Kategori: Genel

  • lethe

    senin aceleci olmamanı seviyorum
    her şey yeterince hızlı akarken
    “biraz sakin takılalım” diyorsun bana
    “tamam” diyorum
    kaldırıma oturup
    arabaları seyrediyoruz
    ve yoldan geçen insanları
    ve bir deniz var arkamızda
    sonsuzluğa doğru uzanan
    ama biz sonsuzluğa değil
    çocukluğa koşuyor gibiyiz
    biraz safça ve
    kaygısız biraz da
    ve senin temkinli halini seviyorum, diyorum sana
    dengede durmamı sağlıyor bu
    gülümsüyor ve
    korktuğunu dile getiriyorsun
    “ama neden” demiyorum
    demiyorum çünkü
    korkuyla kaplandığımızı biliyorum
    her bir hücremizin
    acıyla açılıp kapandığını
    yeni bir aşk
    yeni bir acıya dönüşebilir mi diye soruyor sonra
    susuyor ve denize dönüyor yüzünü
    zaman akşamüstünü biraz geçiyor ve
    güneş yüzmeye hazırlanıyor
    ufukta
    batmasına izin verme, diyor bana
    asla batmasına izin verme
    işte o zaman
    sana güvenebilirim
    “ama bu imkansız” demiyorum
    “deneyebilirim” diyorum sadece
    denemeye değer, diyorum
    sana güvenmem için, diyor
    sözcüklere gerek yok
    bana bak
    kafamı çeviriyorum
    göz göze geliyoruz
    ölümcül sessizlik ve
    dünya kayboluyor o anda
    tüm geçmiş ve
    belirsiz gelecek
    siliniyor
    her ikimiz de biraz
    farkındayız olan bitenin
    itiraf etmeye korkuyoruz sadece
    ve sonra
    istediğimiz bir şeyi
    yapmayı erteliyoruz
    öp beni lethe
    tüm acılarımı al ve
    bu nehirde akalım
    sonsuza dek
    yeniden doğmak gibi bu
    sıfır yaşında olmak gibi
    her şeyi hatırlayarak
    hiçbir şeye doğru akmak
    yeniden başlamak
    belki biraz fantastik ve
    dengeli mutluluk biraz
    sonra titrediğini görüyorum onun
    ve soğuk değil hava
    üşümediğini biliyorum
    hayır ben de üşümüyorum
    insanlar yok
    hayvanlar sadece
    ve bi kaç ağaç
    mavi gökyüzü
    beyaz bulutlar
    keder ve neşe arasında
    gidip gelmişiz yaşamımız boyunca
    sonra ona bakıyorum
    ve o da bana bakıyor
    karanlık
    parlıyor gözleri
    öp beni diyor
    bırakma diyor
    korkuyorum diyor
    gerçekten korkuyor
    öp beni diyor
    nasıl yapılacağını unuttuğumu söylüyorum ona
    çok uzun zaman geçti üzerinden diyorum
    korkuyorum diyorum
    gerçekten korkuyorum
    müzik açalım o zaman diyor bana
    hatırlamamıza yardım etsin diye
    ve radyoda
    jori ve robert’in
    birlikte söyledikleri
    ve ilk kez dinlediğim
    mutlu bir şarkı çalıyor
    sonra bir anda
    acı üzerine kurulmuş
    bir şelaleden aşağı
    düşüyoruz beraber
    nehrin adı lethe
    suyu acıdan gelip
    hiçliğe gidiyor
    bizi her şeye karşı yabancılaştırıp
    birbirimize hapsederken
    akıyor
    sakince

    4.temmuz.2009
  • on yıl önce – elli yıl sonra

    on yıl 
    önce – elli yıl sonra
    şimdi. gecenin bir yarısı. karanlık bir
    odada oturmuş, bekliyorum. ve tuşlara basıyorum sakince. aynen piyano çalar
    gibi. ritim. akış. boşluk ve hiçlik ve anlam. evet anlam. üzerinde pek fazla düşünülmemiş
    cümleler.
    ve ister
    istemez. zihnim. on sene
    öncesine geri dönüyor.
    o deli dolu zamanlar. serserilik yapman
    ın, daha kolay olduğu, ve hiçbir şeyin umursanmadığı, mucizevi geceler. bir tren yolunda,
    bucada, tek ba
    şına içilen
    ve tek ba
    şına geçirilen
    saatler.
    değişen birşey yok aslında. sadece, biraz daha bitmişsin. ruhen ve bedenen. hepsi bu.
    hâlâ düşünmüyorsun geleceği. o zamanlar da düşünmüyordun.
    hiçbir şeye inanmıyorsun hâlâ. o zamanlar da inanmıyordun.
    ve hiçbir şey hissetmemeye zorluyorsun kendini, tıpkı on sene önce olduğu gibi. ve biten her şey, geri sarıp, tekrar ediyor. tekrar tekrar patlıyor flaşlar. ve resimlere bakıyorsun da, pek değişmemiş, manevi tablo.
    aradan geçen zaman değil sadece aslında. bir çok insan ve bir çok aşk ve bir çok kum torbası var. pardon, aşk için, bir çok kelimesini kullanamayız aslında. geriye kalan ne varsa, fazlasıyla fazla. ve ağır geliyor artık, içindeki odada biriken, toz parçaları.
    bir
    sigara yak
    ıyor
    ve
    öksürüyorsun ve kalbin “dur” derken
    sana, “sen dur” diyorsun ona. dur allah
    ın belası. dur artık. durman gerekiyor. hiçbir şey hissetmemelisin. neden atıyorsun ki. neden heyecanlanıyorsun ki arada bir hâlâ. dur lütfen. lütfen dur artık. yoksa beni sevmiyor musun?
    on sene öncesini düşünüyorum. ister istemez yapıyorum bunu. ve aradan geçen, yaklaşık dörtbin gün sonunda, nereye vardığına bakıyorsun. bir direğe tırmanmak yerine, etrafında dönmeyi seçmişsin sanki. ve artık başın da dönmemeye başlamış, bu döngüden. kurulu bir düzenek gibi, git-gel konya altı saat gibi. gibi gibi gibi. herşey “gibi” zaten. aslen hiçbir şey gerçekten var değil. fotokopi anılar. birbirinin benzeri ve gittikçe de, yani tekrar ettikçe, olaylar, yıllar, hayat, tekrarların daha kötü bir kopyasını elde etmekten başka, işe yaramamış, yaşamış olman.
    “on
    sene
    önce daha
    iyiydi be” dedi bug
    ün bir dostum. harbi lan dedim ona, hakketten ha, daha iyiydi. daha
    iyi ve daha
    özverili.
    umut etmiyorduk ama
    özeniyorduk. kendimiz için özen gösterdiğimiz bir hayatımız vardı. sonra noldu? sonra hiçe sayıldığımız için hiç olmaya alıştık ve kendimizin farkına varmamaya başladık. işte aynen böyle, yaşanan hikaye…
    “girdap
    çok iyi
    yaz
    ıyorsun”.
    yok ya? valla m
    ı?
    napay
    ım yani?
    napmam gerekiyor s
    öyler
    misin? te
    şekkür mü etmeliyim bu yüzden sana? yani ederim, gerçekten teşekkür ederim ama, napmalıyım bilmiyorum. gerçekten bilmiyorum. sorun ne onu bile
    bilmiyorum tanr
    ısını satayım. ve iyi falan da yazmıyorum. deli hikayeleri, bunların hepsi..
    değer görmek mi? yani yazarlık serüveninde bir başarıya ulaşmak, bizi mutlu edicek mi? başarı? belki para? olabilir mi? neyi farklılaştırır ki, seni kaç kişinin okuduğu? yeni bir insan tanımak neyi değiştirir söyler misin? hayır seninle görüşemem, çünkü görüşmek istemiyorum. hayır dost olamayız. hayır bir sevgiliye ihtiyacım yok. hayır sevişemeyiz. hayır hayır hayır. sıkıldım artık hayırlarımdan, hayırlısı olsunlarımdan, ve daha bir çok. o kadar çok ki, yaza yaza bitiremedim yani. bitmez de
    zaten.. allah’
    ın
    inayeti sayesinde, hakk
    ından geleceğim kendimin. yakındır
    zafer
    şarkılarım. bir sigara, sonra bir sigara daha…
    “girdap
    çok matrak
    bir herifsin ha, g
    üldürüyorsun beni sürekli”. doğru, matrağım. hiçbir şeyi, ciddiye alabilecek kadar önemseyemiyorum çünkü artık. her şeyle taşak geçiyorum. başta kendimle. çünkü yok başka, yapacak birşey, eroini denemek dışında. ki bi o kaldı zaten, denenmemiş kaçış tüneli kazısı olarak. zaman, sadece zaman.
    ruhunda,
    onar
    ılması mümkün olan, hiçbir şey kalmadığında, güzel bir gelecek ve mutluluktan ve kurtuluştan söz eden, hayır cemiyetine mensup insanlar, o kadar iğrenç geliyor ki insana.
    güzel bir dünya düşü? yok öyle birşey. kendinizi boşuna kandırmayın. kapitalizm kendi başını yiyecek sonunda. sonra da çok daha kötüsü gelicek. dünya bitiyor, az kaldı
    ve daha
    daha k
    ötüsü ile de ilgilenmiyorum ben. çünkü ortalıkta, fazlasıyla aptal olan, bir taraf var. o aptal,
    benim taraf
    ım
    da olabilir ayr
    ıca.
    yani kim daha salak bilmiyorum ama, ben olabilirim.
    çünkü önünde, diğerlerine göre, çok daha fazla para, ün ve kadın, kazanma şansı ve potansiyeline sahipken, “hasiktirin
    lan ordan” deyip, burnunun dikine gidiyor ve bundan da hi
    ç şikayet etmiyorsun.
    sonra bir
    dangalak gelip, fazlas
    ıyla depresif olduğumdan dem vuruyor. ben de gülüyorum buna, çünkü saçmalık bu, çünkü bilinen öğretilerinize göre, teşhis koyamayız bu halet-i ruhiyeye. ve ben bu durumun adına, tırlatmak diyorum. bu, depresyon ya da başka bir saçma dürtüten değil, tamamen gerçek olanı görüp, kabullenip, sonrasında tüm algı mekanizmalarının iflas etmesinden kaynaklanan, bir delilik
    hali. sonra da i
    şte,
    her
    şeyle dalga
    ge
    çiyorsun,
    insanlar aras
    ındayken.
    ve g
    ülüyorsun, gülüyorlar. girdap çok komik bir adamdır. gülelim bare…
    gülmek iyidir aslında, olan biten herşeye, çünkü fazlasıyla komik bir dünyada yaşıyoruz. trajikomik. trajik.
    ölünce yakılmamızı istiyorum.
    ve küllerimin küllerine karışmasını
    bir
    kutuya konulmam
    ızı istiyorum
    ve denize
    at
    ılmamızı
    bu salak şeyi yazdığımda, on sene öncesindeydik zamanımızın. ve şimdi, buradan, dikiz aynama bakınca gördüğüm şey, geçmiş zaman tünelim, o kadar da komik ya da eğlenceli ya da süper gelmiyor bana, şu an gelmiyor, çoğu zaman gelmiyor, ve adamın biri kalkıp, “çok iyisin ya” diyor, “süpersin”. hani nerdeyse inanıcam ve kahkaha atıcam yani.
    sigara
    sigara sigara. yani aynen “figaro figaro figaro” gibi.
    kalbimin
    att
    ığını duyabiliyorum ben. hızlanıp yavaşladığını içerde. kan dolaşımını da hissedebiliyorum. giderek yavaşladığını. ve tamamen manyamış bir doktor, bunları çeşitli tahlillerle söyleyince, “ya gerek yoktu bunlara,
    sorsayd
    ın
    s
    öylerdim
    ben” demi
    ştim,
    k
    ızdı bana. haklı olabilir. herkes haklı olabilir. herkesi haklayabilirim ayrıca. o yüzden durmadan üzerime akın eden sinekler ordusuna, bir şey diyeceğim, benimle uğraşmak yerine, oturup adam gibi kendi derdinizi
    yaz
    ın. sıkıldım artık sizin bitmeyen sataşmalarınızdan. tepem atarsa, gerçekten amınıza koyabilirim, tek bir cümle ile. anlaştık mı? benimle uğraşamazsınız, bunun farkına varsanız iyi olur. farkına varsan iyi olur, bay lethe. ve bu ismi
    haketmiyorsun da bence.
    lethe
    nehrine bir gezi d
    üzenlemek
    istiyorum. ba
    şka
    bir
    şansımız kalmadı sanırım.
    ya da
    izlanda. o sonsuz beyaz bo
    şlukta, yürümek
    sonsuzlu
    ğa,
    kaybolmak, donmak, g
    ömülmek,
    ve erimek sonra. yak
    ılmaktan daha iyidir belki bu.
    soğuk, alabildiğine soğuk bir mağarada, karların altındaki bir mağarada, tek başına yaşayıp, duvarlarına, ilk insanlar gibi, resim yapmak
    istiyorum. sonrada, ma
    ğaranın
    kap
    ısına düşen bir çığ sonucu içerde mahsur kalmak. doğal karadelik bu olmalı. ki düşününce, şu an, gelinen noktadan, varılacak sonuç da, bu durumun, allegorik bir anlamda, gerçekleşiyor olduğunun, kanıtı bence.
    on sene önce. elli yıl sonra
    bir kazı çalışması. ve keşfedilen hiç
    hoşça kalın sevgili sevgililer

