Kategori: Genel

  • the river

    the river
    doktora gittim bugün. kardiyoloji. bana,
    sigara içmeye devam ettiğim sürece, kısa süre sonra ölebileceğimi söyledi. “ne
    güzel” dedim bende. herif suratıma aptal aptal baktı ve “lütfen çıkar mısın,
    hayatta kalmak isteyenlerle ilgilenmek istiyorum” dedi. tamam dedim.
    arkamı dönüp çıkıyordum ki, “bir saniye bakar mısın” dedi, dönüp baktım, “sana
    bir psikiyatrist önersem hemen şimdi gider miydin” dedi. “şey, aslında, şu an
    yapacak bir işim yok” dedim “gidebilirim, severim psikiyatristleri, eğlenceli oluyorlar”.
    kağıda bir şeyler yazıp uzattı, “ben şimdi arıyorum, benim gönderdiğimi
    söylersin” dedi. “tamam” dedim “hemen şimdi gideyim mi yani?”
    ve gittim. sabahın on biri. öğlenin on biri.
    gecenin on biri. zamansal algımı kaybettim. zamanın biri işte. gittim. girişte
    duran ve bir hayli hoş olan hatuna, “beni doktor apostalakis gönderdi” dedim, “iletir
    misiniz?”
    “tamam iletiyorum” dedi o da bana.. ve biraz
    beklemem gerektiğini söyledi, bekledim bende.. bir köşeye geçip oturdum.
    yanımda her zaman bir kitap taşımaya çalışıyorum. ve bir de ipod. o günde bu
    ikisi birleşip bana bir karadelik inşa ettiler.
    kulağımda river, pj harvey, önümde zen
    üzerine yazılmış bir kitap, oturup beklemeye başladım. insanlar tuhaf bakıyordu
    bana. yani o muayenede sırada bekleyen insanlar demek istiyorum. tuhaf
    bakıyorlardı. ben tuhaf değildim oysa. hayatım boyunca, tuhaf biri olduğumu
    düşünmedim. içimden geldiğince yaşamaya çalıştım daima. ama insanlar,
    içlerinden gelen doğal afete, bir set çekip, maskeler edinirler. aslında bende,
    şöyle seksen üç bin dört yüz yetmiş beş tane maske alsam fena olmaz, ancak
    yeter bana. o kadar çok insan tanıyorum ki, kendimi unuttum..
    doktor bey, hastası çıkınca, hastası ile
    beraber kapıya çıktı ve sekreteri olan hoş bayana, “kim” dedi, bayan gösterdi
    beni, deşifre edildim, ve bana dönüp, “randevusu olan hastalarım var beyfendi,
    zamanınız varsa, onlardan sonra alacağım sizi” dedi,
    “zaman problemim yok” dedim ona, “beklerim”
    kendimde, ilginç bir değişiklik fark ettim o
    sırada, artık kekelemiyordum, yani hemen hemen hiç kekelemiyor, kendimden emin bir
    şekilde ve sakince konuşuyordum. Bu, iyi bir şeydi, böylece ağzıma gelen
    şeyleri, çocukken yaptığım gibi, başkalarını kekemeliğimle meşgul etmemek için,
    yutmak zorunda kalmayacaktım.
    bu yüzden yazdığımı düşünüyordum eskiden,
    yani kekeme bir çocukluğun getirdiği, kendini bir şekilde anlatma isteği,
    içinden geçenleri, yolda başına gelenleri, söylemen gerekip de söyleyemediğin
    şeyleri. ama hayır, yani tamam belki, başlangıçta bu şekilde başlamış olabilir,
    ama artık bu şekilde gitmiyor. çünkü artık, nerede ve hangi konumda olursam
    olayım, söylemek istediklerimi söyleyebiliyor, buna rağmen hala yazıyorum. ha
    sahi, hala yazmaya devam etmeli miyim sizce? yoksa artık tedavi oldum mu?
    yazmak bir hastalık benim için, bir tür bağımlılık, yazamadığım zaman, kendimi
    çok rahatsız ve işe yaramaz hissediyorum. yazdıklarımın bir işe yaradığı
    söylenemez gerçi, en azından benim bir işime yaramıyor, yani genel toplum
    algısına göre demek istiyorum… toplumun büyük bir kesiminin, yazdığımı
    öğrendikten sonra, sordukları klasik sorulara göre, elle tutulur hiç bir artısı
    yok yazmamın;
    para kazandırıyor mu?
    hayır
    peki ya hatun düşürüyor musun?
    hatunlardan dolayı düşüyorum
    o ne demek lan?
    evrenin iki bilinmeyenli ve çözümsüz olan tek
    denklemi. kadın ve erkek.
    aşk, sahip olmaktan, ve sahip olunulmaktan
    başka bir şey değil gördüğüm kadarıyla. ve ortada, herkesçe sahip olunulmaya
    çalışılan bir erkek varsa, kadınlar ona aşık olur, elde etmeye çalışır. elde
    ettikleri takdirde de, aşkları biter. nokta.
    burada bir kadın düşmanlığı gütmüyorum. kadın
    düşmanı değilim ben. aksine, profeminist bile sayıldım bir dönem. ama inandığım
    bir şey var ki: aramızda fizyolojik farklardan çok daha öte bir şey var.
    kromozomlar. xx ve xy. bunu araştırmam gerekiyor aslında, yani o “y” farkının,
    hayatımıza kattığı karmaşayı. fark var, ama herhangi bir üstünlük yok. eşitlik
    de yok. bir denklemde, birbirine eşit olmayan ama birbirinden üstün de
    olamayan, iki değerin, birbirine göre olan konumunu, nasıl ifade edebiliriz?
    denklik desem doğru demiş olur muyum? bingo. doğru cevap. bir adet elma
    kazandınız sayın girdap unthatow. afiyetle yiyip, çöpünü çöpe atınız. hayır
    hayır, yarısını bir kız arkadaşınıza vermeniz gerekmiyor, hepsi sizin. evet
    hepsi benim… kendimi seviyor, kendimden iğreniyorum…
    bu düşüncelere dalmış kitabı okurken, ipodun
    pilleri bitti ve sigara krizim geldi. sigara içmeden duramıyorum. bağımlıyım
    sigaraya. seviyorum. aşığım. n’apabilirim? hayatınızın iki yılını, yüksek dozda
    ve her türden uyuşturucu maddeleri alarak geçirmiş ve en sonunda boktan bir
    psikoza girip kafayı yemişseniz, sonrasında kendinize bir oyuncak edinmek
    zorunda kalıyorsunuz. benim oyuncağım da tütün. beni öldüreceğini söylüyor
    herkes, ben de biliyorum sigaranın beni öldüreceğini, farkındayım, istiyorum da
    bunu, evet, doğru, sigara beni öldürecek, ama istediğim şekilde yaşayamıyorum
    ki zaten, madem istediğim şekilde yaşamama izin vermiyorsunuz, o halde bırakın da
    istediğim şekilde ölebileyim. ha? ne dersiniz? buna hakkım olmalı, öyle değil
    mi?
    “seni çok seviyoruz.” hayır beni
    sevmiyorsunuz, yazdıklarımı seviyorsunuz, ve yazdıklarım, ben değilim, beni
    görünce kaçacak delik arıyorsunuz, sıkılıyorsunuz çünkü benden, sararmış
    dişlerimden iğreniyorsunuz, duyulmayan sesimden bıkıyorsunuz, bir idiota
    benzeyen tipimden utanıyorsunuz, ve hemen uzaklaşıyorsunuz… iş bitti yapı
    paydos. bu nerden çıktı lan?
    bazen zihin, kendi kendine, anlamsız ifadeler
    üretebiliyor, ben onları da yazıyorum, hiç durmadan, düşünmeden, yaz babam yaz,
    bakalım sonu nereye varacak…
    zack, nerdesin moruk, gel kurtar beni, bu
    ebegümecinden. insanlardan kurtar beni, aşktan kurtar, yazmaktan kurtar,
    yayınlamaktan kurtar, annemden kurtar, kadınlardan kurtar, arkadaşlardan,
    dostlardan, yabadabadu’culardan, herkesden ve herşeyden kurtar. bir odaya kapat
    beni. ve aynı Emily Dickinson gibi, ölmeyi bekleyelim… fosillerimiz bile
    kalmasın geriye. amin.
    ne diyordum? gidip bir sigara yaktım işte
    sonra. pil alamadım hayır, çünkü param yok, çünkü paramız yok, siz parasızlığın
    ne olduğunu bilir misiniz? ben unutmak istiyorum bu şeyi, öğrendiğim herşeyi
    unutmak istiyorum, hafıza kaybı geçirmek, kafamı bi taşa çarpmak, hatta yeniden
    amfetaminle öpüşüp, psikoza girmek, sonrasında da bir tımarhaneye kapatılmak
    istiyorum. gerçekten istiyorum yani bunu, çünkü sizin iki yüzlü, adi, çıkarcı,
    yavşak dünyanıza, daha fazla tahammül edemiyorum. ben de iki yüzlü adi çıkarcı
    ve yavşak bir herifim ama ben bunu inkar etmiyorum, benim inkar ettiğim tek
    gerçeklik girdap zack unthatow, kısaca gzu, ona da siz inandığınız için,
    anlaşamıyoruz… anlaşamamak kötü bir şey aslında, yani gerçekten kötü bir şey,
    aynı evi paylaştığınız insanlarla anlaşamadan yaşamak zorunda kalmak kötü bir şey,
    anlaşamadığınız insanlarla bir fanzin çıkarmaya çalışmak da kötü bir şey. biri
    diyor, adı öyle olsun, biri diyor, yok şöyle olsun, e iyi de bilader, bunu
    neden bana söylüyorsun, ve neden bunu şimdi söylüyorsun?
    genelden sorduğum sorulara daima geç ve özel
    cevap alıyorum. o yüzden, az önce, bilgisayarıma bir format attım ve, msn,
    skype, gtalk, ve bilimum anında iletişim ve biletişim programlarını defettim
    başımdan. bir de üzerine, kendimi kapattım diye ilan verecektim, ama vazgeçtim
    bu ilanı vermekten, çünkü sonra soruların ardı arkası kesilmeyecek. kesilmeyecek
    candan umut çıkmazmış… o da ne demekse.. saçmalıyorum. yo hayır, alt
    metinlerle derdimi anlatmaya çalışıyorum. yok daha neler, yazdıklarımı,
    yazdığım şekilde anlayabilen birini buldum da sanki, bir de alt metinlerle
    donatıcam, bu gereksiz, eblek, basit, boş, anlamsız cümlelerimi… geçiniz. bir
    sonraki paragraf lütfen…
    aslına bakarsanız, hayat gerçekten boş ve bu
    boş hayatı anlamlı kılabilen tek şey, aşk gibime geliyor. daha doğrusu ve daha
    geneli: hissettiğimiz duygular. sevgi ve dostluk gibi. korku ve sevinç gibi.
    öfke ve şefkat gibi. ve daha bir sürü heyecan. ben yine ve yeniden heyecanımı
    kaybettim. hiç bir şey hissetmiyorum artık. ölüyorum ve yaşıyorum. ölerek
    yaşıyorum. ölmeye de çalışmıyorum aslında. yani sigara içerek ölmeye
    çalışmıyorum ben, hayatta kalmaya çalışıyorum. gerçekten. inanmıyor musunuz?
    öyleyse anneme sorun. bu sabah nefes nefese uyandım ve kalbim feci halde
    çarpıyordu. bu arada bende bir ritim bozukluğu var ve kan dolaşımım normal bir
    insanınkine göre, bir kaç kat yavaş. gittikçe yavaşlıyor, eski bir doktor, öyle
    söyledi. tüm doktorlara selam gönderiyorum buradan. beni karantinaya alıp,
    insanlık tarihinde adı sanı duyulmamış bir takım hastalıklar keşfedebilirsiniz.
    mesela burgu. burgu, dünya üzerinde sadece bende görülen, ve teşhisini benim
    koyduğum, fizyolojik bir rahatsızlık. alkol alınca burnum akıyor. komik bir
    hastalık lan bu. tekel bayiine gidiyor, ve iki bira bi paket selpak diyorum.
    sizce de komik değil mi? gene başladı anasını satayım, ne güzel geçmişti.
    pardon ya, ben bir şey anlatıyordum de mi?
    laf karıştı gene… sabah uyandım ve anneme, bir daha sigara içmeyeceğim, sakın
    verme dedim. aradan iki saat kadar geçti, normale döndüm, ve tam olarak bir
    saat, evde büyük bir kavga çıkartıp, sigarama kavuştum. gerçekten büyük bir
    kavga. ailevi. şiddet dozu yüksek, bol gerilimli bir aksiyon: girdo-mammy.
    yakında sinemalarda….
    kendimle dalga geçiyorum. tanrısını satayım,
    vallahi kendimle dalga geçiyorum sadece, yok imalarmış, yok bir insandan nefret
    etmelermiş, kin tutmalarmış, intikam planlarıymış. yok bende öyle şeyler.
    hayatımın içine eden herkesi hayatımın içinde tutmaya devam ediyor, üstelik
    hala onların iyiliği için savaşıyorum…
    peki ya kendi iyiliğin girdap? aynaya hiç
    baktın mı?
    ayna ayna söyle bana, benden daha kibirli
    biri var mı bu dünyada…
    cevap yok. aynalar bile benimle ilgilenmiyor,
    tanrısını satayım. bakıma muhtaç bir fareden farkım yok. ehaha. sakat bir
    fareyim ben. ha bu arada aklıma gelmişken, lsd kullandığım zamanların birinde,
    mor bir fare görmüştüm, o kadar güzeldi ki, çizgi filmlerdeki gibiydi lan, mor
    bir fare.
    mor fare, beni ele verme.
    ne diyordum? diyordum ki, yine hiçbir şey
    hissetmemeye başladım. geçenlerde bir dostum, bana bir psikolojik test yapıp,
    sonunda da, “senin huzurunu ve eğlenceni öldürmüşler abi” dedi, haklısın dedim,
    haklıydı çünkü. ölmüştü eğlencem. huzurlu değildim. yastığa sarılıp uyur,
    uyanınca da bir sigara yakardım batan güneşe karşı. güneş batmalı bence. hep
    gece olmalı. Amiraller de batmalı. ve gerçek su yüzüne çıkmalı artık: insan;
    hatalı bir seri üretimdir.
    ne diyorduk? açıkçası ne yazdığımı
    hatırlamıyor ve geriye de dönüp bakmıyorum asla. gidiyor işte, gittiği yere
    kadar gider. ben giderim adım kalır. gölgem beni hatırlasın..
    insanın, gölgesine bakması, tuhaf bir duygu
    aslında. yani siz evde otuyorsunuz, arka balkonda, ve batmaya yakın olan
    güneşten dolayı toprağın üzerinde bir gölge oluşuyor. bakıyorsunuz ona. ve “bu,
    ben miyim” diyorsunuz. ben bugün bunu dedim. sonra dönüp, acaba gölgesine aşık
    olduğum bir kadını var edebilir miyim dedim… çünkü daha önce, böyle bir şey
    geldi başıma. bostanlı sahilinde otururken, sabahın dördüne doğru, karanlığın
    içinde, belli belirsiz bir kadın silueti gördük. sonra güneş doğdu, ve siluet
    öldü. bu kadar. nokta.
    öksürüyorum. durmadan öksürüyor ve kendimi
    acındırmaya falan da çalışmıyorum. iğreniyorum kendini acındıran insanlardan.
    ay çok hastayım diyenlerden mesela. lan ben ölüyorum, sen bana nezleyim
    diyorsun, bana ne. ben sana, içimde titreşime alınmış ve sürekli çalıp duran
    ağrılarımdan bahsediyor muyum? kendi kendime, kendi kendimle, kendi ‘kendi’me!
    ne diyordum? en son sigara içmek için ofisten
    çıkmıştım, hani ipodun da pili bitmişti. hatırladınız mı? hastane, doktor,
    kardiyoloji, sonra bir psiki-aktrist.
    külliyen olmasa bile, yalan söylüyordum.
    kardiyoloji kısmı doğru, meraktan gittim, insanın başına ne gelirse ya meraktan
    ya da aşktan gelirmiş. nokta.
    sonra işte, bu kardiyoloji bölümündeki
    doktor, bana “sırtını aç ve derin derin nefes al” dedi. ben de öyle yaptım.
    sonra “daha derin” dedi. bende daha derin aldım. sonra “biraz daha derin al”
    dedi. ben de biraz daha derin aldım. sonra “kardeşim nefes alsana” dedi. “alıyorum
    ya” dedim. “anlaşıldı bir röntgen çekmemiz lazım, ve bir de kalp ve damar
    bilmem nesi” dedi. zack’le beraber, oradan oraya koşturuverdik. hastaları
    gördük. ve korkmadık ama yine de. çünkü biliyoruz ki, o duruma gelmeden intihar
    ederdik. hiçbir şey hissetmiyorum. bitkiden farkım kalmadı. arada bir yazıyorum
    işte, hepsi bu. ha bir de, maddi ihtiyaçlarımı sağlamak için, bazı web sitesi
    kodları yazmaya çalışıyorum. sonra? sonrası yok.. sonrası hiç bir zaman olmadı.
    sonrasını hiçbir zaman düşünmedik. zack ve girdap. aynen bonnie ve clyde gibi.
    aynen, Mickey ve Mallory gibi. natural born killers. hatırladınız mı?
    sonra işte sonuçlar geldi, sonrası sansürlü.
    sonra dişlerimi temize çektirdim. sonra da bir sigara daha yakıp otobüsü
    beklemeye başladım. sonra? sonra eve geldim. bilgisayarımı açtım. ve bu
    saçmalığı karalamaya başladım. karalamaya da devam ediyorum. düşünecek olursak,
    yani kendi adımıza, hayatımızın bize ne getirdiği, ve bizden neleri götürdüğünü
    düşünecek olursak, yani ben bunu düşününce, artık bir sonuç elde edemiyorum.
    heyecan duymaktan bahsediyorum size. herhangi bir heyecandan. müzik dışında
    hiçbir şey heyecanlandırmıyor artık beni. ve artık gerçekten hiçbir şey
    hissetmiyorum. bitkiden farkım yok. bekliyorum. beklerken yazıyorum. her
    şekilde yazıyorum, hem bu saçmalıkları, hem de bilgisayar programlarını,
    beklerken fanzin çıkartıyorum, beklerken sigara içiyorum, beklerken yaşama
    devam ediyor ve niye beklediğimi de gerçekten bilmiyorum. hayır, bir mesihe
    inanmıyorum. inancımı yitirdim. düşlerimi yitirdim. sadece kendim için bir şeyler
    yapıyorum artık. kendim için dişlerime iyi bakıyor ve kendim için ingilizce
    öğreniyorum. kendim için programcılık bilgimi geliştirip, maddi olarak da
    hayatta kalmaya çalışıyorum. ama artık hiçbir şey için umut etmiyorum. kimseyle
    konuşmuyorum. kimseye açıklama yapmıyorum. kendimle konuşuyorum sadece. bir de,
    bana bir web sitesi siparişi veren insanlarla konuşuyorum. yani artık öyle
    yapacağım. yani artık yeni kararlar aldım. yani artık ben yarı zack yarı girdap
    olacağım. ara evredeyim. ara evrede kalmak istiyorum. ortada bir yerde. zack
    gibi, kimseyle sevişmeden beklemek, girdap gibi, başına gelen herşeyi yazmak
    istiyorum. başına gelmeyen şeyleri de tabii, “farklı kaydet” gibi..
    ve yazacağım, ve yazıp, sonra hepinize kayacağım. kayan bir yıldızım ben. bir
    kara deliğe doğru kayıyorum. hala gökyüzüne bakınca görülebiliyorum ama, o
    halde bir dilek tutun. belki gerçek olur dilekleriniz. umarım gerçek olur.
    umarım hayattan tüm beklentilerinize, bütün arzu ve isteklerinize kavuşursunuz.
    umarım istediğiniz herşey gerçek olur. umarım hayatınız boyunca hayal kırıklığı
    yaşamazsınız. umarım hayatınız boyunca asla canınız yanmaz. umarım hayatınız
    boyunca acı çekmezsiniz. umarım. gerçekten. iyi dilekler. hepimizin iyi bir
    dileğe ve şansa ve yalnız kalmaya ihtiyacı var bence.
    ne diyordum? başım ağrıyor. çünkü doğru
    düzgün uyuyamıyorum artık. umarım güzel düşler görürsünüz rüyalarınızda.. ben
    artık düş görmüyorum. görmemeyi umuyorum yani. umarım görmem. umarım bir rüya
    görüp, uyanınca, kendimi aptal gibi hissetmem. rüyalar aldatıcıdır. ve sizi,
    aslında gerçek olmayan bir acıya gark edebilirler, ya da sevince. hayat sevince
    güzel demiş atalarımız. atalarımız mı? evet atalarımız… ne var bunda?
    şimdi gidip uyuyacağım. uyandığımda hepinizi
    burada görmek istiyorum. daha söyleyeceklerim bitmedi…
    zack & girdap
    ying yang’ın ikiyüzü
    14.mayıs.09 – 18:45
    * başlık, pj harvey’in bir şarkısının adıdır.

