Kategori: Genel

  • to wish impossible things

    to wish impossible things
    şimdi ben burada, yaşayan ve
    ölmekte olan her şey için, yas tutmayı kesiyorum. yani sadece ölmüş olanlar
    için değil, günden güne ölmekte olan her şey için de. giderek daha da azalan
    varlığım için, yas tutmayı kesiyorum. ve giderek daha da azalacak, herkesin
    varlığı. insanlar üremeye devam ederken, büyümeye devam ederken sürekli insan
    türü. en tehlikeli virüsten bile daha tehlikeli bir şekilde, ve akıl almaz bir
    evreyle çoğalan insan türü.
    ben. bir şey olmak için
    çabalamayan ben. bir şeyleri günden güne içinde eriyen ben. günden güne her
    şeyi kaplamaya devam eden insanlık, insanlıktan uzaklaşan ben. her gördüğü şeyi
    yok eden insanlık, kendi kendini yok etmekten bile aciz ben. her şeyi bir
    çırpıda silebilen insanlık, silinen hiçbir şeyi unutmayan ben. her şeyi bir
    anda dönüştürebilen insanlık, kendini bir türlü dönüştürmeyen ben. kendi içinde
    çok hızlı bir şekilde evrim geçirebilen insanlık, insan denilen türün derhal
    yok olmasını arzu eden ben… zırvalamaya devam ediyorum. kendimi susturmayı
    başaramıyorum. hiçbir şeyi susturmayı başaramıyorum.
    hareket etmek anlamsız geliyor,
    ama hareket ediyorsun işte. düşünmek anlamsız geliyor ve düşünüyorsun. yürümek
    fazlasıyla anlamsız, yürüyorsun ama. sokağa çıkıyor, insanlarla karşılaşıyor, ve
    asla anlatamayacağın, anlatmaktan korktuğun görüntülerden dolayı, bir kez daha
    psikoza girip akıl hastanesine kapatılma tedirginliğini çaktırmamaya veya
    kulakları sağır edebilecek bir çığlık atıp kimseyi rahatsız etmemeye
    çalışıyorsun.
    otobüse biniyorsun. en arkada
    ayaktasın. ve kulağında bir kulaklık, elinde bir kitap, duruyorsun öylece.
    kimsenin gözlerine bakmıyorsun, çünkü bıkmışsın artık gözlerden. bir lavabonun
    deliğinden aşağı dönerek inen su geliyor aklına, o lavabonun merkezindeki
    delikten, bir girdaba tutulmuşçasına emilen su… ve tüm enerjini bir anda çekip
    yok eden içindeki karadelik, dışındaki karadeliklere karşı var olma savaşı
    veriyor, hangisinin çekim gücü daha ağır basıcak? ve kulaklığımdaki ses, beni
    boşluğuma doğru iterken, kitabı açıyor, okumaya başlıyorum.
    “aptal lan bu” dediğinizi duyar
    gibiyim. içinizden geçen her şeyi biliyorum. gözlerinizin gerisindeki,
    renginizi çok çabuk değiştirmenize neden olan o mantıksal süzgecinizi de
    görebiliyorum. ve evet, “önyargı bu” diyor biri. sanane bile demiyorum ona.
    çünkü anlamsız geliyor. çünkü gerçekten anlamsız bu. çünkü yazmak bile anlamsız
    aslında ama yazıyorsun işte. yazmaya ve yayınlamaya devam ediyorsun. ne
    anlattığını unuturak ama unutmayarak da aynı zamanda. zırvalıyorsun…
    boşlukta slalom yaparken,
    bariyerlerinize çarpıp duran zihnim akmaya devam ediyor. ve bu bana gerçekten
    anlamsız geliyor. devam ediyorsun zihninden geçenleri takip etmeye. kitap
    önünde ama, gözlerin içine dönük. ve arkaya üç hatun geliyor. biri hemen
    yanında ayakta, kolundaki bilekliğe bakıyor -bilekliğimin üzerinde beş adet yin
    yang var- bakıyorlar, hissediyorsun bunu, fark ediyorsun, ve yanındaki hatuna
    dönüp gülüyor. ve sonra bir gülüşme faslı, ve sonra oynayan kaşlar, ve sonra
    dönüp bakmadan hiçbir şeye ve her şeye, kitabı okumaya devam ediyorsun. adamın
    biri bir şeyler zırvalamış. yine, zen üzerine yazılan bir kitap. daha önce de
    açıkladım ama tekrar açıklıyorum; kitap zen üzerine değil, zerre alakası yok
    zen ile, sadece, zen üzerine yazılmış. 
    hepsi bu. bir şey anladınız mı?
    sonra zaman geçiyor, otobüs
    ilerliyor, yollar geriliyor, zihnindeki sinirler geriliyor, zihnindeki lastiğe
    sıkışan top fırlayıp birine çarpmasın diye kendini tutuyorsun, ve miden
    bulanıyor bu esnada yine. gerçekten miden bulanıyor yani. gerçekten. sonra,
    kitabı okumaya devam ederken sen, iyice doluyor otobüs ve bu esnada duraktaki
    bir manyak, hatunlara kaş göz işareti yapıyor, hatunlar gülüyor. adam aşağıda,
    telefon işareti yapıyor, “numaran ne” der gibi, görüyorsun onu da, ve
    yargılamıyorsun asla, ne iğreniyor ne de gülüyorsun, hislerini yitirmişsin. ama
    hatunlar hoşnut beğenilmekten. hatunlar metal dinliyor sanırım. yani öyle
    görünüyorlar. ve my dying bride üzerine bir geyiğe dalıyorlar. geyik.
    vokalistin adını hatırlamadığını söylüyor esmer olanı-benhatırlıyorum-çok
    etkileyici bir sesi var diyor. otobüs hareket ediyor ve arkalarına dönüp bakıyorlar
    hatunlar, herif hala durakta, eli kulağında, telefon numarası istemekle meşgul.
    ve otobüs doluyor. ve tenine
    değen insanlar. ve ruhuna yapışan o aptal enjeksiyon makinesi. bekliyorsun ve
    yol bitmiyor. kulaklık, müzik, kitap, otobüs, insanlar, duraklar, yollarda
    yürüyen bir sürü şey, gerileyen yol, gerilen zihin kasların. ve sonra bir baş
    dönmesi. gerçek bir baş dönmesi ve kararan dünya. neyse ki alsancak cami
    durağına geliyoruz ve herkes iniyor, sen de bir çığlık atarak veya kusarak,
    veya yere yığılıp kalarak, cami duvarına işemiş olmaktan kurtuluyor, arka
    koltuğa oturuyorsun. çünkü garda inecek, iki durak sonra inecek ve dişçiye
    gidiceksin. yani hikaye bu. sonra doktor, benim dişlerimi temizledi ve çıkıp
    eve döndüm. ve şimdi de size bunu anlattım.
    size de oluyor mu böyle şeyler,
    bilmek isterdim. çünkü artık delirdiğimi düşünmeye başladım ve eğer çoğunluğun
    gözünde, normal sayılmayan davranışlar içinde bulunursanız, çoğunluğa göre
    normal olmayan bir takım konuşmalar yaparsanız, çoğunluğa göre hiç de normal
    olarak addedilmeyen yazılar yazıyor ve o yazılarda, içinizdeki dönme dolabın
    çok fazla hızlandığını, ve parmaklarınızın bu hıza yetişemediğini söyleyip,
    aslında sandıklarından çok daha fazla anormalleştiğinizi itiraf ederseniz,
    dahası tüm bunlar ve daha fazlası, size bir sinir krizi geçirtip, bir ekmek
    bıçağını bileğinize dayamanıza, ve sonra es geçip bir kez daha ölümü,
    bilekliğinizi kesip çıkarmanıza neden oluyorsa, ve otobüsteki hatunlar da sizin
    için çok önemli olan bilekliğinizi salak bir şekilde tekrar yapıştırdığınız
    için gülüyorsa ve tüm bu hengame arasında sırtınıza sırtı dayanan bir adam sizi
    daha çok itmeye başlamışsa, ve sokaktaki bir kediye tekme attığını görüyorsanız
    bu esnada bir adamın, otobüsün camından baktığınızda, ve hızla yol almaya devam
    edip sallanan otobüs yüzünden önünüzdeki kitabı okumakta ve kendi
    karadeliğinize sinmekte zorlanıyorsanız, her an bir çığlık atabilirsiniz, ya da
    düşüp kalabilirsiniz oracıkta basit bir baş dönmesi sonucu.
    sonra sizi hastaneye kaldırırlar
    ve doktor “tansiyon” der sadece. gerçekten sadece bunu der yani. ve sizi oraya
    götüren her kimse artık, ya da sonradan gelebilen yakınlarınız her kimlerse,
    size, kendinize dikkat etmeniz konusunda telkinlerde bulunurlar ve biraz da
    şefkat çabası işte.
    bana şefkat gösterme, sevme de
    beni, dilersen nefret et, iğren hatta, dalga geç istersen, ama neyi neden
    yaptığına dair bir nedenin olsun kendi içinde, yani bil. sevdiğin şeyi niye
    sevdiğini bil. ya da niye sevmediğini. yani, her ne yapıyor ya da hissediyorsa
    insanoğlu, bunu açıklayabilmeli de bence. ben öyle yapabiliyorum. o yüzden
    delirdim aslında. kendimi tamamen çözümleyebildiğim için, delirdim. arayış yok.
    yeni bir keşif şansını da yitirdik sanki. bekliyoruz işte, gelmeyeni. “the
    circle did close indeed.” ve dönen dönen dönen girdaplar, hiçliğe doğru
    akıcaklar.
    ve doktor size, basit bir
    tansiyon diyecek, bu kahrolası baş dönmesi için. aileniz ile beraber eve
    gönderilip, birkaç hap içmek zorunda kalıcaksınız. ve elinize aldığınız minicik
    bir hap bile, midenizin bulanması için yeterli olucak, çünkü koskoca altı
    ayınızı, binlerce hapı kendi içinizde birbirine sentezleyerek geçirmişsiniz.
    artık kaldırmıyor bünyeniz. ve sonra bir kusuş. sonra zihninizin pusuya yatması
    günlerce. hareket etmeyen tek bir karınca bile olmayışı. yani şu
    televizyonların karıncalanmasına benzeyen bir görüntü sunan zihninizin vizyonunda.
    kendi içinizdeki vizyon. göz kapaklarınızda gizlenen dünya. onun karıncalanması.
    alıcılarınızın ayarları ile oynayan koca bir dünya insan. ve sonra da sizin bir
    deli olduğunuza kanaat getirip tımarhaneye kapatıcaklar mesela. olası. olası
    olan her şey için, kadehimi boşluğa kaldırıyorum. şerefe jori. yoo hayır, bunu
    sevmedim. şerefe değil. boşluğa. boşluğa yazılan her şey gibi, bir çırpıda
    silinip gitmeyen varoluş. ve o varoluşun yarattığı, boşlukta hissetme hali. ve
    o boşlukta uçuşan kelimeler. ve o kelimelerin, algı dünyandaki nesneleri var etmesi.
    ve o nesneleri ve olayları ve olup biten –ya da bitmeyen- şeyleri, bi tek ben
    mi görebiliyorum acaba diye şüpheye düşmen. bu noktada doğan paranoya ve
    paranoya ile birlikte gelen yalnızlık hissi.
    soğuk, olabildiğine ve
    alabildiğine soğuk ve karanlık bir koridorda, zemine basmadan öylece beklemen.
    karanlık ve karanlığın tonları. ve ancak elinle hissedebildiğin iki duvar, iki
    yanında. bir koridor burası evet. hissedebiliyor ama derinliğini ölçemiyorsun.
    tünel de olabilir. ya da kuyu. ya da benzeri bir girdap. ve ayakların yere
    basmıyor ama sabitsin orada. bastığın bir şey var gibi, ama aynı zamanda
    boşlukta duruyor gibisin, çünkü zemin görünmüyor. ordasın işte. saatlerce.
    günlerce. haftalarca. orda duruyorsun. ve orası alabildiğine soğuk. çok soğuk
    yani, anlatabiliyor muyum? üşüyorsun ama donmuyorsun. ordayken, birileri
    geliyor, konuşuyor, birileri bir yerlere davet ediyor, birileri bir şeyler
    fısıldıyor telefonun ahizesinden, birileri ekranına harflerini yerleştiriyor,
    ve kimsenin hiçbir şey görmesini istemiyorsun. çünkü delisin sen. delisin ve
    deli olduğuna bile kendi kendine kanaat getirip kendini teşhis edebilecek kadar
    da biliyorsun kendini. ve nasıl tedavi edebileceğini de biliyor ama korkuyorsun
    artık. zihnin normal insan algısının çok ötesinde -veya gerisinde- bir yerlerde
    geziniyor. gerizekalı olabilirsin. ama olmadığını biliyorsun.
    bir şarkı çalıyor şimdi ve resmen
    ruhuna elektrik verilmiş gibi titriyorsun. pj bu. verir mi verir diyorsun kendi
    kendine gülümseyip. pj harvey, missed’i söylerken, 7 trilyon voltluk bir
    elektriğe kapılmış gibi titriyor ve aynı zamanda kimsesizliğin getirdiği
    soğuktan dolayı titriyor ve kendine sarılıyorsun. ellerini, kendine sarmışsın.
    ve tırnakların batıyor sırtına, kısa oldukları halde. gerçekten batıyor ama.
    eridiğini hissediyorsun ama fiziksel anlamda erimediğini de görebiliyorsun.
    gözlerin açık. zihnin kapalı ya da karıncalanmış ya da sekiz sene önce aldığın
    bir dolu maddenin kalıntısını hala atamadığı için, uçuşta. ve vizyonunda
    beliren binlerce kelebek. halüsinasyon diyor bazıları. onlardan. binlerce ama.
    uçmuyorlar. kanat çırpmıyorlar. renkleri bi çok. rengarenk diyorsunuz siz buna.
    bi çok renkte kelebek. sabit duruyor. havada sabitler. havada ölüp yere
    düşmemiş olabilirler. siz ayaktasınız. müzik çalıyor. müzik değişiyor. gecenin
    bir yarısı, lacrimas başlıyor, without diyor lacrimas profundere, ve siz
    oradaki o’suzun, ney olduğunu bile bilmiyorsunuz. she, he, it? her şey olabilir:
    kadın erkek, transseksüel, kedi,
    köpek, bukalemun, sinek, monitöre konan yavru bir sinek, bristol, berlin,
    alsancak, rotterdam, aşk, votka, yazı, şiir, akciğer, yeşil bir halı, ağızdan
    aldığın amfetamin, damarına bastığın metamfetamin, lsd, sonra tekrar alsancak,
    ardeşen, bağırıp tokat atan bir yüzbaşı, izmir, tren yolu, ankara, sonra tekrar
    istanbul, sonra tekrar izmir, sonra tekrar istanbul, sonra tekrar ankara, sonra
    izmir, sonra tekrar izmir ve sonra tekrar izmir…
    binlerce görüntü akıyor
    zihninizin vizyonunda, ve gözleriniz açıkken oluyor bu, bazıları halüsinasyon
    diyor, ben gerçekliğim diyorum, ve akmaya devam ediyor görüntüler. kelebekler
    sabit hala. sonra bir anda ışıklar patlıyor, bir sürü ufak ışık, çok hızlı
    şekilde patlayıp sönüyorlar. kanadığını görüyorum elimin, sağ elimdeki bir
    parmağımın sızladığını hissediyordum, şok etkisi yaratan fiziksel acı ve
    dünyaya geri dönüş.
    ve sonra şarkı değişiyor,
    katatonia – quiet world. kelebekler yok. hiç bir şey yok. herkesin görebildiği
    gerçekliğe eşitleniyor zihnin vizyonu. karıncalanma sonrası, bir merhaba. sonra
    dur. öylece. hareketsiz.
    otobüsteyiz tekrar. kendime
    gelmişim hastanede. eve geri dönüyoruz. tansiyondan diyen doktor. kendine
    dikkat et diyen yakın. o kadar uzak hissediyorsun ki kendini her şeye o an. o
    kadar uzaktaki herkes. sen o kadar uzaktasın ki. konuşmaktan bile vazgeçiceksin
    nerdeyse, çünkü bağırman gerekiyor, sesini duyurabilmen için, çığlık atman. o
    derece kaybolmuşsun. ve korkuyorsun, kapatılmaktan. yasaklanmaktan da
    korkuyorsun. üzerine çarpı konulmasından korkuyorsun. kafeslenmekten
    korkuyorsun. sansürlenmekten korkuyorsun. sesinin kısılmasından korkuyorsun.
    sağır olmaktan korkuyorsun çünkü müziğe ihtiyacın var. kör olmaktan
    korkmuyorsun bir tek, çünkü bu dünyadaki her şeyin çok ötesine geçmiş durumda
    zihnindeki gözler. ve algı düzeyin kaymış durumda gerçekten. delisin. inkar
    etmiyorsun bunu. sadece, “bir kaç deli daha yok mu?” diyorsun. hey, orada beni
    duyan bir deli var mı? gidip kendimize, bi ülke kuralım. bu dahi insanlar,
    dahiyane fikirleri ile, kendilerine ördükleri kafeste, yaşaya koysunlar. arada
    bir gelir ziyaret ederiz. olabilir belki. belki de hiçlik. her şeyin en
    doğrusu, her şeyin yanlış olduğunu kabullenmektir. kendini yanlış olarak
    tanımlar ve bu şekilde hareket edip, kendini düzeltmeye ve onaylatmaya
    kalkarsan, iyileşiyorsundur. oysa, benim deliliğim, deliliğimin doğru olduğunu
    savunuyor. delirmenin. delirmiş olabilmenin. delirebilineceğinin. böyle bir dünyada,
    ve böyle dahi insanlar arasında, mantığının iflas etmesi sonucu, tüm algı
    mekanizmalarının, normalden farklı bir düzeyde tepki verebilmesi.
    ne diyordum? çoğunluğa göre
    normal olmayan her şey… sonra müzik tekrar değişiyor, the cure- to wish
    impossible things. dönüp duruyor artık. saatlerce ve günlerce aynı şarkı dönüp
    duruyor. hiç bitmiyor ve başa döndüğünü anlamıyorsun. dönmüyor başa. akıp
    gidiyor. sen de akıp gidiyorsun kendi içindeki karadeliğe. hangisinin daha
    güçlü bir çekimi var? dıştaki mi içteki mi? kendinden emin olmadığın zaman, ve
    kendindeki tuhaflığı ele vermek istemediğin zaman, susmayı seçersin. hayır
    susmuyorum ama bu epey anlamsız gelicek. bunu biliyorum. epey kafayı yemiş
    diyecekler. bunu da biliyorum. ve bir de şu, neydi adı, anımsayamadım, hah,
    depresyon. sikmişim depresyon ve bunalım ve tüm mutsuzluk ya da mutluluk
    tanımlamalarınızı.
    beş duyumu da aldırmak istiyorum
    şimdi. hatta altı. evet ne kadar duyu organım varsa, alın bence. hatta tüm
    organlarımı alın. akciğerim bana kalsın, sigara içiyorum o lazım. karaciğer de
    olumlu doktor bey. mide? yok, mide iyi durumda. ama dilersen, göz kapaklarımı
    kesebilirsin. işe yaramıyorlar.
    ve, “gör” dedi adam, “her şey
    ölmekte.”
    “öyleyse neyin savaşını veriyoruz
    söyler misin?” dedi.
    kendimle konuşup kendimi
    yanıtlamamaya devam ettim, çünkü tüm yanıtlarımı daha önce vermiştim. ve
    yanıtlarım, normal algı düzeyine göre, yanlış olduğu için, deli olduğumu
    söylediler. ve ben de, deli olduğumu kabul edip, tedaviyi ret ettim. ama zaman
    zaman, dışarıdaki, o normal algı düzeyinin karadeliğinden salgılanan çekim gücü
    ağır bastığı için, yazmaktan ve yaşamaktan ve konuşmaktan ve hareket etmekten
    ve var olmaktan vazgeçiyorum. hepsi bu. ama şimdi, kendi karadeliğimin
    derininde bir yerdeyken, altına imzamı basıp, duvarıma asıyorum diplomamı.
    onaylayan: girdap. onaylanan: girdap. siz bunu okuyup, düşünmeye ya da
    sorgulamaya ya da konuşmaya ya da beğenmeye ya da kutlamaya ya da çamur atmaya
    ya da ya da ya dalara devam edebilirsiniz. umursuyor değilim. umursamıyor da
    değilim. her iki şekilde de, ve her türlü olasılıkta, ölmekte her şey günden
    güne. içimdeki ölü makine, bi gram paslanmadan varlığını sürdürüp, ışıl ışıl
    parlıyor hala. ve klas bir şekilde sigaramı yakıp, bir nefes alıyorum,
    zihnimdeki boşluğu dumana boğmak için. zack ve girdap, kendi arasında dumanla
    haberleşiyor da diyebiliriz ve buna çoklu kişilik bozukluğu ve çoklu kişilik
    bozukluğunun farkında olan birine de, kararsız diyebiliriz. kendi içinde
    kararlı atomlar… bu nerden çıktı şimdi?
    üç sene önce, askeriyenin
    psikiyatri servisinde, kayda geçilmeyen o konuşmada, rütbesini bilemediğim bir
    adam bana “rol yapmıyorsun de mi?” dedi.
    “bence herkes rol yapıyor ve bu
    yüzden acı çekiyor” dedim. güldü. elindeki tutanağı yırttı ve “unutalım,
    gidebilirsin” dedi.
    emre itaatsizlikten yırtmak,
    sonraki yaşantınızda emirlere itaat etmek zorunda kalmayacağınız anlamına
    gelmez. ve yaşamınızı ve deliliğinizi sürdürmekte kararlıysanız, zaman zaman
    bilek yerine bilekliğinizi kesiyor olsanız da, devam ediyorsanız, bir şekilde,
    deliliğinizi gizlemeniz gereken yerlerde bulunmak zorunda kalırsınız. mesela
    otobüs. mesela havaalanı. mesela bir ofis. mesela bir devlet dairesi. mesela
    bir bar. mesela kıbrıs şehitleri. mesela, aile içinde. ama sonra, gerçekten ama
    gerçekten, sıkılırsınız tüm bu ebegümeci ve masallardan ve masallarınızı gerçek
    olarak algılamayıp size deli gözü ile bakan insan topluluğundan. gerçekten
    sıkılırsınız ama. gerçekten. ve, bir bant kaydı size, aradığınız hiçbir
    numarayı artık asla bulamayacağınızı söylediği anda, zihninizin çeperlerindeki
    o hassas doku patlar: herkes numara yapıyordur. bu şekilde üstesinden
    gelebiliyorlardır, delirmeden ve isyan etmeden yaşama devam etmenin. her gün
    işe gitmenin mesela. sabahın köründe kalkabilmenin. konuşabilmenin ve
    konuştuklarını unutabilmenin. falan filan. zihninizin çeperlerindeki o hassas
    doku patlar ve sonrası renksiz sınırsız saydam ve aynı zamanda karanlık bir
    koridorda, yapayalnız kalıp soğukta titremenizle devam eder. sonra zaman zaman,
    o sonsuz boşluğunuza ve o boşluktaki gizli odanıza, birileri girmeye çalışır,
    gelmek ister ve gelmesine izin verirseniz, her şeyi tüm çıplaklığı ile görür ve
    giderler. ve o noktadan sonra, tekrar kendi kendinize kendi kendinizle baş başa
    kalıp özgüveninizi yitireceğiniz için, doğru kişiyi beklersiniz hayatınız
    boyunca, sağa çekip beklersiniz. ileriye doğru devam ederseniz, bariyerlere
    veya önünüzdeki bir nesneye, arabaya, ağaca, herhangi bir şeye çarpabilirsiniz.
    geriye dönme şansınız yoktur, çünkü yaşam, geçtiği yolları belleğinize kaydedip
    fiziksel anlamda silinerek ilerler. sağa çeker ve beklersiniz durağan bir
    şekilde. birkaç şarkı çalarsınız. konuşmaktan vazgeçmişsinizdir. ve yaşamaktan.
    kısa bir mola. çünkü emin olamazsınız kendinizden ve hiçbir şeyden. deliliğinizden
    şüphe duymaya başlar, ve çoğunluğa göre normal olanla içinizdeki normallik algısı
    arasındaki sürtüşmenin çıkardığı kıvılcımların belleğinizde ve zihninizde
    kalıcı bir hasara yol açmaması için düşünmemeye çalışırsınız.
    ama insanlar sürekli bir şey
    istiyordur. görüşmek. konuşmak. birlikte bir şeyler yapmak. sizin de onlar veya
    kendiniz için bir şeyler yapmanızı isteyebilirler… vs. vs vs.. hayat tüm
    hızıyla devam ediyordur dışarıda, siz tüm alıcılarınızı kapatıp, evinizde
    oturuyorsunuzdur. kimse size ulaşamaz. siz kimseye ulaşmazsınız. sonra, biraz,
    kendine geri dönüş. kendi etrafınızda birkaç tur dönüş. dönüşler. dönüşümler.
    geriye dönüşler. ve ölü kelebekler. havada asılı kalan. tansiyon yüzünden
    olduğu söylenen baş dönmesi. içinizde olanca hızıyla dönmekte olan bir dönme
    dolap. ve uzun bir konuşma faslı. biraz iletişim deneyi. bir merhaba. sonra
    birkaç cümle. ve tekrar buradasınız. aramızda. hoş geldiniz. bir deli olarak,
    bu dahiyane fikirlerle ortalıkta fink atan insan türüne karşı, hala
    hayattasınız. ve konuşuyorsunuz. yazıyorsunuz. yemek yiyor, su içiyor, ve sokağa
    çıkıyorsunuz. her şey olanca hızıyla, dönmeye devam ediyor. ve tabii siz de
    öyle. ve zihninizdeki harikulade hiçlikte…
    * başlık, the cure’ün, bir
    şarkısının adıdır.

