yazılarına
    çarpılmış
    birer çizikten ibaret
    gitme
    işte o yüzden
    otur
    evinde
    ayağına
    bekliyor ayağına yat
    gelmeyecek
    duaları
    yağmurundan
    esirge
    evden
    dışarı çıkma
    kapı
    çalarsa açma
    seslenme
    biri geçerse
    arkasından
    da takip etme
    tahrif
    edilmiş bir harita üzerinden
    tarif
    ediyorum size şu an yolu
    o
    yüzden özür dilerim
    anlatılamıyorsam
    ama
    bazen
    söylemek
    zorunda kaldığın bir şeydir içinden
    “umarım
    anlamazlar”
    “umarım
    çaktırmam”
    “umarım
    kimse fark etmez”
    “umarım
    umabilirim”
    “umarım
    o da umabiliyordur”
    umarım
    umarsın umursamaz
    bitti
    bu arada
    aniden
    de olsa bitti
    şiirden
    bahsediyorum
    diğerleri
    nasıl olsa
    tekrar
    baştan başlar
    yapım
    ekleri
    çekim
    eklerine karışsa da
    istiflenirken
    hayatının
    basamakları
    asla
    doğru
    noktayı
    koymadın

    4
    şubat 2014
  • belirgin belirsizlikler

    bi çok
    kere
    ve bi
    çok yerde
    saçma
    sapan şeyler
    konuşmuş
    olabilirim
    sonrasında
    unuttuğum ya da
    biri
    tekrar ettiğinde
    arkasında
    durmayıp söylediklerimin
    abi
    geyik yapıyorumdur muhtemelen
    diyerek
    kestirip
    atabileceğim
    ki
    çoğu kez
    ciddi
    değilimdir söylediklerimde
    kendimi
    o kadar da ciddiye almayışımdan
    kaynaklanır
    bu
    karşımdaki
    insanı
    ciddiyetsiz
    buluşumdan değil
    hatta
    ciddiye
    aldığım biriyle daha çok
    ciddi
    konular üzerinde
    ciddiye
    alınmayacak sözler
    sarf
    edebilirim
    çünkü
    insanlar
    genellikle
    yanlış anlamaya meyilli olurlar abi
    özellikle
    hiç tanımadıkları birileri hakkında
    öncesinden
    arda kalan belleksel yığıntılar sayesinde
    karşılaştırma
    yaparak
    kesin
    ve değişmez
    yargılara
    varırlar
    ki ben
    de yaparım bunu
    ve
    önyargıları olan bir adam olduğumu
    dile
    getirdiğimde yadsınırım
    sanki
    hiç kimsenin
    hiç
    kimseye karşı
    tanımadan
    ve konuşmadan
    bir
    fikri oluşamazmış gibi
    ki
    konumuz bu değildi
    ki
    daha önce yazdım ben bu konu hakkında
    daha
    önce
    bi çok
    şey hakkında
    bi çok
    şey yazmışımdır
    ve
    saçma sapan şeyler
    olduğunu
    söylesem de
    kurduğum
    cümlelerin
    yazarak
    resmedilenleri kast ediyorum burada
    ve
    hatırlamasam bile sonrasında
    arkasında
    dururum
    biri
    konuyu açarsa
    bu
    yönde
    “evet
    öyle yazdım
    çünkü
    öyle düşünüyorum”
    ve
    neden öyle düşündüğümü
    sorgulama
    girişiminiz gelir hemen ardından
    açıklama
    yapmaya
    hiçbir
    zaman gerek duymadım
    bu
    anlamda hayır
    yazılmış
    ve kalmıştır o orada
    toparlayamadığım
    söylenilse bile
    bir
    bütündür
    içinden
    cımbızla
    çekilip
    alınan bir cümle için
    açıklama
    yapmamı beklemeyin
    “aa
    evet cinsiyetçi bir ifade olmuş” gibi
    sizi
    olumlayacak
    bir
    tepki vermemi de
    hatta
    mümkünse
    üzerinde
    tartışmaya veya değiştirilmeye ya da
    sizin
    deyiminizle ‘iyileştirmeye’
    gebe
    bir anlatımım olduğu yönünde
    fikirler
    beyan etmeyin
    a ama
    evet doğru
    tutarsızlıklarla
    dolu
    bir
    hayata sahibim
    iki
    gün önce ingilizce bildiğimi söylerken
    ertesi
    gün “hayır bilmiyorum” diyebilirim
    biliyorum
    dediğim günü de hatırlamam ve
    ardından
    ne biliyorum dediğim
    ne de
    bilmiyorum dediğim gün kalır aklımda
    gün
    kalır aslında ama
    pardon
    günler
    aklımda kalır
    yüzler
    de öyle
    kelimeleri
    unutsam da
    o
    gözlerin bana çağrıştırdığı
    çeşitli
    zamanlardaki farklı hisleri
    ya da
    bir hayli belirgin olan
    belirsizlikleri
    aklımdan
    çıkartamam
    belirsizliğin
    belirgin kılınıldığı zamanları
    ya da
    olayları
    ve
    hisleri
    sevmediğimden
    olabilir bu
    ve
    yine her şeyi birbirine karıştırıp
    hiçbir
    şey anlatamadığım
    yönünde
    gelecek olan eleştirilere
    kulaklarımı
    tıkayıp
    bir
    alt dizeye geçiyorum efendim
    bazen
    yo
    hayır bazen değil çoğu zaman
    ciddi
    değilimdir konuşurken
    size
    olmayan zamanlarım hakkında
    hiç
    yaşamadığım ve
    hiçbir
    zaman öyle bir kanıya kapılmadığım fikirlerle örülü
    masallar
    anlatabilirim
    güler
    geçeriz diye düşündüğümden olmalı bu
    güler
    geçeriz evet
    sonrasında
    unuturuz mesela
    ve
    ardından da karşıma
    aa ama
    sen geçen şöyle demiştin
    ya da
    iki sene önce şöyle düşünüyordun gibi
    bir
    hatırlatmayla çıkmazsınız diye hesap ederim
    ciddi
    değilimdir
    hiçbir
    zaman ciddi olamadım
    yaşadığım
    hayat içerisinde
    ciddi
    adımlarla yol alamadım mesela
    yerimde
    saydım
    geriye
    sardım
    ve
    dahası hiçbir zaman
    önceden
    planlanmış bir yol üzerinde
    emin
    adımlarla yol almadım
    kendimden
    emin oldum sadece
    hepsi
    bu
    hayır
    ingilizce bilmiyorum
    hayır
    cinsiyetçi değilim
    hayır
    underground takılmıyorum
    hayır
    anarşist değilim
    hayır
    entelektüel değilim
    o
    kitabı okumadım
    şu
    filmi izlemedim
    iyi bir
    müzik bilgim yok
    bilmem ne okulunun bilmem ne bölümünü de bitirmedim
    sıkı
    bir içici de değilim
    sigara
    sarmasını bile bilmeyen biriyim ben
    ama
    öyleymiş gibi yapıyorum
    yani
    bazen
    olmayan
    şeyler hakkında olabilecek kesitler sunuyorum
    sonra
    biri gelip
    beklediğim
    gibi çıkmadın deyince
    beklediği
    gibiymişim gibi rol kesiyorum
    ne
    beklediklerini biliyorum çünkü
    beklentisiz
    ama kararlı bir şekilde ilerlerken hayat içinde
    pusulaya
    ya da rotaya ya da frene ihtiyaç duymadan ilerlerken ben
    ne
    beklediklerini çoğu insanın
    neye
    ihtiyaç duyduklarını ya da
    en çok
    neyi arzuladıklarını
    neyden
    tatmin olup neyden haz etmediklerini
    ve
    hemen
    hemen her şey hakkında
    hemen
    hemen her şeyin farkındaymış gibi
    caka
    satarken birilerine birileri
    hiçbir
    şeyin farkında değilmiş gibi yapmak
    ya da
    ses çıkarmadan bir köşede oturup takılmak
    hoş
    oluyor
    anlamsız
    çünkü
    hemen
    hemen her şey
    hakkındaki
    hemen hemen her şey
    boşa
    tüm bu
    çaba
    kazanma
    hevesleri
    bir
    şeyleri ispat etme arzusu
    daha
    iyi yazma uğraşı
    daha
    iyi yaşama uğraşı
    bilmem
    ne hakkındaki bilmem ne uğraşı
    b o ş
    a
    o
    yüzden lütfen
    tekrar
    karşılaştığımızda
    bana
     “ya abi geyik yapıyorum ciddiye alma”
    gibi
    bir açıklama yaptırmayın
    gülüp
    geçelim
    sadece
    sayılı olduğunu bildiğimiz
    ama
    sayısını öğrenemeyeceğimiz
    günlerimizin
    kalanında
    yazılanlara
    gelince moruk
    arkasında
    durmayacağım
    ya da
    üç sene sonra yalanlayacağım
    hiçbir
    şey yazmadım
    son on
    senedir
    onları
    ciddiye alsanız
    varlığım
    için endişe duymak yerine
    fena
    olmaz
    çünkü sigarayı
    bırakmaya da
    ölmeye
    de
    niyetim
    yok
    30ocak14
  • “bazen gerçek”

    “bazen
    gerçek”
    bir keresinde. ama uzun zaman önce…
    oturuyorduk özlemle. şu, daha önce defalarca anlattığım, yeşil halılı odada.
    şarap vardı, ve gazoz, beyaz şarap ve gazoz. şargoz yapıyorduk yani. sadece o
    ve ben. ilk zamanlar. ilk zamanlarımız. oturuyorduk. durdu ve. bana dönüp,
    “çakmağı atsana” dedi, “çok sıkıldım biliyor musun?”
    çok sıkılmış olma hali… ve intihara meyilli
    biri size bunu söylüyorsa. onu, tuvalette bile yalnız bırakamazsınız. öyle de
    oldu. kalktı ayağa, tuvalet için olduğunu düşünerek, ondan az biraz sonra,
    peşinden gittim. yolda karşılaştık, koridorda. elinde tuttuğu iki adet
    mandalinayla, özlem, “bırak artık peşimi” diyerek, yanımdan geçip gitti, oturma
    odasına doğru. bir şey söylemedim. mutfağa gidip, geri döndüm sadece. oturdum.
    karşısına. karşısındaki koltuğa. attı bi tanesini, soyarak, mandalinanın.
    sonrasında, “ya sobayı kapatalım ya da üzerimdekini çıkartıcam” dedi. sevişmeyi
    geç, hiç öpüşmemiştik bile, henüz, ama sevgilimdi. o. benim. ve hiç,
    giysilerinin örttüğü kısımları dışında, görmemiştim onu. ve arzuluyor olsam da,
    deli gibi, ona bırakmıştım, gidişatı, her konuda olduğu gibi, bu konuda da.
    “sen bilirsin” dedim. sıcak sevmediğim halde, sobayı kapatmayı tercih etmeyerek.
    ve biliyordu, sıcak bir odanın, yarattığı mayışma halini, sevmediğimi, buna
    rağmen, üzerindeki çıkartarak, verdiği kararı belli etti.
    “seni seviyorum” dedi ardından “ama
    farkındasın de mi, yürümücek”
    “sen istersen yürür” dedim
    “istediğim her şey olsaydı, şu an burda
    olmazdım”
    “burda olsaydım derken” dedim “kast ettiğin
    ev mi ben miyim”
    “şapşal” dedi gülerek “ülkeyi kast ettim
    ben, hatta dünyayı”
    “hayatta olmamaktan bahsetmiyorsun umarım”
    dedim.
    bi sigara daha istedi. paketi attım ona.
    çakmağı paketin içine koyup sigarasını yaktıktan sonra, paketi önüme attı.
    “yaksana sen de” dedi ve, yanıma oturdu.
    oturduğum koltuğun önüne doğru bir yere daha doğrusu. halıya. yeşil halıya.
    “sen” dedi  “beni anlıyorsun ama, bu
    yetmiyor bana, benimle beraber ölmeye hazır değilsin.”
    onunla, beraber yaşıyor sayılırdık. istisnasız
    her gün görüşüyorduk ve, bazı zamanlar, anneme, arkadaşta kalıcam ben deyip,
    onda kalıyordum, haftanın en az dört günü. aynı yatakta yatıyor olmamıza
    rağmen, sadece sarılıp uyurduk. o derece sarhoş bi halde girerdik ki yatağa,
    sevişmek istesek bile, başaramazdık bunu. her neyse dostlar, o gün bana,
    “benimle beraber” dedi “ölmeye hazır değilsin sen, kuyruğumda dolanıyorsun evin
    içinde, son bir hafta içinde iki kez intihar teşebbüsünde bulunduğum için, ama
    öncesini bilseydin, sadece kuyruğumda dolaşmakla kalmaz, içime bile girerdin”,
    kafasını bana doğru çevirdi işte o an, yukarıya, oturduğum koltuğun önünde
    yerde oturuyorken, ve üstelik bir eşofman altı ve sutyenle, ve harikulade ötesi
    gözlerini, gözlerime kitleyerek “sahi” dedi “beni arzuluyor musun?”