  • kara delikler

    zihnimde bir kara delik var
    yoksa size tahammül edemezdim
    odamda bir kara delik var
    yoksa bu dünyaya tahammül edemezdim
    gözlerimde görünmez bir lens var
    yoksa sizi görmeye bile tahammül edemezdim
    kulaklarımda yankılanan ölümsüz melodiler
    yoksa otobüse bile binmezdim mesela
    ve ellerimdeki plastik poşetlerle uçaklarda
    tuvaletleri temizledim bir dönem
    ve poşetleri çıkartıp sonra ellerimden
    zihnimdeki kara deliği ittim kağıda
    filtresiz zihin
    parmaklarıma ‘yaz’ dedi
    yaz kızım
    madde bir
    yazılan her şey
    yaşanan ya da
    yaşanabilecek her şeydir
    internette bir kara deliğim var
    kitabevlerine kara delikler bırakıyorum
    ben bir kara deliğim
    deli değilim yani
    kara deliğim
    delik
    ‘vaow’ dedi biri buna
    ‘kendini beğenmiş ve küstahça’ dedi
    ‘evet’ dedim ben de ona
    evet evet evet
    kabul ediyorum
    kendimi beğendiğim doğru
    ve küstahlaşmam gerekirse eğer
    küstahlaşırım da bilader
    ve gocunmam ayrıca
    bana dair kuracağınız
    hiçbir silinebilir cümlenizden
    kendi üzerime milyonlarca
    harf kazımış biriyim sonuçta
    ve tek nedeni
    unutmamak
    yaşamak zorunda bırakıldığım
    o sahte gerçekliği
    ruhumu korumaya çalışıyorum sadece
    başka bir amacım yok
    ve inanın ya da inanmayın ama
    bir kara delik var şu an
    vizyonumdaki cennette
    ve zaman zaman ona bakıp
    sigaramı içerken
    annem odaya geliyor
    ‘içerisi duman altı’
    acaba diyorum
    yani acaba kimse düşünmüyor mu
    asıl duman altı olanın
    akciğerim olduğunu
    ve düşünüyorum da
    içimi havalandırmak için
    ağzımı açık bıraksam
    işe yarar mı acaba?
    ve dahası
    zihnim
    evet, aslında zihnim duman altı
    ve şu gördüğünüz şiirler
    öyküler
    yazılar
    harf bulamacı
    hepsi
    her şey
    sadece ve sadece
    içerisini havalandırmak için
    zaman zaman açtığım
    bir pencereden dışarı çıkan
    dumandan farksız
    ve zihnimdeki kara delik olmasaydı
    inanın bana
    şu an bir tımarhanede
    kafamdaki dumanları
    temizletmeye çalışıyor olurdum
    kimi resim yapar bu yüzden
    kimi şarkı söyler
    ben de yazıyorum işte
    çok da önemli değil aslında
    kimin okuduğu
    veya ne düşündüğü
    yazıldıktan sonrası
    yazıya etki edemeyecek bir süreç
    yazarken çok saf ve yalın bir haldesin
    sadece işte
    ne bileyim bazen
    başka insanların beğenmesi
    ya da küfretmesi
    hoşuna gidebiliyor
    hepsi bu
    zihnimin penceresini kapayacağım şimdi
    içerde boğulursam tekrar
    yazmaya devam ederim
    siz de deneyin bence bunu
    sadece kendiniz için
    saf ve yalın olarak
    bir şeyler üretin
    yoksa yaşama katlanamayıp
    intihar edebilir ya da
    delirebilir ya da
    teslim olup beyaz bayrağı
    göndere dikebilirsiniz
    bize kazık atanları da siktir edelim bence
    kazık çakmalarından iyidir
    yalnız yalnız yapayalnız
    ve bu yüzden huzurlu
    ve bu yüzden huzursuz
    iki derede bir arada
    evde tek başına
    odada tek başına
    hayatta tek başına
    zihinde tek başına