    3 temmuz
    2009
  • bir sanrıya duyulan, Özlem'in varlığı

    bir sanrıya duyulan, Özlem’in varlığı
    ah
    delilik
    bu
    nerdesin
    bilmiyorum şimdi
    bu bir
    delilik
    nerdesin
    şimdi
    bu
    gerçekten bir delilik
    gerçekten
    bilmiyorum nerde olduğunu
    ve
    biliyorum bu gerçekten bir delilik
    sarmal
    doku
    aynı
    kelimeleri farklı sırada dizme yeteneği
    anlamın
    içine et
    benim
    içime et
    heba
    et geçmişi
    kır ve
    dök
    parçala
    ve yak
    değişen
    birşey olmayacak
    biliyorsun
    sen
    söyledin bana bunu
    ve
    öldün
    geriye
    bir şey kalmadı
    öldün
    yani
    gerçekten
    ve
    geriye hiçbir şey kalmadı
    belleğime
    kaydedilen o anı kırıntıları dışında
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    görsel
    şölen
    kimseye
    anlatamadığın
    ve
    benim dışımda
    şahidinin
    olmadığı
    tüm o
    yara izlerini
    sakladığın
    için
    hayranlık
    duyuyorum sana
    asil
    bir ruh
    kendi
    pisliği içinde yitip giden ruh
    sessizce
    yaşamak
    için çırpınarak
    ve
    göstermeyerek yardıma ihtiyacı olduğunu
    ve
    dilenmeyerek kimseden hiçbir şey
    ve
    hiçliği görüp
    aldırış
    etmeyerek
    kendi
    dışında
    hiçbir
    şeye teslim olmayan ruh
    sen
    öldün ve
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    benim
    dışımda
    biliyorum
    bir düş
    yaşanan
    her şey
    silinip
    giden anı kırıntıları
    sanrılarımı
    kayda alıp
    camdan
    küreler içine
    ve
    onları duvarlara asıp
    bir
    sergi açmak istiyorum
    senin
    yaşamın
    ve
    bitmek bilmeyen
    neşen
    hakkında
    bana
    yaşama gücü veren
    ve
    daima enerjik hissettiren
    çığlıkların
    hakkında
    sevinç
    çığlığı
    acı
    çığlığı
    sarhoşluk
    ve
    zevk iniltileri
    ve
    kederin ağır bastığı
    bir
    çok kötü gecede
    amfetaminle
    dengelenen
    hissizlik
    korosu
    sen
    öldün
    kendi
    kendine
    kendi
    kendini öldürmene neden oldu
    bilinçaltımdaki
    karışıklık
    ve
    ölümünden sonra
    hayatıma
    girebilecek
    yeni
    hiç bir gerçekliğin
    yeni
    hiç bir arzunun
    ya da zarafetin
    bir
    değeri kalmadı
    aslında
    ben yokum burada
    ve sen
    hâlâ
    dört
    duvar arasında
    bir
    hayalet olarak
    dolaşmaktasın
    hissediyorum
    bunu
    hissedebiliyorum
    takip
    ettiğini
    beklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    beni
    iteklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    devam
    ettiğini
    yaşamaya
    görünmez
    bir kadın olarak
    zihnimin
    içindeki
    koridorlarda
    evet
    doğru
    kim
    ispatlayabilir ki
    gördüğüm
    görüntülerin
    bir
    yalan olduğunu
    ve kim
    inkar edebilir
    halüsinasyon
    anıların
    arzulanan
    hayatın
    bir
    yansıması olduğunu
    kötücül
    gerçeklik
    şüpheci
    zihin
    ve
    hâlâ
    yarattığım
    evrenin
    etrafındaki
    cam duvarlardan
    baktığınızda
    gördüğünüz
    tek şey
    görebildiğiniz
    karanlık
    ise
    aranızdan
    birinin gelip
    ışıklarımı
    yakmaya
    cesaret
    edemediği içindir bu
    çünkü
    o
    esnada
    bilinçdışı
    bir deneyim ile
    savunma
    amaçlı kurduğum
    bir
    çok bubi tuzağına
    takılabilir
    ve
    gerçek yüzünüzün
    fotoğrafını
    çektirebilirsiniz
    bana
    o
    yüzden hala ve hala
    ölülerle
    konuşuyorum ben
    her
    yalnız kaldığım
    sıkıcı
    zaman dilimlerinde
    ölülerle
    ve
    kaydedilmiş
    şarkılar ile
    müzik
    alkol
    sihir
    ve zarafet
    dolu
    yitirilmiş
    düşler silsilesi
    27.Haziran.2009