    “ölmeni istemiyorum” şeklinde verdim
    cevabımı
    “ama” dedi, “bi gün ölücem sonuçta, bi gün
    ölücez, beraber ya da değil, ölücez be abi”
    “biliyorum” dedim “sorun bu değil”
    “sorun kimin önce öleceği ise, bencilsin
    demektir bu”
    “senden sonra ölmek istemiyorum” dedim
    “benden önce ölmeni istemiyorum” dedi
    “ölmek istiyorsan ölürüz” dedim “sorun bu
    değil özlem, nasıl olsa bi gün ölücez, bize çarpması kaçınılmaz olan bir treni,
    ray hattı üzerinde beklemenin de anlamı yok ama”
    “trenin gittiği yöne kaçmanın da anlamı yok
    o zaman, hat dışına çıkmamız da imkansızsa…”
    “imkansız” dedim, “haklısın, bi gün ölücez,
    ama trenin geldiği istikamete doğru sürmek ne kadar anlamlı ki?”
    ve bana, hâlâ aklımdan çıkmayan o cümleyi
    kurdu, “tamam abi” dedi “sigarayı söndür, kalan paketi çöpe atalım, artık alkol
    almayalım, uyuşturucu da kullanmayalım. olur mu? akciğerinle ilgili iki
    operasyon geçirmişsin ve ben hâlâ sigarana karışmıyorum, sen ise, bi keresinde
    ege üniversitesinde otururken, tuvalete gidip, ölmek için bi kaç hap attım
    diye, evdeyken bile tuvaletin önünde bekliyorsun her gidişimde”
    “haklısın” dedim “ama seni kaybetmek
    istemiyorum”
    “çağırsaydım gelir miydin?” dedi
    “ne” dedim, nereye demedim ama, gelirdim
    çünkü, cehennemin en alt katına da çağırsa ve sonrasında orada ki zebanime onun
    aşık olma ihtimali bile olsa, tüm olasılıkları es geçer, ve sonrasını hesaba
    katmadan, çağırdığı her yere gidebilirdim. “sana ihtiyacım var” dediği için bir
    keresinde, sadece bu yüzden değil, hatta sebeplerimin onun ihtiyaçları ile
    alakası bile olmayabilirdi, giderdim sadece. ve biliyordu, bunun bencilikten
    öte bir şeyle, onun adını koyduğu bir “bizcillik” ile alakalı olduğunu.
    ve o gün, yani o gece, daha doğrusu o
    sabah, tuvaletin klozeti üzerinde buldum onu. gözümü açtığımda. tuvaletin
    taşına oturup kalmıştım en son. uyanmamıştı. o gece tuvalete beşinci gidişiydi,
    ve bu muhabbetin üzerine peşinden gitmediğim, ilk seferiydi. uzun süre geri
    gelmediği ilk seferi. beş kutu hapın bana bırakıldığı ilk seferi. kutuların bir
    lastikle bir arada tutulduğu, ve en üstündekine, ‘kalanı senin’ şeklinde bir
    not yazılı ilk seferi. tuvaletin kapısını açtım. kapağı kapalı bir klozetin
    üzerinde oturmuş, kendinden geçmişti. ve sabah, onun kahkahalarına uyandım.
    öldürmeyecek bir hapı almıştı. ben de almıştım. adına bile bakmadan hapların.
    ve sabah. onun kahkahasına uyanıp gözümü açtığımda, “şapşal” dedi “ambülansı
    arasaydın senden ayrılırdım” ve bir kahkaha daha. ben de güldüm, içinde
    bulunduğumuz, içine uyandığımız, içine uyandırıldığım, duruma. “işicem” dedi
    “çıkar mısın”
     odaya geri dönüp bir şarkı açtım. ve yaklaşık
    bir saat sonra gelip, o bir saat içinde ölüp ölmediğini kontrol etmediğim için,
    “işte benim adamım” dedi “artık ‘biz’ değiliz, birbirimize karşı bencil de
    değiliz ama, iki ayrı ‘ben’iz”
    “amına koyim” dedim.
    “koyan koymuş” dedi “her ikimize de…”
    sarılıp uyumaya devam ettik. ta ki güneş batana dek. sonrasında bakkala
    yollandım, şarap ve sigara.
    *başlık, “ben tek siz hepiniz” adlı
    grubunun bir şarkısının adıdır.

    22 aralık 2013
  • cold

    cold
    “sana
    kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii”
    dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..”
    2004
    yılındaydık, ve onun evinde..
    evi
    bucada bir yerdeydi ve adı yelizdi. ben o zamanlar izmir’in kuruçay adı verilen
    bir çingene mahallesine 2-3 ev komşuydum. çocukluğumdan ilk gençlik yıllarıma
    kadar arkadaşlarımın yarısından çoğu çingeneydi ve kitaplardan ya da 4 yıl
    boyunca sınıfı geçemeyip sonunda atıldığım üniversite deneyimden asla
    öğrenemeyeceğim şeyler öğrenmiştim onlardan. ama konumuz bu değil, en azından
    şimdilik.. konumuz demişken, elim yandı abi, geçen hafta, yaklaşık 240 derecede
    eriyebilen beyaz ppt adında bir plastik maddenin, enjeksiyon makinesinden akan
    erimiş haldeki 40 gramlık kısmı, yazarlığıma ara vermeme yol açtı dersem,
    hakkımda ne düşüneceğiniz üzerine sizinle tartışmak isterim. ama eski
    okuyucularımın yakından bildiği gibi, yazarlık üzerine tartışmaya kapalı
    biriyim, daha çok dalga geçmeyi severim, yazabiliyor olunulduğu için takınılmış
    olan o büyük ve boş pozlarla. ama elim yandı abi.. gerçekten.. bunun 2004’de
    olanlarla ne ilgisi mi var? konumuz demiştim. ne anlattığım ve ne
    hissettiğimden hayatım boyunca emin olmuşumdur. ve bu bazen, hatta çoğu zaman,
    insanı zora sokar. yapmak istemediğiniz şeyleri ya da yapmanızı istedikleri
    şeyleri yapmanıza veya yapmak istediklerinizi yapamamanıza mesela.. çünkü
    yeterince dik başlı bir şekilde, ve sonucunda bir çok şeyi yitirebileceğinizin
    bilincinde olarak, ve yine de bir inatla, istediğiniz şeylerin peşinden
    giderseniz, çantanıza şans ve talihin konmadığını fark ettiğinizde, iş işten
    geçmiştir. denemişsinizdir. ve birileri sizin başarılı olamadığınızı veya
    başarısız olduğunuzu ya da daha genel bir tanımla, tümden yanlış yaptığınızı,
    yani bile isteye yanlış ata bahis yatırdığınızı düşünse de, biliyorsunuzdur,
    sorunun nerede olduğunu, başarılı olmak ya da kılınmak için, yapılması
    gerekenleri yapmak, içinize sinmemiştir, hepsi bu.. ve yine de, her ne
    yaparsanız yapın, skora etki edemezsiniz, ben bu mesleği yapmam çünkü nefret
    ediyorum bu işten deyip, o mesleki eğitimi tamamlamazsınız mesela, ve yıllar
    sonra yine başka bir nefret ettiğiniz iş mesleğiniz haline dönüşmüş olur. ve o
    fabrikadaki risklerin en büyüklerinden birini (mengeneye elini kaptırmak) bir
    ara saliselik farkla atlatmışsınızdır, birkaç yanık parmağın lafı olmaz burada.
    ama 2004 yılında, yıllar sonra böyle bir gidişata gebe bir öyküyü yazacağımı
    bilseydim, yeliz’e o gün şunu söylemiş olmak isterdim: “ben bir kahinim,
    parmaklarımı çakmakla yakabilir miyim diye deneme yaparken, geleceğe antrenman
    yapıyorum aslında, ısıya karşı bağışıklık kazanıyorum ben” ama hayır, o gün
    yeliz’e dediğim şey, “birkaç yanık parmağın lafı olmaz” oldu, ki yakmıyorum,
    yakabilir miyim diye deniyorum, o da bana şöyle demişti, “aynen falçatayı
    tenine kaşıyormuş gibi sürtüşün gibi, neden hayatını yakmak konusunda master
    yapıyorsun?”
    “sana
    kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii”
    dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..” ve müziği değiştirdi,
    yani this empty flow’umu. yani bu melodiler, ona göre, karamsarlığa kapı
    açıyordu, depresifliğe, ruhani güçsüzlüğe, sağlıklı düşünememeye, oysa ben
    huzur buluyordum, ne kendimi kötü hissettirdi bana jori’nin sesi, ne de çok
    iyi. sadece, dengede durmamı sağlıyordu. hâlâ yaptığı şey bu. aşırı
    sarhoşsunuzdur, ve evin yolunu bulamayacaksınızdır, yürürsünüz yine de, ve
    kaybolursunuz bir süre sonra, ve enerjiniz tükenmiştir, ve aynı sizin
    durumunuzda olan biri gelir karşıdan, hatun ya da herif, cinsiyetinin bir önemi
    yok, aynı durumda herhangi bir hayvan da olabilir bu, ya da bir uzaylı, sadece
    o da, aynı koşullar altındayken en azından güneşin doğmasını bekliyordur, ve
    bir yere düşüp yığılmamak için birbirinizden destek alıp yürürsünüz.. ve bir
    süre sonra, bir ihtiyaç üzerine gelişen bu hâl, ihtiyaç olmaktan çıkıp,
    herhangi bir zorunluluğun getireceği baskı ve stresten uzak bir bütünleşmeye
    döner. onsuz da var olabilirsiniz, bir süre sonra bunun eksikliğini
    hissetmeyecek kadar tek başına olmaya alışadabilirsiniz hatta, ve bu, farkında
    olduğunuz halde, tercih etmediğiniz bir şeydir. hatta onun hayatınızda ki
    varlığının yüzde çoğu zararlı da olsa.. sigara gibi mesela.. bırakmayacağım,
    çünkü seviyorum.. hepsi bu. gibi bir şey.. anlatabiliyor muyum? ve burada
    aşktan bahsettiğimi anlayabilir musunuz? ve söz konusu öznenin 2004’de ki yeliz
    olmadığını açıklayabilir miyim? her ne kadar o, bunu çok istemiş olsa da..
    sigaraya aşığım dediğimi anımsıyorum, aşırı sarhoş gecelerimden birinde, kilise
    sokağında, kendi kendime konuşurken, yanımda ki insanların dahil olmadığım
    muhabbetlerini sabotaj edebilecek bir tonda, sigaraya aşığım ben.. özellikle de
    kısa kırmızı pall mall’a.. mavi chesterfield’e. öncel’in sardığı tütüne.. ve
    ağzıma sürmem diyemeyecek kadar asla olamayacaksam da, nefret ettiğim tadı bana
    acı gelen, bazı markalar.. ve sigara ile aşk arasında kurduğum bağıntıyı,
    özneyi, konuyu anlatan bir erkek olduğu için, kadına indirgediğimi düşünerek
    feministlerle aramda ufak bir tartışma başlatabilirsiniz çok sevgili olmayan
    eleştirmenlerim.. son ifadede sorun yaşayabiliriz. çok sevgili olmayan,
    eleştirmenler mi. yoksa, olmayan eleştirmenlerim, çok mu sevgili.. bu arada,
    yelize ve 2004’e ve bucada olanlara ve empty flow’a geri döneceğiz.. ama az
    önceki sorunu, daha da karmaşıklaştırmak için, aslında orada söylemeye
    çalıştığım şeyin, çok sevgili olmayanların, gerçekten en iyi eleştirmenlerim
    olan eski sevgililerim olduğunu, ama çok sevgili olamadığımızı, yani
    kalamadığımızı, bu yüzden onlara gönderme yaptığımı, açıklayarak, yalan içinde
    yalan düzmeliyim. ve herhangi bir feministisyenle aramda herhangi bir ifademden
    doğabilecek tartışmadan, en çok sevgili olmayan en iyi eleştirmenime bir yardım
    çağrısında bulunarak, sıyrılabilirim. ona göre ben, pro-feministtim çünkü. öyle
    diyordu. haklı da olabilir.. belki.. neyse.. geyiğe bir son verip, bucaya
    dönüyorum, umarım bu uzun ve sorunlu girizgah, okuduktan sonra hiç bi bok
    anlamayıp bu durumdan ben sorumluymuşum gibi bir ok fırlatıcak olanları
    uzaklaştırmıştır.. anti-girdap timinin 4-5 elçisini hakladıktan sonra, ortalık
    pek bi sessizleşti gerçi.. artık yazamıyorsun girdap.. artık yazma girdap. hiç
    bi zaman yazamadın. yazdıklarında ruh ve duygu yok. yazdıklarını yayınlamak
    konusunda aptalca bir cesaretin var.. yazdıkların beş para etmez. evet evet
    evet, çok haklısınız, ama hâlâ ringdeyim anlaşılan, üçü yanık olan on
    parmağımla beraber.. ne diyordum jessicka? buca.. 2004. yeliz’in evi..
    jessicka fodera’ya aşık olduğumda, 25 yaşındaydı. ve
    bana, robert smith’in “bu şarkıyı yaptığımız için pişmanım, çünkü herkes sadece
    bu şarkımızı biliyor” dediği bir şarkıyı, bağıra çağıra söylüyordu. ve
    robert’in ‘herkes’ine dahil değildim. ve atilla ilhan’ın bahsettiği hiçkimse
    gibi birim henüz olmamıştı. halüsinojenlerin eşliğinde kurulan düşlerin bir
    yankısıydı belki, daima var olan, ve aslında hiç olamayan. sonra öyküler
    anlatmaya başladığımda, kül tablosundan tavşan çıkartabilecek hatunlar geldi..