    7.mayıs.2009
  • boşluğa akışın sonsuz döngüsünde dolanan aptal

    ben aptal mıyım?
    söyle bana, ben aptal mıyım?
    yaşanan herşeyi biliyorsun!
    şimdi söyle bana, ben aptal mıyım?
    odanın halini gördün!
    söyler misin, ben aptal mıyım?
    çöpten bir dünya yarattım
    sence hâlâ aptal mıyım?
    odamdaki çöpleri bir koliye yığdım
    şimdi sence ben bir aptal mıyım?
    hey bak, bu şiir nasıl akıcak bilmiyorum
    sence aptal olmak için mi yaratıldım?
    bir sonraki dizeyi bile kestiremiyor zihnim
    sence ben bir aptal olabilir miyim?
    yatağımın üstü kâğıt parçası dolu
    ve 27 yıldır kustuğumu topluyorum son üç
    gecedir
    sence ben aptal mıyım?
    27 yılımı gözden geçirmeye başladım
    sence aptallığım bulaşıcı mıdır?
    tüm fanzinlerimi az önce rafa kaldırdım
    sence aptal olan ben miyim?
    raflarım hâlâ koliden çünkü param yok hâlâ
    sence aptallığın ilacı kaç paradır?
    iki şiiri iç içe sarıyorum bu arada
    sence aptallık kalıtsal mıdır?
    zack’i öldürdü bir hatun beş gece önce
    sence ben aptal mıyım?
    plüton oğlaktaymış 13 sene
    sence ben ne kadar aptalım?
    hep aynı şarkıları dinliyorum sabahlayıp son
    üç gece
    sence ben katatonik bir aptal mıyım?
    çünkü ipodumda empty flow var sadece
    sence ben düzelme ihtimali olan bir aptal
    mıyım?
    çünkü bilgisayarım bozuldu bir kaç gün önce
    sence ben artık aptal olmamalı mıyım?
    kötü bir işi ret ettim üç gün önce
    sence ben hâlâ aptal mıyım?
    temizlik işçisi olmak istemiyorum gene
    sence ben kaybeden bir aptal mıyım?
    yazarlık emek gerektiren bir uğraş bence
    sence aptalların kazanan olma şansı var
    mıdır?
    yazar oldum bile ben bence
    sence aptallığım üzerine artık yazmamalı
    mıyım?
    Bazı yazarlar kutsaldır ama kitaplar kutsal
    olamaz bence
    sence ben gerçekten mi aptalım?
    oturup 27 yılımı temize çektim son üç gecede
    sence ben temize çıkamayacak olan bir aptal
    mıyım?
    hâlâ dolmadı ama zihnimdeki sayısız çekmece
    sence aptallığın kitabı var mıdır?
    dizeler ölümcül olabilir ama zorlayarak
    çıkmaz kafiye
    sence zihin akışım aptallığa mı
    programlanmıştır
    hey bak burada oyun oynamıyorum ben bence
    sence ben gerçekten aptal mıyım?
    ben burada kazanmaya da çalışmıyorum bence
    sence ben tükenmiş bir aptal mıyım?
    bir şeyi ispat etmeye çalışmıyorum bence
    sence sen aptal mısın?
    sadece sırnaşıyorum kendime
    sence aptallar aynaya bakmalı mıdır?
    kendi kendimin kedisiyim kendimce
    sence sen bir aptal mısın?
    kendi ‘kendi’mi korumaya çalışıyorum sadece
    sence sen bana aptal demekte haklı mıydın?
    kendi ‘kendi’min varlığından sıkılmam bence
    sence sen artık aynaya bakmaz mısın?
    herşeyi kendi üzerine yazmak çok zor bence
    sence sen benden daha mı az aptalsın?
    çünkü mesela sırtını kaşıyamazsın bence
    sence ben artık susmalı mıyım?
    bir de sırtına yazı yazamazsın kendi kendine
    sence bir sonraki aptal dizem ne?
    ve herşeyini kendi üzerine yazmak doğru bir
    şey bence
    sence ben bir gün akıllanır mıyım?
    şiirin mezesi müzik ve sigaradır bence
    sence hâlâ ben mi aptalım?
    bir sonraki dizeyi düşünmedim bir kez bile
    sence aptallar kaygısız mıdır?
    ama bir sonraki günü düşünüyorum yine de
    sence aptallar aç mı kalmalıdır?
    şiir sarpa sarabilir her an her şekilde
    sence ben gerçekten yüzde kaç aptalımdır?
    şiir akışı kaybedebilir müzik kesilirse
    sence ben hâlâ mı aptalım?
    ve hayat akmalı bence bu gece de
    sence ben yine de mi aptalım?
    çünkü odamı toplayamadım son üç gecede
    sence ben her saniye daha da mı aptallaşırım
    şiir bitecek ama bir kaç dize içinde
    sence ben sigara içerek mi aptallaştım?
    ve şu an saçmalıyorum aslında kendi kendime
    sence tanrının aptal olma olasılığı var
    mıdır?
    ve hâlâ iyi bir son bulamadım şiire
    ben sana anlatayım durumunu, bence sen gerçekten
    aptalsın
    ve galiba kalemim bitmek üzere
    ve bana kalırsa benden daha aptalsın
    ve galiba ben daha fazla yazamayacağım
    ve bence ben de en az senin kadar aptalım
    ve galiba boşlukta sıkışıp kaldı zihnim bu
    gece de
    ve bu hayatta herkes biraz aptal olmalı bence
    ve o boşluktan kurtulunca şiir kesilecek
    bence
    sence anlamsız bir hayatta aptallık mantıklı
    mıdır?
    ve herşey boşlukta hareket ediyor geçen her
    saniye
    sence anlam aramak gerçekten aptallık mıdır?
    ve boşlukta hissetmek anlamlı geliyor bana
    nedense
    sence anlamsızlık aptallık mıdır?
    ve boşluk çok anlamlı bir şey bence
    sence içi boş bir kelime mi aptallık?
    bu boşluğun anlamı değerli bence
    sence zihni boşaltılmış mıdır aptalların?
    boşlukta akmak gerçek özgürlüktür bence
    sence aptal olmak boş ve anlamsız mıdır?
    yazarak boşlukta akıyorum bence
    sence boşluk aptallığın kaçta kaçıdır
    boşlukta akmakta özgürleşmektir bence
    sence aptallığın kaynağı boşlukta hissetmek
    olabilir mi?
    bu boşlukta var olabiliyorum ben bence
    sence boşluk anlamsız ve aptalca mıdır?
    bu boşluk beni özgür kıldı bence
    sence anlamsızlık boş ve aptalca mıdır?
    bu özgürlük yazarak boşaltılamaz bence
    sence aptallık boş ve anlamsız mıdır?
    ama boş bir kâğıda akmak zihni özgürleştirir
    bence
    sence ben bir aptal olarak boşuna mı yazdım
    onca sene?
    zihnin özgürlüğü kutsal bir şey bence
    sence boşuna yazdığını bilip devam etmek
    aptallık mıdır?
    sadece özgür bir zihin boşluğu yazıya
    akıtabilir bence
    sence yazarak en fazla ne kadar hayatta
    kalınmalıdır?
    boşlukta akmak aptallık ve aptallık özgürlük
    bence
    sence aptalca olan yazılar uzayda bir boşluk
    kaplamalı mıdır?
    özgürlük ancak boş bir zihinle mümkün
    kılınabilir bence
    sence boşluk ve aptallık eş anlamlı mıdır?
    yazmak beni özgür kıldı boşa uğraşsam da
    sence
    ve sen tutun tutunabildiğin herkese
    ben kendiminkini tuttum sadece
    ve herkesin tuttuğu da kendine
    ve herkesin aptallığı da kendine
    ve bence sen beni aşağılayarak
    susturamayacaksın
    çünkü ben aşağılandım yıllarca ve yeterince
    ve doymuş aşağılanma oranıma
    tahammül edebildim aptallığım sayesinde
    çünkü sen ve senin gibileri takmadım asla
    sikime
    ve değer verdim önümdeki uzayıp kısalan alete
    onu isteyen her deliğe sokamadı hiç kimse
    ve beni de hiç bi kalıba sokamayacak hiç
    kimse
    evet aptalım
    evet boşum
    evet anlamsızım
    ve dağıttığım odamda
    son 27 yılımda dürülüp
    götüme sokulan hayatımı
    acı ve zevkle çıkarmaya çalışıyorum son üç
    gecede
    çıkarıp buruşukluğunu gidererek sayfalarımın
    aptallığımı okumaya çalışıyorum
    silik harfleri hatırlıyorum
    siken insanları hatırlıyorum
    siktiğim insan olmadığını biliyorum
    ve seviştiklerimin
    içime boşalması sonucu doğacak olan zack’i
    henüz ceninken öldürdü evrenin cenini
    bana, kendine gel, dedi
    eziksin oğlum, dedi
    dişlerinin hali ne böyle, dedi
    üzerine başına dikkat et, dedi
    üzerine basmalarına izin verme, dedi
    kendi üzerine de basma dedi
    kendini sevmeye başla dedi
    ve evet evet evet
    sizce ben hâlâ aptalım
    ve bir aptal olarak kalmaktan da
    anlamsızca akmaktan da
    içimdeki sınırsız boşluktan da
    asla feragat etmeyeceğim üzerine
    bir yemin ederek başladım üç gece önce
    ve şimdi bugün burada
    kısa bir şiir arası verdikten sonra
    yani az sonra
    bu şiir bittikten sonra
    kâğıda yazmak zorunda kaldığım bu şiir
    bittikten hemen sonra
    devam edeceğim
    odamı
    kendimi
    ve zihnimi toplamaya
    sence ben hâlâ aptalım
    bence herkes hâlâ çok aptal
    ve anlamsız da aslında herşey hâlâ
    ve herşey büyük bir boşlukta akmakta
    ve o boşluğu varlığımızla doldurmaya çalışmak
    da saçma
    bir hiçiz oğlum aslında hepimiz
    evrene baksana oğlum
    bir kara delik olup
    başka bir boyuta aktarmaya çalışıyorum seni
    ve kendimi
    sen geleceğin yıldızı olup
    vakti gelince sönebilirsin
    ve sen sönsen de ışığın sönmeyebilir bir süre
    ama ben bir kara deliğim moruk
    boşluğa akıyor dizelerim
    başka bir boyuttan geliyor zihnim
    ve sana anlamsızlığın
    gerçekte özgürlük olduğunu söylüyor şiirlerim
    hâlâ benim bir aptal olduğumu mu
    düşünüyorsun?
    pekâlâ, sana itiraz etmeyeceğim
    ama ne var biliyor musun?
    az önce jori “i am nothing” dedi
    ve bunu o kadar içten söyledi ki
    bir hiç olmak istedim bir an önce
    bir hiç olarak herşeyi kaplamak istedim yani
    tao benim, tao sensin
    herşey tao
    hiçbir şey tao
    herşey, ayrı yazılmamalı
    ve hiçbir şey bitişik
    çünkü ne var biliyor musun?
    herşey ayrı çünkü
    ve herşeyi birleştirip
    kendi içinde ayıran şeydir hiçlik
    o yüzden susup
    sessizliği var edelim
    sonra da bulutsuz bir gecede
    gökyüzünü izleyip
    anlama veda edelim
    çünkü evrenin içinde
    sonsuz bir döngü akıyor boşluğa doğru
    ve geçmişten günümüze
    ve geleceğe kadar var olmuş ve olacak olan
    her şey
    şu an bir yerde yaşanıyor hâlâ
    tek bir evren yok
    sonsuz bir döngü var
    merkezdeki bir kara delik
    dışa doğru genişleyip
    sonsuzluğu büyütüyor
    ve sen her öldüğünde
    aynı yerden tekrar doğup
    aynı şeyleri yaşamaya başlıyorsun
    ve hâlâ aptal olduğumu düşünüyorsan
    bunu daha önce de düşündüğün içindir
    ve gelecekte de düşüneceksindir
    gelecekte derken
    bir kaç yıl sonrasını değil
    tekrar eden hayatını kast ediyorum
    o yüzden nietzsche’yi seviyorum bazen
    ama bazen de nefret ediyorum
    ve ying yang işte böyle bir şey
    ve kendini kendi akışına
    bu boş akışını da boşluğa bırakıp
    wu wei’yi yaşamak öylesine
    eğer sence aptallıksa
    ben
    aptal
    boş
    anlamsız
    ezeli ve ebedi
    ve özgürümdür
    sen kendi ‘kendi’ni
    başkalarının ‘kendi’lerine
    beğendirebilmek için
    budamaya devam et
    ilk 27 yıl kayıp ama
    geriye kalanı gelicek sonuçta
    ve onlarda kaybedilecek nasılsa
    ben saydamım
    boşum
    ve akışkanım
    sonsuzum
    ama aslında herkes sonsuz
    marifet değil bunlar yani
    asıl marifet
    bunları hatırlamam için ayna tutan da
    ve şiire elveda
    not: “bir şiir asla bitmez, terk edilir” –
    paul valery

    5 mayıs 2009
  • relax stella relax

    insanların
    senin
    hakkında ne düşündüğü ya da
    arkandan
    ne konuştuğu ile
    çok
    fazla ilgilenmeye başladığın anda
    gerçekten
    kendin olmaktan da
    ödün
    vermeye başladığın
    o
    tuhaf sürece giriyor olmalısın
    dedim
    ona
    ve
    ben bunu
    gerçekten
    hiç düşünmedim
    bir
    mekandasın
    konuşuyorsunuz
    saçma
    zırvalıklar
    bir
    kaç cümle kuruyor
    ve
    sonra üzerine
    kimse
    hiçbir şey demediği için
    “ben
    bi tuvalete gideyim abi” diyorsun
    geri
    döndüğünde
    birilerinin
    bir
    şeyler hakkında bir şeyler zırvaladığını görüyor ve
    yaklaşınca
    sustuklarına şahit oluyorsun
    daha
    sonra
    gecenin
    geç bir vaktinde
    mekandan
    ayrılırken
    durakta
    kalan son iki kişiden biri sana
    masada
    sen yokken dönen
    geyikten
    bahsediyor
    napayım
    diyorsun ona
    hakkımda
    ne düşündüklerini
    gerçekten
    ciddiye alıyor olsaydım
    kendim
    olamazdım
    ve
    ayrıca
    öğrenmek
    de istemiyorum bunu
    kafa
    bile yoruyor sayılmam yani
    ben
    kendimle ilgileniyorum
    insanların
    benim hakkımda
    ne
    düşündüğü ile değil
    ve
    sonra
    birden
    bire
    yüzü
    değişiyor kahramanın
    yani
    diyor
    onların
    senin hakkında
    düşündüğü
    şeyleri öğrendikten sonra bile
    onlarla
    görüşmeye devam edeceksin
    öyle
    mi?
    sen
    diyorum ona
    sen
    benim hakkımda ne düşünüyorsun
    susuyor
    ya
    da benim
    onlar
    hakkında ne düşündüğümü
    bundan
    bir ay önce
    sadece
    onların anlayacağı bir tarzda
    yazdığımı
    ve
    o
    yazının yer aldığı fanzini de
    kendilerine
    verdiğimi
    biliyor
    musun
    okumadılar
    okumadılar
    ve sonraki diyaloglarımızda
    kendilerine
    de söyledim
    muhteşem
    olduklarını onların
    benim
    aciz kaldığımı
    büyüklülükleri
    karşısında
    bu
    durumda aptal olan kim söyler misin?
    ben
    yine de dedi bana
    yerinde
    olsam
    onlardan
    uzak dururdum
    iyi
    insanlar olmayabilirler dedim ona
    ama
    bir şekilde
    bana
    verdikleri
    yani
    kazandırdıkları
    bilgi
    ve
    paylaşımları
    yadsıyamayız
    bu
    durumda da
    sene
    de bir veya
    iki
    kez takılıp
    derinlemesine
    analiz yapmadan
    bir
    kaç sigara paylaşmanın
    bir
    mahsuru olmamalı
    ve
    sözünü ettiğin gibi
    bir
    yakın ilişki de
    söz
    konusu değil
    onlar
    kendileri için
    ne
    düşünüyorlarsa
    ben
    de kendileri için
    onu
    düşünüyorum
    muhteşemler
    gerçekten
    gerçekten
    muhteşemler
    o
    kadar muhteşemler ki
    benim
    bir salak olduğumu düşünüyorlar
    ve
    ben de açıkçası
    buna
    gülüyorum çünkü
    ortada
    var olan bir gerçeğin
    farkında
    olmayan bir taraf
    diğer
    tarafı salaklıkla suçlarken
    gerçeği
    bilen taraf, onların
    ne
    kadar iğrenç ve
    kendini
    beğenmiş ve
    ikiyüzlü
    ve
    sahte
    varlıklar olduğunu, bilip
    bunu
    onlara söylediği halde
    hâlâ
    tutup
    “alo,
    abi görüşelim” diyorlarsa
    bu
    biraz
    kimin
    kime gerçekten ihtiyacı olduğunu
    ve
    kimin
    gerçekten aciz olduğunu
    hmm
    nasıl
    derler
    neyse
    demesinler
    hakkımda
    arkamdan söyledikleri
    kötü
    yani aslında
    gerçekten
    kötü
    ama
    birinin size
    ne
    olmadığını söylemesi
    onun
    gerçekte
    ne
    olduğunu ele veren
    bir
    ipucu taşıyabilir
    ve
    yüzüme aptal aptal bakıp
    hiçbir
    şey anlamadım dedi
    anlatılamadığımı
    söyledim bende
    boş
    ver
    dik
    19
    nisan 2009

  • uyusana

    hasta olduğunda
    seviniyorsan eğer
    yataktan çıkmadığın için
    annene uyduracak bir bahane
    aramak zorunda kalmadığından
    ve gözlerini açtığında
    sabahın altısında
    on dakika daha kestireyim gibi
    bir tembellik hissi barındırmadan
    uyumaya devam edebiliyorsan
    rapor alırım düşüncesi ile
    ve önemsemiyorsan doktorun vereceği
    üç günlük istirahat için
    işyerinin
    dili çarmığa gerilesi şefi
    sana sorduğunda
    neyin vardı diye
    yüzündeki
    bişeyin yoktu demi
    deme çabasındaki, alaycı sırıtışı
    elindeki kağıdı uzatıp sadece
    ona
    susarak
    uzanmak istiyorsan bi üç gün daha
    evde veya sokakta
    veya kar üstünde
    yağmur altında
    çöp bidonunda
    kanlarla kaplı savaş alanlarında
    dünya kupasının finalinde
    veya yılbaşı günü güneş batmadan önce
    uzanmak istiyorsan
    sanki erişebilecekmişsin gibi huzura
    boşlukta köşe kapmaca oynayan
    zihninle beraber
    üzerine yorganı çekip
    “hâlâ hastayım anne” diyerek
    telefonun baş ucunda olsa da
    günün birinde sana
    aynı yatakta
    “uyusana” diyen sevgiline inat belki
    sessiz kalarak yeni bir günün götüreceği
    her şeye
    ve bağnaz bir fikirle
    hiçbir şeyin değişmesini beklemeyerek
    tembelliğini ele verip
    üç gün üç gece
    ateşler içinde yanarken tenin
    baş ağrın düş gücünü emerken
    sıkılmadan kendinden
    yorganın altında
    ellerini bacaklarının arasına sokup
    dizlerini karnına çekerek
    güneşe veya aya aldırış etmeden
    üç kat yorganı
    başının üç kat üzerine serip
    kefenin içinde kefen gibi bedenini
    saklayıp her şeyden
    görünmez bir adam olarak
    orada öylece
    kalmak istiyorsan eğer
    aslında bu dizeleri yazmanın da
    bir anlamı yoktur bence
    okuyanlar için
    çünkü çoktan boku yemişsindir ve
    kimseden senin için canını dişini takıp
    bir fedakârlık göstermesini bekleyemezsin
    o yüzden uyanma bir daha
    vakitli vakitsiz
    ya da uyansan da
    gözlerini açıp
    rüyanda gördüğün şeyi
    sana soracak olan
    bir başka göz arama
    16.nisan.2009