  • illuminatize

    ben ve sen
    ben ve hiçlik
    ben her şeyim
    ve biz hiçbir şeyiz
    “biz” hiçbir şeydir
    biz de “ben” hiç olunca
    ve sen her şeysin
    ve ben, sen olmayan her şeyim
    ve her şey senin
    senin olamayan sadece benim
    sen de olmayan her şey benim
    ve her şey elindeydi senin
    sana iplerini ben verdim
    oysa sen benim iplerimi tutmak istedin
    ip atlıyordum ben – eğlenceliydi
    ve sen üzerimden atladın – eğlenmiş olabilirsin
    ve eğildim ben düşmemen için
    ve sen üzerime basıp yükseldin
    sen ve ben
    sen ve her şey
    sen her şeydin benim için
    ve hiçbir şeye sahip değildim
    dekore et zihnimi
    kır dök parçala böl
    böl ama yönetme dedim
    sen bende olan her şeyi istedin
    özümdeki hiçbir şeyi sevmedin
    ve ben ip atlamaya devam ettim
    yürüyen bir banttır yaşam – söyledim sana
    uzaklaşamazsın dedim – ne kadar koşsan da
    arkanı dönme bana
    dünyayı sırtına alma
    sakin ol
    her şey olur, dedim
    ve sırtımı döndüm sana
    sonrası hiçlik
    sen ve sen
    sen ve insanlar
    sen insanlardan hoşlanmam dedin
    sen insanları umursamıyorum dedin
    insanlığı umursuyorum dedin
    insanî duyguları dedin
    insanları değil dedin
    yalanlar yalanlar yalanlar
    sen ve sen
    sen ve arkadaşlar
    aşağıladılar
    bir paranoyak olduğumu sandılar
    bunu sana da inandırdılar
    oysa onlara bunu inandıran da sendin
    sar başa
    sar başa ve oyun dışı kalayım
    aslında ben fasülyeden varım hayatınızda
    sen ve sen
    sen ve para
    sana hiçbir şey sorun olmayacak dedim
    bir gün çok uzaklara uçucaz
    ve geçmiş geride kalacak dedim
    geride kalmamı isteyen sendin
    ve ip atlıyordum ben
    sen beni atlatmayı seçtin
    sen ve sen
    sen ve kaygıların
    sana beni bile umursama dedim
    en sonunda bi tek bunu becerebildin
    ben ölürken kendim için
    sen kendi üzerine yenilerini ekledin
    sen ve sen
    sen ve dünya
    sana dünya ölür dedim
    sen kendini dünyaya hapsettin
    ben harikulade bir hiçim
    harikuladeler diyarında yaşar zihnim
    ve her şeyi başa almaktansa
    hiçbir şey hissetmemeyi seçtim
    hiçliği hissettim
    her şey alev aldı kendi içimde
    parıldadığını sanmaya devam ettin
    güneş
    göz alıcı güneş
    yakıcı güneş
    güzel güneş
    kendi kendine yanan güneş
    hayır hiçbir şey hissetmedin
    acı her şeydir
    hayır hiçbirşey’i hissetmedin
    hissetmek her şeydir
    hayır – ben hiçbirşey’im
    ben ve ben
    ben ve kendim
    psikosamatik görüş açışı
    psikozlu yaşantı
    bir illüzyonda yaşandı
    bitti ve tekrar başladı
    başladı ve tekrar bitti
    bir kez bitti ve tekrarları başladı
    film şeritleri başa sardı
    film şeritleri defalarca başa sarıldı
    koptu
    film koptu
    ve zihin özgür kaldı
    alıcılarının ayarları ile oynamadı
    karıncalanmış ekrana aldırmadı
    bitti ve tekrar başlatmadı
    hiçbir şey anlamaya çalışmadı
    hiçbir şey anlatmaya çalışmadı
    sanrılara aldırmadı
    gerçeği kavradı
    bekliyor
    beklemeyi seçti sonra
    ve bekliyor
    sen ve sen
    ben ve ben
    iki ayrı kutup
    doğu ve batı gibi
    kuzey ve güney gibi
    her ikisi de soğuk
    her ikisi de aynı
    güneş onlara ulaşmadı
    biri güneşe aldırmadı
    biri battı sonra
    güneş doğarken
    biri battı
    diğeri doğarken
    güneş ve ay
    ay kendini bir şey sandı
    güneşe muhtaçken
    ay kendini her şey sandı
    güneş battı sonra
    ay parladı
    parladı ve
    yansıttığı ışığı
    kimden aldığına aldırmadı
    ay parladı güneş ölürken
    ay değişti
    ufaldı ve daraldı
    büyüdü ve çoğaldı
    tekrar tekrar aynı şey
    geçici ölümsüzlük aşkı
    gerçek görünmezlik şarkısı
    ben ve ben
    tek kişilik bir oyuna başladı
    kendi kalesine gol atarak kazandı
    kendini yenerek kazandı
    tek bir kişilik bir oyun bu
    tek bir kişilik bir yaşantı
    sen ve herkes
    benim dışımda gelişen her şey
    dünya senin olabilir
    dünya seni yıldız sanabilir
    ve sonra gelip bana
    anlatırsın ve bilirim
    senden geldiğini o sesin
    gecenin karanlığında
    kulağımda kibirle
    öfke haykıran iblisin
    ve benim hakkımda
    senin de hakkından gelenlerin
    ne düşündüğünü bilmek ister misin?
    ama ben sana daha önce de söyledim
    arkamdan konuşulanların
    arkamda kalmasını yeğlerim
    o yüzden lütfen
    bana gelip
    başına gelenler hakkında
    ne hissettiğin hakkında
    arkadaşlarının ne hissettiği hakkında
    konuşma
    benim cennetimde
    senin cehennemine ayrılacak
    bir köşe kalmadı
    ve senin cennetinde
    benim cehennemim
    hiçbir zaman var olmadı
    o yüzden lütfen
    o harikulade kaldırım taşlarını
    yerinde bırakmama
    izin ver
    sen kafama
    yeni bir gök taşı daha düşürebilirsin
    problem değil

    26.haziran.2009
  • Rz… EVa4Life UTION

    @psikozlu bir zihinden yansıyanlar@
    (2009’basılmayan zinelerimden birinden/komik geleceğini bile bile/ta ki hayal dünyası sanılanın gerçeğiyle yüzleşene değin)

    -Rz… EVa4Life UTION-
    çok büyük acılar çekilecek
    çok büyük kanlar dökülecek
    ve en sonunda biz
    bir şekilde
    sizi alt edeceğiz

    ama bu esnada
    gerçekten
    milyonlarca yıldır hiç bir dünyada
    hatta orta dünyada bile
    eşi benzeri görülmemiş
    bir savaş çıkacak

    çok büyük acılar çekilecek gerçekten
    büyük acılar

    geleceği bilmiyorum
    sadece hissedebiliyorum
    ve hissettiğim her ne ise
    bana çok büyük bir acı vermekte

    ve emin olun bir gün
    hiçbir dünya tarihinde
    hatta hiçbir bilimkurgu filminde
    ve ki hatta hiçbir fantastik alemd
    ki hatta hiçbir paralel/simetrik/asimetrik evrende
    eşi benzeri görülmemiş
    büyük bir savaş çıkacak
    şimdilerde zihinsel olarak süren bir savaş

    ve o günden sonra
    sizden arta kalanlar
    keşke bu adamlara
    en baştan kulak verseydik derken biz
    kendi dünyamızı
    kendi kendimize
    konuşarak
    anlayarak
    anlaşarak
    ve yaşayarak
    en baştan oluşturacağız

    geçmişte yaşamış
    ve yaşam süresi bitince
    başka bir boyuta taşınmış
    tüm o eski sesleri topluyorum şimdi ben
    büyük bir kolaj yapıyorum şimdi ben
    önce kendi zihnim içinde yapıyorum bunu
    sonra da size anlatıyorum
    sonra da siz bana anlatıyorsunuz

    ve herkes bunu yapıyor şimdilerde
    herkes herkese bir şey anlatıyor
    kulaktan kulağa yayılıyor parola

    ve emin olun, dipten
    çok güçlü bir patlama gelicek!