    yeliz gibi.. iyi olmama hali, ya da pas tutmaya ramak kalmış bir hayatın içinde
    akıyor olmak.. hayır dediğimi o kadar çok kez hayır dediğimi o kadar çok kez
    anımsadım ki, evet demek istediğim anlarda.. eskişehirdeydi pınar, ve maddi
    durumu iyiydi, ve benimle beraber yaşamak istemişti, ve evinde kalabilirdim, ve
    hiçbir şey yapmam gerekmeyecekti, sadece evin odalarında var olmak.. cezbedici
    bir çok seçeneği sadece istemediğiniz için göz ardı ettiğiniz taktirde, geriye,
    istediğiniz şeylerin cezbedici olmayan yanlarını görmezden gelmek kalır. ve
    aslında, olan, bir şey de yoktur ortada.. olmayan bir şeye, oluyormuş
    yanılsaması ile sarılırsınız.. ve gecenin yarısı patlar hikaye. sigaranızı
    sutyeninin içine sakladığı aklınıza gelmediği için aranıp taranmaktan
    vazgeçtiğiniz anda, onu uyandırmışta olursunuz, o sese uyanır, ne aradığınızı
    sorar, “sigaramı” dersiniz, “yatarken bıraktığım yerde yok, yanlış
    hatırlamıyorum ama”, ve yüzünüze atılan bir tokatın ses tonu ile “al” der,
    “ölmeni istemiyorum sadece”. ve o an, o da sizinle beraber bir tane yakmış
    olsaydı, son sigaranızı içmiş olacağınızı, bırakmaya sizi, sonunda ikna etmiş
    olacağını, biliyorsunuzdur. yapmaz ama. yatar sadece. ve o an, sırtı size dönük
    olan sevgilinizin, artık eski sevgili olan ve olmayan eleştirmeninizin,
    feminist olan ve sizin pro-feminist olduğunuzu iddia eden, bu noktada yazılarınızla
    ilgili sizinle tartışabilen ve sırtı size dönük olan sevgilinizin, kapalı olan
    gözleri, amfetaminin damağınıza değdiği andaki tadı anımsatır.. olanın,
    anımsananla bir ilgisi yoktur oysa. duygu karmaşası sadece. karmaşık bir duygu
    değil. duyguların karmaşası.. çakmağın alevi. yakarken alınan ilk fırt dışında,
    hiç içmeden, dumanı ve külü izleyerek bitirilen bir sigara.. bi insan gecenin
    üçünde aniden uyanıp, neden bir sigara içer ki? hatırlıyorsanız eğer, ki
    okuduysanız yani, çünkü ben anlatmıştım, daha önce, bu öyküyü, ve kalanını, ve
    öncesini, ve sonrasını, yelizin ağzımdaki sigarayı çekip aldığını, ve “hem çok
    içiyormuşsun artık, yapma” dedikten sonra, paketten yeni bir tane çıkardığımı
    biliyorsunuzdur.. ve yelizle hiçbir zaman sevgili olmadık. ama bana, çok daha
    ağır, yaptırımlarla geldiği halde, sevgili olduğumuz, masaldaki, uyuyan
    güzelin, bunu yapması, paketimden yeni bir tane daha çıkarma periyodumu
    uzatıyordu. ama kül tablosundan bir şapka bile çıkartmazdı o. değil ki tavşan..
    işin özeti de buydu. hile yoksa, orda ben olabiliyordum, ve ben varsam, bu,
    tamamen demek anlamına geliyordu, hayır senin için sigarayı bırakamam, ama
    benim sigarayı bırakmayı istememe yol açabilirsin, ve istiyorsam bırakabilirim,
    ama bu hareket bir “için” barındırmaz, bir nedene dayalı olmak bana kendimi iyi
    hissettirmiyor. mesnetsiz bir şekilde bulunuyorum bu alanda. havada asılı. ama
    rüzgarın estiği yöne terfi etmeyecek kadar da dayanıklı.. senden önce neysem,
    seninleyken de oyum, belki biraz daha fazla, o. ama senden sonra, daha az
    olacağımın farkında olarak. ama buna rağmen, bir hoş görünme çabası taşımadan..
    ne diyordum a
    nneke?
    buca.. 2004. yeliz’in evi..
     anneke van giersbergen’e aşık olduğumda, 28 yaşındaydı. ve bana, içinde
    “buharlaşıyorum, olduğum şey bir duman örtüsü” dediği bir şarkıyı, söylüyordu.
    sert bir melodinin içinden geçen sakin bir ses.. denge. ve niyeyse,
    2004 yılında,
    yelizin bucadaki evinde, gecenin ikisinde, oturmuş, bir sonraki hamlemin the
    gathering’in hangi kurşunu olmalı diye düşünüyorken, this empty flow’dan
    sonra.. kendimi iyi hissetmem için neşeli şeyler dinlemem gerektiğini söyledi.
    müziği değiştirdi. ve ben “sigaramı da değiştirmeli miyim” diye gösterdim tepki
    mi.. parliament falan içsem, olur mu? ki nefret ederim. biliyorsun.. şu an açtığın
    şeyden ettiğim gibi.. lerle devam eden.. süreç.. sonrasında.. bir şey, her şeyi
    değiştirebilir dedim ona, bardağı taşırmayabilir son damla bazen, birkaç saniye
    öncesinde içinde buz gibi bir su olduğu için sıcak bir tek damla o boş bardağı,
    boşluğu, çatlatabilir de, şu an yaptığın şeyin, tanımı bu, ama ben, ruhuma,
    yeni sondajlar eklemek istemiyorum.. kalkıp, cold’u açtım, cure tabii ki..
    duruma uyan.. bazen hiçbir şeyin değiştirmeyeceği şeyler de vardır dedim
    sonra.. kalıtsal ve epidemik olan her türlü algıdan izoleyim.. boşuna deneme..
    kalkıp
    bir bira daha aldı dolaptan.. benim elimdeki de bitmek üzereydi ve normal
    şartlar altında, bana da getirirdi. ama yapmadı. sigarasını yaktı. ve odanın
    bulunmadığım tarafına çevirdi yüzünü.. mutlu olmak istemiyorsun diyerek..
    inanmadığım
    şeyleri olamıyorum dedim..
    karamsarsın
    gerçekçiyim
    desek
    içmek
    için bir nedene ihtiyacın yok
    bir
    neden için içmeye de
    neden
    yaşıyorsun o zaman, dedi, kafasını tekrar bana çevirerek, konuştuğumuz konunun
    altında yatan sebep, bir süredir, onun benimle beraber olmak istemesi, benimse
    kendimle bile beraber olmadığımı düşünmesiydi. 
    neden
    yaşıyorsun?
    bi
    nedeni yok, henüz ölmedim sadece, hepsi bu..
    ooo,
    büyük cevap, neden ölmüyorsun o zaman?
    onun
    da bir nedeni yok, hâlâ yaşıyorum sadece, hepsi bu..
    siktir.
    büyük büyük büyük palavralar.. bu şarkı kaç dakka ya?
    bilmem,
    bittikçe başa dönüyor o, tek onu bıraktım listede..
    söz
    konusu olan, cold’du, ve robert, “another past time”i fısıldadığında, az önce,
    şarkının içinde, ister istemez, dokuz yıl öncesine, aktı zihnim, dediğim gibi,
    o zamanlar çingenelerle beraber yaşıyordum, ve o gece için bucadaydım. dokuz
    yıl sonra da buca da olucam muhtemelen, ve yine aynı şarkıları dinliyorken,
    2013’ün sanrılarından kesitler sunucam.. değişen bir şey olmayacak, isimler ve
    mekanlar dışında.. şarkının girişinde gelen davul ritimleri, kafamı yıllar
    sonra duvara vuracağımı söyleyenlerden daha etkili olmuş.. hâlâ aynı ritimlere
    vuruyorum.. kafamı.. sert bir düşüş olduğu söylenemez.. hah, hatırladım..
    dibe
    çekiyorlar seni demişti yeliz, t.e.f için..
    onlar
    benim paraşütüm dedim.. ben uçaktan atlamışım zaten.. yerçekimi.. kaçınılmaz..
    ama sen, zinciri kopmuş bir asansöre binme konusunda ısrarlısın..
    anlamıyorum
    dedi..
    sonra
    uyuduk.. sonra.. dün.. eve gelirken.. gecenin üçünde.. yolda.. karşılaştık
    onunla.. dokuz yıl ve o geceden sonra.. yolda karşılaştık.. ve bir yudum bira
    daha kaldıramayacak kadar sarhoştu. otobüse bindi. beni gördü. en arkadaydım.
    otobüs zaten ağzına kadar boştu. yanıma geldi. kulaklığımı çıkardım..
    tanımıştım çünkü.. ve yaşlanmıştım. yaşlanmıştı. şaşkınlık faslını ve
    merhabalaşmayı ve neler yaptığımızı, hayatımızın nasıl olduğu faslını
    tamamladıktan sonra, “ne dinliyordun” diye sordu, kinayeli bir şekilde sormadı
    ama, eski defter açılmayınca, kendimi rahat hissettim.. ne diyordum marissa?
    buca.. 2004. yeliz’in evi..
    marissa nadler’e aşık olduğumda, benimle aynı yaştaydı.. ve bana,
    henüz pek az kişi tarafından dinleniyorken, şarkı söylüyordu. yüzü yoktu.
    hikayesi yoktu. seslendirdiği dizelerin, bildiğim dile bir çevirisi yoktu.
    anlam, bir neden barındırır bu yüzden. duygular anlam ihtiyacından bağımsız
    olduğu için, nedenlerle açıklanamaz. anlam, somut bir şeydir, varoluşunda
    nedenlere ihtiyaç duyabilir. ama herhangi bir duygu, nedenden bağımsız olarak
    ortaya çıkar. neden, duygudan sonra gelir. gelmese de olur hatta. o yüzden,
    “seni sevmediğimi anladım” dünyanın en aptal cümlesi olmaya aday olabilir.
    olsaydı, oyumu kullanırdım. ve  “seni
    neden sevmediğimi şimdi anlıyorum” daha tutarlı olurdu. bu noktada, ‘neden beni
    sevmiyorsun’un bir yanıtı olmamıştı, yeliz için, o anlamak istiyordu, ben anlam
    aramıyordum, ojemi mi sevmedin, saçlarımın rengi, ses tonum, yürüyüş tarzım,
    boynum.. liste devam edebilir, ve hiçbiri, gerçeğe teğet bile geçmez..
    yeliz’den nefret ettiğimde, benden bir yaş
    büyüktü. ve bana, hiçbir zaman kaydedemedikleri ve sonrasında dağıldıkları
    grubuyla beraber, bir şarkı söylüyordu, çimlerde.. grunge yapmaya
    çalışıyorlardı. ama yapamayacaklardı. yapmış olsalardı da durum değişmeyecekti.
    dünyanın en harika işini çıkarmış olsalar da değişmeyecekti. yaptıkları müziği
    sevmiş olsaydım da değişmeyecekti. ondan nefret ediyordum. ve arayıp, kendini
    iyi hissetmediğini söylediği zamanlarda, yanına gidiyordum. hepsi bu. ve hiçbir
    zaman, ona kendini kötü hissettiren, sonra geçer dediği şeyin, ne olduğunu,
    açık açık, söylemedi. gün içinde bir şeyler olmuş gibi bir hava belki..
    olmamıştı. o hafta başına saçma sapan bir şey gelmiş gibi belki.. gelmemişti.
    bir arkadaşı kötü davranmış gibi de olabilir. davranmamıştı. gelir ve geçer
    derdi sadece, boş ver. ama, ben gelince geçen bir şey olduğunu biliyordum, o
    kötü ruh halinin.. beni iyileştirirse, kendisinin de iyileşeceğine dair olan
    saf inanç.
    otobüste karşılaştık sonra işte.. sarhoştu.
    değildim. ve ertesi sabah yedide kalkıp gitmem gereken bir işim vardı.
    ekebilirdim. ama ekmeyecektim. evlenip boşanmıştı ve bir çocuğu vardı. kız.
    hâlâ aynı işte çalışıyordu. çok iş değiştirmiştim. aynı eve geri dönmüştü.
    evimden hiç uzaklaşamadım. artık annesi ve çocuğu ile yaşıyordu. hâlâ babamın
    kirasını ödediği bi evin odasındaydım.. benden epey sonra inecekti.. evime
    birkaç durak kalmıştı sadece.. söylemiştim nerede indiğimi. ve şu, eskiden
    aramızda olan, kasvetli diyalogların, asla tekrar etmeyeceği sinyalini
    almıştım. bu, ondan nefret ettiğim zamanlardaki durumumu değiştirdi. bana, ben
    inmeden önce, “aslında o zamanlar seni sevmediğimi fark ettim daha sonradan
    biliyor musun” dedi.. “sadece, boşluk ve ihtiyaç meselesiymiş galiba” dedi..
    indim sonra.. söylediği şeyi ona söylediğim zamanlar yaptığımız tartışmayı
    hatırlayarak indim otobüsten. kulaklığımı da tekrar takarak tabii ki,
    ezberlediğim sokakların gürültüsü ve ezberlediğim insan sesleri yerine,
    ezberlediğim tınıları tercih ediyordum, daima.. onları duymadan da
    görebiliyordum sonuçta.. ama genellikle, yukarıda bahsi geçen sesleri duymadan,
    bu yaşıma kadar gelemezdim. sonra fark ettim, eve kadar yürürken, bir daha biri
    daha sorarsa, neden yaşıyorsun diye, müzik dinlemek için diye cevap
    verebilirim, yukarıdaki palavraya göre, daha tutarlı olucaktır. hayır tanrıdan
    bahsetmiyorum, yazının yukarısında, ki tanrı da yukarda değilmiş gibi
    davranıyor bana zaten. sonra, aslında yelizden değil, kendisinden değil,
    baskıdan nefret ettiğimi de fark ettim, baskı kalkınca nefrette silinip
    gitmişti. ve gecenin üçünde uyanıp sigara içmek istediğimde, çok sevgili eski
    eleştirmenimin, paketi göğüslerinin arasına sakladığını bilseydim, onu
    uyandıracak kadar ses çıkarmazdım odada. bu bana, baskıdan çok, çaresizlik
    olarak görüleceği için. ve galiba yelize de, çaresiz hissettiğini bildiğim
    için, eşlik ettim, bazı birkaç gece.. bazen olur. ellerimi yakmayı sonunda
    başardığımı söylediğimde ona, o gün otobüste parmaklarımı göstererek, acıyarak
    güldü bana, çünkü söylediğim şey kötü bir durumu anlatıyordu ve üç parmağımda
    berbat görünüyordu ama geçmişten gelen mizah, durumu dengelemişti. otobüsten
    indim. kat’i açtım sonra. kulaklığı takıp. katherine bjelland. ona aşık olduğum
    zamanı hatırlamıyorum. sonra da.. eve gelip.. uyuyup uyandım işte. iş için.
    arada bir şeyi atladım ama, galiba, onu da sonra anlatırım..
