Kategori: Genel

  • ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim

    ekte bir yazı gönderiyorum, ne düşündüğünü merak ettim 

    pekala pekala… mikrofon kontrol… sesim geliyor mu? mikrofon kontrol. ses. se. se. lanet olsun, başka bir şekilde ulaşmam gerekiyor.  

    pekala! bu giriş, bir deneme faslıydı sadece. ama
    bu denemeyi bile, örneğin bir düğünde, yapamayacak biriyken, şimdiki
    beni düşünüyorum, ve değişen düzeni, içsel düzenin dışa yansıması ve
    dışsal düzenlerin artık içerde yıkamadığı yansısı.
    aynı şeyi söyledim aslında şu an, ama pek azınız bunun farkında, pek azınız yapmaya çalıştığım şeyin farkında. girdap napıyor? girdap napmaya çalışıyor? girdap ne yapmaya çalışıyorsun sen? tekrarlar tekrarlar tekrarlar. kendini tekrar eden bir hayatı rayından çıkarttım dostlar. artık kontrol bende. gölgelerin gücü aşkına, herkesin nesi var böyle? neden herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor? yolunda değildi. yolumda değildi. yolunuzdaydı. ve şimdi kontrolden çıkmış bir boğadan farkım yok. kırmızı? hayır sana toslamayacağım küçük dostum. çünkü küçüksün, o yüzden kes sesini de kırmızı bayrağını sallamayı sürdür insanlara karşı. ben seni görmüyorum. ben seni hissetmiyorum bile. ve burada komünizme çattığımı düşünen budalalara bir mesaj vereceğim, ben sadece raydan çıkmış bir trenin öküzleşmesinden bahsediyordum. kırmızı bayrağınız kırmızı olarak kalmaya devam edebilir arkadaşlar, sizlerle bir sorunum yok. hiç kimseyle bir sorunum yok. benle bir sorunu olduğunu düşünenlerle bile bir sorunum yok. evet bir sorunum yokmuş hiçbirinizle gibi hissediyorum. ama var. var olması gerekenler gerektiği kadar var olur. aptal kelime oyunları mı? hiç sanmıyorum… 

    deneme deneme. şu an istanbul üzerinizdeyiz ve şehrin üzerinde bir tur atıyoruz. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. deneme deneme, tıkanma’yı okudum ama bu kısım palahniuk’tan arak değil çocuklar, deneme deneme.  

    bazen uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzun yazabilirim. gerektiği kadar uzatabilirim. aynı şeyleri defalarca tekrar ederek anlamsızlaştırabilirim. bunu denemek ister misin? şimdi sesli olarak perde demeye başla. hiç durmadan yap bunu. perde, perde, perde. devam et. perde, perde. anlamsızlaşıyor olması gerekiyor. kelimeye karşı yabancılaşıyor olmalısın. bir de şunu dene, girdap girdap girdap.. bir de şunu düşün, “hey girdap, bir yazım var, okumak ister misin?”. hayır, istemem ama küstahlık etmek de istemiyorum. ne yapmam gerekiyor söyler misin? yazmayı bırakıp size kulak verebilirim. ama odamda okunmayı bekleyen otuz kitap var ve altı aydır bekliyorlar. o büyük yazarların canları sıkıldı artık beklemekten. ırvine welsh beni bekliyor. henüz hiç okumadım. pavese beni bekliyor. hala okuyamadım. burroughs beklemekte. okumak istiyorum bu allahın belası yazarları anlıyor musunuz? ne demişler merak ediyorum. şimdi günümü, siz değerli yazarlara ayırırsam, o ölmüş yazarların kalbi kırılır, diye hissediyorum. ve aranızdan herhangi biri gerçekten yayınlanmayı hak ediyorsa, onu fark edemeyebilirmişim gibi hissediyorum. o yüzden birkaç ayarlama düşünüyorum. o yüzden bazı tasarılar geliştirdim. o yüzden tasarılarımı yoluna koymak istiyorum. düşünüyordum, geliştirdim, koyacağım. nasıl gidiyor sizce yazı? böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum. bilinçaltı işte. naparsın. rüya görür gibiyim. ben kontrol edemiyorum. parmaklarımı ben kontrol edemiyorum. zihnimi kontrol altında tutamıyorum. buradan kalkmak istesem de kalkamıyorum. yazı beni esir aldı. ilham perisi beni asır aldı. ve uyanırsam hatırlayamayabilirim zihnimde olan biteni. o yüzden devam et diyor içimden bir ses. dünya yok olsa bile kal burada diyor. yaz. lanet olası raydan çıkmış tren zihninde yol alsın. öküzleşmek istemiyorum. ama bazen öküzleşiyorum. yazım neden onaylanmadı? çünkü henüz okumadık küçük dostum. fanzin gönderecek misin? göndermeyi ümit ediyorum dostum. ama param yok. biraz
    para gönderirsen fotokopi kağıtları olarak sana geri dönüştürüp
    gönderebilirim o değerli atanızın kafasının resmi olan kağıt
    parçalarını.
    tamam belki hak ettiğim kadar kazanmıyorum. tamam belki fotokopici de hak ettiği kadar kazanmıyor.
    hatta siz de kendi işinizde hak ettiğiniz kadar kazanmıyor olabilirsiniz. küresel bir adalet yok ortada kısaca. her şey birbirine zincirleme bağlanmış durumda kısaca. hak etmiyorsun, hak etmiyorum, hak etmiyorlar. bir şekilde döngüye bağladık işte sistemi. sürekli kendini yeniliyor. yenilemek? bir de yenilmek var arada kalan. arada kalmak istemiyorum. hiç kimsenin arasında kalmak istemem. ama aramızda kalan her şeyi yazacakmışım gibi hissediyorum bazen. başka başka şekillerde.. başka başka yüzlerde canlanan tekrarlar silsilesi. hayır, ben bunu durdurdum. evet, raydan çıktım. devrilmeden gidiyorum. döngü yok. ruhsal kısır döngü yani. yoksa yaşanan her gün, bir süre en azından, bir öncekinin tekrarından ibaret olur. işe git, eve gel. aşık ol, beri gel. falan filan falan filan. şu an başım dönüyor. ve şu an gerçekten zihnim, olan biteni aktarmakta zorluk çekiyor parmaklarıma. dönüyor zaman. dönen bir zaman icat ettik biz. saatlere bakın. dönen zaman. takvimlere bir bakın. dönen zaman. gün içindeki hayatlarınızı gözden geçirin önce. dönen zaman. dönüyor dönüyor dönüyor. durup düşmüyor ama. bir para gibi mesela. kendi etrafında dönen bir para. iki parmağının arasına sıkıştırıyor ve diğer kolundaki diğer parmağınla onu itiyorsun. güçlü bir itiş bu. öyle güçlü ki, ne zaman durabilir bilinmiyor. para dönüyor. döndükçe çoğaldığını düşündürtüyor. dönen para, bir anda, birden çokmuş izlenimi yaratıyor. ve sonra sirkülasyon. taşınan mallar. oradan oraya oradan oraya. dönen zaman. dönen günler. dönen insan. sıkışıp kalmış bir ruh hali. bazen kendimi basit bir iskambil kağıdı gibi hissediyorum. böyle uzun uzun süreçler sonrası devrilme sırası kendisine gelen, sonra birinin onu tekrar ayağa kaldırıp hizaya soktuğu bir iskambil kağıdı. her gün yaşanan şey bu aslında. uyu ve uyan ve uyu ve uyan. yatağa gir. yataktan çık. yat kalk yat kalk. dön dur. döndür bile diyemezsin bu durumda. zaten döndürüyorlar. zaten döndürüyoruz. dön baba dönelim gibi yani. işte aynen bu şekilde. bu noktada farklılaşmak mı istiyorsun sen? kendine yeni bir alan yaratmak? pekala, yarat o halde. ama lütfen lütfen lütfen, bana önce ılımlı yaklaşıp, sonra küfür etme. ya da et işte. kafana göre. evet aynen bu şekilde. seni döndürüp durdukları zamanın dışındaki alanında kafana göre. olabildiğin kadar, göre.. kadar ve göre arasında virgül var. ben koydum onu oraya. bilinçli bir seçim bu. bilinçsiz bir el silemez onu kısaca. yani silmemeli. yani sen de ben seni okumadım diye kendini değersiz hissetme. çünkü gerçekten çok fazla insan yazıyor artık dünya üzerinde. çok fazla insan resim yapıyor bu şekilde. fotoğraf makinesi almana gerek yok bile, fotoğraf çekebilen bir telefon yarayabilir işine. biri kafiyeli cümleler mi dedi? tahmini üç saat düşündüm bunun üzerinde, doğrudur. sonra baktım olmayacak, kafiyeyi bozmaya karar verdim. ilginç fikirler. ilginç fikirlerin iğrençleştiği zaman dilimleri. biri ile konuşmaya başlıyorsun. aklından, onu düzebilirim, diye geçiriyorsun. ama bunu ona söyleyemiyorsun… o halde bunu yazma da tamam mı? ben yazabiliyorum çünkü söyleyebiliyorum. bu noktada istediğin bir öneriyi sunuyorum sana, yapamayacağın hiçbir şeyi yazma. kurgusal düzeyde dahi olsa, hissettirebilmek buna bağlıdır. hissettiğin kadar hissedebilir herkes her şeyini. daha az da hissedebilir tabii. en maksimum hissetme hali, budur işte, eşdeğere yakın senin ile.. senin üzerine çıkamaz hiç kimse. sana gelip “bak şurası şöyle olsaydı ya” diyemez. diyorsa kafasına tencere fırlat. o yüzden benden yazın hakkında bir eleştiri bekleme. ve gerçekten okunmak istiyorsan, yazabildiğin kadar yaz bence. gerçekten haklıysan davanda. ve gerçekten tutarlıysan kendi içinde. tutarlı olana kadar bekle bence. daha sonra ortaya çıkıp “hey ben bir yazarım” de. ben olsam öyle yapardım. ben olsam kendi içinde tutarlı olduğum sürece düzinelerce tutarsız metin yazardım. sonra birinin gelip “eeeh aaam”larına karşı sıkı bir ok fırlatırdım. fırlatırdım ki, bir daha konuşamasın. çünkü herkes her şey hakkında bir fikir sahibi artık. çünkü herkes her şey hakkında bir şey biliyor artık. hey elimizde bir internet var anlıyor musunuz? bunun değerini bilmek gerekiyor bence. bu yüzden kanallarını seç artık. seç ve yola çık. benim bunu on yıl önce yapmış olmam lazım. elimdeki birkaç kanalı deneyip, çıkmaz olanlarını elemiş olmam gerekiyor. şimdi elimde, içinde ilerlediğim son dehlizim kaldı artık. ve bu şey hala tıkanmadı. ve şimdi ben raydan çıktım artık. sen de raydan çıksan iyi edersin artık. ya da zamanı gelince yap bunu bence. zamanı gelince kendi yolunu belirle. “felsefik bir alt metnin yok” diyor insanlar, ben de onlara “fesleğen kokulu bir çiçeğim yok, haklısınız” diyorum. anlayabiliyor musun? deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. bu bir bant kaydı. telefonunuz borcunuzdan dolayı kapalıdır.  

    deneme deneme. kaptanınız konuşuyor. ne kadar salakça, öyle değil mi? yazmak üzerine tavsiyelerde bulunmak ne kadar da salakça. kaptanmış.. deneme deneme, kaptanınız konuşuyor. ya bu bir bant kaydıysa? hiç bunu düşündünüz mü? ben düşündüm. ilk uçağa bindiğimde, kaptanın şakacı bir tip olup böyle bir panik havası estirebileceğini düşündüm. sonra yerimden kalkmadım ve koşuşup bağrışan insanları izledim. izledim gerçekten. zihnimin içinde en iyi filmler dönüyor oğlum. her saniye yeni bir şey var vizyonumda. ve bunun için kullanmam gereken hiçbir yabancı madde barınmıyor damarlarımda. kanım temizlenmiş mi diye test etmek istiyorum bazen. ha evet, ne diyordum ben. sapıttım iyice. deneme deneme. istediğin gibi yazabilme özgürlüğünü hissedemiyor musun hala?  o halde istediğin gibi yaşama özgürlüğüne asla erişemeyeceksin. yazmak kolaydır çünkü. zor olan yaşamak kısmı bu paragrafta. sonrası kendiliğinden gelir çünkü. günün akmıyorsa, yazı akmıyordur. ve yazı akmıyorsa, bu hiç iyi olmadığının bir tür sinyalini çakar ruhuna. ruhunu kurutup asamazsın. çünkü bu çok klişe bir şeydir. ve klişe olan her şey de zaten denenmiştir. o yüzden ben denenmemiş bir ipi test etmek istiyorum işte. bir cambazım ben. test ediyorum. bir ipin kalite kontrolcüsüyüm ben. ip benim ipim. ben yaratmadım bu tarzı belki. ama bu ip benim ipim. ve düşersem düşerim. yazar olmak idealleri, paradoksal bir makinenin keskin dişli çarkları arasında can çekişmeyi gerektirir çünkü. riske gireceksin moruk. büyük, çok büyük bir riske. ortaya koyduğun şey hayatın olucak yani. okulu bitirsem deme. gerçekten inanıyorsan kendine, es geç okulu. gerçekten kendine inanıyorsan işi es geç. para siktir et gerekirse. gerçekten inanıyorsan kendine, acabaları def et hemen. alternatif bir kurtuluş şansı bırakma kendine. tüm olasılıkları sıfırla. tüm seçenekleri heba et zamanla. ben ettim. ben her şeyin içine eden bir kukuleta olmak istedim. bir yılbaşı günü, üzerine düşen havai fişek parçalarından alev alıp yanmaya başlayan bir kukuleta. kukuleta denizin üzerinde. denizin üzerine düşüp yüzen bir kukuleta üzerine düşen bir havai fişek. sahi, havai fişek yakar mı bir kukuletayı? bunu yap işte kendi içinde. tüm olasılıkları sıfırla önce zihninde. gerçekten inanıyorsan kendine. tek bir şüpheye bile izin verme. ben vermedim. ve şimdi, eğer bu son yazım olursa, geberir giderim herhalde. son yazı? intihar mektubu gibi mi yani? saçmalama salak, diyesim geliyor kendime. ama saçmalamana bile izin veren bir kitlen var olduğu sürece, gerçekten daha iyi yazabildiğin bir sürece eriyorsun kendince. ergime? evet evet ergime. oyun oynuyorum kendim ile.. sizinle oyun oynuyorum her kelimede. bir ileri bir geri. bir ileri bir geri. zihinde silinip giden olasılıklar. bu yazı, tek bir farklı seçimle on farklı şekle bölünebilir. sonra o on farklı şekil, bir farklı kelime daha seçerek, bir on farklı şekil oluşturabilir. doğru kelimeleri seçmeye çalışmak, her şeyin sonunu getirir. üzerinde çok fazla düşünme. tıkır tıkır seslerini düşünme. bir sigara yak. kanalize ol. kanalizasyonist bir akış sonrası ilüzyonist ilan edilmek de var işin içinde. lütfen ve eğer istiyorsan gerçekte; sana önemli bir kelime işte; kanalize… yani yazmaya kanalize. kurtarılmaya değil. geleceğe değil. sonrasına değil. öncesine değil. o ana kanalize. ve inan kendine. herkes, boktan bu, diyebilir. girdap yazdığını önemseyemeyebilir. girdap kendini çok beğenmiş olabilir. girdap burnu tepede, kıçı klozetin üzerindeyken, sıçtığı bokları bile altın sanabilir ama, lütfen lütfen lütfen, onu bile önemseme. öneri için yazı gönderme. eleştiri için yazı gönderme. o yorumlamaya değil hissetmeye kanalize. ve iyi bir özeleştiri için bile, yeterli donanım ve yetiye sahip değilken, haybeye, seni harcamak istememekte. anlıyor olmalısın.. tüm bu kafiye düzeni, yalan dolan düzeni üzerine kurulmuş zorlama bir itkinin, çıkmasını gerektiren süreden, milyonda bir daha az zaman harcanarak üretildi. eğer bana inanıyorsan, son söyleyeceğimin bu olduğunu bil. ve şimdi, evet tamam, tam zamanı, evet şimdi, kaptanınız konuşuyor, deneme deneme, uçağım zihnimin iliklerinden, çıkıp gitmediği sürece, yazmaya devam edebilirim kendi halimde. ama sen lütfen. kaptanınız konuşuyor, deneme deneme. sesim geliyor mu?  

    kendini büyük görmek, budalalara mahsustur. 

    kendinden emin halde yürümek, dahilerin işi. 

    kendinden emin halde yürüyen, deliler gördüm ben, 

    ve onlara kim niçin  

    deli dedi bilemiyorum ama 

    toplumun değersiz yargılarından 

    uzaklaştığınız sürece 

    özgürleştirilmiş bir zihinle 

    evet ancak bu şekilde 

    mümkün olabilir bence 

    iyi bir yazı 

    iyi bir zihin kazısı, 

    resim veya müzik veya sinema. veya 

    veya veya veya. 

    genel olarak yaşam 

    özel olarak sanat 

    ve içsel algıların 

    dış yansılarla bütünleşerek 

    sanatı yaşatmasından 

    daha önemli hale gelir, 

    yaşama sanatı! 

    iyi bir çay demlemeyi 

    iyi bir yazıya tercih edemem 

    ama bir yazıyı yazarken 

    iyi bir çay içmek isteyebilirim ben 

    ve param yoksa 

    ve evim yoksa 

    ve kalemim 

    ve kağıt 

    ve zaman 

    yazamayabilirim 

    o yüzden lütfen sen 

    kendinden emin olmadığın sürece 

    tek alternatifin bu gibiymişçesine 

    yazmaya kenetlenme 

    ve bir gün 

    on iki veya 

    yirmi yaşına geldiğinde 

    tamam diyebildiğin yerde 

    geriye kalan tüm olasılıkları linç edip 

    bir daha geriye dönme, 

    durma yani asla, 

    gerçekten asla durma. 

     

    deneme deneme. 

