Kategori: Genel

  • tekomatik

    tekomatik
    duruyorum öyle. yapılacak onca
    işe rağmen, gerçek anlamda hiçbir şey yapmadan. durup düşünmüyorum bile, sadece
    duruyorum. duruyordum.. şimdi başladım düşünmeye.. aslında düşünüyor sayılmam.
    sadece şu an, durmamaya başladım. yazıyorum.. hiç olmazsa hala yazabiliyorum.
    onca zaman sonra. ama gerçekten düşünmüyorum. taramalı tüfek gibi kullanıyorum
    klavyeyi. her bir harf, ruhuma batan iğnelerin, geri çekilişi, ters açıdan.
    hala ringdeyim. bir savaş
    vermediğimin farkındayım ama. bir savaş vermiyorum. bir savaşın içine istemeden
    dahil olduğum için, düşmanımın eskimiş silahını, (çünkü sürekli ekipman
    tazeliyor pezevenkler) ona karşı kullanıyorum. kullanmak zorundayım. savaş
    karşıtı değilim. barış yanlışı hiç olmadım. ama onların kendi aralarında
    düzenledikleri, anlaşmalı maçlara karşı oldum hep.
    çünkü onlar anlaşıyorlardı, ya da
    anlaşamıyorlardı, paylaşıyor ya da paylaşamıyorlardı, ama hakem bile
    olamıyorduk. teknik direktörlüğe bile kabul edilmiyorduk, takımı sahadan
    çekeriz diye. sadece, seyirci ve oyuncuyduk, ve oyunu iyi oynamazsak, sakat
    kalmamızın hiç bir sakıncası yoktu.. sayımız, bir bölgede, tehlikeli bir
    boyutta azalıp çoğalmasın yeter.. gerçi bu sefer de, göç ettirilirdik, dengeyi
    sağlamak adına..
    ne diyorum? farkında mısın? bir
    biz’den bahsetmiyorum, bir siz’den de bahsetmiyorum. birliğin dışındayım, ama
    tekil olamıyorum, iznim yok! odamdayım şu an.. hepsi bu.. duruyorum öyle.. yani
    saatlerdir duruyordum. beni dururken pek az görürsünüz, sürekli bir
    koşuşturmaca içerisindeyimdir, odanın içinde bile. bedensel veya zihinsel
    akışlara gebe, bir dramatizasyon bu. müzikli bi draje.
    odamdaki gürültü, gün içindeki,
    zihnimi işgal eden gürültü kirliliğine karşı, bir tür filtre görevi görüyor.
    uzanıyorum. ne gündü ama. adımın sadece, “işçi” olarak tarif edildiği,
    ve altına imza atmak zorunda bırakıldığım, ve bunu ret ettiğim için, onlarca
    sorgudan geçirildiğim bir gün.
    dedim ya, istemeden dahil
    edildiği bir savaşta, kendi ruhunu koruma ve kutsama görevini, kendi kendine
    verdiği kendi görevini, kayıpsız tamamlamak dışında, başka bir dert edinmeyen,
    bir adamın, ninnilerini dinliyorsunuz şu anda..
    aslında okuyorsunuz ama dinliyor
    da olabilirdiniz, çünkü yazılarım sadece, içimden konuştuğum şeyleri, dil
    yerine parmak kullanarak, dışarı aks ettirdiğim, bir tür navigasyon. navigasyon
    mu? evet öyle! sağır mısın? ve ayrıca evet, ninniler.. hani çocuklara,
    uyumaları için, annelerinin okuduğu şeylerden.. ben uykudayım çünkü. uyanmış
    olan sizlersiniz.. sağa sola da, üzerinde “uyanın artık” yazan
    etiketler asan sizsiniz.
    söz konusu mesele, kendisinin,
    kendi varlığının, bir etiket olarak asılması noktasına gelince, ismini
    vermekten bile kaçınan.. sürekli olarak toplu hareket halinde olan. topsuz
    alanda, formasının üzerindeki numarayı bile sökebilecek kadar, tedirgin, plakasız
    araçlar gibiyiz.. işyerinde her konuda itaatkarken, barda isyan ediyoruz her
    şeye..
    dün danıştaydan aradılar beni..
    yani annem öyle dedi.. “senin ne işin var ki danıştay da” dedi. ben de geçen
    gün biraz sert gittim yazarken galiba ve birileri birileri ile kulaktan kulağa
    oynadı diye düşünüp sevindim. yanılmışım. danıştay değil danışmaymış.. iş
    görüşmesi. danışma demişler. ne alakaysa?
    annem “kim arıyordu” deyince,
    herif, işyerinde çalıştığı bölümün adını veriyor. telefona ben çıksaydım, başka
    bir yere bağlayacaktı belki.. ben de o kadar cahilim ki, biri şikayet edilirse,
    kim arar bilmiyorum.. danıştay ne ki?
    “size bir konuda danışmak
    istiyoruz, acaba kürtajı çaktırmadan nasıl yasaklayabiliriz?”
    “bi referandum yapın, porno
    sitelerinin yasal ve beleş olması gibi bir maddeyi, kürtajın yasaklanması ile
    aynı pakete dahil edin, maçın galibi sizsiniz”
    “ama o zaman imajımız sarsılır
    girdo bey”
    “ben düzerim, şey pardon,
    düzeltirim, imajınızı, yeni seçimlere ampul yerine çeşme amblemi ve başka bir
    isim altında tekrar gireriz”
    “isim önerileriniz nedir
    acaba efendim?”
    “asalet ve bandırma partisi
    olsun”
    “bandırma nedir efendim?”
    “balıkesirde bir yer,
    balıkesir bilinçaltımda derin acıların eşkenar merkezlerinden biri”
    “ülkenin güvenini
    bilinçaltınıza teslim etmemiz sizce doğru mu efendim?”
    “verdiğiniz kararları, zaten
    bilinçaltımızdakileri çözmek üzerine şekillendiriyorsunuz, sorun olmaz, işin
    içine bilinç katarsanız bitersiniz, o kelimeyi lügatınızdan silin, kimse
    hatırlamasın bile, sizin dışınızda kimsenin bilinci yerinde olmamalı”
    sonra telefonu kapattık. işe
    alınmadım kısaca.. kısaca, işe alınmıyorum, işten atılmıyorum, ve her şey
    olağan hızıyla devam ediyor. ne bir artma ne de azalma, sabit, stabil.. sonra
    işe gidiyorum, pazar günü işi ektiğim için, bu arada bizim işyerinde hafta
    pazartesi değil pazardan başlar ve hafta tatili yoktur, ve kimsenin bu konuda
    şikayet ettiği de yoktur. siz insanlara yediyüz lira maaş verirseniz, ve onlara
    “günde onaltı saat çalışır mısınız” derseniz, hemen “evet” derler, ek para kazanacaklardır,
    ve para her şeydir. para her şeyi satın alamaz, ama herkesi satabilir, açık ve
    net mi? benim saatim 2buçuk küsur lira şu an.. kol saatim değil, bir günümün
    yirmidörtte biri. kol saatimin yirmibir yıllık geçmişi vardı kolumda, ta ki..
    neyse, küfretmicem. devam edelim.
    sonra işe gidiyorum. pazar günü
    işi ektiğim için bana, cumartesi işe gitmemişim gibi, bir tutanak düzenleniyor.
    tarih cumartesiye ait. çakıyorum mevzuyu ama çaktırmıyorum.
    “ben pazar gelmedim burda tarih
    yanlış” diyorum
    “ne önemi var ya ha cumartesi ha
    pazar” diyorlar
    “olsun” diyorum, “düzelttir
    imzalarım”
    aracı eleman, “ya
    abi imzala geç, işim gücüm var daha” diyor
    “imzalamam” diyorum, yukarı
    çağrılıyorum, yukarı, yani aynı miraç gibi, geçiyorum bir bir katları, tanrı katındayız,
    soruyor:
    “senin sorunun ne?”
    bu arada, arada kaynayan mevzuyu
    çaktınız mı? hata yapmadılar, pazar çalışmıyor onlar, resmi kağıtlar üzerinde..
    çünkü haftanın yedi günü işe giden bir insana, adı batasıcalar cemiyetine mensup olan üst düzey düzenbazlar,
    yedinci gün için çift yevmiye gibi bir kıyak geçmişler, sağ olsunlar.. sağ olsunlar
    mı? yapılan hiç bir kıyak karşılıksız kalmaz! çeliştim gene.. onlar hiç
    çelişmezler, bir madde, başka bir maddenin sıvası olabilir bazen.. hepsi bu.. o
    yüzden adı anasaya olabilir. içerisinde iki olumsuz takı var, a ve na adında,
    anormal, namüsayit. a-na-yasa. kendilerini çifte korumaya almışlar, tanrı
    katında.
    neden hep tanrı katında diyorum? çünkü
    onlara göre, şöyle bir algı var; ve bu algıyı, kendi kümelerine dahil ettikleri
    bazı civcivlere de kanıksatmışlar:
    “bir işçi işten kaytarıyor
    ve ona söylenen günlük çalışma temposunu yerine getirmiyorsa, kazandığı para
    haramdır ve öte alemde sorgusu ağır olur”
    “iyi ama, ben de hak ettiğimi
    kazanmıyorum ki” dersin, derim yani, benim dışımda başka bir enayi, böyle
    bir cümle kurmazdı. bunun gibi binlerce cümlem var. “sendika gelsin
    mi” sorusuna da “evet” diyen tek tük hıyardan biri de benimdir,
    koca işyerinde. ne güzel ne güzel, devam edelim. güzel bir sokağa çıkartıcam
    sizi. sağdan düz gidip, sonra sola dönücez, az ilerden gene sağa, falan filan,
    bakıcaz ki, ne yöne dönersek dönelim, hep aynı yola çıkmışız..
    devam edelim. edelim mi? ben
    ediyorum. açmazlarınızı, kapamak zorunda kalarak üstelik. kağıdı çok iyi
    karmışlar, falım çıkmadı hiç. ama hep değişik yerde tıkandığımız algısı
    üzerine, çok güzel bir emprovize resim yutturmuşlar bize. gerçi arada resmi,
    revizyonist bir algıyla, açmazdan çıkmaza sokabilecekler de olur. olmadı değil;
    post-post-post-post anarkia. (ben ordayım, sen hala yüz yıl geride misin
    girdo?)
    onbin yıl gerideyim amına
    koyayım. ve geriden gelmiyorum. orada kalmayı seçtim. durdum yani. hala hiçbir
    şey değişmedi. din yerine demokrasiyi transfer ettik insanlık olarak, hepsi bu.
    her şey hala aynı!
    ne diyordum gonzales?
    “ben de hak ettiğimi
    kazanmıyorum”
    “ama sen anlaştın, adam sana
    maaş şu kadar dedi, kabul ettin”
    o noktada, mavi ekran veren
    zihnimi deniz zannedip hülyalara dalıyorum. sonrasında, evet sonrasında:
    saatlerdir hiçbir şey yapmadan
    duruyorum. düşünmüyorum bile. hiç düşünmedim. mantık, duygu barındırmadığı
    sürece, işinize yarar. duygularım, mantığı hesaba dahil etmediği için, işe
    yaramaz bir hale geldim. özet bu. devam edelim..
    sonrasında, tanrı katına
    çıkıyorum işte, ara basamaklarda, imzayı ret edip. ve soru, aslında bin asrın
    sorusu olup, güneşin üzerine yazılmalıydı ki, her sabah hatırlayalım dünyaca:
    “senin sorunun ne?”
    herkesin bir sorunu var. ve
    herkesin bir sorunu olduğunu, anca facebook ve twitter hayatımıza girince
    keşfettik. tek sorunumuz; “ben burdayım böyleyim ben de varım yaşıyorum
    beni fark edin halelo kız naber” demekmiş. ya da asıl sorunlarımızı
    unutmak adına suni gündemlere kapılıyoruzdur.
    ister boyalı basın, ister
    alternatif basın üretsin, gündemler sunidir çünkü hiç değişmezler. sen haber
    paylaşmak veya takip etmek ve sonra sokağa çıkıp “holale devrim özgürlük
    halole” diye bağırmak ve arada birkaç banka camı kırıp biraz gaz solumak
    yerine, gidip ağaç kesen bir makineyi sabote etseydin, işe yarar bir eylem
    yapmış olurdun. anladın mı beni devrimci sülalenin en asil biladeri. tartışmaya
    kapalı bu bir konu benim açımdan, ALF-ELF ve bilimum benden yana olan
    primitivist yapılması gerekeni yapıyordur, nokta!
    ne diyordum jessika?
    yalnız olmaktan nefret eden, yalnız
    duramayan, insan ırkı. odamızdaki sessizliğin çözümünü bulunca, rahatladık..
    ekrana bi kaç insan monte ediyoruz, işlem tamam.
    “aa ama” diyor bana,
    “ihtiyaçlar yönlendiriyor teknolojiyi, günümüz dünyasında, değişen
    dünyada, modern dünyada, nasıl ki, cep telefonu gerekliydi, şartlar bunu mecbur
    kıldı, bugün işinden evine gelen ve yalnızlaştırılmış insanların nefes alma
    dertleşme konuşma ihtiyacını gideriyor sosyal paylaşım ve…” herif,
    sürekli evinde net üzerinde birileriyle konuşunca, nefes alıyormuş.. biyolojiye,
    onlinetasyon adında bir solunum sistemi ekleyelim.
    odamdayım. hiçbir yerde
    olamıyorum. işyerinde işte değilim. evde, evde değilim. nette, nette
    değilim.  kimseyle konuşamıyorum.
    kendimle konuşuyorum. ona da kulak misafiri olan yok. bu durum, giderek,
    giderek, iç çarpımlarımının deklanşörüne
    daha seyrek basmama neden oluyor;  hiçbir
    şey görüp duymamaya, zamanla hiçbir şeyi algılayamamaya doğru gidiyorum. hani
    bazen keşfediyorsunuz ya, sizler, balta girmemiş ormanlarda ilkel topluluklar,
    ben de zihinsel devinimde ilkel sınıfına dahil edilebilirim yakında, onlar
    nasıl ki uçağa ok yolluyorsa yani.. ya da boyalı basının kamerasını anlamıyorsa
    kendi dünyalarında bir yere koyamıyorlarsa.. sa..
    anlaşılamamaktan şikayetçi
    insanlık.. anlayamamaktan şikayetçi olması gerekirken..
    sonra sen, üç yaşındaki çocuksun
    abi, elinde bir uçan balon, ve büyüyorsun ama balon hep elinde, bilmem kaç sene
    geçiyor, sana sürekli büyüdüğün hatırlatılıyor ama balon hep elinde yani,
    sımsıkı tutmuşsun, bırakmıyorsun, ama bırakıcaksın, sadece tek başına izlemek
    istemiyorsun onu uçarken, giderken, bir yerlere, gökyüzünde kaybolurken, sonra,
    sonra gelip, “a, gel beraber izleyelim” diyor biri.
    bırakıyorsun balonu. aynı anda
    patlatıyor. daha ip elindeyken. ve elinde patlamış mısır var bu sahnede
    diğerinin. elindeki patlamış uçan balondan sapan yapıyorsun sonra işte. yok
    başka yapacak bir şey.. kayışı kopardın.. intiharı aştın. seri katil olma
    yolunda ilerliyorsun.