    *başlık
    the cure’un bir şarkısının adıdır..
     21 kasım 2013

      
  • yarı ölü

    aradan
    geçen uzun yıllardan ve
    bir
    şeyleri yoluna koymak için
    verilen
    mücadeleden sonra
    pes
    ettiğimi itiraf etmek istiyorum
    sizin
    dünyanız sizin kararınız
    ama
    neyse ki bayram bugün
    bugün
    bayram

    yok yani
    tatilmiş
    ve
    geçenlerde bir arkadaşımı
    muhtemel
    bir halı saha maçı için
    davet
    ettiğimiz de
    gelirim
    ama ben anlamam maçtan dedi
    birinin
    ayağını kırabilirim
    harbi
    mi dedim onu ciddiye alıp
    kimse
    benim ciddi olduğumu sezinlemese de o an
    iyiymiş
    benim
    ayağımı kıracaksan gel
    bi
    altı ay rapor alırım sanırım
    öyle
    değil mi?
    espri
    değildi
    üzerinde
    gülünülmüş olsa bile
    ve
    parmağıma bakıyorum bazen
    parmaklarıma
    hangisini
    kessem diye düşlüyorum
    ve
    yapabilirim bunu
    her
    an her saniye
    biraz
    daha yukarı çıkıp hatta
    elimi
    de kesebilirim
    sağ
    mı sol mu bilemiyorum
    biraz
    daha yukarı?
    dirsekten
    mi ayırsak bir parçayı
    ya
    da omuz
    boyna
    ne dersiniz?

    16.ekim.2013-
    08:00
  • geriye dönüşler – bölüm2



                                                      
    revisited
    1.
    bir
    anda belirdi bu kez. ne pencereyi söktü daha önceki gibi, ne de kapıyı çaldı.
    karanlığın ortasında belli belirsiz parlayan bir ışık gibiydi. başlangıçta
    anlayamamıştım. o olduğunu bilseydim, tedirgin bir şekilde kalkıp ışığı
    yakmazdım. ilk halüsinasyonlarım, ışık oyunları ve gölgelerden ibaretti, kabul
    ediyorum, var olmayan ve asla var olamamış insan siluetleri sonradan belirdi.
    bu kısımda, ‘hastalık ilerleyince’ diyebilirdim ama ne yazık ki hasta değilim.
    kendi hayatım üstüne yalanlar uyduruyorum, sonra bunlara inanıp zihnimde birer
    anı haline dönüştürüyorum, sonrasında biten bir öyküden arda kalanı merak
    ettiklerinde, hiç yaşanmamış şeyleri başıma gelmiş gibi anlatabiliyorum.
    ve
    dediğim gibi işte, bu kez bir anda belirdi. kalkıp ışığı yakınca, gelenin seçil
    olduğunu anladım. öylece durmuş bana bakıyordu ve elinde bir paket sigara
    yerine, bir ekmek arası vardı sadece. “karnın aç mı?” diye sordu. elinde
    tuttuğu ekmek ile, sorduğu soruya vereceğim klasik ilk tepki mi ekarte etmişti,
    iyi tanıyordu beni, “sen açsan bir şeyler ayarlayalım?”, bunu diyemezdim, ve
    sustum, öylece, elim masanın üzerindeki pakete doğru giderken. “bırak onu”
    dedi, “silahını yere at” tonunda.. sessizlik..
    “sana
    bi şey sordum?”
    “saat
    gecenin üçü be kızım” dedim, “uyuycam ben”
    “uyumuyordun”
    “ışığı
    kapatmıştım ama”
    “evet,
    tam üç saat önce, ve üç saattir gözünü bile kırpmadın.. uyuycakmış..”
    kişinin,
    bir halüsinasyon ile konuşması, bilinçdışı bir deneyim olabilir, ama daha da
    kötüsü, kendi kendinizle konuşuyor olduğunuz gerçeğidir. kendi zihninizin
    içinde.
    “neden
    geldiğimi biliyor olmalısın bu kez, sormadığına göre..”
    “ben
    hiçbişey bilmiyorum”
    “bildiklerinden
    kaçıyorsun daha çok adamım”
    “bi
    siga…” sözümü kesti,
    “ekmek?”

    ısırık aldı, elini uzattı sonra, avcu yukarıya dönük, elimi uzattım, tuttu ve
    yanına çekti beni, yere, halının üstüne, yanına oturdum. ekmeği yere bıraktı.
    ağlıyordum. yere bakarken. halıya.
    “yeşile
    boyayalım mı” dedi, “halını. ne dersin?”
    ağlamam
    hıçkırık haline dönüştü. ve nefes darlığına. içime havayı çekiyordum, ama
    girmiyordu lanet olası, zorluyordu beni.
    “zorlama”
    dedi seçil, “bırak canı ne istiyorsa yapsın ciğerlerin”
    “o
    zaman bi sigar…”
    “ne
    söylemek istediğimi biliyorsun girdo, bunu kast etmediğimi de, sigara sigara
    sigara, bok var sanki”
    “bok
    var evet” dedim, ama sakince, kısık bir sesle, normalde kızmışken, ya da
    kızarak, sert bir tonda, ve kinayeli bir şekilde söylenebilecek bir şeyi, ben,
    “başka çarem yok” der gibi söylemiştim, “evet bok var” da demiş olabilirim, ama
    duygu buydu ve, o dönüp, bir katilin, işlediği cinayetten sonra aynada kendine
    bakıyormuş gibi bir ifade ile baktı bana, 
    “hepsi bizim hatamız”
    “biz
    kim lan?” dedim, “siz kimsiniz? neden artık yoksunuz, neden artık yokuz, neden
    artık yokum”
    “cümleyi
    şu şekile sokabilirsin” dedi
    “sokmuşum
    cümlesine” dedim, “doğru kelimeleri asla bulamadım”

    ’neden artık yoklar’ nasıl?”
    “tabii,
    ikinci çoğuldan birinci çoğula oradan da birinci tekile geçmişken hele”
    “neden
    olmasın, üçüncü çoğul da kurtarmaz gerçi, sorduğun bu soruyu, öyle değil mi?”
    “üçüncü
    tekil de kurtarmaz ama güzelim”
    “neden
    olmasın?” sonra tekrar etmeye başladı, “neden yok, neden yok, neden y…”
    aynı
    kelimeyi üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince tanrı oluyormuşsun,
    demiştim ona bir keresinde, tuncay’ın söylevlerinden arda kalanlarla veriyordum
    vaazımı o zamanlar, çünkü o ölmüştü, yerine beni bırakmamış olsa da, ondan
    kalanlarla başlıyordum tüm cümlelerime, ve gene söyledim, o tekrarlarken,
    tekrarladım, “aynı kelimeyi, üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince
    tanrı oluyormuşsun. 11 kez söyleyince hiçbir şey olmadığının farkına varıp,
    27sinde anlamını kaybedebilirsin. otuzbirinde de ne olduğunu unutup, söylemeyi
    bırakırsın zaten. tekrarladığın şeyin. kendinin”
    “ama
    biri hatırlatabilir” dedi, tekrarlamayı bırakıp
    “doğru
    kelimeleri bilmediğimi söylemiştim” dedim ona,
    “sen”
    dedi, “bence, yanlış kişiyle konuşuyorsun, ve o yüzden geçemiyorsun, ikinci
    tekile, çünkü anlatman gereken kişi ben değilim, ve sen, karşında olmayan
    birine ‘neden yoksun’ diyemezsin, ama söylemek istediğin bu, ve o karşında
    olunca da, bunu diyemezsin, var sanırsın çünkü, ve vardır da belki, ama öyle
    bile olsa, ya da gerçekte var olmasa da, o an karşındayken, ‘yoksun’u
    kullanmaktan korkarsın, ‘olsana’ya geçemezsin mesela”
    “git
    başımdan” dedim ona, “ölsene sen de, tuncay gibi, özlem gibi, ya da refik gibi
    ortadan kaybolsan ya, neden seni kaybedemiyorum ben?”
    “tuncay
    ölmedi, refik de ortadan kaybolmadı, biliyorsun bunu, çağırmamı ister misin?”
    “git”
    dedim. kapıya bak dedi. kapalı olan kapıya. ve biri geçti oradan. yan odadan
    tuvalete geçen biri. ama yalnızım evde. kimse yok. var. hayaletlerle yaşıyorum,
    günlerdir, yıllardır, ve kimseyle konuşmak istemiyorum artık, kimseyle
    görüşmek, sarılmak, özlemek, beklemek…
    sözümü
    kesti seçil. ama içimden konuşuyordum. ama kesti. düşüncemi. bilinçaltımdan
    değil, önsezimden çıkıp gelmişti..
    “yalan
    söylüyorsun”
    “yalan
    düşünüyorum”
    “ama
    yalandan yaşayamazsın adamım, bir şeyler hissetmek zorundasın”
    “diğerleri
    nasıl yapıyor o halde” dedim, “işyerimdekiler, otobüstekiler, barlardakiler,
    ordakiler ve burdakiler, nasıl oluyor da sevmedikleri her şeye katlanıp,
    üzerine bir de kahkaha ile gülebiliyorlar?”
    “sen
    de gül”
    “ama
    geçmeyeyim de mi?”
    “sen
    hiçbir şeyden geçemezsin zaten” dedi,
    “gece
    iş var” dedim
    “gitmezsin
    olur biter”
    “ama
    dün de gitmedim”
    “sahi”
    dedi, “dün naptınız, eve de gelmedin?”
    “bilmiyormuş
    gibi konuşma” dedim ona
    “biliyormuş
    gibi konuşsana” dedi, “sahi lan, neden biliyormuş gibi konuşmadın”
    “biliyordu
    zaten, yani biliyor olmalı”
    “onu
    demiyorum lan” dedi, “sen biliyor gibi konuşsaydın, biliyorum bilmiyorsun da”
    “hiçbirşey
    bilmiyorum ben”
    “hı
    hı” dedi, umarsamaz bir tonda çıkarılmış bir ses..  hıhı, anladım, dinliyorum, peki ya sonra,
    devam et, gibi değil, çok duyduk bunları, gibi daha çok, “hı hı”
    “doğru
    kelimeleri hiçbir zaman bulamadım”
    “sen
    ne zaman doğru kişi oldun ki oğlum” dedi, “meseleye buradan bakalım, yanlış bir
    şey yapmadın, zaten yanlışsın sen, hayatın boyunca yanlış oldun
    “he
    he, tabii” dedim, “bingo”
    “öyle
    tabii oğlum” dedi, “kendin gibi de üç dört tane yanlış buldun, bi parkta şarap
    içip hayatınızdaki doğruları götürüyorsunuz işte”
    “nereye
    götürüyoruz kızım ya” dedim, “hiçbirşeyi bir yere götüremiyorum ben,
    varamıyorum.”
    “vardın
    bile belki, önceden vardın, beklemen gerekiyordur, erken gelmişsindir, o
    yüzden…”
    “o
    yüzden ne seçil? o yüzden ne? varmadım. yokum. yoksunuz”
    “senin
    sigaran gelmiş” dedi, “saçmalamaya başladın” bi sigara yaktı kendine. bana
    vermeyecekti. biliyordum.
    “ben
    hep saçmalıyorum” dedim, “o yüzden bu kadar çok sigara içiyorum”
    “he
    tabii, ve o yüzden bu kadar az yemek yiyorsun, bu kadar çok alkol alıyorsun, bu
    kadar çok susuyorsun, bu kadar çok yazıyorsun, hepsi saçmaladığın için, hepsi
    kendini iyi hissetmediğin için de mi? nedenleri sonuç gibi algılamaya devam et
    sen. x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”
    “kurduğum
    denklemlere müdahale etme” dedim ona
    “nedenleri
    sonuç gibi algılamaya devam et işte, bişey demiyorum”
    “işe
    gitçem ben”
    “bu
    saatte?”