    şu an kabin basıncımız düşüyor ve 

    sizi terk etmiş olan bir 

    kaptanınız konuşuyor 

    bu bir bant kaydıdır 

    telefonunuz bağlanacaktır 

    ancak en yakın zamanda 

    yeni kontör yüklemeniz gerekmektedir. 

    deneme deneme

  • aynştayn

    aynştayn ile
    tanıştığımda, orta bire gidiyordum. ancak onun aynştayn olabilmesi için,
    tanıştığımız günün üzerinden birkaç hafta geçmesi gerekti.
    ortaokula ilk
    yazılan olabilmem için annem büyük bir çaba sarfediyordu, bu ne anlama
    gelecekti, bana ne kazandıracaktı bilmiyorum ama, ilkokulum,
    sekiz senelik zorunlu eğitime geçiş aşamasında aynı anda ortaokula da
    dönüşünce, yani aslında adı barbaros hayrettin ilkokulundan, ilköğretim okuluna
    devrilince, ben beşinci sınıfı henüz bitirmiştim ve o zamanlar, devletin beni
    adım adım takip ettiğini bilmiyordum. bundan, liseyi bitirdiğim sırada
    gerçekleşen, meslek liseli çıkışlıları meslek yüksekokuluna kapatma fikirleri
    açığa çıkınca şüphe ettim, ertesi sene sınava ikinci girişimde gerçekleşen
    sınav sorularının çalınması ve sınavın ertelenmesi skandalıyla emin oldum ki;
    birileri benim yaşamamı gözetliyor ve bir yöne doğru çekmeye çalışıyordu, o bir
    aylık gecikme, benim bir ay ders çalışmadan aylak aylak gezmeme ve dershanede
    iken aldığım puanların altında bir puan almama sebep oldu, oysa diyorlardaki
    dershanelerin yaptıkları sınavlar daha zordur, gerçek sınavda, eğer heycanını
    yenebilir ve bunun da bir deneme sınavı olduğunu farz edersen, daha yüksek bir
    not alırsın, herkes de öyle yaptı zaten, benim dışımda ve ben sonra
    üniversiteye girdiğim sırada da anladım ki, işin ucunda amerikalılar vardı
    çünkü benim okula girdiğim sene yaptıkları yardım sayesinde, okulumuzdan en
    başarılı sekiz öğrenciyi kendi ülkelerine kaçırıyorlardı, ve bu sebeple bölüm
    koordinatörümüz sürekli benimle uğraşıyor, sadece benimle uğraşıyor ve örneğin
    ben bir dersten cc ile geçmişsem, o dersi bana ertesi sene tekrar aldırtıyordu
    çünkü benim o dersten, dahası tüm derslerden aa ile geçmem gerekiyordu, böyle
    diyordu bana, ve ben okula gitmediğimde, beni arattıyordu kampüste, ve eğer o
    an okula girip derse girmediysem beni mutlaka buldurturdu.. çünkü ona tenbih
    etmişlerdi, ilk sekize sokmaları gerekiyorlardı beni, ve belki anneme de tembih
    etmişlerdi, ortaokula ilk yazılan çocuk olmalıydım, numaram 1 olmalıydı ve
    bilinçaltıma kazınan bu numara ile, her yerin 1 numarasına ulaşmak için çaba
    sarfetmeliydim.. ancak bilinçaltı mesajları ile her zaman herkes de aynı sonucu
    elde edemezsiniz, çok sayın illuminati elçileri.. ve bu sebeple, benim 1 ile
    ilgili tek takıntım, fanzinlerimin üzerine, bir lira, bir kayme, bir kağıt, bir
    demir gibi fiyatlar koymamla son buldu. ve tabi bir de, bir yan etki olarak,
    üniversite hayatım boyunca birinci sınıftan ileriye gidemedim, dört sene
    boyunca ve burada numorolojiye dalıp biraz kehanet ve komple teorileri ile
    haşir neşir olmak isteyenler için şunu söylememe izin verin; söz konusu
    kıyamet, 21.12.2012 de değil de, 12.01.2012 de kopacak efendiler, neden
    derseniz, o gün ben otuz yaşıma gireceğim ve dahası 12.0.12.0.12 şeklinde
    irdelediğimiz de bu hiç de kutsal olmayan otuzuncu doğum günümde, illümatik
    güçlerin otuzbin senedir aradığı gerçeği yakalayacağımızdan eminim, çünkü bir
    insan otuz yaşına girerken, rakamlar da otuzu ele veriyorsa, 2 artı 1’i
    deneyiniz bunun için, yanına sıfır, ve dahası toplumun başına açtığım cehalet
    sandığı olarak bilinen sokak edebiyatı da onikinci yılına giriyorsa, ve dahası
    tüm bu hengameden sıkılmayanlarımız için bugün burada aynştayn’ın hiçbir yerde
    duyamayacağınız gerçek hikayesini anlatacağını vaad ediyorsa size,
    illuminatinin tek 34. derece adamı, o zaman söyleyeceklerini de dikkate almaya
    başlamalısınız.. ne diyordum?
    ortaokula
    yazılabilmem için annem büyük bir çaba sarfediyordu ve biz okula kayıt olmak
    için, sabahın köründe geldiğimizde, okulda yasemin adında bir kız vardı, annesi
    ile beraber bizden önce gelmişlerdi, ama şu işe bakın ki, annem kayıt esnasında
    hemen seri bir atak yapıp kimliğimi uzattı ve zaten başından beri kurulu olan
    düzenek işlemeye başladı ve benim o tüm hayatımı değiştireceğine ve zihnimi
    allak bullak edeceğine dair planlar yaptıkları numarayı bana verdiler: 1
    ardından 253
    öğrenciye, birer birer numara verdiler ve tek sayılar erkek, çift sayılar
    kızdı, ve sonlara doğru değişen denge nedeniyle çift numara alan erkeklerin
    gelecek yaşamlarında cinsiyet değiştirip değiştirmediklerini bilmiyorum ama
    okulda diğer çocuklar arasında o talihsiz çift numaralı erkeklerin uzun süre
    eğlence konusu olduğunu size söyleyebilirim ve her neyse dostlar, bu kadar uzun
    cümle kurmamam gerektiği üzerine aldığım eleştirelere aldırış etmiyor ve cümle
    ve anlam ve nokta ile zaman kaybetmeden her şeyi “ve” ile bağlayıp virgüller
    yardımı ile konuşmayı sürdürüyorum içimden.. çimden bir adamım ben, o nedenle
    yani..
    ortaokula
    başladığım ilk gün, henüz okulumuz yeni başladığı için ortaokul yaşamına,
    öğretmen sayısı kısıtlıydı ve dersler ilk hafta başlamamıştı ancak ikinci gün
    sınıfa bir öğretmen girip (ilk gün kimse gelmedi bile boş boş oturduk arada bir
    müdür gelip ‘kesin sesinizi’ dedi), camı açtı, masa örtüsünü düzeltti sınıfa
    şöyle bir bakıp, gülümsedi ve gitti ve ben o gün anneme gelip bugün bir
    öğretmen geldi, fen bilgisi öğretmeni imiş ve sınıf öğretmenimiz imiş dedim ve
    annem de gülümseyip ‘ne güzel demişti sınıf öğretmeninin gözüne girmeye çalış’,
    o zamanlar ne demeye çalıştığını bilmiyordum ama üniversitede bunu anladım,
    çünkü bölüm koordinatörü benim gözüme girmeye çalışıyordu, başaramayınca da
    öfkelenip “hayatın boyunca sürüneceksin bu gidişle” diyordu ben de ona ‘yılanlar
    da sürünüyor ama derileri için avlanıyorlar’ demiştim, ‘üstelik o deriden
    yapılan şeyleri giyen sümkürükler de senenin belli dönemlerinde deri
    değiştirdikleri için, bu daha çok hayvan katliamına neden oluyor, bunu biliyor
    muydun? sizi neyin zehirlediğini asla bilemezsiniz efendim..’
    sonra işte, ben
    anneme yalan söyledim ve annem benim yalan söyleyebildiğimi henüz bilmiyordu,
    ben de o zamanlar yalan söyleyemediğimi bilmiyordum ama zamanla annem beni ben
    de annemi öğrendim ve sonra bir daha ona yalan söylediğimde gözlerime bakıp ‘olur
    öyle’ demekle yetinmişti ‘bir daha olmasın..’ mesela ben okuldan erken çıkıp ‘anne
    ders erken bitti’ dediğim de bana diyordu ki: “olur öyle, öğretmenine söyle,
    bir daha erken bitirmesin, bunun için para alıyorlar onlar”. anlıyordum, okula
    gideyim diye para veriyorlardı bana ve ben de o parayla kitap filan alıp, ya da
    ateri salonuna gidip, okula da yayan gidiyordum çoğu zaman, ta ki bilet yerine
    kent kart icad edilene kadar.. ondan sonra hayatım zindan oldu çünkü annem veya
    babam önceden kartı doldurtuyordu çoğunlukla, ben de napacağını bilemez, bi
    otobüse binip, bilmediğim bir yere giderdim bazen.. ve işte, çocuklar, daha
    sonraki bir gün, o pencereyi açan ve anneme bir yalan söylememe sebep olan
    kadın, sınıfa girdi ve “ben fen bilgisi öğretmeninizim” dedi, “adım filiz, aynı
    zamanda da sınıf öğretmeninizim.” o gün şunu düşündüm: istediğim bir şeyin
    gerçekleşmesi için, o konu da yalan söylemem yeterli. bu yüzden tanrı yalan
    söylemeyi yasaklamış, çünkü insanlar o zaman her konuda yalan söylerek
    istedikleri her şeyin gerçek olmasını sağlayabilirler. yıllar geçince, bu
    konuda haklı olduğumu gördüm.. sonra?
    sonra işte, hoca
    herkesi numara sırasına göre oturttu ve ben 2 numaralı yaseminin yanına düşüp
    kendimden nefret ettim, çünkü bu kızı sevmiyordum, ben derya’nın yanına oturmak
    istiyordum ama o da beni sevmiyordu, çünkü onun c sınıfından ilhan adında bir
    sevgilisi vardı arkadaşlar, ve üstelik derya’nın numarası da ondu, on, aradaki
    dokuz sayıyı ekarte edip ona ulaşamazdım, bu imkansızdı ve daha sonra kızlı
    erkekli oturma grupları son buldu, erkek erkeğe ve kız kıza oturtma kararı
    alındı ve ben de mustafa adında yine sevmediğim 3 numaralı bir herifin yanına
    düştüm.. oha diyordum, oha, sevmediğim herkes neden bana yakın konumda
    mevzileniyor, arka sırada iki ve dört numaralı kızlar, dört numarayı da
    sevmiyorum, aşırı çalışkan ve üstelik kibirli, sürekli her şeyi bildiğini
    sanıyor ve aslında sadece gösteriş yapıyor ve dahası sınıf başkanı seçildi bu,
    ve bana gıcık gidiyor..
    sonra işte,
    sınıftaki kimsenin beni pek sevmediği gerçeği ile yüzleştim, aslında nefret de
    etmiyorlardı, ben orda değilmişim gibi davranıyorlardı, çünkü ben hiç
    konuşmuyordum, çünkü kekemeydim ve öğretmenler yoklama yapınca, benim adım
    okunuyor, ve herkes gülüyordu sınıfta, herkes, bazı öğretmenlerin bile
    güldüğünü görmüştüm, söyleyemiyordum işte, belki burda değildim, belki kekeme
    değil de burda değildim ben, olamazmıydı yani? olabilirdi öyle değil mi? yalan
    söylerek sınıfta var olmak istemiyordum, ben sınıfta değildim, ben o günlerde
    okuduğum kitapta anlatılan afrika nehirlerinde yüzüyordum, ve orada kimse
    kimsenin adını söyleyince, adı söylenen burda demezdi, kimse kimsenin adını
    söylemezdi bile, bir isme ihtiyaçları bile yoktu belki de, toplu olarak
    isimlendirmişlerdi kendilerini, aslan maymun yılan papağan, falan filan falan
    filan, olabilir öyle değil mi? ve hiç insan barınmayan bir çocuk romanında var
    olan tek çocuk olarak, satırlar arasında kayboluyordum, burda değildim, hiçbir
    yerde değildim, hatta afrika da bile değildim, o kitabın içinde kaybolmuştum,
    sonra biri beni bulmasın diye, başka bir kitaba saklanıyordum, burda olmamak
    için yapabileceğim başka bir şey bulamamıştım.. sonra ateri salonlarını
    keşfettim ve bu kez de okula gitmediğim zamanlar, henüz ortaokulda bile okula
    gitmiyordum ben ve okula gitmediğim zamanlar anneme yalan söylememek için ateri
    salonunda öğlene kadar bekliyordum, sonra annem bir şey sormuyordu ve ben ders
    yapmak için geçtiğim oturma odasındaki köşemde, odam yoktu, oturma odasında
    kendime bir köşe yapmıştım, ve köşeye geçip, kayboluyordum bir süre.. sonra
    işte, beklenen hiçbirşey olmadı.. beklenmedik bir şekilde gerçekleşen bir şey
    oldu ama: aynştayn hayatıma girdi..
    bir gün yine,
    öğretmen yerlerimizi değiştirdi ve herkes istediği kişinin yanına oturabilir
    dedi ve ben yerimden kalkamadım, yanıma da kimse gelmedi, ve sonra benim gibi
    duran bir herifin yanına gittim, oturdum ve sonra edebiyat öğretmeni gelip
    ödevlerimizi sordu, ve ben de her hafta yaptığım gibi, defteri açıp, sınıfta
    geçen derste yazdırdığı şeyin üzerine sorular, altına cevaplar ve bazı
    satırlara da kırmızı kalemle bir iki üç yazarak, onu gösterdim, bunu evde
    hazırlıyordum, herif bakıyor, imza atıp geçiyordu, kolaydı, ama turgay, yani
    yanımdaki çocuk, dersini yapmamıştı ve benden daha zeki olsa da, kurnaz değil
    diye düşünüyordum, ve “hocam defterimi evde unutmuşum” dedi, yalan söylüyordu,
    öfkeyle baktı hoca ona ve, “git evine al gel” dedi, evi yakındı, 3 dakika
    uzaklıktaydı okula, turgay gitti, evden bir defter aldı geldi sınıfa oturdu, ve
    hoca gelmeden ona önümdeki onun edebiyat defterini uzattım, çantasından
    çıkarmıştım o eve gittiği sırada, bana gülümsedi, ödevi yapmamıştı ama defter
    yalanı da açığa çıkmamıştı, bir kulak çekilmesi ve birkaç hakaret sonrasında,
    -herif çok kötü hakaretler ediyordu bize- hareketi tamamladı ve bereket olarak
    da bize arkadaş olmak düştü. böyle başladık, iki sevilmeyen herif, bir anda,
    dost olmuştu..
    ardından biz, hasan
    ve hüseyin ve gürkan ile de arkaş olduk ve sonra her tenefüste okulda maç
    yapmaya başladık, beş kişiydik o yüzden her tenefüs biri hakem olur, ve ikiye
    iki minyatür kale top oynar, her derse de geç kalırdık ve azar işitip yerimize
    otururduk. artık iyice sorun olmaya başladı bizim top işi, hocalar topumuzu
    alırdı, biz de diğer tenefüs sıkıntıdan patlar ama ertesi gün yeni bir topla
    gelirdik okula. ta ki bizim kale olarak kullandığımız basket potalarının iki
    ayağı, (bir potanın iki ayağı vardı, arası da bir metreden azdı), teke
    indirilene kadar, sırf bizim için müdür okulda bir tadilat yaptı, ve ben o gün
    yalan söylerek değil ama inat ederek her şeyi değiştirebileceğimi anladım.. ama
    yanlış anlamışım, inat etmek sadece kendimin değişmemesine sebep oldu yıllar
    boyunca, dünya hâlâ aynı dünya ve ben hâlâ aynı ufak çocuğum..
    sonra ortaokul
    günleri yol aldı ve sınıf öğretmenimiz turgay’a dedi ki:  aynştayn. ona sürekli aynştayn dedi ve sonra
    biz de ona aynştayn demeye başladık ve sonra herif kendisini aynştayn diye
    tanıtmaya başladı: yani benim kendime girdap demeye başlamamla aynı hikaye..
    sonra, çok saygıdeğer öğretmenlerim, zaman geçti, ve yaz tatilinde biz aynştayn
    ile satranç oynamaya başladık, başlarda hep o kazanıyordu, bana oyunu da o
    öğretmişti ama sonra giderek ustalaştım ve yine de masustan yenildiği ve bunu
    anladığım halde ses etmediğim zamanlar dışında hep o kazanıyordu ama olsun,
    böylece beni kaybetmeye mahkum bir insan olarak hayata hazırladığını
    düşünüyordu belki de, o aynştayn’dı, herşeyin doğrusunu bilirdi, bütün dersleri
    pek iyi idi, ben canım isterse pek iyi alırdım, istemezse sıfır. mesela
    resimden sıfır aldım.
    hoca sene başında,
    200 sayfalık bir resim defteri aldırttı bize, ben de ona hiçbir şey çizmedim,
    hoca sınıfa girer, konuyu verir ve masasına oturup kitap okurdu, bazen de
    tahtaya tebeşirle bir şeyler çizer, bize nasıl adam kuş baykuş veya helikopter
    yapıldığını gösterirdi: aah hayır, bunları değil elbette, çok iyi atatürk resmi
    yapardı kadın, ve yapabildiği başka şeyler var mı merak ettiğim halde sormaya
    çekiniyordum çünkü bir gün defterime büyük bir umutla bakarsa, hayal
    kırıklığına uğrardı, ve bir gün not vermek için herkesi tek tek çağırdı, en
    yakınındakinden başlayıp, ve herkese pek iyi verdi, herkese, ben hariç. bomboş
    bir defter, üzerine adımı bile yazmamışım, o derece boş.. ve ortabirde ilk kez
    zayıf getirip, anneme gösterdiğimde, bana dedi ki, “bunu nasıl başardın”, “bunu
    başarmak için bir çaba sarfedilmiyor anne” dedim, “hiçbirşey yapmadım ben bunun
    elde etmek için..” kızdı bana. çok kızdı ve ben de ertesi sene resimlerimi evde
    anneme ablama falan yaptırdım, geçip gitti zaman..
    ve sonra bir gün,
    ortaokulun ikinci sınıfı da bitti, yaz tatilinde aynştayn bizim mahalleye geldi
    ve mahalledeki çocuklar “buraya yabancıları getirmemelisin dedi bana, size ne
    ya dedim, onlar da dövücez sizi dediler, aynştayn’ın yüzü sivilce doluydu,
    çocuğu ittiler, bi sivilcesi kanadı diye korktu bir tanesi, kaçalım yüzü
    kanıyor dedi, diğeri dövelim dedi, ben de ittim onu, sonra noldu hatırlamıyorum
    ama ben ne kadar çağırırsam çağırayım aynştayn bir daha bizim mahalleye
    gelmedi, senin başını belaya sokmak istemiyorum dedi bana, oysa benim başım
    zaten beladan kurtulmuyordu ki, çingene mahallesinde yaşıyordum ben, hergün bir
    sorun, her gün bir kavga olurdu mahallede, hatta bazen satırlar ve bıçaklar
    başlardı konuşmaya ve polisler bile giremezdi mahallemize, polisler bile..
    sonra bir gün, mahalleyi de kontrol altına almayı başardılar, sabahın köründe
    baskın, birilerini götürdüler, sonra hep devriyeler başladı, oradaki evlerin
    bazılarını boşaltıp başka yere yerleştirdiler filan, sonra ortaokul bitti, ve
    sonra ben bir gün aynştayn ile karşılaştım yolda, tesadüfen. üniversiteyi
    kazanmıştı, bilgisayar mühendisliği, ben de kazanmıştım, aziz düzenbazlar
    sayesinde dünya bankasından yardım alan birkaç meslek yüksekokulundan birini,
    ve sonra ona napıyorsun dedim, çalışıyorum dedi, çok çalışıyorum, ama
    gözlerinden gördüğüm kadarıyla hâlâ ama hâlâ istenmeyen çocuktu o, yüzünde
    sivilce yaraları vardı, onu seven de yoktu tahminen okulda, çok azdı veya, ve
    o, otobüse binip giderken, ben orada öylece kalıp, düşündüm, size anlatmadığım
    bir olayı, bana o gün, nasıl yaptın dediği bir olayı düşündüm, sınıfta,
    matematik dersinde, hoca tahtaya çok zor bir problem yazmıştı, ve bunu bilene
    yüz vericem ama tahtaya gelip nasıl çözdüğünü anlatıcak demişti, kimse çözemedi
    onu, ben deftere çözüp aynştayn’a gösterdim ve şaşırdı, çıksana dedi, anlat,
    yapamam dedim, biliyorsun, onla konuşurken kekelemiyordum ve o da bana
    gülmüyordu ‘burda’ diyemediğim zamanlarda, ve o da yoktu aslında o sınıfta,
    çünkü evinde liseye ait fizik kimya soruları ile meşgul olan bir çocuktu o,
    boşuna aynştayn demedi ona sınıf öğretmenimiz, ama o soruyu çözemedi her
    nasılsa, benden daha az zeki olduğu için değil, aklına gelmedi sadece, hepsi
    bu, ve sonra hoca soruyu çözdü ve ben defterime baktım, her şey aynıydı, her
    şey, gidilen yol, rakamlar, method, ve sonra işte, ben hayatım boyunca tahtaya
    kalkıp, o soruyu çözmek istedim, hâlâ bunu istiyorum, ama biliyorum ki, dünyanın
    en zeki insanı da olsanız, bir işe yaramayacaktır, yüzünüz sivilceli ise
    mesela, ya da konuşurken kekeleliyorsanız, veya saçınızın bir tarafında beyaz
    bir leke varsa, ya da burnunuz normal burunlar gibi değilse, veya eliniz de bir
    parmak noksansa, anlatabiliyor muyum? elleriniz makastansa ya da.. ne
    yaparsanız yapın, derdinizi anlatamazsınız, ne yaparsanız yapın..
    o yüzden, tüm çok
    saygıdeğer harlequin sendromlu bebekler için de, güzel bir gelecek düşü
    kurmamaları için, tavsiyelerde bulunun, çünkü güzel olan her  şeyin içine eder bu dünya, o yüzden sen,
    güzel hissetmediğin halde, kaçıp saklanmak istersin, ve kaçıp saklanacak, hiç
    bir yer olmadığı için, evden çıkmazsın mesela, mümkün oldukça çıkmazsın, ve iyi
    hissediyorum dediğin sürece sen, yani böyle iyiyim, şu an iyiyim, üzerine
    çullanır insanlar ordusu, ve kötü hissediyorum deseydin de, değişmezdi sonuç,
    yine çullanırlardı, çullanırlardı çünkü, sorun iyi veya kötü değil, herhangi
    birşey hissediyor olmanda yatardı.