    31.05.2009 – 07:30
  • tao

    1.
    çoğu zaman yalnız olsan da
    dünya
    içine düşürüldüğün
    bir ağ gibi gözükse de gözüne
    örümceğin gözleri güzel hiç olmazsa
    ve uyku hâlâ zaman kaybı bizler için
    çalışmak zaman kaybı
    düşünmek zaman kaybı
    ve yine de
    bir değeri yok
    akıp giden zamanın
    boşa harcanabilir
    geriye kalanı umursanmayabilinir
    biz istediğimiz gibi yaptıktan sonra istediğimizi
    hiçbir şey yapmadan, istemediğimiz gibi
    iki saat yaşam için
    oniki saat satılık bedenler
    duraklarda bekleyişler
    otobüslerde bekleyişler
    bir ofise sıkışıp
    koltuğun üzerinde
    güneş batana dek bekleyişler
    hiç batmayan güneşin
    kör edene dek yakacağı günleri
    mesailerde
    bir vatozla öpüşerek
    ve biriktirerek arda kalanı
    bir sonraki özgürlük için
    bu şekilde beş gün
    bu şekilde altı gün
    yedi veya otuz
    geçip giderken hayat
    durmadan hız alan
    devrilen ve dolanan
    çözmeye çalışmaktan sıkılan bedenler
    çözünmemeye çalışmaktan sıkılmayan benler
    sadece ve sadece
    bir hiç uğruna
    daha çoğunu vererek daha azı için
    on saati vererek iki saate
    beş günü iki güne
    güneş doğmaya devam etti
    güneş batmaya devam etti
    ağaçlar sallandı ve
    nehirler aktı
    balıklar unutmadı hiç bir şeyi
    her şeyi unutan insan
    ormanın derinliğinde yaşandı hayat
    okyanusların dibinde
    hayvanlar için ve hayvanca hiç değilse
    güneş doğmaya devam etti
    biz ozonu delerken
    başka bir gezegen ararken
    ormanları ev
    okyanusları çöp yaparken
    güneş doğmaya devam edecek
    bulutlar akmaya
    beyazdan griye
    griden beyaza
    tüm evren gülerken aptallığımıza
    balinalar intihar ederken
    ayyaşlar olacak sadece
    aylakça yaşadıkları için
    pişman olmayan toprağın altında
    2.
    değiştirmeye çalışmamak dönüşmektir biraz da
    hiç bir şey değişmez denir ne de olsa
    yol alır sadece
    çizilen rotada
    bir çemberin etrafında
    7 gün 24 saat
    hafta içleri
    hafta sonları
    dön dur hayat boyu
    ilkokuldan ortaokula
    ortaokuldan liseye
    bir şeyler öğrenmek için
    bir şeyler öğretmek için
    sıkılarak ve oflayarak
    ama pes etmeden asla
    ve sonunda pes ederek yaşamaya
    dondurulmuş bir şekilde
    aynı saatte uyanarak
    ve uyuyamayarak asla
    geceden çalarak
    gündüzleri satarak
    bir cumartesi gecesi için
    alkol parası için
    sahil kenarı için
    kovarak şarapçıları yanından
    boş bir şişeyi çok görerek
    bir sigara vermeyerek
    “ama ben çalıştım” diyerek
    hak ederek kazanmak, köleliği
    kendi kurduğumuz kapandan beslenerek
    yiyerek birbirimizi
    ölümüne uyuyamamak
    ve somurtarak uyanmak her sabah
    nereye kadar gideceğini bilmeden
    hiçbir yere gitmediğini görmeden
    sürekli değişimi isteyerek
    ama daima dönüşerek devam etmek
    daha çok yapışmak tavaya
    ters dönüp takla atmak
    değişecek demek
    değiştirelim demek
    birilerinin değiştirmesini beklemek
    oy vermek ve oy almak
    epidemik bir mikrop gibi
    durmadan yayılmak
    dönemlere bölünen tarih
    dönümlere bölünen toprak
    sınırlara bölünen harita
    çağ açıp kapatan insan
    kendi açığını kapatamazken
    hayvanların çığlığına kulağına kaparken
    güneş doğmaya devam etti
    hiçbir şey değişmez aslında
    değiştirmek istemeyen dönüşür en fazla
    giderek teslim olur karşı olduğuna
    devrimler yapılır isyanları bastırmak için
    oysa isyanla başlayabilir
    vahşiliğe doğru bir evrilim
    yani ilk insanlara
    kısmen aylaklığa
    kısmen çalışmaya
    karnımız acıktığında
    doyacağımız miktara
    ve milyarlarca çoğalmaktansa
    kaplanlar kadar kalarak dünyada
    tao’ya boyun eğerek akan su gibi
    lethe’de yıkanarak
    akış yönünde kayarak
    zamansal akışı kaldırarak
    not etmeden hiçbir şeyi
    tarih yazmadan
    kabileleşmeden mesela
    gelişmeden toplumsal anlamda
    ki imkansız olamayacak kadar
    hâyâl ürünü gördü bunları sen
    var olan cenneti yok edip
    bir cennet vaat ettiler ölüm sonrasına
    koştu herkes bir şeyin peşinden
    ölene dek sürdü yaşam savaşı
    hayatta kalmadı hiç kimse
    geldiler ve gittiler ve yenileri geldi sonra
    tao kaldı yerinde
    her şeyi kapladı ve
    hiçbir şeye sarıldı
    24mayıs2009
    not: her şeyi kaplayan ve hiçbir şey olan – tao
  • gerçekçi hayaller ve hayali gerçeklikler

    “gerçek sevgi” diyorum ona
    “hiç bir zaman nefrete dönüşmez”
    “benimki dönüştü” diyor
    “hayır değişti” diyorum ben de
    “çünkü” diyorum
    “aşık olduğun kişi
    değişince ya da
    özüne dönünce
    ya da maskesi düşünce
    ya da sana olan aşkından dolayı
    gizlediği yönleri
    deşifre edilince
    illüzyon bozulur
    evet doğru tanımlama bu
    illüzyon”
    beni anlamadığını söylüyor
    “sevginin farklı evreleri vardır” diyorum ona
    “popülerizmden kaynaklanabilir” diyorum
    “ya da kendini boşlukta hissetme halinden
    ve bunun gibi
    bir çok neden sayabilirim sana
    gerçekte sevmeyeceğin birini
    sevmene neden olabilecek
    etkenler silsilesi”
    hâlâ anlamadığını söylüyor
    “ondan nefret ediyorum” diyor bana
    “onu seviyordun” diyorum
    “ölüyordun onun için”
    “artık sevmiyorum” diyor
    “onu hâlâ istiyorsun” diyorum
    “hayır, istemiyorum” diyor
    ve aradan geçen
    üç hafta sonrasında
    el ele görüyorum onları tekrar
    bana doğru yaklaşıyorlar
    gözlerine bakıyorum hatun olanın
    ve çaresizliğini
    ve kendini kurban edişini
    görebiliyorum
    görüyor ama umursamıyorum
    her koyun kendi bacağından asılmaz ama
    her koyun kendi bacağını astırır
    dahası
    eğer bir toplumda çoğunluk koyunsa
    asıl koyun olmayanlar asılır
    ve tekrar
    aşkın
    bir kaçış şekli olarak
    hissedildiği
    evrelere şahit oluyorum
    yoldan geçenleri gördükçe
    bir insanın
    başka bir insan üzerinden
    kendi egosunu
    belki şehvetini ve
    sadizmini ya da
    mazoşizmini
    tatmin etme çabası
    bu da olabilir aşk
    her şey aşk olabilir
    yaşadığımız dünya
    buna imkan tanıyacak düzeyde
    yapaylaştı
    ve yapay olmayan her şey
    çürümeye terk edildi
    ve insan hâlâ
    tek bir insanın bağımlısı
    geriye kalan hayatı
    doğayı ve dünyayı
    ve her şeyin bir anda patlayacağı
    o zamansız kıyamet zamanını
    unutmak ve
    kendi hayatını
    yaşanabilir kılmak için
    yaratılan aşk illüzyonları
    hayır iksir değil
    illüzyon
    burada
    hareketsiz bir şekilde
    beklerken
    bir zamanlar bana da anlatılan
    tüm o tatlı masalların
    masal olarak kalmasını sağlayan
    anlatıcılarıma
    teşekkür ederim
    ben kendi masalımdaki
    kedi ruhuna sahip
    bir çizgi kahramanım nasılsa
    yani somut gerçekliğinizle
    hayalî bir şekilde de
    yüzleşebilirim
    ve siz
    hayallerinizle bile
    somut bir gerçeklikte
    yüzleşmekten
    uzak durmaya
    devam edebilirsiniz
    her şey hâlâ aynı kısaca
    o tarafta da
    bu tarafta da
    ama biz bu durumdan hâlâ şikayetçi değiliz
    daha önce de olmadığımız gibi