    19 haziran 2009
     (psikozlu bir zihinden yansıyanlarzine)

  • yeni

    seni
    sevdiğini söyleyen herkesi öldür
    seni
    anladığını söyleyen herkesi öldür
    anneni
    öldür
    tanrıyı
    öldür
    kendini
    öldürme bi tek
    çünkü
    yaşam sensin
    9.haziran.2009

  • alis'siz bir diyar

    annem
    bir dua okudu
    ve
    kapattı kapıyı üzerime
    ve
    ben de mahsur kaldım
    kendi
    zihnimin içinde
    telefona
    uzanma sakın
    kimse
    aramaz seni bu saatte
    belleğini
    kaybetme sakın
    her
    şey onun içerisinde
    kendini
    kaybetme asla
    bulamayabilirsin
    hiçbir yerde
    bekle
    sadece karanlıkta
    ışıkların
    yanacak mı diye
    bekle
    karanlıkta
    biri
    ışıklarını yakar mı diye
    gücün
    yok hareket etmeye
    o
    yüzden boşuna deneme
    kimse
    anlamayacak seni
    kendi
    ‘kendi’ne direnme
    aksın
    her şey içinde
    yaşam
    son bulsun gözlerinde
    ve
    sakın anlatma o gece
    gördüklerin
    her ne ise
    bırak
    ölsün insanlık kendi içinde
    bırak
    övünsünler kendileriyle
    öz
    benliğini kaybetme
    egonu
    tatmin etme
    bırak
    yansın insanlık
    kendi
    yarattığı cehennemde
    bırak
    ağlasınlar
    düştükleri
    hallere
    kimseyi
    görme
    kendini
    gömme
    bırak
    aksın hayat
    istedikleri
    şekilde
    zihnin
    içinde bir dünya kur kendine
    alice’in
    olmasa da diyarın harikulade
    mutlusun
    sen çocuk kendi içinde
    bırak
    insanlık ölsün kendi cehenneminde
    hiçbir
    şey duyma ve hiçbir şey görme

    9.haziran.2009
    – 2.psikoz öncesi son hezeyanlar
  • bit

    bak
    dedi ona
    ben
    yarı ölü sayılırım zaten dedi
    ölmeme
    az kaldı dedi
    finiş
    çizgisine çok yaklaştım dedi
    hissedebiliyorum
    dedi
    bitiyorum
    dedi
    ve
    bu süreçte dedi
    birinin
    eridiğimi görmesini istemem dedi
    kimseyi
    istemiyorum dedi
    kimseyle
    konuşmak istemiyorum
    kimseyi
    hayatımda istemiyorum
    kimseye
    içimi göstermek istemiyorum
    artık
    bekle
    dedi diğeri
    sana
    bir şey göstericem
    ve
    çantasından
    onun
    için aldığı
    güzel
    bir
    kolyeyi
    çıkardı
    uzattı
    ona
    bak
    dedi
    sevdin
    mi
    gülümsedi
    gülümsedi
    ve
    ben
    bunu hakketmiyorum dedi
    ama
    dedi
    hediyeler
    geri çevrilmez
    teşekkür
    ederim
    gerçekten
    teşekkür ederim
    gözleri
    dolmuştu adamın
    gözleri
    dolmuştu ve
    sonucunu
    biliyordu
    biliyordu
    bir gün
    her
    şeyin biteceğini
    bitirileceğini
    ardında
    bırakacağı enkaza
    aldırış
    etmeden
    gideceğini
    diğerinin
    seni
    seviyorum dedi diğeri
    sevme
    dedi o da
    ama
    neden dedi diğeri
    çünkü
    acı çekmek istemiyorum dedi
    ama
    çekiyorsun dedi diğeri
    bundan
    sana ne dedi
    bundan
    sana ne
    ben
    ölüyorum tamam mı
    ve
    bu da
    hiç
    kimseyi ilgilendirmez
    beni
    sevmiyorsun
    yarattığım
    illüzyonu seviyorsun
    ve
    onun arkasında
    var
    olan gerçek
    tamamen
    çürümüş
    ve
    onarılacak
    hiçbir
    tarafı kalmamış
    bir
    temel üzerine
    hâlâ
    ve inatla
    hayatta
    kalan
    ama
    ölümüne yaklaşan
    biri
    var
    ben
    onarabilirim seni dedi diğeri
    doğru
    dedi adam
    onarırsın
    korkuyorum
    ama
    gerçekten
    korkuyorum
    birinin
    gelip beni
    onarmasından
    ve
    sonunu biliyorum
    şimdiden
    görebiliyorum
    kimse
    için hiç kimse
    sonsuza
    dek
    kendini
    feda etmemeli
    ben
    feda ederdim dedi diğeri
    benim
    için mi dedi adam
    evet
    değmem
    buna
    değersin
    ördüğü
    koca bir duvarı
    hâlâ
    korumaya çalışarak inatla
    bu
    kadarı yeterli dedi adam
    hiçbir
    iyi şey için
    umut
    etmek istemiyorum
    sıkıldım
    artık
    bu
    bahsi kapat
    bana
    eski hikayelerimi hatırlatıyorsun konuşarak
    hiçbir
    şey hissetmek istemiyorum ben
    ruhumu
    öldürmeye çalışıyorum
    bedenim
    ölmeden önce
    yoksa
    bedenimden
    sağ
    çıkacak ruhum

    4
    haziran 2009 
  • alev alan karlar

    izlanda’ya
    gitmek istiyorum dedi
    izlanda
    olması şart değil aslında
    sessiz
    bir yer
    karla
    kaplı bir dağ
    insan
    yok
    hayvanlar
    sadece
    hayvanlar
    ve bitkiler
    başka
    hiçbir şey olmamalı
    hiçbişi!
    anlıyo
    musun?
    karlı
    kaplı bir dağdaki bir mağara
    tek
    başıma yaşamak istiyorum dedi
    anne
    yok
    sevgili
    yok
    dost
    yok
    arkadaş
    yok
    bir
    dakika dedi sonra
    benimle
    gelmek ister misin?
    ne
    olarak gelmemi istiyorsun ki dedi diğeri
    bilmem
    hiç
    olarak olabilir
    gelir
    misin?
    nasıl
    yaşıycaz orda dedi diğeri
    nerde?
    izlanda’da mı?
    nereye
    gitmek istediğini bile bilmiyorum ki
    izlanda
    merkeze
    uzak bir yerde ev tutarız
    sessizliği
    dinleriz
    nasıl
    yaşıycaz peki?
    para?
    yazarlık?
    ve
    ardından sessizlik
    sessizlik
    sessizlik
    sonra
    arkasını
    döndü diğerine
    ve
    sen
    bilirsin dedi
    ben
    gidiyorum
    nereye?
    izlanda’ya mı?
    hayır
    cehennemin
    dibine
    ve
    oraya hiç kimseyi götürmek istemiyorum
    yalnız
    gidicem
    2.haziran.2009
  • missed