    22kasım2011
  • zack

    zack
    1.
    alsancak. ara sokakta bir bar. barın
    dışındaki masalarından birinde, tek başına bir adam oturuyor. adı zack bu
    adamın. insanları izliyor zack. belli bir amaçla yapmıyor bu işi. vakit
    geçiriyor sadece. birasını yudumluyor, sigarasını çekiyor ve diğer masalarda
    oturan insanlara bakıyor, yoldan geçen insanlara, zihninden geçen insanlara…
    bir şeyler düşünüyor, insanlar hakkında bir şeyler… duyduğu sesleri ve gördüğü
    gözleri değerlendiriyor ama hiç tepki vermiyor. yüz ifadesi katı, oldukça katı
    ve donuk. uzun süre hiç hareket etmese, biraz uzakta kalanlar bir vitrin
    mankeni ya da heykel olduğunu düşünebilir. her ikisi de değil oysa, o an orada
    olan herkesten, hatta dünya üzerindeki herkesten daha gerçek ve canlı, sadece
    bedenine yansıtmıyor ruhunun rengini. onu ilk kez tanıyanlar, hakkında iyi veya
    kötü hiç bir şey söyleyemez, “ilginç” diyebilirler belki sadece, “tuhaf”,
    “garip”, “değişik”. değişik değişik olmasına, ama isteyerek takındığı bir tavır
    da değil bu, istemeyerek de giriyor denilemez bu şekile, farkında bile değil
    çünkü, en doğal haliyle duruyor orada, ama konuşan bir ağaçtan farkı yok gibi.
    zaman zaman esen rüzgarda hareket eden tek şey kafası ve ağzıyla masa arasında
    gidip gelen elleri. sakalı yok, bıyığı yok, haftanın beş günü tıraş olmak
    zorunda çünkü zack, haftanın beş günü bir işte çalışmak zorunda, başka bir
    zorunluluk daha edinmek istemediği için tek başına yaşıyor, arkadaş yok,
    sevgili yok, hiç kimseyle yakın ilişki yok, telefonu yok, herhangi bir iletişim
    adresi yok, interneti yok, sadece zack var, gerçek hayatın içinde dünyanın bir
    yerinde ayakları tabana basan, barın boş bir masasında iki saattir oturup üç
    yetmişliği tüketmiş olan ve dördüncüsünün gelmesini bekleyen zack.
    bu sırada karşı masaya iki hatun oturuyor.
    hatunlardan biri 42 yaşında ama otuzların başlarında gösteriyor. diğeri
    27’sinde, görsel açıdan da yirmi yedi. zack 30’ların başında gibi duruyor ve
    kaç yaşında olduğunu bilmiyor, bunu önemsemiyor da, önemi olan çok az şey var
    hayatında zack’in, birkaç şarkı, birkaç film ve cevabını aradığı birkaç soru
    gibi. sorular sadece kendisiyle, kendi yaşamıyla ilgili, ama cevabı test ettiği
    insanlar da arıyor, inceliyor onları, hangi durumlarda nasıl bir şekle
    büründüklerini ve çıkarları ile davranışları arasındaki değişimi kıyaslıyor,
    durumları karşılaştırıyor, tavırları eşleştiriyor ve sonuç hiç şaşmıyor, bir
    gram bile oynamıyor zihninin içindeki terazinin dengesi: insan dünyanın en
    aptal mahlukatıdır.
    27 yaşında olan hatun esmer, diğeri
    sarışın. esmer olanın üzerinde, dizinde biten bir etek var. sarışında mavi bir
    kot pantolon. her ikisi de orta kilolu. şişman değiller, zayıf değiller. “şişko
    bir hatunla evlenmek istiyorum, yemek yapmasını bilsin yeter” diye yazmıştı
    zack, yazmayı bırakmadan önceki öykülerinden birinde. yazmayı bıraktı zack,
    çünkü anladığını hissettiren bir insan bile çıkmamıştı karşısına, sekiz yıl
    süren internet ve fanzin yayınları boyunca. yazmasına gerek olmadığına karar
    verdi daha sonra, yazması gerekmiyordu çünkü ona göre tüm o öyküler, şiirler,
    zihninden bir anlık geçen ve o an düşünmek yerine hızlıca kaleme alınmış cümlelerden
    ibaretti, bir anda yazıyordu zack, üzerinde hiç düşünmeden, yazının başına
    oturuyor ve bitirip kalkıyor, sonra e-posta yolu ile arkadaşlarına gönderiyor,
    kendi internet sitesinde yayınlıyor, bazen de fanzin yapıyordu, bir gün her şeye
    nokta koydu. yazması gerekmiyordu, tüm o öyküleri, şiirleri, yazıyormuş gibi
    yapıp aklından da geçirebilirdi, bu bile yeterdi ona, içinden konuşurdu mesela,
    ama yazarak kayıt altına almaya ve sonra okuyan insanların ne hissettiğini
    dinlemesine gerek yoktu. hatta kimseyi dinlememeye karar vermişti. kimseyi
    dinlememeye, kimseyle konuşmamaya ve yaşamını sürdürmek için gereken bedensel
    ihtiyaçları dışında hiçbir şey yapmamaya. arada bir ruhunu da besliyordu
    elbette, yıllardır dinlediği birkaç şarkı, alkol ve sigara, bazen bir kitap
    okumak, hepsi ama hepsi ruhsal ihtiyaçlardı ona göre. belki bira ve sigaranın
    bedensel etkileri de vardı, ama yaşamı sürdürmek için gerekli olan bir bedensel
    ihtiyaç değildi ona göre seks, ruhsal bir ihtiyaçtı ve ruhsal bir düzeyde gerçekleşmiyorsa,
    anlamı yoktu kesinlikle. hayvanları seviyordu zack. sadece kendini korumak ya
    da karnını doyurmak için öldüren hayvanları. insanların karnını doyurmak için
    hayvanları öldürmesine ihtiyacı yoktu, canları et yemek istiyorsa bile bunu
    vahşi yaşam şartlarına uygun olarak, teknoloji ve zeka ürünü icatlarla değil
    tamamen bedensel güçlerle avlanarak yapmalıydı. insanların zeki olduklarını
    düşünmesi mahvetmişti dünyayı ve canlılar aleminde ruhundan çok aklına güvenen
    tek tür insandı. bir ruh taşıdıklarına inanmıyordu zack insanların. değişmez
    bir ruhları yoktu çünkü kaypaklardı, zora koşmazlardı hiçbir şeyi, sorun sistem
    değil insanın kendisiydi. eğer günümüz sistemini yöneten insanlar ve
    yönetilenler yer değişseydi, sonuç yine değişmeyecekti. sorun yönetim sistemlerinde,
    rejimlerde, ideolojilerde, devletlerde, kapitalizm de ya da başka bir görünmez
    kuvvette değil insanlık denilen türün kendisindeydi. zenginler ve fakirler yer
    değişse de, zengin ve fakir yaşam tarzları değişmeyecekti, bu kez eski fakirler
    bulundukları konumdan eski zenginlerin fakirliklerini önemsemeyecek ve “daha
    çok yaşam” arzularından bir adım geri atmadıkları için tüm nimetler eşit
    olmadan paylaşılacaktı. ki eşitlikte insanlığın yarattığı başka bir aldatmacanın
    ürünüydü zack’e göre. hiç bir şey eşit değildi, eşit olamazdı, ama dengede
    olabilirdi. iki artı üç ile, dört artı bir, birbirine denk olabilirdi ama beş
    ile beş eşitti ve dünya üzerindeki hiçbir insan bir diğerinin eşiti olmadığı
    için, insanların eşitliği, söz konusu durumda bir saçmalıktan ibaretti.
    insanlar farklı durumlarda birbirlerinden üstündü, ama doğuştan gelen ya da
    sonradan edinilen üstünlükler, denkliği bozacak bir şekilde kullanılıyordu.
    herkes her şeyi yapma hakkına sahip olsaydı, kimse kimseyi öldürmezdi, ama
    insanın doğası söz konusu olunca zaten herkes herkese her şeyi yapıyor ama hiç
    bir şey yapmadığını iddia ediyordu… diğer hayvanlar açgözlülük nedeni ile
    birini öldürmüyordu zack’e göre, açgözlü olan tek tür insan olmalıydı, zaman
    zaman kaybettiğini ya da kazandığını düşünen tek tür de insandı ama ölümün
    hüküm sürdüğü bir yerde kazançtan söz edilemeyeceğine göre, bunun da çaresi öte
    dünya ile bulunmuştu. kendilerini bu şekilde kandırabiliyorlardı. kendini
    kandıran insan, herkesi kandırabiliyordu, zack kendine kanamamıştı bir türlü,
    bu yüzden yaşamak çekilmez bir hal alıyordu onun için, zaman zaman.. devletlerden
    nefret ediyordu zack,. her türlü yasal ya da toplumsal kuraldan, ihtiyacı
    olmayan şeyleri üreten insanlıktan, ihtiyacı olmayan şeyleri almak için çalışan
    insanlardan, insanlardan ve daima insanlardan, tüm insanlardan, hepsinden, her şeyden,
    nefretle kaplı bir sürahi gibiydi ve insanlar ölecek dahi olsa bir gram su
    istememeliydi ondan, buna hakları yoktu, hiçbir şeye hakları yoktu, buna rağmen
    hakketmekten ve emekten söz edip duruyorlardı, kazanılmış haklar, özgürlük,
    adalet, emek ve eşit yaşam hakkı. düpedüz saçmalık diyordu zack, hakketmek mi?
    bir şeyi hakketmek için aptal işlerde çalışmamız gerekmez…
    ama gerekiyordu zack, ve oyunu kuralına
    göre oynamaya başlamıştın. kazanamayacaktın belki ama diskalifiye de
    olmayacaktın..
    ***
    bu sırada karşı
    masaya iki hatun oturuyor. kırkiki-yirmiyedi-esmer-sarışın. zack onları
    izliyor. kırkiki olanın sırtı zack’e dönük, yirmiyedi’nin yüzü. yüzüne bakıyor
    zack yirmiyedinin. gözlerinin içine. garson geliyor. ikişer bira istiyor
    sarışın ve esmer. sigaralarını yakıyorlar. biraları geliyor. içiyor ve
    konuşuyorlar. içiyor ve bekliyor zack. içiyor ve izlemeye devam ediyor. bu kez
    gözünü ayırmadan. yirmiyedi olan da gözünü ayırmıyor pek fazla. ama sürekli
    konuşuyor, ya 42 ile ya da telefonla. ne sık telefonu çalıyor bu hatunun diye
    düşünüyor zack. 27 geriniyor bir ara, göğüsleri daha bir belli oluyor… sonra
    birasından yudumluyor, sonra sigarasından çekiyor, sonra tekrar telefonu çalıyor,
    ve tüm bu olan bitenler sırasında zack gözünü hiç ayırmıyor hatundan. böyledir
    zack, insanları önemsemez, uzun süre bakar bazen, bazen de inatla görmezden ve
    duymazdan gelir, dürtersin de dönüp arkasına bakmaz.
    o sırada zack’in
    aklından gündüz iş yerinde olanlar geçiyordu aslında. evet kadına bakıyordu,
    yirmiyedilik esmer hatuna, ve farkındaydı neye baktığının, ama aldırış ediyor
    sayılmazdı, zihninde gündüz havaalanında olan biten karmaşa vardı. bazen
    durulan ama aslında hiç bitmeyen karmaşa. yedi gün yirmidört saat 52 hafta
    aralıksız devam eden hayat. havaalanı. gece gündüz, gündüz gece, akşamdan
    sabaha ve sabahtan akşama. inen uçaklar. kalkan uçaklar. gelen yolcular. giden
    yolcular. iç hatlar. dış hatlar. follow me. kule. ground time. ground
    operation. kontuar. şut altı. tk. sunex. lufthansa. hasan. hangi hasan? yarak
    hasan. iş yerinde yıllardır süregelen tek geyikti bu. yıllar önce işe ilk
    girdiğinde ortaya çıkan geyik. bir gün postabaşılardan biri, “hani hasan
    gelmedi mi bugün” dedi yeni gelen vardiyeye, adamın te ki “hangi hasan” dedi,
    “yarak hasan” dedi postabaşı da. postabaşının adı hakan’dı. yıllarını bu işe
    vermiş ve seviye seviye yükselmişti. zack hala işçiydi oysa. yükselemezdi.
    alçalamazdı. sıkışıp kalmıştı hayatın bir noktasında. ne ileri ne geri. bir
    ileri bir geri. birkaç gün daha hakan hasan oyununa devam etti. hasan nerde,
    hasan düşmüş, hasanı gördünüz mü, hasan telefon açtı, hasan rapor almış, hasan
    işten çıkmış. her “hangi hasan” sorusuna verilen klasik cevap. ve yllar sonra
    da hala “hasanı tanıyonmu” sorusuna gelen karşılıklı gülüşmeler. otuziki
    yaşındaydı zack ve on aylık sözleşme ile girdiği havaalanına kadro kalmış ama
    hayat ile daima günü birlik sözleşmeler yapıp yaşamını sürdürmeye devam
    etmişti. ölmek istemiyordu, ama bu şekilde yaşamakta istemiyordu. bazen zihni
    bir karadeliğe düşer, ve bambaşka dünyalara ait bambaşka öyküler geçirirdi
    kafasından. ama yazmıyordu artık. yazmayacaktı. tek bir satır bile
    yazmayacaktı. yaşayacaktı sadece. geldiği gibi. her nereye giderse…
    hatunlar yarım
    saattir oturuyorlardı. yirmiyedi ve kırk iki. esmer ve sarışın. zack’de
    oturuyordu. zack, pall mall ve votka-kola. dört yetmişlik bira sonrası, votkaya
    yumuşak bir geçiş. günün ikinci sigara paketi. gözler esmere kenetli. akıl gündüz
    iş yerinde olan bitene.
    sessiz sakin sıradan
    bir havaalanı günü. rutin türk hava yolları uçakları. geceden duruma, mevsime
    ve güne göre üç dört veya beş yatı uçağı. sabah beş istanbul kalkış. sabah altı
    esenboğa kalkış. sabah yedi sabiha kalkış. sabah sekiz istanbul kalkış. sabah
    sekiz istanbul geliş. sabah dokuz istanbul ve esenboğa geliş. sabah dokuz
    istanbul gidiş. sabah on istanbul geliş. sabah on istanbul ve esenboğa gidiş.
    onbir boş. oniki dolu. on üç dolu. on dört dolu. on beş boş. on altı onyedi on
    sekiz dolu. on dokuz double veya triple geliş gidiş. yirmi dolu. yirmi bir dolu
    ve duruma göre yatı. yirmi iki duruma göre dolu kesinlikle yatı. yirmi üç yatı.
    yirmi dört duruma göre dolu ve duruma göre yatı. bir double dolu ve double
    yatı. bir dört arası sessizlik. sabah sekiz otuz akşam altı. akşam beş gece bir
    otuz. gece bir sabah dokuz. arada bir sarkan stabil vardiya. iki günde bir
    sekiz otuz, iki günde bir, on yedi, iki günde bir, bir işbaşı. iki gün tatil.
    havaalanı. TK-YB
    o gün çıkışı yirmi
    otuzdu zack’in. sekiz otuzda iş başı yapmıştı. ve akşam altı uçağı kırk dakika
    rötar verdi. akşam yedi uçağı on dakika erken indi. akşam yedi on beş uçağı on
    beş dakika erken indi. çakışan üç uçağın arasında mekik dokuyan yedi kişi
    yemeğe çıkmaya vakit bulamadı. tüm bu hengame arasında terden bir baraj oluştu
    ve yer hizmeti karşılığında uçak başına ortalama bir milyar fatura kesen şirket
    bu işi yapanlara aylık bir milyarın yarısını bile vermiyor sayılırdı. birileri
    kazanırken birileri daima kaybederdi. “çok laf yalansız çok para haramsız
    olmaz” dedi bu esnada traktörcülerden biri. adı mehmet idi ve sütçüydü aynı
    zamanda da. ve uçaktan artan kalan zamanlarda süt satarken arada bir kaydığı ev
    hanımlarından bahsederdi. gerçek mi yalan mı olduğunu kimse bilmiyordu ama
    bunun önemi de yoktu. her akşam izledikleri dizilerde bir yalandan ibaretti.
    gelmekte olan karanlığı düşünmemek için gökkuşaklarına ihtiyacı vardı
    insanların. zack sevmiyordu gökkuşağını. yaklaşınca kaybolan, içine girince
    kaybolan, elini uzatınca kaybolan, sevince kaybolan, nefret edince kaybolan ve
    yalan olduğunu bildiği hiçbir şeyi sevmiyordu. gerçeklerden yanaydı daima. her
    ne kadar kötü de olsa, gerçek, gerçek olarak kalmalıydı. sözünü etmeye gerek
    yoktu. gerçek olan bir şeyler vardı, bu yeterliydi onun için, arada bir evine
    götürdüğü kadınlarda gerçekti, ama asla söz etmezdi bunlardan, işyerinde kimse
    nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyordu. evine gelen insanlar da bilmiyordu nasıl
    bir işte çalıştığını. hiçbir şeyi saklamıyordu zack, sadece pek fazla
    konuşmuyor, soru da sormuyordu pek fazla..
    “nerelesin”,
    “buralıyım”
    “ne iş yaparsın”,
    “ne iş olursa”,
    “adın ne”,
    “bukelamun”.
    renk körü olan bir
    bukalemun.,
    ***
    yirmiyedi bakmayı
    sürdürdü. zack de öyle. kırkiki aradabir arkasını dönücek gibi oldu, dönmedi.
    yirmiyedi tuvalete gitti, geldi. zack tuvalete gitti geldi. kırk iki tuvalete
    gitti. yirmiyedi ile arasında insan kalmamıştı zack’in. sadece iki masa, iki
    sandalye, iki kül tablası, üç şişe, ve derin sessizliği bozdu zack.
    “neye bakıyorsun?”
    “sana” dedi
    yirmiyedi.
    “niye?”.
    “bilmem” dedi hatun,
    “sen niye bakıyorsun?”,
    “neye?”,
    “bana tabiyki”,
    “ben sana
    bakmıyorum”,
    “yalan söylediğinin
    farkındasın”,
    “sende pek doğruyu
    söylüyor sayılmazsın”,
    “hangi konu da” dedi
    yirmedi,
    “bana niye baktığını
    bilmediğin konusunda”. zack, garsonu çağırdı, iki votka-kola istedi, votkaları
    çok olsun dedi ve sonra hatuna “karşıma otur” dedi, bu sırada kırk iki geldi
    ama yirmi yedi çoktan hipnotize edilmişti. arkadaşına üç beş cümle sayıklayıp.
    zack’in masasına yanaştı.
    telefonu çaldı
    yirmiyedinin. bu sırada “adım çiçek” dedi yirmiyedi. “ya senin?”,
    “nerde olduğuma göre
    değişir bu” dedi zack,
    “nasıl yani?” dedi
    çiçek,
    “iş yerinde bir şey,
    aile arasında başka bir şey, arkadaşlar arasında başka bir şey, resmi dairelerde
    başka bir şey, bir zamanlar okullarda başka bir şey, evimde henüz kesinleştiremediğim
    bir şey, ve tanımadığım insanlar için ‘hiç bir şey’ olur adım”.
    “peki bay hiç bir
    şey”,
    “resmiyeti sevmem,
    bana istediğin herhangi bir ismi koyabilirsin bu gece için, aldırış etmem”,
    “gizem desem sana
    nasıl olur”,
    “karadelik daha
    zekice bir cevap olurdu, votkanı çabuk iç, kalkıcaz birazdan”.
    telefonu sustu
    yirmiyedinin. tüm konuşma boyunca çalan telefon sustu ve tekrar çalmaya başladı
    daha sonra. iki dakika otuz yedi saniye boyunca sessizlik hakimdi masaya.
    birbirlerine bakıyor ve konuşmuyorlardı. zack’in kalkıcaz birazdan diyişine
    cevap vermemişti çiçek, ama zack onun kendisi ile beraber kalkıp, evine
    gideceğini biliyordu. telefonu açtı çiçek.
    “alo, hayır canım,
    bu gece bir arkadaşım da kalıcam, msnde olmam, sen uyu.” ıvır zıvır, falan
    filan. üç dakika yirmi dört saniye… telefonu kapattı çiçek ve “aptal erkekler”
    dedi zack’e. o da “aptal kadınlar” diye eşitledi cinsel ayrımcılığı…
    cinsiyetlere inanmıyordu. kadınlara. erkeklere. erkekler yüzünden acı çeken
    kadınlara ve kadınlar yüzünden acı çeken erkeklere. bir insana bağlanmaya, aşık
    olmaya, hayatı paylaşmaya, aile kurmaya, çocuk yapmaya, tüm ilişkiler can
    sıkıntısını gidermek için yaratılan sanrısal duygulardı ona göre. o da aşık
    olmuştu. o da hayatını adamıştı. ama tıpkı yazı gibi, aşk meselesi de, kangren
    olmuş bir kol gibi kesilip atılmıştı hayatından. aşk yoktu, duygu yoktu, acı
    yoktu, iyi veya kötü hissettiği tek bir şey bile kalmamıştı. boşlukta bir zincir
    sallıyordu,  çiçek’in masasına
    oturduğundan bu yana yaptığı üçüncü telefon konuşmasının bitmesini beklerken
    zack. siyaha boyanmış ince ufak bir zincirdi bu. uçakta bulmuştu. uçakta
    bulduğu bir sürü çöp ile doluydu evi. napıcağını bilmiyordu bu artıkları ilk
    bulduğu anda. ama cebine atar ve bir gün başka eşyalarla kolenize edip,
    kullanılır hale getirirdi. koliden masa ve raf gibi. kırılmış fermuar
    başlığından kolye ucu gibi. ve daha bir çok şey. ve kadınlara da cebine attığı
    çöplerden farksız davranıyordu. onları evine götürür, bir süre takılır ve gitmek
    istediklerinde bırakırdı gitsinler. ses çıkarmazdı. sevişmezdi. kötü
    davranmazdı. iyi davranmazdı. ama normal yaşantılara göre tutarlı bir davranış
    şekli olduğu da söylenemezdi. ev onundu. işe gideceği sabahlar hatunu
    uyandırmadan kapıyı kapayıp çıkabilirdi. kendisi dışında hiçbir şeyi
    düşünmezdi. ama kendisini de düşünmezdi. güneş gören bir düşü yoktu… tek bir
    güvencesi yoktu. güvendiği tek şey güçlü kolları olmuştu son zamanlarda. beş
    yıl boyunca haftada beş gün uçak ambarlarında yükleme boşaltma yaptıktan sonra,
    artık iki parmağı ile insanı boğacak duruma gelmişti. ama yapmıyordu bunu. ve
    insanlar daha ona dokunmadan boğulduğunu hissediyordu her zaman. kalabalıktan,
    toplumdan, haberlerden, tartışmaktan nefret ediyordu. ve yirmiyedi’nin dördüncü
    telefon konuşması sonrasında “şarjım bitiyor telefonumu senin hattına yönlendirsem
    olur mu” sorusuna “kulaklarım dışında başka bir iletişim aleti kullanmıyorum”
    dedi zack.
    “ne, telefonun yok
    mu?”,
    “elektronik hiçbir şeyim
    yok, sadece telefonum değil”.
    “evini görmek
    istiyorum”,
    “votkanı hala
    bitirmedin.”
    çiçek, telefon
    görüşmelerinden arda kalan zamanlarda, zack’e başına gelen şeylerden kesitler
    sunuyordu ama zack çiçek’i tepki vermeden dinliyordu. dinliyordu ama çiçek’i
    tanıması için bunları dinlemesine ihtiyacı yoktu. tanıyordu o çiçek’i. çiçek’i
    tanıyordu, kırk iki’yi tanıyordu, garsonu tanıyordu, arka masalardaki diğer
    herif ve hatunları, yan masalardakileri, yoldan geçenleri, diğer
    barlardakileri, herkesi tanıyor, biliyor, ama belli etmiyordu… insanlığın
    ruhsal dna’sını çözmüştü kendince, belki fiziksel dna’lar parmak izleri gibi
    tek ve biricikti. ama ruhsal dna pek fark etmiyordu insanlarda. çok azında
    farklıydı ve o çok azdan kendisi ile eşlenik olan tek bir taneye denk gelene
    kadar yaşamını sürdürecekti zack. tek bir tane… kendisinin xy’sine karşılık xx
    kromozomuna ait olan, ruhsal dna’sı kendisi ile tamamen aynı tek bir tanesine…
    bunun için yaşamıyordu aslında ama bunu bekliyordu. bunun için bazı hatunlarla tanışmıyordu
    ama. hatunlar, yada erkekler, can sıkıntısını gidermesi için, vakit geçirmek
    için evindeki gelip geçici dekorlar gibiydi. hayatının dekorları.. sık sık
    değişirdi dekorlar. eski ve uzun süreli pek dostu kalmamıştı… yaptığı ve onu
    değerli gösteren her şeyi bir bir terk edince, insanlar da onu bir bir terk
    etmişti. artık fanzin yayınlamıyorum dediğinde. artık yazmıyorum dediğinde.
    internet sitesini uzaktan takip etmeye başladığında. düşlerinin üzerine asit
    döktüğünde. tekrar uyuşturucuya döndüğünde. lsd, amfetamin, kodein, kokoin, ve
    daha nicesi. evde yalnız olduğu zamanlarda, sadece müzik açar ve beklerdi. öylece,
    hareketsiz… müzik akar ve o da yazıyormuş gibi yapıp aklından cümleleri
    geçirirdi. müzik dinlediği alet dışında tek bir elektronik ya da elektrikle
    çalışan eşya yoktu zack’in evinde. televizyon yoktu. buzdolabı yoktu. çamaşır
    makinesi yoktu. saç kurutma makinesi yoktu. fırın yoktu. şofben yoktu. florasan
    yoktu. evinin hemen dibindeki iki sokak lambası bir hayli aydınlık veriyordu aslında
    odasına. ama onlar olmasaydı da bir şey değişmezdi. geceleri ya işte ya da
    sokakta olurdu. evdeyse de yalnızken müzik dinler, bir hatunlayken de kısa
    sürede sevişmeye çalışan hatunlara ters teperdi söyledikleri. bu zack’in
    dönüşen, düşlemediği, istemeden yaşadığı hayatıydı… ruhsal ve iç güdüsel bir
    trafik kazası… enkaz.
    çiçek’in votkası
    bitti. hesabı ödediler. kırkı iki ile vedalaştılar ve barın bulunduğu ara
    sokaktan, kıbrıs şehitlerine doğru yürümeye başladılar…
    15 kasım 2011