    24.mayıs.2009
  • mad world

    MAD
    WORLD
    1.
    uyandı. gecenin bir yarısında uyandı ve kendini kötü hissediyordu hâlâ. gözünü açtığında, her ne yöne doğru bakarsa baksın dikkat çekecek şekilde tasarlanmış bir afiş asılıydı odasında, odanın tavanında. ve yan duvarlarda, ok işaretleri ile gösteriliyordu tavan, tavana bakması isteniyordu. öyle afili bir şekilde de parlamıyordu oklar ve afiş. ama kim olursa olsun, odasına giren, okları takip eder ve kafasını tavana dikerdi. “üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim” yazıyordu tavanda. hepsi bu. sadece bu. bu, bir
    ka
    ç yıl önceydi, zannediyorum. iki yıl olabilir. ya da üç. bir sürü koli, bir sürü ama, irili ufaklı bir sürü koli getirmişti çalıştığı depodan zack. eve getirmiş, ve annesine, odasını güzelleştireceğini anlatmıştı. “olmaz” demişti annesi, “misafirler nerde yatıcak?”
    “odamda
    yatarlar yine, problem de
    ğil bu.”
    “ama
    kolilerden masa ve raf yapaca
    ğını söylüyorsun, ayıp olur.”
    “başka şansım var mı?”
    “biraz
    sabret,
    şu
    ev bi sat
    ılsın”
    “o
    ev
    çoktan satılmış zaten” dedi zack sert bir şekilde, arkasını döndü “ve bu oda satılık değil”
    sadece kızgınken, net bir hal alıyordu tavrı. diğer zamanlar, hep iki arada bir derede dolanıp duruyordu hayatının merkezinde. hiç olmazsa hâlâ kendi hayatının merkezindeydi, ama bu merkezin etrafında o kadar çok insan dönüyordu ki, dengede durmakta zorluyordu bu
    durum onu bazen. kimseyi incitmemeye
    çalıştığı için, bazen karasızlıklar içinde, kendi hayatından ve arzu ve isteklerinden taviz
    verebiliyordu. bir noktaya kadar, ve o nokta gelip
    çattığında, film kopmuştu zaten. insanlarla beraber yaşamak saçmalıktı. biriyle birlikte bir düşe dalmak, aptallığın daniskasıydı. insanlar bencildi, insanlar açgözlüydü, herşeye sahip olmak istiyor ve etraflarında olup biteni görmüyorlardı. kör sağır ve dilsizdiler ama inatla herşeyi bildiklerini, anladıklarını iddia edip, durmadan konuşuyorlardı. zack pek fazla konuşmuyordu artık. yılmıştı. aptal bir inat uğruna, kendi içinde debelenip durulan yıllar… pes etmemişti aslında, sadece bir bigbang yaşamış, ve çevresinde ne varsa dağıtmıştı. bu da bir sene önce yaşanmış olmalı. ya da iki. ve sonrası, dağılıp giden zaman dilimleri. parçalanan ve eriyen ve sonrasında hatırlanılmayan anlar. sarhoş aşk geceleri yerine, ayık nefret saatlerini yeğlerim yazdı zack, yanı başındaki deftere o günlerin birinde. sonra da defteri, camdan aşağı attı. kim bulursa artık. o an önemini yitirmişti her şey. koskoca 150 sayfa el yazısı, çizim ve anı barındıran defter, sokağın ortasında duruyordu. ve zack camdan sokağa bakıyordu. 2007 nisan olmalıydı bu. onun gibi birşey. zack sokağa bakıyordu, ve insanlara. işlek bir caddeydi. insanlar geçiyordu. arabalar geçiyordu. ve kimse deftere, göz ucuyla bile bakmadı. bekledi zack. neler olacağını bekledi. bir ara içeri girip, müzik açtı. Lacrimas Profundere, without diyecekti.
    seviyordu bu
    şarkıyı. artık sevmeye başlamıştı. son üç aydır, ne zaman alsancak’a inse, bir tür koruma sağlıyordu bu şarkı ona, akıl sağlığını yerinde tutması için, acıyı dengelemeye çalışıyordu. ve şarkı başladı, ve ondan bir sonra çalması için de, joy division’dan, “Love Will
    Tear Us Apart”
    ı
    se
    çti. 
    ve
    beklemeye ba
    şladı. defterin kapağına, bir a4 yapıştırmıştı. ve o a4’e kolajlar yapmıştı. bekliyordu. acaba defteri kim alıcak. bir kahkaha attı kendi kendine. “kitapevlerine bıraktığım fanzinlere benziyor lan bu durum”
    dedi. “amma komikmi
    ş ha.”
    kendi
    kendine konu
    şmayı seviyordu zack. kendi kendisinin sırdaşıydı, dostuydu, sevgilisiydi. başka seçeneği kalmamıştı. kendi kendine konuşamayan insan, başka bir insana ne anlatabilirdi ki?
    bekliyordu, ve tam bu s
    ırada, şarkının son dizesinde, “But love is nothing
    at all Cant you” denirken, bir araba ge
    çti defterin üzerinden. ağlamadım bile, dedi zack kendi kendine camdan
    bakarken. zihni ba
    şka
    bir boyutta geziyordu o s
    ırada, defterin üzerinden bir arabanın geçtiğini, sonra başka bir arabanın geçtiğini, sonra rüzgarda sayfaların uçuştuğunu görmüş ama aldırış etmemişti. aşık olduğu kadının, en yakın dostlarından biriyle seviştiğini biliyordu o sırada, tam da o sırada, aynı anda, evrenin başka bir yerinde, dünyanın başka bir yerinde, ülkenin başka bir yerinde, tatillerinde, eski
    sevgilisi, ve h
    âlâ aşık olduğu kadın, yakın dostlarından biriyle sevişiyor olabilirdi, ve ama her neyse işte dedi zack kendi kendine, onlar sevişiyorlardı, birbirlerini seviyorlardı, bu iyi birşey miydi kötü birşey miydi, bunu bilmiyordu zack, düşünmüyordu da, o kendine düşmüştü, odasının bir anlamı yoktu. eğer özel olarak hazırladığınız bir şeye, kimse değer vermiyorsa, bir noktaya kadar bir anlamı olabilir dedi zack, bunu da kayda geçmedi, kayda geçmiyordu artık, son üç aydır yazdığı ya da yaptığı hiç birşeyi kayda geçmemişti, bekliyordu. bu bir hastalıktı. gelgitli ve bol dalgalı bir denizin merkezinde, sadece kendi içindeki bir boşluğa doğru dönen bir girdapım ben dedi, boşluğa doğru, boşluk, akıyor akıyor akıyor ve sonu gelmiyor.
    sonra
    odan
    ın kapısını kitledi. sonra içerdeki herşeyi yerle bir etti. bir anda. on beş dakika sürdü. bir bıçakla ve bir makasla, ve bir kibritle. ve kırılan kilit. bir dakika bir dakika, hayır, bunu yapmadı. bunu yapmayı düşledi sadece. daha önce yapmıştı bunu. bir kaç yıl önce yapmış ve pek anlamlı bulmamıştı bu yok etme deneyini. işe yaramadığını görmüştü. kendini yok edemediğin sürece, dış dünyanı katletmenin bir yararı olmazdı. birini öldürmeyi düşledi sonra, kendini öldürmüyordu, o halde intihar etmek isteyen birini öldürebilirdi. ilan verirdi gazeteye. neden
    olmas
    ındıki. şansını denerdi. sonra gerçekten, doktorların istediği delili vermiş olurdu: “delisin sen”.
    deli
    falan de
    ğildi
    zack, aksine gayet mant
    ıklı,
    a
    şırı mantıklı olduğu için bu durumdaydı. ve canının istediği zaman, canının istediği kişi olabilecek kadar da yetenekliydi. tek kişilik bir tiyatro sergiliyordu yiğenine bazen. hayali senaryolar üretiyor ve oynuyordu. yiğeni onu izliyor ve kahkahaya boğuluyordu. bu kadarı yeter dedi, zack, gidip içmeliyim.
    gidip içmedi ama, çünkü para yoktu, çünkü işi yoktu, çünkü iş görüşmeleri tam bir fiyaskoydu. ve zaman geçti. ve bir iş bulup oradan da defedildi. dokuz ay sürdü defedilmesi, çünkü sözleşmeyle alınmıştı. hayat sözleşmelerden ibaretti, ve kimse sözünde durmuyordu. zack de kimseye bir söz vermiyordu. anı yaşamak, hayat felsefesi olmuştu ve yaşanan an içinde barınan acının rengi koyulaşıp, yoğunluğu artınca, öfkeye dönüşüyordu. intihar mı cinayet mi intihar mı cinayet mi.
    annesinin
    bah
    çede yetiştirdiği çiçeklerden birini koparmış, ve seviyor sevmiyor yerine, intihar mı cinayet mi yapmaya başlamıştı. hayır birini öldürmeyi düşünmüyordu. kimseyi öldürmeyi düşünmüyordu. içine düştüğü durum ve hayatının aldığı şekil için açıyordu bu falı. intihar mıydı cinayet miydi? kendi kendine mi bu durumu
    yaratm
    ıştı, yoksa birileri onu tuzağa mı düşürmüştü? sorumlu kimdi? bir sorumlu var mıydı?
    sürekli olarak insanlar ona hatalı olduğunu söylüyordu. dik başlı olmak hatalı olmaktı. burnunun dikine gitmek hatalı olmaktı. sahip olduğun şeyler için savaşmak hatalı olmaktı. durumu düzeltmek için ne yapması gerektiğini bilmiyor, dahası hiç birşey yapmak istemiyordu. bu da, bir açıdan, hayatı ekarte etmek anlamına geliyordu.
    ve zaman
    ge
    çti işte. ışık hızıyla. arada bir kaç atom bombası daha yuttu zack. birine, tüm çıblaklığı ve yalınlığı ile, herşeyini anlattı, ve sonra pişman oldu bundan, çünkü, çünkü anlamamıştı karşısındaki. nasıl anlatabilirdi kendini. kendini anlatmaktan
    s
    ıkılmıştı. insanlarla kendisi hakkında, veya konuştuğu kişinin kendisi hakkında konuşmaktan sıkılmıştı. “özel problemlerinizi kendinize saklayın” diye bağırmak istiyordu. ama sesi kısılmıştı sanki. herkes yardım bekliyordu. herkes, tüm problemlerini, zack’in çözebileceğini sanıyordu. sorunlarını anlatıyorlardı durmadan. bir dur demesi gerekiyordu
    zack’in bu i
    şe.
    ve dedi. sonunda. i
    çine
    at
    ılan atom
    bombalar
    ından
    kalan par
    çacıklar senkronize bir şekilde birleşip, büyük bir isyanı oluşturdu: “topunuzun amına koyayım”
    sonra
    kendi i
    çine
    d
    önüp, sadece kendisi için, kendisine ait, bir dünya yarattı kendi zihninde. sonra da onu dışarıya aksettirdi. önce odasını tekrar düzenledi. hâlâ parası ve bir işi yoktu. ve üzerinde çalıştığı işlerin de bir getirisi olmuyordu. zihnindeki
    koridorlar
    ı süpürdü, zihninin duvarlarını boyadı, zihninin tavanını onardı ve zihnindeki odalarında yer edinen tüm ölü böceklere, güzel bir toplu mezarlık hazırlayıp, mezarlığın kapısını sürgüledi. gizli odasının önüne de, “dikkat, köpek yok” yazdı. ve zihninin içinden çıkıp, somut dünya içinde de bir takım düzenlemelere daldı. sonra, sonra, sonra, bir anda, tekrar,
    yine, her
    şeyin
    infilak etmemesi i
    çin,
    bir tak
    ım önlemler aldı. ve bu esnada, uyandı işte.
    2.
    uyandı.
    gecenin bir yarısında uyandı ve kendini kötü hissediyordu hâlâ. gerçekten kötü.
    üzgün. kirli. saflığını yitirmiş bir iyilik perisi, tüm kötücül gerçeklik altında,
    boğulup ölmüştü. öksürükler, mide bulantıları ve baş ağrıları içinde, uyandı ve
    tavana baktı tekrar. hiç birşey yazmıyordu tavanda. eski odasını düşündü. özenle
    hazırladığı, ve kimsenin gelip bakmak istemediği odasını. kimse için hazırlamamıştı
    elbette, ama bir sergiye benziyordu oda. yani bir sergide, gösterime açılabilecek
    kadar olağanüstü yaratıcı buluyordu, bu işi. sevmişti. güzel lan, demişti.
    yaratıcı bir şey oldu. güldü kendi kendine. kendi kendine gülüyordu durmadan, gülüyor
    ve ağlıyor ve sonra tekrar gülüp tekrar ağlıyordu. delilik.  gülerken ağlamak, ağlarken düşünmek, düşünürken
    tekrar gülmek. belki de.. delilik..
    sonra,
    bir zamanlar, onu
    çok
    y
    ükseklere çıkartan bir kaç insanı düşündü. her yaptığı şeyi beğeniyordu insanlar, waoow.. okuyor, takip
    ediyor, hatta
    öneriler
    sunup yard
    ımcı olmaya çalışıyorlardı. sonra, ortada somut hiç bir neden yokken, bir sihirbazlık gösterisinde yok olan biri gibi, görünmez oluyorlardı. sihirbaz kimdi? “ben değilim” dedi zack.
    gene
    kendi kendime konu
    şmaya
    ba
    şladım, lanet olsun. zack, orda mısın?
    şimdi
    bir deneme ger
    çekleştiricez sevgili izleyiciler. sağ elimize bir bıçak alıp, amuda kalkıcaz ve bu esnada, tam doksan derece dik
    konumdayken, sa
    ğ
    elimizdeki b
    ıçakla sol bilemizi kesmeye çalışacağız. amacımız, tam bu esnada bozulan dengemiz sonucu,
    elimizdeki b
    ıçağın neremize girebileceğini ya da bir yerimizi kesip kesmeyeceğini saptamak, neden olmasın ki..
    dünya kafayı yemiş. tanrılar ölü. ve melekler, tanrıları olmadan, şeytanlara karşı savaşamaz. dünya gerçekten kafayı yemiş.
    zack,
    gecenin bir yar
    ısı uyandı. ve yataktan çıkmak yerine, tavanı izledi uzun bir süre. sonra mı? sonra, tavana bir tekme atabilseydim keşke dedi, müfettiş gadget gibi uzabilseydi keşke ayaklarım dedi. ya da street figthter’daki dhalsim
    gibi. neden olmas
    ın
    ki..
    gerçekleşebilme imkanı nerdeyse imkansız olan her türlü hayal ve olasılığa, “neden olmasın ki” diyordu zack gülümseyerek. bunun umutla falan bir alakası yoktu. umut etmek istemiyordu artık. gerçekçi ve yaşamsal ve gerçekleşme ihtimali az da olsa var olan hiç bir konuda umut etmek istemiyordu. yeteri
    kadar hayal k
    ırıklığı yaşamıştı, o yüzden gerçekleşme ihtimali fantastik edebiyata, bilimkurgu
    sinemas
    ına
    veya
    çizgiroman
    senaristlerine ba
    ğlı olan düşler üzerine hayal kurmak, sonra da “neden
    olmas
    ın
    ki” demek, e
    ğlenceli
    geliyordu ona..
    keşke dedi sonra, keşke bunları paylaşabileceğim biri daha olsaydı. sokayım, kendi kendime konuşmaktan sıkıldım ve bir başkası ile konuşup susturulmaktan bıktım. yanlış anlaşılmaktan bıktım. dedi zack.
    Donnie
    Darko ger
    çek
    mi?
    her şeyin hissizleşmesi ve hiçliğin her şeyleşmesi üzerine, automaniagraphic bir roman yazmak
    istiyorum.
    hey bakın, kendi kendime ürettiğim özel bazı sözcükler var ve bana ne anlama geldiğini soranlara, dolunay çıkınca saldırabilirim. anladınız mı? soru sormayı bırakın artık. soru sormak, ve sorgulamak. ben geçtim o evreleri. ve size yardımcı da olamam. herkesin takip etmesi gereken doğru bir yol yoktur çünkü. herkesin hayatında kendine ait öznel ve bireysel bir yolu vardır. kimse kimseyle ortak bir yolda yürüyemez. hatta iki sevgili, hatta karı koca bile, aynı yol üzerinde yürüyemez. yakın olabilir yollar, bazen kesişebilir, bazen parelelleşebilir, ama kimse kimse ile, hayatının sonuna dek ortak bir yolda yürüyemez. hayatın sonuna dek yollar çoğu zaman kesişebilir, ama tamamen ortak bir yolda yürünemez. bunu kabullenemediğimiz için çıkıyor çatışmalar. çünkü herkes, ya birini kendine benzetmek, ya da
    birine benzemek, ya da ba
    şka birinin izinden gitmek istiyor. saçmalığın daniskası.
    daniska
    ne demek? ve danimarka ger
    çek mi?  hiç gitmedim de..
    zack
    bazen, resmini g
    ördüğü bazı yerlerin, gerçek olup olmadığından şüphe ediyor. mesela prag. mesela bristol.
    mesela izlanda. mesela turku. mesela 77 londra’s
    ı.
    zack
    bazen, tarihin ger
    çek
    olup olmad
    ığından şüphe ediyor. ve bu yüzden, hayali bir insanlık tarihi üretebiliyor kendi kafasında. sonra hayali bir gelecek senaryosu. bu
    kurgular
    ın
    tamam
    ı,
    bilimsel bir veriye veya tarihsel bir belgeye g
    öre, safsata olabilir, ki öyledir de muhtemelen, ama muhtemelen bunun
    bir
    önemi yok
    zack i
    çin..
    zack,
    orda m
    ısın moruk?
    zack
    uyand
    ı ve
    mickey mouse ile Mickey Rourke ayn
    ı filmde dövüşseydi ne olurdu ki dedi. aniden geldi bu aklına. sonra mortal kombat 2’deki kitana ile
    sevi
    ştiğini hayal etti. hayır mastürbasyon yapmak için değil. eğlenmek için bir düş bu. gerçekte var olmayan bir kadına aşık olmak, her koşulda daha az tehlikelidir. en fazla aklını kaybedebilirsin böyle bir durumda. ki bu risk, normal şartlar altında, zaten olası. o halde, yaratılan hayal dünyasında yaşamak ya da bir kaç sanrıya inanıp, somut gerçekliği ret etmenin, yaşanan sahte gerçeklerden dolayı acı çekmekten daha mantıklı olduğu söylenebilir.
    Donnie
    Darko, orda m
    ısın moruk?
    hayal ürünü bir kaç karakter yaratıp, onlarla birlikte yaşamak, neden kaynaklanır?
    doktora
    bunu sormu
    ştum
    bir ka
    ç sene önce. konuşmanın şekli bu noktaya gelmişti ama ben taşak geçiyordum, doktor beni ciddiye alıyordu..
    bi insanı, ne kadar çok ciddiye alırsanız, sizin ağzınıza sıçma ihtimali de o kadar artar
    bir insanı ne kadar çok ciddiye alırsanız, o da size karşı o kadar çok cüretkarlaşır
    o nedenle
    ben, kendim d
    ışında, ve bir kaç anti-biyomedikal deli dışında, kimseyi ciddiye almıyorum.
    beni çok kırdın girdap
    banane
    bu kadar
    a
    çık ve net
    mesele.
    banane
    çünkü, çünkü zack diyor ki: “artık tahammül gücüm kalmadı moruk” diyor, “sıkıldım” diyor, “ölüyorum” diyor, “ölmek üzereyim” diyor, “yoruldum”
    diyor, “bittim” diyor, “yeter art
    ık” diyor…
    zack uyanıyor ve bir sigara yakıyor. zack uyanıyor ve bir sigara daha yakıyor. aslında hiç uyumuyor zack. nerdeyse hiç. uzanıyor sadece, dinlenmek için. ama uykuya daldığı, ya da eskisi gibi deliksiz bir şekilde uyuduğu söylenemez. yatıyor işte sadece, öylesine. hepsi bu.
    zack uyanıyor ve düşler dünyasına dalıyor. gördüğü her somut cismi, kullanım amacının dışında bir nesne ile eşleştiriyor. iki çay bardağı bir gözlük, veya uzaktan kumanda bir cep telefonu
    olabilir. tasarl
    ıyor
    da bunlar
    ı
    somut bir
    şekilde.
    ama bieanal yok. sergi yok. kitap yok. dergi yok. hi
    ç birşey yok. bunlara sahip olanları izliyor sonra zack. “son kitabını yayınlayan alternatif yaşamların yazarı, hack’n eyed bad day ile, çok tartılaşacak bir röportaj gerçekleştirdik”
    okumuyor
    bile zack, de
    ğil
    ki tart
    ışsın.
    “kendine
    de
    ğer
    vermelisin” diyor biri ona. zack de g
    ülüyor buna, deli bir gülüş, “tamam öyle yaparım” diyor sonra da.
    biri
    gelip, her
    şeyin
    yoluna girece
    ğini
    ve
    çok mutlu
    olaca
    ğını söylüyor zack’e, “bir kadınla tanışıcak ve aşık olacaksın” diyor
    “ne
    o lan uzayl
    ılar
    beni mi se
    çmiş yoksa” diyor zack.
    “nası yani” diyor herşeyin yoluna gireceğini söyleyen kahin,
    “yani,
    ya
    şanan dünya üzerinde, söylediğin şey biraz imkansız geliyordu da bana” gülüyor sonra da…
    noi
    albinoi ger
    çek
    mi?
    zack,
    eline bir lastik al
    ıp,
    ar
    ı avlar.
    biliyor musunuz? nedeni, o ar
    ılardan birinin, öfkelenip, kendisine sokmasını sağlamak. oyun oynuyor yani aslında ve hiç bir arıyı da öldürmüyor bu oyun esnasında. yakınlarına hedef alıyor gerdiği lastiği. ve arılar da, her ne hikmetse, sokmuyor onu.
    hayvanlara aras
    ı
    iyi zack’in. bah
    çesine
    gelen bir s
    ürü kedisi ve köpeği vardır. yolda köpekler peşine takılır mesela. bir kaç gün önce sabahın yedisinde, evine doğru yürürken peşinde üç sokak köpeği vardı ve yaşlı bir kadın:
    “oğlum, bu köpekler ısırmasın” dedi,
    “insanlar
    daha
    ısırgandır teyze” dedi zack de,
    kadın “töbe töbe” deyip yoluna devam etti..
    girdap,
    bu anlatt
    ıkların gerçek mi?
    “saçma sapan sorular sorma” dedi zack, üç gün önce kendisi ile röportaj yapmaya çalışan bir bulaşık reterjanına. bir dergide yazıyormuşmuş, falan filan. ilk soru: “neden yazıyorsun?”, ikinci soru: “türkiye’deki edebiyat sahnesi içinde, yerinizin nerde olduğunu düşünüyorsunuz?”, üçüncü soru: “sizce iyi bir yazarın yerine getirmesi gereken en önemli görev nedir”, dördüncü soru: “türk edebiyatı‘nın bugüne kadar yarım bıraktıkları ödevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”
    sonra
    zack’in ilk d
    ört
    soruya verdi
    ği
    cevaplar, “neden
    ölmüyorsun?”,
    “ben evde oturuyorum, edebiyat misafirim olmad
    ı hiç“, “görevimiz tehlike, mesajlar beş saniye”, “türk edebiyatının öğretmeni kim?”
    sonra,
    sonra.. komik. ilk d
    ört cevabımı
    be
    ğenmedi
    eleman, bende sorular
    ı beğenmemiştim zaten, röportaj gerçekleşmedi. güzel.. güzel olmayan çok şey var halbuki hayatta.. bekliyoruz.
    aerodinamik zihnimizle, pn
    ömatik bedenimiz ve statik acımız arasında, tehlikeli bir oyuna dalıyoruz.
    Gary
    Jules ger
    çek
    mi?
    zack
    uyand
    ı ve
    tavana bakt
    ı.
    bo
    şluk. ve sürekli boşalarak yoluna devam eden bir akışa karşı durup, talihi ters döndürmeye çalışmanın, faydası yok, dedi. buradayız, böyleyiz, ve devam ediyoruz bu şekilde. bu dokuz metrekare dışında, yaşanabilecek her şey, sizin olabilir. umrumda bile değil, tadılabilecek tüm mutluluklar veya sahip olunabilecek varlıklar. bana sönmeyen bir sigara ve kağıt kalem ve kesintisiz müzik verin. sonra geriye kalan dünyanın içine etmeye devam edebilirsiniz. sorun değil gerçekten…
    ha bu
    arada, Robert Smith ger
    çek mi?
    * başlık, Gary Jules’ın bir şarkısının adıdır