    “evet
    bu saatte, nolmuş, istediğim zaman gitmeyebiliyorsam, istediğim zaman da
    gidebilirim”
    “uyuycaktın
    hani?”
    “uyucam
    evet. diğer odadakiler kim”
    “refik
    ve tuncay. çağırayım mı?”
    “git”.
    “çağırayım”
    “gider
    misiniz?”
    “siniz?
    hepimiz mi?”
    “evet
    hepiniz. özleminizi de alıp gidin, ki yok zaten”
    “var
    ama şu an burda değil”
    “yok”
    dedim, “hiç olmadı. hiç olmadınız. hem daha önce gitmiştiniz. 2001 yılında. hepiniz
    birden. bi yerlere. peşpeşe. hatırlıyor musun.”
    “unutarak
    yaşayan sensin” dedi bana, “gün içinde yapman gerekenlerden, geçmişte olan
    bitenlere kadar, her şeyi.”
    “tekrarlamak
    için unutuyorum ben” dedim ona, “biri tekrar hatırlatsın diye unutmuş gibi
    yapıyorum, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak için. aynı taşa tekrar takılıp
    düşmek için, daha önce yerden kaldıranın yüzünü unutmam gerekiyor”.
    “güldüler
    ama sana”
    “o
    lisedeykendi. evet, taşa takılıp düşmüştüm, ve arkamdan gülmüşlerdi”
    “olsun,
    ha lisedeyken, ha dün gece, ne fark eder?”
    “dün
    gece gülmediler” dedim ona,
    “dün
    gece de mi düştün sen?” dedi,
    “ya..
    bilmiyormuş gibi yapma allah aşkına ya” dedim ona, “zihnimdeki labirentlerden
    kurtulup, karşıma geçiyorsun, sonra da olan biten hiçbirşeyden haberin yokmuş
    gibi konuşuyorsun”
    “ha
    evet” dedi, sigaradan bir nefes daha çekip, dumanı havaya, tavana doğru
    üflerken, “sahi, dün gece de düştün, koşuyordun, otobüse yetişmek için, taşa
    takılıp düştün, sonra yanından geçenler bir şeyin var mı iyi misin dedi, öncel
    senin önünde koşuyordu, geri döndü..”
    “hikayeyi
    biliyorum” dedim ona, “anlatman gerekmez”.
    “iyi
    misin peki?”
    “siga..”
    “önce
    ekmeğini bitir”.
    “benim
    değil o”
    “girdap,
    önce ekmeğini bitir”
    “benim
    değil”
    “bi
    kere de doğruyu söyle olur mu? ve bunu yaparken, açıklamalardan geç, açıklama
    kısmında içinden konuş, nedenlere ihtiyacı yok insanların”
    “o
    zaman hep susarım. sonuca gelemiyorum.”
    “sonuç
    yok zaten oğlum” dedi, “al iç. başlangıcı da yok. akar gider”
    “yazdım
    ben onu.”
    “sen
    her şeyi yazdın zaten, biri konuşmaya başlayınca, ben yazmıştım ya öyle bir şey
    diye söze girip muhabbeti sikiyorsun her defasında”.
    “yazdım
    ama..”
    “yaşamadın.
    yazdın sadece.”
    “yaşama
    konusunda yetenekli değilim” dedim, sigarayı yakıyordum, az sonra havaya
    uçacaktık. hava kaçıran bir akciğere sahiptim.
    “saçmalıyorsun”
    dedi, “anlat hadi. noldu sonra? en son otobüse koşarken düşmüştün.”
    “hiç..
    yanlış kelimeler..”
    “doğru
    zamanda mı bare?”
    “bilmem.
    zamanın doğrusu var mıdır?”
    “doğusu
    da vardır zamanın.”
    “seni
    anlamıyorum” dedim, hayaletime.
    “biri
    geçiyor” dedi
    “çoktan
    geçti dedim, saat dört oldu”
    “yok
    lan bu kez saat değil, kapıya bak”
    kapıyı
    açma konusunda kararsızdım. olabileceklerden değil, olmayabilecekten
    korkuyordum. refik ve tuncay diğer odadan, peşpeşe çıkıp salona geçti. kapının
    buzlu camından görülebilen siluetler.. özlem nerdeymiş dedim seçile.
    bilmediğini söyledi.
    “bilmem.
    bilmiyorum. kalk hadi.” ayağa kalkıp elimden tuttu. “kalk”
    “seçil,
    yapma bunu. daha fazla delirmek istemiyorum ben.” kolumu çekiyordu,
    “hasta
    değilsin sen, evin içinde, kimsenin görmediği, göremediği, bi kaç tiple beraber
    yaşıyorsun, hepsi bu”
    kapıyı
    açıp, diğer odaya geçtik. yeşil bir halısı olan, kırmızı bir gece lambası olan,
    her şeyin her yere dağıldığı, ama buna rağmen epey derli toplu görünen, bir
    odaya. tuncay sehpanın üzerindeki tozu çizgilere bölerken, refik telefonla
    konuşuyordu. kardeşiyle. “ne zaman gelirsin?”
    odaya
    girip, “naber” dedim
    “hiç
    işte lan” dedi tuncay, “resim yapıyorum ben”
    “kapattı”
    dedi refik, “gelmicekmiş.” ben refik’in dediğine aldırış etmeden, doğrudan bana
    söylediği halde..
    “ne
    resmi” dedim,
    “resim
    işte” dedi, “amfetaminden resim yapıyorum sehpanın üzerine. sonra resmimi
    burnumuza çekicez. parça parça. ki beynimize kazınsın, tablom. ama her parçası
    birimizde olucak, böylece ancak bir araya geldiğimizde tamamlanmış olucaz.
    “amına
    koyyim senin tuncay” dedim ona, “ben keyfimden sormadım demi refik’e kimle
    konuşuyorsun, neden gelmicekmiş, nolmuş diye, bir araya geldiğimizde
    tamamlanmış olucakmışız da, amına koyyim. yok işte.” bağırıyordum ve ağlıyordum
    da.
    “tamam
    lan dedi” tuncay, “resmin bi kısmını çizmedim zaten, onu sana bıraktım, senin
    çizdiğin kısmı da, özleme saklıcaz.”
    “bira
    var mı” diye sordu seçil, araya girip, en azından konuyu değiştirme ve
    sakinleştirme adına.
    “bilmem”
    dedim, “vardır herhalde, şarap var galiba, dolaba baksana bi”
    “müzik
    açalım” dedi refik, “bu saat ondan sonra meselesini naptın sen?”
    “çözdük
    onu ya” dedim, on dakka uzaklıkta bi adam var, abi satıyor musun diye
    sorduğumuzda, ‘satıcam tabii, sikmişim polisi, bi ton borcum var benim’ dedi.
    şarap var ama şimdilik.”
    “güzel
    demiş” dedi seçil.
    “şarabı
    da güzeldi” dedim.
    refik
    bi sigara attı bana. havada kaptım. tuncay resmine devam ediyordu. seçil şarabı
    almaya mutfağa geçti. geri dönmüşlerdi. geri dönmüştüm. geri dönmüştük. ve
    çalan telefon, bristolün alan koduna sahipti.. “bileti aldım. ilk uçağa
    yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde, gelmenize gerek yok, bize bir şeyler
    de getiriyorum gelirken.”
    2.
    gecenin
    sonunda üçü de sızmıştı. refik ve seçil, çekyatın üzerinde, birbirlerine
    sarılmış, tuncay ise tekli koltukta, ayaklarını sehpaya uzatmış halde kalmıştı.
    telefonun çalmasını bekliyordum. sarhoştum. şarap sadece. tuncay tablosunu
    tamamlamış sayılırdı, bana bıraktığı kısım duruyordu sadece, ve çekmemiştik.
    bekliyorduk. bekletiyordu. ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama, benim de ne
    yapmak istediğim belirsizdi. her şey belirsizdi aslında. işe mi gitmeliydim..
    işe gitmeliydim aslında. dün gece de. ondan öncekisinde de. daha daha önceki
    seferlerimde de.. es geçmiştim ama. hemen hemen her şeyi. delirmenin sınırında
    durduğumu biliyor, buna rağmen kafamı toparlamak için çabalamıyordum. kimse anlamazdı.
    o yüzden anlatmıyordum. seçile göreyse, kimseye anlatmadığım için, kimsenin
    anlamayacağını düşünüyordum. bana, bir şeylerin yerini değiştirmemi teklif
    ettiğinde dün gece, ne kast ettiğini çok iyi biliyordum, odadaki bir eşyanın
    yeri bile olabilirdi bu, ya da cüzdanı artık sağ yerine sol arka cebe atmak. ya
    da her şeyin giderek kötüye gittiğini değil de, kötüden geriye geldiğini. iyiye
    doğru olmasa bile. somut değişiklikler, soyuta aks eder miydi bilmiyorum.
    kafamı toparlayamadığım için mi odam dağınıktı. önce nerden başlamak gerek diye
    sormuştu bana dün gece tuncay, ebesini siktiğimin herifi tablosundan
    bahsediyordu ama onun söylediği her şey, başka herşeyle ilintili olabilirdi.
    onunla konuşuyorsanız, geniş alanda düşünmeniz gerekiyordu, yaptığı ortalarda
    top, kendi ceza sahasında ki adama bile gidebilirdi. sol ayağım ağrıyordu, yara
    olmuştu, düştüğüm için, hem de birkaç yerden, sanırım bi gün önce ki gece
    kanamıştı, ama hissedememiştim, “merhem sürelim moruk” demişti refik, “sikmişim
    merhemi” demiştim. üzerine de tuncay, her zaman ki lakayt tavrı ile, “ben de
    meryemi siktim” demişti, “ardından isa doğmadı ama.” ne demeye çalıştığını
    anlayamamıştık ama, bakıldığı zaman bazen, aşırı seksist davrandığı
    söylenebileceği halde, bir kadının incinmemesi için, kendi canını verebilecek
    kadar, hassasiyetliydi. ve orada öylece sızmıştı işte, gece. son sözü, sızmak
    üzereyken, ben ona seslendiğimde, “ben iyi biri değilim” oldu.
    bi
    sigara yakıp, balkona çıktım. telefonu da yanıma alarak. yoldan geçen insanlara
    bakıyordum. işe giden insanlar. okula giden çocuklar. arabalar. bulutlar.
    hafiften esen rüzgar ve ortaya çıkmamak konusunda inat eden güneş. telefon
    çaldı ardından. “alo?”
    “nerdesin
    lan sen?”
    “hiç
    abi” dedim, “bilmiyorum”
    “telefonun
    niye kapalıydı gece”
    “ben
    de kapalıydım çünkü”
    “gene
    fazla mı kaçırdın piizi.”
    “evet,
    ama…”
    “başka
    şeylerde var bu kez de mi?”
    “hı
    hı” ve yüzümde patlarcasına bir cümle kurdu vardiya amirim, üstelik bunu laf
    sokarcasına değil gülerek söylemesi, tokadın şiddetini arttırdı, bu amaçla söylenmemiş
    olsa da onun tarafından..
    “senin
    yerine ben geçtim makineye oğlum, lan ara ara, saat bir oldu, iki oldu, yok”
    ne
    diyeceğimi bilemedim, sustum sadece, ve o ardından, her zaman ki iyi niyetiyle
    “haber
    verseydin bare” dedi, “akşama gelicen mi?”
    “inşallah
    abi”
    telefonu
    masanın üstüne koyup, yere bağdaş kurdum. sırtımı balkonun demirlerine
    dayayarak, içeri, odaya, daha doğrusu henüz açılmamış ve belki de hiç
    açılmayacak olan panjurlara bakıyordum. sigara bitince tazeledim. ne kadar
    zaman geçtiğini bilmiyorum. bir ara yağmur yağmış. ayağa kalkıp yolların ıslak
    olduğunu görünce fark ettim bunu. uyumamıştım ama. sigara üstüne sigara içmiş,
    en sonunda biten paketi buruşturup ayağa kalkmıştım. kül tablosunda bir şaheser
    yarattım mı bilmiyorum ama onu da elimden düşürünce, sağlam bir küfür ettim
    kendime. sese uyanan seçil balkona koştu. “adamım ben toparlarım, sen git bi
    kahve yap bize” dedi.
    “herkes
    beni idare ediyor” dedim ona.
    “herkes
    kim lan?” dedi.
    “herkes
    işte” dedim. “işyerindekiler, ailem, arkadaşlarım, siz.”
    “bizi
    karıştırma” dedi, eğer saydığın ve içinde kendini var etmediğin herhangi bir
    kategoriye bizi de eklersen, külahları değişiriz”
    “kukuletaları
    değişelim” dedim. güldü ve gözleriyle mutfağı işaret ederek, “kahve” dedi.
    “hadi”
    odaya
    girince, panjurları açtığını gördüm. “biraz ışık girsin kaparız” dedi,
    “odayı
    havalandırmak gibi yani” dedim
    “ışıklandırmak
    diyelim”
    “hava
    kapalı ama”
    “onu
    da açarız, eğer istersen kar bile yağdırabiliriz izmire”
    “sigara
    bitti” dedim.
    “ben
    alırım” dedi, “para kaldı mı?”