  • yeni zengin metin belgesi

    yeni zengin metin belgesi
    günümüzden on sene sonrasının bir pazartesi sabahı. uyandı zack. çalan
    bir alarm; telefon ya da saat ya da zihinsel zil ya da bedensel ağrılar…
    sabahın altısı. uyandı zack. bir işi vardı. gitmek zorunda olduğu bir işi
    vardı. uyandı. bir müzik çalıyordu kafasının içinde. grubun adı, Magenta
    Skycode. şarkının adı, hands burn. kafasının içinde dönüyordu müzik. duyuyordu
    yani. gerçekten duyuyordu. tavana baktı. her zaman olduğu gibi, her sabah
    olduğu gibi, kendisini çaresiz, umutsuz ve bitkin hissediyordu. işe gitmeliyim,
    dedi kendi kendine sesli olarak. “işe gitmeli miyim?” dedi sonra,
    “hayır gitmemeliyim” dedi. yastığının altındaki sigara paketini
    çıkardı, sigara paketinden bir tek çıkardı, baktı ona, şakaklarına dayadı
    sigarayı, ve yine dışından, “kendime sıktığım silahlarımdan biri”
    dedi gülerek, “ama ölmüyorum” dedi, “insanlar kötü göründüğümü
    söylüyor, ama ölmüyorum, insanlar kötü göründüğümü söylüyor, ama dışa yansıyan
    fiziksel gerçekliğin içerdeki gölgesine aldırış etmiyorlar” dedi.
    “içe yansıyan gölgem, dış görünümümden daha büyük aslında” dedi,
    “ve aslında, içerdekinin gölgesi olan bedenim” dedi, “bedenim,
    ruhumun gölgesi” dedi, “ruhuma tecavüz ettiler”
    “ruhuna tecavüz mü ettiler, neden?”
    “bunu bilmiyorum moruk, hiçbir şey bilmiyorum, bilmek isterdim
    ama”
    ağlıyordu zack, kendi kendine konuşuyor, kendi sorularına cevap veriyor,
    kendi kendine dialog kuruyor ve ağlıyordu. sabahın altısı.
    “işe gitmelisin zack” dedi kendi kendine
    “hayır gitmeyeceğim” dedi
    “ama gitmelisin adamım” dedi
    “ama gitmeyeceğim” dedi
    “peki nolucak” dedi, “sonu nereye varıcak” dedi
    “sonunu hiç düşünmedim ki” dedi
    “ama düşünmeliydin adamım” dedi
    “daha o kadar düşmedim” dedi
    “düşüyorsun” dedi
    “hayır düştüm” dedi “yere çakıldım ve ölmedim” dedi
    “hayır hala düşüyorsun ve artık hissetmiyorsun bunu” dedi
    “artık hiçbir şey hissetmiyorum” dedi
    “koca bir yalancısın” dedi
    “pekala, düzeltiyorum, hissetmemiş olmayı yeğlerdim” dedi
    “iş”
    “hayır”
    “iş, zack”
    “hayır adamım”
    “zack, işe gitmelisin”
    “gitmeyeceğim”
    “zack! iş dedim sana”
    “sikmişim…”
    doğruldu ve oturdu yatağa. bağdaş kurdu. sigarasını hala yakmamıştı.
    çakmağı arandı. evinin içi çakmak mezarlığıydı. ama hepsi saklanmışlardı sanki.
    evinin içinde, kendisi dışında onlarca insan yaşıyordu sanki. görünmez insanlar.
    hayaletler. ölüler. katiller. geçmiş zaman kahramanları. bol miktarda anı ve
    melodi.
    durdu. camdan dışarıya baktı. biraz eğilerek olduğu yerde, cama doğru
    yaklaştı, gökyüzüne baktı. gri bulutlar. hızla yol olan, evrilen, şekil
    değiştiren ve kapanan gri bulutlar. bir şimşek çaktı bu sırada, sesi sonradan
    geldi. bol gürültülü bir bomba gibi.
    “aslında” dedi, “aslında, yıllar önce, bir şimşek
    çakmıştı, içimde, sonra bir kaç tane daha”
    “ama” dedi, “hala gürültüsü duyulmadı. hep içimden
    konuştum insanlarla. ya da yazdım, yazdım ve kimse anlamadı” dedi.
    sonra kalktı ve yarı mutfak yarı oturma odası olan odaya doğru yöneldi.
    miladdan önce aldığı, eski, bozuk, kırık dökük ve paslanmış bilgisayarının
    power tuşuna bastı, bilgisayar açılırken bir çakmağa denk geldi, yanmıyordu
    çakmak, gazı bitmişti, sigara içmeliydi, acilen bir sigara içmesi gerekiyordu
    ve bulabildiği tek çakmağın gazı bitmişti. tüpe baktı, tüpün gazı vardır umarım
    dedi kendi kendine, kendine bakmadığı gibi, eve de bakmıyordu, eğildi küçük
    tüpe, açtı gazını, ve çakmağı tuttu, çakmaktaşı bitmemişti neyseki, ve tüp de
    bitmemişti henüz, zack bitmiş ve istemdışı bir şekilde kendini itekleyerek yola
    devam etmişti, sigarasını yaktı, müziğini açtı, ve odanın bir köşesine, yere
    oturup, sokağa bakmaya başladı. sokağa ve gökyüzüne ve evlere ve insanlara ve
    müzik başladı.
    “işe geç kalıcaksın” dedi kendi kendine
    “işemeye geç kalmamak daha önemlidir” dedi kendi kendine
    gülerek
    “ama işe gitmezsen bir tuvaletin ya da tuvaletlerine ödeyecek paran
    olmaz ” dedi
    “ağaçlar benimdir” dedi daha sonra “ben bir köpeğim, hauv
    hauv haaav.”
    bir kahkaha attı kendi kendine. kederliydi. bu sabah gerçekten
    kederliydi. ne olduğunu bilmiyordu. rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu.
    pazar gecesi ne yaptığını hatırlamıyordu. içmişti sadece, ıssız bir bölgede,
    kendi keşfi olan ıssız bir bölgede, deniz kenarında olan ıssız bir bölgede
    üstelik, içmiş ve müzik dinlemişti. ufak bir mp3 çaları vardı, dışarda da müzik
    dinleyebilmek için almıştı onu. müzik önemliydi gerçekten, kendi kendine
    konuşmasına engel oluyordu müzik, kulaklıklarını taktığı zaman, insanlarla
    konuşmasına da engel oluyordu, müzik iyiydi, müzik güzeldi, müzik yapan
    insanları seviyordu, müzik yapabilen, müzik yapmaya çalışan, müzisyen olan,
    buna çalışan, bunun için savaşan insanları. “müzik müzik müzik” dedi
    kendi kendine, “müzik olmasaydı çoktan ölmüştüm” dedi.
    “sen çoktan öldün lan zaten” dedi
    “hayır ölmedim” dedi, ölü taklidi yapıyorum, hepsi bu”
    “peki öyle olsun bakalım”
    “öyle zaten”
    “kendini kandırıyorsun”
    “başkalarına kanmaktan iyidir, kendi kendini kandırmak”
    “başkalarına da kandın zamanında”
    “canım öyle istediği için kandım ben, onların bir suçu yok”
    “zack, bırak artık kendini suçlamayı”
    “bu halimden dolayı bir suçu yok insanların”
    “var zack, tüm insanların parmağı var dünyanın bu hale
    getirilmesinde”
    “dünya benim dışımda, içimdeki dünya da onların dışında”
    “very very very, verisimilitude. 
    Impossible Things. To Wish Impossible Things”
    zack ingilizce konuşmayı seviyordu, ingilizce bilmediği halde üstelik.
    farklı dillerde konuşmayı seviyordu, çok seviyordu, yeni bir dil öğrenmeyi çok
    istemiş ama başaramamıştı, ispanyolcaya bayılıyordu mesela, sihirli geliyordu
    ona ispanyolca. “sihirli gerçeklik” dedi sonra kendi kendine,
    klavyesine doğru uzandı, bir mouse yoktu bilgisayarında ama onun da bir mouse’a
    ihtiyacı yoktu, klavyeden de kolaylıkla ve çok hızlı bir şekilde işini
    görebiliyordu, bilgisayar konusunu yalayıp yutmuştu ama tükürmesine neden
    olabilecek bir iş vermemişlerdi ona. yetenekleri para getirmemişti. o da
    bedensel güce dayalı bir işe vermişti kendini, yükle boşalt yükle boşalt.
    havaalanı, uçak ambarları, bundan on sene sonrası…
    bayanlar baylar, 2019 yılı kasım ayındayız, ve zack’in evinden naklen
    yanlı yayında, bir kehanete tanık oluyoruz.
    “lala lala la” dedi zack, “cure nerde lan, hah
    buldum”.
    sonra bir kedi girdi camdan içeri, seviyordu zack hayvanları, hayvanlar
    da zack’i seviyordu. mahallesindeki insanlar, zack’in pencere ve kapılarını
    açık bırakmasından rahatsız oluyordu ama zack insanlardan rahatsız olduğu için,
    sorun etmiyordu onların gerizekalı ve kaygı dolu rahatsızlıklarını.
    “sanane lan” demişti bir keresinde, kapısına gönderilen polise,
    “ev benim değil mi, ister yıkarım ister yakarım”
    onu nezarathaneye atmışlar, ve üç gün üç gece dövmüşlerdi. gülmüştü zack
    her job darbesinde. sadece gülmüştü, kahkayla hem de. en sonunda baş komser,
    “deli lan bu” deyip, bırakmıştı onu.
    “size benle uğraşamayacığınızı söylemiştim” demişti zack
    kapıdan çıkarken, “allahın belası domuzlar”.
    “işe git, eve gel, yat kalk uyu, işe git eve gel. işe git eve gel.
    hayat bu. sevsen de sevmesen de yaşamak zorundasın. yaşamak zorunda bile
    değilsin hatta, tercih senin, sen seç, yaşa ya da geber”
    kendini iteklemeye çalışıyordu resmen. “hadi oğlum” der
    gibiydi kendine ama saate baktı sonra, servisi kaçırdığını anladı. telefonu
    çaldı sonra, iş yerindeki ekip şefi arıyordu, açmadı telefonu. “orospu
    çocukları” dedi dışından, “sadece işiniz düşünce arıyorsunuz”.
    kedi yaklaştı zack’e. evine sürekli olarak kediler köpekler girip
    çıkıyordu. kedi yaklaştı. sokuldu zack’e. zack sarıldı kediye, ve ağlamaya
    başladı. “Prayers For Rain” çalıyordu odada, yağmur yağıyordu, yağmur
    yağmaya başlamıştı ve zack ağlıyordu. hıçkıra hıçkıra üstelik ve üstelik
    nedenini bilmiyordu bunun. biliyordu ama söyleyemiyordu, kendine itiraf
    etmekten korkuyordu yaşadığı acıyı. çok uzun sürdü bu ağlayış, gerçekten çok
    uzun, en sonunda bedeni pes etti ve halının üzerinde uyuyakaldı kediyle
    birlikte. uyandığında öğlene geliyordu saat. kalktı ve apar topar giyinip,
    öğlen postasını alıcak olan servise yetişmek üzere evden çıktı. vardiyali bir
    işi vardı, 24 saat dönüp duran ve değişen aperiyoduk vardiya. havaalanı,
    uçaklar, yolcular, kaptanlar, hostesler, hostlar, işçiler, müdürler..
    servise bindi, ifadesiz yüzlere baktı, arka koltuğa geçti, kulaklığını
    taktı, kafasını cama dayayıp dışarıya, yağan yağmura, kaldırıma ve insanlara
    bakarak müziği dinledi düşünmeden. servis hareket etti.
    kartını basmak üzereyken, şeflerinden biri “ohoo, beyimiz teşrif
    etmişler” dedi,
    “uyanamadım şef” dedi zack acınacak bir halde,
    “hadi lan ordan, uyanamamışmış, bıktım senin bu geç kalmalarından,
    işi ekmelerinden, mesanin yarısında kimseye haber vermeden kendi kendine paydos
    edip eve gitmenden”
    “eee nolucak” dedi zack, yüzü bir anda değişmişti,
    “nolucağı var mı lan” dedi şefi,
    “varsa da amına koyayım, yoksa da amına koyayım” dedi zack,
    öfkeli, acı dolu bir öfke. ilk kez böyle görüyordu şefi onu, ve elinde önceden
    hazırlamış olduğu istifa dilekçesini uzattı ona. zack’in adına, zack’in
    ağzından yazılmış, bir istifa dilekçesi, ne yazdıklarına bile bakmadı zack,
    imzaladı ve gerisi geriye dönüp, yemekhane camlarından birine de bir tekme
    atıp, “alacağımdan kesersiniz bu camın parasını, zaten vermeyeceksiniz
    piçverenler” dedi ve çıktı gitti.
    eve geldi tekrar. yüklü miktarda şarap, sigara, su, peynir, süt, kibrit,
    ve biraz da et alıp. kapıyı açtı, odaya geçti, öğlenin ikisinde. güneş açmıştı
    dışarda ama zack’in içindeki güneş çoktan sönmüştü. kapkaranlıktı içersi,
    zihninin içerisi, müziği açtı, şarabını açtı, odada bulunan bir kaç hayvana
    peynir süt ve et ikram etti. ikram etti, kendisi birşey yemiyordu. içiyordu
    sadece. ve içti içti içti, köpekler ve kediler karınlarını doyururken, o içmeye
    devam etti ve en sonunda sızdı.
    uyandığında, yeni bir iş aramak zorunda kalacağını biliyor, ama
    düşünmüyordu. gittiği yere kadar diyordu, gittiği yere kadar. her nereye
    gidiyorsa artık, gittiği yere kadar.. 