    22.haz.2012 – 06:30
  • zackeva

    zackeva
    demokrasi adı verilen son derece totaliter bir sistem var.
    burada insanlar 4 yılda bir oy vererek kendilerini yönetecek insanı
    seçtiklerini düşünüyorlar, oysa bir pusulaya mühür vurmak dışında, yaptıkları
    hiçbirşey yok, sayılıp sayılmadıklarını bile bilmiyorlar, her şey olanca
    hızıyla belirsizliğini ve buna rağmen kesinliğini koruyor. burada adına pastacı
    denilen, ve her ne olursa olsun olanlardan bi haber ve memnun bir kitle var. en
    çok onların üzerine oynanıyor, çünkü en çabuk onlar kendini eleveriyor, hiçbirşey
    umurlarında değilmiş gibi bi halleri yok, kendileri dışında hiçbirşey
    umurlarında değil, kapana kıstırılmamışlar, kendi kendilerine girmişler o
    kapana, memnuniyetle, ve çıkmak da istemiyorlar, huzurlu değiller orada ama
    düşünmeleri gereken büyük büyük sorunlarla yüzleşmiyorlar, küçük dertler,
    ülkenin gidişatıyla bağlantısızmış izlenimi verilen kişisel tantuniler..
    onu öldürmeliydim diyor zack, ilk anda yapmalıydım bunu, o
    zaman bunlar gelmezdi başımıza. kimi diye soruyorum, atatürkü elbette diyor, yo
    hayır, muhammedi öldürmeliydim, karar veremiyorum, peygamber ve süfyan
    arasındaki bu savaşta, bir kazanan ve kaybeden olmaması ne acı. ölenler var
    sadece. insanlar hâlâ ölmeye devam ediyor bir şeyler için, ama bu hiçbirşeyi
    değiştirmiyor. verilen üstünlük savaşı, alçaklar arasında bir çatışmadan
    ibaret.

    hikayenin çok ama çok eskilere dayandığını söyledi bana.
    miladdan öncesine. hatta miladdan öncesinden de öncesine. ne kadar oldu diye
    sordum ona, ademden de önceydi dedi, ya da şeytandan sonra başladı,
    bilemiyorum, bir yerde bir şey rayından çıktı işte, pardon, rayına oturdu demek
    daha doğru. sonra? sonra olanca hızıyla gelişti her şey, ve şimdi buradayız.
    bir tek, somut demir parmaklıkları eksik olan ama yine de insanların
    kendilerini son derece özgür sandıkları bir ülkede, dünyada hatta. kendini
    özgür sanıyorsun, çünkü dileyebileceğin her şey, sistemin izin verdiği sınırlardan
    ötesine geçemiyor. zihnin öylesine yönlendirilmiş ki, hem özgür olduğunu
    düşünüyor hem de sistemin çizdiği sınırlar dışında herhangi bir şey
    düşleyemiyorsun. düşlemesine düşlersin ama, hayal gücün bu kadarına yetiyor.
    bu, tıpkı, avcı toplayıcı bir insanın interneti hâyal bile edemeyeceği bir
    zamanda, dilediği ağaçta dilediği kadar meyve yiyebiliyor olmasını özgürlük
    sanmasına benziyor, ama onun ki, gerçekten bir özgürlük, senin ki ise; verili
    komut sistemi dışında bir alana çıktığında, kendini bile suçlu
    hissettirebilecek kadar, derin bilinçaltı mesajlarıyla, kafeslenmiş bir şuurdan
    ibaret. vatanın için kılını bile kıpırdatmayan sen, vatanının haini olduğu
    söylenen birini, kolayca linç etmeye hazır konumdasın; görevini yapmışsın
    çünkü, seçmişsin, gerisi onların işi, senin değil, diğerlerinin de. onların,
    seçilmişlerin yani. seçenler ise, bir tur daha beklemek zorundalar, pas demiş
    olsalar bile, bekleyecekler. olay bundan ibaretti, bundan ibaret kalmaya da
    devam ediyor, aradan geçen 13 sene sonunda. size bunları, geleceğinizden
    naklediyor olmam, sorununuza ışık tutmayacak, inanmayacaksanız çünkü,
    inanmayacak ve mücadele ediceksiniz, ve etmelisiniz de bana kalırsa, ama
    sonunda, sonucunda, kaybedeceğinizi bile bile, girdiğiniz bu savaşta, kazanın
    da olmadığını, görebiliyor olmanız. her iki şekilde de, sistem, error verdiği
    tarafları tamir ederek, yeni bir sürüm yayınlayacak, upgrade edicek kendini,
    her olası isyanda, bir yama yayınlayacak. ve medeniyetin dişlileri, giderek
    daha sık yağlanırken, pas tutan yanlarınızı, tek kişi kalana kadar, canavara
    benzetmeyecek. 18 haziran 2012
  • see nothing

    see
    nothing                      
    onu aradım.
    evet yaptım bunu. yıllar önce de
    aramıştım. yıllar
    boyu. hayat boyu. arayış değildi, kelime, aramak da değildi abi aslında,
    sadece, tam olarak, beklemek, bu noktada, daha doğru bir tanımlama olurdu abi,
    aslına bakarsan. aslında aslına bakarsan.. güzel oldu lan.. aslında aslına
    bakarsan.. ha abi? neden olmasın ki? kötü bir kopyasına baktığını anlayana
    kadar, neden güzel olmasın?
    bilmem dedim, sustum ben, dinliyorum,
    devam et oğlum, beni sen çağırdın, sen anlat
    onu bekledim abi. evet yaptım bunu.
    yıllar boyu. öylece. sesimi çıkarmadan. kafamı bile kaldırmadan. belki görürüm
    diye bakınmadan sağa sola. yoldan geçenlere ya da yoluma dönmeye çabalayanlara
    aldırış etmeden. öylece durdum. çekimser bir dilenci gibi belki. neresinin sakat
    olduğunu haykırmayan, acıyan tarafını açık etmeyen, arkanızdan bir dua sözü
    vermeyen, ve hiçbirşey de istemeyen bir dilenci gibi.. tanır dedim. dilenci
    olmadığımı anlar. orada o şekilde, duruyor olmamın, aslında sadece bir duruş
    olmadığını anlar. ya da herşeye karşı gözümü kapatabiliyor oluşumun, göz yummak
    değil, görmezden gelmek değil, gözünü kapamak sadece, bir kaçış olmadığını,
    anlar. herhangi bir noktada, herhangi birşey için, her hangi bir flama bile
    açmamam gerektiğini, bilir. tanır o beni. hepsi bu abi.
    sonra dedim, geldi mi? buldu mu seni?
    tanıdı mı?
    sonra abi. gerçek anlamda, telefonun
    tuşlarına dokunarak, ezbere bir şekilde, pat pat pat, tuşlayarak onları, sanki
    112’yi tuşlarcasına, basarak o tuşlara, aradım. her sarhoş halimde, evimin
    yönünü veya anahtar deliğini, veya anahtarlarımı çantanın neresine gömdüğümü,
    ezbere buluşum gibi.. çaldı. ve sadece çalmış oldu. arkadaşım geldi sonra, bira
    almaya gitmişti, geldi, “neler karıştırıyorsun gene” diyerek, geldi
    ve oturdu ve saatten haberim yoktu. içiyordum sadece. hiçbirşeyden haberim
    yoktu abi.. sigara ve bira ve… sigara ve şarap ve.. sigara ve oksijen.. ve
    sigara ve sigara.. yanında birşeyler olsun veya olmasın, yanımda birşeyler
    olsun veya olmasın. o ve ben, bütünleşmiş gibiydik, sigaradan bahsediyorum abi,
    ondan değil. bütünleşmiştik, onun için bırakmıştım abi biliyor musun?
    aptalmısın oğlum sen, sigara
    bırakılır mı dedim, ee ardından? 
    telefonunu açmadı mı yani?
    açmadı abi. duymadığını dile
    getirdiği ve nasılsın diye sorduğu bir mesaj attı bir gün sonra.. sonra. hmm.
    sonra eve geldim. oturdum. bi şarap daha açıp o-damda gizlice, uyuyacağım
    demişken valideye kapatıp tüm kapıları ve ışıkları ve dünyanın kepengini
    indirip varolan herşeyin üzerine oturdum abi. odamda bir başıma. sokakta bir
    başıma. orda veya burda. oturdum sadece. beklemeden de herhangi birşeyin geçip
    gitmesini veya dönmesini birşeyin etrafında, bekledim
    geçip gitti mi?
    kim abi?
    kimden bahsediyordun ki oğlum? ıyice
    kafam karıştı..
    hatırlamıyorum, çok karışık.. uyandım
    sonra. ve bi sevgilisi olduğunu gördüm. bu kadar çabuk? bi ayda abi, bi ayda,
    hepsi bi ayda buluyor..
    ne hissettin dedim, gözlerinin içine
    bakarak, fena içiyorduk, o ve ben, tek başımıza, iki başımıza, iki başlı
    canavarcasına, şarabı, yudumyudum, şakır şakır
    ne mi hissettim? ne mi? hiç. şaşırdım
    abi. hepsi bu.
    şaşkınlığını gizleyebildin mi diye
    sordum, sonrasını önceden anlatmasını istercesine, olayın nasıl sonuçlandığını,
    tekrar arayıp aramadığını veya başka birşey işte..
    bilmem diye karşılık verdi. ne mi hissettim?
    bak anlatayım, herife acıdım tamam mı? sevgilisine yani. gerçekten acıdım.
    kendimi düşündüm ve acıdım.
    neden acıdın? bir kıskançlık ya da
    öfke nöbeti ya da onun gibi birşey geçmedi mi içinden..
    içimden geçmiyor hiçbirşey benim abi
    dedi, takılıp kalıyor, geçemiyor, filtreli bi ruhum var, zehri kalıyor..
    siktiret şimdi edebiyat yapma dedim,
    herife neden acıdın?
    acıdım işte. ve haklı çıktım sonra..
    sonra derken?
    çünkü üç gün geçti aradan abi,
    anlıyor musun? sadece üç gün, başka bir sevgilisi oldu.
    nası yani oğlum, ben sen, o, biz siz
    kim onlar gibi bir şey mi?
    o ne ki abi dedi, sigara aldın mı
    sen?
    yani anlamadım oğlum dedim, hangi
    zamandan bahsediyordun ki
    üç gün sonra başka bir sevgilisi daha
    oldu abi işte
    ona da acıdın mı diye sordum
    hayır dedi, ben kendime de acımam
    ama ilkine acımıştın
    üçüncüsünü görünce, ona da acımaktan
    vazgeçtim. güldüm sadece, abi, kendime, ona, diğerine, alayına güldüm. bu kadar
    salak olamazdık, yani, anlıyorsun değil mi? bu kadar salak olunmaz amına koyiim
    kendini aptal gibi hissediyor
    olmalısın dedim
    kendimi salak gibi hissediyorum dedi
    aynı şey
    aynı şey değil abi, aynı şey değil,
    hiçbirşey tamamen birbirinin aynısı değildir, benzer öğeler bizi birbirimize
    yakınlaştırır, tamam mı? benzer öğeler, aynı tarz müzik belki, sevdiğin bir
    filmi senden önce sevmiş olabilmesi anlıyor musun? bunlar bizi yakınlaştırır,
    ama sen o siktiğiminin kitabını okuduğunda, siktiğiminin adamı, siktiğiminin
    romanında, açlıktan bahsediyorsa, sabah ne yiyeceğini bilemediğinden ve ertesi
    gün napacağını kara kara düşünüyor olduğundan bahsediyorsa ve sen onu okurken
    eğer, annene sorduğun çay var mı sorusuna var ama şeker kalmamış paramız yok
    yanıtını alıyorsan ve dolabı açtığında görebildiğin tek şey, soğuması için
    buzluğa konmuş içi su dolu kola şişeleri ise, kolayı geçtim bir sineği odandan
    içeri girmeye ikna edebilecek kadar bile imkanlara sahip değilsen, anlıyorsun
    değil mi abi ne demek istediğimi , eve nasıl dönücez abi ya, son otobüs kaçtı,
    para yok
    siktiret evi, yürürüz, yatarız, şu
    bu, ee o romanı okurken sen..
    ya işte abi, ben o romanı okurken
    eğer, son akşam yemeğimi dün sabah 
    yediysem, peynir değil, peynir değil bak abi, lor ekmek yiyorsam, daha
    ucuz diye, arabesk yapmıyorum bak, yanlış taraflara gidicekse keselim,
    yoo arabesk de güzeldir oğlum, neden
    takılıyorsun, konuş sen, dinlerim
    güzel filan değil abi, güzel olan
    hiçbirşey yok
    sarhoşuz oğlum
    alakası yok abi, sarhoşum ama onla
    ilgili değil mesele bak, anlatayım, sen eğer, o kitabı almak için, çalmaktan
    bile korktuğundan ama, anlıyor musun? korkak itin tekisin çalamıyorsun değil
    ama, annen üzülür diye abi, yakalanırsan, annen üzülür diye, çalamadığından,
    para biriktirmek için okula yayan gidiyorsan, ki o herifler annelerini hiçe
    sayarlar, uyumsuz bir genç olma adına harcarlar bazı iyi şeyleri de
    yaşamlarında, ki her anne iyi olmayadabilir, ama sikik burjuva yaşantısının
    bunalımından sıkıldıkları için değiştirmeye çalıştıkları dünyalarından bile
    vıcık gibi konfor akar anlıyor musun abi?
    anlıyorum dedim, neden anlamayayım,
    sen romana dön bi bakayım, orası yarım kaldı, hangi roman bu?
    ne önemi var ki abi dedi, roman işte,
    knut hamsun açlık diyelim mesela, ne önemi var, roman olmasın da kuram olsun,
    ne önemi var, kuran olsun isterse, hiç önemi yok bence, olay şu abi, sen o
    herifin anlattığı hali yaşıyorsan zaten, ve o herifler sırf hiçbirşeyler
    yanlışlıkla siklerine takılmasın diye, öyle bir algı oluşturmasınlar diye,
    dışarda ve evde dinledikleri müzikler bile farklıyken, yani anlıyor musun
    bilmiyorum da abi, para kaldı mı ya eve nasıl gidicez biz
    gitmeyi veririz dedim, siktiret
    sabahlar mısın burda benle yani?
    kendimle çok sabahlıyorum ben dedim,
    akşamlıyorum da, hep kendi kendimeyim, kendi kendimden başkasıyla konuşmayı
    beceremem ben
    anlatayım abi ben o zaman, anlatayım
    da, ne anlatıyordum amına koyayım
    roman diyorduk, çayım vardı ama
    şekerim yoktu
    he abi tamam dedi, montumun yakasını
    düzelti, montunun yakasını düzeltti, montumuzun yakasını düzelttik, bak dedi,
    sigara kaldı mı ya?
    bulurum ben şimdi dedim, kalktım,
    birkaç ağaç ilerdeki çiften bi sigara dilendim, döndüm, oturdum, yaktık iki
    sigarayı, bi sigarayı, ve devam etti sonra, akıl almaz bir hızda konuşarak,
    kendi kendimle:
    bak abi dedi, olay ne biliyor musun?
    sen o siktiğiminin herifinin yazdığı şeyi okumadan önce önsözü okursun, lan
    herif hep öyle yaşamıştır bir de anlıyor musun? hayatı boyu. güneşinin gücünü
    biraz daha zayıflatır bunu biliyor olmak, kendinle kıyaslarsın herşeyi amına
    koyayım, birşeyden kurtulmaya çalışmıyor-sundur, o herifler kendilerinden
    kurtulma savaşı verirken, ait oldukları yaşantı-dan, benliklerinden, kurtulma
    savaşı verirken, sen birşeylerden kurtulmaya de-ğil kendini birşeylerden
    kurtarmaya çalışıyorsundur, anladın mı beni, sonra abi, aynı kitabı düşün, o
    adam lüks bir kahvaltıdan sonra okur ve tanrım der herife, sürekli anlatırlar
    okudukları herşeyi herkese, herkes tanrıları oluverir bir anda, tanrıları
    sürekli değişir, idolleri, dölleri, iyi de abi tanrıyı bi düşünsene, tanrı
    ate-iste ne diyor abi? o yazdığı kitaplarda, ne diyor.. dinsel metinlerden söz
    ediyo-rum. bu herif, sonra, aynı şeylerden bahsettiği şeyler yazıyor, okuduğu
    ya da gördüğü ya da dinlediği şeyleri anlatıyor tamam mı? bi yerden duyuyor, ex
    ça-kıyor, sırf kulaktan dolma herşey, ve sonra anlatıyor da anlatıyor, empati
    yapı-yor yani, patik bile öremez oysa, neyin empatisi, havaalanı ile ilgili
    roman yazı-cam deyip havaalanının bekleme salonunda takılıyor bir ay, gözlem
    mözlem, lan dal yarak, insene aprona, yukarıdan aşağısı nasıl görünüyor
    bilmiyorum ama a-şağıdan bakıyormuşçasına yazıyor bu herifler yukarısını
    anladın mı? ama onlar-da yukarda yaşıyor aslında.. ki önemli de değil aslında,
    aşağısı yukarısı abi, me-sele o değil yani, mesele parada kitlenmiyor, parada
    çözülmüyor da, para değil mesele, başka bir şey…
    hatuna dönelim mi?
    ne dönmesi abi, allah insanı terazi
    burcunun şerrinden korusun
    öyle değil be yavrum, konu dağıldı
    çok diyorum dedim, sen iyice karıştırdın meseleyi, hani en başta bekliyordun
    falan, birini
    kimseyi beklediğim yok benim be abi,
    ne lan bu, balıkçı mıyız biz? oltamıza deniz kızımı takılacak? iyice saçmaladım
    ben orada, en iyiler yalnızken güçlüdür demiyor mu amca
    ya iyi de, o amca öyle diyor, sen en
    iyiyim mi diyorsun şimdi yani?
    ha ne abi, nası, orası gelmedi hiç
    aklıma
    e öyle tabi oğlum, yalnızlık filan
    hikaye, kimse yalnız değildir, en fazla yastığa sarılırsın, en fazla gider
    çoktan ölmüş şarkıcılarla konuşursun, ölmüş yazarlarla, en fazla tanrıyla
    konuşursun oğlum, o sana cevap vermese bile yaparsın bunu, dua edersin lan, hem
    de var ya, ağlayarak edersin böyle, bi arkadaşım anlatmıştı ordan biliyorum
    ne duası abi, ben hiç dua etmem,
    tanrı var mı sence?
    var veya yok, ben işin orasını
    bilmem, herif giriyor bi gece yatağa, ağlamaya başlıyor, allahım bana bir eş
    yaratmadın mı diyor ağlarken, hem dua hem isyan ediyor anladın mı hem istek hem
    sitem.. ağlamış ama baya..
    sonra abi, kabul olmuş mu duası
    yok oğlum, tanrı kandırmış bunu,
    dalga geçmiş
    yapma be abi, sonra, nası kandırmış
    ya anlamadım
    hemen ertesi gün, göndermiş bi hatun
    buna
    oha ertesi gün?
    ya da diğer günlerde, gelmiş ama
    biri, böyle peri kızı gibi birşeymiş, prenses 
    gibi, ama kraliçesi kayıp, kralı kötü bir prenses, kraliçe olmak
    istemiyormuş anlayacağın
    e bizim hikaye işte abi, zengin aile
    bunalmış delikanlı modu
    yok yok, öyle değil, harbiden
    istemiyormuş
    abi kim kraliçe olmak istemezki,
    tanrı neden kandırmışki herifi, o kadar da ağlamış
    oğlum, tanrı işte, ne diyebilirsinki,
    iplerimiz onda sonuçta, karşı çıksan kodese, boyun eğsen kafese sokuyor..
    yok be abi, o kadar da kötü değildir
    bence tanrı, ama üzüldüm herife, umutlanmıştır
    hem de nasıl oğlum, bana anlatırken
    bile ağlıyordu herif, o gün hem sitem etmiş hem dua, yastığa sarılmış, uyumuş
    filan, sonra gelmiş hatun işte, çocuk bile düşlemişler iyi mi, o derece yani..
    neden ayrılmışlar abi, nası anlamış
    tanrının onu kandırdığını
    he şeyimi diyorsun, bana eş
    yaratmadın mı modu
    evet abi, nerde patlamış teker?
    herif arada kızı kırıyormuş ama,
    gönlünü almak için de bazen günlerce belki bi gram uyumadan mektuplar filan
    yazıyormuş, herşeyini verebilirmiş ona, hani şey oğlum, bana dedi ki, alaadinin
    sihirli lambasını bulsam hiç dilek dilemeden direkt ona götürürdüm dedi
    o da aptallık be abi, biri için
    kendini hiçe sayarsan o kişi de kendi için seni hiçe sayabilir
    e öyle tabii, biraz, ama kızın bencil
    tavırları bunaltmış adamı en sonunda, elinde verebileceği bir tek sessizliği
    kalmış herifin, hatun da çok dayanamamış sessizliğine, hemen başkalarını
    bulmuş.. parası bitmiş herifin, borcu artmış, o yüzden nefret ettiği işinden
    bile ayrılamıyor şu an da, hergün bir işkence günü olarak başlıyor, bi küfürle
    açıyor gözlerini, bi kez ben de kaldı, içtik filan böle, sabah uyanırken, ben
    hâlâ pinekliyordum, o işe gidicek diye erken yattı falan, abi bi uyandı, işi de
    ekti o gün ama, öğlene kadar kendine gelemedi, güne başlayamıyor bir türlü,
    aslında gün bitsin de istemiyormuş artık, öyle sabit kalsın, bi vakitte, mesela
    imkanı olsa zamanı durduracak, insanları dünyanın dönüşünü, güneşi ayı,
    herşeyi, tanrıyı bile, kendi dışında herşeyi
    nedenki abi, orayı anlamadım
    kendi kendine durup, “of ülen
    çok yalnızım” demekle, sade bir şekilde, ama yine kendi kendine
    “sensizim” demek arasında dağlar kadar fark var moruk, o hesap bu
    işler.. kimse yalnız değildir dememle ne demek istediğimi anladın mı şimdi, en
    fazla tanrıyla konuşursun falan, kendi kendine ya da belki ha?
    kendi kendime konuşmaktan sıkıldım
    abi ben, kendimi dinlemiyorum artık, duymuyorum yani dinlemiyorum derken,
    ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gibi değil, sustuğumda iç sesim devreye
    girmiyor artık abi..
    uzun zamandır düşünmüyorum oğlum ben
    de, sürekli bi koşuşturmacadayım  o
    fanzin senin bu kolaj benim, ordan oraya, dön baba dönelim, sürekli zihnimi
    meşgul edicek birşeyler bulmam lazım, kitap okumak filan değil ama, okumuyorum
    kitap, anlamıyorum da artık okuduğumu, yazdığımı bile anlamıyorum ben, sen
    anlıyor musun?
    boşver abi dedi, sigara bulsana gene
    bana, para kaldı mı, bira noldu bizim, bitane daha vardı, eve nasıl gidicez
    biz? eve dönüş yolunu hatırlıyor musun?
    yolu çoktan kaybettik oğlum dedim, ev
    çok uzakta kaldı artık, yıkmışlardır belki, içerde kimse oturmuyor diye,
    siktiret, gel bi sigara bulalım..