  • murder murder, my mind state

    şimdi ben burada
    çeşitli şekillerde öldürülmüş olan
    adamların hayatlarını inceliyorum
    kafaya tek kurşun
    patlayan bomba
    idam
    işkence
    intihar süsü
    vesaire vesaire vesaire
    ister istemez üzerinde düşünüyorum bunların
    bize gösterilen olaylar diyorum
    kendi kendime
    bize gösterilen olaylar
    gerçekte olan bitenin
    kaçta kaçı?
    şimdi ben burada
    bir şekilde öldürülmüş olan
    ve çoktan unutulan
    adamların hayatlarını inceliyorum
    tanımıyorum bu adamları
    çoğunu tanımıyorum
    adını bile bilmiyorum çoğunun
    çocukları napıyor bilmiyorum
    düşünceleri hâlâ dolaşımda mı bilmiyorum
    okuyorum sadece
    nasıl öldürüldüklerine bakıyorum
    neden öldürüldüklerini tahmin edebiliyorum az çok
    çenesini tutmamak
    yani aslında cesur olmak
    böyle diyelim şu işe
    ne dersiniz?
    cesur olmak!
    silgisiz kalemle yazmak
    olabilir değil mi?
    ve inatçı olmak bir de
    evet evet, inatçı olmak
    hemen hemen hepsinin
    bir diğer özelliği de
    bu işten pek bir şey kazanmamak
    tabii diğer tarafta
    adil bir yaşam uğruna ölenleri de
    kendisine boyun eğmedi diye
    şehit saymayacaksa tanrı-nız
    gerçekten pisi pisine
    tüm bu cinayetler
    pis bir şekilde
    korkak bir şekilde
    kalleş bir şekille
    öldürülen insanlar
    “e öldün işte salak” demişlerdir arkalarından
    “o kadar şey yazdın da noldu?” demişlerdir
    “ne değişti, sen öldün de bu uğurda?” demişlerdir
    mesela Uğur Mumcu’ya demişlerdir bunu
    eminim diyen olmuştur yani
    “noldu susmadın da?” demişlerdir
    “ne değişti?”
    gazete arşivlerine bakıyorum şimdi
    internetten gazete arşivlerine bakıyorum
    gündemi takip etmeyen biri olarak
    on sene geriden takip ediyorum sizi
    ve görüyorum ki
    değişen hiçbir şey olmamış
    adamın biri
    “ıssız adam’ı izlemelisin” diyor
    ben de ona
    “seyirci kalmak istemiyorum olan bitene”
    diyorum
    yani anlatabiliyor muyum meseleyi?
    seyirci kalmaktan söz ediyorum
    olan biten her şeye seyirci kalmaktan
    ya da üç beş gün eylem yapıp
    mesela “hepimiz ermeniyiz” diye bağırıp
    sonra evlere dağılmaktan
    hayır efendim, hepimiz ermeni falan değiliz aslında
    hepimiz vicdanımızı rahatlatmak
    ve biraz da çoğunluk içinde güvende kalarak
    koro olmanın kamuflajı sayesinde
    bağırıp çağırmak istedik
    stres attık yani
    slogan değil, stres!
    sonra da evlere dağılıp
    her gün ne yapıyorsak, onu yaptık
    patronumuz bize “geri zekalı karı” dedi
    biz de içimizden “orospu
    çocuğu” dedik
    böyle yürüdü yani yaşam süreci
    çoğumuz için böyle yürüdü
    sonra da eve gelip çocuğumuzu sevdik mesela
    onu dünyaya getirdiğimiz için gurur duyduk kendimiz ile
    ve “senede bir gün” şarkısına nispet yaparcasına
    sadece ölüm yıl dönümlerinde andık insanları
    Bahriye Üçok’u mesela
    “ekspres kargo tarafından ulaştırılan ve gönderici olarak ilmi
    araştırmalar vakfı’nın göründüğü kitap paketini saat 16.30 sularında kapısının
    önünde açmaya çalışırken, paketin içine yerleştirilmiş olan bomba patladı”
    dehşet verici bir şey olmalı bu
    dehşet verici bir şey
    ama hayır
    bizi dehşete alıştırdılar
    artık her akşam bir cinayet izliyoruz televizyonda
    her allahın günü
    bir cinayet izliyoruz
    senaryo gereği ölüyor birileri
    işte ne bileyim, parada anlaşamıyor
    başka kanalla anlaşıyor
    tatile çıkmak istiyor
    canı diziden çekilmek istiyor
    ve ölüveriyor aniden
    biz bunu izleyip gözyaşı döküyoruz
    sonra gerçekten biri öldürülünce
    hiçbir şey hissedemiyoruz
    bunu da dizi-film sanıyoruz
    gerçekten öyle sanıyoruz ama
    algı düzeyimiz değiştirildi
    bilinç düzeyimiz yok edildi
    tepki mekanizmalarımız eritildi
    artık haberlerde “bir çocuk intihar etti” denilince
    rol icabı öldü diye düşünüyoruz
    yani elbette direkt böyle düşünmüyoruz ama
    birileri bizi buna alıştırıyor
    çünkü tepemizdeki tepilesicelerin
    aldıkları yeni özel uçak haberinden sonra
    yaşamak istediğimiz hayatları izliyoruz
    gerçekleri unutup mutlu oluyoruz böylece
    bize sürekli yeni kahramanlar üretiyorlar
    yeni mutlu aşk hikayeleri
    yeni mahalle delikanlıları
    modern robin hood’lar
    ve ertesi gün işe giderken
    yanı başımızda patlayan bir bombayla
    kimin öldürüldüğünü merak etmekten çok
    hayatta kaldığımız için şükrediyoruz
    her şeye şükrediyoruz tanrısını satayım
    beterin beteri var diyoruz
    hiç olmazsa bir işimiz var diyoruz
    hiç olmazsa karnımız doyuyor diyoruz
    sonra günün birinde
    oğlumuz veya sevgilimiz
    bir hiç uğruna öldürülünce doğuda
    allah belanı versin pkk diyoruz
    allah belanı versin apo diyoruz
    kürtleri sınır dışı etmeyi falan düşünüyoruz sonra
    sanki tüm yaşananların nedeni
    tek bir adammış gibi
    başka nedenleri es geçiyoruz
    süre giden savaşın kazanç kapısı olduğunu görmüyoruz
    bizi kutuplara bölen kutup ayılarını görmüyoruz
    sürekli didişiyoruz tanrısını satayım
    sürekli özgürlük istiyoruz
    sürekli barış
    sürekli sağlık
    ama anlayamadığımız şey
    yaşayacak tek bir hayatımızın olduğu gerçeği
    ve onu ertelediğimiz sürece
    bizim için ölen insanlar
    sizin de dediğiniz gibi
    pisi pisine ölmüş olmakta
    uğur mumcu mesela
    adına dernekler açılan
    anma geceleri düzenlenen
    uğur mumcu
    “karlı sokak’taki evinin önünde, arabasına konan c-4 tipi plastik
    bombanın patlaması sonucu vahşice ve kalleşçe katledildi.”
    bu bana vahşice geliyor
    bu bana insanlık dışı geliyor
    bu bana oldukça trajik geliyor
    yani olayın komik bir tarafı falan yok
    saf olarak trajik
    ve gerçek
    ve olayların gerçek olması
    sizi artık rahatsız etmiyor
    çünkü televizyondaki
    veya gazetedeki dünyanın
    bir başka gezegende yaşandığını düşünmek
    hoşunuza gidiyor
    hayır öyle yapmıyor musunuz?
    yani gerçekleri görebiliyor musunuz?
    öyleyse neden isyan etmiyorsunuz?
    çünkü korkuyorsunuz galiba
    içeri alınmaktan korkuyorsunuz
    sınır dışı edilmekten korkuyorsunuz
    öldürülmekten korkuyorsunuz
    ya da ailenizin başına
    siz ortadan kaybettirildikten sonra
    sinsi felaketler silsilesinin getirileceğinden
    ya da size sunulan nimetlerin
    satın aldığınız ürünlerin
    elinizden alınmasından korkuyorsunuz
    yani bir tazminat davasından korkuyorsunuz
    ve gün geçtikçe sevmeye başlıyorsunuz
    sahip olduğunuz her şeyi
    arabanızı seviyorsunuz
    evinizi seviyorsunuz
    televizyonunuzu seviyorsunuz
    bir gün birileri koşulları değiştirirse
    bu rahat yaşamı da elinizden alırlar diye korkuyorsunuz
    hiçbir şeye sahip olmayanlar da şükrediyor zaten
    birilerinden hallice olanlar hallerine şükrediyor
    adam asgari ücret alıyor
    ve “hiç değilse bir işim var” diyor
    hiç değilse bir işim var
    evet haklısınız aslında
    hiç değilse bir işiniz var
    hiç değilse benim de bir işim var
    yoksa yazamayabilirdim mesela
    yoksa fanzin çıkaramayabilirdim
    peki ya siz naapıyorsunuz?
    yani kazandığınız parayla napıyorsunuz diyorum?
    burada bir devrim düşü kurmuyorum
    öyle bir şey olamayacak zaten
    isyanlar ve savaşlar artacak
    ve sonra mad max gerçek olacak
    sonra tarih kaybolacak
    sonra tüm bu teknoloji yerle bir olacak
    sonra dünya kendini yenilemeye başlar belki
    belki de hep bu olmuştur milyonlarca yıldır
    belki de sürekli kendi kendine reset atıyordur insanlık
    sonra da işte ne bileyim
    tanrıyı icat ediyordur
    adem ve havva gibi iki ilk insanı icat ediyordur
    sonra işte kabil ve habil’i anlatıp
    bir şeyleri hak etmiş olmak için
    bir şeylerini feda etmen gerek diyordur
    doğru olabilir bu
    kısmen doğru olabilir
    ama bana tamamen yanlış gelen birileri varken tepemde
    hatta tepemde birinin olması yanlış gelirken
    siz kendi kendinize yeni yeni tepeler inşa ediyorsunuz
    sonra da böyle yazılar yazan adamları
    ilgili diye gösterilen kurumlara şikayet ediyorsunuz
    çünkü, ilgiliniz onlar sizin
    ilgiliniz
    ilgili kurumlarınız
    ama benim başımda bir ilgilim yok ne yazık ki
    çoğu ölen adamın başında da bir ilgilisi yoktu
    sonra, sahip olamadıkları insanları öldürdüler
    sonra düşüncelerine susturucu takamadıkları adamlar öldü
    pisi pisine öldü ama
    gerçekten pisi pisine öldü
    ve ben, şimdi o adamları inceliyorum burada
    canım sıkıldı inceliyorum
    size ne kardeşim
    elimde internet var
    devletin yasaklarını delecek kadar bilgim var
    sadece kendi ‘kendi’me ait olan bir iradem var
    inceliyorum
    sonra da dizeler inşa ediyorum
    şiir mi bu, bilmiyorum
    olmayadabilir şiir
    şiir olmasın hatta
    girdap koydum ben onların da adını
    var mı itirazı olan?
    dava kapanmıştır!
    krizi bahane eden patronlar
    ve yeni bir uçak alan kaçıklar
    hayatlarını yaşamaya devam edebilir
    ben sevmedim bana sundukları hayatı
    o yüzden vır vır konuşuyorum
    kara kutu gibi yaşıyorum ben
    hayatın kara kutusu
    duyduğu sesleri
    gördüğü görüntüleri
    ve yaşamak zorunda bırakıldığı köleliği
    durmadan nakleden bir kara kutu
    ki unutmayın ki
    düşen uçaktan sonra açığa çıkar
    hatanın kulede mi yoksa
    kaptanda mı olduğu
    ama siz, bunu bile
    kılıfınıza uydurabilir
    ve daima kazanabilirsiniz
    çünkü aptal bir halk
    kendilerine aptal diyen insanların
    bunu niye söylediklerini düşünmektense
    “kalp krizinden öldü” der geçerler
    ve şükrederler daima
    daima şükrederler
    daha kötüleri de var çünkü
    ve daha kötüleri gelmeye devam edecek
    daha kötüleri
    daha da kötüleri
    kötülerin kötüleri
    ve siz çalışarak özgürleştiğinizi düşünüp
    hayatınıza kayanlara teşekkür edeceksiniz
    size iş imkanı sağladıkları için
    ama çivileri üzerinize çakıp
    toprağın altına sakladıklarında sizi
    yaşamış olmayacaksınız
    öldürülen insanlar kadar
    Not: başlık,
    2pac’ın “Outlaw” (kanun kaçağı) adlı şarkısındaki bir dizesinden alınmıştır. o
    dizede, “tek görebildiğim cinayet, cinayet. zihin halim” der ve 7 eylül
    1996’da, içinde bulunduğu araba taranmış, bir hafta komada kaldıktan sonra, 13
    eylül 1996’da, sizin deyiminizle “bir hiç uğruna” geberip gitmiştir. zihin halini
    anlatan yüzlerce şarkıyı bize bırakarak… 
    öldükten sonra fikirleri tamamen çarpıtılıp ilahlaştırılarak… tüm
    öldürülen veya intihar eden insanlar gibi… çünkü birini ilah yapmak, onu
    ulaşılmaz, bizi de değersiz yapar… bu bir insan, bir heykel, veya “görünmez
    canavarlar” olabilir..
    16.nisan.2009
  • kendimi beğenmiş