  • zack 2

    Zack – 2
    bir kaç sene sonraydı. zack bir mektup aldı. şöyle yazıyordu
    mektupta:
    “selam abi.
    biriyle tanıştım, sana çok benziyor, aradığın o olabilir.
    spaceboy”
    zack, mektubun kimden geldiğini bilmiyordu, ama aldırış da etmedi.
    zihni o sırada, onüçüncü dünyada dolanıyordu. konstre olmuştu. uçmuştu. bir kaç
    saniyelik dönüşler dışında, bu zamanda yaşamıyordu. gördükleri hayal
    olabilirdi, zihni ona oyun oynuyor da olabilirdi, doktorların söylediği kimin
    umrunda ki, ya da psikoloji zırvaları, hastalıklar, ilaçlar, delilik ve sağlık,
    kimin umrunda?
    zack, seyahatini tamamladı ve bir duş aldı ardından. neye
    inanacağını bilmiyordu. tek istediği akıl sağlığını korumak ve insanlara bir
    şey belli etmemekti. tekrar tedavi edilmeye çalışılabilirdi, üzerinde bir takım
    deneyler de yapabilirlerdi. kendini toplumdan korumaya çalışıyordu sadece, o
    yüzden kimseyle konuşmuyordu. “bırak ne hali varsa görsünler”
    demişti, zamanın birinde yazdığı bir şiirde. “bırak ne hali varsa
    görsünler.” ama yazmıyordu artık zack, okuyordu sadece, hem de her şeyi.
    bir kaç sene sonrasıydı ve herkesin beklediği o değişim yaşanmamıştı, zack
    biliyordu neler olup bittiğini. geçmişten gelen kalıntıları çözmüştü, ama
    konuşması gerekmiyordu, çünkü insanlara yardım edemezdi. yardıma ihtiyacı olan
    biri, bir başkasına nasıl yardım edebilirdi ki zaten. ama hayır, zack bir
    yardıma ihtiyacı olduğunu da inanmıyordu, yaşıyordu işte öylesine, tabii buna
    yaşamak demiyordu çevresindekiler ama çevre kimin umrunda ki?
    zack mektubu inceledi. ve adrese baktı, polanya’dan geliyordu
    mektup ve türkçe yazılmıştı. underground bir üne sahip olduğu dönemde bir
    adresi vardı ve hala en son bilinen adresinde oturuyordu zack. ama öldüğünü
    ilan etmiş ve çevresindeki herkesi öldürmüştü. eskiden tanıdığı kimseyle
    konuşmuyor, keşfedilmek de istemiyordu, tek istediği hayatta kalmak ve biraz
    daha beklemekti.
    evden çıkıp, kırtasiyeye gitti, boş bir kağıt ve zarf aldı. zarfın
    içine boş kağıdı koydu ve mektubun üzerindeki adresi yazıp postaladı. bir kaç
    gün geçti aradan. zack bu süreç içerisinde, konu hakkında hiçbir şey düşünmedi.
    daha önemli sorunları vardı. bir iş bulması gerekiyordu, acilen bir iş bulması
    gerekiyordu, yoksa açlıktan ölücekti, nerdeyse. ama onu daha çok, sigarasızlık
    korkutuyordu, bir eroin bağımlısı gibi krize giriyordu ki eskiden eroin dışında
    her bir bok dolaşmıştı vücudunda.
    sigara sigara sigara dedi. aynen figaro figaro figaro gibi
    söylüyordu bunu. bir iş bulmalıyım, ya da intihar etmeliyim. iki seçenek kaldı
    geriye, çalış ya da öl.
    kapitalizm, insanlara taktığı tasmayı biraz daha sıkmayı
    başarmıştı o yıllarda, her yere yayılmıştı çok uluslu şirketler, her yere ama,
    dünyanın içine ediyorlardı. ve ufak muhalif gruplar da aptal yöntemlerle karşı
    koymaya çalışıyor ama nedense tek bir ortak düşmana karşı, bir kaç -kendi
    içinde birbirine de düşman olan- grup savaşıyordu. herkesin tek amacı devrim
    veya reformdu ama bunu kendi istedikleri biçimde yapmaya uğraştıkları için, tek
    yapabildikleri kapitalizmin ekmeğine yağ sürmekti. başka hiçbir şey değil.
    bir kaç gün sonra bir mektup daha geldi. bu kez, “abell”
    imzasını taşıyordu ve adres ve yazı farklıydı, başka biri de yazmış olabilirdi.
    zack bunu düşünmüyordu, insanların ufak oyunlarına kafa yormayı bırakalı
    seneler olmuştu. insanlarla uğraşmıyordu zack, onları anlamaya çalışmayı bırak,
    dinlemiyordu bile, izliyordu sadece, ve duyuyordu ve bazen bazı insanlara karşı
    tatsızlaşıyordu bazılarına da yardım ediyordu.
    mektupta şunlar yazmaktaydı:
    “merhaba
    bir kaç gün sonra izmir’de olacak
    mutlaka karşılaşacaksınız
    dikkatli ol”
    zack mektubu yaktı ve yeni bir boş mektup gönderdi. sonra da bir
    bara gidip, içti içti içti, sonra hesabı ödemeden ortadan sıvışıp kayboldu.
    sızdı o gece bir parkta. sabah kuş sesleri ile uyandı ve eve geldi. duvarları
    izleyip müzik dinledi, hepsi bu.
    bir kaç gün sonra bir mektup daha. üzerinde adres yoktu, kendi
    adresi bile yoktu. ve içi de boştu. sadece zarf. kapısının altından içeri
    atılmıştı. hepsi bu.
    zack o gün bir iş buldu. deliliğim için bir metot bulmalıyım diye
    düşündü, çok fazla insan var bu barda. iş, bir barda garsonluk yapmak
    üzerineydi ve evine bırakılan ilanlardan biriydi. şu, işe ihtiyacınız varsa
    yazılı olanlardan. zack hiçbir şeyden şüphelenmiyordu. mektuplar, sonra bir
    ilan, hemen işe alınması. umurunda bile değildi. düşünmeyi de bırakalı uzun
    zaman olmuştu. düşündüğü tek şey, eski ve kapanmayan yaralarıydı.
    o gün, akşam, barda, aynı onun gibi tek başına içip insanları
    izleyen bir hatun gördü. gözgöze geldiler, sadece bir saniye, ve zack, ilk kez,
    bir insanın gözlerine bakmaktan korktu, içi titredi ve hemen işine döndü.
    kadının o an ne yaptığını bilmiyordu.
    o gece boyunca, zack, kadından uzak durmaya çalıştı. o masa boşmuş
    gibi davranmaya çalışıyor, oradan gelmesi muhtemel bir siparişi görmezden
    geliyor, gördüklerini başka bir garsona havale ediyordu ve o gece, bardaki
    hemen hemen her erkek ve tüm garsonlar, bu gizemli kadına salça olmaya
    çalışıyordu. zack hariç.
    barın kapanmasına yakın, kadın aşırı sarhoş bir halde bir adamla
    bardan dışarı çıktı. hayır sarmaş dolaş değillerdi, hayır elele tutuşmuyorlardı,
    beraber yürüyorlardı sadece ve zack neler döndüğünü anlamıştı çünkü bunu o da
    yapıyordu. evine bazı insanları getirirdi zack arada sırada, kadın ya da erkek,
    getirir ve konuşurdu onlarla. dinlerdi daha çok ve konuşurdu ve eğer evine
    gelen kadınsa, ve onu öpmeye çalışırsa, evden kovardı.
    kadın bardan çıkarken zack ortalığı topluyordu. kadının arkasından
    bakmaya bile cesaret edememişti.
    sonra, ertesi gün. kadın epey geç bir saatte, bir hatunla beraber
    geldi bu kez. hatun 40’lı yaşlarda, sarışın, kısa boylu ve güzel bir kızdı. ve
    zack hatuna da bakamıyordu. korkuyordu ve korktuğu şeyi de adı gibi biliyordu.
    gecenin ilerleyen saatlerinde kadın ve hatun ve iki adam bardan
    çıktılar. o iki adam da bara sonradan gelmişti ve zack onlara da bakmaya
    korkmuştu.
    zack işi bıraktı. üçüncü gün. ne o bara gitti ne de evden çıktı.
    yeni bir mektup daha bekliyordu ve mektupların kadından geldiğinden adı gibi
    emindi. ve kadın da korkuyordu, emindi bundan. tekrar aşk-imkansız
    zack yine acıya gömülmüş ve zihnine bir tünel daha kazıp, bu kez
    de 3. çağ’a gitmişti. geri döndüğünde, bir duş aldı, ve yatıp uyudu.
    sabah uyandığında, kapısında bir mektup buldu. adres yok, üzeri
    boş bir zarf. içinden çıkan kağıda, sigara yanıkları ile, “her insan,
    doğarken acı çeker” yazıyordu.
    işi bıraktığı bara gitti, “çalışamayacağım” dedi, boş
    bir masaya oturup bir bira istedi. ve bu sırada kadın içeri girip boş bir
    masaya oturdu ve göz göze geldiler. bir saniye. zack ölümüne sigara içiyordu,
    ölümüne, kalbinin can çekiştiğini hissediyordu resmen, ve hiçbir şey
    hissetmemek için çabalıyordu. bir şarkı bestelemişti kendine, sözleri şöyleydi:
    ben bir bitkiyim ben bir bitkiyim
    lala lala la
    kessen acımaz etim
    lala lala la
    nefes almaya ihtiyacım yok – sigara verin
    la la la
    bedenim ölmeden önce ruhumun sesini kestim
    tralala
    ben bir bitkiyim solgun ve kederli
    lala lala la
    ne tek eşliyim ne çok eşli
    lala lala la
    yalnızlık mahsustur – ben ise eşsizim
    la la la
    ne havlarım ne ısırırırım – ama beni hapsedin
    tralalaa
    şarkıyı söylüyordu içinden zack, uzun bir şarkıydı, devam ediyordu
    daha, ve korkudan titriyordu gerçekten. kadın ayağa kalktı, yanından geçti,
    tuvalete gitti, geri geldi, yanından geçerken, “sessizliğim
    çığlığımdır” dedi ve yerine oturdu. zack ona baktı. çok dikkatlice. kadın
    bakmıyordu ama zack öfkelenmişti gerçekten. zack’in bir şiirinin adıydı bu ve
    bu şiiri hiçbir zaman yayınlamamıştı, yayınlamadığı binlerce şey gibi onu da
    çöpe atmıştı zack zamanın birinde. bu kadın o kağıt parçalarını bulmuş olabilir
    miydi? bunu bilmiyordu. ama bulmuş olsa bile, onların çoğu yakılıp kül halinde
    çöpe konmuştu, kimisi de bir defter olarak karalanıp, iyice deforma edilip,
    sokağa bırakılmıştı. dönem dönem sokağa defterler atıyordu zack. o kadar çok
    şey yazmıştı ki sıkılmıştı artık yazmaktan. yeter demişti. yazmama gerek yok,
    insanlara bir şey anlatmak zorunda değilim.
    kadınla gözgöze geldiler ve zack sesli olarak “içinden imdat
    diye bağırıyorsun” dedi, kadın ona bakmadan, “korkuyorum” dedi,
    zack “sen mi ben mi” dedi, kadın, “oyun oynamaktan
    sıkıldım” dedi, zack “o halde game over mı” dedi, kadın
    “tek canım kaldı” dedi, zack “bundan asla emin olamazsın”
    dedi ve bardaki insanların onları dinliyor olduğunu farkettikleri için her
    ikisi birden aynı anda “kesin sesinizi be” diye bağırdılar ve sonra
    ayağa kalkıp bardan çıktılar.
    “nereye” dedi zack
    “hiçbir yerden geliyorum ve hiçbir yere gidiyorum” dedi
    kadın
    “deli olacam” dedi zack
    “delilik iyileşmektir” dedi kadın
    “bana bak” dedi zack, “sıkıldım bu oyundan, gerçek
    misin?” kadın cevap vermedi, irkilmişti bu soru karşısında.
    yoldan geçen insanlara döndü zack, “hey! bakın, yanımda bir
    kadın var, görüyor musunuz” diyordu yanından geçenlere, “siz de onu
    görüyor musunuz? yanımda şu an bir kadın var mı?”. kimse cevap vermedi ve
    herkes bir deliye nasıl bakarsa, zack’e de öyle bakıp yanından geçip gitti.
    zack yere çöküp ağlamaya başladı ve bu esnada kadın, zack’in
    sırtını okşayıp “hadi kalk sahile gidelim” dedi.
    hiç konuşmadılar. kilise sokağından geçerken bir kaç bira aldılar
    ve sahil kenarına oturup, bacaklarını denize doğru sarkıtıp içmeye başladılar.
    kadın lafa girdi:
    “iyi düşün, dört bira aldık, birini sen içiyorsun, birini
    ben, gerçek olup olmadığımı anlamana yardımcı olabilir bu”
    “hıhı eminim öyledir” dedi zack umarsamaz bir şekilde,
    “peki ya sen gerçek misin” dedi kadın zack’e
    “bilmiyorum” dedi zack, “bunları düşünmeyi bırakalı
    çok oldu”
    “düşünce insanı bırakmaz” dedi kadın
    “düşünce, organize edilebilinir mi?” dedi zack
    “umut etmekten korkuyorsun” dedi kadın
    “kesinlikle” dedi zack, “kesinlikle korkuyorum,
    düşünmekten korkuyorum, hissetmekten korkuyorum, var olmaktan korkuyorum, yok
    olmaktan korkuyorum”
    “o halde bir sigara”
    “kesinlikle” dedi zack, “kesinlikle bir sigara.
    sigara sigara sigara”.
    birer sigara yakıp denizi seyrettiler. “ne kadarını
    biliyorsun” dedi zack
    “anlattığın kadarını” dedi kadın
    “yayınlamadıklarım dahil mi?”
    “hayır”
    “o halde yanımdan geçerken söylediğin şeyi nerden
    buldun?”
    “sessizlik çığlığımdır mı?”
    “evet o”
    “ilk onu okumuştum ben, unuttun mu?”
    “nerden buldun dedim sana”
    “sen verdin bana, Tartarus’da geziyordun, karşılaşmıştık,
    unuttun mu?”
    “bak ben buna inanmıyorum tamam mı, onlar gerçek değil, o
    görüntüler benim bilinçaltımın bana oynadığı oyun ve ben deliyim ve iyileşmeye
    de hiç ama hiç niyetim yok, anlaştık mı, şimdi defol git burdan”
    “zack” dedi kadın, “şu bileğime bak, sana bir şey
    hatırlatıyor mu?”
    “acaba seni öldürsem, gerçekliğini ispatlamış olur muyum? ne
    dersin, seni bu denizden atayım, eğer biri gelip kurtarırsa, gerçek olduğuna
    inanırım”
    kadın kahkahayla gülmeye başladı
    “kendine gel, şaka yapıyordum, 17 yaşındayken eski kitap
    satıyordun,  bir kitap almıştım senden,
    ne kadar unutkansın.. son sekiz yıldır sana sürekli ipuçları bırakıyorum ama o
    kadar körleştirmişsinki kendini, geçmişinle ilgili hiç bir ipucunu takip
    etmiyorsun”
    “bilinçaltım bana oyun oynuyordu, o ipuçlarını ben
    bırakıp…”
    “zack, saçmasapan konuşma” dedi kadın ve bu sırada
    kendini denize atıp imdaat diye bağırmaya başladı. o sırada oldu ne olduysa. üç
    insan aynı anda denize atlayıp kadını kurtardılar ve bu sırada zack tüm olan
    biteni izlemekle yetindi, kadın kurtuldu, kalabalık dağıldı ve olay durulunca
    kadın zack’in yanına gelip üzerindeki ıslak elbiselerle, “hadi bana
    gidelim” dedi,
    “gerçeksin” dedi zack
    “elbette gerçeğim ve sen de delirmedin, bütün olan biteni
    anlatıcam sana, gel”
    “öğrenmek istemiyorum” dedi zack, “gerçekten çok
    yorgunum ben”
    “hadi ama inatlaşma” dedi kadın “gel”
    “hala senin gerçek olduğuna inanmıyorum” dedi zack ve
    hala kadının gözlerine bakamıyordu aslında.
    “sıkıldım” dedi zack “seni öldürebilirim”
    “gözlerime bak” dedi kadın, “kollarıma bak, hala
    benim ben olduğuma inanmıyor musun?”
    “bak! sen, 17 yaşımdayken ortaya çıkan ve sonra bristola
    kaçıp, orada geberip giden bir kaltaksın tamam mı? öldürdüm ben seni, anlaştık
    mı? öldün sen, senin hakkında yazmayı bıraktım, sen öldün, anlaştık mı? ölüsün
    yani, kurguma uymak zorundasın, heteronym’larım bana karşı gelmemeli”
    “abim sana yalan söylemiş olamaz mı?”
    “ölüsün sen”
    “kollarıma bak zack”
    “sen ölüsün” dedi zack ve titriyordu, gerçekten
    titriyordu ve gözleri doldu, korkuyordu. yine, yeni bir psikoza girmiş
    olabilirdi ve korkuyordu. nedeni yalnızlıktı. psikozun nedeni. insanlar ve
    yalnızlıktı. tutarsız bir şekilde hareket eden insanlardı. önce inanıyordun
    insanlara, sonra senin inancını ve güvenini yerle bir ediyorlardı. zack hiçbir şeye
    inanmıyordu artık. hiçbir şey hissetmemeye zorluyordu kendini. ve kadına dönüp
    “özlem” dedi, “ölmüş olman lazımdı”
    “beni geri çağırdın”
    “hayır çağırmadım”
    “o halde açıkla, neden burdayım”
    “bilmiyorum, tamam mı? yalnızlıktan olabilir, sıkıldım,
    yorgunum, uyumak istiyorum, gerçekten uyumaya ihtiyacım var benim, iki saat
    uyuyup uyanıyorum, uyamak zorundayım, uyumam gerekiyor”
    “gitmemi istemediğin sürece gitmem” dedi kadın
    “ama gittin” dedi zack, “geçmişte, gittin”
    “sen istedin bunu”
    “farkında değilim”
    “iyileşmek istiyordun”
    “ama iyileşmek istemiyorum artık, tamam mı? mantıklı düşünmek
    istemiyorum, gerçeğe dönmek istemiyorum, insanlarla iletişim kurmak
    istemiyorum, sevişmek istemiyorum, aşık olmak istemiyorum, arkadaş olmak, dost
    olmak, çoğul olmak, hiçbir şey istemiyorum”
    “bunlarını hepsini biliyorum zack” dedi kadın
    “iyi o halde” dedi zack, “sesini kes. bir duble
    sessizlik lütfen”
    “peki. bir iki üç tıp”
    kadın, zack’in hayallerinde yarattığı ve aşık olduğu ve tamamen
    aradığı gibi biriydi. o yaratmıştı kadını, yıllar önce, yaratmış ve öldürmüştü.
    tamamen kendine göre dekore ettiği bir dünyası vardı zack’in, bir değil, bir
    çok. zack zihninin içinde yaşıyordu, başka bir dünyada, ve gerçek dünyada iken,
    kesinlikle ama kesinlikle hiçbir şey hissetmemeye zorluyordu kendini.
    “düşünce organize edilir mi” dedi zack tekrar,
    sessizliği bozup.
    eve geldiğinde, başı çok ağrıyordu, bir duş alıp, yatağa uzandı..
    10 kasım 2011