  • this empty crow

    this
    empty crow
    1.
    sabah, nefes nefese uyandım. ve kustum.
    berbat bir şekilde, kaldığım odanın ortasına. kanla karışık bir sıvı, çünkü
    midem bomboştu. ve nefes alamıyordum. bir an için öleceğimi düşündüm ama
    ölmedim. sonra bir sigara yakıp, ölümü askıya almaktan vazgeçtim. “geliceksen
    gel orospu çocuğu” dedim azraile, orgazmı geciktirme, sikip durduğun yeter,
    ağrılara dayanamıyorum artık, geliceksen gel. bekledim, cevap veren olmadı.
    sonra kusmuğumu temizleyip, balkona çıktım.
    kendime bir kahve yapıp balkona çıktım ve
    bir sigara daha yaktım. sabahın yedisiydi ve işe giden insanlar geçiyordu
    sokaktan. bu sokak bana ilham veriyordu. yazıcak bir şeyler bulmak için, sokağa
    çıkmama gerek yok, zaten fazlasıyla insan geçiyor sokağımdan. ve sabahın bu
    saatinde, işe giden insanları görmek, onlara bakmak, yüz ifadelerini görmek,
    onların beni görmesi, yeteri kadar çok malzeme sağlıyor bana, sallapati şeyler
    üretmek için.
    bir de, yaşanan bir gerçeklik var tabii,
    yaşanıp bitmiş olan, ve artık sadece bir film şeridi olarak zihinde varlığını
    koruyan geçmiş zaman dilimi. serserilik yapılan yıllar. serserilik yapıcak
    gücüm yok artık. ne ruhum ne de bedenim kaldırır sokakları. o yüzden evden
    çıkmıyorum günlerdir. yani çıkamıyorum. yani canım istemiyor. yani kendimi eve
    hapsettim. zaten sürekli olarak nefesim tıkanıyor ve nedense insanlar beni her
    gördüğünde, daha iyi görünüyorsun, diyor. garip. her neyse. olayımı daha fazla
    trajik hale getirmek istemiyorum, işin komik tarafını ele alıp gülelim. ne
    dersiniz? eğlenceli şeylerden bahsedelim… geçenlerde bir eleman, hiçbir şey
    yaşamamışsın, o yüzden hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi, yani bu tip bir
    eleştiri yaptı, cevap vermedim, cevap vermeye gerek duymadım, çünkü ne
    yaşadığım ya da ne yazdığım, açıkçası, sadece beni ilgilendirir. ve ne
    yaşadığımın fazlasıyla farkındayım. ama artık, yeni bir şeyler yaşayabilecek
    kadar enerjimin olduğunu düşünmüyorum. o yüzden, eski hikayelerle, yaşanmış
    gerçek aşk hikayeleri ile, ehaha, o ne demek lan, baştan alalım, yaşanmış saçmalıklarla
    yolumuza edelim.
    2.
    uzun zaman önceydi. alsancak’ta, kıbrıs
    şehitlerine yakın bir evde kalıyordum. tuncay ve refik’le beraber. o günlerde,
    refik, istanbul’daydı, seçil ile beraber, bir kaç incik boncuk ve satılabilecek
    başka şeyler araştırmaya gitmişlerdi. ben de tuncay’a refakat ediyordum
    diyelim. gerçi tuncay’ın da benim refakatime ihtiyacı yoktu, çünkü, nerdeyse
    her gün, bi hatunla beraber oluyordu. o geceyi, farklı olarak, iki hatunla
    beraber geçirmişti.
    sabah. bu kez tuncay, bir öksürük krizi ile
    uyanmış ve doğruca tuvalete koşmuştu. öksürük ve öğürtülerine uyanmış,
    uzandığım yerde bekliyordum. salonda. odadan iki hatun çıktı, birinin boyu
    kısa, diğerinin uzundu. uzun olanın altında bir şort vardı sadece ve bacakları
    epey güzel görünüyordu, arzulamadım ama onu, hiç kimseyi arzulamıyordum o
    yıllarda, kafayı başka şeylerle bozmuştum. her neyse, hatun benden biraz
    büyüktü, 24 yaşlarında falandı yani, ben de on sekiz civarlarındaydım o
    yıllarda.
    “n’aber dostum” dedi bana hatun,
    gözlerimin açık olduğunu görünce.
    “hiç” dedim, “başım
    ağrıyor.”
    “birazdan bi kaç şey alırız,
    geçer” dedi, uyuşturucudan, ya da uyarıcılardan ya da alkolden
    bahsediyordu, bir şeyler işte, nefes almak, meyve suyu içmek ya da kahvaltı
    etmek daha mantıklıydı aslında, yani eğer yaşamak istiyorsan bunları yapman
    gerekiyordu, ama o günlerde o evde yaşayan hiç kimsenin yaşamak istediğini
    sanmıyorum. ya da şöyle diyelim, yaşlanıcak kadar yaşamak istediğini. evet,
    böylesi daha doğru oldu. her neyse. kısa boylu olan hatunun üzerinde gecelik
    türevi bir elbise vardı, gecelik olup olmadığını bilmiyorum, askılı, altı etek
    olan, buluz gecelik karışımı bir şey işte. “sigara kaldı mı” diye
    sordu bana başını tutarak, kötü görünüyordu, oldukça kötü, uzandığım yerden
    cevap verdim, “gidip alırım birazdan”
    gelip yanı başımdaki koltuğa oturdu. adı
    nilay mı neydi hatunun, öyle bi şey, nilay diyelim. diğerinin, yani uzun boylu
    olanının adını hatırlamıyorum, ona da ebru diyelim. hikâyenin daha kolay
    anlatılabilmesi ve anlaşılabilmesi için, isimlerin önceden belirtilmesi önemli
    gibime geliyor. her neyse, daha sonra tuncay döndü ve “iyi misin
    adamım” dedi bana.
    “idare eder” dedim “para
    kaldı mı ya? sigara alayım.”
    “kalmadı” dedi.
    “yazdırıyorum o halde.”
    “dene bakalım.”
    ayağa kalkıp üzerime bir şeyler giydim ve
    salondan çıkıp, kapıyı açıp, merdivenlerden indim güç bela. o yıllarda bedensel
    açıdan iyi durumdaydım, bronşit başlangıcı yoktu, iki pnömotoraks ameliyatı
    olmamıştım henüz, psikoz yoktu, paranoya yoktu, acı yoktu, umutsuzluk yoktu,
    kendini güvende hissetmeme hali yoktu, boşluk yoktu, korku yoktu, asla yok
    olmayan her şeyin hala var olduğu zamanlardayız oysa şimdi, o zamanlar farkında
    değildik bunun, hepsi bu. vs vs vs…
    hâlâ bir şeylerin biraz daha yaşanabilir
    kılınacağına dair, ya da gelecekte işlerin yolunda gideceğine dair bir umut
    taşıyordum içimde o yıllarda. şimdi umut etmenin ya da umutsuz olmanın arasında
    pek fark gözetmiyorum. her ikisi de hikâyeden ibaret. ne kadar umutlu ya da
    umutsuz olursanız olun, yaşadığınız hayat, sadece size bağlı olarak
    şekillenmediği için, ancak, her şey sonuçlandıktan sonra mutluluk ya da
    mutsuzluk oranlarınızı belirliyor, bu umut safsatası.
    eğer bir olayın gerçekleşmesi için, çok fazla
    umut beslerseniz, ve sonucunda gerçekleşmezse, ciddi bir hayal kırıklığına
    uğruyorsunuz. eğer umut etmezseniz de, zaten bir şeyin gerçekleşmesi için çaba
    sarf etmiyorsunuz. bu kez de, kendi kendine, veya başkalarının desteği
    sayesinde, umutsuz bir vaka gerçeğe dönerse, o zaman bu sürprizden dolayı,
    aşırı mutlu olabiliyorsunuz. falan filan. ya da kısaca, aptal kelime oyunları.
    beni artık, o kadar da mutlu edicek bir şey kaldığını düşünmüyorum, dünya
    üzerinde. müzik sadece, hepsi bu. güçlü tınılar. geçelim.
    bakkala gittim ve “günaydın abi,
    sigara alıcaktım” dedim
    “borcunuzu ne zaman
    ödeyeceksiniz” dedi
    “en kısa zamanda diye söyledi
    tuncay” dedim, “refik istanbul’a, bazı dostlardan borç almak için
    gitmiş.” yalan söylüyordum ve inanmadı elbette.
    her neyse işte, sonuç olarak sigarayı
    vermedi adam. “önce borcunuzu ödeyin lan” dedi. ben de dönüşte yoldan geçen
    birinden tek bir sigara isteyip eve döndüm. giderken kapıyı açık bıraktığım
    için, direkt salona girdim ve salon boştu. tuncay’ın odasının kapısı kapalıydı.
    gene vuruşuyorlar herhalde deyip ses çıkarmadım. sigarayı yaktım ve içmeye
    başladım, sigara yarıya inmişken banyonun kapısı açıldı ve içerden nilay çıktı.
    üzerine bir havlu sarmıştı. karşıma oturdu ve “paket nerde?” dedi.
    “paket yok vermedi eleman, yoldan geçen
    birinden tek aldım”, dedim
    “bi nefes içeyim o zaman” dedi.
    “al geri kalanı iç” dedim.
    uyuşturucu kullanılan bir ortamda,
    gerçekten paylaşım denilen şeyin bokunu çıkartabilir, sonraki döneminizde de,
    herkesi paylaşımcı zannederek üst üste bir dolu kazık yersiniz. her neyse,
    sigarayı aldı hatun ve bacak bacak üzerine atarak gerindi, bacakları güzel
    görünüyordu, ama ben daha çok saçları ile ilgileniyordum. uzun siyah dalgalı
    saçları ile. her neyse, daha sonra bana
    “sen özlem’in sevgilisisin değil mi?”
    dedi
    “bilmiyorum, değiliz galiba”
    dedim
    “nasıl yani?” dedi
    “boş ver” dedim “karışık bir
    konu bu”
    “onu seviyor musun?”
    “o da beni seviyormuş ama birlikte
    değiliz”
    “neden?”
    “bilmiyorum”
    “kendisine sormadın mı?”
    “bira içelim” dedim ve ayağa
    kalkıp mutfağa gittim.
    biliyordum aslında sorduğu soruların
    cevaplarını, ama herkesin bir noktaya kadar içlerine girmelerine izin
    verdikleri insanlar vardır, o noktadan sonrası tehlikeli olabilir, çünkü çok
    fazla kişisel sır, çok fazla bağlantı ve bir süre sonra, eğer o insan
    fazlasıyla içinize girmiş, duvarınızı aşmış ve her şeyinizi deşifre etmişse,
    duygusal bir boku da başlatabiliyor bu, ve ben insanlara soru sormayan biriyim,
    kimse de benim gibi, bir noktaya kadar saydam olmadığı için, işler tek taraflı
    yürüyor. o günlerde biraz kapalıydım, pek konuşmuyordum. her neyse, elimde iki
    şişeyle geri döndüm ve iki şişeyi de tuncay kapıp, birini ebru’ya verdi,
    “eyvallah adamım” diye gülerek. odadan çıkmışlardı. gidip iki şişe
    daha alıcakken, nilay kalktı yerinden ve “sen otur ben alırım” dedi. bu sırada
    ebru bana dönüp “seninle de sevişsek fena olmaz ha” dedi bir kahkaha atarak, “neden
    aramıza katılmadın dün gece?”
    “onun bazı sorunları var” dedi tuncay.
    “ne o lan, eşcinsel falan mısın” dedi ebru
    bana.
    “aşık olduğu bir kadın da var aynı zamanda”
    dedi tuncay, “çocuğun üzerine gitme.”
    “tamam tamam şaka yapıyordum” dedi ebru.
    benden yaşça büyük bir kaç insanın arasında
    durmuş, benim hakkımdaki konuşmalarını dinliyordum ses çıkarmadan.
    “biraz garip bir çocuk ama” dedi ebru içeri
    girip, “hiç konuşmuyor.”
    “zamanla konuşmayı öğrenicek” dedi tuncay
    “benim gençliğime benziyor.”
    “oho ho” dedi ebru, “yaşlanmış gibi
    konuştun.”
    “yaşlandım” tabii dedi tuncay, “baksana şu
    halime, saçlarım dökülüyor.”
    “bu çocuk iyi yazıyor ama” dedi nilay.
    “işe yaramaz” dedi tuncay, “o şekilde
    yazmanın, yaşama pozitif bir etkisi olmaz. bakın, ben bıraktım yazmayı, arada
    sırada saçmalarsam da, bi köşe de unutuyorum.”
    tuncay sürekli konuyu benim üzerimden
    kendine çekmeye çalışıyor, bu iki hatun da bana odaklanmaya çalışıyordu. o
    yıllarda, bir idiottan farkım yoktu, gerçi hâlâ yok, ama o zamanlar sessiz bir
    idiottum, şimdiyse konuşan, tepki veren ve ufak bir underground üne sahip bir
    idiotum. kısaca değişen bir şey olmadı geçen ona sence içinde. tuncay haklıydı,
    yazmanın, yaşamıma en küçük bir artısı olmuyordu, yaşamını sürdürmekten ziyade
    delirmemek ve konuşacak kimse bulamadığın için yazıyordun. sonrasının bir
    anlamı olmasa da, yayınlıyordun üstüne. insanlar gelip tebrik ediyordu, sen de
    eyvallah deyip geçiyordun, hepsi bu.
    sonra dışarı çıktık, ebru ve nilay evlerine
    gitti. ben de tuncayla beraber, takı tezgahı açmaya. aralık ayı mı neydi. öyle
    bir şey. iki bin yılı. hava hafiften kapanıyordu ve yağmur çiseliyordu, ama paraya
    ihtiyacımız vardı, gerçekten paraya ihtiyacımız vardı ve böyle kapalı,
    kasvetli, sıkıcı günlerde, pek satış olmayacağını bilsek de, o tezgahı açmak
    zorundaydık. anlıyor musunuz? yolda gördüğümüz iki elemandan birer sigara alıp
    yolumuza devam ettik, tezgâhı açtık, takıları ve bir kaç ilginç aksesuarı
    sergilenebilecek şekilde dizdikten sonra, beklemeye başladık. bu sırada tuncay,
    iki hafif ölçekli uyarıcıdan bir kaç tablet verdi, ikisini karıştırınca,
    kendini üç dört saat kadar enerjik hissediyordun. bunlar, eczaneden reçeteyle
    alabileceğiniz ama almanın da kolay olduğu iki haptı.
    tuncay çalmıştı bunları, tezgâh açacağımız
    yere gelirken girdiğimiz bir eczaneden. ben hatunu, kekemeliğimle oyalarken, o
    iki dakkada işi bitirmiş ve dışarı çıkmıştı. ardından ben, zaten türkiye’de
    bulunmadığını bildiğim bir ilacın, türkiye’de bulunmadığını söyleyen hatuna
    “teşekkür ederim, tamam amerika’ya dönünce tedarik edeceğim o halde.” dedim ve
    çıktım..
    amerika’yla bir bağlantım falan da yoktu,
    yalan söylüyordum. eğer, ihtiyacınız olan şeylere erişmeniz engelleniyorsa, her
    türlü yalan dolana başvurmak zorunda kalırsınız ve bu da sizi vicdani olarak
    pek rahatsız etmez. böyle diyordu tuncay, kapitalizm herkesin birbirini düzmek
    zorunda olduğu bir sistem, diyordu, eğer olayı vicdan meselesi haline getirir
    ve emeğinin hakkıyla kazanmaya çalışırsan, aç kalabilirsin. o yüzden, geçimini
    sağlayabilecek kadarını, geçimini sağlayabileceğinden fazlasını kazananlardan
    çalmalısın, bu senin en doğal hakkın. ben hırsızlık yapmıyorum, adaletimi
    sağlıyorum, robin hood gibi düşün meseleyi, eşitlik, ekonomik denge unsuru.
    tuncay çok fazla kitap okumuştu ve artık
    okumuyordu, marx, bakunin, kropotkin, hobbes, adam simith, bir sürü düşünür,
    her koldan… kendince hayatı çözdüğüne inanıyor ve ideolojik hiçbir şeye
    inanmıyordu artık, ona göre en doğru yaşam biçimi sosyalizmdi ama sosyalistler
    vicdanlarına yenik düşüp, kapitalizm karşısında ciddi bir tehdit olamadan
    sefalet içinde ölüyordu. ben ölmeyeceğim, diyordu bana, ben eroin bağımlısıyım,
    yani zaten ölmüşüm, diyordu, o yüzden bir daha ölmem, ta ki kendi işimi
    bitirene dek, ama sen hayatını yaşayacaksın, anladın mı beni?
    yol boyunca bunları geveleyip durdu ve
    sonra sevgi yoluna gelip tezgâhı açtık ve bana iki değişik haptan bi kaç tablet
    verdi işte. ben istiyordum bunları, çünkü o sıralar ben de eroin dışında ne bok
    bulursam içiyordum.. aslında eroine de başlayacaktım ama tuncay ve refik, böyle
    bir durumda beni öldüresiye döveceklerini, hatta kordonda denizden aşağı
    atabileceklerini söylemişlerdi ve çok ciddiydiler bunu söylerken, çok
    sinirliydiler. “biz zaten bu boka bi kere bulaştık adamım” demişti
    bana refik, “bak, şimdi çıkamıyoruz işin içinden, bir de sen başlama,
    diğer her ne bok istiyorsan iç, onlardan kurtulabilirsin, zamanı geldiğinde.”
    ki öyle de oldu.. kurtulmadım gerçi ama
    kontrol ben de, yılda bir iki üç kez geri dönerim.. “bir tur daha dönelim
    – öldür şunu – elimdeki ölü – kaşık nerde? peki ya çakmak?” geçelim.
    her neyse işte, tezgâhı açıp beklemeye
    başladık… bir satış yaparsak, bir sigara alabilecektik.. bekliyordum. kimse
    geçmiyordu yoldan. sabahın dokuzuydu. hafiften yağmur çiseliyordu, biz de
    üzerimize iki eski püskü yağmurluk geçirmiş, tezgâhın üzerine de dört çıta ve
    bir poşetten güzel bir kapalı tribün inşa etmiş, bekliyorduk. sefalet.
    20 ya da 25 dakika, hiç konuşmadan geçti.
    tuncay öylece durmuş, yere bakıyordu. ben de öylece durmuş yere bakıyordum. boş
    bakışlar. sonra,
    “moruk, kafayı yiyicem ya” dedi.
    “ben yedim bile” dedim.
    “anasını sikeyim, kimse geçmiyor arabalar
    dışında.”
    “n’apıcaz?”
    “bilmem, bekliyoruz işte,
    bekleyelim”
    “hıhım”
    beklemeye devam ettik, hilton oteline yakın
    bir yerdeydik ve o caddeden arada bir arabalar geçiyor, arada bir insanlar
    geçiyor, ama kimse dönüp tezgâhı açtığımız sokağa girmiyordu, bizler de öyle
    çığırtkan insanlar değildik, gerçi tuncay, kafası biraz daha iyi olsa, yoldan
    geçen insanları her türlü tezgâha çeker ver bir şeyler kakalardı da, henüz o
    seviyeye gelmemişti. hem yoldan geçen insanların çoğu da işe veya okula giden
    insanlar olduğu için, onun on dakika sürecek olan pazarlama nutkunu dinleyecek
    zamanları olmazdı.
    “tek mi çift mi oynayalım” dedi
    tuncay.
    “anlaştık” dedim.
    tek mi çift mi şöyle oynanır; yoldan geçen
    arabaların son rakamlarına göre, bir kişi tek, diğeri çift der. böyle saçma
    salak bir oyun, ama can sıkıntısını öldürmeye birebirdir. ve tuncay, tek, dedi,
    ve ben, çift, dedim, ve arabaları beklemeye başladık. bu kez de araba geçmemeye
    başlamıştı. her şey ters gidiyordu. ve telefon çaldı, tuncayın telefonu, çünkü
    o sıralarda benim kendime ait bir telefonum yoktu, olsaydı da çalmazdı gerçi,
    hâlâ çalmaz…
    her neyse, dönelim geçmişe, elimizde bir
    tek geçmiş güzel günler kaldı. arayan ebru’ydu ve aşk masalları sallıyordu
    tuncay’a, tuncay da lafı dönüp dolaştırıp sekse getiriyordu. sonra kapattılar
    telefonu ve tuncay bana dönüp, “geçen araba oldu mu moruk” dedi.
    “yok olmadı moruk” dedim.
    “nilay çok iyi bir kız” dedi “ama
    bu ebru kaltağı kıskançlık krizine girmiş, salak, geri zekalı kaltak”
    “boş ver” dedim, “nilay’ı
    ben de sevdim, ama ebru gerçekten rahatsız edici”
    “neyse, insanlarla sevişmeye
    başlayınca, onları daha iyi tanıyorsun aslında, en yalın hallerini görünüyorsun
    yatakta, sadece bedenen çıplak olmuyorlar, ruhsal olarak da çırılçıplak
    kalıyorlar, her şeylerini görüyorsun, tabii görebilecek gözlere sahipsen.”
    “ben bilmiyorum abi” dedim.
    “öğrenirsin zamanla” dedi,
    “daha yaşayacağın çok şey var.”
    her neyse, sonra zaman geçti işte. bir kaç
    takı sattık o gün. akşamüstüne doğru, yoldan bi hatun geçiyordu, tuncay önüne
    geçip, “kulağınız boş görünüyor ve bu size yakışmıyor hanımefendi”
    dedi. tuncay hatunları nasıl tavlayacağını çok iyi bilir, her anlamda nasıl
    tavlayacağını. normalde onun asıldığını düşünürsünüz ama onun umurunda bile
    değildir hatunlar, o kendi içindeki acıyı yatıştırabilmek ve geceyi
    atlatabilmek ve yalnız kalmamak için hatunlarla beraber olduğunu söyler, ve
    doğruyu söylüyordur ve gerçekten ağzı da iyi laf yapar. hatun dönüp “şey
    ben, ne desem bilemedim” dedi.
    “bir şey demeniz gerekmiyor”
    dedi, “deneyin ve görün, yeter.” gülümsedi hatun, ve sonra tuncay
    eğilip bir kaç küpe gösterdi hatuna, bi kaç da laf çevirdi, ve sattı küpeyi.
    bu şekilde geçiyordu günler, kimi zaman yüz
    kağıt topluyorduk, kimi zaman hiç, kimi zaman bir şeyler çaldık, kimi zaman bir
    şeyler hediye ettik insanlara, bir keresinde bi lise öğrencisi gelmişti, henüz
    on altı yaşındaydı, ve bir bilekliği çok sevdi, o gün özlemle beraberdik tezgahta.