    missed
    ölüm hakkında düşünüyorum şimdi. o lanet
    olası kara delik hakkında düşünüyorum. düşünebilirim öyle değil mi? sizce bir
    mahsuru yoktur umarım bunun, yani hâlâ düşünebiliyor ve yazabiliyor ve
    yayınlayabiliyor ve yaşayabiliyor olmamın… rahatsız olanlar gözlerini
    kapatabilir, kulaklarını tıkayabilir, görmezden gelebilir ve derhal çıkıp
    gidebilir. ne diyordum? ölüm. baştan alalım…
    ölüm hakkında düşünüyorum şimdi. o lanet
    olası lanet hakkında. bir bakıyorsun, öncesinde hareket edebilen ve daha da
    ötede hissedip tepki verebilen bir şey, eşyadan farksız hale gelmiş. ve orada
    öylece bıraksan, çok fazla dayanmayacak bir eşya gibi, çürüyüp gidebilecek,
    kokabilecek, kurtlanabilecek, yok olabilecek, vesaire vesaire vesaire.
    gömüyoruz, yakıyoruz, çeşitli yok etme biçimleri uygulayıp, anıtlaştırıyoruz.
    ve sonra, bazen ziyaret ediyoruz. bazen fotoğraf karelerine bakıyoruz. bazen
    videolara. bazen de, zihnimizin içine hapsolan film şeritlerine.. zihnimizin
    içindeki film şeritleri, giderek daha da silik bir hâl alıyor, bulanıklaşıyor,
    ve sonra, zamanla daha az hatırlamaya başlıyoruz geçmişte olan biten
    ebegümecini. daha çok anı depolanıyor belleğimizde, ve daha az yaşamaya
    başlıyoruz bir şekilde. daha az hatırlayarak dünü. devam ediyor. ilerliyor,
    ilerliyor, ilerliyor, ve bazen birden bire, son sürat giden bir arabanın aniden
    bir duvara çarpıp durması gibi, içimizde geri sarıp bir noktaya kilitleniyor
    zihnimiz. buna kimileri nostalji diyor. kişisel nostalji söz konusu olan.
    kişisel bellekle ilgili olan kişisel nostalji. işte, ne bileyim, evde oturmuş
    bir şeyler yaparken, bir anda, bir şey, herhangi bir şey, geçmişte olan bir
    şeye geri itiyor zihni. ve sonrası boşluk. çünkü bir zamanlar var olan bir
    şeyler artık yok. sonra? sonra geçiyor işte, bu acı ve durağanlık, yine devam
    ediyorsun. ama asla unutmuyorsun ölen insanları. anneni unutmuyorsun. babanı
    unutmuyorsun. ölen eski sevgilini. ölen eski dostlarını. belki kedini veya
    köpeğini. hatta balığını. yani kısaca, hissedebilen bir şeyleri.. artık ölmüş
    olmalarını.. meseleyi kişisel alacak olursam, 13 ya da 14 yaşımdayken ölen
    eniştemi. meseleyi kişisel alacak olursam, beynimin hard diskinde, binlerce
    yedeği alınmış, asla kaybolmayacak olan, bir sürü geçmiş zaman dilimini… hiç
    bir şeyi unutmuyor ama geri de getiremiyorsun. henüz bunu başaramadık. ama her
    an başarabilirler. şu, geri zekalı ve gereksiz işlerle çok fazla haşir neşir
    olan manyaklar, teknolojiyi çok ileriye taşıyıp, bellekte geri dönüşüm
    yolculuğuna çıkartabilirler sizi.. ve buna, kişisel bazda bir geçmişe yolculuk diyebilirler.
    hatta bakarsınız, “geleceğe dönüş” film olmaktan da çıkar bir gün. olabilir.
    her türlü acıya çare olabilir, siktiğiminin kapitalizmi. olmayı vaat ederler en
    azından. bütün siktiğiminin liderleri bir şeyler vaat ederler. tanrı da dahil
    buna. tanrınız. ne diyordum?
    ölüm hakkında düşünüyorum. ve pj harvey
    bana, tatlı bir şekilde, acı dolu bir ses ile, “missed” diyor. zamanda yolculuk
    fikri, bana kalırsa, hiç de iyi bir fikir değil. mümkün olsaydı, ben gitmezdim.
    çünkü, yaşanan her şey, yaşandığı anda gerçektir, buk.un dediği gibi, ve her ne
    kadar kendi içimizde geçmişe dönüp acı çekebiliyor da olsak zaman zaman, ölümü
    alt etme çabası, dahiyane bir şey gibi gelmiyor bana. acıyı yok etmek, hayatı
    anlamsızlaştırabilir. ki yeterince anlamsız gelebiliyor bazen her şey. ki kendi
    içinde, yeterince anlamla doldurmuşuz her şeyi. ve şimdi, bu noktada, ölen tüm
    şeylerle ilgili, bir şeyler zırvalıyorum. çünkü ölüm, birinin ölümü, gerçekten
    pis bir şey. ama söz konusu ölüm, intiharla, ya da savaşla, ya da cinayet ile,
    ya da başka bir dış etkenle vuku buluyorsa, ki buna kapitalizmin başımıza
    açtığı binlerce hastalık da dahil, dışardan etkiyen bir şeyler sonucu vuku
    buluyorsa, daha da pis bir hale dönüşebiliyor, hissedilen acı. acı ve acıyı
    tedavi yöntemleri üzerine de zırvalayabilirim. çünkü ölüm acı demektir. çünkü
    sevdiğiniz herhangi canlı bir şeyi kaybetmek, size gerçekten büyük bir acı
    verebilir. çünkü hissetmek, ve hissedilen bazı şeyleri paylaşmak, böylesine
    tehlikeli bir şey. çünkü ölüyoruz. çünkü ölmek zorundayız. çünkü başka türlü,
    hayat çok sıkıcı olurdu. o yüzden cennet, dinlerin ürettiği, en geri zekalı
    vaattir. ve insanlar kanar. kanarlar çünkü, insan denilen varlık, bu dünyanın
    en açgözlü ve en bencil varlığı olma kapasitesine erişmiştir. o noktada, dönüp
    geriye baktığımızda, ölen tüm insanlar için, hepimiz zaman zaman, bir dakikalık
    saygı duruşuna geçtiğimizi hatırlayalım. salakça bir şey saygı duruşları.
    anıtlar ve türbeler ve mezarlar, dünyanın en gereksiz yerleri. yakmak
    gerekiyor. gerçekten yakmak. kül.. sonra o külleri, rüzgara veya denize ya da
    uzay boşluğunda herhangi bir akışa bırakmak… bence en mantıklısı bu. o yüzden,
    ölünce yakılmamızı istiyorum, ve küllerimin küllerine karışmasını, bizi bir
    kutuya koymalarını istiyorum. ve denize atılmamızı. sadece sen ve ben. ben de
    mi kimim? ben de senin kim olduğunu bilmiyorum tatlım… henüz karşılaşmadık. ve
    hiçbir zaman karşılaşmayabiliriz. hiçbir zaman aşık olmayabilirim. hiçbir zaman
    aşık olmasam iyi olur. çünkü, en başa dönecek olursak, ölüm var, ve herhangi
    bir şeye dair özel bir şeyler hissetmek öylesine boktan bir şeydir ki, her
    tatlı dokunuşu, acı ile hatırlanmanı gerekli kılabilir. ve bir birlikteliğin
    sonu, terk edilme yerine ölüm ile geliyorsa, gerisini siz düşünün artık…
    burada, bir sevgililikten ziyade, genel olarak, herhangi bir şeyle yaşanan
    birlikteliği kast ediyorum. her şey olabilir bu.
    bu noktada geriye dönüp, bir sigara
    yakalım. belleğimizde geriye.. eniştem öldüğünde, 13 veya 14 yaşındaydım ve
    ölümün ne olduğu konusunda en ufak bir fikre sahip değildim. sabah. telefon
    çaldı. kuzenim. açtım. ve bana, “baba mı kaybettik” dedi. “tuvalette. ölü
    bulduk. sabah”. kaldım ben de öylece. çünkü alkolikti, çünkü gecenin bir yarısı
    uyanır ve içerdi, çünkü o gece tuvalete girdiğinde, artık bünyesi iflas
    etmişti. ve neden alkolik olduğunu, olabildiğini, ve kurtulmak istemediğini,
    istese bile kurtulamadığını, çok iyi biliyorum. çünkü yaşam, öylesine boktan
    bir hâl alabiliyor ki bazen, yani gerçeklik kavramı, ve anlaşılabilmek,
    sevilebilmek, öylesine boktan bir hâl alabiliyor ki hayat, kendinizi yalnız,
    yapayalnız hissedebiliyor ve intihar ediyorsunuz, ya da kendi zihninizi çeşitli
    şekillerde askıya alıyorsunuz. bunu ben de yaptım ama iyi bir şey değil bu.
    zihni askıya almak yani. yaşama savaşına bir son vermek yani. çünkü yaşam,
    zaman zaman hiç olmadığı kadar güzel olabildiği gibi, zaman zaman da, var olan
    ve olabilecek ne varsa içinde sıkıştırabilen bir mengeneye dönüştürebiliyor
    zihninizi. o noktada, acıdan kaçmak anlamsız geliyor bana. çünkü, daha önce de
    dediğim gibi, her zaman iyi olmak iyi bir şey değildir ama her zaman kötü olmak
    kötü bir şeydir. bu noktada, sözü, ying yang ile bağdaştırıp, size bir örnek
    vermek istiyorum. verebilirim öyle değil mi? buna hakkım var sanırım… sonuçta,
    bu benim yazım, ve sevmiyorsanız, okumayın. nokta. devam edelim, örnek şu:
    27 yaşına gelmiş bir adam, bir kaç ay önce
    bana, bir e-posta attı, ve “yazar olmak istiyorum bana yardım et” dedi.
    şaşırdım elbette. bir şeyler daha zırvalamıştı. sonra da buluştuk. mecburen buluştuk.
    çok ısrarcıydı. çok fazla. ve görüşmek zorunda kaldım:
    karşılıklı oturuyoruz. ve bana, kendini
    güçsüz hissettiğinden bahsediyor. bu adam 27 yaşında. ve benle yaşıt. ve çok
    fazla kitap okumuş. eğer bir haddi varsa bu meselenin, haddinden fazla okumuş
    diyebiliriz. ve çok fazla film izlemiş ayrıca. ve yazar olmaya çalışıyor. yani
    yazmaya. söz konusu mesele, bu işten para kazanmak falan değil. para kazanmaya
    ihtiyacı yok, çünkü ailesinin yeterince parası var. ve ailesi bir gün
    öldüğünde, ona kalıcak olanlarla, ömrünün sonuna dek idare edebilir. o derece
    yani. anlatabiliyor muyum? devam edelim. herifin paraya ihtiyacı yok ve
    hayatında bir eksilik hissediyor. kendinde bir eksiklik hissediyor ve yazar
    olmaya çalışıyor. bir kitap yazmaya. etkileyici bir roman mesela. gerçekten
    etkileyici, öyle ki, okuyan herkesin ona hayran olabileceği bir düzeyde. neler
    bildiğini kanıtlamaya çalışıyor. ve bana e-posta atıyor, zamanın birinde, bu ve
    buna benzer bir sürü saçmalıktan bahsettiği bir e-posta. okuyorum postayı. o
    zamanlar postaları okuyabiliyorum. buna gücüm ve zamanım var. ya da öyle
    demeyelim de, meseleyi hiç abartmadan ve gerçeği çarpıtmadan şöyle değiştirelim
    o kısmı: o zamanlar birilerinden gelen e-postaları okuyabiliyorum, çünkü canım
    okumak istiyor. evet, böyle dahası iyi oldu. devam edelim öyleyse. artık çalan
    telefonu bile açasım gelmiyor kimi zaman, kimin aradığına bile bakasım
    gelmiyor, ve bakabildiğim zaman, canım geri dönmek istiyorsa, arayıp, “aramışsın
    bugün beni” diyorum. veya “bir hafta önce beni aramıştın”. her e-postaya, eğer
    canım cevap vermek isterse, “geç cevap için özür dilerim ama ancak bakabildim”
    diye başlıyorum. hayır, yoğun olduğumu ifade etmeye çalışmıyorum bu noktada,
    çünkü yoğun değilim, sadece, ne bileyim mesela, yeni bir grup keşfetmişken, o
    grubun albümünün inişi esnasında, ekranda geriye doğru akan rakamları izlemek
    daha ilgi çekici geliyor bana. geriye doğru akıyor rakam. kilobyte azalıyor.
    sonra ekranda finish yazısı beliriyor ve şarkıyı açıp dinliyorum. falan filan.
    boşa zaman öldürmek böyle bir şey olsa gerek, ama seviyorum boşa zaman
    öldürmeyi. ya da tutup, aptal programlar yazıyorum. aptal ve ufak bilgisayar
    programları. kendi içinde bir süre sonra sonsuza bağlayan döngüler
    oluşturuyorum o programlarda. şayet o programı, bir websitesine koyarsam, benim
    gibi zaman öldürme meraklısı bir herifi, epey oyalayabilir. yaşını gir yazıyor
    programda, giriyorsun yaşını, sonra kaç kitap okuduğunu giriyorsun, sonra kaç
    film izlediğini yazıyorsun, ve karşına bir olasılık dilimi çıkartıyor mesela, “bence”
    diyor yazdığım program “yüzde 44 yazar olabilirsin”. böyle bir şey olabilir mi?
    bu soruyu, iki şekilde ele alabiliriz. bir: ben böyle eblek bir şeyle uğraşıyor
    olabilir miyim? iki: bir şeyin gerçekleşme olasılığı, böyle eblek bir
    matematiksel süzgeçle belirlenebilir mi? “neden olmasın” diyor karşımdaki
    herif, “bence çok kitap okumuşsundur”.
    buraya nerden geldik bilmiyorum, boşlukta
    akıyorum. o yüzden meseleyi baştan alıp, tekrar anlatmayı deneyeceğim. dinlemek
    istemeyenler için, kısa bir özet geçiyorum; mesele, yazar olmaya çalışan ve tek
    derdi bu olan bi herifin, boş işlerle uğraşıp birileri tarafından yazabildiği
    sanılan benimle arasındaki yazarlık ve hayat üzerine bir diyalogla alakalı,
    bunun yanı sıra size vaat edebileceğim, entrika dolu bir aşk hikayesi, bir
    cinayet, ya da “politik akapunktur” adında yeni bir keşif yok. hiç bir şey vaat
    etmiyorum ve hiçbir heyecanda duymuyorum şu an bu kelimeleri yazarken. ama
    anlatmak zorunda hissediyorum kendimi, çünkü fazlasıyla sıkıldım şu yazma
    işinde kendimi tekrar etmekten! kendi içimde bir değişiklik yaratmaya
    çalışıyorum. o yüzden başımdan geçeni değil de, başımdan geçmesi muhtemel bir
    şeyi kurguluyorum. belki, gelecekte başıma örülmesi muhtemel bazı kukuletaları,
    önceden tasarlayıp, anlatırsam, ve “bunun olabileceğini biliyorum bak” deyip,
    gelecekte bir takım olası şeyleri önceden tahmin edersem, ve bunu kanıtlarsam,
    belki tanrı beni şaşırtacak, hiç aklıma gelmeyen, olunca heyecan duyabileceğim,
    alternatif çoraplar örebilir başıma. senaryoları ezberledim çünkü artık. her şeyi
    baştan bilir oldum. çünkü kabuk değiştiren yılanlar gibi, her yeni yıla farklı
    bir bakış açısı ile giren insanların ve o insanların sürekli ters çevirdikleri
    kum saatlerinin, hangi tarafından asılmaya çalışırsan çalış, hep aşağı doğru
    akıyor zaman.. anlatabiliyor muyum? yokuluş. ölmekte olan her şey. bir önceki
    vaazımda bundan bahsettim size. ölmekte olan her şey. hiçlik. o halde baştan
    alalım.
    şimdi, moruk, adamın biri var, tamam mı?
    bak bu kısım gerçek ama. sallapati yok. zamanın tekinde, bana bir e-posta atıp,
    yardım isteyen bir adam var. herkes zaman zaman birilerinden yardım istiyor ve
    ben yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyebilen insanlarla ilgilenmiyorum, çünkü
    onlar nasılsa bir yolunu bulup, işin içinden çıkıyor ya da çıkartılıyorlar.
    sokakta yaşayan köpeklerin, yardıma muhtaç insanlardan daha çok yardıma
    ihtiyacı var bence. ve onları da, veya gerçekten bazı insanların, tek
    anlaşabildikleri ve iyi veya kötü bakabildikleri bazı hayvanları, kedi ve
    köpekleri, veya başka canlıları, ölüme terk eden bazı kurumları deşifre etmek
    gerektiğine inanıyorum. bu noktada, daha da ileri gidip, sizi isim verebilirim:
    “ışık kent hayvan barınağı”.
    birileri, eğer bir takım toplumsal
    faktörlere etki edebilen işlerde çalışıyorlarsa, ve yaptıkları işten para
    kazanıyorlarsa, yani hayatlarını iyi veya kötü sürdürüyorlarsa, aldıkları
    maaştan çok daha fazlasını hak ediyor bile olsalar, o işi doğru düzgün yapmak
    zorundalar. bu noktada, kimsenin yediği ekmeğin, pislik dolu bir fırında
    pişmesi gerekmiyor. ve bu noktada, hiçbir hayvanın, insan ihmalkarlığından
    dolayı ölmesi de gerekmiyor. yani siz güvenlik görevlisi olarak, son derece
    modern bir iş hanında, modern olmayan koşullar altında çalışıyor olabilirsiniz,
    bu sizin, oraya girip gezmeye çalışan insanlara bir takım işkenceler
    uygulayarak, size uygulanan işkenceyi, elim sende oyununa veya çocukken
    oynadığımız “elektrik geçti” sirkülasyonuna döndürmenizi gerektirmez. bir
    havaalanında çalışıyorsanız, bagajların ağırlığına bir dolu küfür saydırabilirsiniz,
    ve haklı da olabilirsiniz ve bunu anlaya-da-bilirim, çünkü o işi ben de yaptım,
    ama intikamınızı, o bavulları tekmeleyerek alamazsınız. isyan ettiğiniz
    hayatınızı dönüştürmenin şekli, işinizde bir kademe yükselmekten de geçmez.
    isyan ettiğiniz hayatınızı dönüştürmenin şekli, kendinizi hayvanlardan üstün
    görmekten de geçmez çünkü gerçekten hayvanlar, insanlardan daha üstündür. bir
    defa daha hassaslar ve daha duyarlılar. insanlardan bin kat daha duyarlılar. o
    halde duyarlı olan bir şeye, yani hissedebilen ve acıdan kıvrandığı her
    halinden belli olan bir şeye, bu şeyin ne veya kimden olduğuna bakmaksızın,
    yardım etmek gerekir. toplumsal dönüşüm projesi denilen geyikler, ya da abuk
    subuk kalkınma projelerinin, bir sonuç vermemesinin nedenlerinden biri, kutuplaşma
    psikolojisidir. ve o kutuplaşma anında, bir amipe dönüşüp kendi içinde de
    bölünen ve bölünmeye alışkın olan insan doğası, en sonunda kendi içindeki
    yalnızlığı tamamlama noktasında evrilmeye başlayıp, herhangi bir şeye
    aitleşiyor. kendi içinde bütün olmayıp, kendi içinde bütün olmayan bir