    belki fazla küstah
    ya da burnu büyümüş olarak
    değerlendirileceğim
    bu
    şiir olarak
    kabul görmeyen dizeleri
    yazdıktan sonra
    ama yazmak zorundayım
    yazmak zorundayım çünkü
    kendimi
    fazlasıyla mahcup hissetmeye başladım
    sizin o uzun
    ve anlamlı
    ve okunmaya değer olan
    ama okumaya fırsat bulamadığım için
    cevap bile yazmadığım
    postalarınızdan
    ki fazlasıyla
    iyi niyetli bakıyorum meseleye şu an
    ama aslında gerçek olan
    bu işin biraz da
    anlamsız olduğu
    çünkü 
    söz konusu sevgi veya nefreti
    hakkedecek olan bir adamın
    var olmadığı gerçeğini
    kanıksamamız
    her iki taraf için de
    rahatlatıcı olacaktır
    ben bunun farkındayım
    yani
    sizce kayda değer dahi olsa
    işe yarar bir şeyler yapmadığımın
    ben sadece
    kendi ruhumu kutsuyorum burada
    gördüğünüz üzere
    kendi üzerime yazıp çizmek dışında
    başka hiçbir şey yapmıyorum
    ve bir de bunun üzerine
    sizin benim üzerime karaladığınız
    övgü veya kin dolu
    kelimelerinizi çekmeye
    hiç ama hiç gücüm yok
    başka bir varlığa karşı duyulan
    hayranlık duygusunun
    nerden kaynakladığını bilmiyorum henüz
    ama ben hayran olduğum
    hiç bir koca ayağa
    uzunluğu en az bir sayfa olan
    mektuplar ya da
    e-postalar atmıyorum
    ya da onlara
    sırf laf olsun diye
    merhaba demek gibi
    alışkanlarım da yok
    ya da ya da ya da
    daha da kötüsü
    tutup ambjörnsen’e
    aramızdaki diyaloğa güvenerek
    “abi yarın ilk uçakla almanya’dayım”
    demezdim
    eğer almanya’ya
    gidecek olsaydım
    anlatabiliyorum umarım
    ve umarım anlayabiliyorsunuz
    ve umarım benim
    kendini beğenmiş bir
    domuz olduğumu düşünüp
    nefret etmezsiniz
    ki gerçekten ama gerçekten
    nefret etmeye bile başlasanız
    bu değişiminiz ve
    içsel tavrınızla ilgili bile
    bir üzüntü hissetmezdim
    ki işin doğrusu da
    bu olmalı bence
    yani gerçek çevrenizde bile
    var olmayan insanların
    size karşı olan tepkilerine göre
    bir duygusal değişim
    veya üzüntü içinde
    olmamak
    anlatabiliyor muyum?
    7 sayfalık posta da nerden çıktı john?
    benim o kadar vaktim yok
    benim sana o kadar uzun cevap yazabilecek kadar
    hassas ve düşünceli
    bir ruhum da yok
    kendini bana anlatma
    bunun yerine oturup
    bir şeyler karala mesela
    ve onu da bana gönderme lütfen
    okuyamam
    yani gerçekten okuyamam
    çünkü
    çünkü ben kitap bile okumuyorum pek fazla
    senin yorumun bu
    gözlerim hassastır
    egom şişmiştir
    ve kendim dışında
    hiç kimsenin yazdığına
    değer vermem
    bunu diyorsun bana sonra da
    ben de senin söylediğini tekrar ediyorum işte
    yazdığına karşılık
    hemen akabinde
    hiç bir cevap yazmadım diye
    ki sana cevap yazmak için e-postamı açtığım sırada
    okuyabileceğim kadar kısa olan
    bir nefret mektubu döşediğini görüyorum
    neden?
    çünkü insan bağımlılığı
    ve kendini
    kendinden daha üst gördüğün
    bir başka insana sunma
    ve değer görmeyi bekleme
    ve sonucunda
    kendini başka biri üzerinden olumlama
    ilk anda
    tamamen fiyasko ile sonuçlanmayacak dahi olsa
    sonucunda bir özgüven yitiminin
    açığa çıkmasına sebebiyet verecektir
    ki işin başında da
    o özgüven oluşmadığı için hissedilir
    karşı taraf tarafından olumlanma ihtiyacı
    umarım anlatabiliyorumdur
    ve umarım kızmıyorsundur
    insan insanın kurdu olmadan önce
    kendi kendinin kurdu olur
    bunu unutma
    ve başına gelen hiçbir şeyden dolayı
    tanrıyı
    anneni
    sevgilini
    veya arkadaşlarını suçlama
    her şey senin elinde
    sistemin izin verdiği ölçüde
    ve imkanlar dahilinde
    bir çok ihtimalden birini seçip
    kendi yolunda ilerleyebilirsin
    veya benim gibi
    tamamen kaybetmeyi göze alıp
    her şeye karşı durabilirsin
    seçim senin seçimin
    ve sonucu da sen belirleyeceksin
    sonucunda nasıl hissedeceğin de
    sadece sana bağlı
    hissettiğin duygular
    başına gelen olaylardan ve
    çevrendeki insanlardan çok
    sende var olan
    özgüven ve
    bilinç ile ilgilidir
    krishnamurti, bu sıralamayı
    deneyim – bilgi – bellek – düşünce – hareket
    olarak sıralar
    ben bu sıranın sonuna
    duyguyu ekliyorum
    ve bu evrede
    hissedilen acının
    gerçek nedenlerden mi
    yoksa
    kendini olumlatma ihtiyacını doğuran
    yanlış yalnızlıktan mı
    kaynaklanlandığı
    açığa çıkar
    yanlış yalnızlık diye
    sözünü ettiğim şey
    tam olarak yalnızlığı kanıksamaktan
    duyulan korku ile ilgilidir
    ve bu korku
    yaşamı zorlaştıran
    ve hareket alanını kısıtlayan
    ve içten gelen itkileri saklamamıza yol açan
    bir korkudur
    sonrasında
    bir öğretmen
    yol gösterici
    veya ideolojiye
    bağlı kalıp yaşamayı
    tercih edebilirsiniz
    oysa
    geçmiş geçmiştir ve
    gelecek henüz gelmemiştir
    an dışında var olan
    hiç bir gerçek
    tam olarak gerçek değildir
    ve anlık duygular dışında
    geriye kalabilecek tek şey, acıdır
    ve bu acıyı hissetmek yerine
    bir arayış veya
    kaçış içine girdiğimiz takdirde
    doğal sonuç
    bir başkasında
    kendimizi aramamıza yol açar
    ve hiç bir insan
    bir diğer insanın aynası durumunda değildir
    hepimiz farklı
    ve bir o kadar da dengiz
    ve denkliğimizi bozanlarla savaşmak yerine
    küçük meseleler üzerine
    birbirimizle savaşıyoruz
    evet evet evet
    senin için bir dâhiyim thomas
    kabul ediyorum bunu
    dâhi ben
    teşekkür ediyorum bu yüzden sana
    ama neden
    sadece teşekkür edebildiğim için
    yani nezaketen değil de
    içimden geldiği için
    bir teşekkür ettiğimde
    ağzıma sıçıyorsun bilmiyorum
    hayır biliyorum bunu
    bunu bilmeyen sensin
    düşüncenin farkında değilsin
    düşüncenin nasıl oluştuğunu bilmiyorsun
    bilincinin nasıl işlediğini
    nasıl hareket ettiğini
    ve neden acı çektiğini bilmiyorsun
    bunu sana öğretemem
    hiç kimseye hiçbir şey öğretemem
    çünkü deneyimler sonucu oluşan
    bilgi ve bilinç ve algı ve duygu
    öğretilebilir şeyler değildir
    o yüzden lütfen ama lütfen
    sen ve senin gibi insanlar
    önce sevip sonra nefret eden insanlar
    önce övüp sonra küfür eden insanlar
    her iki durum için de
    bir üzüntü veya sevinç hissetmediğim için
    beni suçlamasınlar
    ben ruhumu bıçaklayanlarla bile
    bir kavgaya tutuşmuyorum
    size karşı ne yapabilirim?
    asıl sorunum
    büyük başlarla benim
    büyük başların vurdumduymazlığı ve
    doğal yaşamı felç eden
    otoriter ve bencil
    düşünceleri ile
    epidemik bir mikrop gibi
    bulaştırıyorlar bu hastalıklarını
    en sıradan adama kadar
    onlarla savaşmayı yeğlerim
    sizin gibi mesnetsiz ve
    yüreksiz cengaverlerle
    kişisel bir savaşa girmektense
    ama bu uzun ve
    bir o kadarda sıkıcı şiiri
    yazmak zorunda kaldığım için
    kendimi rahatsız hissediyorum
    yani gerçekten rahatsız
    bencil
    düşüncesiz
    kaba
    ve insan bazen
    bazı durumlarda
    ve bazı insanlara karşı
    kendini veya
    çevresindeki bir şeyi
    korumak adına
    küstahlaşabilir
    ve küstahlık
    hakkedenlere karşı kullanıldığı takdirde
    işe yarar bir
    duvar örer
    ve o duvarın arkasında da
    yine aynı saçma hayatı
    tüm sıkıcılığıyla
    yaşamaya
    devam edersiniz
    yerinizde saydığınızın
    bilincinde olarak
    başka şansınız yoktur
    tanımadığınız
    hatta yüzünü bile görmediğiniz insanların
    hakkınızda düşündükleri için
    veya hakkınızda hiçbir şey düşünmedikleri için
    oturup kederlenmek
    gerçekten ama gerçekten
    tam bir saçmalıktır
    ve bu saçmalık
    kendi ruhunuzu
    ıskalamanıza
    ve kendi kendinize yarattığınız
    sahte bir üzüntüden dolayı
    acı çekmenize yol açar
    ve bu sahte acının nedeni
    gerçek acıdan ve
    içinde bulunduğunuz boşluktan
    kaçma çabasıdır
    ve genel durumun tersine
    bu gibi durumlarda
    kaçanı kovalayan bir
    başka kaçak
    takibe maruz kalmaz
    16 nisan 2009

  • biz çoktan ölü bulduk birbirimizi

    sen artık benim için
    inandırıcılığını yitirmiş bir oyuncusunun
    o yüzden boşuna ağlayıp sızlama karşımda
    bir zamanlar kandım evet
    çünkü kanmak istiyordum sadece
    senin rol yapma yeteneğin
    hiç ama hiç yokken
    yani tamamen doğruyken
    ben gerçekleri görmek istemedim
    korkuyordum çünkü
    gerçekten korkuyordum yalnızlıktan
    hayatınız boyunca yalnız kalmış
    ve belli bir yaşa kadar
    sizi seven birini bulamadıysanız
    gördüğünüz ilk uçan balonu
    asla sönmeyecek sanırsınız
    sonra zaman geçti
    ve insanlar gelmeye başladı
    beni sevdiğini söyleyen insanlar
    yüzüme değil de posta kutuma söven insanlar
    telefonum açık olduğu halde
    adresim açık olduğu halde
    internetten saldıran insanlar
    ve bir de seven insanlar tabii
    seven ve aşık olan
    hiç görmeden üstelik
    “waov” dediğimi anımsıyorum
    neler oluyor?
    başım döndü ilk başta
    bu yeni durumdan dolayı başım döndü
    garip bir sarhoşluk halinde
    kendimi kaybettim
    çabuk toparladım ama
    çabuk toparladığıma inanıyorum
    ve seni sevmeye devam ettim
    gerçek olduğuna inanıyordum çünkü
    ve zaman zaman gelip giden
    orospu ilham perileri gibi
    sen de zaman zaman girip çıktın hayatıma
    ama şimdi anlıyorum ki
    o lanet olası gecede
    lanet olası yerde
    gecenin bir yarısı tek başıma otururken
    sadece yağmurcu geldi yanıma
    ve “moruk” dedi
    “moruk siktir et”
    “siktir edildik zaten” dedim
    “haklısın”
    sonra?
    sonra sen geldin ve
    ben yine kandım aslında
    başlangıçta kandığımı sandım
    hayır, sen beni kandırmıyordun
    ben kendimi kandırmaya çalışıyordum
    çünkü bir çizgi film kahramanınızın
    çocukluğunuzdan ölümünüze dek
    kahramanınız olarak kalmasını istersiniz
    ve sonra bir gün
    yeterince büyüdüğünüz zaman
    bir kahramana ya da
    sevgiye ihtiyacınız olmadığını fark edip
    kendi kendinizi seversiniz bir şekilde
    seversiniz çünkü
    kalmaz başka bir seçeneğiniz
    ilk siz sevmeye başlarsınız kendinizi
    ilk siz güvenirsiniz kendinize
    ilk siz inanırsınız
    gerisi gelir bir şekilde
    dün gece yine yalnızdım evde
    gecenin dördüydü
    telefonum çaldı
    gelen bir mesaj:
    “moruk” diyordu yağmurcu
    “moruk taşaklı adammışsın
    ama korkma
    farkındayım yaptığın her şeyin
    hem de her şeyin
    en önemlisi de
    yanımda olduğunu bilmek
    büyüksün
    dostsun
    koca moruk”
    gülümsedim buna
    gülümsedim ve telefonu yerine bırakıp
    kendimi sevmeye devam ettim
    kendimi ve sizi
    birilerinin geçmişte
    “sen benim kahramanımsın” demesi
    hiçbir şeyi değiştirmez
    kahramanım olan üç beş adamın da
    sikinde olmaz
    onlar için bir şiir yazmam
    ama yazarım ben yine de
    içimden gelir yazarım
    içimden gelir her hafta taş plak’a kaçarım
    ne bileyim işte, içimden gelir ölürüm hatta
    ve yalnız kaldığım gecelerde
    intiharın eşiğinde oturduğum gecelerde
    gelip benle beraber oturup ağladın diye değil
    yani bir minnet borcu değil bu şiirin nedeni
    sadece ve sadece
    seni sevdiğimden lan bu
    seni sevdiğimden
    iyi ki varsın dediğimden
    iyi ki varsın
    yoksa ben kimden sigara isterdim oğlum dün gece?
    sikmişim yaşamayı
    sigara olmadıktan sonra