    “uf ya bu çok güzelmiş” dedi lise öğrencisi, bana dönerek fiyatını
    sordu, söyledim, “ya çok pahalıymış ama” dedi “yani aslında pahalı değil de
    işte, bana pahalı geliyor.”
    “al” dedi özlem ona, “ben
    yaptım onu, hediyem olsun.”
    “a-a, sen mi yaptın?” dedi hatun.
    “hıhım” dedi özlem “ama
    işime yaramıyorlar, senin işine yarar belki, sana şans getirir bakarsın, hediye
    etmek istiyorum, ama derslerine sıkı çalış oldu mu, ve ne olmak istiyorsan
    büyüyünce, o olmaya çalış.”
    “çok teşekkür ederim abla ya”
    dedi hatun “şey ben, karşılığında bir şey vermek istiyorum ama, şey, yani.”
    “tamam, önemli değil” dedi özlem
    “al ve git. o, senin, kaybetme, kendini de kaybetmemene yardımcı olur belki.”
    3.
    sonra zaman geçti işte, ışık hızıyla hem
    de… ve bir kaç gün önce, sabahın altısında, balkonda oturuyordum. hava
    aydınlanmak üzereydi ve insanlar işe gitmeye hazırlanıyordu yine. evim birinci
    kat olduğu için, yani sokağın zeminine paralel olduğu için, yoldan geçen
    herkesle göz göze geliyordum. yan taraftaki evin balkonuna bir hatun çıktı,
    oturup bir sigara yaktı, bu hatunu ilk kez görüyordum, normalde o evde böyle
    biri yaşamıyordu. 30 yaşlarındaydı hatun, ama çökmüş görünüyordu, her neyse bir
    ara göz göze geldik ve “günaydın” dedim, “günaydın” dedi ve
    şaşırdı, “ben seni tanıyor muyum?”
    “ben seni ilk kez gördüm ama ben
    burada yaşıyorum, normalde böyle durumlarda bi günaydın derim insanlara.”
    “hmm anlıyorum, sen bana hiç yabancı
    gelmedin ama”
    “nasıl yani?”
    “ben seni tanıyorum, diyorum, yani
    yanılmıyorsam”
    “yanılıyorsundur umarım”
    yüzünü ekşitip, “bu ne demek”
    diye sordu
    “hiçbir şey demek değil, tanımıyorum
    seni” dedim, iş koymaya çalışan hatunlardan biri olduğunu düşünüyordum, ve
    pek insan canlısı biri de değilimdir. her neyse,
    “ya belki karıştırıyorumdur ama girdap
    mı adın” diye sordu.
    “ha siktir, ya sen kimsin?” dedim.
    “nilay” dedi.
    tekrar “ha siktir” dedim,
    “şu bizim dokuz sene önceki nilay mı?”
    “ta kendisi.”
    “çok değişmişsin.”
    “sesinden tanıdım aslında seni, sen de
    değişmişsin.”
    “değişiklik iyidir” dedim,
    “napıyorsun burada.”
    balkondan balkona konuşuyorduk. tesadüfün
    böylesi. sonra bana içeri girmek zorunda olduğunu, burada teyzesinin
    yaşadığını, kendisinin çevik bire yakın bir yerde bir evi olduğunu ve evini iki
    öğrenciye kiralayıp, onlarla beraber yaşayarak yaşamını sürdürdüğünden
    bahsetti, sonra öğlen buluşmak üzere evlerimize geri döndük..
    4.
    gidip biraz daha uyudum ve öğlene doğru
    kalkıp balkona çıktım, nilay balkonda oturmuş, bacak bacak üstüne atmış,
    bekliyordu
    “ne bekliyorsun bakalım” dedim.
    “şşş sessiz ol, içerde eniştem
    var” dedi.
    “tamam, dışarı çıkalım mı” dedim.
    “akşamüstü beşte heykelde
    buluşalım” dedi sessizce.
    “anlaştık” dedim ve içeri girip
    biraz daha uzandım, kitap okuyordum uzandığım yerde, zen üzerine yazılmış bir
    kitap daha, yani kitabın konusu zenle zerre alakalı değil, ama zen üzerine
    yazılmış, anlatabiliyor muyum?
    her neyse, sonra akşamüstü beş oldu ve
    heykele çıkıp nilay’ı gördüm, yanına gittim, sarıldık, “ee n’apıyoruz?”
    dedi.
    “bilmem” dedim “açıkçası
    mekânlar bana dokunuyor.”
    “bize gidelim mi?”
    “evde başka kim var?”
    “şu aralar boş, bizim kızlar
    ailelerinin yanına gitti.”
    “tesadüfler silsilesi devam
    ediyor” dedim.
    “siktir et tesadüfleri, neler
    yapıyorsun anlat bakalım” dedi.
    “hiç” dedim, “bildiğin gibi
    her şey”
    “lan oğlum hakkında hiçbir şey
    bilmiyorum ki, hâlâ konuşamıyor musun yoksa?”
    “yok yok, o sorunu çözdük, gördüğün
    gibi.”
    “evet, daha rahatlamış görünüyorsun.”
    “eskiden içim rahattı, şimdi dışarıdan
    rahat görünüyorum, ters yüz edildim.” bi kahkaha attım, o da bir kahkaha
    atıp, “ne içiyoruz” dedi.
    “ya şey, bende”
    “ya, siktir et parayı şimdi, ne
    içiyorsun” dedi.
    “şarap” dedim, bi markete girdik,
    üç şişe şarap, iki paket sigara alıp çıktık, iyi görünüyordu hatun, sadece
    biraz çökmüştü, hepsi bu, hâlâ uyuşturucu kullanıp kullanmadığını merak
    ediyordum aslında ama sormaya gerek duymadım, onunda sormaya gerek duymadığı ve
    sormaya çekindiği sorular olduğunu biliyordum, zamanla her şey açığa çıkardı
    nasılsa. bir apartmana girip beşinci kata tırmanmaya başladık. o önden
    çıkıyordu ve altındaki eteğin altından bacakları hâlâ enfes görünüyordu
    açıkçası. etkilendiğimi inkâr edemem, ama gecenin sonunu, akıcak olan muhabbet
    belirleyecekti. sonuçta, iki çift geyik döndürüp, dünya görüşünüz hakkında da
    iki üç politik saçmalık zırvalayamadıktan sonra, bir hatunla düzüşmenin anlamı
    yoktu, ön sevişmenin de öncesi ön muhabbetti belki. benim de aklımda, açıkçası
    hiç, bu hatunun evine gideyim de bir güzelim düzüşelim gibi bir saçmalık
    barınmıyordu, eski bir dostla tekrar karşılaşmak, moralimi düzeltmişti, hepsi
    bu.
    her neyse eve çıktık ve içeri girdik. müzik
    açtı,
    “ne dinlersin” dedi
    “aç bakalım sen bir şeyler” dedim
    “o halde biraz nostalji yapacağız”
    dedi ve cock sparrer açtı bana.
    “yapma bunu” dedim.
    “yaptım bile” dedi.
    “ağlatıcaksın” dedim.
    “neden?”
    “neler olduğunu bilmiyorsun.”
    “anlat o zaman.”
    “ne anlatayım?”
    “neler olduğunu.”
    “ali ayşe’yi sevdi ve ayşe’nin babası
    ali’yi öldürdü” kahkaha attım, ama acı bir kahkahaydı.
    “bu ne lan şimdi?” dedi.
    “böyle şeyler de oluyor hayatta
    güzelim” dedim.
    “bırak şimdi geyiği, görüşüyor musun
    hâlâ bizimkilerle, tuncay n’apıyor?”
    “o, öldü” dedim.
    “nasıl lan? ne zaman?”
    “rotherdam.. intihar.. ya bu konuyu
    geçelim mi? şu müziği de kapat lütfen, duygusal bir boka bağlayacaksın beni şimdi”
    işin ilginç yanı, o an çalan şey, pek de
    öyle duygusala bağlanabilecek bir melodi değildi ama bazı şarkıların zihninizde
    oluşturduğu acısal anı tahribatları vardır. aslında, zamanında o şarkılar güzel
    zamanlarınıza aittir, ama artık o güzel zamana ait olan anıları paylaştığınız
    insanlar hayatta olmadığı için, o şarkılarda size acı vermeye başlamıştır, cock
    sparrer da, bir skin grubu olmasına rağmen, ben de böyle ağlamaklı bir his
    oluşturabilir. her neyse geçelim…
    “geçelim” dedim, o başka bir
    gruba geçince, “bunu da geçelim” dedim.
    “a-a, sokucam ama, kalk kendin ayarla
    müziğini” dedi. kalkıp kendim ayarladım müziğimi.. ve cock sparrer açıp
    yerime oturdum.
    “al işte” dedi “bi çatlak
    daha, beni az önce bunu kapatmam için kaldırmadın mı yerimden.”
    “çalınabilecek en iyi şey bu”
    dedim ona, “şu an için bu, çok fazla şey çaldırdık insanlara geçmişte,
    elimizde de kala kala çalınabilecek üç beş şarkı kaldı, onları da çaldırmaya
    niyetim yok.”
    “lan çok şairsel konuştun ha”
    dedi.
    “siktir et şairselliği, sen neler yapıyorsun”
    dedim.
    “ben işte, burada iki öğrenci var,
    onlar bana toplam dört yüz kâğıt veriyorlar, kira olarak, ben de onla kendimi
    idare ediyorum.”
    “iyi iş” dedim “güzel”
    “sen çalışıyor musun bi yer de?”
    “çalışıyordum, artık çalışmak
    istemiyorum, çalışma eylemine eskiden de karşıydım biliyorsun”
    “evet, ee? geçim?”
    “bir kaç web sitesi yapıyorum
    isteyene, evden, öyle bir şeyler.”
    “ha iyi o zaman” dedi,
    “özlem n’apıyor?”
    “hay sokayım ya, o da öldü.”
    “herkes ölmüş lan, seçil”
    “ha bak o almanya’da, evlendi”
    “refikle mi?”
    “yok be güzelim, ne refik’i, babası bi
    herifle evlendirecekti ya o zamanlar seçil’i”
    “ya onu biliyorum, hatırladım şimdi,
    ee?”
    “öyle işte, yılda bir kere türkiye’ye
    ailesinin yanına geliyor, yazları, yakında gelir, haber veririm sana da,
    takılırız.”
    “anlaştık, şey, bir şey daha sorucam
    ama, gene öldü diyeceksin diye korkuyorum”
    “refik n’apıyor bilmiyorum, son iki
    yıldır haber alamıyorum, en son 2007 yılında geldi izmir’e, sonra bi daha ses
    çıkmadı, hayatta mı bilmiyorum”
    “kötü ya” dedi
    “kötü” dedim, “her şey
    fazlasıyla kötü ve sıkıcı ve saçma”
    “çok haklısın”
    “senin şu çatlak karı n’aptı?”
    “kim?”
    “ya vardı ya bi tane, adını
    unuttum”
    “valla ben de unuttum”
    “geçelim o zaman”
    sonra işte, iki şişe şarap tükendi, ve bir
    şişe yarıya inince, gidip iki şişe daha aldım, geldim, geldiğimde, uzandığını
    gördüm, ışığı kapatıcakken, kalktı ve
    “n’apıyorsun?” dedi
    “sızdın sandım” dedim
    “bana tecavüz edicektin yani”
    dedi gülümseyerek, fazlasıyla sarhoştu.
    “aklımdan böyle bir şey geçirmedim
    değil hani” dedim gülerek.
    geçirmemiştim aslında, ama isteseydi de ret
    etmezdim, ruhuma defalarca tecavüz edildikten sonra.. sonra dönüp sikindirik
    bir grup açtı bilgisayardan, ama çaldıkça sikindirik olmadıklarına karar
    verdim. bazen bazı şeyleri sonradan seversiniz, ve sonradan sevdiğiniz şeyler,
    daha kalıcı bir bağ oluşturur. benim this empty flow aşkımda olduğu gibi.
    geçelim.
    gecenin ikisine geliyordu saat. konu tekrar
    tuncay’a döndü
    “çok sevdim onu biliyor musun?”
    dedi
    “yok, hayır” dedim
    “ama işte, şu ebru çatlağı yüzünden bi
    türlü itiraf edemedim, hoş gerçi itiraf etsem de sonuç değişmezdi, tuncay başka
    bir âlemde yaşıyordu, kendisini kapatmıştı, benimle beraberken araya üçüncü bir
    hatun almasına uyuz oluyordum”
    “o, böyleydi” dedim
    “duygusal boşluğa bir an bile fırsat vermiyordu, yeni bir acı daha
    çekmemek için ki ben de artık bunu yapıyorum”
    “yani değişim” dedi
    “yani dönüşüm” diye düzelttim
    “en doğrusu bu aslında” dedi
    “uyuyalım artık, ben çok sarhoş oldum”
    “olur”
    ayrı kanepelerde sızdık ve sabahın
    yedisinde bi baş ağrısı ile uyanıp sağa sola dönerek tekrar uykuya daldım bir
    süre sonra. tamamen uyandığımda, saat ona geliyordu. gözlerimi açtım ve
    nilay’ın dün gece bıraktığım yerde olmadığını gördüm, müzik açıktı ve magenta
    skycode çalıyordu, this empty crow, aynı şarkı dönüp duruyordu, dün gece müzik
    üzerine de konuşmuştuk ve sabahına hatunun tavsiyelerimi ciddiye aldığını
    gördüm.
    9 sene önce olduğu gibi, banyodan üzerine
    bir havlu sarıp çıktı ve karşı koltuğa oturup bacak bacak üstüne attı. elimde
    yarıya kadarını içtiğim bir sigara vardı. gülümsedi. gülümsedim. hatırlıyorduk
    geçmişi, tüm detaylarıyla hem de, güzel bir şeydi bu. yani, ortak bir geçmişe
    sahip olduğunuz insanlarla bazen nostaljiye dalmak güzeldir, geçmişte takılıp kalmadığınız
    sürece, sorun yok.
    “son sigara” dedim, “içer
    misin?”
    “sen onu bana ver, bakkala inip bira
    ve sigara al” dedi.
    “tamam” dedim, hâlâ sağlığımıza
    önem vermiyor, kahvaltı yerine sigara, çay veya meyve suyu yerine alkol
    alıyorduk, hiçbir şey değişmemişti geçen onca sene içinde. aslına bakarsanız, o
    gün bir tesadüf daha olmasını istedim, yani şu hatunun evinde kalan
    öğrencilerden birinin de, yıllar önce özlem’in bileklik hediye ettiği o 16 yaşındaki
    lise öğrencisi olmasını. ama bu kadarı da fazla olurdu zaten. her neyse işte,
    bakkala gidip geldim. yıllar içinde değişen bir şey de, artık paramızın, bizi
    idare edicek kadar olmasıydı ve sefalet içinde yaşıyor sayılmazdık, biraz sınıf
    atlamıştık belki de, ve hiç değilse artık birilerinden bir şeyler yürütmemize
    gerek kalmıyordu, artık çok fazla uyarıcı veya türevlerini de kullanmıyorduk.
    ve eve geldiğimde, hatunun, bir sehpanın üzerindeki iki tutam cigara ile
    oynaştığını gördüm
    “bulmuşsun” dedim, dün iki saat,
    o otu aramış ama bulamamıştı.
    “buldum, aradıklarımı aramadığım zaman
    buluyorum.”
    “arayan belasını bulur derler” dedim.
    “o zaman bu şey bir bela değil”
    dedi cigarayı kast ederek
    “değil tabiyki de” dedim.
    “çok sık içiyor musun hâlâ?”
    “artık, yılda bir kaç kez sadece”
    “ben de. sarmayı öğrenebildin mi?”
    “yok, hâlâ iyi saramam, sana bırakıyorum.”
    sonra bir üçlü sardı ve tükettik, sonra
    sevişmeye başladık. nasıl oldu bilmiyorum. bir anda öpüşmeye başlamıştık. sonra
    üzerime çıktı, sonra üzerine çıktım. her şey bir anda olup bitti. tüm acımı
    boşalmışım gibi hissettim boşalırken. acı çektim yani gerçekten. ruhumu,
    filtreli bir vakum gibi emiyor ve sadece zehri alıyormuş gibi hissettim, beni
    emerken. crack’in, ağızda bıraktığı o tuhaf tadı hissettim, onu yalarken de.
    sonra işte, her şey bir anda olup bitti ve perdeler hâlâ örtük, ışıklar da hâlâ
    sönük olduğu için, loş bir ortamda, biraz beraber olup, öğlene doğru da sıkı
    bir kahvaltı yaptık. sonra bana
    “ee, başka neler yapıyorsun oğlum
    anlatsana” dedi
    “sen kaç yaşındaydın ya” dedim
    “ohoo, âşık mı oldunuz efendim”
    dedi
    “sikmişim aşkı” dedim
    “ha iyi o zaman, otuzu geçeli üç yıl
    oldu”
    “otuza üç yılım kaldı”
    “tehlikeli”
    “ney?”
    “otuza yaklaşmak”
    “yaşlanıyoruz kızım”
    “hâlâ hayattayız hiç değilse”
    dedi ve bir pot kırdığını fark ederek özür diledi,
    “siktir et ya” dedim, biz de
    ölücez zaten, şunun şurasında kaç senemiz kaldı ki?”
    “ee başka?”
    “başka bişi yok” dedim
    “yazmıyor musun artık”
    “ya bırak o hikâyeyi, internette var
    işte, girer bakarsın, siktir et”
    “tamam, peki”
    sonra tutup, bok varmış gibi, akşama doğru,
    kafalarımız iyice demlenmişken, fonumuza melankolik bir şeyler açtı ve bu bana
    hiç iyi gelmedi… bu, o’na da hiç iyi gelmedi. hepimizin, geçmişte, benzer
    acıları vardı, tüm insanların, ama acınızı acısına ekleyip sizle beraber
    ağlamak yerine, teselli etmeye çalışan, ya da abarttığımızı vurgulayan, ya da
    “herkes aynı şeyleri yaşıyor” diyerek acınızı normalleştirmeye
    çalışan herkese kin besliyorduk. hepimizin benzer sorunları vardı sonuçta,
    paraya ihtiyacımız vardı, yalnız kalmamaya ihtiyacımız vardı, yalnız kalmaya da
    ihtiyacımız vardı, bazen sevişmeye, bazen de âşık olmaya ihtiyacımız vardı, ve
    yaşadıklarını abartan herkese de kin besliyorduk.
    “bazen” dedi bana “şu
    televizyon dizilerini izliyorum da, işte yalnızım bu aralar, bizim kızlar
    memleketinde, canım sıkılıyor, izliyorum, ve ‘ne yaşadınız ki ne yazıyorsunuz’
    diyesim geliyor o fotokopi senaristlere” dedi “kimse, gerçek hayatı
    anlatmıyor” dedi “kimse, gerçek hayatını da anlatmıyor” dedi
    “o yüzden ben de böyle kendi kendime, evimde yaşayan öğrencilerle, dönem
    dönem değişen öğrencilerle oyalanıyorum.” dedi
    “güzel bence” dedim,
    “geçmişte yaşanan her şey, artık bana çok fazla geliyor” dedim,
    “o yüzden, pek evden çıkmıyorum” dedim, “insanlarla pek iletişim
    de kurmak istemiyorum” dedim, “insanlar çok saldırgan” dedim,
    “çok benciller, seni ya dönüştürmek ya da sindirmek istiyorlar” dedim,
    “ve sürekli yardım istiyorlar, kimse kendi işini kendisi göremiyor, hep
    birilerinin üzerine yıkmak istiyorlar” dedim.
    “haklısın” dedi “neyse ki
    işte, bi evim var, idare ediyorum bu şekilde, kira falan.”
    “öyle” dedim “ben de ailem
    ölünce n’apıcam bilmiyorum.”
    “sen onlardan önce ölürsün” dedi
    gülerek, “şey kızma, şaka yapıyorum”
    “haklı olabilirsin” dedim gülerek
    “ama ölmem ben, büyüyünce çok zengin olacam.”
    “büyük adam olucaksın ha” dedi,
    gülüyorduk.
    “büyük adam olacam evet, ülkeyi
    kurtarıcam.”
    “dünyayı kurtaran adam” bi
    kahkaha attı.
    “dünyası kurtadam, madam” dedim,
    bi kahkaha daha attı,  benzetmemi anladığına
    sevindim. çoğu zaman insanlarla konuşurken beni anlamadıklarını düşünüp
    irkiliyordum, dünyası kurt adam, gece ve gündüz, gündüz ve gece.. dön dolaş..
    dolunay. pisagor teoremi. crack’in, ayrışmadan önceki o saf hali. ve ruhun
    acıya bulanmadan önceki, umutlu hali. ve gecenin, üzerimizdeki dinginlik ve
    melankolik hali. ve gündüz insan kalabalığı olan sokakların, mide bulandırıcı
    yan etkisi. sonra işte, o gece de orda takılıp, sabahın beşinde, pederin emekli
    maaşını çekmek için çıktım evden, sabahın beşinde çıktım, çünkü daha sonra
    güneş doğucak ve çok fazla sıra olucak ve çok fazla insanla muhatap olmak zorunda
    kalıcaktım. çevik bir’den, heykele doğru sapıp, oradan da sürücü kursuna doğru
    dönüp ilerledim.
    bizim buralar geceleri hareketlidir, üç beş
    tane çorbacı ve lokanta var, sabaha dek açık, onların önünden geçtim, üçü kapatmıştı,
    ikisinde hâlâ müşteri vardı, masaları toplayan ve yerleri süpüren garsonlara
    kolay gelsin ve günaydın deyip bir tanıdık daha çıkmaması için dua ettim.
    nilay, bir tanıdık olarak iyiydi ama kimi eski tanıdıklar, artık görmek
    istemediğiniz ama sizi görmek için can atan insanlar olabilir. sonra işte
    bankamatiğe gittim, parayı çekip eve gelip, sıfırladım parayı. faturalar
    ağzımıza sıçarken, hâlâ bir kaç insanın o sihirli kahkahâlârını ve hüzünlü
    neşelerini, hüznün neşesini, bizden esirgemedikleri için, -ve hiç olmazsa hâlâ
    bizi kamufle edicek bir evimiz olduğu için, kendimi şanslı hissedip, şarap
    kokan nefesimle uykuya daldım.
    zihnimin içinde dönüp duran film
    şeritlerinin canı cehenneme, yaşandı ve bitti ve artık yaşanabilecek bir hayat
    yok önümde… uzatma dakikaları.  ve yenik
    durumda olduğumuzu söylüyorlar durmadan, oyuna dahil olmadığımız halde. ve
    skoru değiştirebilecek bir atağa kalkmak konusunda hevesimiz yok, sahayı terk
    etmeye hazırız.. hepsi bu.. bir üstünlük savaşı gütmeden süren ve berabere
    biten bir kaç iyi gece daha yaşamak, kâfi.
    başlık, magenta skycode’un bir şarkısının
    adıdır