    18.06.2012 – 03:30
  • kukuleta..

    kukuleta..

    ardından bir sigara
    yaktım. ardından, bir sigara daha.  ve
    hemen ardından. böylece devam etti. ne kadar bilmiyorum. sigara üstüne sigara.
    hemen hemen aralıksız diyebileceğimiz bir hızda. peş peşe. ardından. yani,
    sigaranın ardından sigara derken, aynı zamanda, ilk sigarada, bir şeyin
    ardındandı.

    ardından sigara
    yaktım. belki de, verilmiş bir sözü bozmak, sözünde durmamış olmak, söylenilmiş
    olan yalanlardan, inanılmış olan yalanlardan, inandırılmış olan yalanlardan,
    intikam almak içindi.

    ciğerlerine yazık
    ediyorsun dedi, seçil. az önce dedi bunu. bikaç saat kadar önce. ben size
    anlatmaya başlamadan önce, o günü ve o geceyi, ve onun öncesini, ve sonrasını,
    anlatmaya, başlamadan, bi kaç saat önce. geldi. pencereyi çaldı. yerinden söktü
    camı. alıp götürdü. geliyorum diyerek.. ve beş ya da oniki salise içinde,
    tekrar belirdi. bu kez odanın içinde.

    naptın sen dedim. bu
    soruda zaman eksik diye verdi karşılığı. neyin zamanı anlamadım dedim. soruda
    zaman eksik dedi, ben de anlamadım, ve daha bir kaç şey daha.. ne zaman naptım,
    neyi naptım, belirsiz ifadelerden hazetmem bilirsin, biraz gerizekalıyımdır
    ben.

    böyle bir durumda,
    genellikle, karşı tarafın sözü, estrafurullah olurdu, ama benim, hiçbir zaman,
    nezaketen dahi olsa, uydurulmuş laflarla, işim olmadı galiba. boşver dedim,
    hepimiz zaman zaman gerizekalı olmak zorundayız, başka türlü, kaldıramazdık,
    onca yükü. camıma naptın?

    senin cama ihtiyacın
    yok dedi, dışardan gelen sesleri, zaten duyamayacak kadar sağırsın, ve
    dışarıdan kimsenin de odana bakıyor olma ihtimalinden rahatsızlık duymayacak
    kadar körsün, napıcaksın cam ve perdeyi..

    peki ya soğuk dedim,
    soğuk hava dalgasının oluşturduğu etkenler?

    onu da geç diye
    karşılık verdi, sen üşüyor olma halinden hoşlanırsın.

    peki dedim, sen
    bilirsin. neden burdasın?

    bunu biliyorsun dedi,
    zaman zaman çağırıyorsun bizi, özlem öldü, tuncay öldü, refik kayboldu, geriye
    bıraka bıraka en işe yaramaz  heteronym
    kaldı. ben.

    özlem ölmemiş dedim ona, abisi yalan söylemiş.

    ha ha ha şeklinde
    güldü, gülmedi, dalga geçerçesine yapmacık bir gülüş koydu ortaya, kendini
    kandırma oğlum dedi, sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, yaşadığın
    gerçekliği ortadan kaldırabilmek için, oyun oynuyorsun kendi kafanın içinde,
    siktiret özlem’i, başka bir isim de başka bir şey olur ya da, onu da siktiret,
    beni de, herşeyi, gördüğün tüm yanılsamaları veya gözardı etmekten yorulduğun
    gerçekliği, siktiret! açık ve net, kelime bu: sik.tir.et!

    si ile başlayan bir
    kelime duyunca sigara içme isteği duyuyorum dedim

    yak o zaman bitane dedi

    elimdeki yanıyor zaten

    bitane daha yak, biri
    bitmeden diğerini ateşle, on parmağında on sigara olsun, buna ne dersin? on
    parmağında on marifet gibi ha?

    sekiz parmak arası
    boşluğunda sekiz zehir dedim, bu daha iyi değil mi?

    neyi değiştirir?

    bu soruda bi çok şey
    eksik diye karşılık verdim, anlamadım.

    bok anlamadın dedi,
    domuz gibi biliyorsun neyden bahsettiğimi

    onu ilk kez bu kadar
    sert görüyordum, yo hayır, onu geçmişte bir çok kez, sert, öfkeli, kendinden
    emin bir öfke halinde, yalın, dolaysız ve yalpalamadan konuşur şekillerde
    görmüştüm, ama konuştuğu kişi, bu koşullarda, daima refikti, ve ilk kez, bana
    karşı, bu kadar öfke dolu, ve acımasızlık içeren gözlerle bakıyordu. o gözler
    bana aitti, ona değil. kendi gözlerimden kendime bakıyor, az önce bakkaldan
    aldığım, yani az önce derken, yine bir kaç saat öncesi demek istiyorum, salise
    diye geçtiğim zaman dilimi de, size göre saat olabilir, ve sadece gerçeklik
    değil, zamansal anlamda da, algımı yitirdiğim için, günler ve haftaları, farklı
    alanlarda değerlendiriyorum.. aynı zamanda, benim birkaç yıl önce dediğim şeye,
    siz gayet pek tabii, iki saat sonra olacak birşeymiş ya da hiç olmamış veya
    olmayacak birşeymiş gibi düşünebilirsiniz, anlatırken, anlamlandırırken, demek
    istiyorum.

    sürekli olarak, “yani,
    demek istediğim” deme ihtiyacı hissediyorsanız, ve bununla bağlayarak
    anlatmak istediğinizi tekrar açıklıyorsanız, ve tekrar, sonrasında,
    “aslında şöyle dersek” diyerek, tekrar, siz anlaşılamamak noktasında,
    derin bir kaygı içersindesinizdir, demektir bu. anlatabiliyor muyum?

    ben, bunu çok sık
    kullanırım bu arada, “anlatabiliyor muyum?”, “anlıyorsun
    ya?”, “anlatabildim mi?”. ve gelen cevap, hayır ise, ki
    genellikle “hayırdır”, es geçiyorum, “boşver” gibi,
    “neyse siktiret” gibi. çünkü biliyorumki, zihnimdeki fotoğrafı, hangi
    açıdan çekersem çekeyim, var olan akış, gayet net aksayacak, aksanıma. ilk
    izleyişinde anlamadığın için, tekrar izleme ihtiyacı hissedeceğin, ve bu
    şekilde farklı keşiflerle, zihnini doyurabileceğin, boktan bir film değil bu.
    işte tam da bu yüzden moruk, eğer anlamıyorsan, kendini zorlama, zihnine kapalı
    olabilir, içinde bulunduğun koridorumun, tüm odaları. göremezsin, görmek
    istemediğin için değil, ben görmeni istemediğim için. devam edelim.

    seçil geldi. pencereyi
    çaldı, söktü. gitti. tekrar geldi. bana, bir konferans, ardından bir zılgıt
    çekip, sonra koltuğa oturdu.

    anlat..

    ben de anlatmaya
    başladım sonra. odada kendi kendine konuşan, ya da sarıldığı yastığa, uyuması
    için, yastığın büründürüldüğü karakterin uyuması için, masal anlatan,
    anlatırken uyuyakalan, bir adam düşünün. mesele gayet basit, öyle değil mi? do
    you understand me?


    ardından bir sigara
    yaktım işte, senin ardından, hemen o gece, senin eve sabahın köründe geldiğin,
    ve geldiğin evde benim olmadığım, hiç olmadığım, ve hiç bir zaman senin de
    olmadığın kendi evimde, bir sigara yaktım. hayır işte değildim. hayır evde de
    değildim. cehennemin dibindeydim. bu ne demek biliyor musun? cehennemin dibi?

    bırak şimdi oğlum dedi
    seçil, seni duymaz, duymuyor, duymayacak, benimle konuşur musun?

    bu sırada ellerini
    kollarını gözlerime, göz izama, baktığım kör noktaya, denk getirmek için çaba
    sarferek sallarken, “heey sana diyorum” diyordu. bağırıyordu
    gerçekten ve onu bi tek ben duyabiliyordum, anlayabiliyor musunuz? şöyle
    anlatayım: ah! kendimle çelişkiye düştüm. anlatıyorum. evin içindeki hiç
    kimsenin, kendisini öldürseniz, ve bu esnada imdat diye, avazının çıktığı kadar
    ve sesi kısılana kadar, bağırmasına izin verecek olsanız dahi, sizin dışınızda
    hiç kimsenin, çığlıklarını duyamayacak olması. çünkü, o andan, bir kaç an
    öncesinde, ben, eczaneye gidip geldim. hepsi bu. kadın vardı bitane, orada,
    tezgahın arkasında, ona bana içersinde iyi bir miktarda bir takım şeyler
    bulunan, bazı ufak haplar satıp satamayacağını sordum. bu şekilde değil ama.
    ona, hangi hastalığa iyi geldiğini bile söyleyebileceğim kadar, iyi bildiğim,
    bir hapın, adını ve soyadını söyleyerek, bir kutu istedim. hepsi bu. reçetesiz.
    aynı novalgin gibi, ya da panalgin. ya da aspirin. ya da başka sikriboktan bir
    şey gibi. ve bence, yani bana kalırsa, bu arada hiçbirşey bana kalmaz, kalsaydı
    kararsız kalıp size zaman kaybettirmez, hemen ne yapmanız gerektiğini
    söylerdim, net olarak ve duraksamadan, ama karar anında daima görmezden
    gelindiği halde tüm kararlardan en çok etkilenen bir karakter olarak,
    genellikle hiçbirşey bana kalmaz. bana kalsa, 
    ne diyordum amına koyayım? diyeceğim şeyi unuttum. herneyse.. seçil?

    anlat!

    sert, tavizsiz, ve
    aynen tipik bir sorgu memuru kıvamında, konuşuyordu. anlatmazsan ölüceksin der
    gibiydi ama, bunu da “seni öldürürüm” şeklinde bir tehditle
    yanıstmıyordu, bu, daha çok, nefes alıp vermekle ilgiliydi: nefes vermezsen
    ölürsün, anlatmazsan ölürsün, aynı şey.

    aşırı şekilde yemek
    yiyip, sürekli olarak da kusan biri, kilo almaz. bunun gibi: anlat yoksa,
    ruhuna karışıp seni zehirleyebilir. kus yoksa, sindirip kanına karıştırıcaksın
    o maddeyi.

    ‘susayım yoksa
    ölürüm’e zorlarlar oysa bizi, daima. ve burada ki, “ölürüm” de, az
    önceki “ölürsün”den tamamen tümleşik yapıda tersi bir anlama sahip.
    anlamıyorsanız, anlamsız kalsın. herşeyi anlamlandırmak zorunda değiliz ve
    aslına bakarsanız, “beni kimse anlamıyor” diyen insan, öznelde,
    kendini anlamıyordur. anlatamıyor demiyorum, anlamıyordur. ve kendini
    anlayamayan insanlardan, uzak durmaya çalıştığımı, anlatabilmek için, net
    olmayan insanlardan, kuracağı bir cümle için otuz sefer düşünen insanlardan,
    çekimser insanlardan, kararsız insanlardan, müşkülpesent insanlardan,
    hazetmediğimi, edemediğimi, ve yeni biriyle tanıştırılmanın bana o kadar da ilgi
    çekici gelmediğini, izah etmek için, kurduğum kırk farklı denklemde de,
    ‘bilinilmek istemeyen’ olarak anılan, x, gene karşıma çıkardı. y eşittir x
    ise.. ve birbirlerine çarpılmalarının sonucu da, x ve y’ye eşit değerdeyse,
    yani bir bütünlük varsa aralarında, bunları birbirinden çıkarıp sıfırlanmaya ya
    da toplayarak ayrılık yaratmaya, zorlamanın, gereği yok diye düşünüyorum. ama
    mutlaka, o x eşittir y denklemindeki, x’in iki yanında bulunan mutlak değer
    çizgilerini, görmezden geliyorum. ve yıkılan duvarlar sonrasında, toplamlar da,
    çıkarımlar da, çarpımlar da, çarpılmalar da, bölünmeler de, mutasyona
    uğrayarak,  beni irrasyonel anılara, geri
    götürüyor..

    birinin karışık
    şekilde konuşuyor olması, kafasının karışık olduğu anlamına gelebilir mi dedi
    seçil. hayır, bunu ona ben söylettim, ve ekledim ardından:

    kafamın karışık olduğu
    falan yok güzelim, ayrıca kafası karışık insanlardan da hazetmiyorum. birşey
    yapıyorsan, yapmışsındır, yapmadan önce tasarlanan ve her türlü “neden
    yaptım” sorusunu kapsayacak olan o kılıflar, yapılanı görmezden gelmemizi,
    veya es geçmemizi sağlamaz. en azından benim için, bu böyledir. olası,
    gerçekleşme ihtimali olan, her türlü hamleyi, gerçekleştirmeyi düşlediğin anda,
    olay bitmiştir. sonrasında, buna engel olan, her türlü “ama” itkisi,
    karşılıklı güveni zamanla zehirleyecek olan, maddeyi, solumanıza neden olur.
    birinin sana güvenmesi için, senin kendine güvenmen gerekir. ve bu bile,
    kendine güvenmeyen birinin, sana güvenmesi için, önkoşul olmaktan çıkabilir,
    çünkü günün birinde, zayıf düşerek, teslim olarak, gerçekleştirebilme ihtimali
    olduğunu bildiği her türlü hamleye karşılık, şimdilik kendisini frenleyebildiği
    düşüncesi, ona, “günün birinde…” şüphesine bağıl şekilde bir
    savunma mekanizması armağan eder. daha fazla devam edemicem buna. geçelim.
    yumuşatalım.

    bi sigara daha yaksana
    dedi seçil, elindeki ölü.

    tamam dedim, öyle
    yaparım. sen napıyorsun?

    görüyorsun naptığımı,
    ister misin?

    kaşığla çakmağı uzattı
    bana, sanki başka bir çıkış kapısı kalmamış gibi bakıyordu yüzüme, “özlem
    öldü, tuncay öldü, refik de kayıp, tamam mı? anladın mı? ve sen de tartarus’dan
    kaçmaya bile yeltenmiyorsun..

    ama biliyorsun dedim
    ona, eurydice…

    sikmişim eurydice’i
    dedi. onlar başaramadı tamam mı.. onbin yıl önceydi o. bitti gitti.
    gerçekliğinden bile insanların artık şüphe ettiği zamanlar üzerine,
    kurgulanmış, binlerce olasılık.. şuan.biz.burdayız. ya bir tünel kaz, ya da tüm
    kolanları havaya uçur, içerdeyken. kirişler onarılamayacak durumda zaten, bir
    üst kata, yeni bir kat, çıkamazsın, taşımaz seni, aşağıda olup bitenler.

    aynı fikirde olduğumu
    söyledim ona.

    aynı fikirde falan
    değilsin dedi, amcık gibi konuşmayı bırak, sen burda oturmuş, sigara üstüne
    sigara yakıyor, uyuşturucuya dönmenin eşiğinde, hergün alkol alıp,
    bekliyorsun.. hala beklediğine inanamıyorum.. garip kuramlarını, kimsenin
    anlamak için çaba sarfetmeyeği, saçma matematik argümanlarınla besliyorsun.
    biri sana, “beni kimse anlamıyor” dediğinde, itici buluyorsun, ama
    senin durumun daha vahim bana kalırsa, çünkü sen kendin dışında kimseyi
    anlamıyorsun. ve kendini onaylıyor olman, onandığın anlamına gelmiyor, hatta
    tam tersine, onaylamadığın herşey, çoktan onanmış, onere edilmiş, onarılmış,
    paketlenmiş, ve kullanıma hazır formatta, servise sunulmuş, satılıyor herkese..

    yalnız değilim dedim
    ona, yanlıyım ben. yanılım. yalınım. bu kez ben de, sert bir ifadeye
    bürünmüştüm. kendimden yanayım!

    bana kalırsa yana
    yatıyorsun artık, batmana az kaldı, hu huu, gemi devriliyor..

    uyuz oluyordum
    gerçekten, ama karşı koyamıyordum iğnelemelerine, haklılık payı da olabileceği
    için değil, beni kurtarmaya çalışmadığı, aksine, tamamen dibe iticek şekilde,
    karanlığı yaktığı için..

    umrumda bile değil
    dedim ona, burda bu şekilde ölmeye razıyım

    ama ölmüyorsun canım
    dedi, tatlı bir sırıtışla birlikte, yaşama ihtimalin de kalmadı, yaşam destek
    cihazını fişten çekmemi ister misin?

    bununla ne kast
    ettiğini biliyordum. haklıydı, domuz gibi anlıyordum onu, ve kendimi bile
    anlamazdan gelmekten başka, yapabileceğim bir şey kalmamıştı, bu odadan çıkmak
    ya da zemini çökertmemek için. yere sağlam basmamak adına, özen gösteriyordum
    adeta, çünkü aksi durumda, altımdaki boşluğun farkına varıcak ve yere
    kapaklanıcaktım.

    cambaz ipinde dengede
    durmaya çalışıyorsun ama ben ip falan göremiyorum ortada, nabeeer? dedi.