    topluluğa katılmak.. ve bir takım sorunlarda, öne sürülen bir takım çözüm
    yolları ile ilgili, bir takım çalışmalar yürüten, bir takım lider insanların da
    zaafı, kendi içlerindeki yalnızlığı, o şey vasıtası ile çözme çabası gibime
    geliyor. o nedenle bir lideri olan bir sivil toplum örgütünün, bir lideri olan
    herhangi bir tarikattan farkı yokmuş gibime geliyor. çünkü, bireyselliğini
    yitiren ya da bir toplulukla bütünleşip kendi yalnızlık evresini es geçen, her
    insan, en sonunda, farkında olmadan, bir takım heyecanlar duyup, aynı
    amfetaminin yarattığı o sahte mutluluk hissini tatmaya başlıyor. ve hepimizin,
    sahte veya gerçek, zaman zaman, bir takım mutluluklar hissetmeye ihtiyacımız var.
    bu, orgazm sonrası tadılan, tamamen fiziksel yolla elle edilen bir mutlulukta
    olabilir, ya da, bizim yazar olmaya çalışan arkadaşımızın, ilk kitabı
    yayınlandığında tadacağı mutluluk gibi tamamen konunun dışında bir eylemden de
    kaynaklanabilir. bu arada, söz konusu yazar arkadaşımıza tekrar geri
    döneceğimizi belirtmek istiyorum. bu arada asıl meselemiz olan ölüme de tekrar
    geri döneceğiz… yeri gelmişken, şunu da belirteyim, aslında bizim asıl
    meselemiz, acının öfkeye dönüşmesi sonrasında patlayan isyanı kime
    yönelttiğimizle ilgili, ölümle ilgili değil, öldürmekle ilgili, cinayet veya
    intihar… zırvalamaya son verip, yazara geri dönüyorum;
    adam karşıma geçip, benim çok iyi yazdığımı
    ve benim gibi yazmak istediğini söyledi. çok iyi yazdığım falan da yok aslında,
    resmen sıçıp batırıyorum ve kimse okuyamıyor bu zihin karışıklığımdan doğan
    karmaşık cümle yapımı…
    ona şöyle bir teklifte bulundum, geyiğine:
    “bana mirasını ver, anneni ve babanı kandır, mirasını bana ver, ben de yazdığım
    her şeyi sana göndereyim, altına imzanı koyup yayınla, ne dersin?” gülüyordum
    bunu derken ve herif acı çekiyordu gerçekten. çünkü söz konusu sorun,
    yazarlıktan değil, anlaşılmaktan geçiyordu. kendini anlatmaktan. bir hatun
    vardı işin içinde, aşık olduğu bir hatun, onsuz yaşayamayacağını dile
    getiriyordu. yaşayamayabilirdi de. ben tüm eski aşklarımın zihnimde kalan
    imgelerinin kalplerini bantlayıp belleğimdeki bir gizli dolaba sakladım.
    anahtarı da denize atmak istiyorum. henüz atmadım. zihnimin odalarına açılan
    kapıların anahtarları. ne diyordum? adam sonra işi açığa çıkardı, “bir roman
    yazacağım ve beni anlayacak” dedi. “sonra” dedim. “hepsi bu” dedi. “sonra,
    isterse, hala nefret etmeye devam etsin”. bu, bana kötü geldi, her ne kadar
    eleman, kendi mantık evresini ve iradesini, hatunun istem dışı çalışan
    kaslarının arasına kaptırmış olsa da, yani tamamen aptalca bir nedenden ötürü
    bir roman yazmak istiyor olsa da, bu bana kötü geldi. ve ona sadece, şunu
    söyledim. “ben pek kitap okumadım, pek film izlemedim, ve senin bildiğin milyonlarca
    teknik ve teorik bilgiden bi haberim moruk. ve gerçekten, senin gibi bir
    insanın, bence yazabileceği milyarlarca şey olmalı, ama zihninin kafeslerine
    takılıp kaldığın sürece, yazamayacaksın”. “çünkü” dedim ona, “gerçekten,
    kişisel olan her şey politiktir, ve politik olmayan tek şey aşk olabilir”.
    “o halde?”
    “o halde, özel olmayı özelinde tut. ve
    kendin için yazmayı dene”. anlamadı ama. ağlamaya başladı. abuk subuk bir
    şeydi. gerçekten abuk subuk bir şey. gerçekten. napacağımı bilemedim. çünkü bi
    çok durumda napacağını bilemeyen biriyim. aradan aylar geçti. bu arada, bir
    şeyler kurgulamaktan vazgeçtim, aynen döküyorum olan biteni. aradan aylar geçti
    ve herif değişti. bir e-posta daha. artık yazamıyordum. eskiden çok daha iyi
    yazarken, artık yazamıyordum. artık, kendimi tekrar ediyordum. ve sıkılmıştı.
    okumuyordu beni. ama yazmaya başlamıştı. nihayet, yazabiliyordu. gönderdi.
    baktım. okudum. hiçbişi anlamadım. “özür dilerim ama benim kapasitem elvermiyor
    bunları anlamaya” dedim. ve bunu söylerken, gerçekten samimiydim. anlamıyordum.
    ama o da anlatamıyor olabilirdi. buna, entelektüel düzeyde doğru biçimde
    gelişme göstermiş biri, daha doğru karar verebilirdi. her neyse sonra, şuna
    karar verdim. kendini ne kadar çok önemser, şişirir, pohpohlar, bir bok zanneder,
    övünür, varolduğunu zanneder, varolma savaşını kazandığını zanneder ve ölümü
    düşünmezsen, es geçersen ölümü; o kadar az şey hissedebilir ve böylece o kadar
    az acı çekebilirsin. bunun tam tersi olarak da, kendini hiçe sayıp, bir başkası
    için yaşamaya çalışırsan, ve kendini hiç olarak var edip, bir başkasının
    bütününde erimeye kafayı takarsan, acının şekli ve boyutu giderek artar. ve
    kendin olmaktan vazgeçer, iradeni sıfırlarsın.
    size bu uzun örneği anlatmaya başlamadan
    önce, ying yang ile ilgili bir örnek vereceğimi söylemiştim. verdim. tamamen
    siyah veya tamamen beyaz olmak, doğru bir açı sağlamaz. siyah ve beyazı
    birbirine karıştırıp, gri adında bir şey elde etmek ise, midemin bulanmasına
    neden olur. çünkü, gri iğrençtir. o yüzden var ying yang. ve bana oldukça
    anlamlı gelmekte. ki yinede, yani en ufacık olasılığı bile göz ardı etmeden,
    -ama olasılıklara takılıp kalmadan- ve böylece hiç bir şeyden emin olmadan,
    yaşamak, güzel. ki yine de bazen, tamamen siyahlara bürünüp, tamamen acı içinde
    kıvranabiliyoruz. bu da güzel bence. ki yine de, bazen bembeyaz olup,
    mutluluktan gebere-de-biliyoruz. bu da güzel. ki o yüzden, yaşamın rengi beyaz,
    ölümün rengi siyahtır. ve bu noktada, hissedebilen veya hiçbir hissi olmadığı
    halde, yani cansız olduğu halde, size bir şeyler hissettirebilen bir şeyi, bir
    şekilde kaybetmek, ölüm veya başka bir şey, kaybetmek, acı demektir. ve acı,
    öfkeye dönüşebilen bir şeydir. ve acınızın öfkeye dönüştüğü noktada, jiletinizi
    kendinize tutuyorsanız, bu gerçekten, sizin, çok hassas bir insan olduğunuz
    anlamına gelebilir. kendinizi, yaşanan her şeyden, suçlu bile olmasanız, suçlu
    hissediyorsanız, bu sizin, çok hassas bir ruha sahip olduğunuz anlamına gelir.
    o yüzden, “huzursuz olduğum için suçlu hissettiğimi söyle” der 2pac. ve o
    yüzden, tepemizde gezinip vır vır konuşan ve hayatımızın içine eden insanlar,
    bize “sakin olun” derler. “sakin olun, kemerleri biraz daha sıkalım, her şey
    düzelecek”. ne zaman düzelecek amına koyayım?
    amına koyayım? evet, seksist bir küfür bu,
    ve hiç sevmiyorum, ama başka türlü bir kelime icat edene kadar, bunu kullanmak
    zorundayım. sikeyim, yerine, sokayım diyorum artık. bu, daha az seksist
    çağrışımı olan bir kelime. ve anasını satayım yerine tanrısını satayım diyorum.
    bu da daha iyi. ama amına koyayım demek zorundayım, çünkü gerçekten, acı
    çekmemize neden olanların amına koymak zorunda hissediyorum kendimi. çünkü
    artık, öfkeye dönüşen acıdan, içimde, kendime hasar verebileceğim bir parçam
    kalmadı benim. ve yazar bozuntusuna bunu söylemiştim o gün. “acın, öfkeye dönüşücek”
    dedim ona. “özgüvenin yeniden yerine geldiğinde” dedim “o hatundan nefret
    etmeye başlayabilirsin. o gün öfkeni mantıklı bir şekilde kullanmalısın bence,
    çünkü o hatunun nefret edilecek bir şey yaptığını da düşünmüyorum, seni ret
    etmekle”. aradan aylar geçti ve kusa kusa bana kustu öfkesini. ağzıma sıçtı
    resmen: “artık kendini tekrar ediyorsun girdap”.
    sokmuşum girdapın kendini tekrar eden
    sarmal dokusundaki kıvılcıma yol açan çapraz bağına…
    ölüme dönelim tekrar. ve acıya. ve öfkeye.
    ve isyana.
    size şu kadarını diyeceğim: ian curtis için
    acı çekiyorum. cobain için acı çekiyorum. tupac amaru shakur için acı