    21 mayıs 2009
  • ….

    ….
    “yalnızım” dediğinde
    kadın peşinde koştuğunu zannettiler
    “acı çekiyorum” dediğinde
    mutlu olmaya çalıştığını düşündüler
    “ölüyorum” dedi
    dikkat çekmeye çalışıyor sandılar
    ve “kendimi yalnız hissediyorum” dedi
    üzerine çullandı insanlar ordusu
    çullandı ki
    daha da yalnız hissetsin
    nedeni başka ne olabilir ki?
    ama hayır
    sadece yardımcı olmaya çalışıyorlardı
    onu yalnız bıraksalardı
    bu daha çok işe yarardı
    ona göre
    içinden çıkamadığı bir şehirde
    içinden çıkamadığı bir evde
    içinden çıkmayan ölülerle
    yaşama çalıştı yine de
    gidebileceğim en uzak nokta
    yürümeye gücümün yeteceği en uzak noktadır
    dedi
    ve kimse anlamadı neden bahsettiğini
    onu davet ettiler
    evlerine
    partilerine
    yazlıklarına
    ve onlara param yok dedi
    ve onlar da ona
    bizim de yok ama
    otostop denilen bir şey var dediler
    “orospuya sikiş öğretmeyin lan” demek istedi
    istedi sadece
    kırıcı olmak istemedi ama
    sustu
    sonra bir gün
    gerçekten anlayabileceğine inandığı (sevilebileceğine değil!)
    biri için
    içindeki tüm karanlığı
    ve aydınlığı
    ve gizli odasını
    ve görünmeyen zamanını
    açtı
    açtı ve sonra
    kapıyı
    üzerine kilitlediler onun el ele,
    çıkıp giderlerken toplu halde
    içerde mahsur kaldım dedi
    çıkamıyorum
    biri bana yardım edebilir mi?
    zor durumdayım
    bağıramıyorum
    sessizlik de bir imdat çağrısıdır
    öyle değil mi?
    hey orada biri var mı?
    sonra sineklerle arkadaş oldu
    yok başka yapacak bir şey
    evin içinde dolanıp durmaktan başka
    sokakta tek başına gezip tozmaktan başka
    …..
    insanları geç mary
    insanları geç dedim sana
    görmüyorum bile ben onları
    neden bu kadar gerginsin?
    bize bakıyorlar
    biz de onlara bakalım
    ya ama ben…
    sana bakan bir insanın gözlerine dikkatlice bakarsan
    kaybolur hemen
    her neyse sonra
    bir kaç insanla iletişim kurmaya çalıştı
    ve gerçekten tek amacı
    yeni bir kaç dost kazanmaktı
    ve “aseksüelim” dediğinde
    onun bir sapık olduğunu düşündüler
    sordukları kitapları okumadığını anladıklarında
    ciddiye almadılar onu
    ya da bitirdiği okulu sorduklarında
    gelen cevap sonrası
    hemen uzaklaştılar yanından
    basit yazıyordu
    komikti
    acemiydi
    bir paçozdu onlara göre
    ve onlar gerçekten
    acayip ciddi konular üzerine
    onlarca sayfa kelimeyi
    peş peşe dizebiliyorlardı
    saatlerce düşündükten sonra
    pekala dedi
    pekala pekala
    okuduğunuz kitaplardaki kahramanların
    taklidini yapıp durmayın bana
    ya da ancak filmlerde görebildiğiniz
    acayip süper karakterlerin
    bir kopyası gibi konuşmayın
    sıkıldım gerçekten
    gerçekten sıkıldım
    hangi kitabı okuduğunuzu
    hangi filmi izlediğinizi
    kaç üniversite bitirdiğinizi ya da
    altınızdan kaç hatun geçtiğini
    dinlemek istemiyorum
    anlaştık mı?
    ben bir sürüngenim
    ve altıncı yüzyıldan geliyorum
    sizin
    her şeyin post’u olan
    yaşam tarzınızla
    ve düşüncelerinizle
    baş edemeyeceğim
    sıkıldım yani sizden
    sizin aptal kaygılarınızdan
    gerizekalı komplekslerinizden
    gelecek korkunuzdan
    ve daima daima daima
    söylediğim her şeyi
    tersinden anlamanızdan da sıkıldım
    dedi
    cesur olamadığınız için
    her şeyi imalarla anlatıyorsunuz
    ve gerçekten korkuyorsunuz
    gerçekten
    ödünüz kopuyor
    kafanızdan geçenleri
    keşfedecekler diye
    dedi
    dedi ve sonra
    herkes onun
    bir depresyonda olduğunu düşünüp
    uzak durdu
    o da bu duruma
    kahkahalarla gülüp
    bir sigara yaktı
    20.mayıs.2009
  • handsome and gretal