    16.nisan.2009 
  • quiet world

    quiet
    world
    mesafeyi
    ölçtüm. beş bina yüksekliği. iki gün önceydi bu. aşağıya baktım. ve çok
    yaklaştım gerçekten. gerçekten çok yaklaştım. bir duyguyu test ettim sadece.
    intihar. her an ölebilecekmiş gibi yaşamak, yani bunu kabullenmek, ve şu
    bilindik geyikte sözü edildiği gibi, yarın ölücekmiş gibi yaşamak, o kadar da
    etkili bir yöntem değildir, benim gibi tanrı tanımazlar için. tanrı tanımazlık
    ile ateizm’i değil, bir yaratıcaya inanıp, tüm dinlere veya inanış biçimlerine
    göre koyduğu kurallara riayet etmemeyi kast ediyorum. cehenneme gidecek olmayı
    kabullenmeyi ve bunu göze alıp, hayatını kendi kurallarına göre yaşamayı. çünkü
    biliyorum ki, var bir cehennem – şayet tanrı varsa. olmalı yani. öldükten sonra
    yaşam falan. bunca üstün zekalı anti-lop türünü bi gün ölüp yokolsunlar diye
    başımıza musallat etmiş olamaz yani. ve varsa şayet, bir ölümsüzlük, ki olması
    gerekiyor, olmamasını tercih ediyor olsam da, bir ilahi adalet de söz konusu olmalı
    ve o o adalet sistemine göre de, biz boku yiyen taraf olucakmışız gibi
    hissediyorum. o yüzden iyidir intihar düşüncesi, zihni dinç tutar.
    ve
    her neyse işte, balkondaydım ve altıncı kat olmalı, caddeye bakıyorum. uykuzum,
    sabaha kadar uyumamışım, içmişim, bir evde misafirim, balkondayım, ve aşağıya
    bakıyorum, o sırada kulaklığımda katatonia-quiet world çalıyor. ben bunu
    “quiet word” olarak düşlüyorum bir an, ve huzurlu hissediyorum
    kendimi, zihinsel anlamda kelimelerin duruşu, belleğine kayıtlı tüm harfleri
    unutmak, sessizlik, boşluk, dinginlik. arınma. her şeyden arınıp, hiçliğe doğru
    kayma. ve aşağıya bakıyorum o sırada. zannediyorum, altı değil, altı yüz altmış
    altıncı kattayım, şeytanla oturmuş karşılıklı bir yemek yiyoruz. ona, sonunun
    nereye varacağını soruyorum,  çünkü
    benden korkuyor. çünkü psikoz evrelerimde, insanlar üzerinde oluşturduğu büyüyü
    ve kurguladığı senaryonun ilk varoluştan beri işlediğini anlattığını biliyor.
    ve gerçekten korkuyor. ve gerçekten ben de korkuyorum. kadına benziyor silüeti,
    ama tam olarak kadın değil, iki at kuyruğu yapmış kafasının iki yanından, ama
    cinsiyetsiz bir varlık… gözleri alev gibi parlıyor ve burnu yok. ağzının
    olduğu yerde, içeriye doğru derinlemesine bir kanal var sadece, açılıp
    kapanıyor konuştukça, derinliği ölçülemiyor. ve sonsuz bir karanlık uzanıyor
    içine doğru. kulaklarının olması gereken yerden çıkan iki adet boynuzu var ama
    boynuzları zemine paralel olarak ve kendi içinde kıvrılarak uzuyor. aşağı
    yukarı otuz santim uzunluğunda iki boynuz. hiç kıl yok yüzünde. rengi turuncu
    ile kırmızı arası. terimsi birşeyler boşanıyor her yerinden ama bunlar daha
    çok, bir yanardağın ağzından süzülen lavlara benziyor. kendi kendine yanıyor
    gibi, ama kıvılcım yok, ateş yok, lav halindeki bir çamura benziyor daha çok.
    konuşuyoruz. bu olay bir kaç sene önce gerçekleşiyor bu arada. ve biliyorum
    aslında onun ne şeytan ne de gerçekte var olan herhangi görünür veya görünmez
    bir varlık olmadığını. bilinçaltı sadece. çocukken bilinçaltında kayda geçilen
    bir kaç filmin, bir anda vizyonumda hortlak olarak görünmesi. yani
    halüsyünasyon. yani halüsyünasyon denen şeyin, realitik sanrı kısmına giren
    olayı. oysa ben heotoskopi yaşamak istiyorum. heotoskopi yaşamadan ölmek
    istemiyorum. düşsel sanrılar. sadece düşsel ama. düşünsel bile değil yani.
    düşüş bile değil hatta. olduğun yerde sabit dururken, çevrende var olan tüm
    gerçekliğin bir anda şekil değiştirmesi. bu, daha çok, astral seyahat olarak
    bilinir. oysa, eğer kişi yaşadığı gerçekliği değiştirmek, ve başka bir gezene
    yolculuk etmek istiyorsa, bunu her istediği zaman yapması için, zannediyorum
    çok daha üstün bir manevi güç elde etmesi gerekir. yani şu, role playing türü
    bilgisayar oyunlarındaki “mana” deposunu fullemek gibi bir şey. oysa
    kişi, gerçekten zihninin duvarlarını yıkabilirse, kendi içinde sonsuz bir
    yolculuğa çıkabilir. başka bir ülkeye, ya da başka bir gezegene uçmaya gerek
    yok. gerçeğe gerek yok. gerçekleri görmeye gerek yok. rüyalar, kimi zaman,
    gerçek hayattan daha tatmin edicidir. ve kişi, gerçek dünyadan fazlasıyla
    sıkılmış veya kendini tamamiyle sıkışıp kalmış gibi hissederse, zihnindeki
    zindalarından birinde, bir tünel kazabilir. ve bu, ancak istemdışı bir itki ile
    yapılabilir. yani öyle, her canın istediğinde, dünya adlı zindandan
    kaçabileceğin bir tünel değildir bu. hem, düşünsel anlamda değil de,
    alınabilecek uyarıcı veya uyuşturcular sayesinde, istediğin zaman o tünelden
    geçip kendine farklı bir gerçeklik yaratma şansın olsa da, aynı tünelden geri
    dönüp, gerçek dünyaya gelmek zorundasındır. zaten dönemiyorsan, tımarhane
    yanıbaşındadır. ve eğer, herhangi bir maddeyle değil de, sadece bilinç dışı
    deneyimler ile, gerçeklik algını kaybedip, gerisin geriye gerçek dünyaya ve
    mantık algına dönemediysen, bu kaçışın sana bir faydası dokunmaz. konu iyice
    dağılmış olmalı. o halde, her zaman olduğu gibi, başa alalım. konuyu başa al,
    çekim iki, sahne üç;
    bir
    kaç yıl önceydi. şeytanla karşılıklı oturmuş, konuşuyorduk, kafamın içindeki
    şatoların birinde. bana, eğer başarabilirse, insan ırkını tamamen ortadan
    kaldıracağını, ve böylece tanrı’ya karşı galip geleceğini anlattı. ben de ona,
    buna çok yaklaştığını anlattım. yani burada, söz konusu mesele, şeytan denilen
    varlığın, insanın egosuna hitap etme gücüydü. ve bu sadece, bir düştü. ve bir
    düşten çıkıp, gerçek dünyaya geri döndüğünüzde, bellekte saklanan o geçmiş
    bilgiler, halüsyünasyon evresinden arta kalan anıları mantıklı bir düzene
    sokabiliyordu. söz konusu varlık, yani dünyanın içine etmeye çalışan doğa üstü
    canlı, şeytan değildi. insanın egosuydu, freud diline göre konuşacak olursak,
    bu, süper ego olarak tanımlanabilir. ama ben ne psikoloji zırvalarını bilen, ne
    de böyle tecrübe edinilmeden üretilmiş tezlere biat eden biri olarak,
    diyebilirimki, insanın içinde öyle on bin üç yüz tane iktidar odağı falan
    yoktur. iki tane vardır. siyah ve beyaz gibi. hangi rengin iyi olduğunu
    tanımlamaya gerek yok ama, yüzyıllardır süre gelen kalıba göre konuşacak
    olursak, siyah ölümdür, beyaz ise yaşam. ve kendi şeytanımla yaptığım konuşmaya
    göre, siyah olan ölüm isteği, aynı zamanda öldürme isteğine denk gelmekteymiş.
    bu, aynı zamanda, bencillik, kibir, sahip olma, kırıp dökme, kendini üstün
    görme, cimrilik ve bu gibi günümüz insanlarının çoğunun ruhsal dna’sında doğum
    anından beri baskın olan karakter özellikleriymiş. söz konusu mesele, harun ve
    karun hikayesinin de öncesine dayanmakta, dedi bana o gördüğüm ucube. insan,
    egosunu yenemediği takdirde, dünyanın içine eder ve bende bunu kullanıyorum
    çünkü her insan, ne kadar iyi olursa olsun, söz konusu kendi yaşamı olduğunda,
    bencilleşir dedi.
    bu
    noktada, balkondan caddeye baktığım o anın, gecesine dönmek istiyorum. bir
    arkadaşım, “biri bana kötü bir hakaret yaptığında görmezden gelebiliyorum
    ama yanımdaki birine yapınca es geçemiyorum” dedi.
    bu
    noktada, her iki durumu da eşleştirip intihar düşüncesine dönmek istiyorum.
    geçmişte başına gelenlerden ya da anlık bir olay sonucu kendini huzursuz ve
    öfkeli hissedip, bir insanı öldürmeyi düşünmek, siyah; intihar etmeyi düşünmek,
    beyaz. siyah rengin, ölümü çağrıştırdığından bahsetmiştik. ve dolayısı ile, az
    önce saydığım karakterize özellikler ile, ölümü birleştirince, ortaya, doğal
    yaşamı ve canlı hayatını katletmek, ve dolayısı ile günümüz sisteminin insanlar
    üzerinde oluşturduğu mantık, ve bu mantığa göre davranış biçiminin kökeni açığa
    çıkıyor. ve, başka bir noktadan, intihar etmeyi bencillik olarak düşünenleri
    de, siyah kutba dahil edebiliriz. çünkü, hiç kimse, sizin o nur yüzünüzü görmek
    ve sevinmenizi sağlamak için, yaşama katlanmak zorunda değildir. o yüzden,
    intihar etmek bencillik değil, düpedüz bireysel bir eylemdir. ve intihar,
    günümüz sisteminde, yıkıcı bir eylem değil, “kaybetmek” olarak
    tanımlanabilecek bir eylemdir. çünkü dünyayı şekillendiren über zekalı
    pezevenkler, balinaların intiharını bile doğru bir şekilde yorumlamaktan
    kaçarken, bir insanın ölümünü çok kolaylıkla “güçsüzlük” olarak
    nitelerler. ve intihar etmek, güçsüzlük değil, çaresizliktir. ve insanın,
    sadece yalnız kalınca kendini çaresiz hisseder, çünkü yalnızlık tek kutuplu bir
    dünyada yaşamaktır. yani her türlü etkiye karşı, anlamsızlık ve boşluk hissi
    nedeni ile tepkisiz kalmak. bunu aynen walkman ve pilleri gibi
    düşünebilirsiniz. eğer, çevrenizdeki insanları pil, kendinizi de walkman olarak
    düşünürseniz, sevdiğiniz insanların sesini duyamıyorsanız, sizinle konuşmak
    istemiyorlarsa, ya da konuştuklarınızı dinlemek istemiyor ya da saçmaladığınızı
    vurguluyorlarsa, ve sözcükleriniz onlar üzerinde bir etki oluşturmuyorsa, yani
    sizi duymuyorlarsa, onların yaşadıkları dünyaya ve algı düzeylerine anlam
    verememeye başladı iseniz, doğal olarak bu, iletkenlik özelliğinizi
    yitirdiğiniz anlamına gelir. ve “çevre” adlı pillerin elektriği, sizi
    şarj etmemeye başlar ve bir süre sonra, aynen pili biten bir walkmanden
    dinlenilen şarkının yavaşlaması gibi, sözcükleriniz azalır, azalır, azalır ve
    tıkanma noktasına gelirsiniz. bu noktada iki seçeneğiniz vardır, intihar ya da
    delilik. intihar ederseniz, küfür yersiniz. aptallıkla suçlanırsınız.
    delirirseniz, bu kez bir hastaneye kapatılırsınız ve o süper zekalı ve
    anlayışsız insanlar sizi tedavi etmek için, hap bağımlısına dönüştürürler.
    bunun için, daha ufak çaplı sessizlik ve göz yaşı krizlerine karşı,
    anti-depresanlar verdikleri de olur. bir üçüncü şık; uyuşturucu, dolayısıyla
    kaçıştır. uyuşturucu, her zaman bir kaçış noktası olmayabilir, çünkü  uyuşturucu almadan önceki moral ve motivasyon
    halinize göre, başka diyarlara da gidebilirsiniz. insan bilincini ve algı
    düzeyini ve dolayısıyla yaşamını şekillendiren tek şey bilinçaltı, ve
    bilinçaltının en çok veri depoladığı zaman dilimi de, çocukluk evresidir. bu
    noktada, işin içine aile ve çocukluk arkadaşları girer. ve eğer, örneğin 17
    yaşına kadar, içinde bulunduğunuz toplum tarafından red edildi iseniz, doğal
    olarak, bir çıkış noktası inşa edersiniz. bunun nedeni, sayfalardır anlatıp
    durduğum, sessizliktir. “quiet word”. ama insan zihni, düşünmeden
    duramaz. zen felsefesine dalarsam, iki uçu da harikuladeler diyarına çıkan bir
    boruya sizi sokabilirim. ama bu upuzun borunun içine girmek, havasızlıktan ve
    sessizlikten ve anlamsızlıktan ve gerçeklikten dolayı, intihar etme veya aklı
    dengeyi yitirme risklerini de beraberinde getirir. o nedenle, kendi içinize
    doğru derinlemesine ve ababildiğine karanlık bir dalışa geçmeden önce, yaşama
    geri dönmenize neden olucak bahanelerinizin var olması şarttır. yoksa, aynen
    bitkisel hayattaki bir hastanın, tüm şok tedavilerini red etmesi gibi, sizde
    gerçek dünyaya geri dönmeyi bilinçaltınızda düşlemiyor olabilirsiniz. bu
    isteği, bilinçli olarak oluşturmanız imkansızdır, çünkü az önce de sözünü
    ettiğim gibi, bellek ve algı düzeyine, dolayısıyla bu ikisinin bileşkesinden
    açığa çıkan mantığın algoritmaysına etki edebilen tek şey bilinçaltıdır. ve
    eğer hafif veya sert bir uyarıcı kullanmayı düşünüyor ya da istiyorsanız,
    öncelikle çocukluk evrenizin size ne verdiğini biliyor olmanız gerekir. çünkü,
    en basiti marihuna bile, içinizdeki birbirine zıt olan iki kutubunuzu, buna
    siyah ve beyaz, süper ego ve id, kalp ve nefis, ya da her ne derseniz deyin,
    içinizdeki birbirine zıt o iki kutbun savaşını alevlendirir. ve, bu noktada odada
    tek başına iseniz, mesela lsd sonrası bir arkadaşınıza odanızın kapısını
    kitletti iseniz, ve oda eşyasız, renksiz, kokusuz, zemini fayans ve camları
    dışardan tahtalarla kapatılmış bir oda ise, ve dışarıdan sadece ufak ışık
    dalgaları süzülüyorsa, başka bir evrene geçiş yaptınız demektir. ve gerçeğe
    dönüş evresinde ki bir risk: şizofreni. ya da çoklu kişilik bozukluğu.
    şimdi
    sahneyi tersine çevirelim. çevrenizdeki bir çoğunluk, hatta çoğunluğun
    çoğunluğu, sizi sürekli dinliyor, saygı gösteriyor, alkışlıyor, tebrik ediyor,
    övüyor, seviyor ve anlamaya çalışıyor. hatta sizin üstün zekalı ya da çok