    üff hatırlatıp durma
    şunu dedim, biliyorum ben kendimi.. bira alıp geleyim dolaptan, ister misin?

    yedinci biran.

    birşeyleri sayıp durma
    olur mu? sigarayı, birayı, saati, günleri, yaşı, parayı, yolumdan geçen
    karıncaları, sayıp durmaktan vazgeç..

    ben hatırlatıyorum
    sadece, unutma diye yani, şu ipi boynuna dolayalım mı?

    tavan taşımaz beni.

    yere çakılırsın, zemin
    de çürük hem, biliyorsun. bir alt katta, aradığın. yukardakiler taşınmış..

    en tepedekini sikeyim.

    kim o? başbakan mı?

    tanrı

    başın belaya girebilir

    tanrının görmezden
    geldiği insanları, ona inananlar ciddiye almaz..

    dürülülü.. mantık
    hatası! onlar kendileri dışında hiçbirşeye inanmıyorlar yavrum..

    onlar, bu hikayede,
    bizi kabil, kendilerini de habil sanıyorlar. oysa onlar onan, bizde er’iz.
    tanrı her iki gruptan da nefret ediyor dedim.

    konuyu değiştirme
    dedi, anlat, dinliyorum.

    “ardından bir
    sigara yaktım işte” dedim ona. 
    hepsi bu.

    toprak’a noldu?

    hiç doğmadı o. hayal
    kurduk sadece.

    hayal kurmakla hayat
    kurmak arasında kalın bir çizgi vardır, çocuk değilsin

    biliyorum dedim ona,
    siktiret, uyuyalım mı artık?

    bi sigara daha
    içmiycekmisin?

    bitti

    yoksa uyumazdın.

    uyumuyorum ben,
    yatıyorum öyle, ölü gibi.

    e öl o zaman işte,
    uyanmazsın bir daha..

    üstkattan birilerinin
    düşmesini bekliyorum ben.

    ben de, bir alt katı
    denemelisin diyorum..

    birinci kattayım yahu,
    ne altı..

    toprak?

    yuh artık seçil, kendi
    başına intihar edemiyorsun diye, yanına arkadaş arıyorsun resmen, uyuyalım mı?

    ölelim! çantasından
    bir paket sigara çıkardı, bunu söylerken. ve paketi açarken, gülümsüyordu,
    kapalı paket, jeletini açtı, kutuyu açtı, ve “ta tam” dedi,
    “süpriz”.

    içi boştu paketin.
    “anladın mı” dedi, herşey bu noktada kitli, senin umrunda değil
    mavran da böyle birşey işte, işine gelmeyince, uyucam ben deyip, susuyorsun.
    ama tek yaptığın, karanlıkta, sırt üstü uzanıp, tavanı dikizlemek.

    kes artık dedim ona,
    oyun oynama benle, olur mu?  birileri
    takmış, “ben de emir kuluyum abi” lafına, herkes emir kulu anasını satayım,
    herkes masum, herkes yapmak zorunda kaldığı şeyleri itiraf edip af dilenme
    peşinde. biri de çıkıp, zorunluluk dediğiniz boklar, tercih edilebilir daha zor
    bir şeye götünüz yemediği için, seçtiğiniz bir şık sadece, diyemiyor. ışık
    görmüyorum ben, hiçbir şey de hiç bir şekilde; o yüzden sigarayı fener yaptım,
    yolumu aydınlatsın diye değil üstelik, gözümü karartıyor sadece, ki gözüme
    tuttuğunuz fenerin etkisini hiçe sayabileyim.

    “büyük konuşma” dedi bana

    sikmişim tevazuyu dedim. ben haklıyım tamam mı? daldan dala atlayan maymunların ağaçlarından biri olmayı ret etmeye de devam edeceğim, bir üst kata çıkmıyorum, bir alt kata itilmiyorum, hiç kimsenin de hiçbir yere itildiği, sürüklendiği, yol aldığı veya yapmak zorunda olduğu hiçbir şey yok.. kılıfların içine girip, çalacak zurnaya değil çalan kişiye göre, delikten çıkan yılanı oynamaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. önem verdiğimiz hiçbir şey yok, kendimiz dışında. ve bu yüzden iş yerinde, kullandığım vantilatörü, biri istedi ve isteyen kişi hatun diye, “oğlum hatuna yamanma” diyorlar, “ne veriyorsun salak mısın” diyorlar, ve ben hatuna onu verirken, birer saat dönüşümlü kullanak diyorum, çünkü o da sıcaktan bunalmış, ve hepimizin zorunda bırakıldığı tek şey çalışmak belkide çünkü toplu ve eşlenik düzeyde bir isyanı sürdürebilecek bağıl fonksiyonları mekanize edicek frekanslarımız sansürleniyor. ve bir vantilatörü bile paylaşmaktan uzak olan bencil kimyamız nedeniyle, kendi kazdığımız çukura gömülüp duruyoruz sürekli..

    “hatuna noldu” dedi, söylediğim şeylerin hepsini heba edercesine

    “bilmiyorum seçil” dedim, ardından bi’ sigara yaktığımı söylemiştim

    “sen her şeyin ardından bir sigara yakıyorsun zaten canım”

    öncesinden de yakıyorum, kendimi sağlama alıyorum, sigara dumanından mütevellit sisim içinde kamufle ediyorum kendimi. anladın mı baağyan?

    gülüyordu, gülüyordum.
    alıngan değildik. hiçbir konuda hiçbir şekilde hiçbirşeye.. kimsenin bize
    aldırış etmiyor oluşu, kendimize aldırmamıza yol açmıştı, ve seçil’in bana,
    oniki sene önce, bir takı tezgahında söylediği, şey geldi aklıma, kendinden
    vazgeçtiğin anda, sistemin olursun, ve dahası kendin dışında hiçbirşeyi
    önemsemediğin zaman da sisteme uygun açıklar bulursun, ihanetlerini,
    açıklayabilmek için, bir vicdan rahatlatması değildir bu, iyi görünme
    çabasından öteye geçen hiçbirşey değildir. ve herkes yeterince iyi görünmeye,
    iyileşmeye, birşeyleri de iyileştirmeye çabalar. oysa, birşeylerin, iyiye veya
    kötüye gittiği yanılgısını, herşeyin yerinde saydığı ve bundan hoşnut oldukları
    gerçeğini örtbas etmek için dizerler önümüze..

    hatun noldu diye sordu
    tekrar seçil..

    bi sigara içelim dedim
    ben de..

    sigara bitti dedi..

    küllahtan sigara
    yapalım mı dedim

    kukuleta yapalım dedi.
    hala beni hayatta tutmaya çalıştığını biliyordum. hepsi bu.. sonra pencereyi
    yerine takıp, sıkıcı kapadı.. gitti. gelir gene..