    ölümsüz
    günler geride kaldı artık
    sonsuza
    dek hatırlanacak olan o
    dünyanın
    etrafında döndüğümüz günler
    herkes
    bizim etrafımızda dönerken
    kafamız
    dönerken
    cigaraları
    dönerken
    her
    gün düşsel anlamda köşeyi dönerken hatta
    yırtacağımızı
    sandığımız günler
    çalışmak
    yok
    uyumak
    var sadece
    takı
    tezgahı açar ve alkol paranı karşılarsın
    sigortanın
    önemi yok
    kiranın
    önemi yok
    “faturaların
    canı cehenneme” dediğimiz günler
    bir
    gün
    düş
    kurmayı bırakıp
    gerçek
    anlamda köşeyi dönüyor
    ve
    çıkmaz sokağa girdiğini fark ediyorsun
    birbirinin
    aynı olan koridorlar silsilesi
    ışık
    bir yanıp bir sönüyor
    güneş
    gelip gidiyor
    ay
    gelip gidiyor
    para
    gelip gidiyor
    sen
    de işe gidip geliyorsun
    her
    geçen gün
    bir
    öncekinin aynı
    hiçbir
    şey kalmıyor aklında
    tek
    bir kare görüntü yok düne dair
    unutmaman
    gereken tek şey
    ertesi
    gün kaçta iş başı yapacağın
    geriye
    kalan her şey
    ertelenmiş
    gün
    boyunca kafanda dolanan tek düşününce
    eve
    gidip uyumak oluyor
    eve
    gidip uyumak
    eve
    gidip uyumak
    bir
    an önce
    bugün
    bitsin
    bu
    hafta bitsin
    bu
    ay bitsin
    bu
    sene bitsin
    beklentisiz
    bir şekilde
    zamanın
    geçmesini beklemek
    hadi
    bir sigara yakalım
    beş
    dakika daha öldürelim
    bugün

    yerinde
    “sigara
    içmek öldürür” dedi adam
    ve
    ben de ona
    zamanı
    öldürür, demek istiyorlar, dedim
    ve
    iyidir zamanı öldürmek
    kazanacak
    bir şeyimiz kalmadı
    kaybedecek
    bir şeyimiz de olmadı
    ilerleyen
    dakikalarda
    skorda
    herhangi bir değişiklik beklenmiyor
    hayat
    maiden koşusundan farksız ve
    27
    sene önce yüksek ganyan verdiğimi biliyorum
    ama
    jokeyini öldürmek isteyen bir atım ben
    o
    yüzden üzerime bahis oynamak yerine
    gidip
    bir iş arayın kendinize
    yazarlık
    ölene
    kadar boktan işlerde çalışmayı gerektirir çünkü
    ve
    ancak öldükten 50 yıl sonra
    hâlâ
    adınız anılıyorsa,
    yazar
    olmuşsunuz demektir
    ki
    bunun da size
    bir
    yararı olmaz
    o
    yüzden Tolgur
    “yazılarımı
    onayla ya da bu işi bana bırak” demektense
    10
    sene önceme geri dönüp
    ardımda
    bıraktığım ekmek kırıntılarını takip et
    yok
    etmeden masaldaki kuşlar gibi
    yoksa
    cadı evleri, her ikimizin de ağzına sıçabilir
    yayınevleri
    mi demeliydim acaba?
    hansel
    ve gretel
    hikâyeyi
    biliyorsun
    ama
    yine de tekrar ediyorum
    kazanmak
    istiyorsan
    üzerime
    bahis oynama
    ben
    zaten kaybettim
    bir
    jokey durmadan kırbaçlıyor olsa da
    daha
    hızlı koşayım diye
    birbirinden
    farksız mesai saatleri
    birbirinden
    farksız günler
    birbirinden
    farksız insanlar
    birbirinden
    farksız satırlar
    aşağıya
    doğru akmakta
    zaman
    pardon
    sizinle tanışabilir miyiz?
    son
    yazın kıyaktı
    boktan
    yazıyorsun
    yazılarımı
    onayla
    izmir’e
    gelip seni becericem
    kendini
    ne sanıyorsun
    seninle
    sevişmek istiyorum
    birlikte
    yaşayalım
    hiç
    arkadaşım yok
    fanzin
    gönder
    sana
    daha iyi bir iş buldum
    sana
    gönderdiğim kitabı okudun mu?
    dün
    seni aradım, açmadın
    bir
    saniye
    bir
    saniye
    sessizlik
    bir
    sigara yakmam gerekiyor
    ölmek
    için
    on
    sene sonra görüşürüz

    19
    mayıs 2009
  • aprobarbital

    şimdi burada
    hafiften esinti eşliğinde
    uzandım ve bekliyorum
    yerine getirmek zorunda kaldığım
    hiçbir şey yok
    yaşama devam etmek için
    iş yok
    çalışma yok
    ve getirisi olmasa da
    bir fanzin tasarlıyorum
    kafamın içinde
    her şey kafamın içinde olup bitmekte
    zihnimin duvarlarına çarpıp duran pingpong
    topları
    ve koridorlarımda geziniyorum
    gözlerimi kapatıp
    sessizce
    ilerliyorum
    yanıp sönen ışıklar
    karanlık odalar
    aydınlık odalar
    loş odalar
    duman altı
    havasız
    ve sonsuz bir ova sonra
    ve sonra bir kuyu
    ve sonra gökyüzü
    yıldızlar ve kara delikler
    geçmiş zamanları düşünüyorum
    tüm o lanet olası kötü zamanları
    şimdikinden pek farkı olmayan
    lanet olası yılları
    gelir ve geçer ve sen izlersin sadece
    ben bunu neden daha önce düşünemedim ki der
    kendini aptal gibi hissedersin
    her şey olup bittikten sonra
    tek sorun geç kalmaktır sadece
    müthiş bir zamanlama hatan vardır
    ya çok geç kalırsın
    o sihirli sözcükleri söylemekte
    ya da erken kafaya çıkar
    ve gelen topu ıskalarsın
    ki sana doğru da ortalanmamıştır zaten
    hiçbir şey senin için yapılmamıştır
    sen kendini plana dahil sanırsın
    ve sonra anlarsın ki
    iflas ettiği söylenen bankada
    bir tek sen hesap açmamışsındır
    ama yaşanan her şey
    tüm bu karanlık ve hengame
    bi tek sende var sanırsın
    herkes gülüyordur
    gördüğün herkes
    bir şekilde yaşama devam ediyordur
    otobüse biner
    ve nefret edersin insanlardan
    herkesin nesi var merak edersin
    bu enerjiyi nerden buluyorlar dersin
    bu kahkaha ve neşenin kaynağı ne dersin
    anlam veremezsin
    çünkü
    sen herkesin yükseldiğini düşünürken
    seni herkes düşüyormuşsun gibi hisseder
    ve herkes düşerken de
    düşüyorsundur onlara göre
    çevreye bağımlı bir yaşam sürmüyorsundur oysa
    hatta bir yaşam sürdüğün bile söylenemez
    dolanıp duruyorsundur sadece
    kendi etrafında dolanıp durmak
    gündüzleri uyuyup
    geceleri yaşadığın için
    kimseyle görüşemezsin
    çünkü sabahın köründe çalan telefon
    sen yatmak üzereyken çalan telefon
    sokağa çıkan bir arkadaşındandır
    açmazsın
    uyursun sadece
    herkes yaşarken uyursun
    herkes her şeyin farkındayken
    ebleh bir şekilde etrafa bakar
    ve neler oluyor bile demezsin
    halinden memnun
    ve halinden memnun olmayan insanlar
    seni de dönüştürmek isteyen insanlardır
    bir bara götürmek
    yeni bir insanla tanıştırmak
    bir bira ısmarlamak ya da
    konsere davet etmek
    isterler
    çok fazla şey
    ve hiçbir şey arasında
    bir seçim yapman gerekir
    arasını düşünmezsin asla
    çalan telefonu duyar
    ve açıp “alo” dersin
    “nerdesin oğlum on kere aradım”
    derken kadın
    “duymadım ya ne bileyim” dersin
    ki doğruyu söylüyorsundur
    ki yalan söylediğini düşünüyordur
    ki kızmazsın yine de
    hiç kimseye kızgın değilim
    hiç kimseye kırgın değilim
    öfkeli değilim
    neşeli değilim
    mutsuz değilim
    mutlu değilim
    aradayım sadece
    herşey’in arasında
    bir tarafa gidersem
    bir süre sonra
    duvara çarpacağımı biliyorum
    rotamın terse döneceğini
    iniş çıkışlar
    gelgitler
    ve bazıları “hayat böyle” derken
    ben “hiçbir şey değil hayat” diyorum
    ve hâlâ zıplamaya devam ediyor
    zihnimin içindeki pingpong topları
    biri “rotherdam’a gelsene moruk” diyor
    ben “bakkala bile gitmeye gücüm yok” diyorum
    “saçmalama” diyor bana
    “kendini bırakmamalısın”
    “ne bırakması lan” diyorum ona
    “para yok anlamıyor musun?”
    ama gelicek
    ve geldiği zaman
    biz burada olmayacağız diyorum
    hayır rotherdam’da da olmayacağız
    çok fazla kötü film şeridimiz var
    oraya dair
    hayır bristol olmaz
    hayır berlin olmaz
    hayır istanbul olmaz
    hayır ölen dostlarımın
    öldüğü yerler olmaz
    bir yerin ölüm ve aşk konusunda
    bekaretini bozmak istiyorum diyorum
    hiç bi insanın ayak basmadığı
    bir yere gitmek istediğimi söylüyorum
    karşılıklı oturuyoruz
    ve ona dönüp
    mutlu bir insan acını endike etmez diyorum
    aynı eroin gibidir acı diyorum
    detoksifikasyonu en zor duygudur acı diyorum
    ve mutluluk denilen o şeyin
    yan etkilerinden biridir de aynı zamanda
    diyorum
    karşılıklı oturuyoruz
    ve hâlâ bana kendimi toparlamam gerektiğini
    söylüyor
    ben iyiyim kızım diyorum ona
    kolumdaki ying yang’ı gösterip gülümsüyorum
    ara bölgedeyim diyorum
    acıdan gebermiyorum
    mutluluktan uçmuyorum
    ve ancak benim durumumdaki biri
    dengeleyebilir beni diyorum
    aşk yok, hiçbir şey yok
    salonda oturuyoruz
    sonra dönüp ben gitmeliyim dedi
    ben de tamam git dedim
    kapıya bile çıkmadım geçirmek için
    geçirmeye bile çalışmadım kaba bir tabirle
    o istedi geçirilmeyi
    ve ruhumun elek gibi olmasını diledim o an
    elek gibi bir şey olmasını istedim
    ama geçirgendi
    iletken bir maddeden yaratılmıştım
    ve iletiyordum
    kara kutu misali her şeyi
    sonra dönüp
    hafiften esen rüzgara karşı uzandım
    ve zihnimdeki pingpong toplarının
    bir an için durduğunu düşledim
    bir an için sadece
    hiçbir şey hissetmediğimi
    gerçekten hiçbir şey hissetmediğimi
    ve emin olduğum tek şey
    hiçbir şeyden olamadığımdı
    hiçbir şeyden emin olamıyordum
    kimseye güvenemiyordum
    ve basit cümlelerime
    olağanüstü hal uygulaması yapan insanlara
    teşekkür etmekten başka
    söyleyecek bir şey bulamıyordum
    bekliyordum öylece
    sıkılmıştım
    ve rüzgar kesildi
    ve terlemeye başladım
    ve daha sonra kendime geldim
    ve gözlerimi açtığımda
    gördüğüm her şeyi anlatacağıma dair
    kendi kendime söz verip
    yazmaya başladım
    kapı çaldı
    açtım
    içeri girip bir şeyler sordu
    cevap verdim
    ve sonra
    bana tecavüz edip gitti
    hepsi bu
    anlattım işte
    şimdi tekrar pusuya yatıp
    kıçımızdan vurulabiliriz
    hiçbir şey görme hiçbir şey duyma
    ama konuşmaya devam et
    ve dokunmaya
    ve koklamaya
    belleğimin kaldırabileceğinden
    çok daha fazlası sıkıştı zihnimde
    takılıp kalıyor monitörüm bu yüzden
    aynı görüntülere
    aynı seslere
    aynı şeylere ve aynı yerlerde
    bu bir tuzak, diyor içimden bir ses
    bir diğer ses de, ya değilse
    sen de şansını deneyip
    belleğini şişiriyorsun biraz daha
    farklı isimlerdeki
    aynı programlar
    ve bu ebleh dizelerin
    bana tek yararı
    sizin
    hardiskinizdeki önemli verilerinizi
    dvd olarak yedeklemenize benziyor aslında
    ve yine de sık sık kullandığınız için
    yedeklemenize rağmen silemiyor
    ve tekrar tekrar üzerine çift tıklıyorsunuz
    yani ben öyle yapıyorum
    odamdayım
    gözlerimi kapatıp
    bekliyorum
    ve artık yeni şeyler yaşamaya
    ya da hafızamı tazelemeye
    gerek görmüyorum
    sakin olalım
    ve neler olduğu
    ya da olabileceği üzerinde
    pek fazla düşünmeden
    bir sigara yakalım
    ve tadını çıkartalım
    akıp gitmeye devam eden zamanın

    18.mayıs.2009
  • karanlık görünmezdir

    o kadar yalnız ki
    yalnız sadece
    yalnız
    bekliyor
    bu karanlıkta
    kimse göremez
    tüm kapılar kapalı
    kapı yok hatta
    duvar sadece
    ve çürük bir duvar
    ve kimsenin o duvara
    sıkı bir tekme atacak kadar
    cesareti yok

    18.mayıs.2009
  • "ben toplumdışı değilim, toplum benim dışımda"