  • fare

    Fare
    çarşamba
    işten eve geliyorum. saat oniki. gece. annem bir
    fare olduğunu söylüyor. bununla, kendisinin fare olduğunu değil, gerçek bir
    farenin eve girdiğini kast ediyor. “nerde?” diyorum kaygıyla. kaygı,
    korku ve endişeden kaynaklanıyor, çift taraflı bir korku ve endişe bu; hem
    kendim için hem fare için.
    annem “yatak odasında” diyor, kapıyı
    kapatıp kapatmadıklarını soruyorum. “kapattık” diyor, “kapan
    koyduk. kocaman bir şey”
    bilgisayara geçiyor ve postalarımı kontrol
    ederken müzik dinliyor, daha sonra Cesare Pavese’nin “yaşama uğraşı”
    adlı kitabını okuyorum, “neden hiçbir şey yazamıyordum” diyor Pavese,
    “ayın aydınlattığı bu kızıl kayalar üstüne. kendimden hiçbir şey yansıtmıyorlardı
    da ondan.”
    şimdi düşünüyorum, uzun zamandır hiçbir şey
    yazmıyor ve yazamıyor oluşum ve şu an yazıyor oluşum üzerine. bir fare, bana,
    kendimden bir şeyler yansıtıyor olabilir mi? kapana kısılmış olmak, -burada
    sözünü ettiğim kapan, bir oda- kaçmaya çabalamak, en sonunda bir çıkış yolunun
    kalmadığını anladığında ya da umudunu kaybettiğinde, kapanın içindeki daha
    küçük bir kapana -gerçek anlamıyla- kendini kapatmak.
    pes etmek, iki şekilde gerçekleşir: güçsüz
    kaldığında ya da inancını kaybettiğinde. bu ikilemin neresinde olduğumu
    düşünüyorum – neden yazmıyordum onca zaman – ve neden şimdi birden kelime
    trenini yürütmeye başladım zihnimin otobanında?
    uyuyor ve uyanıyorum, hâlâ çarşamba günündeyiz.
    işe gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı
    ediyor, sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. bilindik
    sendrom; evden geç çıkar, yolda elinden geldiğince hızlı yürümeye çalışır,
    servisi son anda yakalar ve beklemeye başlarsın; yolun bitmesini – 45 dakika…
    kartımı basıyor, ve depoya, depodaki ofise
    gidiyorum. evet çalışıyorum, altı aydır çalışıyorum ve eğer ölüm diye bir şey
    var olmasaydı, ve devlet bize, ölüme çeyrek kala kıyak geçmek zorunda
    kalmasaydı, sonsuza dek çalışıcaktım – yaşamak için. pek azımız dışında –
    hepimiz çalışmak zorundayız. bu da bir tür, kapanın içindeki kapan. kafeslerle
    çevrelenmişiz, birinden çıkıp diğerine giriyoruz.
    işyerindeki lavuk, ne okuduğumu soruyor,
    öncesinde “gene seks oyunları mı” diyor, kitabın adını kast ederek, aslında
    kast ettiği kitabın kast ettiği adı bu değil, adı “seks isyanları” ve
    rock müzikteki toplumsal cinsiyet kavramını derinlemesine işliyor. elbette
    bunu, söz konusu hıyara anlatmam bir hayli olanaksız, ama hıyarın reklamımı bu
    şekilde yapması hoşuma gitmiyor. diğerlerinin, hakkımda ne düşündüğünü
    delicesine umarsadığımdan değil, ama bir iş yerinde, hangi kademede olursanız
    olun, alay malzemesi haline dönüşmek kötü sonuçlar doğurabilir, üstelik bu
    sonuçlar, işi bırakmanıza neden olabilecek bir süreci bile başlatabilir. ve siz
    de kendinize yeni bir kafes bulmak zorunda kalabilirsiniz, ki söz konusu durum,
    konu ben olunca, içleracısı bir hâl alır, çünkü asıl niyetim – başkalarının
    kurduğu kafeslerde maymunluk etmek yerine kendime bir kafes inşa etmek – idi.
    yani eskiden öyleydi, ve hâlâ öyle olabilir.
    perşembe
    eve geliyorum. saat onikiyi geçiyor. perşembe
    oluyor. annem, “fare hâlâ yakalanmadı” diyor, “dışarı çıkamaz
    değil mi?” diyorum, merakım, ben uyurken farenin üzerimde gezinip
    gezinmeme olasılığı. korkum, ona zarar veremeyeceğimin bilincinde oluşumdan
    kaynaklanıyor, – zarar veremeyeceğimin bilincinde oluşum, ona zarar
    veremeyeceğimden değil vermek istemeyişimden kaynaklanıyor. yaşayan şey, bir
    fare de olsa, yaşamayı hak ediyordur benim gözümde – bana zarar vermediği
    sürece. bunu, bana dokunmayan yılan bin yaşasın şeklinde almanızı istemiyorum –
    bu, daha çok, başkasının yaşam alanını ihlal etmediğin sürece, dilediğini
    yapmakta özgür olman gerektiği anlamında. düşünüyorum, o halde biz insanlar
    yaşamayı hak ediyor muyuz? farelerin ve daha bir çok canlının yaşama alanını
    ilk ihlal eden bizken, şimdi onlar evimize girince öldürüyoruz. bizden daha
    zeki ve kurnaz olmadıkları için, güçleri veya yetenekleri bir işe yaramıyor.
    insanlar arasında durum bu şekilde işlemiyor – bizden daha aptal ve yeteneksiz
    olan çoğunluğun bize fare muamelesi yapıyor olması
    fare, kapatıldığı odada yaşamını sürdürüyor, kötü
    sona kadar onu düşünmüyorum. bir şeyler yiyor, birşeyler dinliyor, birşeyler
    okuyorum. günler böyle geçiyor. işten eve ve evden işe – bir asır.
    Emily Dickinson’a başlıyorum. şiir sevmem, çünkü
    imgelem sevmem, çünkü bir şeyi yalın bir şekilde anlatmanın daha zor olduğunu
    düşünüyorum, imgelem ve herkesçe anlaşılmayan cümleler bana göre değil, kafam
    almıyor, sıkılıyorum, boğucu geliyor, içine giremiyorum, kelimeler yazıldığı
    hali ile kalıyor.
    Bunları Emily için söylemedim – o ayrı –
    münezzeh. ama okuduğum çoğu şair – ve şiir – bana bir tür iç sıkıntısı verdi.
    sorunun ben de olduğunu biliyorum, kafam almıyor, bu kadar yalın ve net
    uyuyor ve uyanıyorum. hâlâ perşembe günündeyiz.
    işe gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı
    ediyor, sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. – hep aynı
    şey – hergün aynı – işe git eve gel – insanlık geliştikçe kölelik biçim
    değiştirip evrenselleşiyor.
    yine aynı lavuk aynı soruyu soruyor. onu
    öldürebilirim, yani gerçekten bunu yapacağımdan değil, yapmak istediğimi
    biliyorum sadece, hepsi bu. peki beni ne durduruyor? içimdeki ahlak yasası mı? o
    da ne ki? yasalar mı? yasaya aykırı bir çok şey yaptım ve yapıyorum. o halde
    beni bir insanı öldürmekten alıkoyan, buna rağmen içimdeki nefretin bir tür
    faşizm inşa etmesinin nedeni ne? nefretin nedenini biliyorum, büyük kahkalar
    ile gülen insanlardan hazetmiyorum, başkalarını aşağılayan insanlardan da, ve
    başkaları ile dalga geçenlerden de, ve hitler yahudiler yerine bu insan
    prototipi üzerinde çalışsaydı, neler olacağını merak ediyorum. sorun, sorun
    olmaktan çıktığı zaman, başka bir sorun peyda olur – tanrı, mükemmel bir dünya
    yaratmak isteseydi, bunu yapardı – cennet, bu dünya adil olmadığı için çekici
    bir etken. ölümden sonra bir cennete inanmayanlardır – devrimciler. buraya
    nerden geldik?
    öldürmek yerine, bir duvar inşa ediyorum onlarla
    aramda, ve duvarı aşıp ruhumu tırmalama şansları olanlarının, bunu ustalıkla
    yaptıklarını söylebilirim: çünkü iştesinizdir ve dediğim gibi, kölelik
    köleliktir. para karşılığı satarız kendimizi, çünkü para karşılığı satılır
    yaşamak için gerekli minimum temel ihtiyaçlar – olmuşken daha fazlası olsun
    bare der – lükse borçlanırız – çıngıraklı kapan. eğlence ve emek, birbirini
    alıp satar.
    cuma
    geliyorum. oniki. cuma. annem “hala
    yakalanmadı” diyor, “kapıyı kemiriyor”. kapının önünden geçerken
    sesleri duyuyorum. yapabileceğim hiçbir şey yok; kapıyı açarsam aile içi
    faciaya neden olurum. yakalandığı zaman, sokağa bırakalım dersem de, aynı şey.
    herkesin hayatınının sınırlarıdır diğerleri. ne yapıp neyi yapamayacağımızı biz
    belirlemeyiz, yapabileceklerimiz arasında seçim yapma hakkımız vardır sadece,
    ve bize bu özgürlüğü bahşedenlerdir kafesimizi inşa edenler.
    fare hala odada ve kitaplarım da öyle. onları
    kemirip kemirmeyeceğini, daha kaç gün kapandaki peyniri yememek için
    direneceğini merak ediyorum. bir türlü girmiyor kapana. belki diyorum, gördü
    daha önce, bir türdeşini, o kapana kısılırken, ve şimdi kendisi de, ölmek
    istemiyor aynı şekilde, ya da biliyor insanların, ne kadar sahtekar ve ikiyüzlü
    olduğunu, bir parça peynirle kandırabileceklerini onu, bu yüzden açlıktan ölürüm
    daha iyi diye düşünüyor, ya da başka bir şey, sebep her ne ise, fare hala diğer
    odada yaşama savaşı vermekte, ben de diğer odada okuma savaşındayım –
    televizyonun sesleri kitabın seslerine karışıyor zihnimde – ayıklamaya
    çalışıyorum doğru olanı – işe gideceğim – biliyorum bunu – uyumam gerek –
    uyanmam gerek – allahın belası hergün bunu tekrar etmem – ve fareyi düşünmemem
    gerek
    tırmalıyor kapıyı. yapabileceği hiçbir şey yok.
    mücadele ediyor. ben etmiyorum mücadele, kabullenmişim mağlubiyetimi – ayak
    uyduruyorum topluma. işe gidip eve geliyorum – yapabileceğim hiçbir şey yok bu
    konuda – kaçış için aşılması gereken duvarı göremiyorum – duvarlar yok – onlar
    insan sadece
    uyuyor ve uyanıyorum. hâlâ cuma günündeyiz. işe
    gitmem gerekiyor, işe gitmem gerektiği için, öğlen uyanıyor, kahvaltımı ediyor,
    sigaramı yakıyor, ipodumu güncelliyor ve evden çıkıyorum. hergün farklı şeyler
    dinliyorum, test ediyorum grupları, serviste 
    yolu izlerken.
    bugün aynı lavuk yok – rahat bir nefes alıyorum
    gerçekten. altıya kadar çalışıyor, sonra kitap okumaya başlıyorum. iş bu –
    yarısı aylaklık. duvarları kemirmeme engel oluyor bu rahatlık.
    cumartesi
    eve geliyorum. onikiyi geçiyor. cumartesi. ertesi
    gün tatil. annem diyor ki, fare hala odada. tamam diyorum ona, duymak
    istemiyorum artık bunu, yoruldum, idam yerine müebbet hapis. ve sabah oluyor,
    ve “yakalanmış” diyor annem. ve doğru bir tanımlama bu:
    “yakalanmış”. hayır onu biz yakalamadık, biz kapanı koyduk sadece,
    tercih onundu, kendi kendine yakalanmış o, bizim bir suçumuz yok, onun da bir
    suçu yok, kimse suçlu değil, kurallar böyle, nefsi müdafaa – devletin elinden öldürülmek
    suç değildir – idam, cinayet olmadığı gibi, intihar edip hayatta kalırsanız
    polisler size bir kaç soru sorabilir – ve dahası tanrı bile, insanın kendi
    kendisini öldürmesine karşıdır, – annem polis babam cellattır, söz konusu olan
    eve giren bir fare ise. bu tabloda ben, üzerine kaynak su dökülürken bir
    canlının – adı her ne olursa olsun- odada tek başına, biraz gözyaşı döküp,
    sigarasını tüttüren etkisiz elamanım.

    hayır onu görmedim, hayır onu görmek
    istemiyordum, ne kadar büyük olduğu umrumda değil, ne kadar iğrenç olduğunu
    bilmiyorum, ölmeyi hakedip etmediği umrumda değil, kendimi bir fare gibi
    hissediyorum sadece, herkes bunu hissedebilir, yıllarca duvarları kemirirsin,
    kapıyı tırmalarsın, kaçma şansın yoktur ya da yorulmuşsundur, ve diğerlerine
    bakar, nasıl yaptıklarını anlamadan onları taklit etmeye başlarsın, asla
    onlardan biri değilsindir, bu yüzden hiç konuşmazsın, kendini yalnız
    hissettiğinde arkadaşın olan sinekler, eskisi gibi sık uğramıyorlar artık
    monitörünün ışığına, kediler azaldı, insanlar azalıyor – bu yüzden, çoktan
    ölmüş olan yazarların seninle konuşmasına izin veriyorsun gün boyu, dinliyorsun
    onları, ve bir fare öldürüldü bugün, ceseti çöpe atıldı, kimse bilmeyecek onun
    yaşamak için, üç gün boyunca aç ve susuz, kapıyı kemirdiğini.. 
    8 kasım 2011
  • deneysel komplimanlar