    14.06.2012 – 01:35
    x
  • impermeabl

    impermeabl
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. bir kaç sene önce.
    on küsur filan. tam olarak oniki sene önce. onun evinde, yere bağdaç kurmuş,
    biliyorum evet bağdaş diye yazılıyor, bağlaç ya da. hangi kelimeyle ne demek
    istendiğine göre değişir yanlış yazdığım herbişeyi nasıl düzeltme nezaketini
    göstereceğiniz, yanlış yazdığımı düşündüğü her şeyi, düzeltme nezaketini
    gösteren insanlar, yanlış yaptığım her şeyi, “bak o öle değil böyle
    diyen”, bana yeni bir şeyler öğretme hevesinden çok, şu anki gidişatımın
    yanlış olduğu kanısı ile, bir şeylerimi düzeltme kaygısı, sadece yardımcı olmak
    adına ama, yani bir iyi niyetle, edinilen tavsiyeler, yok hayır edilen demek
    istemedim, edinilen dedim, bir şeyi yanlış yazarsam size haber veririm,
    düzeltiriz hep beraber, olmaz mı? mesela çevreyi koruma adına, sokağa çöp
    atmayız, ama ben çöpçülere iş çıkmasın diye atmam o çöpü, çevreyi korumam yani,
    anlayabiliyor musunuz? hayvanları koruyabilirim, ama çevreyi korumam, çimlere
    basabilirim rahatlıkla mesela, doğayı koruma adına yapmanız gereken şey çimlere
    basmamak değildir çünkü, çünkü doğa, sonuna bir L harfi konursa, anlamını
    taşıyabilir, yapay doğadan banane, apartmanların önlerindeki bahçelerden
    mesela, ormandan şehre nasıl geldik biz bilmiyorum, ne güzel ağaca işiyorduk,
    ağaca mı işiyorduk onu da bilmiyorum bak, boş bulduğumuz uygun bir yere
    diyelim, köpekler gibi yani, olabilir mi? bundan onbin sene öncesi için uygun
    mu örnek gösterdiğim davranış tarzı? yüzbin mi demeliyim? iyice uzaklaştık
    kendimizden, hatırlamadığımız zamanlarda demek daha doğru, hayvanlar gibi
    yaşıyorduk bizler de, bir varmış bir yokmuşla başlayalım bundan sonra, eski
    toplumlardan bahsederken, olur mu? daha inandırıcı olur böylesi. çünkü artık
    kimseye inandıramayız, bir zamanlar konuşan ve koşan ağaçların var olduğuna, ve
    insan denilen tür nedeni ile küstüklerine her şeye, öyle sabit stabil, bir
    şekilde, devam edip, evrimleşerek -sahi evrim var mı? insanın kendi türü
    içindeki toplumsal evrimleşmesi, bulgular arasında geçerli? ne diyordum?
    özlem’e dönücez, öncelikle parantezimi kapatmam lazım, bir okuyucum, okuyucu
    mu? yazıcı, tarayıcı gibi bir elektronik alet mi bu da? sikmişim okuyucuyu,
    üzerine alınma, şahşa değil o kavrama lafım, aynen sanatçı gibi, boktan bir
    hitap sözcüğü, okuyucu. ama başına sayın getirirsek, kendimizi daha bir tevazu
    adamı haline dönüştürebiliyoruz, öyle değil mi? ne diyordum diyorum? çok
    anlaşılmaz yazıyormuşum, -yaşıyormuşum?- biraz çeki düzen verilmesi
    gerekiyormuş, o kadar uzun cümleler kurmamalıymışım. -cümle kurmadığımı
    söylemiştim- bir şeyden bahsederken kesip başka bir şeye geçmemeliymişim,
    karışıyormuş her şey, sonra hiçbir şey anlatamıyormuşum, en azından başka bir
    konuya –komuta?- dönerken yeni bir paragrafa filan geçmeliymişim, falan filan,
    dikkate aldım seni silvia, ama paragraf değil parantezle örücem artık iç
    anlamsızlığımı, öyle de olur değil mi? olmazsa söyle, başka bir formül bulalım.
    ne diyordum? özlem’e dönücez, yani yazının içinde döneceğim, o günlere,
    gerçekte dönülebilecek hiçbir rotamız yok artık, dümen kıramam, dümenimi
    kırdım, dümen yapıyorum evet, ne diyordum diyorum? çevreyi korumuyorum ben,
    içine ediyorum, ama yere çöp atmam, ama içinde insanın olmadığı bir gökdelene
    –isme bak, gök delen- dinamit yerleştirmeyi çok isterdim, gerçi içinde insan
    olsa da farketmez, üçüncü dünya savaşı çıksaydı, sadece ölecek olan hayvanlara
    canım sıkılırdı. masum insanlar da mı ölücekti diyorsunuz? bana kendisinin
    masum olmadığını söyleyen bir insan gösterin, hayır kendi aramızdan değil,
    gökdelenin içinde de mi masum insanlar olucaktı? nassı yani? gökdelen de
    oturmayı tercih etmeselermiş arzu hanım. arzu da mı kim? bir okuyucum. aha gene kendimle çeliştim. du bi
    alt paragrafa geçeyim.
    sorun ne moruk biliyor musun?  “ben de emir kuluyum” diyen herkesi
    öldürmemiz gerekiyor, üzerimize bir azrail kostümü giyerek hem de. ne demek
    istediğimi anlatabiliyor muyum? bunu masustan sorduğumu anlamıyor musun? bok
    gibi biliyorum ben anlatıp anlatamadığımı. zaten sıkıntı da o noktada başlıyor
    benim adıma. çünkü kimseye bir şey anlatabilmek, yani öğretmek gibi, bir kaygı
    taşımıyor olsan da, kendinden, yani doğru olanı yaptığından, yani kendi
    doğruluğundan, bok gibi emin olduğun için, kendinden emin olduğun için yani, ve
    bunu da, tavizsiz ve binlerce argümanla ortaya koyduğun için, tutup sonrasında,
    biri sana, masum insanlardan bahsediyor. afrikada açlıktan ölen çocuk masumdur,
    tamam mı abi? alsancaktaki hiltonun süitinde kalan herif, beton yığınlarına
    düşman bir herif yüzünden ölünce, masum olmaz. masumiyet, senin içinde
    bulunduğun konumla ve olayla ne kadar ilgin olduğuna göre şekillenmez yani, o
    olayın veya benzer başka şeylerin, geçmişte veya içinde bulunduğun yaşantı
    içinde, ne kadar karşısında durduğuna göre şekillenir. bana gelip eğer sen,
    işyerinde sigara içiyorum diye ben, yasak olduğu halde yasak olmaması gereken
    bir alanda, yani gerçekten dumanının kimseye bir zararının olmadığı ya da
    oradaki başka başka bin tane daha zararlı şeylerin yanında içerken,  senin gelip bana, üstelik sen de içiyorken
    sigara, sana hesap sorucaklar diye ben sigara içtiğim için, ve aramız
    bozulmasın diye sana verilen görevi yerine getirirken, yani aslında inanmadığın
    bir değere sahip çıkarken iş icabı veya üniformanla veya hangi boktan sebeple
    olursa olsun, bir görev verdiler diye sana para ya da herhangi bir sik
    karşılığında, bana gelip, “abi ben de emir kuluyum” dersen, senin de öldürülmen
    caizdir kıldığın namaz esnasında alnın secdedeyken dinine göre. çünkü
    “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” der peygamber. ve “ben de emir
    kuluyum” diyen herkesin tanrısıdır emirler. peygamberleri kimdir allah bilir.
    iyice çeliştik öyle değil mi arzu hanım? o zaman bi paragraf daha yapalım,
    sonra söz parantezi kapatıcaz. daha özlem var yazımız da. onla başladım onla
    bitiricem. daima öyle yaptım.
    ne diyordum? yanlış yaptığım ve aslında şöyle
    yapsaydım, şu an bulunduğum noktadan çok daha iyi bir yerde olacağım savına,
    gülmekten katılma şansımdan başka bir şey gelmiyor elimden diyordum, çoğu
    zaman. en başında bunu söylemeye çalışmıştım ve o kısa giriş faslında saptığım
    tüm açmazları, aşağı doğru inerken yazı, geriye doğru giderek açıkladım
    sanırım. ve ne yaptığını, bir de tutup açıklayan adam rolüne düşürülmemin
    nedeni, ne yapmaya çalıştığım konusunda düşünülmesi. ben hiçbir şey yapmaya
    çalışmıyorum, yapacağımı yapıyorum ben, yapmaya çalışmıyorum, yaptım, hala
    yapıyorum. gene olsa gene yaparım değil, yapmaya devam ediyorum, gelişen süreç
    içerisinde, tavrımı değiştirmiyorum, dalga geçiyorum sadece değiştirir gibi
    yaparken de, en çok da kendimizle geçiyoruz dalgamızı, çünkü o kadar çok köşeye
    sıkıştırıldık ki, birden çok defa köşeye sıkıştırılmak ya da birden çok köşeye
    farklı zamanlarda sıkıştırılmak değil, bir köşeye aşırı şekilde bir basınç ile
    sıkıştırılmak, evet bakın o ifadede benim anlattığım şey bu iken, bir de böyle
    açıklayınca, tadı kaçıyormuş öyle değil mi? yaptırmayın bunu bana. yeterince açık
    her şey. o ifadenin, anlama açık üç hali de, meseleye uyabilecek vaziyette
    çünkü, “matruşka” değilim ben yani, daha çok “heat mermisi” gibiyim. özlem’e
    geçelim)
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. yere bağdaç kurmuş,
    laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.
    şöyle dedi bana, “biliyor musun, iyi ki varsın, güç veriyorsun bana”
    “sen güçlü bi kızsın” dedim, “bana ihtiyacın yok”
    “biliyorum, sana ihtiyacım yok, hayır var aslında ama,
    sen olmadan da yaşayabilirdim, biliyorsun, sensiz yaşayamam gibi şeyler diyemem
    sana, inandırıcı olmaz bu, ama benim için, hayatta ki her şeyden daha
    önemlisin, kendimden bile”
    yeni tanışmıştık o zamanlar, ve ben sürekli onun evine
    giderdim, sabah, akşam, öğlen, gece, sürekli, onda sabahlar, ya da akşama kadar
    onda kalırdım, o odayı, evi, evin tüm duvarlarını, insan geçirmez bir madde ile
    kaplamayı düşlemiştik bir keresinde, ses geçirmez bir şeylerle de, ya da,
    impermeabl ile. bu nerden aklına geldi bilmiyordum ama, aynen böyle söyledi
    bana, o ne ya dedim, biyoloji dersinden aklımda kalan tek kelime dedi, çok
    sevmiştim. iki hücreli bir canlı gibi hissediyorum kendimi, seninle. hayır bak,
    bi armudun iki yarısı demek değil bu, sevmiyorum o geyiği, tamamen saçmalık, bu
    farklı bir şey, anlıyor musun?
    o günden sonra bana, hiçbir konuda, bunu sormadı,
    anlıyor musun, anlatabildim mi, ya da bir sürü açıklamalar falan, bak o öyle
    değil şöyle deyip, elimden tutup, kullanmasını bilmediğim bir aleti nasıl
    kullanabileceğimi bile söylemedi, ya da karşıma, onun yaptığı ve nasıl
    yenileceğini bilmediğim bir şey gelince, getirince o, ben yanlış bir şey
    yapınca, bunu ima eder gibi bile bakmadı yüzüme, güldü belki bazen, ama gülüşü,
    komik geldiği içindi sadece, fazlasıyla salaktım ve bunun o da farkındaydı,
    fazlasıyla hem de, o kadar cahildim ki, toplum içinde nasıl davranılır zerre
    haberdar değildim, haberdar edilmemiştim demek istemiyorum, ailemi suçlayamam
    yetiştirilme tarzıma vurgu yaparak, sadece haberdar değildim, büyüklerin elimi
    öpülür bizden küçüklere nasıl davranılır ya da bir eve misafir gidince, nasıl
    bir nezaket kuralı işler, bilmiyordum, bunlar salaklık göstergesi de değildi
    bana göre ama, bakışlardan anlayabiliyordum neyi yanlış yaptığımı, bilmediğim
    şey doğrusunun ne olduğu idi, ilkokulda, hoca sınıfa girince, ayağa
    kalkmamıştım, bilmiyordum, gerçekten bilmiyordum, hâlâ, “olması gereken” diye
    adlandırılan, veya çoğunluğun uyum sağladığı için aykırı bir durumu yadırgadığı
    çoğu şeyi bilmiyorum, soğuk ve kaba görünürüm bu yüzden genellikle, ya da bir idiot,
    ve ne zaman bu, dışa vurulsa, o gün özlem’in bana söyledikleri geliyor aklıma:
    impermeabl.
    “aslında ne var biliyor musun girdo”. adım bile ona
    aitti, herşeyimle ona aittim, 18 yaşındaydım, ve hayata devam edebilmek için,
    aldığım uyuşturucular sonrası, onu yaratmam kaçınılmazdı. bu durum, aynen,
    çocukların hayali bir arkadaş yaratmasına benziyordu. bilirsiniz. hayali dört
    arkadaş yaratmama neden oldu, amfetamin ve bazı adını anmak istemediğim şeyler.
    uyuşturucu maddeler veya maddeleri olan insanlar.
    “aslında ne var biliyor musun girdo” bağdaş kurmuş
    oturuyorduk kendi halimizde, sonra kendi aramıza bağlaç kurduk. ardından “bazı
    insanların” dedi bana, “maddeleri vardır, yaşam maddeleri, kalıpları, ve
    onların bazılarını, onlardan daha güçlü olan bir takım insanlar kurmuşlardır,
    emir eridir onlar, ve olasılıklar dahilinde olabilecek en kolay yaşantıyı
    seçmişlerdir, bir meslek, bir iş, aile, bunları sürdürmek için gerekirse
    kendilerini değiştirler, her şeylerini satabilirler, işini kaybetmemek uğruna
    çocuğunu kesemez tamam ama, sesini kesebilir veya asla kuramayacağı cümlelerin
    profesyoneli kesilebilir”
    ben pek konuşmazdım onunlayken, kısa şeyler belki,
    konuşmayı bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum, hep aynı şeylerden bahsederdim mesela,
    ve o bana bi kere bile, “bunu daha önce anlattın” demedi, hep ben “aa dur daha
    önce anlatmıştım demi” deyip kestim hatırlayınca, o zaman da o, umarsamaz bir
    şekilde bunu, ama anlattığım şeyi değil tekrar anlatıyor oluşumu, “boşver”
    derdi, “her gün birbirinin aynı şekilde geçiyor, sabah uyan tezgah aç, akşam
    olunca eve gelip takı yap, sen en azından farklı sırada anlatıyorsun her
    seferinde aynı şeyleri, seninleyken güneş ikindi vaktinden öğlene doğru gidip,
    sonra birden ortadan kayboluyor, sonra batıdan doğup tekrar batıdan batıyor gibi
    hissediyorum ben. eğlenceli yani. siktiret.”
    pek de eğlenceli değildim oysa, onu güldüren şey,
    esprilerim olmadı hiçbir zaman, espri nedir bilmezdim, bazen aldığımız bir
    yiyeceğin paketini açmak için mücadele verirken görüp beni, o halime kahkaha
    atardı daha çok, gelip de nasıl açıldığını göstermezdi ama, dalga geçtiği için
    değil, başkası gülseydi üzüleceğimi bildiği hal de üstelik, onun yaptığım
    herhangi bir şeye kahkaha atmasının anlamını bildiğimden rahat davranıyordu.
    bir keresinde, durduk yere öle, kafamızın ayık olduğu
    ender zamanların birinde, yine yere bağdaç kurmuş otururken onun evinde, çünkü
    pek eşyamız yoktu, çünkü gerek yoktu, çünkü ev küçüktü, çünkü büyük eve gerek
    yoktu, aslında eve de gerek yoktu ama ormanda nasıl yaşanır bilmiyorduk, çok
    uzaklaşmıştık kendi doğamızdan yüzyıllar sonrasında ve olabildiğince az bir
    hayat ile yetiniyorduk biz ikimiz, onunla birlikte, ve bir gün, durdu
    “bi daha minik etek giydiğini görmücem tamam mı” diye
    bağırdı bana, ama gerçekten bağırdı yani, çok sert bir tonda bağırdı, öfkeli
    iki göz ile baktı gözlerimin içine, “tamam mı” diye yineledi, şaşırdım ve
    afalladım ve
    “ben etek bile giymem ki” dedim,
    “ben etek giyerim ama mini etek giymem, kadın olan
    benim sonuçta ve toplumsal cinsiyet algımıza göre konuşursak eğer erkek olan da
    sen olduğuna göre”. bir kahkaha daha patlattı, ardından ben de gülmeye
    başladım.
    “eğlendin mi” diye sordu, gülmemi durduramıyordum
    gerçekten onun yanında bazen, “ben etek bile giymem ki” deyişimi tekrar edip
    duruyordu sürekli, “çok komikti ya, bi daha desene, ay dur deme, ölücem yoksa,
    ben etek bile giymem ki”
    açık birşeyler giyiyor olsaydı ses çıkarmayacağımı
    biliyordu veya açık giyinen hatunlar hakkında saçma şeyler düşünmediğimi, ama
    onun herhangi bir parçasını, göz bebeklerini bile başka bir gözün içine
    odaklamasını kaldıramayacağımı da biliyordu, ama o her zaman kendi yaptığı
    giysileri giyerdi ve hiçbir zaman da, şunu giysem kızar mısın diye sormadı
    bana, herhangi bir şey yaparken asla danışmadı bana, ufak tefek kararsız
    kaldığı şeyler ve bana danışmak istediği durumlar dışında, hiçbir zaman, şunu
    şöyle yapsam ne dersin diye sormadı ve doğru olanın bu olduğunu her ikimiz de
    biliyorduk ve hiçbir hareketi bana batmadığı için istiyordu, o odayı üzerimize
    kapatmayı, beni eve attığı yetmiyormuş gibi. beni eve atmıştı evet, ama hiçbir
    zaman üzerime çıkmaya çalışmadı ya da üzerine çıkmam için bir harekette
    bulunmadı, hiç sevişmedik onunla, sevişebilirdik belki ama daha önemli
    meseleler yüzünden akıl edemedik galiba. geleceği bekliyorduk. ve gelicektik.
    tutkulu bir şekilde sevişebilmenin zamanlarına.
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. yere bağdaç kurmuş,
    laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.
    “bi keresinde. iki sene önce falan. şu sol kolumdaki
    kesiklerin birini daha yaparken, babam odaya daldı. öyle pat diye daldı ama
    odaya. kapıyı sertçe açıp, girdi. telaşlı bir şekilde. kolum kanıyordu. çarşaf
    kan olmuştu. ağlıyordum ben. ama bilirsin göz yaşlarım çok akmıyor öle, hafif,
    silik bir şekilde, ağlarken, ama çok içten böle, kendi halimde, balkona çıkıp
    odamdaki, çünkü evin diğer cephesindeki balkona çıkan tek kapı benim odamdaydı,
    her neyse, aşağıdaki bir adama, işle ilgili bir şeyler anlattı, arabayla gelen
    adama, sahibi olduğu şirketten gelen adama, sonra çıktı gitti öyle.”
    kötü dedim. ama sen bunun arkasına sığınmıyorsun,
    başına gelen olumsuzlukların arkasına yani. bu iyi bir şey
    herkesin başına gelen şeyler ya. abartmaya gerek yok,
    bunu anlattım çünkü, hani derler ya bazı olaylarda, bu bütünün küçük bir
    parçası diye. aslında bütünün küçük bir parçası diye bir şey yok, benim babam,
    ya da amerika’da para için askere yazılıp oraya buraya giden adam, ya da evine
    gelince ilk işi bahçesini sulamak olup da çalıştığı işyeri bir kağıt fabrikası
    olan adam, ya da eğitim sisteminin değişmesini isteyen ama okulu bitirmek için
    yerine getirmek zorunda olduğu her şeyi harfiyen yerine getiren öğrenci,
    bunların hepsi bir bütün aslında, parçalar yok. hepsi bütün anladın mı? sonra
    bana soruyor geçen, şu kız, adı neydi onun
    hatırlamıyorum, hangisi
    hani amerikadan arkadaşım olan, arkadaşım mı o da
    meçhul gerçi, tatile gelince uğramıştı ya,
    hatırlamıyorum
    neyse. o dedi ki, baban sana para gönderiyor durmadan,
    sen o yüzden böylesin, nasılım dedim, takı yapıp tezgah açıyorsun, sağlamdasın
    nasıl olsa, oyun oynuyorsun, eğlenceli de mi dedi, sustum öyle ben de, açıklama
    yapma ihtiyacı bile hissetmedim, hoş sana da açıklama yapma ihtiyacı
    hissetmiyorum hiç ama, sen anlıyorsun diye bu, anladığını bildiğim için,
    anlamadığın zaman anlamış gibi yapmayacağını ya da, ona ise anlatsam da
    anlamayacağı için sustum, susmak iyi bir şey mi sence, herkese ve her şeye
    karşı susunca, kendinle daha çok konuşuyorsun, yiyip bitiriyorsun kendini,
    senden önce öyleydi yani, işte o yüzden güç veriyorsun bana demiştim demin,
    birinin anlıyor olması insana güç vermeyebilir, o insan kendinden emin değilse,
    onaylanma ihtiyacını gidermekten başka bir halta yaramaz o durum. şimdi de seni
    yiyip bitiriyorum işte, durmadan. hadi kalk, geç kaldık, çalışmaya.
    bankada milyarları vardı, bi kez bile elini atmadı
    onlara, hiçbir zaman elini atmadı, babası para gönderip durdu, o hiç çekmedi,
    birikir diye düşünmedi bile, bir kez olsun, dokunmadı hiç, sadece bir
    keresinde, o intihar ettiğinde, ve sonrasında oluşan ek bir başka şeyin
    tedavisi için hastaneye ödemem gereken bir para lazım olunca, borç buldum,
    ödeyemeyeceğim kadar çok hem de, ve o gün sadece, gereken kadarını alıp, daha
    sonra bankaya geri yatıracağına dair kendi kendine binbir tane söz vererek,
    çekti. ben çekmemesi için binbir tane ikna yolu denerken. borcumuzu ödedik.
    kendi kendimize borçlandık. kendi ruhumuza. ve ilk kez o gün kavga ettik
    onunla, fena tartıştık, çekmiyceksin ben öderim borcumuzu deyip durdum sürekli,
    “hayır çekicem sonra geri yatırcam ben. bu şekilde
    yaşayacaksak beraber intihar edelim daha iyi.” dedi, dedi ve ardından sustum
    ben, haklıydı çünkü, ve istediğin gibi yaşayamıyorsan, ve emir eri olmak
    zorunda olduğunu düşünüyorsan, ya da içine sinmeyen işlemleri yapman gereken
    bir işin varsa, ve mücadele etme gücüm yok diyorsan, senin o gücü hiçbir zaman
    bulamadığını söylemek isterim sana, çocukluğundan beri bunun üzerine kafan
    yorman gerekirdi senin, hayır şu an özlem’le konuşmuyorum, hayır kendimle de
    konuşmuyorum, doğrudan seninle konuşuyorum, sizlerle, istesem daha iyi bir
    konumda olabileceğim yönünde edinilen tavsiyecilerle, okulu bitirseydin böyle
    olmazdı, şu noktayı virgül yaparsak böyle olmaz, o adamla samimi olursan sana
    yardım eder, peki ya sonra angelica?
    işyerinde çalışan seksen kişiyi, aynı anda işten
    çıkardıkları için, bir ton borca rağmen, pat diye işi bıraktığın zaman,
    tereddüt bile etmeden bu konuda, tekrar konuşalım, bir parçası olduğun ve bir
    gün gerçekleşeceğine inandığın devrim hareketi hakkında. ben kendi içimde bile
    evrimleşmedim son otuz senedir, hayatta kalmak için. ama kaldım. ve
    kalacağımdan da şüphen olmasın. batmamak için, yüzme öğrenip, sonra yorulunca
    yılana sarıldıysan, bu senin sorunun.