    yetenekli biri olduğunuzu düşünüyor. bu yüzden size oy veriyor bile olabilirler
    hatta. ve hayatınız, bir albümle, bir film ile, ya da bir kaç seçim sandığı
    ile, bir anda değişiyor, yani popüler, dolayısı ile ünlü oluyorsunuz.
    bu
    noktada sahneyi biraz geriye alıp, beyaz odada sadece duvardan süzülen ışıklar
    ile lsd atomlarının temas ettiği nörönlara geri dönelim. yalnızsınız. çıkış
    kapınız kitli. tünel kazıp kaçma şansınız yok. böyle bir durumda, algı
    değişikliği yaratan herhangi bir psikotrop almamış dahi olsanız, yani bir f
    tipinde gecenin üçbuçuğunda karanlıkta kalmış dahi olsanız, zihninizde bir
    tünel kazarsınız. yani, toplumun, delirmek diye nitelediği, düşsel bir evrene
    kaçış.
    şimdi
    sahneyi tekrar ileriye alıp, şu popüler balığımıza geri dönelim. bu popüler
    balığın, gerçek bir balık olmadığı için, bir hafızası vardır. ve o balık,
    aniden gelen değişimle, ikinci bir dosya açar bellekte. çünkü, hayatı
    değişmiştir, ve dolayısı ile geçmişini ve nerden geldiğini unutur. böylece algı
    düzeyi bozulur. ama insan davranışını asıl yöneten şey bilinç düzeyinden çok
    daha derinde yatan bir şey olduğu için, farkında olmadan bir davranış bozukluğu
    yaşar. mesela bir anda, çok içten ve cana yakınken, kendini beğenmiş ve küstah
    birine dönüşebilir. buna halk dilinde, “burnu büyüdü”, argo tabirle,
    “götü kalktı” deniyor. ve iktidar güdüsü, veya medyatik olmak, veya
    popülerizm, yazının başından beri gevelip durduğum o içe doğru yolculuğa
    çıkmamış olan bir bireyi, çok çabuk ekarta edip, değiştirebilir. veya bu durum
    da karşımıza, burnu ağrı dağına temas eden, ayakları da bulutlara değen bir
    kahraman çıkartır.  ama bu kahraman, bana
    göre, baş aşağı duruyordur, ayaklar bulutlarda, baş ağrı dağında… ama o
    ayaklarının nerede olduğunu unutur ve sadece kellesinin kafasının üzerinde
    durup durmadığı ile ilgilenir: bencillik. ve olayları ve insan doğasını, tam
    tersinden yorumlar. ve artık insani duygularla değil de, zarar vermek amacıyla
    yaşıyordur. ve dahası bunun farkında bile değildir çünkü söz konusu insan tipi,
    diğer insanların gözünde tanrı seviyesine yükseldiği için, kendisini peygamber,
    ilah, kurtarıcı vs olarak görür. ve böylece daha çok konuşmaya başlar. bu
    durum, ortalama her insanda, aynı sonucu doğuracaktır, çünkü şu gördüğüm
    boynuzlu ucubenin anlattığına göre, ki o da benim kendi kendime konuşmamdan
    başka birşey değil, ve kendi kendimle halüsünasyonatik olarak konuşmalarıma
    göre; belli bir düzeyde ya da konumda, güç sahibi olmak, insan doğasına,
    tehlikeli bir biçimde etki eder. ve bu etki, walkman pillerinden söz ederken
    öngördüğüm senaryonun tersine işlemesine yol açar. yani, bu kez, siz insanlar
    üzerinde etkiyorsunuzdur. ve bu noktada insanlar, o intihar edicek konuma gelen
    yalnız insanın pozisyonuna düşer. ya size biat eder, köleniz olurlar; bkz:
    diktatörlük rejimleri veya demon-critic seçimle başımıza geçirilen kukuletalar;
    ya da size hayran olup, tapmaya başlarlar: bkz: peygamberler, ünlüler, starlar,
    büyük kardeşler, sevgililer.. vs vs.
    dolayısıyla,
    her türlü güce tapma biçimi, özgüvenle eksikliğinden kaynaklanır.
    dolayısıyla,
    her türlü güce sahip olma biçimi: aşırı ve mesnetsiz bir özgüvenle sahip
    olunulan birşeydir. ve bir insan, aşırı özgüveni kendi kendine yalnız başına
    odasında beklerken oluşturamaz. çevresinin davranış tarzı önemlidir. hatta 3
    yaşına gelene kadar, anne ve babasının ona nasıl davrandığı da çok önemlidir.
    bu
    noktada konuyu en başa döndürüp, balkona geçiyorum…
    bir
    balkondasınız, ve aşağıya bakıyorsunuz. kaçınızın aklına intihar geldi? her
    defasında demek istiyorum. daima. hayatınızın bir döneminde, dişinizin arasına
    sıkışan yemek artığı gibi sizi sürekli meşgul etmeye başlamadı ise, intihar
    düşüncesi, hala sözünü ettiğim o iki ucu harikuladeler diyarına açılan boruda
    sıkışıp kalmamışsınız demektir.
    buraya
    kadar gelmiş olanlarınız, “girdap, sen ne anlatıyon amına koyayım, kafam
    karıştı” diyebilir.
    pekala
    pekala. anlattım bile. bitti. şimdi oturup, “kimi ne için kendinden büyük
    görüyorum, kimi de ne için kendimden aşağı buluyorum” diye
    düşünebilirsiniz. bu arada önünüze gelen bir çayın bardağınla bileklerinizi
    kesmeyi, traş olurken ya da ağda yaparken, (her ne yapıyorsanız cinsiyetinize
    göre) boğazını kesmeyi, ya da altıncı kattan aşağı bakarken intihar etmeyi
    düşünün bence. kendinizi test etin. bir duyguyu, gerçekten yaşamadan önce,
    düşsel olarak hayal etmek, hatta o duyguyu derinlemesine hissetmek, yaşamda
    sonradan başınıza gelebilecek olaylarda, sizi biraz daha güçlendirebilir. hayal
    kurmak yerine, gözlerinizi kapayıp, bir hayal dünyasında yaşayın. gecenin bir
    yarısı, evdeki şalteri kapatın. tüm perdeleri açın. ve sonra sokak lambasının
    ışığı eşliğinde, sonsuza dek o evde kitli kaldığınızı hayal edin. duvarlara
    bakın. dakikalarca. ve düşünce anlamında hiç birşeye odaklanmayın. akış.
    zihinsel akış, bir süre sonra zihinsel boşluğu getirecektir. bu boşlukta, açığa
    çıkabilecek herhangi bir duygu, sonradan başınıza gelmesi muhtemel bazı
    yaşamsal değişimlere karşı sizi hazırlıklı kılar. ve üç beş kişi size alkış
    tuttu diye kendinizi kaybetmemenizi veya yoktan var olduğunuzu düşünmemenizi
    veya sahte bir alçak gönüllüğe kapılıp gitmemenize yol açar. bir duygusal
    boşluğa düşüp, kendinizi heba etmenizin önüne de geçebilirsiniz ama meselenin
    en zor kısmını da bu nokta oluşturuyor aslında..
    burada
    mutluluğun formülü falan verilmiyor. ya da huzurun anahtarını satmıyorum. çünkü
    ancak kendi içine sinebilen insan, içsel bir huzura kavuşabilir ve huzur
    aslında yalan bir kelimedir. çünkü acı dışında, hiç bir insanî duygu, sonsuza
    dek sabitlenebilir değildir. öfke veya neşe, veya keder, elem, kaygı, sevinç,
    vs vs, anlık olarak girilebilen, ve istem dışı bir şekilde terk edibilen
    odalardır. O odalarda, bir acı evine inşa edilmiştir. doğarken bile
    ağlıyorsanız, bedene girmeden önceki halinizi siz düşünün. yani aslında
    yaşamımız boyunca hissettiğimiz duygusal değişim evrelerimizde, başımıza gelen
    tek şey, acı evinde, bazı odalara girip çıkmak. ve bunu, tek başımıza,
    gözlerimizi kapatarak bile gerçekleştirebiliyoruz.
    o
    yüzden, toplumun etkisini hiçselleştiremeyen biri, sözünü ettiğim şu pil
    hikayesine göre, her iki şekilde de özünü kaybeder.
    bunca
    sayfadır zırvalayıp durduğum şey, küçük veya büyük, her türlü güç veya iktidar
    veya popüliterinin, insan doğası üzerinde yarattığı değişimin biçimleri
    aslında. ve tersi açıdan da, tamamen güçten düşüp, yalnız kalmanın,
    sessizleşmenin, içinde sıkışıp kalmanın, oluşturduğu sonuçlar.
    bir
    erkek, annesinden nefret etmediği sürece, hayatı boyunca bir kadının etkisi
    altına girme riskini taşır; opidal benlik.
    aynı
    durum kadınlar için elektra tribi ile söz konusu olabilir, bunu bilemiyorum.
    bir
    erkek, annesine aşık olmadığı sürece, hayatına giren kadınlara işkence eder.
    söz
    konusu nefret ve aşkı, ying-yang’a göre, dengeleyebiliriz.
    terazinin
    dengesi bozulunca açığa çıkan duygusal boşluk.
    dünyaya
    geldiğimiz ilk andan beri, bilinçaltımızı besleyip, bizi şekillendiren boşluk.
    ve
    kelimelerin yok olduğu evrede açığa çıkan zihinsel boşluk. sadece görüntüler ve
    sesler. hiç bir düşünce yok. bir balkonun altıncı katındasınız. aşağıya
    bakıyorsunuz. ve intihar etmeyi değil de, aşağıya doğru sonsuza dek düştüğünüzü
    hayal ediyorsunuz. yani bir zeminin olmadığını. sonsuz düşüş. bu aynı zamanda,
    yer çekiminin olmadığı bir ortamda, uçuş anlamına da gelir bu düşüş. ve düşünce
    yapınıza etki eden bir çekim noktası olmadığı sürece, zihinsel bir uçuş
    yaşarsınız: harikuladeler diyarı.
    dünyadan
    çıkış. quiet world’u, quit world, quiet world’u da, quit word yapalım. o
    balkonda bunları düşünüyordum, intiharı değil.
    en
    başa dönüp, cenin haline geldiğiniz andaki belleğinizi hayal edin. ne mucizevi
    bir şey. sonra bir tünelden geçip dünyaya geliyorsunuz. vay canına. bir hücrede
    ölene dek hapsoldunuz artık… insanlar. gittikçe daha fazla insan. daha fazla
    anı. daha fazla acı. daha fazla acı. ve gittikçe daha fazla acı. Geçmişteki
    mutlu olduğunuz anlar bile, tebessümle hatırlanılan acılar artık. acılar evi
    adı verilen bir bellek. ve bir koridor. ışıksız, kapranlık, havasız, uzun,
    sınırsız, bir koridor. yürüyorsunuz çünkü yürümek zorundasınız. başka seçim
    şansınız yok. gözleriniz kapalı ve zihninizin içinde bir yere gidiyorsunuz.
    belki çocukluğa, belki de hayalinizde yarattığınız bir dünyaya. karanlık.
    karanlık karanlık. ve birden ayağınız kayıyor, düşmeye başlıyorsunuz. düşüş.
    düşüş. düşüş. sonra bir oda. loş. hiç pencere yok. zemin cam kırıkları dolu.
    sadece cam kırığından oluşan, ve eşeleseniz sonsuza dek cam kırıkları ile aşağı
    kazılacak olan bir zemin. tavan kapkaranlık. düştüğünüz yer orası ve
    kapkaranlık. ve oradan sesler geliyor. yaklaşan sesler. gittikçe çoğalıyorlar.
    birileri sizi takip ediyor. aralarında sevdiğiniz insanların seside var ama o
    sevdiğiniz insanlar sevmediğiniz insanları da seviyor ve beraberinde onları da
    getiriyorlar. onlarda mı bu odaya düşecek? ayaklarınız hiç kesilmedi. yerler
    cam kırığı dolu ve ayaklarınız hiç kesilmedi. onların ayakları kesilicek mi
    düştüklerinde? burası kimin odası? buraya nasıl geldim. duvarlar çürük ve
    içeriye ışık hüzmeleri sızıyor. duvarların birinde: “anlatacak çok şeyim
    var. dinlemek isteyen kimse yok.” yazıyor. o duvara sert bir tekme
    atıyorsunuz ve yıkılıyor. ve koşmaya başlıyorsunuz sonra… güneş yok ama
    aydınlık. bulutsuz masmavi bir gökyüzünde, bir ovaya çıktınız. koşuyorsunuz.
    ormana doğru. son sürat. ve ağaçlar. ve bir sürü hayvan. ve bir sürü hayvan
    dolanıyor. koşuyorsunuz. sadece koşuyorsunuz, hiç bir şey düşünmeden ve neden
    ve niye kaçtığınızı bilmeden.. hepsi bu…
    işte
    yaşamda, bir noktadan sonra, çoğu insanın içine düştüğü yaşam biçimi. Hiç
    birşey düşünmeden, ve yaşanılan zaman dilimine odaklanılmadan, güzel bir
    geleceğe doğru koşup durmak… acılar evinden, dolayısı ile zihin ve bellekten,
    dolayısı ile kendinden ve geçmişinden kaçmak. Aksi takdirde, delirme veya
    intihar etme riski ile kaplanmış yalnız saatler sizi bekliyordur. Ve o yalnız
    başına geçirilen saatlerden sağlıklı bir şekilde çıkılınca,  hayat size gerçekten bir çocuk oyuncağı gibi
    gelmeye başlıyor. Anlam aramıyorsunuz artık. Tek üstesinden gelemediğiniz şey,
    duygusal boşluklar. Geriye kalan her türlü evreyi, yerleşik ve sarsılmaz bir
    özgüven sayesinde, doğru bakış açıları ile belleğe kaydediyorsunuz. Ve işte
    asıl içinden çıkılamayan acı, bu noktada başlıyor, çünkü o zaman gerçekten o en
    saf halde kendini yalnız hissetme hali kapınıza gelip dayanıyor. Ve bir çözüme
    inanmaktansa, öylesine yaşamaya ve hiçbirşeyden tad almamaya başlıyorsunuz
    böylece. Ve işte o zaman, intihar düşüncesi, gerçekten ağır basıyor ve siz bunu
    bile gerçekleştirebilecek güçten mahrum bir halde, bekliyor, bekliyor ve bekliyorsunuz.
    Olduğunuz yerde, donuk bir şekilde. Hareket etmek işe yaramaz, umut etmek işe
    yaramaz, çaba sarfetmek işe yaramaz, hafıza kaybı geçirmek veya yeniden doğmak
    dışında hiç bir şey işe yaramaz. Ve işte bu uzun bekleyiş evreleri arasında
    zaman zaman, herşeyle taşak geçip, boş kahkalar atmak dışında, yaşama devam
    etmek için yaptığınız başka hiç bir fonksiyonunuz kalmamıştır artık. Buna,
    benim literatürümde, tırlatmak denir. Ve, zaman zaman intihar etmeyi
    düşündüğünüz, zaman zaman da kahkalarla ve anlamsızca gülmeye başladığınız bir
    evreye geçersiniz o noktada. Her ikisininde bir anlamı olmadığını bilir,
    boşluğa doğru akarsınız, ve bu akış esnasında, giderek eksilir ve azalırsınız,
    ve siz azalırken, zihninizdeki acı evinin üzerine yeni katlar inşa edilir ve
    yeni katları çıkıp dolaşmak birşeyi değiştirmeyeceği için (öğrenilmiş
    çaresizlik), siz de zemine doğru kazı çalışmalarına devam edersiniz. Zihninizde
    daha derine, ve daha da derine doğru iniş… daha fazla sessizlik, ve daha
    fazla anlamsızlık ve daha fazla karanlık. hepsi bu.
    *
    başlık: katatonia’nın bir şarkısının adıdır