    “yazdırıyorum
    yahu”
    3.
    saat
    sabahın sekizi olmuştu. ve hâlâ çalmamıştı lanet olası telefon. uçak düşer diye
    endişe etmiyordum. özlem uçağın tuvaletinde intihar ederse, hastaneye
    yetiştiremezler diyeydi, endişem. “bu kadar tedirgin olma, gelicek” dediğinde
    seçil, ne için endişe ettiğimi de biliyordu, hepimiz endişe ediyorduk,
    sürprizlere bayılırdı özlem, özellikle bu sürpriz kendi ölümü üzerine
    kurgulandıysa, ve onca yıl, neden ölü taklidi yaptığını, sormayacaktım ona.
    söyleyeceklerinden korkuyordum. ya da ağzıma sıçacağından. birkaç cümle içinde.
    ona gitme dediğimde, ilk seferinde, fena kapışmıştık. kapışmamıştık aslında, o
    birkaç şey söylemişti, beni yatıştıran, ben de susmuştum. gelicem, gider
    gelirim. falan filan. sonrasında, temelli gideceğini söyledi, ve ben o gün, 2
    saat boyunca, sustum. biliyor olmalısınız, tabii okuduysanız, en azından ben,
    ne anlattığımı biliyorum, ne yaşadığımı da.
    anlatmadığım
    çok şey var. anlatırım belki. zamanla. hikayedeki ara boşlukları merak
    ediyorsanız yani. ki sanmıyorum. bir kişi dışında hiç kimsenin umurunda değil..
    olan biten.
    ayağım
    ağrıyor dediğimde seçile,
    “sikmişim
    ayağını” dedi refik, yatakta gerinerek, gözlerini açıp, “sana merhem sürelim
    demiştim”
    “ben
    de sikmişim merhemi demiştim” dedim.
    gülümseyip,
    kafamızı tuncaya çevirdik. bir şeyleri sikme sırası ona geçmişti ama onun
    gözlerini açıp bir şey söylemesi için önce bizi duyması gerekiyordu. yoksa
    kaçırmazdı bu fırsatı. hepimizi gülümsetecek bir küfür sallar, ardından
    hiçbirinizin anlamayacağı felsefesinden parçalar sunardı.
    sahi,
    herhangi biriniz, şu ana kadar olan bitenle ilgili, herhangi bir mantık hatası,
    saçmalık, ya da iğretilik hissettiniz mi? ben çok hissettim. 31 bir yıldır
    kusamadığım bir cenini taşıyorum zihnimde. ne büyüyor, ne ölüyor.
    bi
    üçlü sarmaya başladı refik, yataktan doğrulup. “akşama doğru anca gelir” dedi,
    kardeşini kast ederek. “direk uçuş yok, biliyorsun, amsterdam üzerinden
    geliyor”
    “gelirken
    bize bir şeyler getircem demişti, o yüzdenmiş demekki”
    “bilmiyorum
    da, on dakka içinde fikir değiştirdiğine göre, başka bir şey de olabilir,
    içicen mi?”
    “olur”
    yakmam
    için bana uzattı cigaralığı.. yaktım.
    4.
    yeşil
    halılı odada oturuyorduk. ya da yeşil odalı halıda. ne fark eder? oturuyorduk
    işte. tuncay da uyanmıştı. bir ara bi öksürük sesi geldi mutfaktan. ayağa
    kalkınca ben, nereye gittiğimi sordu tuncay, “babama bakmaya” dedim, “baban
    mı?” diyince refik, şaşkınlık içerisinde.. seçil’in ona uyarır gibi hafifçe
    vurduğunu ve bana “tamam bak, gelirken de su kapsana ya, susadım” dediğini
    söylersem, sizin de kafanızda bir soru işareti uyanır mıydı? ben de uyanmadı.
    en azından o an. ve “neler oluyor” dediğimde de, pas vermediler. ve neler
    olduğunu, şu an düşününce, o günlerden 44 yıl sonra yani, yetmiş beş
    yaşımdayken, babamın benim yüzümden mi öldüğüne ya da benim herhangi birinin
    yüzünden mi yoksa kendi manyaklıklarım yüzünden mi delirdiğime, hâlâ karar
    vermiş değilim. iyileştim gerçi. annem öldü ve babam öldü ve abim intihar edip,
    ablam şeker komasına girip çıkamadı, yiğenim evlenince, ben de bi başıma
    kalakaldım bu odada, bu evde, bu salak hayatımın içinde bi yerlerde. sıkışıp
    kaldım. ve ardından, eski halüsinasyonlarıma ya da halüsinasyon olduğuna
    herkesi inandırdığım kendi gerçekliğime geri döndüm.
    “baba”
    dedim babama, mutfağa gidip, “bir şey lazım mı?”
    “arkadaşların
    mı geldi” dedi
    “evet.
    ama. yani. şey. sen.. onları…”
    bingo.
    ama bi saniye. nasıl yani?
    kehanetimi daha
    önce düşleyebilmiş miydiniz?
    telaşla,
    ve hızlıca, odaya dönüp
    “defolup
    gidin” diye bağırdım onlara, “hemen şimdi, hiç vakit kaybetmeden, tüm
    eşyalarınızı ve yaşanmışlıklarımızı alıp, gidin”
    “bizim
    moruk iyice kafayı yedi” dedi tuncay, çünkü durumu idare etmesi için diğer
    ikisi, kontrolü ona bırakmıştı, ve bunu da, yaklaşık olarak ben onları
    kovduktan üç dakika 17 saniye sonrasında söyledi. hazır cevap joe’muz form mu
    kaybediyordu yoksa durum sandıklarından ve sandığımdan ve sandığınızdan daha mı
    karışıktı. “hâlâ anlamıyorsun de mi?” dedi,
    “evet
    anlamıyorum” dedim, “anlamak istemiyorum, böyle iyiyim ben, tamam mı? bu
    yaşantı içerisinde, gayet iyiyim, neyin gerçek neyin hayal olduğu umrumda bile
    değil artık, kayboldum, aramayın, beni bulamazsınız, düştüğüm yerde, kendimi
    aramaktan vazgeçtim. hem annem gelicek birazdan. sizi burda görmese iyi olur.
    uyucam ben. işe gidicem gece. defolup gidin”
    “beraber
    gidelim mi?” dedi tuncay, “ne dersin? senin o aptal kafana gerçek bir kurşun
    sıkmamızın zamanı geldi hem. o işyerim dediğin çöplükte de hâlâ kafana dank
    etmiyorsa gerçek, kafana gerçek bir kurşun sıkarız olur biter”
    “harbi
    mi” dedim, “yapsanıza öyle bir şey?”
    “telefon”
    dedi refik. “sessiz olun bi saniye..” açtı. “alo.”
    “nerdeymiş”
    dedim
    “bi
    saniye” dedi bana ve balkona çıktı sesini parça parça duyuyordum ve ben
    duymayayım diye de sanıyorum tuncay yüksek seste bir şeyler zırvalarken, seçil
    de balkona çıkamayım diye önümde dikiliyordu. anlam veremediğim o kesik
    cümleleri şöyle tamamlamıştım o gün kendi zihnimde ve yanılmadığımdan emindim..
    “gelmek
    zorundasın.. bak.. ya anlıyorum tamam! ama.. ama, bak, bi saniye.. giderek
    verebileceğin en büyük zararı vermişsin zaten adama tamam mı! gelmek
    zorundasın.”
    içeri
    döndü refik. telefonu elime vererek, “hiçbir şey sorma bana” dedi, “dilersen
    kendin ara, ama bana sorma.. tamam mı?”
    numaraya
    baktım. hala bristolün kodunu taşıyordu. yere çöküp, sehpadaki resmi
    tamamlamaya başladım. bir yandan ağlarken. başım döndü galiba. geriye doğru
    düştüm. sırt üstü. bayılmışım. kendime geldiğimde, odamdaydım ve saat gecenin
    üçü müydü, ertesi günün üçü mü bilmiyorum ama, duvardaki saatin akrebi üçün
    yelkovanı 5’in üzerindeydi. panjurları hiç açmadığım, üzerine örtülü olan
    kapkalın bir perdeyi de bi gram bile oynatmadığım için, odamın rengi pek
    değişmiyordu, ışık yanıksa aydınlık, kapalıysa loş veya karanlık.
    ayağa
    kalkıp diğer odaya geçme konusunda kararsızdım. onlarla mı karşılaşacaktım,
    yoksa annem ablam yiğenlerim ve abimle mi? hiç ses de gelmiyordu. gerçeklik
    algınızı tamamiyle yitirdiğinizin farkına varınca, algınızın gerçekleyebileceği
    ve başkalarına doğrulatma şansınız olan her şeyi ret etmeye de
    başlayabilirdiniz. ben öyle yapmıştım en azından. özlem kendini suya attığında
    mesela. ve birkaç kişi onu kurtardığında. “adamım bak, ben gerçeğim” dediğinde.
    şu an ise, neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğu konusunda tekrar şüphe etmeye
    başlamıştım. ve bu durum, öncekine göre daha da kötüye gittiğimi gösterirdi.
    hastalık ilerlemiş, ve beynimde ki tüm ölü hücreleri de birer zombi haline
    getirmişti. zihnimin koridorlarında, yaşayan ölülerin otuzsekizbininci
    versiyonu çekilirken, kimden yana olacağıma ya da kimin ölü olduğuna karar
    vermekte zorlanıyordum. dün geceden sonra, emin olabileceğim hiçbirşey
    kalmamıştı geriye. bir kadın tarafından ret edilmiş, onun öncesindeyse çok
    berbat bir şekilde yere kapaklanmış ama umursamamıştım yara bereyi. hemen ayağa
    kalkıp eşofmanımı çıkardım. yaralar hâlâ duruyorsa o gece gerçekten düştüğüm
    anlamına gelebilirdi. ama.. ya da bu hâlâ, halüsinasyondan yaralarımı gördüğüm
    anlamına da gelebilirdi. olsun. yine de deneyecektim şansımı. kalktım. ve
    kalkar kalkmaz halıya düşmem bir oldu. başım hâlâ dönüyordu. sese gelen annem,
    ya da seçil, seçil annem miydi, annemi seçil olarak mı görüyordu zihnim,
    psikozun yoğun halinden çıkamamış mıydım yoksa gerçekten seçil mi gelmişti
    odaya, bilmiyorum. geldi işte. biri geldi. ışığı yakıp yanıma yattı. “hepsi
    geçicek, sakin ol, tamam mı? seni seviyoruz”
    “hı
    hım”
    tekrar
    uykuya daldım.
    4.
    eski
    zamanların birinde. ikinci psikozumda. yani 2009 yılında. ablam üzerime çıkmış,
    omuzlarımdan beni yere bastırıyorken, annem olan bitenlere uflayıp tıkanıyordu.
    babamsa diğer koltukta kaygılı bir şekilde yüzüme bakıyordu. ve bana göre,
    annem kurban edilmemi isteyen şeytan, ablamsa boğazımı kesmeye çalışan kabildi.
    babamsa tanrı.
    tabii
    bunları zihnimin uydurduğunu, olanzapin etkili bir atraksiyonu içtikten sonra
    fark ettim. ama şu an, ne ilaç almak ne de bir psikoloğa görünmek istiyordum.
    gerçek dünyaya dönmekten daha çok korkutan hiçbir şey yoktu beni. gerçeği merak
    etmiyor, öğrenmeyi de arzulamıyordum. üçüncü psikozda mıydım? ya da
    birincisinden hiç çıkamamış mıydım? ya da sadece başkalarına psikozda olduğumu
    söylediğim zamanlarda mı gerçeğimi yaşıyor, çıktığıma inandırıldığım vakitlerde
    mi gerçek psikoza giriyordum. bilmiyorum. yani bilmiyordum. şu an, bu hastane
    bahçesinde, 75 yaşında bir adam olarak, size her şeyi anlatıyorsam, henüz tüm
    detaylarıyla olmasa bile, anlatıyorsam, bu, öğrendiğim anlamına gelebilir.
    gelebilir değil, geliyor, kesin ve net olarak. ama o günlerde, ve daha
    öncesinde, ve daha sonrasında, seçil’in baştan sona haklı olduğu tavsiyeyi
    kabul etmeseydim, şu an kardiyoloji bölümü yerine akıl hastanesinde yatıyor
    olurdum. “x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”


    reincarnated
    1.
    soracak
    olursanız eğer, neden başlıklara, ingilizce isimler verdiğimi, bunun bir
    açıklaması yok. ama hoşuma gidiyor. matrix’in ‘re’ ile başlayan eklere bölünüp
    devam ettiği vakitlere nazire yapmıyorum. ama eğer hayatınızda, on dakikalığına
    bile psikoza girmiş olsaydınız, ve materyalist açıklamalardan bi haber
    bilginizle, konuya odaklansaydınız, makineye bağlı bir fanusun içinde
    yaşadığımızı deklare eden felsefeye gıpta ile bakardınız. işin gerçeği ise,
    makineye bağlı birer fetüs olduğumuz.. ah kapitalizm vah kapitalizm.
    işe
    gittim o gün gece. ama size bundan bahsetmeyeceğim. geri sarıcam bandı. epey
    geri. ama sarmadan önce, şunu söyleyerek, arda kalanı tahmin gücünüze paslamayı
    düşünüyorum: özlem’le telefonda konuşan refikti. her iki seferinde de. ve ilk
    konuşmasından sonra, çalan telefon, benim telefonumdu, gelen çağrı değil, mesaj
    tonunda ötmüştü,  açtığımda, “bileti
    aldım. ilk uçağa yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde…” zırvasını okumuş,
    ertesi günse refik’in balkonda bana çaktırmadan konuşmasına şahit olmuştum.
    geriye döner mi? ne dersiniz? biz geriye dönsek? beş yıl öncesine? “5 yıl
    önce.. karşıyaka’da bir evdeyim..” hatırladınız mı? yok hayır, düşününce, ve
    bunları anlatırken içinde bulunduğum zaman dilimini referans alıcaksam, 57 yıl
    önce şeklinde başlamalıyım. ama ben 13 yıl önceydi diye başlamayı tercih
    ediyorum. 57 çok uzak görünüyor gözüme. 2001 yılı şubat ayıydı desek? çok
    susuyorsun sevgili okuyucum, çok..