    çekiyorum. layne staley için acı çekiyorum. alex için ve adını hatırlayamadığım
    veya bilmediğim veya sayamayacağım, intihar eden veya öldürülen veya ölmeye
    terk edilen tüm hassas ruhlar için acı çekiyorum. gerçekten.
    ve intihar eden ya da ölüme terk edilen tüm
    dostlarım için de
    bir arkadaşımın köpeği öldü. öldürüldü de
    diyebiliriz açıkça. çünkü bu noktada, konu biraz özele inip, hassas bir hal
    alıyor. ve yukarıda bir yerlerde dediğim gibi, sizler, bizler, tüm insanlar,
    her ne kadar kötü şartlarda düşük bir maaşa ve haddinden çok sürece çalışmak
    zorunda bırakılsak da; yaptığımız iş, eğer, 
    hayati tehlikelere yol açabilecek veya birilerinin acı çekmesine neden
    olabilecek bir içeriğe sahipse, doktorsak mesela, veya hastabakıcı, veya
    hemşire, veya dadı veya öğretmen veya bir uçak ambarında hamal, veya bir hayvan
    bakım evinde güvenlik görevlisi, veya veteriner veya başbakan, veya komutan,
    veya köşe yazarı, veya mütahit her ne olursak olalım, kapitalizm ağzımıza
    istediği kadar sıçsın, o işi doğru düzgün yapmak zorundayız. sağlam malzeme ile
    bina yapmak gibi. arabanın vidalarını iyi sıkmak gibi. tam yapamıyorsak, hiç
    yapmayalım. anlatabiliyor muyum? direk isyan edip çaışmayalım ve ekonomi direk
    toplu grev ile yerle bir olsun… ki en doğrusu bu! yoksa, gerçekten ama
    gerçekten, birileri öfkesini, doğru ya da yanlış bir bakış açısı ile
    sentezleyip, intihar yerine cinayetlerle sonuçlandırmaya başlayabilir. bu
    yüzden ölür insanlar zamanından önce. acı, öfkeye dönüşür çünkü. daima dönüşür.
    kaçınılmaz bir süreçtir bu. intihar eder ya da bir cinayet işlersin.
    cinnet?  geçelim…
    7 sayfa oldu ve sigara üzerine sigara.
    içimdeki cenin ölmek bilmiyor. doğmuyor da. sanırım bir bebek taşıyorum
    karnımda. birileri beni hamile bıraktı. ruhuma tecavüz ettiler. bir sürü insan,
    peşpeşe. ve acı. ve öfke. peş peşe, tekrar tekrar dönüşen evreler. bi kendine
    bi onlara. bıçak üstüne bıçak. çizik üzerine çizik. 7 sayfa doldu ve meselenin
    özüne geldik…
    ölüm, bu dünyada var olması en gerekli,
    gerçeklik. çünkü diğer türlü, düşünsenize, ne kadar aptalca olurdu. ölümsüz
    olup, yapmak istediğim her şeyi erteler, ve kordonda çimlerin üzerine sırtüstü
    yatarak, beklerdim sonsuza dek. bi güneş, bi ay. beklerdim. hiçbir şey
    yapmadan. sanırım cennete gitseydim, bunu yapardım. sokmuşum tanrının vaat
    ettiği hurilere. ölüm anlamlı. sorun olan, öldürülmek. intihar ya da cinayet,
    ya da ölüme terk edilmek, aralarında hiçbir fark göremiyorum. bu noktada, o yok
    olan şeyi yok eden veya yok olmasına neden olan şeylere karşı öfke
    duyuyorsunuz. ve size yardımcı olabilecek hiç kimse yok. çünkü yargı
    sistemindeki görevli insanlar işini yapmıyor. çünkü yardım kuruluşları
    söylediklerini yapmıyor. çünkü bir şeyleri korumak adına kurulan dernekler
    söylediklerini yapmıyor. yalnızsınız. yapayalnız. dünyaya karşı ben. “me
    against the world”. ve sonra hakkınızı aradığınız için suçlanıyor ya da aptal
    yerine konuyorsunuz. şu bizim kafasına çuval geçirilen askerler geldi aklıma.
    adamlar ölmedi diye yargılandı. ne salak bir dünyada yaşıyoruz.
    “muhakkak insan ziyandadır, velhasıl huzur
    isyandadır!” mütrüp fanzin.
    acının öfkeye dönüştüğü noktada, intihar
    yerine isyan etmek. ve gerçekten ama gerçekten, ölmesi gerekenleri
    öldürebilmek. temizlik. faşizm? yo hayır, şaka yapıyorum. kimseyi öldürmüyoruz.
    ama ölmüyoruz da. yaşıyor da sayılmayız bu arada. zaman geçiyor, ve sen,
    gerçekten, geçen zamana aldırış etmeksizin, hayatta kalmaya devam ediyorsun.
    yaşıyor da sayılmazsın bu evrede. ama ölmüyorsun da. bitkisin belki. bitki
    doğru tanım. ama dikenlerin var. ve o dikenleri, eğer istersen, istediğin zaman
    batırabilirsin. zaman zaman yapraklarını dökebilir, zaman zaman tekrardan
    yeşerebilirsin. ve dikenlerin var. genellikle kıçına batan dikenlerin. ama
    bazen de, fazlasıyla acımasız olup, ışıkkent hayvan barınağını, havaya
    uçurabilmeyi, aklından geçirebilirsin, hayvanları dışarı çıkarıp. işe yaramaz
    ama. çünkü, dünya da, havaya uçurulması gereken o kadar çok yapı ve o yapılar içinde
    o kadar çok insan var ki, hepsine öldürmeye zamanın yetmez. enselenirsin. ya da
    unabomber gibi sıkılıp “ben buradayım” dersin… anlatmayı denesen, konuşmayı ya
    da yazmayı ya da müzik yapmayı ya da film çekmeyi ya da herhangi bir -sanatsal
    olarak lanse edilen- ifade şeklini seçsen ve anlatmayı denesen, anlamalarını ve
    dönüşmelerini, ve daha yaşanabilir bir dünyaya dönüştürmeyi, yaşamı
    dönüştürmeyi. gene işe yaramaz, çünkü bu kez de ya sansürlenir ya da
    öldürülürsün. çözüm yok. ve ölüm her daim kapıda. ve aslında yaşamıyoruz da.
    bizler makineyiz. insan olma evresini geçtik. insanlar evrim geçirdi ve makine
    oldu. programlanıyoruz. okula gidiyoruz. işe gidiyoruz. evleniyoruz. çocuk
    yapıyoruz. falan filan. tao yok. wu wei yok. makine var. işe git-eve gel. acı çek
    ama öfkelenme. sakin ol. her şey olacağına varır yavrum. hiçbir şey değişmez.
    sisteme adapte olup yaşamın tadını, sana ayrılan sürede, tadabileceğin kadar
    tatmaya çalış. söylenen bu bize. o halde siz, bunu yapmaya devam edin. ben
    yapmıyorum. ben müzik dinliyorum. hepsi bu. arada bir zırvalıyorum bir de. ve
    öleceğim. ve herkes ölücek. ama ölmeden önce, acıyla karışık öfke sotemi, sos
    haline getirip, birilerinin başından aşağı dökmekten başka bir şey istemiyorum.
    sonra da “özür dilerim, kazayla oldu” diyeceğim. hani üzerinize yanlışlıkla
    elindeki tepsiyi deviren bir garson gibi. ya da üzerime bilerek devirdikleri
    bir sürü saçmalıktan sonra özür dileyip farkında olmadıklarını söyleyen ve hala
    farkına varmamış olan… lala lala la.. burada kesiyorum…
    hiç bir şey değişmez… değişmeyecek. ve
    yunanistan’da, alex’in katledilişi sonucu patlak veren isyanlar gibi isyanların
    tekrarları arasındaki periyot kısalıp, tehlikeli bir virüs gibi her yere
    yayılana kadar da, öfkemiz dinmeyecek.
    ölen her şey için, öldürülen her şey için,
    ölüme terk edilen her şey için, tüm yalnız insanlar için, ve tüm hayvanlar
    için, ayrım gözetmeksizin tüm o harikulade varlıklar için, tüm hayvanlar –
    insan hariç!
    bir kez daha.. burada. öfkemizi kendimize
    yöneltmememiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. intihar etmeyin. acıdan da
    gebermeyin. bekleyin ve öfkeniz açığa çıktığında, sakinleşmeden, yapmanız
    gerekeni yapın. benim çelebi holding adlı hırsızlardan bir alacağım var. sizin
    de bir çok hırsızdan bir çok alacağınız vardır. o halde, ya alın, ya da
    bağırın. avazınız çıktığı kadar bağırın. çığlık. acı bir çığlık. çok acı. pj
    harvey, çok acı bağırıyor. hala bağırıyor. missed. hala bağırıyor. sakince
    bağırıyor. ama acı dolu bir bağırış. kişisel olan her şey politiktir. ve punk;
    insanın, kendine yakışanı giymesi değil, isyan etmesidir. ve saçlarımızı sıfıra
    kazıyıp, ayağımıza geçireceğimiz postallarımızı kafanızda patlatınca, o zaman
    anlayacaksınız kimin daha çok acı çektiğini. ölüm, yaşamın tek gerçek
    anlamıdır. yani, harikulade hiçlik. harikulade bir kara deliktir ölüm. cennet
    yok. cehennem yok. tanrı yok. başka bir hayat yok. başka bir dünya yok. bize
    vaat ettikleri hiç bir şeyi de gerçekleştirmeyecekler.  ve hiçbir şey değişmeyecek. o yüzden devrim
    yok. sadece isyan var. bireysel veya toplumsal. hiç fark etmez. isyan,
    isyandır… çünkü, tekrar ediyorum, kişisel olan her şey politiktir.
    * başlık, pj harvey’in bir şarkısının
    adıdır.

    1 haziran 2009 – 06:00