    16nisan2009
  • best -self- seller of underground

    best -self- seller of
    underground
    her şeyi kırıp dökmek
    geliyor içimden şu an biliyor musun? hem de her şeyi.
    dünyayı havaya uçurmak
    istiyorum. dünyanın çekirdeğine çok güçlü bir atom bombası koymak, ve tüm
    yaşamı katletmek istiyorum. ama yapmayacağım büyük ihtimalle. yapamayacağımdan
    değil, içine düştüğüm durumdan dolayı, hiç kimsenin bir suçu olmadığı için.
    “huzursuz olduğum için, dünyaya suçlu hissettiğimi söyle” diyor pac.
    bu ne demek anlayabiliyor musunuz?
    boş verelim anlamları.
    her şeyi tekrar ederek anlamsızlaştıralım. ne dersiniz? olabilir mi böyle bir
    şey? zaten bunu yapmıyor muyuz her gün. her dakika. her geçen saniye, bir
    şeyleri tekrar ediyoruz. başa alıyoruz sürekli yaşamı. ilerleme kaydetme adına
    yapılan her hareketin sonu, başlangıç noktasına varıyor. tıpkı duvar saati
    gibi. ister akrep ister yelkovan olun o düzenek içinde, sıfırdan başlayıp,
    tekrar sıfıra varırsınız. kaçınılmaz son, hiçlik.
    birileri
    söylediklerimi nietzche ile bağdaştıracak ama herifin tek bir kitabını bile
    okumadım. ne komik değil mi? komik, komik olmasına, ama ben gülmüyorum bu
    duruma. aksine öfkeleniyorum. çünkü, ortalıkta, binlerce kitap okuduktan sonra
    kitap yazabilen adamların, yazdığı kitaplar dolanıyor, ve ben yüz yıl önce
    kusulmuş bazı klasikleri bile okuyamıyorum. çünkü sıkılıyorum. çünkü bana yeni
    bir şey anlatan ya da daha doğrusu inandırıcı ve samimi gelen çok az kitap var.
    burada kendimi üstün gördüğüm falan da yok, hiçbir şey bilmiyorum çünkü hayat
    hakkında. gerçekten hiçbir şey bilmiyorum. tecrübesizim. fazlasıyla tecrübesiz.
    buna rağmen zırvalayıp duruyorum işte. ve sonra, bir başına, dört duvar
    arasında, jori ile baş başa kalıyorsun. ve ister istemez, sonucun nereye
    varacağını düşünüyorsun. daha kaç kez, sıfırı tüketip baştan başlaman lazım
    bilmiyorsun.
    yani şu, şey işte, az
    önce anlattığım duvar saati hikayesi. bazen hızlı dönersin bazen yavaş, ama
    daima sıfıra varırsın. sıfıra sıfır, elde var sıfır. neden biliyor musun? çünkü
    naparsan yap, içindekini kusamazsın. sonu gelmez kusuşunun. sürekli içine yeni
    atom bombaları atarlar çünkü. yeni infilak metotları icat edersin böylece
    kendine. psikoza girersin, sarhoş olursun, sigaraya abanırsın, nefes nefese
    kalır ve “ölmeyeceğim ulan” dersin, “ölmeyeceğim.” çoktan
    ölmüşündür halbuki. ölmüşsündür de ağlayanın yoktur. sistem karşıtı olduğunu
    söyleyen abuzerler, ceplerindeki parayı sistemin kendi etrafında bir tur daha
    atması için harcarlarken, sen büyük bir riske girip, açık el  oynarsın pokeri. elindeki tüm kağıtları
    gösterir ve “bakın bu son param” dersin önündeki hiçliğe. allah
    belanı versin küreselleşme. komik sloganlar bunlar. gerçekten çok komikler.
    çünkü hayatımızın içine eden şeyler, birbirine öylesine sıkı halkalarla
    kenetlenmiş ki, asla çözünmüyorlar. birini yıkıyorsun, karşına bir başkası
    geçiyor. bir duvar, sonra bir duvar daha. değişmez yani dünya. değiştiremezler.
    devrim bir düşten ibarettir. soğuk bir duş alıp kendimize geleceğimiz gün, o
    kadar uzak ki. ve bu yüzden bazıları o kadar riskli yollara girip kendilerini
    ele veriyor ki, yazık oluyor o güzelim insanlara. total redçilere mesela.
    gerçekten yazık oluyor. yani, kim anlıyor ki, anlamayı bırak, kim görüyor? hiç
    kimse.
    militarizm karşıtı
    olduğunu söyleyen birinin çocuğuna oyuncak silah aldığını gördüm. kendine
    anarşist diyen birinin kız arkadaşını mini etek giydi diye dövdüğünü işittim.
    sonra, 2004 bir mayısta, 70-80 kişi, “yaşasın anarşi” diye
    bağırırken, hemen bir sonraki toplantıya, toplam 10 kişi geldi. sonra, o on
    kişi de birbirini yedi. “kendi içinde anlaşamazlar ordusu” dünyayı
    değiştirmeye çalışıyor. çok komik. gerçekten çok komik. sonra bir de kendine
    solcu diyen bir  kesim var, onlar daha
    kalabalık ve daha bölünük vaziyette. bir de atatürkçü bir kesim. bunlar da yeni
    bi mesih beklemekten öteye gidemiyor diye düşünüyorum. sonra sonra, sonra bir
    de başımızda, yakında ülkeyi amerikanın mandası haline getireceği söylenen bir
    “parti-küler atık sistemi” var. tüm bunların dışında, ama her şeyin
    merkezinde, tek derdi aşk olan bir genç nüfüs var. ve her şeyin dışında, bir an
    önce ülkeyi terk etme planları yapan insanlar var. ha bir de tüm bu sistem
    karşıtı kalabalığın büyük bir çoğunluğu, fazlasıyla korkak. kendi hayatları
    ellerinden alınacak diye ödleri kopuyor. yanlarına bi polis gelince saygı
    duruşuna geçip, isyanlarını içinden konuşarak yapan gruplar. ha bir de, hayatı
    boyunca işçi olmamış, hatta hayatı boyunca bir gün bile çalışmamış olanlar,
    maddi sıkıntı çekmemiş olanlar, işçi hakları üzerine yazıp çiziyorlar. ama,
    onlar da samimi değiller, çünkü mülkiyet kavramına karşı çıkamadıkları için,
    yazıp çizdikleri her şey, yılbaşında kafama geçirebileceğim bir kukuleta kadar
    anlamsız geliyor bana.
    sonra durup
    düşünüyorsun, yetkili ilgili ve bilgili mecralar, zırvalarımdan haberdar
    olsaydı ya da kaale alabilecekleri bir çoğunluğa hitap ediyor olsaydım, şu an
    ya mezarda ya da hapiste olurdum.
    sonra aklıma, bana,
    “sen bir kapitalistsin” diyen zühtü geliyor, şimdi kıçımın kenarına
    yapışmak için etrafımda dolanıp duran. insanlar değişebilir, elbette
    değişebilir, zaten bunun için yazıp çiziyor o bazı muhterem ali cengiz köşe yazarları
    (hepsini kast etmiyorum), bir şeyler anlatarak insanlarda bir duygu uyandırmak.
    ve okuyucularının, hayata belki daha doğru bir açıdan bakmalarını sağlamak.
    oysa doğru açı yoktur, kendini iyi hissetmeni sağlayacak açılar vardır. yani
    insanlar böyle yaparlar. gerçekleri görmek yerine, aptalı oynamak. çünkü başka
    türlü, yaşama devam edemezsin. yani, crispin sartwell’in bahsettiği gerçeklik
    düzeyinde yaşamaya çalışırsan, cidden hapı yutarsın. çünkü o zaman, gördüğün bu
    pis ve kokuşmuş ilişki biçimleri, mideni bulandırır. mideni bulandırır ve
    üstelik senin kustuğun hiçbir şey midesini bulandırmaz o insanların. görmezler
    bile seni, üzerine basıp geçerler ve dönüp bakmazlar ne haldesin diye. o halde
    sorun bende lan, deyip, kendi fişini çekmeye kalkışırsın. onu da beceremezsin
    ama, çünkü yaşamak istiyorsundur sen de. her canlı mahlukat gibi önceliğini
    ölmek değil, yaşamak oluşturuyordur. sonra? sonra, tüm bu ebegümecinden
    çıkabilmek için bilinçaltın, senden habersiz bir tünel kazar zihninde. psikoz.
    halüsinasyonlar. algı düzeyinin değişimi. kontrolün yitimi. bu noktada,
    tehlikeli bir oyuna dalar ve tedaviyi ret edersin. çünkü bilirsin ki, sekiz
    sene önce, seni tımarhaneye kapatmaya çalışmışlardır. tekrar deneyebilirler.
    hayır anne dersin, delirmedim daha. bir saniye, bana bi dakka ver, bir saat
    ver, gerekirse bir ömür ver bana, lütfen inan bana. lütfen inan.
    insanlar doğarak
    çoğalır ve yalnızlaşarak ölür. sonra geride kalanlar, intihar eden kişi için,
    “aptal, salak, hayatını mahvetti” derler. düşünceleri için öldürülen
    insanları, sene de bir gün anarlar ve bu anmayı da nispet olsun diye, hatta
    gösteriş amaçlı yaparlar. sonra herkes evine dağılır. çünkü, çünkü aslında hiç
    kimse öldürülmeyi göze alamaz. çünkü aileleri vardır, çünkü sevdikleri insanlar
    vardır, çünkü mülkiyetçidirler, çünkü kariyerleri vardır, çünkü bir isme ve
    hayran kitlesine ve karizmaya ve ve ve’lere sahiptirler. çünkü insanlara umut
    vererek, neye sebep olduklarını düşünmezler. çünkü umut, hastalıklı bir
    duygudur. umutsuzluk ardından intiharı getirir, evet ama, umutta hayal
    kırıklığı riskini taşır ve her hayal kırıklığı, bir özgüven yitimi olarak
    sonuçlanır. ve özgüvenini yitirmiş her insan, ünü dağlara taşlara yazılmış her
    insana hayranlık duyup, “keşke onun gibi olsaydım” diye düş kurar. ve
    düş kuran her insan, gerçeklikten kopar. ve gerçeklikten kopan her insan da anı
    yaşayamaz. ve anı yaşayamamak, geçmiş hanesine kaybedilmiş zaman dilimlerini
    dizer. ve yıllar sonra o zaman dilimleri patlayıp, pişman bir ihtiyar meydan
    getirir. ve o pişman ihtiyar, hayatının belli bir yaşından sonra, bir çocuk
    edinip, tüm hayallerini ona empoze eder. yani olay tamamen, elim sende oyununa
    benziyor. ve girdap tamamen eli açık oynuyor. yani karşı olduğu her ne ise,
    onunla açıktan savaşıyor, ve bir uçurumun kenarında dengede durmaya çalışıyor
    hala.
    anlayabiliyor musunuz? çünkü o egoist ve kendini beğenmiş ve popüler
    kalburabastılar, sadece bir tür şans sonucu ordadırlar. ve o şansın sizin
    yüzünüze gülmesi için yapmanız gereken bir kaç şey; ya yalan söylemek, ya
    kendinden ödün vermek, ya da aileden gelen bir maddi rahatlıkla sağlıklı bir
    zihne sahip olmak. o yüzden kendine alternatif bir muska takan
    abuzittingillerin, hayranı çok olur. çünkü gençlik dediğimiz şey, hayalperest
    olmaya müsait bir doğaya sahiptir. ve hayalperestlik, ister istemez, güzel bir
    gelecek düşünü beraberinde getirir. sonra hep birden yazmaya başlarız. oysa
    hayat hakkında tek bir anafikir bile oluşturmadan yazmak, sonrasında
    yazdıklarınızı silmenize yol açar. ve sildikçe daha az yazmaya, en sonunda hiç
    yazamamaya başlarsınız. çünkü kendinden emin olmadan kurulan her cümle,
    ardından bir “pardon ya yanılmışı”mı getirir. ve yanılmak, pişmanlık
    doğurmasa bile bir özrü zorunlu kılar. oysa çoğumuzun özür dileyebilecek kadar
    alçak gönüllü olmadığı açık. çünkü özür dilemeyi, küçük düşmek olarak
    değerlendirenler türemiş durumda. ve fazlasıyla yanlış söylemlerle sistemle
    savaşmak, aslında sisteme destek vermektir. çünkü bu şekilde, aslında
    yaptığınız şey, sisteme karşı olmak değil de destek olmaktır. zaten
    kapitalizmin üzerimizde oluşturduğu yanılsamayı, ikinci bir yanılsama ile
    desteklemeye yol açar bu da.
    umutsuzluk ölümcüldür.
    umut vermek ölümcüldür. o yüzden öncelikle, yani bir şeyler yazmaya ya da
    konuşmaya başlamadan önce, insanın ölümcül bir varlık olduğunu düşünmesi
    gerekiyor. bunu düşününce, her şey çok basite inmiş oluyor bir anlamda. basite,
    yani, lan zaten ölücez işte, üç günlük dünya, neyin savaşını veriyoruz ki
    demenize. ama bunu dediğiniz taktirde de, sadece kendimizi kandırmış oluyoruz,
    çünkü asıl kandırmamız gereken kesim, yani iplerimizi elinde tutan
    bukalemunlar, ölümsüz olduklarını düşünüyorlar. yani ölümsüz olduklarını
    düşünüyor olmalılar ki, bu kadar mal mülk, servet ve iktidar aşkı için,
    hayatımızın içine ediyorlar.
    yani aslında mesele
    çok karışık. bir çözüm yolu da önermiyorum. hayatım boyunca bir çözüm yolu
    önermedim. ben kendi akıl sağlığımı ve ruhsal dengemi korumak için yazıyorum
    sadece. çözüm yok. tartışmaya kapalı bir konu bu. “napmalıyız?”.
    herkes kendi karar vermeli ne yapmak istediğine. ben naptığımı çok iyi
    biliyorum. ve ne anlattığımı da. nerden başladığımı ve nereye saptığımı da çok
    iyi biliyorum. o yüzden “yazıda bir bütünlük yok” diyecek olanlar,
    kendi alın yazılarında bir bütünlük oluştursunlar öncelikle.
    önce kendini sağlamaya
    almayı düşünen her anti-kapitalist, büyük olasılıkla bir kaç sene sonra, hatta
    okulu bittikten sonra, normal bir insana dönüşüp, topluma adapte olur. o
    nedenle, önemli olan, an itibari ile ne düşündüğümüz değil, hayat sürecimiz
    boyunca nasıl yaşadığımızdır. yani bir insanı, tek bir hareketi, tek bir şiiri,
    tek bir şarkısı, ya da tek bir cümlesi nedeni ile eleştirmek; bölünmelere,
    anlaşmazlıklara, ayrılıklara, pişmanlıklara, özürlere ve dolayısıyla
    tutarsızlığa yol açar. ve yaşam biçimi ile söylemi birbiri ile tutarsız olan
    her insan, yalan söylüyor demektir. ve yalan, samimiyetsizliği de beraberinde
    getirir. ve kapitalist bir sistemde, samimiyetsizlik, en çok satan üründür.  o yüzden artık bu bahsi kapatalım bence.
    nokta.
    16.nisan.2009