Kategori: Genel

  • at a later date

    kimse
    görmüyor mu?
    ölüyor
    günden güne
    kimse
    bilmiyor mu
    aklından
    geçenleri
    kanser
    olmadığı için üzgün hissediyor
    kimseyle
    sevişmediği için aids olma riski yok
    ve
    tırnaklarını kesmeye gücü de
    bekliyor
    sadece ölümü olduğu yerde
    düşünmüyor
    artık geleceği
    ve
    geçmişte olanları unutmak istiyor
    tekrar
    uyuşturucuya mı dönsem diyor aynadakine
    ve
    kîne kapalı kalbi acı çekiyor
    uyuyamıyor
    ne gece ne gündüz
    günden
    güne kilo kaybediyor
    sakalları
    da uzadı
    ve
    gölgesinden nefret ediyor
    kimse
    görmüyor mu günden güne öldüğünü
    kimse
    o’na ihtiyacı olduğunu düşünmüyor
    işe
    yaramaz hissediyor kendini
    içine
    düştüğü bu kafesten çıkmak istiyor
    bekliyor
    azraili sigara içerek
    ve
    saflığa ulaşılamaz artık biliyor
    tekrar
    aşk – imkansız
    tekrar
    öldüğünü hissediyor
    uykusunda
    kabuslarla yüz yüze
    çığlık
    atarak uyanıyor
    ve
    biliyor bir çözümün olmadığını
    artık
    konuşmak istemiyor
    kimse
    görmüyor mu bu karanlığı
    kimse
    ışıkları yakmayacak mı
    biliyor
    geçmişin onarılamayacağını
    hafıza
    kaybı geçirmek istiyor
    eroin
    gülümsüyor hayallerinde
    ölen
    arkadaşlarını seviyor
    biliyor,
    her şey sıfırlandı
    yüksek
    bir binadan atlamak istiyor
    kimse
    görmüyor mu odada olanları
    duvarlar
    üzerine geliyor
    biliyor
    çıkış kapısı kapalı
    ve
    içerde mahsur kalmak istemiyor
    kimse
    yok burada konuşacağı
    telefon
    rehberini inceliyor
    ve
    biliyor artık sayfalar çoğaldı
    artık
    yazmak istemiyor
    kimse
    görmüyor mu yavaş intiharını
    ciğerleri
    ona dur demiyor
    ve
    biliyor azrail unuttu onu
    yeni
    bir defter almak istemiyor
    bekliyor
    karanlıkta tanrıyı
    nasıl
    dua edilir bilmiyor
    ve
    isteyebileceği bir dilek kalmadı
    artık
    sadece durup izlemek istiyor
    donuk
    gözler
    ve
    boş bakışlar
    hayır
    hayır, kimse anlamadı
    saçmalıyor
    sadece
    artık
    saçmaladığını düşünüyor
    düşüyor
    düşüyor düşüyor ve
    düşüyor
    düşüyor düşüyor
    *
    başlık, joy division’un, warsaw adı altında yayınladığı bir şarkısının adıdır

    16.nisan.2009
  • alıntı değil, kendi cümlen

    alıntı değil, kendi
    cümlen
    düşüncelerini
    sürekli
    olarak
    bir
    alıntıyla dile getiren insanlar
    aslında
    hiçbir
    şey anlatmıyorlardır
    çünkü
    öğrenilen
    bilgi
    yeni
    bir fikir oluşturmak yerine
    tekrarları
    geçerli kılmıştır
    ve
    bu durum
    annenizin
    anlattığı
    tarife
    göre
    yemek
    pişiremeyip
    misafirlerinize
    hazır
    çorba ikram etmenize
    benzer