    “ben toplumdışı değilim, toplum benim dışımda”
    “eğer uyarıcılara bir kez
    bulaşmışsan” diyor gökçe, “günün birinde bıraksan dahi, hiç bir zaman
    tekrar başlamayacağından emin olamazsın, ama eroin farklı” diyor,
    “bütün arkadaşların eroin yüzünden ölmüş olsa bile, bu yüzden hayatta
    sahip olduğun herşeyi, maddi ve manevi herşeyini kaybetmiş dahi olsan, ondan
    kurtulamazsın, pişman olmuş olsan bile, tekrar pişman olacağını bilsen bile,
    tekrar tekrar geri dönmek zorunda kaldığın, gizli bir mağaran gibidir o senin,
    ferah, geniş, sınırsız, özgür. evet, özgür. özgür, çünkü efendin teke inmiştir,
    düşüncelerin teke inmiştir, yaşama amacın teke inmiştir, bir sonraki vuruş.
    sürekli bunu düşünür hale gelirsin, kendine geldiğinde, tekrar hastalanana
    kadar, tek amacın, bir kaç gram bulmaktır, hepsi bu kadar basit, hayat bu kadar
    basit, bedenini önemsemezsin, ahlakı önemsemezsin, örf ve adetleri, ailevi
    değerleri, geçmişini, geleceğini, herşeyin silinir gider, yaşama yükün
    hafiflemiştir, nasıl olsa bir kaç sene içinde ölüceksindir, bunu bilirsin,
    herhangi bir hastalığa yakalanmasan dahi, kendi işini bitirirsin, aynen tuncay
    gibi, sıranın bana geldiğini düşünüyorum”.
    bu hatun, 3 yıldır eroin kullanıyor ve
    izmir’de yaşıyor, kendisiyle 2005 yılında tanıştım ve bu sözleri de o zaman
    sarf etti, yani o zaman, yani 2005 yılında, 3 yıldır eroin bağımlısı olduğunu
    söylüyordu.
    “bu aslında” diyor gökçe,
    “porno bağımlısı olmaktan farksız, kardeşim tam bir porno bağımlısı, her
    gün yeni bir kaç sahne seyredip attırmak zorunda hissediyor kendisini, o sırada
    beyninin salgıladığı hormonlara bağımlı aslında, bunu o bilmiyor, ve halinden
    memnun görünüyor, kendisini bana göre şanslı hissediyor, sonuçta porno, eroine
    göre, daha kolay sürdürülebilir bir bağımlılık, buna rağmen toplumsal ve ahlaki
    açıdan değerlendirdiğimiz de, eroin daha masum görünüyor”.
    ben o zaman, yani aramızda bu konuşmanın
    geçtiği gün, 3 yıllık aradan sonra, amfetaminle öpüşmüştüm, aslına bakarsanız,
    o gün için aldığım, saf amfetamin değildi, metamfetamin de değildi, metilendioksiamfetamin
    bile değildi, parametoksimetamfetamin de değildi, şu bizim şişkoların, iştahını
    kesmesi için reçetelerine yazdırdıkları, mefenoreks içeren bir haptı.
    mefenoreks, amfetamin ve türevleri ile aynı etkiyi gösterir, sadece, etki
    süresi diğerlerine göre oldukça kısadır.
    aslına bakarsanız, dexedrin veya ritalin’i
    tercih ederdim, yani şu an gökçe adında yarattığım sallama karakter yerine, bi
    kaç dexedrin’im olsa, fena olmazdı. en azından etki sonrası, tekrar bir kaç
    tane daha yutma şansım olabilirdi. sahte mutluluk sonrası oluşan ruhsal
    çöküntü, gerçek mutluluk sonrası oluşan ruhsal çöküntüden bin kat daha iyidir.
    yeri gelmişken, asıl sözünü etmek istediğim
    şey şu; bazı duyguların, gerektiğinden yoğun hissedilmesi sonucunda,
    psikotrop’ların yarattığı algı değişikliğini yaratabileceği gerçeği, yani eğer
    siz birine ayaklarınız yerden kesilecek şekilde aşık olduysanız, ya da zafer
    sarhoşuysanız, hayatınızda ki herşey yolunda gidiyorsa, veya diyelim ki ters
    giden hiçbir şey olmadığını düşünüyorsanız, çok ama çok çok çok mutluysanız,
    -bunun nedeni aşk, başarı, para, herhangi bir şey olabilir- bu mutluluk hali,
    sizde, psikotrop’ların yarattığı etkiyi yaratabilir, yani demem o ki,
    zihninizde bir algı değişikliği vuku bulabilir, yani sonuç olarak kim mutlu
    olmak istemez ki? yani sonuç olarak, hepimizin biraz mutluluk halüsinasyonuna
    ihtiyacı var, öyle değil mi? yani sonuç olarak, aynı amfetamin alımı sonucu,
    beyinde gerektiğinden fazla salgılanan noradrenalin’in yarattığı
    halüsinasyonlardan farkı yok diyorum, dünyevi olan herhangi bir aşırı
    mutluluğun, yani demem o ki, ister madde alımı ile, ister yaşanan olaylar
    sonrası meydana gelsin, gerektiğinden fazla salgılanan endorfin, yani opioit
    reseptörleri, zihinde bir tür algı değişikliği yaratabilir, bunun sonucunda
    siz, gerçekte olan bitenin farkına varamayabilirsiniz, ve farkına vardığınızda,
    yani ister kullandığınız madde, ister size mutluluk veren olay, insan, eşya,
    para, başarı, vs vs’nin etkisi geçmiş olsun, sonuç daima aynıdır, siz gerçeğe
    geri dönmüş, ve eskiden içinde bulunduğunuz o gerçekliği kabullenemediğiniz
    için, ruhsal bir çöküntü içersine girmişsinizdir. yani aslında, sizin
    “uyuşturucu” benim “algı değişikliği yaratan maddeler”
    demeyi tercih ettiğim tüm o psikotropların, normal insan hayatında var olan,
    hissedilen, heyecanlardan, duygulardan, hislerden, hiç bir farkı yoktur.
    Depresyon, bu yüzden ortaya çıkar, gerçeği kabullenemediğimiz için, normal
    koşullarda, normal düzeyde salgılanan dopamin, enkefalin, noradrenalin,
    testosteron, endorfin, adrenalin vs vs, tüm vücut içi salgıları ve beyin
    aminleri, normalden fazla salgılandığında, gerçek dünyayla algılarımız arasında
    bir fark oluşur, ve dediğim gibi, bu algı değişikliği, yani bir nevi hafif
    ölçekli ve geçici psikoz durumu, ister herhangi bir uyarıcı veya onirojen ile,
    yani; kokain, amfetamin, efedrin, izoprenalin, klobenzoreks, fentolamin,
    mefenoreks, prenilamin, benzidamin, ketamin, lsd, psilosibin, meskalin vs vs
    ile oluşsun, isterseniz hayatınızdaki herhangi bir değişiklik sonrası aşırı
    mutluluk ile beyninizde normalden fazla seviye de salgılattığınız noradrenalin
    ile, veya adını bile bilmediğim bir sürü beyin içi fonksiyonlar ile, ve tabii
    ki opioit reseptorleri sayesinde, zihninizde, yani algı düzeyinizde, bir
    yanılsama meydana gelebilir, bunun sonucunda, yani herşey tamamladıktan sonra,
    mesela boşandıktan sonra, ya da şirketiniz iflas ettikten sonra, ya da anneniz
    öldüğünde, kısacası size mutluluk veren şey bir an da ortadan kaybolduğunda ya
    da anlamını yitirdikten sonra, ruhsal çöküntü ve depresyon kaçınılmazdır.
    “o nedenle” diyor gökçe, benim eroin
    bağımlısı karakterim, “eroin kesinlikle dünyanın en iyi ve en boktan buluşu”.
    “ama” diyor, “aşk, dünyada ki
    her şeyden daha tehlikeli ve dengeli alınmadığı, yani siz, ayaklarınız yerden
    kesilecek şekilde, kendi özünüzde ve karakterinizde değişiklikler yaratıcak
    şekilde yoğun bir aşk hissediyorsanız, kesinlikle bir tür psikoza
    girmişsinizdir, ve bu psikoz, eroin veya lsd’den daha tehlikelidir.”
    “bir insanın bağımlısı olmak”
    diyor, “bir maddenin bağımlısı olmaktan çok daha tehlikeli bir şey, sonuç
    olarak o maddeyi, eğer paran varsa, ya da bedenin para ediyorsa, ya da
    hırsızlık yapabilecek durumdaysan, ya da başka başka başka yollardan, o maddeye
    ulaşma şansın varsa, kriz geçirsen bile-krizi geçirebilirsin, tekrar tekrar
    aynı şey, damar, şırınga, damar, şırınga”,
    “bir insanın bağımlısı olmak” diyor
    tekrar, “kesinlikle, bir maddenin bağımlısı olmaktan çok daha tehlikeli
    bir şey, sonuç olarak, insanlar ölümsüz değil, hatta daha da ötede, insanlar
    güvenilir değil, sizi herhangi bir zamanda terk edebilir, veya aldatabilir,
    veya hissedilen duygular bir taraf için anlamını kaybedebilir, böyle bir
    durumda yaşadığımız ruhsal çöküntü ve depresyon halini giderebilecek insana
    ulaşma şansınız olmadığı için, daha doğrusu, o insan artık sizi sevmediği için,
    intihar bile edebilirsiniz, ben sadece madde bağımlısıyım diyor, benden daha
    kötü durumda olan insanlar var dünya üzerinde; tek başlarına yaşayamayan
    insanlar… insan bağımlısı olan insanlar… bu, aşk veya arkadaş ihtiyacı olabilir,
    tek başlarına var olamayan insanlar”,
    “bu” diyor, “insan bağımlılığı
    yani, çok zararlı. üstelik, bir süre sonra, biraz da popülerleşirseniz, yani
    herkes sizi sevmeye ve saygı göstermeye başlarsa, yaptığınız işi övmeye
    başlarsa, yani hayatta başarılı olursanız, örneğin son yılların en iyi pop
    şarkıcısı olursanız, ve bunun sonucunda, zihninizde ve algı dünyanızda, aynı
    psikodisleptikler’in yarattığı algı değişikliği meydana gelirse.”
    burada susuyor ve ona uzattığım listeyi
    alıyor eline, herhangi bir eczaneden, reçetesiz veya normal bir reçete ile
    satın alabileceğiniz bir sürü hap ve şurubun adı, ve yanlarında kullanım
    şekilleri yazıyor, dozajlar, ve evet bu noktada yazıyı yarıda bırakıp, bana bir
    mesaj atabilirsiniz, size de böyle bir liste vermemi isteyebilirsiniz, daha
    önce isteyenler oldu çünkü, ama hiç kimsenin, en azından madde alımı ile,
    algısının değişmesini gerekli görmüyorum, ya da hiç kimsenin, girdiği
    depresyondan bir öksürük şurubundan, günde yarım şişe içip sedasyona girerek
    çıkacağını sanmıyorum, yani demem o ki, uyuşturucu kötüdür, bunu artık herkes
    kabul ediyor, ne kadar çok alkol içtiği ile övünüp, bunu da marifet sayan denyo
    türleri dışında tabii, ama gerçeklerden kaçmak için değil de biraz eğlence için
    alınan lsd, sizi üç beş günlüğüne alis harikalar diyarına gönderebilir, ama
    şey, pardon, lsd sizi ilk kullanım sonrası o diyardan geri getiremeye de bilir,
    daha hafif bir şey olarak, içersinde amfetaminin herhangi bir türevi olan,
    herhangi bir hapı kullanabilirsiniz, ama şey pardon, bu kez de, amfetamin ve
    türevlerinin yarattığı mutluluk halüsinasyonlarına ve dünyayı toz pembe görmeye
    bağımlı olabilir, ve bunu hep yapmak isteyebilirsiniz. Aynı, sürekli birine
    aşık olma ihtiyacı hisseden, aşk bağımlısı olan, veya porno bağımlısı olan,
    veya seks bağımlısı olan, veya işkolik olan, veya servet bağımlısı olan, veya
    kariyer bağımlısı olan, veya aile bağımlısı olan, veya tanrı ve din bağımlısı
    olan, veya milli duygularının, şanlı tarihinin, anne babasının veya
    çocuklarının bağımlısı olan insanlar gibi.
    sözünü ettiğim şey, söz konusu tehlikenin,
    uyuşturucudan değil, yalnızlığı kanıksayacak kadar yalnızlığa itilmiş
    olmayışımızdan ya da artık mutsuzluğu önemsemeyecek kadar mutsuzluk çekmemiş
    olmamızdan kaynakladığı, yani demem o ki, herşeyin iyi olması iyi bir şey
    değildir ama herşeyin kötü olması kötü bir şeydir. önemli olan, dengede
    kalmaktır. bu denge hali, iki iyi bir kötü, olabileceği gibi, hep kötü bir iyi
    de olabilir, bu oran kişiden kişiye değişebilir, ama gerçeklik algımızı, yani crispin
    sartwell’in sözünü ettiği gerçeklik algımızı kaybedersek, sonuçta bir hayal
    dünyasında gerçekten delirmiş bir şekilde, sahte sorunlarla mutsuz olabilir
    veya sahte güzelliklerle avunabiliriz. o yüzden alkol, kendini unutmak için
    içildiğinde, ertesi günü katlanılmaz kılabilir, yani gerçeğe dönüş hali
    esnasında, yani akşamdan kalmalık durumlarda, yani amfetamin kişi de bir ruhsal
    çöküntü meydana getirir diye bağıran o gerizekalı psiko-tiyatrocuların, en
    azından uyuşturucu kullanan insanlar ve uyuşturucu maddeler hakkında yaşamsal
    bazda, benim sahip olduğum kadar bilgi sahibi olması gerekir, bu nedenle, bir
    cankinin en yakın dostu, bir başka cankidir, ve bir cankinin en yakın düşmanı
    da bir başka cankidir, neden bahsettiğimi anlayabiliyor musun dominik? gönderdiğin
    öykü, hiç sigara içmemiş olan bir yeşilaycının, sigaranın zararları hakkında
    bir öykü yazmasına benziyor, komik geliyor bana yani, herşey fazlasıyla komik
    geliyor, gönderdiğim 8 sayfalık bir yazıyı, gönderdikten bir dakika sonra
    “beğendim” diyenler de komik geliyor şu lunaparkım haline gelen
    facebook’ta. Yani, kişi okumadığı bir şeyi nasıl beğenebilir, kişi sekiz
    sayfayı bir dakikada nasıl okuyabilir. kişi, kişilik sahibi olmadan nasıl aşık
    olabilir? hadi oldu diyelim, ve aşk bitti, sonrasında girdiği depresyon veya
    psikoz türevlerinin herhangi biri için, ona niye sadece; lityum, diazepam,
    benperidol, zopiklon, trifluoperazin, kloral ve tek tek saymaya devam edersem
    öykünün sıkıcı bir hale dönüşebileceği maddelerden birini içeren sikik bir hap
    verilir? sonrası sedasyon, sonrası kas gevşemesi, hipnotik etkiler, uyuşma, şu,
    bu, vs, sonra kişi normale dönüp, hala tek başına var olamadığı için, tekrar
    bir depresyona girer ve tekrar o sömürgeci ilaç şirketlerini zengin edicek
    reçetelere muhtaç kalır. Çünkü kapitalizm uyuşturucu karşıtı değil, özgürlük
    karşıtı bir ideolojidir, nokta!
    ben ölmeden önce, lsd alıp, heotoskopi (kendi
    halüsinasyonunu görmek) yaşamak istiyorsam, bundan size ne? çalışmadan yaşayıp,
    bir şekilde hayatımı sürdürebiliyorsam, bundan size ne? uyuşturucu zararlıdır,
    evet doğru, uyuşturucu zararlıdır, ama gerçeklik algımızı kaybetmemize yol açan
    medya, uyuşturucudan daha zararlıdır, televizyon dizileri, sigaradan daha
    zararlıdır,
    tıpta artık hiç bir kullanım alanı kalmayan
    bir sürü madde hala üretilmeye devam ediyor, onları da saymamı ister misiniz?
    iyice boka batmak istiyor mu tıp dünyası?
    şunu tekrar etmekte fayda görüyorum,
    uyuşturucu ya da uyarıcı maddelerin tümü, aslında, ruhsal veya fiziksel
    hastalıkları çözümlemek için üretilmişlerdir, ve dahası ruhsal veya fiziksel
    tüm hastalıkların tek nedeni de kapitalizmdir, bu ilaçları hala üretmeye devam
    eden şirketlerde kapitalisttir, o halde kendini kötü hisseden herhangi bir
    insanın, eroin yerine reçetesiz alabileceği sik gibi bir ilaca bile bağımlı
    olması olasıdır, hatta ona depresyona girdiği söylendiği için reçete ile
    verilen bir ilaca bağımlı yapılması da olasıdır. o halde biz hangi sik için
    tartışıyoruz şimdi?
    gökçe, tüm bunlardan sonra bana döndü ve,
    “kardeşim bir porno bağımlısı olduğunu zannediyor ama aslında sadece
    beynindeki salgıların bağımlısı” dedi, “onu kurtarmak istiyorum,
    asosyal kişilik bozukluğu demiş geçen gün doktoru”,
    asosyal kişilik bozukluğu, bunu askerde bana
    da söylediler, bende bu sayede 15 ay boyunca, haftada bir gün, psikolojik
    tedavi görme bahanesi ile, eğitimlerden sıyırdım, çünkü gerçekten ama
    gerçekten, asosyal olmak benim kendi tercihim, ki bunu kabul etmiyorlar, ki
    şunu kabul etmek zorundayız, bir insan, toplumdışı olabilir, toplum onu
    dışlamıştır, toplumda kendine bir yer edinememiş, dışlanmış ve itilmiştir, ama
    şunu da kanıksamak gerekiyor, benim gibi düşünen herhangi bir insanın
    “toplumdışı” olarak nitelendirilmesi, bana tamamen fiyasko bir
    tanımlama gibi geliyor, çünkü gerçekte, toplumu, toplumun yarattığı yaşam
    tarzını, insanları, insanların tutarsız ve çıkarcı dünyasını dışladığım,
    ittiğim, ve toplum içinde kendime bir yer edinmek istemediği için, toplumun
    dışında kalmış olmuyorum, toplumu ben dışlamış oluyorum, yani toplum benim
    dışımda, ben toplumun değil.
    o halde sorun tekrar, uyuşturucuya geliyor.
    bu ülkede çok fazla insan, uyuşturucu üzerine çok fazla şey yazıp çiziyor
    gibime geliyor, ve daha trainspotting’i bile dün bitirmiş  biri olarak, uyuşturucudan ölen insanlara
    karşı saygılı olunulması gerektiğini düşünüyorum ben. çünkü bir insan, istediği
    kadar uyarıcılara, sedatiflere, onirojenlere, halusünajonlere, bulaşırsa
    bulaşsın, onu tüm bu ebegümecinden, sınırın ötesine, yani eroine doğru geçiren,
    temel bir neden var diye düşünüyorum, işte o temel nedeni çözmediğiniz şekilde,
    çözemediğiniz değil çözmediğiniz şekilde diyorum, çünkü çözülemeyecek bir
    mesele değil, ve çözmediğiniz şekilde, hiç bir şekilde, kendi kendinize
    ürettiğiniz hiç bir sorunu çözemeyecek ve bu işin içinden çıkamayacaksınız. ve
    bu işin içinden çıkamayan çoğunluk yüzünden, bazı şeylerin farkında olduğunu
    sanan bizim gibi gerizekalılar da, sefil bir hayat sürmeye mahkum kalıcak,
    yaşadıkları hayattan şikayet etmiyor olsalar bile. tek şikayet ettikleri şey,
    gerizekalı yaşam tarzınız. ve onu da değiştirmeye güçleri yok. kendileri de
    değişmek istemedikleri için, sefil bir hayat sürüyorlar. ya da en sonunda,
    mücadele etme güçleri tükeniyor ve intihar ediyorlar. ya da uyuşturucuya
    başlıyorlar. ya da ya da ya da, bu kadarı yeterli. lafın sonu. sizin boktan
    dünyanızdan nefret edip, kendi içlerinde, bir rüyalar alemine dalmayı, bilinçli
    bir şekilde tercih ediyorlar diye, geri zekalı olmuyor o insanlar.ya da etki
    sonrası oluşan ruhsal çöküntü, sizin dediğiniz gibi amfetamin ya da başka bir
    siktiri boktan maddeden kaynaklanmıyor, gerçek dünyaya, sizin o gerizekalı
    dünyanıza geri döndükleri için meydana geliyor, o ruhsal çöküntü.
    “dünyaya, huzursuz olduğum için, suçlu
    hissettiğimi söyle” 2pac.

    17mayıs2009