    deneysel komplimanlar
    o zamanlar 45 yaşındaydım ve hayattan yeni
    bir şey beklemiyordum, çok şey gelmişti başıma, pek çok talihsizlik ve talihin
    benden yana olduğu zamanlar.. yeni bir şey mi? yeni bir aşk mesela, veya çoktan
    ölmüş olan eski karımın, mezarından kalkması.. çoğu insan, istedikleri
    yaşantıyı seçmiyorlar, olabilecekler arasında en iyi olasılığı seçiyorlar.. ben
    öyle yapmamıştım, biraz delilik, biraz risk, biraz intikam..
    eski karım diyorum, çünkü benden boşandı,
    başka bir herif için, ve o başka bir herif, kendi karısını boşamadığı ve her
    iki bedenden de vazgeçemediği için, veya veya başka başka sebeplerden ötürü,
    karım, ona olan aşkını ispat etmek istercesine beni bir bok çukurunda bıraktı,
    bıraktıktan bir hafta sonra da öldü, trafik kazası. hazin bir öykü değil mi?
    hiç sanmıyorum, kimin için hazin? hazine mi ya da? izleyip görelim öyleyse:
    dediğim gibi, o zamanlar 45 yaşındaydım ve
    gerçekten hayatın bana getirebileceği herhangi bir giriş-gelişme-sonuç ve
    buluşa karşı kendimi kapatmıştım. hiçbir şeyle ilgilenmiyordum, hem de hiçbir
    şeyle, işe gidiyordum, eve geliyordum, ve kızımın yaptığı yemekleri yiyor,
    oğluma derslerini bitirip bitirmediğini soruyordum. bitirdim baba diyordu ve
    büyük olasılıkla yalan söylüyordu, herkes yalan söylüyordu, ve emin olsaydınız
    eğer, kendinizden, hayır başkalarından değil, sadece kendinizden, yalan
    söylemeye cüret edemezdiniz, ama değildiniz, ve kendisinden emin olmayan insan,
    başkalarından da emin olmuyordu, ve bu emin olmama hali karşılıklı yalanları
    besliyordu: seni seviyorum, hayır seni sikmek istiyorum aslında ama bunu
    gerçekleştirmem için seni seviyormuş gibi görünmem gerekiyor, seviyor olsaydım
    zaten sikmezdim, başka bir şey olurdu bu işin adı ve bir kişinin başka bir kişi
    üzerinde uyguladığı fiili çağrıştırmazdı, edil-edilgen olan iki kişi gelmezdi
    akla, siken ve sikilen gibi, ve çok küfürlü konuştuğumun farkındayım ama gerçek
    olan bu öyle değil mi? biz gerçeklerin üzerini süslü böceklerle örtüp, aa bak
    ne güzel bir bahçe diyoruz, bahçe falan yok ortada, fener bile tutsanız
    göremezsiniz siz o bahçeyi, ve burada takımsal bir gönderme yapmıyorum ancak
    takım takvalatına düşkün herkesin pişkin pişkin güldüğünü görebiliyorum, benim
    şu an her sikmek kelimesini söyleyişimde, komik olan ne? ben bunu bilmiyorum, gerçekten
    bilmiyorum ama onbinler hep bir ağızdan bir hakemin anasına avradına söverken
    veya herhangi bir trafik karmaşasında kendileri için şan şeref namus demek olan
    bacı ve karının değeri bel altına iniyorken, benim gibi, gerçek hayatını
    nerdeyse sıfır küfürle yaşayan bir adam, sırf olayları olduğu şekli ile izah
    etme derdinde olduğu için, ama am, göte göt dediği için, kötü uyarılara maruz
    kalıyor, ve bu durumu kâle almazsa, kale arkasında duran ve rakip kaledeki
    pozisyonu idrak edemedikleri için top nasıl birden kendi kalelerine döndü de,
    siyah kart cezalı oyuncu son vuruşu bilerek avuta vurdu anlayamayan top
    toplayıcıların eline düşüyor.. ama ben sansürlenemiyorum, onların gücü bana
    yetmez, bir fanzini yasaklayabilecek kaplan, henüz babasının ağzında lokma
    olmadı.. öyle olmuyor mu bu işler? insanlar veya hayvanlar veya bitkiler veya
    bizim bilemediğimiz bir sürü bir sürü bir şeyler, sürekli olarak elma armut
    kavun karpuz ya da ıspanaklı börek yiyerek, bir takım sıvılar salgılar algılar
    ve yargılar üretiyorlar, genler ve impulslar söz konusu olan ama bu konu şu an
    buraya sığabilecek kadar uzun değil, o yüzden kısa kesemiyor ve asıl konumuza
    geçemiyorum: asıl konumuz neydi? iki karşı cinsin birlikte yaptığı ve böylece
    kendileri gibi bir canlı daha dünyaya getirme olasılığı. siz bunun adına
    sikişmek dersiniz, sevişmek dersiniz, aşk yapmak dersiniz, dilerseniz
    solucanların ikiye bölünmesini bile pornografik sayabilirsiniz ancak, sayın
    bayım, sayın hanımlar ve edebiyat adlı kuramsal bilgi karmaşasına gömülmüş ve elit
    olmamak adına elit olan kurbağalar, sizi öpmeyeceğim, çünkü ben prenses olmak
    istemiyorum.. edebiyat yapmak da umurumda değil, bedenimizle değil ruhumuzla
    ilgileniyorum, ve ama nedense her 
    denemede, “boşuna deneme” diyorsunuz, “dolusu var.”
    bu ne demek? bu hiçbir şey demek değil, konumuza dönelim..
    yaş 45, eski karısı ölmüş, yeni karısı yok,
    o halde karısı ölmüş, boşandığı karısı öldüğüne göre, artık karısı olmayan bir
    kadın ölmüş..
    böyle mi oluyor harbiden sayın bayım? siz
    547 nokta on üstü sekiz sayfayı böyle mi yazıyorsunuz? bunun formülünü bana da
    öğretebilir misiniz? tekrar etmek.. bakın yukarıda yazdığım ifadeyi, eğer ben,
    tüm roman boyunca döndürüp dolaştırıp size yedirseydim, şu an burada
    olmazdınız, şu an elinizde yeni romanımla birlikte standıma gelir, ve
    “acaba bir imza lütfeder miydiniz” derdiniz, ve lütfederdim çünkü
    yayıncım olacak olan adam ya da kadın ya da heyetler birlikteliği topluluğu
    benden bunu isterdi: reklam, röportaj, fotomontaj ve biraz da sansasyonel iç
    geğirtisi.. peki ya sonra? elbette ben, bunları yapmanın bana kazandırabileceği
    para, şöhret, ve halk tarafından anlaşılmış olma duygusu peşinde olmadığımı
    kendi kendime ama sesli harflerle dile getirdiğim için, içim rahat bir şekilde
    gece gidip takdildomun başına geçecek ve tuşlara vuracaktım keyif içinde, son
    romanımı yazmak üzere, herkes öyle yapıyor, ben de yapabilirim:
    ne diyordum rebeca?
    45 yaşındaydım o sırada, hayır ben değil, o
    45 yaşındaydı ve ben o değilim, 45 yaşında da olabilirim, zamanı gelince ve
    hayatta kalınca ama o adam ben değilim, sadece o adamın, hayali ya da sahici,
    veya mazici olan adamın, yerinde olsaydım napardım tarzında da düşünmüyorum,
    siz öyle düşünüyorsanız, bu sizi ilgilendirir, ve beni ilgilendiren meselerle
    ilgilenmeye devam ederseniz, size maaş ödemek zorunda kalabilirim: öyle olmuyor
    mu bu işler kaptan angelica?
    hiç bir şey anlamıyor musunuz? şu an
    gerçekten ama gerçekten hiç birşey anlamıyor musunuz? hiç satmıyor olmamın
    nedeni bu değil ama, hiç satmıyorum çünkü satılık değilim, hepsi bu dostum,
    olay bu kadar basit ve sen bu basitlikte bir şey için: “ööğ çok
    sıkıcı” diyorsan ve hemen ardından, bir ya da beş ya da on ya da on beş
    saniye içinde, em, es, en, adı içinde kaç tane bayan kondisyoner olduğunu
    sayabiliyorsan, zaten sana alıcı gözüyle bakmazdım, eğer bir yazar değil de
    yazarkasa olsaydım.. yani biri diğerine okuyucu, ikisi öbürüne alıcı gözüyle
    bakıyor olabilir de, o yüzden şe ettim ben de..
    çok mu sinirliyim? yazarken sinirli
    olabilen bir yazar, yazar değildir, çünkü yaptığı işten keyif alamayan,
    herhangi bir durum şart ve koşula bağlı olmaksızın her türlü hava şartlarına
    rağmen gökten düşen perilerin ona fısıldadığı anlarda, sinirli de olabilen veya
    sıkılan veya bitse de yatsak diye düşünen biri: yazar değil ancak ve ancak yazı
    işçisidir.. ve hiç bir işçi, yaptığı işi gerçekte keyif alarak yapmaz.. keyif
    alarak yaptığını söylüyorsa, patronla arasında özel bir bağ kurmak istediği
    içindir bu çünkü bedavaya çalışma teklif edildiğinde, melda da yoksa işin
    içinde, olmaz diyorsa, o adam rol yapıyordur ve rol yapmak demişken:
    45 yaşındaydım o zamanlar ve eski sevgilim
    yeni karım olduktan ondokuz sene sonra eski karım haline dönüştü ve hemen
    ardından trafik kazası geçirdi ve hemen ardından adam ona saygı gereği onun
    cenazesi ile ilgilendi ve hemen ardından başlayacak olan bu güzide öykü de,
    kısa bir mola vermek isteyenler için araya aldığımız reklamların sonunda,
    sizinle tekrar birlikte olmanın heycanı ve mutluluğu içinde olacağımızı
    bilmenizi isteriz, sayın ve sevgideğer okurlar..
    ne diyordum jessika?
    45 yaşındaydınız ve henüz evli bir kadınla
    ilişki kurabilecek kadar sapıtmamıştınız efendim.. ancak eski karınızın,
    kendisi için sizi terk ettiği herifin tek karısı size asılıyordu..
    hayır manyak orasını daha sonra yazıcaksın,
    öykünün henüz başındayız, herşeyin içine ettin, konu anlaşıldı, tüm sırlar
    deşifre edildi, şimdi ilgi ve merakı nasıl maksimum düzeyde tutup sayfalarca
    dedikodu yapacağız söyler misin?
    bilmiyorum efendim ama bana demiştiniz ki,
    ben tıkandığım zaman sen kendi kendine bir şeyler de uydurabilirsin ve ben işte
    tam o sırada
    hayır jessika hayır, bunları sil lütfen,
    öyküyü en baştan anlatmaya başlıyorum ve sen de lütfen en baştan benim
    söylediğim şekilde yaz, yoksa başka bir sekreter tutmak zorunda kalacağım, o
    kadar para kazanıyorum şu meslekten bir türlü kafası çalışan bir yazıcı
    bulamıyorum,
    özür dilerim efendim
    özür mözür dileme, baştan alıyoruz
    peki efendim
    yaz şimdi
    yazıyorum
    o zamanlar 45 yaşındaydım, ve benim için
    neyin doğru neyin yanlış olacağı ile ilgilenmiyordum, ve eski karım ölmüştü,
    trafik kazası, önce beni boşamış, ardından da, freni boşanan bir kamyonun
    altında gökten boşanarak yağan yağmurlur eşliğinde kalarak hayattan
    boşanmıştı.. sonra noldu biliyor musun? kendisi için beni boşadığı herif kılını
    bile kıpırdatmadı, cenazede yoktu, cenaze namazında yoktu, günler sonrasında
    olay unutulduğunda dahi mezarlıkta görülmedi ve aradan tam üç yıl geçti, ve üç
    yıl sonra bir gün bir bankaya girdim..
    bankadaki veznadar olan hanım, adamın eşi
    çıktı.. ve ben kredi başvurusunda bulunduğum sırada telefon numaramı almıştı,
    ve üç gün sonra beni aramıştı, gecenin bir yarısı, sarhoş, mutsuz, umutsuz,
    azgın bir bayan.. bu arada bayan demem gerekiyor öyle değil mi sayın kitapları
    inceltme kurulu baş heyeti? aradı ve dedi ki: “meraba ben bankadaki.”
    falan filan. sonra ben ondan mükemmel bir şekilde istifa ederken,
    istifa değil istifade olucak efendim
    ne dediysem onu yaz amanda
    amanda değil efendim, jessika ben
    ne diyorsam osun, yaz
    peki efendim
    yaz, istifade yaz ama “de” ayrı olsun,
    “istifa de”. bakalım bu kez türkçeyi bozabilecek miyim.. sonra bu hatun
    sayesinde ben heriften intikam aldım.. bu kadar, bitti işte.. tamam. öykü bu.
    konu bu.. şimdi ben bunu, sırf sayfa sayısı arttıkça fiyat da artıcak diye 512
    üssü sekiz kez sıkılarak yazsam, siz bana küfürler etmez misiniz, verdiğiniz 22
    virgül sekiz kuruş için, edersiniz değil mi? şu an para vermiyorsunuz, ki ben
    de sizin 512 sayfa vaktinizi çalmadım, o yüzden şikayet etme hakkınız da yok,
    kapitalist kurallarla çalışıyorum ben, kapitalist olmasam da saygım var
    sisteme, ve buraya sizi ben çağırmadım, alın okuyun demedim, kötüyse, kötüdür,
    iyiyse iyidir, ben keyif aldım tuşlara basarken ve yazarken kulağıma fısıldanan
    notaları icat eden müzisyenler de keyif aldılarsa o güzide şarkıları yaparken,
    sorun yok.. sizin hoşunuza gittiyse, eyvallah, ne diyebilirim, gitmediyse, gene
    bekleriz efendim, gelir ya da gelmezsiniz, bu da tamamen sizi ilgilendirir, ben
    sadece kendimizle ilgiliyim.. eyvallah..
    17.10.2011 – 1100

  • çalışmak zararlıdır

    “çalışmak zararlıdır” dedim ona. karşılıklı
    oturuyorduk. bir hatun ve bir erkek. yani iki kişi. bir bar. bir barın bahçesi.
    sigara. doğal olarak. o içmiyordu sigara, sigara kullanmıyordu, hiç
    kullanmamıştı, kullanmayı düşünmüyordu ve ona göre benim de bırakmam
    gerekiyordu, bana göre de benim bırakmam gerekiyor olabilirdi belki ama.. neyin
    ne zaman ne durumda ve neye göre “gereken” olup olmadığı konusuna kafam
    basmıyordu ve hiçbir zaman da basmayacaktı..
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve bunu neden
    söylediğimi hatırlamıyorum, yani hangi olaya binaen. öyle söyleniyordu değil
    mi? “hangi olaya binaen”, böyle davrandın, böyle söyledin, şuraya gittin,
    şununla konuştun, bunu terk ettin.. falan filan falan filan.. neye binaen..
    yani hemen hemen herkes hemen hemen her şeyi bir şeylere dayanarak ve son
    derece bilinçli bir şekilde yapıyormuş gibi.. yani aslında hemen hemen herkesin
    bir sebebe ihtiyacı varmış gibi..  şöyle
    oldu çünkü onun öncesinde böyle olmuştu, ve onun öncesindeyse, ve daha
    öncesinde… uzayıp gider geçmiş.. anlata anlata bitiremezsiniz, ve hemen hemen
    hepsi, sanki birbirine zincirleme bir reaksiyonla bağlıymış ve peş peşe olmasa
    da  birbirinin sonucu gibi
    gerçekleşmişçesine yaparsınız bunu.. oysa anlayamadığımız şey, galiba, sanırım,
    dakikaların yavaş, yılların hızlı geçtiği gerçeğidir.. ve bu gerçek bile
    olmayabilirken, sırf aptal bir adam salak bir yazıda, göze güzel görünen ama
    sadece göze güzel görünen bu sözü ettiği için, tutar altına çizer, sonra bazı
    konuşmalarda aklınıza gelince alıntı yaparsınız, oysa hiçbir anlamı yoktur bu
    sözün ve aslında sadece bir mantık hatasıdır.. ve yaşanan her şey, sizin
    yaşadığınız ve karşınızdaki insanın yaşadığı, ve birbirinize anlattığınız ve bu
    konuşma sırasında anlaşamadığınız her şey, birbirinize göre, karşınızdakinin
    mantık hatası yapıyor olduğu izlenimine kapılmanıza yol açar..  ve aslında açılan yoldan devam etmek
    istemeyişinizin tek nedeni de, kendi gerçeklerinize yeterince güvenmiyor
    olmanızdan kaynaklanıyordur.. neden bahsediyorum? koca bir hiç, sar başa ve on
    kez oku, gene de içinden çıkamazsın bunun.. o yüzden ileriye doğru devam et,
    tekrar üzerinden geçme.. hiçbir şeyin üzerinden tekrar geçme.. hatta
    yapabiliyorsan, hiçbir şeyin üzerinden geçme, başını eğ, eğil, çömel, emekle,
    sürün, ne gerekiyorsa, tünel kaz, geri dön, dur.. ama tırmanmaya çalışma, bu
    duvarı aşamazsın.. bizden istenen aynen bu işte, teslim olmuş ruhlar topluluğu.
    teslim alınmış değil, teslim olmuş! kendi kendine.. özgür teslimiyet safları..
    teslimiyet? temsiliyetle arasında bir bağ var belki. teslim olanları temsil
    eden vekil safları.
    “çalışmak zararlıdır” dedim ona ve
    gerçekten şu an, bunu bu kadar uzatıyor oluşumun nedeni, kafamda dönüp duranın
    çıkamıyor oluşu değil, yani biliyorum, diyalogları biliyorum, karakteri
    biliyorum, barda neler konuşacaklarını, nerede durup nerede susacaklarını ve ne
    zaman bira içip ne zaman sigaralarının biteceğini, bardan ne zaman
    kalkacaklarını, sevişip sevişmeyeceklerini, aşık olup olmayacaklarını, ne zaman
    öleceklerini, ölümlerine neyin sebep olacağını, ve hangisinin ön sol dişinin
    kırık olduğunu ve hangisinin sırtında nasıl bir dövme olduğunu, her şeyi, ve bu
    bir yalan, biliyor olduğum değil, bildiğim şeylerin gerçek olmadığı gerçeği..
    ve böylesi daha kolay.. sizin başınıza gelen her bir şeyi anlatıyor olma
    hastalığınıza karşılık, ben yalan söylüyorum.. ya da söylemiyorum.. sonra biri
    çıkıp, yazılanla yaşanan arasında bir köprü inşa edip o köprünün üzerine yazarı
    koyuyor, böyle bir durumda programın otomatikman köprünün altına bir bomba
    yerleştirdiğini bilmeden, amacı yazı ya da yaşanan ya da yazar değil, kendisini
    bu üç öğe arasına sıkıştırmak.. kendini onamak veya onarmak, sizinle bir ilgisi
    yok meselenin, cümlenin öznesi o, ve siz sadece soru işareti süsü verilmiş bir
    virgülsünüz onun pek sevdiği yazarlarından biri olarak, çünkü kendi yaşam
    cümlesini asla bitiremiyor, ve o yüzden bana
    “yalan söyleyip söylemediğinden veya nerde
    gerçeğe döndüğünden asla emin olamıyorum” diyor
    “çalışmak zararlıdır” dedim ve ardından
    bana “olur mu canım” dedi, “para kazanıyorsun, ihtiyaçlarını karşılaşıyorsun,
    hem çalışmasan nasıl yaşayacaksın ki?”
    “çalışmak zararlıdır” diyorum tekrar, ve
    o’na, bugüne kadar vardiyalı bir işte çalışıp çalışmadığını soruyorum, bu arada
    kahramanımız 36 yaşında olsun, olur mu? o kadar var mıydın sen? tahmin
    yürütüyorum jessika, sakin olalım.. bana çalışmadığını söylüyor ve ben de
    başlıyorum müthiş sıkıcı vaazıma, gece mesaisi diyorum, kanser riskini
    arttırır, üstelik başka birkaç hastalığa da yakalanmak isteyenler için de epey
    faydalı bir yöntem”
    “bunu bilmiyordum” diyor bana, ki olabilir.
    “sonrasında” diyorum, “şu an yaptığım işin
    de içeriğinden dolayı kansere yakalanma riskini epey yükseğe çektiği bir
    gerçek, bir öncekinden bir önceki işim fıtık konusunda çok etkiliydi, daha
    başka işler için daha başka hastalıklar sayabilirim, ve bunlar sadece fiziksel
    olanları” saymaya devam edecekken sözümü kesiyor
    “ama” diyor bana ve duruyor, çünkü bu, onun
    bilmediği ve asla bilemeyeceği ve bilmek de istemeyeceği bir dünya, çünkü ona
    göre her şeyin bir sebebi var eğer bir insan isterse, yani isteseydi, kendisine
    farklı bir yaşam da satın alabilirdi, buradaki satın alma deyimini ben
    kullanıyorum, o buna “kurabilirdi” diyor, “yani prefabrik bir ev kurmak gibi mi”
    diye soruyorum alaya alarak, çünkü söylediklerinin bir kısmında haklı olduğunu
    biliyor olsam da, ve bunu gülümseyerek söylenmiş basit bir “tercih” sözcüğü ile
    geçiştirebilecek olsam da, alaya alıyorum onu, alaya alıyorum çünkü bu şekilde
    baskın çıkabiliyorum, o kendinden emin değil, bense son derece eminim.. ya da
    öyleymiş gibi yapıyorum..
    “kurallarını bilmediğin bir oyunda kural
    ihlali yapma hakkın var mıdır?” diye soruyorum, anlamadığını söylüyor
    “bir oyun oynuyorsan, öncelikle o oyunu
    öğrenmen gerekir” diyor, “üç aşağı beş yukarı”
    “peki” diyorum, diyelim, öğrenemiyor,
    kafası çalışmıyor, o kadar zeki değil belki ya da oyunu sevmiyor, ya da
    yeteneği yok ya da henüz oyunu oynayabilecek yaşa gelmemiş”
    “o halde niçin oynuyor” diye soruyor, başka
    şansı olmadığını çünkü herkesin bu oyunu oynadığını söylüyorum, çevresindeki
    herkesin, bütün çocukların, ya tek başına bir köşede oturup onları izleyecek ya
    da bilse de bilmese de, anlasa da anlamasa da, sevse de sevmese de oyunu
    oynayacak”
    hiçbir şey anlamadığını söylüyor,  hiçbir şey anlatamadığımı söylüyorum. ve yine
    anlamayacağını veya yine anlatamayacağımı bildiğim halde, söze başlıyorum,
    söyleyeceğim her şey,  10 yıl önce de
    söylediğim ve on yıl sonrada söyleyeceğim şeyler olduğu için, pek fazla
    zorlanmıyorum;
    “dünyaya geldiğin anda” diyorum ona,
    “dünyaya geldiğin anda, hatta daha gelmeden önce, her şey bir şans işidir,
    tesadüf değildir, ben tanrı’ya inanırım sadece teslim olmuyorum o’na, ama yine
    de şans kelimesini kullanacağım, tanrı’nın bir seçimi olan bazı şeyler senin
    için, ya da benim, ya da diğerleri, şanstır.. kadın ya da erkek olarak
    doğarsın, siyah ya da beyaz, herhangi bir ülkede, herhangi bir şehirde, herhangi
    bir aileden, ve uzun bir süre de gerçekten hayatını etkileyebileceğini hesap
    edebilecek kadar düşünmezsin tercihlerinin üzerinde, ali’yle top oynarsın,
    volkan’la kavga edersin, gülçin’e aşık olursun, cumhur abi’ye özenirsin,  ve gerçekten artık tercih edebileceğin bir
    hayatı düşleyebilecek duruma… burada ‘duruma’ kelimesi yerine sen, ‘olgunluğa’,
    ‘seviyeye’ veya ‘yaşa’ kelimelerinden birini koyabilirsin bu arada, ben duruma
    diyorum çünkü diğer üç kelimenin de benim için kayda değer bir anlamı yok, ve
    sözünü ettiğim duruma geldiğinde, tercih yapma hakkın kalmamış olabilir, yani
    pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşamaya mahkum olabilirsin ve böyle bir durumda
    yapabileceğin pek bir şey yokmuş gibi hissedip durumu kabullenmek insanı
    rahatlatır, ve kendini suçlarsın, oysa işin sadece bir şanstan ibaret olduğunu
    bilmek gerekir, kafanın çalışıyor olması bir şanstır, belli işlerde bazı
    yeteneklerinin olması bir şanstır, etrafında senin yaşamına yön vermende bir
    insanın, belki anne ve babanın o durumda olması şanstır, sen yine durum
    kelimesi yerine istediğin herhangi bir kelimeyi koyabilirsin, ve baktığın
    zaman, şu an olduğun seni, olmaya iten sebepleri bile irdelesek, içerisinde
    gerçekten sana bağlı olarak gelişen şeylerin de sana bağlı olarak
    gelişmeyebilme ihtimallerini açığa çıkartabiliriz”
    “yani bulunduğum konumu hakketmedim mi
    sence?” diyor, bir alacaklı gözü ile bakarak bana, bilirsiniz o safsak
    “başardım” hissini, safsak diyorum çünkü bir şey başardığımız falan yok..
    “sarhoş olmayı başardım” bu kelime ne kadar aptalcaysa, hangi ‘başardım’ı
    hayatın neresine koyarsanız koyun, benim zihnimde örnek olarak verdiğim
    cümledeki hali ile yansıyacak.. başardım.. başardık. başardınız. başarı.. acaba
    diyorum bazen, tasarı ile başarı kelimeleri arasında bir denklem olabilir mi,
    başarı tesadüfen gelişmeyen bir şey ise, tasarlanmış olması gerekiyor, ve
    tasarlanan bir şeyde her şeyin tasarlandığı şekli ile gitmesi gerekiyor, yani
    üç bant bilardoda, eğer sizin hesap etmediğiniz bir banttan sayıyı aldıysanız,
    bu şans işidir ve gerçek bir başarı değildir, öyle değil mi? ya da yüzde ellisi
    şans olabilir. o halde ben, hayatın bütününü, tavlaya bağlayabilirim: gelen
    zarlar, ve yapılan seçimler.. pekala pekala.. diyaloğa dönelim:
    “hakketmeye inanmam” diyorum ona
    “yerine neyi koyuyorsun” diyor
    “boş olarak kalabilir” diyorum, “eskiden de
    boştu belki de, bunu bilmiyoruz, bundan 3bin yıl önce böyle bir kelimenin var
    olup olmadığını bilmiyorum ama başlangıçtan ne kadar zaman sonra aklımıza böyle
    bir kelimenin kazındığını ve onu düşünce dünyamıza ve sonra yaşama alanımıza ne
    zaman katmaya başladık merak ediyorum, ve daha başka bir çok kelimenin
    kökenlerini, kelimelerin ortaya çıkış süreçlerini, geçmiş toplumların kelime
    dağarcıklarını ve..”
    “bunun bir cevabı vardır belki” diyor bana,
    “eğer araştırırsan”,
    “araştırmaya gerek yok” diyorum, “geçmişi
    ortaya çıkarmak yerine, ilerlediğimizi ve geliştiğimizi söyledikleri bu
    yolculukta, tarıma geçiş anımızdan itibaren her şeyin izlerini silerek yol
    olmayı tercih ederim, geriye doğru yani, toplumsal anlamda, bireysel değil,
    anılardan söz etmiyorum”
    “bunun nasıl yapılacağını söyler misin?”
    diyor, alaycı, yani gerçek anlamda alaycı ve inançsız ve inançsız olduğu için
    umutsuz ve umutsuz olması değil mutsuzluğunun kaynağı, umursuyor olması sadece,
    bir veya bir çok şeyi, kendiyle veya başkalarıyla ilgili, gelecek veya geçmişle
    ilgili, ve daha çok nasıl göründüğü ile ilgili, zihinsel anlamda nasıl
    göründüğü ve zihninin fiziksel yansımasını.. ve bu yüzden konuşurken
    saçmalayamaz o ve ben konuşurken saçmaladığımda, ona göre saçmaladığımda, ve
    kendime göre çoğu zaman saçmalıyorumdur bu arada ve herkesin saçmaladığını
    kabul edersek bu kadar çok konuşmaya ihtiyaç duymazdık ve belki de sadece içgüdülerimize
    göre davranırdık ve bu konuya daha sonra dönebiliriz ve asıl konuya geri
    dönersek.. ona göre de saçmaladığımda, gözündeki değerim düşüyor, başlangıçta
    tavan yapmış olan değerim, aykırı marjinal bulunmaz hint kumaşı olan ben bir
    anda sıradanlaşıyorum, ve ben zaten bunun farkında olduğum için, gerçeği
    keşfeden o, ve beni de bu gerçekle müşerref kılmak istercesine diyor ki;
    “bu arada, aslında hayal ettiğim gibi
    değilmişsin”
    ne düşlüyordun ki? kafamda bir kukuleta ile
    kıbrıs şehitlerinde dolaşsaydım ve her gördüğüm insana üzerinde telefon numaram
    yazan ve çok yalnız olduğumu belirtiğim bir kağıt parçası dağıtsaydım, tutar
    mıydı, önce – ve sonra..
    çalışmak zararlıdır, demiştim ona, ve bu
    konuya nerden geldiğimizi hatırladım, radyo, radyoda zırvaladığım, radyoda
    zırvaladığımız, radyoda kurşunkalemle zırvaladığımız şeyler hakkında, birkaç
    kelam etmişti bana.. nasıl gidiyor? bu şekilde kendini tekrarlayan cümleler
    kurarak, tahmini beş yüz sayfa boşluk yazabilirim öyle değil mi? best seller
    olmak için yapmam gerekenler basitken, hâlâ hiç kimsenin okumadığı yazılar
    yazmak için inatla bir mücadele veriyorum.. güzel.. pekala devam edelim..
    ne diyordum? radyoda, kapitalizm hakkında
    bu kadar çok laf salatası yapıyor oluşumuzu yadırgıyor, çünkü ona göre, çok
    basit konuşuyoruz, basit diyor ve burada aslında vurguladığı şey entelektüel
    düzeyde olmadığı salatanın, yani ona göre, eğer politik veya sanatla ilgili
    veya kravatın nasıl bağlanamayacağı ile ilgili, yemek tarifleri verirken, benim
    şu an kurduğum cümleden çok daha derinlemesine analiz yaptırılabilecek anlamlar
    inşa etmeliyiz, mesela sanayi devriminden bahsederken, ya da bir mayıs
    olaylarından, ve ister istemez, soru, benim o eşek arısı sokasıca dilime
    batıyor, neden sovyet rusya hakkında laf etmişim, hayır komünizmi savunmuyor o
    da, kapitalizmi de savunmuyor, hatta savunduğu ya da karşı çıktığı hiçbir şey
    yok gibi nerdeyse kendi refahı ve huzuru dışında, ve olan biteni anlama veya
    yorumlama konusunda ki egosal kaygılarından kaynaklanıyor merakı, ona diyorum,
    ona, kronştadt kelimesi hakkında ne düşünüyorsun diyorum, bilmesi gerekiyor
    bunu, çünkü benim bilmediğim bir çok şeyi bildiğini düşündüğümü bildiği için,
    bildiğim bazı şeyleri bilmiyor oluşunu biliyor olmam, entelektüel anlamda
    verdiği üstünlük savaşını, onun verdiği savaşı, benim biraz dengelememle
    sonuçlanacak.. ve bu durum onun içine sinmediği için, “bilmiyorum” yerine
    “hatırlayamadım” diyor, ben biliyorum bilmediğini, es geçelim diyorum, 1921
    kronştadt şeklinde araştırırsan, meselenin özünü kavrayabilirsin diyelim, ve
    aslında ne var biliyor musun?
    “ne var”,
    “sınıf savaşına inanıyorumdur sence?”
    “kesinlikle öyle bir havan vardı” diyor,
    “yayında, o kadar çok iş ve işçilerin hali hakkında laf yaptın ki”
    “anlamamışsın” diyorum, ve öykünün bu
    noktasında veya gerçekte yaşanan dramın, bu noktasında, benim yerimde olsaydı,
    diğer kahramanlar, “bi bok anlamamışsın” yazabilirlerdi oraya, gerçekte böyle
    söylememiş ya da söyleyemeyecek olsalar bile, ve gerçekte böyle söyleyebiliyor
    olmaları da bir sorun teşkil etmezdi aslında, sonuçta ben nazik olmaya
    çalışmıyorum, ama kaba olmaya çalışmak bana göre, yazıda veya hayatta, yapmacık
    kibarlıktan daha rahatsız edici bir unsurdur.
    ve sorun şu ki, o gün tam bu noktada,
    bahsettiğim, -ve bana son derece yapmacık gelen- zengin aile çocuklarının
    şatafatlı ortamlarında ki teoriksel sol politik tartışmaları ile, çalıştığım
    işyerinde ki işçilerin çoğunun kendi aralarında ki sağ ve muhafazakar
    yapmacıcıkla süslü konuşmalarını karşılaştırıp, verdiğim konferans sonrası, ona
    düşüncelerine ve yaşam tarzına karşı saygısızca konuştuğum gerekçesi ile ilginç
    bir savunmaya başladı, “ne yapmalıydım” diyerek, “ne yani okumamalı mıydım?”
    şeklinde başlayan, “iyi bir şirkette üst düzey bir yönetici olmak yerine ezilen
    sömürülen insanların yaşadığı gibi bir hayatı mı tercih etmeliydim” şeklinde
    devam eden ve kendini aklama kaygısı ile biten.. oysa tek yaptığım, mülkiyetin
    hırsızlık olduğu yönündeki çok da kişisel olmayan cümlemi,  kendi seçimim olan yaşam tarzımın
    ayrıntılarıyla bitirmekti. bir insanın çalıştığı işten, maaşından, ya da
    geldiği aileden değil; günlük yaşantısındaki, ikili ilişkilerinde ki
    davranışından politik tavrı ile ilgili bir samimiyet oranı çıkardığımı
    söylediğimde, gitti.
    çünkü, ilk karşılaşmamızda, fanzinleri
    edinmek isteyen insan, iyi bir üniversite bitirmiş, klas bir işi olan ve üst
    entelektüel ağızdan konuşan birini beklemişti; üniversiteden atılan ve
    yıllardır pek düzenli olmayan iş yaşantısında daima en alt kademe işçi
    konumunda üç kuruşla geçinen birini değil. ve o an yüzünün ekşimesi, bu öyküden
    sonra da, devam edecektir. çünkü bazı insanları, bir takım şeyler anlatarak
    değiştiremezsiniz, terk ederlerse yaşayamayacakları bağlarla bağlıdırlar
    kapitalizmin bilinçaltımıza deklare ettiği çıkara dayalı duygusal impulslara..
    fiziken olduğu kadar manen de iyi görünmek
    onlar için ne kadar önemliyse, görüntü kirliliği oluşturduklarını düşündükleri
    insanlar da onlar için o kadar önemsizdir. onlar iyiler, kötü olan biziz.. ve
    buna rağmen öldürülen de..
    çalışmak zararlıdır. nokta.