    16.nisan.2009
  • çalarak yaşayanlara

    çalarak yaşayanlara
    bazen
    kendini
    bir
    aptal gibi hissedersin
    yaşanan
    onca şeyin karşısında
    ayakta
    durmaya çalışırken
    geri
    zekalıymışsın gibi hissedersin kendini
    boktan
    bir hisse kapılırsın
    ve
    bir hisse ararsın kendine
    olur
    olmaz her yerde
    sana
    ayrıldığı söylenecek olan
    özel
    bir bar taburesi ararsın
    özel
    olan herhangi bir şey
    bir
    kuş mesela
    hediye
    paketi yapılmış bir kuş
    havaya
    salman için
    havaya
    salarsın çünkü
    kafeslenen
    sensindir
    ve
    kimse görmez önündeki telleri
    özgür
    olduğunu düşünür herkes
    özgür
    ve umursamaz
    ve
    yine de
    onlara
    ters gelecek
    bir
    hareket yaptığında
    seni
    fevri hareket etmekle suçlarlar
    ve
    bir sonraki dizeyi düşünürsün inatla
    bir
    sonraki gün yerine
    bir
    sonraki dize
    kapana
    kısılmışsındır oysa herkes gibi
    bir
    fare gibi kapana kısılmışsındır
    ve
    inat ediyorsundur yaşamaya
    hayır!
    ben o peyniri yemeyeceğim dersin
    hayır!
    üzerime kaynar su dökemezsiniz dersin
    köşeye
    sıkıştığını bilirsin
    öfkenin
    acıya dönüştüğünü bilirsin
    en
    zor zamanlarda, en sert müzikler
    seni
    kendine getiren
    öfkeli
    adamlar
    seni
    kendine getiren
    öfkeli
    sesler korosu
    öfkelisindir
    sen de en az onlar kadar
    ve
    öfkeni içine atmaktan başka
    yapacak
    bir şey bırakmamışlardır sana
    kendimi
    bu hale getirebildiysem dersin
    sana
    neler yapardım hayal et
    ama
    yapmıyorum
    çünkü
    acıyorum sana
    ve
    kimsenin bana acımasını istemezdim
    ve
    kimsenin bir yalancı olduğumu düşünmesini de istemezdim
    ama
    her şey
    bir
    noktaya kadar gelip
    başa
    sarar daima
    ya
    da kaset sarar
    ve
    çıkarıp inatla onu yuvasından
    tamir
    etmeye çalışırsın
    aynı
    sesleri duyacağını bildiğin halde
    aynı
    yerlerde
    ve
    sonra
    aradan
    yıllar geçince
    sıkar
    artık seni bu bant kaydı
    değişime
    değil
    kendine
    gelmeye ihtiyacın vardır senin
    içindeki
    her şeyi
    bir
    tükürükle çıkarıp atmaya
    kusmak
    değil, hayır
    tükürmek
    ve
    sen hiçbir zaman
    yapmak
    zorunda olduğun işlemlerin
    içine
    sinmediği bir işte
    çalışmak
    istemezsin
    bu
    yüzden buradasındır zaten
    bu
    yüzden hala evden çıkamıyorsundur
    bu
    yüzden tek başına oturmuş
    müzik
    dinliyorsundur saatlerce
    ve
    geri zekalı olan sensindir aslında
    çelebi
    hava servisi ya da
    amcor
    packaging ya da
    elektromed
    ya da
    girip
    çıktığın daha niceleri değil
    sensindir
    aptal olan
    senin
    gibi düzinelercesidir
    düzülesi
    düzineler
    hemen
    evlenip çocuk yapan
    sonra
    kendini bağlayan düzineler
    ellerini
    bağlayan
    dilini
    bağlayan
    öfkesini
    yatıştıran
    bir
    çocuk edinen düzineler
    nedir
    ki çocuk
    dünyada
    düzinelercesi var
    düzen
    ya da düzülen tarafa geçmeyi bekleyen
    bazen
    düzen bazen düzülen düzineler
    ve
    hiçbir zaman önemsemeyen
    hangi
    tarafta olduğunu
    elim
    sende oynayan
    dünyanın
    kuralı bu diyen
    uyanık
    olmak zorundasın diyen
    kurnaz
    olmak zorundasın diyen
    takma,
    boş ver, onlarla uğraşılmaz diyen
    öfkesini
    daima
    kendilerinden
    güçsüzlere kusan düzineler
    sert
    bir duvara çarpınca
    arkasını
    dönen hemen
    zorlamayan
    hayatı
    hedefleri
    olmayan
    inancı
    olmayan
    düş
    gücü olmayan
    sürüyle
    adam
    sürüyle
    adam gelir sana
    ve
    boşuna uğraştığını söyler