    2.
    2001
    yılı şubat ayı. karşıyakada bir evdeyim. ev üçüncü katt… ezberleyemediniz mi
    hâlâ? ben sıkıldım artık, tekrar etmekten.. geçelim..
    refik
    bir üçlü sarıp seçil’e uzattığı sırada, kolumu özlem’in boynuna atıyorum,
    kendime çekmek için. o ise üfleyip, ayağa kalkıyor. odanın kapısını açıp
    çıktığında özlem, seçil’le göz göze geliyorum. gözlerini kısıp, dudaklarını
    birleştirerek içeri çekiyor. tarif edebildim mi o hareketi? yani duyguyu?
    yeteneksiz bir yazardan ancak bu kadarı çıkar. idare edin. devam ediyorum. siz
    devam etmeyecek olsanız bile, okumaya, buna mecburum. başka çarem yok. şu an
    yaşadığım hayatı düşünecek olursak, 3 saat uykuyla duran ve bir saat sonra gece
    vardiyasına gidicek olan yazarınız.. şşşt, gerçekliği öldürme..
    gerçekleşebilecek hiçbir şey kalmadıki, ya da hepsi gerçek..
    içeri
    döndüğünde, boş olan tek koltuğa geçti özlem. refik o sırada, “sikerim böyle
    hayatı” diyerek kalktı ve çıkıp gitti.
    “bişey
    söylesene be” dedi özlem. iki saattir tek satır konuşmamıştım ve sabahın
    köründe bristole gidicek olan uçağa bir bileti vardı. bu sefer brüksel
    üzerinden.
    “ben
    yukarı çıkıyorum” dedi seçil, ve çıktı. ve bugüne kadar kaçtığım gerçeklikle
    yüzleştim.. beni seviyordu. ama istemiyordu. benimle beraber batmak
    istemiyordu. yani daha doğrusu benim batmamı istemiyordu. ilk sigaramı onunla
    içmiştim. ilk hapı ondan arakladım. sonra benim, onu hayatta tutmak istemem
    karşısında, bunu ret edip, kendi kendine batmaya gitti. sonra da bir gün,
    gecenin köründe, arayıp, “ölmeye ihtiyacım var” dedi ve ardından abisi ile
    öldüğü haberini gönderdi bana. ve daha sonra, zihnim, bu stresi kaldıramadığı
    için, onun ölmediğine, çünkü aslında hiç yaşamadığına, ve bir halüsinasyon
    olduğuna inandırdı beni.
    ve
    şimdi. 2013 yılının eylül ayında. havaalanında. inecek olan uçağı bekliyorum,
    camekandan aprondaki işçilere bakarken.
    o
    gün ise, yani o sabah, 2001 şubatının sabahı. bana sezdirmediğini düşünerek
    kalktı yataktan. uyumuyordum. uyumuyordu. konuşmuyorduk. yatıyorduk öylece.
    sarılmamıştık bile. aynı çekyatta yanyana ve sırtı üstü uzanmış tavanı
    izliyorduk. sadece kırmızı ve ışığı az olan gece lambası yanıyordu. loş tavan.
    loş oda. loş hayat. loş aşk. benim uyumadığımı biliyor muydu, ya da uyandırmak
    istemedi mi, kalksaydım, neler olabilirdi, bilmiyorum. kalktı o. üzerini
    değişip, dün geceden hazırladığı çantasını da alarak.. ve evden çıktı.
    ve
    eve girdik. 2013 yılının eylülündeyiz tekrar. mutlu bir tebessüm vardı yüzünde.
    acı bir tebessüm de olabilirdi aslında, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, o,
    uçaktan indiğinde. valizini bekliyordu. gözgöze geldik. oraya girmem yasaktı.
    bekliyordum. şut altında ki elemanlar onun valizini atmamıştı hâlâ. kayan bant
    dönüyor, ama o valizlere arada bir bakıyor, genellikle yüzü bana dönük bir
    halde, gülümseyerek ve elini nereye koyacağının şaşkınlığında kendi yanaklarına
    ve dudaklarına dokunarak, ya da saçını kaşıyarak, zaman öldürüyordu. çocuktu
    hâlâ. hiç büyümeyecekti. beklemekten vazgeçip bana doğru gelmeye başladı. “seni
    çok özledim adamım” diye bağırarak üstelik. herkesin içinde. sarıldı. sarıldım.
    saçları eski canlılığındaydı. siyah düz uzun. gözaltlarındaki onu ele veren
    morlukları kaybedememişti hâlâ, ama kolundaki jilet izleri kaybolmuştu, uzun
    zamandır devam etmiyordu anlaşılan, kendi bedeni üzerine açtığı tünelin
    inşaatına, ya da o konuda da beni kandırmıştı, şakacıktan.
    “gidelim
    hadi” dedi, “daha çok sarılırız”
    “valiz”
    diye sordum..
    “yok
    oğlum” dedi “ne valizi. mahsusçuktan bekledim”.
    3.
    bir
    şey söyleyeceğim. ben parçalar halinde anlatırım. onu bütünselleştirecek olan
    sizsiniz.
    anlatmadığım
    bir şey daha var. geçmişe dair. tuncay’ın geçmişine. onun bana anlattığı.
    bir
    keresinde.. 2000 yılının kasımında sanırım. onunla evde yalnızdık. alsancaktaki
    evde. hani şu refikle beraber kaldıkları. o kadar karışık anlatıyorum ki, bu
    yüzden ek açıklamalara gerek duyuyorum, anlamanız için. hoş anlayıp anlamamış
    olmanız umrunuzda mı bilmiyorum. benim umrumda mı, orası tartışılır. nerden ve
    kime baktığıma göre cevabı değişebilecek bir soru bu. ve bazen, kullandığınız
    bazı kelimeler, anlatmak istediğiniz şeyin içine edebilir, ‘seni iterdim’ gibi
    mesela. söylemeye çalıştığınız şeyle söylediğiniz şey arasındaki uçurumu, köprü
    vaziyeti görebilecek hiçbir açıklama birleştiremez.
    ne
    diyordum? tuncay. 2000 kasımı. alsancaktaki ev. seçil ve refik dışarda bi
    yerlerdeydi o sıralar. özlem’in ise bristole ilk gidişiydi. ıskalamanızı
    istemem, sonra tekrar gelip, uzun uzun uzun bir süreliğine ikinci kez gitmişti.
    daha önce anlattığım şeyleri tekrar etmemi istemiyorsanız, hatırladığınıza
    inandırın beni..
    vakit
    akşamüstü. hava yağmurlu. evdeyiz. tricky’in maxinquaye’sini döndürüyoruz oda
    sıcaklığında. türbülans’a yakalanan zihnimi, cigaradan bir öpücük daha alıp
    sakinleştiriyorum.
    “neden
    böyle” diyor tuncay
    “ne
    neden böyle” diyorum
    “sen
    hep susarsın” diyor “bense çok konuşurum”
    “az
    önce sorduğun neden sorusu bu muydu abi” diye soruyorum, emin olmak için
    “hayır”
    diyor, “yeterince içmiyorsun biliyor musun?”
    “yeteri
    kadar içtiğimi nerden anlayabilirim?”
    “neden
    anlayasın ki, duracak mısın o noktada?”
    “durmazsam
    nolur?” diyorum, basit bir şekilde
    “sızarsın
    işte” diye yanıtlıyor, “ama bir süre sonra, tüm toplanmalarda, tüm arkadaş
    sohbetlerinde, dışarda ya da evde, ya da orda ya da burda en çok içtiği halde
    en önce çakır keyif olan ama en son sızan sen ve en erken ayılan sen olursun,
    ne demeye çalıştığımı anlıyor musun?”
    “hayır
    abi” diye yanıtlıyorum, henüz 18’inin sonlarında bir çırağım
    “demeye
    çalıştığım şey şu” diyor ve iki dal sigara daha kırıyor önündeki sehpanın
    üzerindeki kitabın üzerine.. ardından ölümüne doğru koşsa da hâlâ yaşayan
    dalgadan derin bir nefes alıp bana uzatıyor “öldür”
    “dinliyorum
    abi” diyorum, dumanı ciğerlerime davet etmeden önce.
    “sorun
    şu ki” diyor, “kendi zihnimin içinde dolanan, ve hiç kimseye anlatmamaya karar
    verdiğim yığınla kelime dolanıyor. kemirgen kelimeler. yiyip duruyorlar beni.
    ve anlatırsan kurtulacağını sanırsın böyle durumlarda. yani insanlar öyle
    sanır. yarıyor da olabilir belki, kimilerinde, bilemiyorum, ben, kendi
    üzerimden anlamlandırabilirim hayatı. anlattığım zamanlarda oldu, şüphesiz. ama
    o aptal bakışlar karşısında, kendimi aptal gibi hissetmeme neden olan sabahlara
    uyandım. ‘neden anlattım ki’ kaygısı mı, ya da ‘nasıl anlamazlar ki’
    şaşkınlığı, bilmiyorum. ve artık, kendimi frenliyorum moruk, hiçkimseye bi
    sikim anlatmıyorum aslında, çok konuştuğum halde üstelik, refik dışında kimse
    bilmez içimden geçeni, o iki kancık da dahil buna” burada duraksıyor, çünkü
    özlem ve seçil’e kancık diye hitap etmesinden rahatsız olduğumu fark ediyor
    olmalı, o ise rahatsız oluşumdan rahatsız oluşunu hissettirdi bana. elindeki
    çakmağı duvarda patlatıp, “kime ne anlatıyorum ki” dedi, “refiğe götün teki
    desem gene mi alınacaksın sen?”
    “alınmadım
    da abi” dedim
    “neyse
    siktiret” dedi.. ayağa kalkıp mutfağa giderken, nereye noldu diye sorduğumda
    gelcem yanıtıyla yere düşmesi bir oldu. sert bir düşüş değildi ama eli
    kanıyordu. nerden kesildiğini anlamadık. avcunun işaret parmağına doğru olan
    kısmı. bir peçete buldu nerden bulduysa darmağınık odada. ve geri dönüp yerine
    oturdu bi süre yerde kaldıktan sonra. peçeteyi eline bastırmıyor, peçetenin
    değişik yerine kanayan yeri dokundurup çekiyordu, yirmi yirmibeş kez bunu
    yaptıktan sonra peçeteyi açtı ve “bayrağımızı beğendin mi?” dedi, “nereye
    asalım?”
    “bilmem”
    dedim
    “beğenmedin
    mi lan amcık doğru söyle” dedi, “üzerindeki kan benim diye kıskandın mı yoksa,
    beğenmeyişinin asıl nedenini irdeleyelim hadi”
    “abi
    sen bişi anlatıyordun” dedim
    “sen
    de merak etmiş numarası yapıyordun” dedi
    ve
    size, tuncayla ilgili anlatacağım şey bu işte. daima yaptığı şey. kavga
    çıkarmak. ben oltasına gelmiyorum diye kızıyor olabilirdi, ama o gün, farklı
    bir şey oldu, tepkimi ölçmek için söylediğini söyledi, kancık kelimesini,
    sonra, ardından, bayrağımızı, yani kanlı peçeteyi, buruşturup çöpe attı ve
    “kadınlarla şu peçeteyi eşleştiren heriflere tecavüz edilen bir film çekesim
    var” dedi, “müziği değiştirsene”
    “ne
    açayım”
    “bilmem,
    başka bir şey”
    kalkıp,
    sessizliğe boğdum fonumuzu.
    odanın
    içinde sessizce oturmaya başladık. on beş dakikaya yakın, dışarıdan gelen
    yağmurun ve arada bir gürleyen göğün sesini dinleyip, bekledik öylece. bir şey
    söylesem ne cevap vereceğini bilmiyordum ama konuşmak istediğim çok şey vardı.
    konuşmuyordum ama. o zamanlar, hiçkimseyle, ve nerdeyse hiç, konuşmuyordum, bir
    noktaya kadar, belli bir promile kadar diyelim. sonra,
    “abi”
    dedim, bir şeyler söylemek için, durdum,
    “yağmur
    neden yağar biliyor musun” dedi,
    “az
    çok” dedim
    “anlat
    o zaman”
    “nasıl
    yani” dedim
    “anlat
    lan işte, abi dediğinde söyleyeceğin şeyi anlatmandan daha iyidir”
    “ne
    anlatacağımı biliyor musun” dedim
    “sen
    nasıl anlatacağını biliyor musun” dedi
    “neyi”
    dedim şaşkınlıkla sanki kendi anlatacağım şeyi soruyormuşum gibi
    “neyi
    değil kime diye sorucaksın” dedi ve cüzdanından bi kağıt çıkardı. bi telefon
    numarası. ama hiçbirimiz telefon kullanmıyorduk.
    “numara
    bu” dedi, “ara, ve bir şeyler saçmala”
    “telefon?”