    5.ekim.2011
  • hiçbir yere doğru

    zannediyorum
    lavabonun deliği tıkalı
    yani gitmiyor
    akmıyor
    o boşluktan
    her ne ise akan
    ruhumdan aşağıya
    taşmak üzere
    her şey ve birer birer
    birikti
    bekliyor şimdi
    bir mucizenin gerçekleşmesini
    ayakta
    gözleri kapalı
    ruhunun tabanına
    batan karıncaları
    görmezden geldi
    tıkandı
    her şey
    bu boşluk yetersiz
    anlamak için olan biteni
    ve gerçekten sığ bir derinlik
    içine doğru aktığı
    taşmak istiyor
    taşıyamadığı için olmalı
    sıkışık
    ve büyüyor daima
    ve bu boş alan
    gerçekten yetersiz
    içine doğru yükselen
    çukura baktı
    ve gördü olan biteni
    bu derinlik
    gerçekten gereksiz
    bekliyor şimdi
    olduğu yerde
    hiçbir şey yapmadan
    yorumlamak gerekmiyor
    anlamak istemiyor
    kaymakta
    bir yıldız gibi
    hiçbir yere doğru
    ve bu sınırsız boşluk
    ona dar geldi
    kurtulmak için
    bir karadelik inşa etti
    kalbinin tam ortasına
    ve sonra onu
    gizlemek için
    gözlerini yumdu
    kimse bilsin istemedi
    içine doğru çekilen
    o büyük ve boş
    ve karanlık
    hiçliği
    bekle şimdi dedi
    bekle şimdi
    her şey geçecek
    geçip gidecek
    boşluk yutacak boşluğu
    karanlıkta karanlığı
    avlayan karanlık
    ışık yok
    hiçbir şey yok
    var olan her şey
    hiçbir şey
    küller küllere
    karışıncaya dek
    bekle
    19.eylül.2009
  • her şey hâlâ aynı

    “sanırım
    gözlerim bozuldu” dedi
    “güneşe
    çıplak gözlerle baktığım için” dedi
    “güneşe
    aldandım” dedi
    hiç
    batmayacağını söyledi bana
    hiç
    gri bulutların ardına saklanmayacağını söyledi
    bana
    hiç zarar vermeyeceğini söyledi
    gözlerim
    kör olmuştu gerçekten dedi
    gittiği
    zamanlarda bile
    onu
    görüyordum karşımda
    karanlıkta
    yağmurlu
    havalarda
    en
    kötü zamanlarda bile
    farkına
    varamıyordum
    gerçekten
    düşüşte olduğumun
    sonra
    birden
    aslında
    benim gibi
    herkesin
    onu görebildiğini
    ve
    herkese aynı şeyleri söylediğini fark ettim
    herkesi
    aldatıyordu dedi
    herkese
    yalan söylüyordu
    “peki
    ya sonra” dedim
    “buradayım
    sonrasında
    hiçbir
    şekilde kurtuluşa inanma
    herhangi
    bir şeyin
    herhangi
    bir şekilde
    bir
    gram bile değişmeyeceğine inan
    her
    şey kötü olabilir
    ama
    düş kırıklıkları yerine
    gerçek
    nedenlerden dolayı
    kötü
    hissedersin kendini
    hiç
    olmazsa dedi
    kendini
    aptal gibi hissetmezsin ve
    pişmanlık
    duymazsın böylece dedi
    düş
    kurma
    hiçbir
    şey için düş kurma
    buradasın
    böylesin
    ve
    bu durumun
    herhangi
    bir zamanda
    herhangi
    bir şekilde
    değişme
    ihtimalini sil kafandan
    sigaraya
    aban
    alkole
    aban
    bir
    hiçin peşinden koşma
    bir
    hiç gibi yaşayıp öl
    nefesini
    boşa harcama
    zamanını
    boşa harcama
    ve
    ölmeyeceksin inan buna
    gerçekten
    ölmeyeceksin ve
    gerçek
    olmayan şeylerin farkında olduğun için
    kendini
    iyi hissedeceksin
    mutlu
    değil
    huzurlu
    değil
    iyi
    sadece
    iyi
    ve
    herkes kötü göründüğünü söyleyecek sana
    herkes
    kendini toplamanı söyleyecek
    kendine
    değer vermeni söyleyecek
    kulaklarını
    tıka onlara
    değer
    verilen her şey
    istediği
    değeri yükseltir bir süre sonra
    daha
    fazlasını ister her zaman herkes
    peşinden
    koşmanı ister
    onları
    sevmeni ister
    ilgilenmeni
    ister dedi
    sen
    değerlisin dedi
    çöldeki
    bir kar tanesi kadar değerlisin dedi
    daha
    dört yaşındayken
    arkadaşlar
    arasındaki her konuşmanda kekelediğin zaman başladı
    deliliğinin
    evresi
    güldüler
    hâlâ
    gülüyorlar
    sen
    de gülüyorsun kendi kendine
    bir
    odada tek başına otururken gülüyorsun
    aklına
    gelen bir şeye gülüyorsun
    başına
    gelen saçmalıklara gülüyorsun
    inandığın
    her şeye gülüyorsun
    ve
    artık hiçbir şeye inanmadığın için gülüyorsun
    hiç
    bir şeye inanmıyorsun artık
    hiç
    bir şeye sevinmiyorsun
    hiç
    bir şeye ağlamıyorsun
    “hissetmiyorum”
    dedim evet
    hiç
    bir şey hissetmiyorum
    ruhumu
    dondurdular dedim
    böylesi
    daha iyi dedi
    böylesi
    daha iyi dedim
    düş
    yok
    gelecek
    yok
    inanç
    yok
    buradayız
    ve
    çıkmak istemiyoruz içimizden
    içimize
    girmenizi de istemiyoruz
    ben
    ve kendim
    sessizce
    bir köşede saatlerce oturup
    tek
    laf etmeyen kendim
    gülmeyen
    ağlamayan
    tepki
    vermeyen
    ama
    tepki alan
    hepsi
    bu
    en
    çok neyi seversin diyor
    en
    çok kendi kendime konuşmayı severim diyorum
    kendi
    kendime gülmeyi severim diyorum
    kendi
    kendime ağlamayı severim
    iyiyim
    kendimle
    iyi
    geçiniyorum
    ve
    dışarıdan gelecek
    her
    türlü itkiye karşı
    paranoyakça
    yaklaşıyorum
    ciddiye
    almıyorum hiçbirinizi
    kendimi
    de ciddiye almıyorum
    hiç
    bir şeyi ciddiye almıyorum
    sigaramı
    içip bekliyorum sadece
    birileri
    konuşurken bekliyorum
    birileri
    ölürken bekliyorum
    birileri
    yardıma ihtiyacı olduğunu söylerken bekliyorum
    ve
    yardım istemiyorum kimseden
    bir
    yardıma ihtiyacım yok
    düzelmeye
    ihtiyacım yok
    psikolojik
    bir tedaviye
    bir
    kadına
    cennete
    paraya
    sekse
    veya aşka
    tanrıya
    hiç
    bir şeye ihtiyacım yok
    yeni
    bir film izlemek istemiyorum
    yeni
    bir kitap okumak istemiyorum
    yeni
    bir insan tanımak istemiyorum
    hayatımın
    sonuna kadar
    bedenimi
    felç eden işlerde çalışıp
    fotokopi
    kağıtları katlıcam
    dağıtmak
    bile gelmiyor içimden onları
    röportaj
    yapmak içimden gelmiyor
    beğenilerinizi
    dinlemek içimden gelmiyor
    burada
    böylece oturup
    mesai
    sonraları
    jori’ye
    kulak vericem
    bana
    ben bir hiçim diyecek jori
    sonra
    fikir değiştirip ben her şeyim diyecek
    hiçliği
    gör diyecek
    işe
    yaramaz ve boş şarkılar söyleyecek bana
    işe
    yaramaz ve boş şiirler yazmaya devam edicem bende
    işe
    yaramaz ve boş bir adam olmaya
    işe
    yaramaz ve boş fanzinler çıkarmaya
    her
    şey hâlâ aynı kısaca
    ve
    şikayetçi değilim bundan
    hiçbir
    şey için şikayetçi değilim
    ve
    şikayetlerinizi dinlemiyorum artık
    evet
    bu bir şiir değil
    evet
    ben bir gerizekalıyım
    ve
    her ne söylerseniz söyleyin
    en
    baştan onayladım
    tepkisiz
    heyecansız
    hiçbir
    şey beklemeden
    ve
    hiçbir şeyin peşinden koşmadan
    günleri
    geçirmeye devam edicem
    çünkü
    güneş yok
    güneşe
    ulaşma şansımız yok
    hayatta
    kalma şansımız yok
    huzurlu
    olma şansımız yok
    tüm
    kapılar üzerimize kapandı
    ve
    içerde mahsur kaldık
    çıkış
    yolunu bilmiyoruz
    ama
    bilmek de istemiyoruz
    bağırıp
    çağırmıyoruz da burada
    imdat
    çığlıkları atmıyoruz
    kendi
    kendimize iyi hissediyoruz kendimizi
    yalnızken
    kendimizle
    inanmıyoruz
    bir çıkışa
    mutlu
    olmaya da inanmıyoruz
    hiçbir
    şeye inanmıyoruz ve
    arayış
    içinde yaşamıyoruz
    bir
    tekrarın tekrarının tekrarını yaşıyoruz her gün
    ezberledik
    başımıza gelebilecek her şeyi
    şaşırmıyoruz
    da bu yüzden
    olan
    biten hiçbir şeye
    ama
    ölmüyoruz da
    bekliyoruz
    sadece
    hepsi
    bu
    bekliyoruz
    ve
    neyi beklediğimizi soranlara
    bilmediğimizi
    söylüyoruz
    “madem
    her şey bu kadar karanlık
    o
    halde neden intihar etmiyorsun” diyenlere mesela
    bekliyorum
    diyoruz
    ve
    “bir şeylerin değişmesini mi” diye soruyorlar
    “o
    zaman hala umut ediyorsundur” diyorlar
    hayır
    diyoruz
    hayır
    umutlu
    değiliz
    umutsuz
    değiliz
    bekliyoruz
    sadece
    bu
    şekilde yaşamayı seviyoruz belki de
    sigara
    içmeyi seviyoruz
    votka
    ile birayı harmanlamayı seviyoruz
    gazetelerden
    kolaj kesmeyi seviyoruz
    this
    empty flow’u seviyoruz
    yazmayı
    seviyoruz
    ve
    inan bana
    bir
    karamsarlık gütmüyoruz hiçbir konuda
    beklentin
    olmazsa diyoruz
    karamsar
    sayılmazsın
    depresyonda
    da değiliz diyoruz
    ben
    ve kendim söylüyor bunları
    kendi
    kendine konuşmayı seviyor
    kendi
    kendine yazmayı da
    her
    şey hâlâ aynı kısaca
    bizim
    tarafımızda da
    sizin
    tarafınızda da
    ama
    biz bu durumdan rahatsız değiliz
    siz
    de bizim adımıza rahatsız olmayı bırakın lütfen

    2
    eylül 2009