    19.06.2012
    – 04:00
  • ě-җΐľ-ə (geriye dönüşler, çıkış yazısı)

    ě-җΐľ-ə
    bugüne kadar, çıkardığım hemen
    hemen her fanzine, bir giriş yazısı yazdım. şimdi de, ilk kez, bir çıkış yazısı
    yazıyorum, nerden çıktıysa bu da.
    kitabı, karışık olarak değil de,
    ilk sayfadan başlayarak sırayla okuduysanız, (ki tavsiye ederim- e şimdi mi
    söylenir bu- çoğu insan sona bi bakar ilk diye burda söylüyorum- ya da kitabın
    adına yakışsın diye bir geriye dönüş yapın istiyorum-) ne diyordum?
    eğer sırayla okuduysanız, her
    şeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlamışsınızdır. ve aslında, çıkardığım tüm
    fanzinleri, 10 yılı aşkın süredir, sırasıyla takıp ediyorsanız, yine herşeyin
    birbiri ile ilintili olduğunu anlıyorsunuzdur. hatta daha da genişletecek
    olursak, dünyayı, ilk var olduğu günden bugüne, sırasıyla takip etme imkanımız
    olsaydı, elbette yine her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu farkedicektik .
    sözü şuraya getireceğim aslında:
    evet pdf karşıtıyım, adobe ile bir sorunum yok, aslında sadece pdf değil,
    “gelişim ve ilerleme” adlı safsataya da karşıyım. üzerime eskimedikçe
    yeni bir pantolon sweet ot bok almayan, kullanılamaz hale gelmedikçe asla
    teknolojik hiçbir şeyini yeni modeli ile değiştirmeyen, (telefonum on yıllık
    falan), televizyonla arasında iki odalık bir mesefesi olan, ve o televizyonun
    bulunduğu odada, nerdeyse hiç oturmayan, çünkü sesinden bile rahatsız olan, ve
    popüler kültürün veya medyanın, veya hükümetin, önümüze sunduğu, gündem,
    kültür, söylem, moda, vb. hiçbir şeyden haberi olmayan, kısacası, genel
    manasıyla; ot gibi yaşayıp giden biriyim.
    bu hiçbir şeyin farkında olmadığım
    anlamına gelmiyor elbette. ama eminim, örneğin şu an gündem o olduğu için
    söylüyorum; mesela kürtaj konusunda, bu kadar çok, internette sokakta orda burda,
    karşıt çığırtkanlık yapan insanların büyük bir çoğunluğu, laf kalabalığından
    başka hiçbir şey yapmıyorlar. ve ben, örneğin twitter de, “her kadın en az
    üç çocuk öldürsün” diye bir şey yazmış olsaydım, ki yazıcaktım, vazgeçtim,
    vazgeçtim çünkü, bunu söylediğimde, kü rtajı cinayet olarak nitelediğim
    yönündeki bir anlamaya açık olan kısmından anlaşılacaktı. fanzinlerin pdf
    olmamasını isteyişim de benzer yanlış anlayışlara kurban gidiyor, ya da işte,
    20 tl’ye 16 fanzin paketi yapışım, “aa fanzin parayla satılır mı”
    düşüncesine gebe bırakılıyor.
    bu yorumu yapan kaplanlar acaba
    fotokopi parası için, otobüse binmek yerine yürümüşler mi sormak isterdim ama,
    onu sorunca da, sorun çıkıyor anasını satayım. sonra siteye iki  tane kafenin reklamını alıyorsun, -aa siteye
    reklam almış- oluyor, evet beleşe yiyip içiyom o mekanlarda bu sayede!
    söylemeye çalıştığım şey şu
    aslında, dört sene üniversitede sınıfta kaldım, ve her sene, yeni gelen
    tiplerle daha zor iletişim kurmaya başladım. yani daha zor anlaşabilmeye. aynı
    fikirde olmaktan bahsetmiyorum anlaşmak derken, konuşurken ne söylediğini anlamak,
    dinlemek, dinlenilmek. bu durum, aslında üniversitellede sınırlı değilmiş. burada
    kuşak farkından da bahsetmiyorum. dünya hızla dönüyor, değişiyor. farklılaşıyor
    mu bunu bilmiyorum ama, giderek daha da kötüye gittiğinden eminim. ve hiçbir şey
    iyi yönde değişmicek. bu yüzden en azından bazı şeylerin kendi içinde stabil
    kalmasına çalışıyorum ben sadece. ve bu bakış açım, evet aynen khaine’in dediği
    gibi: “buradaki ‘pdf karşıtı’ tutumumuz. mısırlıların papirüsü bulmasıyla
    sümerlilerin ‘yazı dediğin taşa yazılır’ demesine benzememekte.”
    primitivistim. ama gidelim
    ormanda yaşayalım, avcı-toplayıcı olalım demiyorum, diyemem de zaten, bu saatten
    sonra zor, çok geç oldu. ama en azından, endüstrileşmeye karşı bir tavır olarak
    doğan d.i.y felsefesine sonuna kadar bağlı kalmaya çalşıyorum ki; d.i.y sadece
    hiçbir destek kuvveti olmadan kendi albümünü şuyunu buyunu yapmak demek
    değildir. aynı zamanda kendi tsortunu, çantanı, belki kendi fasulyeni… hatta
    bozulan şeyleri çöpe atmaktansa tamir etmek ya da başka bir şekilde kullanmak
    demektir. bozuk sobayı odada masa yaptım mesela. uzun uzun yıllar, masam ve kütüphanem
    de yoktu mesela. almadım, koliler ihtiyacımı karşılıyordu. koliden masa,
    koliden kitaplık.
    demek istediğim, sorunu hep
    tüketim çılgınlığı olarak algılıyoruz belki ama, üretim çılgınlığı da bununla
    eşlenik düzeyde akıyor. sürekli gelişen bir şeyler ve o gelişim ve hıza ayak
    uydurma çabası. peki bunun gereği var mı?
    çok uzattığımın farkındayım.
    kapatıyorum. bir sonraki, kitabım ne zaman çıkar bilinmez, sırada ‘?!’min 6.
    sayısı, onun hemen ardından “u.a.e.w 2:see nothing” gelicek. tayfayla
    beraber çıkardığımız diğer fanzinler, ya da tayfanın elemanlarının kendi
    kendilerine çıkardıkları diğer fanzinler de, zamanı gelince doğar. bu arada,
    başka başka fanzinler de çıkıyor, memleketin topraklarında, takip edelim.
    meyve veren ağacı taşlarlarmış.
    ama ağaç veren meyvenin çekirdeğini de çöpe atarlar.

     3 haziran 2012
    girdap zack unthatow

  • asistol

    asistol
    izliyorum sadece, duyuyor ve görüyorum,
    ağzımdan iplik parçaları sarkmakta. terzilerim sıkı çalışmış..
    birinin işe yetişmesi gerekiyor, bir
    diğerinin okula.. çalan telefona bakma nezaketini göstermeyen biri, iptali
    tuşlayıp cebine atıyor. bir diğerinin, balkondaki çiçekleri sulaması
    gerekmekte. biri gazete dağıtıyor motorla, bir diğeri gözlerini açmakta
    zorlanırken sigarasını ateşliyor ama kibritle, yeniliğe açık değilim onun gibi
    ben de, yaşamımızı kolaylaştıracağı söylenen her şeye karşı itkisel bir tepki
    duyuyorum bitkisel hayatta olduğum sanılsa da. bir diğeri sevgilisinin ellerini
    tutmakta, bir diğeri boşandığı eşinden arda kalan çocuğunun elini, -tanıyorum
    mahallemdeki insanları, o yüzden bu alt bilgi- birinin düşlerimi
    gerçekleştirmesi gerekiyor -bu arada, biri odamı toplayabilir mi? bir diğeri,
    “acaba sevgilim beni aldatıyor mu” diye paranoyada, “mutsuzum ben” dedi,
    “aşığım ve mutsuzum”, ona “dikeni seven gülüne katlanmaz” dedim, “o ne demek
    ki” dedi, “bilmem” dedim, “katlanır mı?”
    birkaç bin sene önceydi bu, ya da birkaç
    sene sonra. sahilde oturuyorduk, ben, zack, esçûmento ve kabil ile beraber.
    yapacağını yapmış, kardeşini öldürmüştü o sıralarda kabil, nedeni kıskançlıktı,
    ikiz kardeşine aşıktı o, ve değiş tokuşa canı sıkılmıştı, hikayeyi biliyorsunuz
    umarım, bu bilinmeyen kısmı, benden öğrenin istedim, her şeyi benden öğrenmiş
    olsaydınız cahil kalırdınız, çünkü ben, yaşanan hiçbir şeyden bir şey
    öğrenemeyecek kadar kalın kafalıyım. biri bana küçük gösteriyorsun dediğinde,
    ama sarhoşken ben, “büyük göstereceğim zamanlar da olur” diye iğrenç bir espri
    yapmıştım, romanın içinde ama, büyük roma imparatorluğu? anything, doing, was.
    birinin gerçekten servise yetişmesi gerekmekte,
    koşuyor resmen, ben oturuyorum, yetiştirilmek istendiğim halde büyümeyi
    reddettiğim için terk edildiğim salıncakta, kendi başıma. iki tane anne ayakta
    dikilmiş dedikodu yapıyor iki tane çocuk kaydırakta kayarken. yoldan geçenlere
    bakıyorum sadece, ve gördüğümü naklediyorum kağıt üzerine. olan biten her şey
    bundan ibaret olsaydı, yazmazdım, ya da olan şeylerin biteceğini biri bana
    söyleseydi, yine yazmazdım. yazıyorum, çünkü yazınca antreye çıkmış gibi
    hissediyorum. aydınlatılmaya ihtiyacım var birkaç konuda. yüzüme tuttuğunuz
    fenerin, ardınızdaki karanlığı gizleyemeyeceğini biliyor olmalıydınız. birini
    bir şeylere karşı körleştirmeye çalışmakla, ona bazı şeyleri göremezmiş sanki
    gibi muamele yapmak arasında fark var, aradaki farkın negatif olduğu durumlarda
    küçük sayı mutlu olmak için, odasındaki duvarları mutlak değer çizgileri olarak
    düşünmek zorunda, negatif durumlarda renk körü bir bukalemunmuş gibi davranmak
    zorunda hissediyorum kendimi, kimsenin göz zevkini bozmak istemem, ama, bana,
    “hiçbir derinlik yok yazılarında” diyen lavuk da eline bir mikroskop alıp,
    teleskopuma bakmaktan vazgeçmek zorunda..
    biri, ankaraya kalkan uçağa yetişmek için
    taksi çağırıyor, yirmi dakika sonra bir diğeri uçağı kaçırmak üzere olan
    flörtüne (tabir bu) mesaj atma telaşına giriyor. kimsenin beni tanımıyor
    olması, benim kimseyi tanımadığım anlamına gelmez. sizin beni görmüyor olmanız,
    benim sizi görmediğim anlamına da gelmez. mesaj atıyor, “özleyeceğim” diyor
    olabilir belki, ya da bir dakika, diğer tipine atıyor da olabilir mi?
    özlemek, çoğu zaman, kalbin asistol
    durumuna geçmesine benziyor, iki kalp atışı arasındaki boşluğun aperiyodik
    seyretmesi, sizin kardiyolojiye gitmeniz gerektiği anlamına geliyor, ama siz
    dört ya da beş ya da altı -hipnotik yemini etmiş- doktoru duymazdan gelip
    sigaranıza fondip yapmaya devam ediyorsunuz, sonra dandik bir iş için
    onsekizyüzbin tane rapor almanız isteniyor, istenen raporlar kafi gelmediği
    için, bir de böyle bir işte çalışıp çalışamayacağınıza dair bir kardiyolog izin
    vermeli deniyor, kardiyolog üzerinize kalp ritimlerinizi kaydeden bir cihaz
    bağlıyor ve 24 saat sonra görüşürüz diyor, siz o yirmi dört saat içinde yirmi
    dört değişik türde beste yapıyorsunuz alete. kalbim iyi bir müzisyen
    olabilirdi, eğer sesini duymak için kulağınızı dayasaydınız. kalpler gözlerin
    aynasıdır, diye yazıyorsunuz sonra, sigaranızın üzerine, çünkü o an meşale
    olabilecek başka bir kağıt parçası yok yanınızda, parkta oturuyorsunuz yani,
    aklınıza bu geliyor bunu yazıyorsunuz, hayır o başka bir gün, şu an kağıt var
    sigara yok, eskiden olmayan çoğu şeyin şimdi olduğu veya eskiden olan her şeyin
    hâlâ olmaya devam ettiği gibi, yığınlar, üst üste biriken tek düzelik, seni
    seviyorum, hayır sen yarattığım illüzyonu seviyorsun, sihirbazın numarası açığa
    çıkınca bilet satışları azalır. “gerçek, gerçekte olmadığı kadar can sıkıcı”
    dedi bana bir şair bozuntusu, yeni şiirinin ilk dizesiymiş bu, “devamı” dedim,
    “henüz yazmadım” dedi, “yeni başladım”, kesinlikle ruhunda ritim bozukluğu yok
    herifin, bir duyguyu, on günde, parçalar halinde düzebiliyor, ya da? her
    neyse.. susalım.. bana, “öykülerinde duygu yok” diyen herife, aynı şeyi,
    helikopter resmi göstererek de anlatabilirdim, ki benim de ruhumda bir ritim
    bozukluğu yok, üç bin yıldır aynı teraneyi farklı günlerde geveliyorum..
    biri size, “sen çok iyi bir insansın”
    dediğinde, siz de ona, “sen de çok iyi bir insansın” deyip geçin, “iyi değilim
    ya” deyip, gerçekten iyi hissetmediğinizi anlatmaya çalışmanız, ölümcül
    sonuçlar doğurabilir.. “kimse beni anlamıyor” dedi bana biri, “ben, kimsenin
    anlamadığı şeyler yazıyorum, hangisi daha kötü ki” dedim, romanın içinde ama,
    gerçekte değil, eskimiş roman imparatorluğu, kuruçay orası, izmir’de bir
    çingene gettosu, konuyu değiştirmemek için kaçındığınız kelimeler işe yaramaz,
    biri sizi dinlemek istemiyorsa istemiyordur, 
    ne kadar pis bir kum torbasıyım diye tabela taşımaktan vazgeçin.. acı,
    herkes için geçerli bir olgu. (duygu demedim) mutsuzluk, acıyı
    kanıksayamadığınız (sindirmek demedim) anlarda faaliyetine başlar. mutlu olmaya
    çalışmaktan vazgeçen biri, kendini, herkese güllük gülistanlık olarak takdim
    edebilir, evine girince g harfini k harfi ile takas eder.  aslına bakarsanız, (bakmayın) size “ben de
    iyi değilim abi” diyen birinin, yanınızda olmaya çalıştığı gerçeğini göz ardı
    edip, telefonu yüzüne kapatmak gerekir, çünkü sizi hafife alıyor ve “dışarı
    çıkıp bizim gibi hayata katılman gerekiyor” demek istiyordur, “bırak bu mavrayı
    yani, herkesin başına gelebilecek şeyler senin de başına geliyor, hiç kimseden
    bir farkın yok, mutlu olmayı öğren.” ona, kendinizi mutsuz hissetmediğinizi,
    farklı hissetmediğinizi, daha da büyüğü, demokrasiye inanmadığınızı, herkesin
    başına gelen şeyin sizin de başınıza gelebiliyor olmasının, sizin de onlar gibi
    davranmak zorunda olduğunuz anlamına gelmediğini, yani on kişiden dokuzunun
    başına düşen taşa ağlamıyor olması, sizin o taşı sahibinin kafasına çelenk
    olarak takdim etme arzunuzu bastırmaya heveslendirmeyeceğini, anlatmak, boşa
    bir çabadır. yüzüne kapatın gitsin.. neden yüzüme kapattın? şarjım bitti
    demeniz bile gerekmez bu esnada, bi daha şarj etmezsiniz olur biter.. sizi öldü
    sanıp arayıp sormazlar, olur biter. yani, her şey olup biter, bu şekilde
    yaşarsınız, olup bitmesi bir şeyin, sizin yaşama devam etmeniz için zorunlu bir
    koşul değil, koşullu bir zorunluluktur, anlatabiliyor muyum? sistol ve diyastol
    arasındaki sirkülasyonunuzu devam ettirmeniz için, “oldu ve bitti” dersiniz
    siz, sonra bu dönüp dolaşıp, her nasılsa, (bilmiyorum, biliyor olsaydım yazıyor
    olmazdım), dönüp dolaşıp, her nasılsa, ‘oldu da bitti maşallah’a döner,
    nakaratınız budur zaten daima, asistol hali görmezden gelirsiniz daima, birinin
    aniden ölüvermesi, sizin için ölüvermesi anlamına gelmeyebilir, sizin için
    ölüverebileceğini söylemiş olması bile, size, ölü görmenizi istediğiniz bir
    tanığınızın cesedini doğum gününüzde hediye olarak verebileceği şeklinde bir
    anlamı işgal edebilir, “kardiyak arrest lan bu hâl” desem, tutup o ne demek
    diye aranıp taranmazsınız da, ben salıncakta sallanır vaziyette kağıda
    harflerden ‘üçüncü dünya’ savaşının (afrikadaki açlar arasında yapılacak)
    resmini çizerken, içinizden biri gelip “bilâder, buraya aileler geliyor” der,
    haklısınızdır, “haklısın abi” denmesini bekliyorsunuzdur size, “hiç haklı
    olmadım, haklandım daha çok” demek isterim, ama zihnimin daima sonraki diyaloğu
    konuştuğunu ve “bu nerden çıktı” tepkisini alacağımı bildiğimden, susarım..
    evdeyim şimdi. balkonda. yoldan geçen
    insanları izlemeye devam ediyorum. terzilerim gerçekten sıkı çalışmış.
    konuşamıyorum. içe kapaklanan anlamlar, bilinç dışı bir senkronizasyonun
    hezeyanı sadece.. heyecanı mı demeliydim burada? bir editörüm olsaydı, buna
    cevap verirdi, hatta benim yerime baş harfleri büyük yapıp, ayrılması gereken
    da’ları ayırır, vedaları ova ve yayla gibi göstertirdi okuyucu adını takacağı
    insanlara. böylece, gelgitler sonucu gelip giden görüntü sayesinde düşen
    reyting patlamasını engellemiş olur, sonuç olarak, yerime atacağı imzalar için,
    maskemi takmak zorunda kalabilirdi, isra günlerinde.  (bkz: süre 17 ayet 1)
    evdeyim. balkonumda. kağıda, harflerden,
    asla son bulmayan dünya savaşının resmini çiziyorum. ben hepiniz, siz tek – siz
    ben, hepimiz tek. asla, doğru kelimeleri tarif etme inceliğimi kaybedemiyorum,
    soldan sağa dönüp yukarıdan aşağıya inerseniz, ve bunu durmadan tekrar
    ederseniz, kendinize açtığınız açmazda, zırvalamaya devam edebilirsiniz..
    (nasıl yazabilirim, diyen teyzeye cevaben)
    “senin gibi yazmak isterdim” dedi bana
    biri, ben de ona “ben de senin gibi yazmamak isterdim” dedim, yani o yazamıyor
    değil yazmıyordu, ben de aynen onun gibi, yazmamış olmayı istiyordum,
    söyleyecek hiçbir şeyimin olmamasını, iplikleriniz canımı yakıyor artık
    gerçekten. bazen insanlar, ağzınızdaki baklayı sakız sanabilir. bazen insanlar
    gerçekten her şeyi sadece “sanıyor” olabileceklerini unutarak, sizi, emin olduğunuz
    şeylerden şüphe etmek zorunda bırakabilir.
    bilim adamı olsaydım, sistol ve diyastol
    arasında bir mola vermeyi sağlayan cihaz icat ederdim. bilim adamı olsaydım,
    bir mühendis ya da, profesör, filozof, peygamber, uçan kaplumbağa ya da, yada
    onlar gibi bir şeyler, iğneden iplik geçirme makinesi icat ederdim, perdeleri
    otomatik takan makine, bağcığı çözülmeyen ayakkabı (bağcıksız değil), kanı
    kurumayan insan yaratırdım tanrı olsaydım, ilk darbede ölsün keratalar. tanrı
    olsaydım, hiçbir şey yaratmazdım. bazıları insan olduğu için tanrıyı
    yarattıklarını zannediyorlar, bazıları sadece zannettikleri şeyler üzerinden
    yaşıyorlar, bazıları da sadece zannettikleri şeyler yüzünden ölmekte, bazıları
    her şeyden emin olduğu halde hiçbir şey bilmiyormuş numarasına yatmayı tercih
    ediyor, bu, kendi için değil diğerlerinin huzuru kaçmasın diye, bazıları
    bazılarının bu tercihini fark edemeyip, aptal ve çakal oyununu oynamayı
    sürdürüyor, bazıları yoldan geçmeye devam etmekte, tek bir kare yüzden on
    metrekarelik fotoğraf çekiyorum zihnimde, herif önünde yürüyen hatunun
    bacaklarına bakıyor ben herifin yüzüne, beni fark edince telaşa kapılıp hatunun
    yanından geçiveriyor hızlı adımlarla, sokağın başından beri ritimleri aynıydı,
    annem çağırıyor, uyu işe gideceksin diyerek, sokakta bir çocuk bisikleti ile
    yokuş çıkıyor, bir diğer çocuk bisikleti taşıyor yokuş yukarı, bir çocuğum
    olsaydı ona çalışmak zorunda kalmayacağı bir hayat verebilmek isterdim diye
    düşünüyorum, kalp ritmim tekleme riskini elden bırakmadan melodisine devam ediyor,
    halüsinasyonetik biri de iteklemeyle çalışan bisikletini elden bırakıp düşüyor.
    saçmalıyorum sadece yok bir anlamı hiçbir şeyin her şekilde, böyle düşünmek
    herkesin ruh sağlığı için, en doğru seçim deyip, uyanıyorum. uyuyunca işe
    gider, uyanıp eve gelirim. servisten her inişinde bir karakterimin söylediği
    gibi: biraz da yaşayalım. terzilerim gerçekten ama gerçekten sıkı çalışmış.
    23.mart.2012