    “bakkal?”
    kalkıp
    evden çıkmaya hazırlanırken, gelirken sigara migara da al dedi ve “gel ama olur
    mu, kafayı duvara filan vurayım deme yani, vuracaksan da bu odadaki duvarlara
    vur”
    hiçbirşey
    anlamamıştım elbette, ve söz konusu telefon numarasının onunla mı yoksa benimle
    mi ilgili olduğunu bilmiyordum. ya da telefona kimin çıkacağını. merdivenleri
    koşar adımlarla indiğimi biliyorum sadece. inerken de iki üç kez kusma
    tehlikesi yaşadığımı. neyseki merdivenleri kirletmeden, ama sokağın ortasında
    az biraz öğürürken refik ve seçil’le karşılaştım. elimdeki kağıdı gören refik,
    “gel oğlum” dedi, “tuncay’ın oyunlarına alet olma”
    “ne
    oyunu abi ya” dedim
    “gel
    anlatırım evde” dedi ama ben yine de
    “yok
    abi epey ciddiydi ya, bi arayayım” dedim.
    seçil
    “bırak gitsin, gitmesi daha iyi” dediyse de refik buna izin vermedi ve hep
    beraber bakkala gidip ekmek sigara kahve falan alıp, eve çıktık.
    4.
    taksiyle
    gidelim dedimse de ikna edemedim özlem’i. bu arada, 2013 yılının eylülündeyiz
    tekrar. hani özlem’i havaalanından almıştım. hatırladınız mı? öncesinde ne mi
    olmuştu? ne kadar öncesinde? acele yok..
    taksiyle
    gidelim dedim ona, bir an önce evde olmak mı istiyordum, yoksa o insan
    kalabalığını tek şoförden ibaret mi kılmak yol boyunca, bilemiyorum.
    “izbanla
    gidelim” dedi
    “olur”
    dedim, hiç itirazsız, eski günlerdeki gibi.
    turnikelerden
    geçerken elimi bıraktı, ama sadece turnikelere geldiğimizde, ve tek kişinin
    ittirip döndürerek geçebildiği şu demir çubuklara ikimizi birden girip geçtik,
    güvenlik görevlisinin şaşkın bakışları eşliğinde bunu yaptık ve ardından tekrar
    elele tutuşup yürümeye devam ettik. uzun bir yol vardı havaalanından izban
    durağına kadar. bilmeyenler için açıklayalım, izban, izmirde ki hızlı trenlere
    verilen isim.
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve daha en başında aldığım bir karar vardı. ona
    neden gittin, ya da bunca zaman nerdeydin, ve buna benzer sorular
    sormayacaktım. cevabını bildiğim sorulardı bunlar ve bir de ondan dinlemek için
    sormuş olmak, üstelik bunu, çaktırmamaya çalışarak yapmak, iğrenç bir tavır
    olucaktı. ama bir tavır, kendinize göre gerçekte ne kadar iğrenç olursa olsun,
    beyin hücrelerinizi kemirip iliğinizi emen bir şüpheden kurtulmak için
    takılınabilir de, zaman zaman.. ve ben aslında, gerçeğe dair, azın azına dahi
    vakıf değilim. hiçbir konuda hiçbir şey bilmiyorum ve bunu büyük harflerle dile
    getirmekten kaçınmadım hiçbir zaman, buna rağmen bilgiçlik tasladığım zamanlar,
    gerçeği dile getirdiğim zamanlara oranla daha fazladır. çünkü etrafımızda, o
    ukalaca olan küstahlığı takınmamızı hak eden o kadar çok mahlukat var ki, başka
    türlü uzaklaştıramıyorsunuz onları yanınızdan. ama bunun konumuzla ne alakası
    var, öyle değil mi? neyin konumuzla alakası var ki allah aşkına, söyler
    misiniz, konu neydi ki hem? he tamam, güzide bir aşk ilişkisi, siz öyle sanmaya
    devam edin..
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve o sürekli camdan dışarı bakıyordu, arada bir
    göz göze geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. aslında cümleyi
    şu şekilde de kurabilirdik:  yol boyunca
    nerdeyse hiç konuşmadık ve ben sürekli ona bakıyordum, arada bir göz göze
    geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. hatta bu cümleyi özlem
    kurmuş olsaydı şöyle de diyebilirdi: “yol boyunca nerdeyse hiç konuşmadı, ve
    sürekli bana bakıyordu, bense camdan dışarı, onunla sadece dışarıda gördüğüm
    bir şeyleri işaret ettiğimde göz göze geldim.”
    tek
    bir cümlesiyle bile, karakterinizin olay yerine bakış açısını net olarak
    okuyucuya verebilirsiniz aslında. ve bunu o aptal yazarlık kurslarında
    öğretemezler.
    evet
    hiç konuşmadım. izledim sadece. ineceğimiz yere gelene kadar, sonra tuşa
    bastım. sonra kapı açıldı. ve kalan yolu otobüsle mi yoksa yürüyerek mi gitmek
    istediğini sordum, istasyondan çıktığımızda.
    gitmek
    istemiyordum aslında dedi
    ve
    benim şapşallığım üzerimdeydi, anlamadığımı söylediğimde
    13
    yıl önce işte dedi, gitmek istemiyordum aslında, yani herhangi bir yere gitmek
    isteseydim de yalnız gitmek istemezdim.
    bunu
    evde konuşalım mı dedim ona yürüyelim istersen ha?
    hayır
    evde de konuşmayalım yürümeyelim de ilerde bi park vardı demi?
    evet
    şirinyer parkı var
    orda
    oturalım mı biraz
    olur
    gidip
    parktaki bir bankta oturduk.
    hiç
    eşya almamışsın dedim ona
    yazdığın
    her şeyi okudum dedi
    ne
    zaman diye sorduğumda ne önemi var şeklinde bir karşılık aldım bilmiyorum bir
    önemi var mıydı yeni mi okumuştu o yüzden mi gelmişti ya da başından beri takip
    ettiği için mi gelmek istememişti ki onun hakkında bugüne kadar tek bir kötü
    satır yazmamıştım hissetmemiştim çünkü onun hakkında tek bir an kötü bir şey
    hissetmemiştim kendimi kötü hissetmiştim daha çok hepsi bu noktalama
    işaretlerini bile anlamsızlaştıran aşk
    eve
    geldiğimizde. yani 2000 yılının kasımında.. seçil ve refik ile. hani tuncay
    beni bakkala bir numarayı aramam için gönderdiğinde. refik de bana tuncay’ın
    oyunlarına alet olma dediğinde. ve eve geldiğimizde..
    tuncay,
    “naptın” dedi, “aradın mı?”.
    “aramadı”
    dedi refik, “sen arasana..”
    “siz
    neden bahsediyorsunuz ya?” dedim “kimin numarası o?”
    “hiçkimsenin
    değil” dedi seçil, “yanlış numara. hem sen açınca ne demeyi planlıyordun ki?”
    “hiç
    bilmiyorum”
    “merdivenleri
    inerken düşünmedin mi?”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” dedi bana tuncay, o bildik ve emin tavrıyla.
    “kimseyi
    aradığını düşünmüyordu” diye benim yerime konuştu refik, “tuncay da kimseyi
    aramayı düşünmediğine göre, mesele kapanmıştır, bira aldık, susup bi film
    izleyelim”
    “film
    izlemiyoruz” dedi tuncay, “ben bu çocukla konuşuyorum, siz de evden
    gidiyorsunuz”
    “hiçbir
    yere gittiğimiz yok, sen de kimseyle konuşmuyorsun, kendinle konuşmaktan
    korktuğun şeyleri başkaları üzerinden çözmeye çalışmaktan vazgeç artık”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” diye yineledi tuncay ve işaret parmağını ağzına götürüp
    diğer ikisine susmaları emrini verdiyse de seçil
    “özlemi
    aramak senin için bu kadar zor mu tuncay, hayatın boyunca bu açmazınla ayda
    birkaç günümüzü heba etmenden daha mı zor?” dedi
    “özlem’in
    numarası mıydı o, ama o yurtdışında değ…” ve tüm flaşlar bu noktada ardı ardına
    patladı. söz konusu özlem, bizim özlem, yani benim özlem, yani refik’in kardeşi
    olan özlem, değildi. bu, tuncay’ın bir zamanlar beraber olduğu, sonra terk
    ettiği ya da edildiği, -bu kısmını o an anlamadım, siz de şu an anlamayın, her
    şeyi beraber benim öğrendiğim zamanlarda öğrenelim-, bir hatunun numarasıydı.
    aslında onun numarası değildi. kafadan salladığı bir numaraydı bu. beni test
    ediyordu sadece. özlem’in, yani tuncay’ın özlem’inin numarası hafızasına
    kazınmıştı, belki değişmiş de olabilirdi ama bir numara vardı aklında işte. ama
    bana verdiği numara ile sadece beni test ediyordu. çünkü benim aklımdan, bir
    anlığına bile geçmiş olsun, ki geçmedi değil üstelik bir anlığına da değil,
    merdivenleri bile aklımda bu düşünce ile kat etmiştim, belki de yurtdışına
    gitmedi, belki de başka bir şehre, ya da yaşadığımız şehir içinde başka bir
    ilçeye, ya da ya da ya da’ların sonu kapıda seçil ve refikle karşılaşana kadar
    kesilmemişti. ve ben arayacaktım. deneyecektim en azından. kafamda bu kuruntu
    ile numaraları tuşlayacaktım. çünkü özlem, giderken, ararım seni demiş ama
    sonrasında beni bir daha aramasın diye haber göndermişti ve benim sorucak
    sorularım vardı çünkü giderken dönerim bir aya dönücem diye gitmişti ki gerçi
    dönmüştü ama sonrasında işte bir kere daha gitti ve şu 13 yıl sonra geldiği
    zamana kadar dönmedi ve sadece birkaç kez telefon açtı. sarhoş telefon
    konuşmaları. tartışmalar ve telefonu yüzlere kapatmalar.. tuncay’a
    gelirsek,  o, hiçbir zaman aramamış,
    üstelik ilk birkaç seferde onun özlemi onu aradığında telefonu açmamıştı.
    sonrasında refikle beraber bir daha telefon edinmemek üzere birlikte
    telefonları körfeze fırlatmışlar –bu tuncayın fikriydi- ardından işte o gün, o
    sabah okula gittiklerinde, seçille tanışmışlardı. o günlerde özlemde amerikadan
    türkiyeye, abisinin yanına gelmişti. bunlar, benim onlarla tanışmamdan önceki
    hikayeleri. o yüzden birinci ağızdan anlattığım şeylere odaklansak iyi olur.
    şahidi olduğum şeyleri, yarım ve eksik ve kulaktan duyma hikayelere tercih
    ediyorum. ne diyordum? çok mu karıştı.. özlem’le parkta oturuyorduk en son..
    ileriye dönelim.. geleceğe..
    5.
    özlemle
    parkta oturuyoruz ve o bir sigara isteyip, yanıma aldığım tek eşya bu diyerek
    bir çakmak çıkartıyor cebinden, “çırılçıplak bile gelebilirdim aslında ama buna
    izin vermezlerdi zannediyorum ki hem senin o an tepkinin nasıl olabileceğini
    tahmin edebiliyorum, her neyse, bu eşyaları da atıcam. çakmak kalsın ama de
    mi?” güldü ve sarıldı ve bana sarılmış haldeyken başımın yanından elindeki
    sigarayı dudaklarının arasına götürüp yaktı. ardından çakmağı gördüm.
    hasiktir
    dedim, birkaç kez tekrar ettim bunu, hasiktir hasiktir hasiktir.
    sigarayı
    ağzıma götürdü. bi nefes aldım. manyaksın dedim ona. güldü
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağını çalmak için” gülüyor muydu
    ağlıyor muydu, ya da gülmesi az sonra ağlamaya mı dönüşecekti, ya da ağlaması
    gülmeye mi dönüşmüştü, karar vermek olanaksızdı, ve bahsettiği ‘o sabah’ benim
    de az önce yukarlarda bi yerlerde bahsettiğim o sabahtı. sırt üstü uzandığımız
    ve sabaha kadar uyumadığımız. konuşmadan. sonra da gitmişti işte..
    çakmağın
    pek bi özelliği yoktu aslında. sadece o, üzerine, bir şeyler çizmişti,
    kazımıştı demek daha doğru olur. hepsi bu. ve beraber kullanıyorduk. her şeyi
    beraber kullanıyorduk gerçi. hatta her şeyi beraber yapmak için aramızda gizli
    bir antlaşma varmış gibi davranıyorduk. 
    oysa bu antlaşma, bir zaman sonra, onun gitme üzerine kararsızlıkları
    baş gösterdiğinde inatlaşmaya dönüşmüştü. şimdiyse.. belirsizlikler
    silikleşmeye başlamıştı..
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağımızı çalmak için”
    “uyumuyordum”
    dedim
    “biliyorum”
    dedi, “boşver. kafamızda ki geçmişe dair olan soru işaretleri öylece kalsın..”
    “benim
    kafamda bi soru işareti yok” dedim, “virgül var, üçnokta var, ama soru işareti
    ünlem filan yok”
    “sorun
    yok o zaman”
    “sorun
    da yok”
    “gidelim
    mi?”
    “olur”
    “önce
    bi öpücük”
    öpüştük,
    öpüştük, öpüştük ve kalkıp, eve doğru yürümeye başladık, sarmaş dolaş, el ele,
    birbirimizi öperek arada bir, ve gülümseyerek birbirimize..
     18eylül2013