    asistol adlı yazıma ithafen
    bazen
    zordur
    içinizden geçeni
    dışınıza taşımak
    zordur sadece
    canınız acırdı
    söyleyebilseydiniz
    ve söylediğiniz kişinin
    canı acımasın diye
    susarsınız
    susarsınız
    susarsınız
    ta ki
    içinizdeki ormanın
    kuşları
    ağaçlarınızı
    kemirene dek
    ve çöle dönen tabloda
    gördüğünüzü söyledikleri
    seraplar
    aslında başkalarının
    gördüğü tüm hayaller içinde
    tek gerçeklerdir
    ve o gerçekler
    sizi
    paranoyada kalmaya zorlayan
    tüm dünya tarafından
    yalanlanır
    yalanlanır
    yalanlanır
    ta ki
    realitik sanrılarınızın
    karın ağrılarınıza
    deva olamayacağı
    ana dek
    ardından
    işte böyle
    asistol adlı
    yazı gibi
    asıl anlaması gerekenlerin
    “çok iyi yazmışsın “dediği
    ama aslında
    tam üzerlerine göre olan elbiseleri
    kelimeleri ya da
    terzileri
    çıplak bırakabildikleri
    vurdum duymazlıklarına
    devam edecekleri
    yazılar yazarsın
    çünkü
    gerçekte olan biteni
    olduğu gibi anlattığında da
    gördükleri kendilerini
    ürettiğin bir masal kahramanı sanıp
    hayran oldular
    yüzlerine sövüp
    haksız çıkarıldın
    kapıdan kovup
    bacayı tıkayınca
    dışarda buldun kendini
    evini çaldılar
    zihninden
    deli olduğunu söylediğinde
    iyileştirmeye çalıştılar
    iyiyim dediğindeyse
    koydukları tanı
    olanın aksineydi
    olduğun gibi göründün
    göründüğün gibi çıkmadığın söylendi
    gördüğün gibi konuştun
    hayal görüyorsun dendi
    hayallerini anlattın
    fazla idealist bulundun
    hayal kurmuyorum dedin
    depresyondasın ondandır
    bir şeyler kurmaya çalışıyorum
    kurulu olanı bozma
    bugünlük saat kurmasak olur mu?
    işe geç kalırsın
    bi iş peşindeyim
    arkandayız girdo
    arkamı dönemiyorum
    sağın solun sobe
    13aralık2012

  • yolculuk

    telefon
    çalıyor.
    sevgilim.
    hiç
    yazmıyorsun artık
    ,
    diyor bana
    ve
    haklı
    yazmıyorum
    düşünceler
    piknik yaparken zihnimde
    gerilerinde
    ufak
    bir çöp bile bırakmadan
    gidip
    geliyorlar sürekli
    herşeyi
    silip süpürerek
    tüm
    harfleri
    kelimeleri
    ve cümleleri
    kazıyarak
    zihnimden
    silip
    atıyorlar
    düşünceler
    birbiri  ile savaş ederken
    tüm
    olasılıklar
    geleceğe
    ya da
    bilinmeyen
    geçmişe dair
    elime
    bir sigara alıyor ama
    yakmıyorum
    onu
    bakıyorum
    sadece
    uzun
    süredir yakmıyorum
    ateş
    kes ilan ettik onunla aramızda
    ve
    geçip giden zamanı düşününce
    tüm
    o sağlıksız bir bedende ürüyen
    sağlıksız
    fikirleri
    ve
    kafamın içinde
    adeta
    birbirini boğan düşünceleri
    savaşan
    kesip biçen öldüren
    birbirini
    ekarde eden olasılıklar zinciri
    zannediyorum
    bir sis bombasıydı duman
    ve
    bir kaç furt sonra sağ kalan askerler
    bana
    işlerin
    pek
    de yolunda gitmediğini fısıldıyorlardı
    eksik
    olan bir şey varmış gibi adeta
    eksilmiş
    değil
    başından
    beri eksik olan
    ve
    sonra o
    sakat
    olsa bile beynimin içinde
    vızıldayan
    sinekleri
    öldüren
    alkol
    ve
    zombi halinde
    hayata
    geri dönen ertesi sabah
    olasılıklar
    silsilesi
    adam
    akıllı kusar
    ve
    poğaça alırdım sonra
    sonra
    bir sigara daha
    ertesi
    sabah
    ve
    daha ertesi
    birbirinin
    aynı olan
    günler
    silsilesi
    giderek
    zayıflayan bedenle birlikte
    giderek
    güç kazanan bitkinlik
    şimdi
    her şeyin
    tüm
    ilham pelerinlerinin
    ve
    düşünce askılarının
    oksijenli
    suyla
    yıkanması
    gerekmekte
    senin
    içine çektiğin nefes
    benim
    zihnimi temizliyor
    biraz
    daha iyi diyorum hep
    bugun
    biraz daha iyi
    yarın
    biraz daha iyi olacak
    geçmişte
    olasılıksız görünen
    her
    şey birer birer
    vizyonuma
    düşüyor
    ve
    o zamanlar bunların
    ileriki
    bir tarihe ertelenmiş olduğunu
    ibraz
    eden etiketlerini söküyor
    ve
    yaşamıma katıyorum
    sigarayı
    bırakmalısın yazıyor
    eski
    bir defterin üzerinde
    tarihine
    bakıyorum
    iki
    tane 2nin ortasında
    iki
    tane sıfır var
    sen
    orda benimle
    ben
    burda seninle
    arada
    ikitane sıfır gibi görünen ama
    yan
    yatmış bir sekizi işaret eden
    sonsuzluk
    çizelgesi
    ve
    aradan geçen
    on
    senenin ardından
    on
    sene öncesinde
    on
    sene boyunca
    verilen
    ve kazanılamayan savaşta
    kumandanımın
    olmadığını anlıyorum
    bitkin
    düştüm
    yanlış
    kararlar aldım
    taktikler
    işe yaramadı
    vazgeçtim
    çuvalladım
    gümüş
    kurşun yerine
    gümüş
    yüzük kullan deseydi biri
    beni
    haklamaya çalışan
    iliğimi
    emip tükürmek için çabalayan
    kurt
    kadınları öldürmek için
    yapardım
    bunu
    on
    sene önce takardım künyemi
    parmağıma
    aynen
    filmlerdeki gibi
    yüzüğü
    okşarsın ve
    bir
    peri belirir baş ucunda
    sana
    yaz der
    yaşa
    der
    hayatta
    kal der
    ben
    sana bakarım der
    hasta
    olunca
    ama
    yokken bir perin
    ve
    olasılıklar beynine tecavüz ederken
    çokta
    umursamazsın artık
    olan
    biten bir şeyleri
    işsizliği
    mesela
    veya
    parasızlığı
    veya
    rededilen yazıları ve
    sürekli
    olarak sana
    yazamadığını
    söyleyen kum torbalarını
    umursamazsın
    seni
    seviyorum diyen kadınları
    yanındayım
    moruk diyen adamları
    annenin
    senin için pişirdiğini söylediği pastayı mesela
    doğum
    gününde
    umursamazsın
    olan biten ne varsa
    bir
    işi bırakıp başka bir işe girersin

    görüşmelerine sarhoş gider
    ve
    insan kaynakları müdürü olan zatla
    geçersin
    dalganı
    o
    da seni işe alamayacağını ama ilginç bulduğunu söyler
    herkese
    göre ilginçken
    ilgi
    çekmemek için iyice teslim olursun onlara
    ve
    bu iğrençtir aslında
    herşey
    kokuşmuştur
    gerçek
    olan hiçbirşey yok
    siyah
    bayrağını indirir
    yerine
    yırtık pırtık ve yamalı olan
    beyaz
    bir bayrak dikersin
    dikiş
    izlerini görmez kimse artık
    ilginçliğini
    yitirmişsindir
    vampirler
    kanını bile emmez
    ağaçlar
    seni görse
    yönünü
    değiştirir küstükleri için
    yağmuru
    indiren melekler
    ıslanmak
    istediğin için
    kafana
    denk getirmez hiçbirini
    kitaplar
    sihrini kaybeder
    fanzinler
    güneşte parlamaz olur
    gökkuşağı
    gibi
    gazeteler
    kolaj vermez
    baban
    bile sana
    ellili
    yılları anlatmaz olur artık
    telefon
    çalmaz
    konuşabilecek
    bir hamam böceği bile bulamıyorum der buk
    konuşabilecek
    bir hamam böceği bile aramıyorum dersin sen de
    sonra
    bir gün
    tüm
    savaş mağduru askerler gibi
    ganimeti
    toprağa gömmüşken
    ve
    hasta ve sakat ve umutsuz yaşamını sürdürürken
    herkes
    gibi sıradan ve normal bir şekilde
    işe
    gidip eve gelmek dışında
    hiçbir
    şey yapmıyorken
    sanki
    otuz senedir seni izliyormuş gibi
    sanki
    otuz senedir kulağına fısıldayan oymuş gibi
    yazmalısın
    der biri
    sana
    biri sürü şey anlatıyorum yıllardır
    hala
    anlatıyorum
    sana
    neler oldu oğlum der gibidir
    bunlar
    ruhumuzun afyonu olmalı
    umursamazsın
    ama
    içinde
    var olan herşeyi
    o
    kadar derine gömmüşsündür ki
    bulamıyorsundur
    artık ne kadar eşelesende
    kendini
    kaybetmişsindir ve
    ve
    define haritan
    yanlış
    yerleri tarif etmiştir hep
    eline
    düştüğün kişilere
    ve
    onlarda doğru yerleri
    tahrif
    etmişlerdir
    ve
    dikiş izlerini görür o
    göndere
    diktiğin bayrağın
    sana
    ait olmadığını
    emaneten
    orada durduğunu bilir
    bozuk
    bir yapbozun
    eksik
    parçaları gibidir adeta
    önce
    kendini tamamlar
    sonra
    sana
    resmin
    bütününü
    senin
    elindeki parçalar olmadan da
    görebildiğini
    kanıtlar
    hiçbir
    şeye aldırmaz
    defol
    git desen
    küfürler
    etsen hatta
    bunların
    sana ait cümleler olmadığını
    sana
    ait cümleleri sana söylerek ispatlar
    haritası
    yoktur
    pusulası
    yoktur
    nerden
    geldiğini ve nereye gittiğini bilmiyordur
    gitmek
    istemiyordur sadece
    demir
    atmıştır
    kumandanındır
    çok
    uzun zamandır aradığın
    ama
    bulamadığın için okyanusta kaybolduğun
    adandır
    erzağının
    ve cephenenin kalmadığı bir noktada
    sana
    ayağa kalk asker demek için
    oradadır
    otuz
    yıldır kulağına fısıldayan perindir
    otuz
    sene sonra torununu sevicek olan eşindir
    oradadır
    ve
    naparsan yap
    hiçbir
    yere gitmeyeceğini biliyorsundur
    gitmesini
    istemediğini de
    senin
    gitmeyeceğini de
    gitmiyorsunuzdur
    bir
    yerlerden geliyorsunuzdur
    birbirinize
    24.ocak.2012

    bazen,
    yazdığınız bazı şeyleri, herkesler çok beğenir de, “okuduğum en iyi şeyin
    bu” der-ken, siz “siktir lan” dersiniz, hiç bi anlamı yok onun,
    boşluğuma gelmiş, üstteki de öyle bir şey işte.. bazen, okulda, bazı dersleri,
    yanlış anladığınızı, sınavdan sıfır çekince farke-dersiniz, o güne kadarsa,
    herşey çok iyidir, ve sonra, sınıfta kalınca, sınıf tekrarı yazınca, orada,
    farklı bir hocayla, aynı derse girip, gene yanlış anlamaktansa, devamsızlıktan
    ka-lıp, okuldan atılırsınız.. ne demeye 
    çalıştığımı anlayan beri gelsin, ona kukulete örücem, dökülen
    saçlarımdan.. bu arada moruk, yazdığım en iyi şey, bence, a harfidir. keşke
    ge-risini

    öğrenmeseydim.
    alfabeyi yani.. tek harf yeterdi, ruh halimi anlatmama.. “a a!”
    ge-risi, varsa yoksa, laf kalabalığı oldu, onca zaman.. artık şaşırmıyorum
    bile, olan biten hiç-birşeye.. alışkanlık değil. kanıksanmışlık..  hiçbir şey görme, hiçbir şey duyma.. see
    nothing! – see you later.. eyvalle..                                                                                                (2012/eylül/girdo/bedevinin
    son bahtı)
  • kuklacı john

    kuklacı john
    hangi yıllardaydı hatırlamıyorum, ama bir zamanlar, daha iyi
    zamanlardı diyerek hatırladığım zamanlar da oldu. şimdiyse, daha iyi zamanlardı
    diye kıyaslayabileceğim bir zaman dilimi yok, içinde bulunduğum son zamanlara
    karşılık, yani her şey her zaman kötüye gitmez dostlar, bunu daha önce de
    söylediğimde, bir zamanlar bana, demişti ki, bir dostum, her şey her zaman
    iyiye de gitmez o zaman, hayır demiştim ona, gitmez ama çoğu zaman, kötüye
    gidiyormuş gibi hisseder insan, büyüdükçe kötüleştiğini.. içinden
    çıkardıkların, içine sığmayacak bir zaman sonra, çünkü sen büyürken, içindeki
    küçülür daima, ve kusarak kusarak kusarak, geceler boyu içtiğin için sabahları
    boş bir mide ile ve öğürtü ile uyanıp, kusarak kusarak kusarak içindeki
    boşluğu, geçirdiğin günlerin geride kaldığını bildiğinde, anlarsın artık,
    içinde kusulası hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir zaman var olmadığını, yani
    en başından beri var olmadığını ve, yazarken yaptığın şeyin, senin içine ait
    olmayan şeyleri çıkarmak için, bir çaba sarf etmekten başka bir şey
    olmadığını.. hayır anlatamazsın, bir bar taburesinde mesela, sana ne kadar
    yakın olduğunu bilirsen bil, herhangi bir insana, diyemezsin yani ona, içimde
    bir boşluk var ve onu neyin dolduracağını bilmiyorum ama daima kusuyorum diye..
    diyemezsin çünkü, o da, her ne kadar seninle aynı durumda olursa olsun, bunu
    sana diyemiyordur, iyi değilsinizdir ve iyiymiş gibi yaparak birkaç bira içer,
    sonra evlere dağılırsınız.. ve sonra sen yine, yoldan aldığın birkaç şişe ile
    eve girer, kimseye çaktırmadan çantanda ne olduğunu, odaya geçersin..
    uyuyacağım ben.. ışıklar kapalı, müzik açık.. içine soktuklarını, çıkarmak
    için, kendini zehirliyorsun.. birkaç şişe sonra sızdığında, ve sabah doğan
    güneş sana hiç de iyi şeyler hissettirmediğinde, annen soruyor, yataktan neden
    çıkmıyorsun, öğlenin ikisi, hasta mısın? sormak istiyorsun ona, bir kez olsun
    sormak, hiç benim gibi hissettiğin zamanlar olmadı mı diye sormak, bir kez
    olsun hissetmedin mi? unutmuş olamazsın.. beni anlamalısın.. anlamak zorundasın
    anne.. lütfen.. gözlerime bak ve bana beni anladığını söyle.. gene içmişsin
    diyecektir size, gene berbat kokuyorsun diyecektir, ve sen kendi içine sinen
    berbatlığı biraz daha hissedersin ama bu koku bana ait değil anne, benim kokumu
    kimse sevmiyor, bende kendimi, kendimi sevmeyeceğim bir hale sokuyorum dersin,
    çünkü kimse seni sevmediğinde, senin kendini sevmen, senin kendini daha da
    kötüye sokmandan başka bir halta yaramaz dersin, dersin ama içinden, çünkü
    dışından da söylediğin her şey, uzay boşluğunda bile asılı kalamayacak sesler
    bütününden başka bir şey değildir.. aksini düşünüyorsanız, size bunun
    söylediğim gibi olduğunu ispatlayabilirim bayım, çünkü şu an ben, içimden
    konuşuyorum, gördüğünüz gibi, buraya kadar bile gelememişsiniz..
    etrafımda bir kalabalık oluşturduğunuzu varsaydığım günlerin
    geride kalmış olmasının nedenini, hepimiz çok iyi bilmekteyiz, çünkü
    oluşturduğumuz boşluğun içine, dahil olmak isteyenlerin büyük bir bölümü, o
    boşluğu doldurmak için var olmaya çabalıyorlardı, ve sonra biz o boşluğu
    ortadan kaldırınca, kendi içlerinde de bir boşluk taşımadıklarını, yani epey
    bir dolu olduklarını düşündükleri için, ortadan kayboldular..
    düşünüyorum da, sokak edebiyatı yokken, pek az insan oluyor,
    varken yeni birileri pat diye ortaya çıkıyor, vay canına, inanılmaz bir dehaya
    sahibim, kuklacı john amca geldi aklıma.. o da mı kim? bir karakterim, kuklacı
    john amca, kendi boğazına ipi takıp, bir üst kata o ipi bağlayınca, herkesi bir
    gülme tuttu ve herif sahnede intihar ederken, onun rol yaptığını ve yaptığı
    kuklaları taklit ettiğini düşündüler, sonra herif öldü, bir kukla gibi, yani
    zaten kuklalar ölmez öyle değil mi? çünkü aslında yaşamıyorlardır da.. o halde
    meseleyi tekrar ele aldığımızda, ve sorduğumuzda sınıftaki öğrencilere, nerde
    kalmıştık diye, büyük bir sessizlik korosu ile karşılaşacağız.. çünkü olay,
    öğretmenin ders anlatması esnasında gerçekleşiyordur, öğretmen susunca çocuklar
    da susar çünkü her ne kadar öğretmenin anlattığı dersi dinlemiyor olsalar da
    duyuyorlardır, sınıfa da arkasını dönmüştür öğretmen, yazıyordur, konuşuyordur,
    anlatıyordur, büyük bir çaba sarfetmiyor olabilir, işinden nefret ediyor bile
    olabilir hatta, ama ben hayatımın hiçbir evresinde, konuşan bir öğretmene karşı
    saygısızlık etmedim, dinlememiş olabilirim, bakın bu konuda haklısınız, ama
    bana gıcık olan edebiyatçı hatunu bile tek dinleyen bendim koca sınıfta, herkes
    konuşuyordu, ve ben yanımdaki ülkücü gençlik kahramanı serkanı susturup, hocaya
    kulak veriyordum.. sonra beni sınıfta bıraktı.. o gün anladım ki, insanlar
    sizin onlara duyduğunuz saygıya göre, notunuzu belirlemezler, yerine
    getirmenizi istedikleri şeylerin kaçta kaçını ve nasıl yerine getirdiğinize
    göre, bir sonuça ulaşırsınız. yani boş bir kağıda adınızı yazıp, onu masasısın
    üzerine koymanız, belki de içiniz de ki boşluğu anlattığınız anlamına gelmemiş
    olabilir.. aslında gelmemiştir, gelmemiştir çünkü içindeki boşluğu anlatabilen
    insanın içinde boşluk yoktur, içinde istemediği doluluklar vardır, onları
    kusuyordur o, asıl içinde bir boşluk taşıyıp onu anlatamıyorsa, o insan,
    korkacaksınız.. yani ölebilir.. anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
    eğer bana, yıllar önce bir yayınevi, çok dolu bir herifsin
    deseydi, ben bunu bir hakaret olarak algılayıp, dava açabilirdim, açabilirdim
    çünkü içimde bir doluluk oluşturan o şeyi ben içime almamıştım, aksine çıkarmak
    için çabalıyordum yıllardır, ben kusuyordum, onlar gene giriyordu, kusuyordum,
    gene.. her sabah, otobüse bindiğimde mesela, ya da okula gittiğimde, ya da eve
    gelmeden önce yolda yürürken mesela, dolmuştan inip.. sürekli sürekli sürekli
    içime enjekte edilen sıkıntının sebebini çözmeye çalışmadığımı söylediğimde,
    çözünmeye de çalışmıyorum diye eklemiştim, ve o gün bana “her şey kötüye de
    gitmez o zaman” diyen dostum, o ana kadar dostum olan, demişti ki, “zor olan
    şey, kendini anlatmak değil, sana kendini anlatanı dinleyebilmektir”. yazılar
    üzerine konuşuyorduk ve o gün anladım ki, herif hiçbir şey anlamamış, ulan ben
    kendimi anlatmıyorum denyo demeye çalıştım, ama demedim, bir bira sonra, hadi
    kaçalım artık deyip kaçtım, gerçekten kaçtım yani, çünkü siz hala benim burada
    kendimi anlatma çabası sarf ettiğim gibi bir algıya kapılıyorsanız, sizden de
    kaçardım.. yazmazdım yani, anlıyor musunuz? yazmazdım çünkü, sizi anlamadığını
    bilen biriyle konuşmak gereksizdir.. ve iki yıldır yazmıyorsa bir insan, ve
    yazmak yerine onları zihninden geçirip gitmesine neden oluyorsa, ve giderek
    sıkışıyorsa içinde, içindeki boşluğa, çıkarıp atamadıkları giderek daha güçlü
    bir baskı oluşturuyorsa, ve artık kusmanın da veya sarhoş olmanın da fayda
    etmediğini bildiği için, bunu da yapmıyorsa ve hatta her şeyi siktiredip,
    tanrı’ya dönüyorsa yüzünü, ve lütfen diyorsa ona, dua ederken lütfen gibi bir
    kelimeyi kullanıyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor, yalnız olmak
    bir şikayet nedeni değildir, asıl yalnız kalamamaktan şikayet etmeli bir
    insan.. günde birkaç saat mesela, odada tek başına kalmaya vakit bulamıyorsa…
    “çok yalnızsın ve ben bunu çok iyi anlıyorum”
    “kendimi yalnız hissettiğim için bir kez bile şikayet
    etmedim ben” diyorum ona, bir bar da oturuyoruz, iki hatun ve ben ve benden
    fanzinlerimi almak için, küldür bakanlığına müracat edip birkaç sigara
    almışlar, ki külünden bir deniz yapalım kendimize, tablonun içinde, ve sonra
    üzerinde sigaramızı söndürünce ölsün tüm balıklar.. evet aynen böyle yapmışlar
    ve ben de buluşmuşum, ve sonra votka kola söylenmesi gerekmiş çünkü bunlar iki
    bira içelim mi demişler, sen de olur demişsin, ve arada hiçbir duygusal veya
    cinsel ivme kazanmayacak olan bir sohbetin eşiğinde sana biri, diğeri tuvalete
    gittiğinde, demiş ki, “yazdıklarını sevdim ben”, eyvallah demişsin sen de, olur
    öyle, ben sevmiyorum, “ yalan söylüyorsun” demiş size, “yalan söyleyenleri de
    sevmiyorum” demişsin, ve sonra ardından bildiğin bir gerçeği açığa çıkarmaktan
    kaçınmışsın… ulan nasıl sevebilirsin, kitapevinden aldığını söylediğin tek
    fanzinde yer alan tek öyküm de iki sayfa eksikti, basım hatası yapmışım, ve hiç
    düzeltmeden bastım onu, bir kez olsun biri, girdo hatalı basmışsın demedi,
    nasıl okudun, bariz hata anlaşılıyor, nasıl yani? hayır böyle demedim, onun
    yerine, şöyle dedim, lita’yi sevdin mi?
    o kim dedi bana, ben de ona, lolita dedim, nabokov’un
    kitabı, hani okuduğunu söylemiştin ya, haa dedi evet severek okudum o kitabı
    ben, ulan lita senin kitapevinden aldığını söylediğin tek fanzindeki karakter,
    nasıl yani, nasıl.. sonra işte, insanlar gelip, 2 senedir, neden yazmıyorsun
    girdo diyor, hayır sormaları gereken soru şu, neden sokak edebiyatını kapattın,
    yazı göndericektim ben.. seni okumuyorum ki.. hiçbir şeyi okumuyorum sitede,
    sadece yazmak istiyorum, radyo yayınlarını hiç dinlemiyor ama ben de radyo
    yayını yapmak istiyorum..
    burada söylediklerimi üzerine alınmaması gereken ve sayıları
    sokak edebiyatının toplam harflerinden daha az olan yakınlarım için bir açıklama
    da bulunmak istiyorum: alının ve gidin be abi. ben de gideyim.. bırakalım bu
    işleri.. hiçbir şeyi çözmüyor artık dilimize bağladığımız düğümler.. ben tüm
    dünyanın ağzına sıçmak istiyorum, öyle bir jilet koymalıyım ki, zack’in diline,
    cümlelerini okuduğunuzda, beyin sarsıntısından ölün istiyorum, ölün de kurtulun
    bu adına postmodern denilen ama bana göre potporiden oluşan zaman diliminden..
    gerçekten bunu istiyorum yani.. ama istediğin şeyi yapman için, kuklacı john
    amca gibi bir seyirci kitlenin olmaması lazım.. yani anlatabiliyor muyum? yani
    olay, tamamen elim sendeye dönüşüyorsa, ve sonra birbirimizin ardından koşmaya
    başlıyorsak, bir anlamı kalmıyor bu işin.. giderek daha da dibe düşme korkusu
    taşıyorsan o yüzden, bizim elimizden tutmaya çalışma, düşersin aşağı.. biz
    aşağı da olduğumuz için değil, senin kendini düşmüş bir hayat yaşadığına iten
    düşüncelerin nedeniyle.. çünkü ben aşağı düşmek veya yukarı çıkmak arasında
    durulan bir dönme dolap olarak görmüyorum bu hayatı.. dibe düşersin düşmesine,
    hepimiz birkaç kere düştük, ama orada kalmaktan hoşnut değilsen, daha da dibe
    düşemezsin.. düştüğünü sanırsın ama, bak bu olabilir, herkes her şeyi
    sanabilir, ve bir sandalyenin gerçekliğinden gerçek anlamda emin olamıyorsanız,
    fotoğrafına bakmanız bile çözmez meseleyi, veya sözlüğe bakıp, oradaki tanıma
    uygun bir eşya aramanız evde, hiçbiri meseleyi çözmez dostlar, sandalye
    sandalyedir ve üzerinde hiç kimse oturmuyorsa bile, orada durmak zorundadır,
    tam karşımda, şu an durduğu gibi, görüyorum onu, odamda bir boş sandalye var ve
    bir kez bile oturmadım üzerinde onun, daima ayaklarımı uzatıyorum ona, pekala
    pekala, o halde bir kez daha düşünelim şimdi, kelimeler onlara kattığımız
    anlamlarla var oluyor olabilir mi? o halde bir sandalyenin anlamı herkese göre
    değişebilir değil mi? pekala meseleyi şu hale getirecek olursak: dibe vurmak
    adlı efsane konusunda; bir gemi düşünelim, ve onun çapasını denize atmak, o
    çapanın dibe vurması, geminin orada karaya yanaşınca yapılması gereken bir
    eylemdir öyle değil mi? ama denize açılırken, çaba geri çekilir.. pekala
    pekala, dibe vurmak dediğimiz şeyin, sizin için ne anlama geldiğini ben
    bilmiyorum, siz de benim kendimi kötü hissettiğimi söylediğim dizelerde, ne
    anlatmamaya çalıştığımı bilmiyorsunuz, ne anlatmamaya çalıştığımı, yani skor
    anlamlar açısından, eşit. ve dahası, şuraya tekrar dönelim: iki hatun, bar,
    fanzinler nedeni ile buluşuldu ve sonra, viski kola içiyorduk, 2007 yılındayız,
    alsancak korku parkı istasyonundayız, ve ben fazlasıyla nankör bir adam olduğum
    için, hatun bana “ben de kendimi yalnız hissediyorum” dediğin de, “ben de
    kedimi yalnız hissediyorum” dedim, “a-a dedi bir kedin mi var?” hayır işte
    dedim o yüzden yalnız hissediyorum kedimi, kedim olsaydı yalnız hissetmezdi
    kendisini.. gene bir şey anlatamadım ve sıkıldım, sonra ben kalkıyorum dedim ve
    bana “yazdıklarını seviyorum” dedi, ben de ona, yazmadıklarımı da sevseydin bir
    şansın olurdu belki dedim ve yol aldım, üstelik fanzinleri henüz vermediğim
    halde, o bunu bana hatırlatmadı, ve bir daha da aramadı.. fanzinleri unutmuşum
    ben gibi.. unutmadı, ilgilenmiyordu, yalnız olmak istemiyordu sadece, ya da
    yanında ben yürüyünce kendini yeraltı prensesi hissedicekti.. ve sorun şu ki:
    anlamlar arası karmaşaya geri dönecek olursak, ben yeraltı adlı bir şeye de
    inanmıyorum. çünkü birşeyin, altta mı üsste mi olduğunu belirlemek için, neyin
    altında veya üstünde olduğunu bilmemiz gerekiyor dostlar, ve “yer” diye temin
    edeceğimiz zemin eğer piyasa adı ile geçerli olan pamuk ipliği ise, üzerinde
    zaten duramazsınız onun, durmaya çalışırsanız o pamuğun sizi taşıyabileceği
    şeyler yazmanız gerekir, ve gereken şeyleri yazmaya devam ettiğiniz sürece
    gerekmeyen hallere bürünebilirsiniz: gazete röportajları, imza günleri ve
    birkaç farklı konsültasyon sonrası sizi iyileştireceğini düşündükleri şey sizi
    konstipasyon yapabilir..
    meseleyi kapatıcak olursak; uzun zamandır yazmayan bir
    insanın yazı yazmıyor olma nedeni, kabızlık olmayabilir ve yazı konusunda ishal
    olmaktansa kabız olmayı tercih ederim ve dahası benimle tıp oynamaktan sıkılırsanız,
    kaybedersiniz..
    pekala pekala, bu yazı, tüm kuklacı
    johnlara gelsin..
    10ocak2012

  • s.e 10 giriş yazısı

    uzun zaman
    oldu. oniki yıl. ya da otuz. sokak edebiyatı’nın fanzin olarak onuncu, csns
    yayınları’nın abaküs takvimine göre, bir anlamda ilk bir anlamda son sayısı.
    sokak edebiyatı oluşumunun onikinci, bu oluşumu öldürme amacını bir türlü
    gerçekleştiremeyen, girdovenk’in otuzuncu senesi.
    tayfadaki bir
    çokları vardı oralara, bir çokları da varmak üzere.. yani büyüyoruz işte.. her
    şey küçülürken, içimizde sıkışıp kalırken bir şeyler, bize büyüdüğümüz
    söyleniyor, olgunlaştığımız, ya da adam olmaya hala karar verip vermediğimiz
    soruluyor..
    pekala, meseleye
    şu açıdan baksak; büyümüyor da, eskiyor olabilir miyiz sizce? çünkü bana hiç
    değişiyormuşuz gibi gelmiyor dostlar.. bir şeyler değişiyor olabilir dünyada,
    size değiştiğini söyleyenler de çıkabilir, değiştiğinizi söyleyenler de. “değiş
    tonton“ diye bir şey vardı çok eskiden, hatırlar mısınız bilmem, yaşıtlarım
    bilir, sihirli bir sözcük gibi bu, değiş tonton, o geldi aklıma..
    sihirli bir sözcük,
    değişim, değişmek.. değiş-tokuş var bir de, nasıl da değişiyor kelimenin anlamı
    bir anda. değişim denilen şey, sakın bir alışverişten ibaret olmasın? dengeler
    sarsılmadan, gerçekleştirilen bir değişim hareketi.. al ordan iki tavuk, ver
    bana beş çuval un. yok yok, sen ordan bana sekiz saatini ver aga, karşılığında,
    şöyle bi yedi tane 100 kağıt vereyim sana.. her şey değişiyor gibi görünüyor de
    mi? ama bir şekil de, stabil kalmayı başaranlar da var hala. ve ısrarla, “her
    şey hala aynı” diye diretenler de, bu doğrultu da.. çünkü, her şey hala aynı
    dostlar. yüzyıllardır, bin asırdır, hiçbir şey değişmedi, insan hala aynı
    insan. ve değişim denilen şey de, tarlada öküzlerden traktörlere geçilmesinden
    ibaret, ya da ileride petrolden suya dönülür belki, ya da radyodan internete,
    telgraftan telefona..
    burada biraz
    durup düşünelim öyleyse, bir fanzinin çıkış amacı nedir diye sormuştu bir
    zamanlar bana biri, fanzin olarak kalmak olabilir öyle değil mi? öküz de öküz
    olarak kalmalıydı bence, önüne sapan bağlayıp tarlada gezdirilmemeliydi.
    oniki sene
    geçti. iyi veya kötü. bir çok hatalar da yaptık bu süre içinde, başımızdan
    büyük işlere de kalkıştık büyük beklentilerle.. sonuç olarak, sokak edebiyatı,
    her şeye rağmen, hayatını sürdürüyor. ama iyi ama kötü, bir şekilde,
    buralardayız. aradabir kapınızı çalmaya devam edicez.. evde olmasanız iyi olur.
    4.ocak.2012