    teslim
    olman gerektiğini söyler
    beyaz
    bayrağı salla der
    sırıtıyormuş
    gibi yap
    meselelerin
    üzerine fazla kafa yorma
    irdeleme
    hayatı
    dünya
    değişmez
    değiştiremezsin
    dünyayı
    uymak
    zorundasın
    onlara
    bakar ve
    acizliklerine
    acırsın
    ama
    sen de acizsindir aslında
    elinden
    gelen tek şey
    küfür
    edip, bağırıp çağırmak olur
    o
    adi, üç kağıtçı götlerin ofislerine girer
    sekreterlerinin
    dur ikazlarına karşılık vermeden kapıyı açar
    ve
    sertçe çarparak kapıyı
    gözlerine
    bakarsın patronunun
    “burada
    borcundan daha büyük hasara neden olabilirim” dersin
    “ve
    yaratacağım hasarı karşılamaz maddi durumum” dersin
    “ve
    ruhumdaki öfkeyi de yatıştırmaz bu” dersin
    korkutursun
    onu
    korkutursun
    ama
    sen
    de korkuyorsundur aslında
    üç
    buçuk atmasan bile korkuyorsundur
    kendinden
    korkuyorsundur
    öfkenden
    korkuyorsundur
    yapabileceklerinden
    adamı
    boğarak öldürmekten
    fiziken
    güçlü olmasan bile
    delirip
    üzerine yürümekten
    bunu
    yaptın daha önce
    defalarca
    yaptın bunu
    başkaları
    için yaptın
    kendin
    için yaptın
    hak
    edileni almak için yaptın
    hak
    edileni vermek için yaptın
    kavga
    etmeyi sevmesen bile
    etmek
    zorunda kaldın defalarca
    abin
    için ettin
    yeğenin
    için ettin
    dostun
    için ettin
    ama
    şimdi
    burada
    o
    lanet olası büyük büyük büyük şirketlere karşı
    oturmuş
    bir şiir yazıyorsun
    elinden
    gelen tek şey bu çünkü
    ve
    o yasal hırsızlara karşı
    söyleyebileceğin
    hiçbir şey
    durumunu
    değiştirmez
    ısrar
    edersen
    yüzsüz
    olursun
    başını
    öne eğer, susarsan
    koyun
    olursun
    ve
    çoğunluğun aptalı oynadığı bir dünyada
    ne
    kadar çok zeki olursan
    o
    kadar çok aptal yerine konulursun
    hiçbir
    şey değişmez
    ve
    seni değişmeye zorlar herkes
    sinirden
    ağlamaya başlar
    sonra
    bir sigara yakarsın
    ve
    sonra bir sigara daha
    sigara
    üstüne sigara
    kendini
    öldürmeye çalışıyormuş gibi
    kendini
    öldürmeye kadar gider yani
    buna
    kadar götürtürler adamı
    sigara
    ya da tüfek
    ne
    fark eder ki?
    ne
    önemi var ki zamanının
    emeğin
    ne önemi var
    27
    günün ne önemi var
    400
    kağıdın ne önemi var
    şiir
    var hala
    sihir
    de olmalı öyleyse
    buralarda
    bir yerlerde olacak
    bir
    hayal görüp
    kendini
    iyi hissetmen için
    biliyorsun
    diyecek sana
    geri
    alacağını biliyorsun
    kaybettiğin
    her şeyi
    senden
    çalınan her şeyi
    linç
    edilen her şeyi
    ruhunu
    korumaya devam et
    kelimelerini
    korumaya devam et
    öfkene
    sadık ol
    acına
    sadık ol
    ve
    bekle sadece
    ölmeden
    bekle
    zamanı
    gelecek
    kendini
    kandırma diyenler
    aptal
    olduğunu düşünenler
    düş
    dünyasında gezdiğini söyleyenler
    kapatıldıkları
    kafeste
    sirklerine
    devam edebilirler
    ben
    oyun oynamıyorum burada
    kurallarınızı
    da bilmiyorum
    ve
    kazanmaya da çalışmıyorum
    kendim
    olmak istiyorum sadece
    kendime
    kalmak istiyorum
    kendi
    başıma kalmaya çalışıyorum
    ve
    üzerinize içmemi istediğiniz
    bir
    bardak suda boğulduğunuz zaman
    ben
    sigaramı yakmaya
    devam
    ediyor olacağım
    aptalca
    gelebilir evet
    ama
    en baştan beri
    bir
    aptal olduğumu söylediniz zaten
    o
    halde şimdi çenenizi kapayıp
    terbiyecisini
    yutan aslanın
    filmini
    izlemeye devam edin
    14.nisan.2009

    Normal
    0

    21

    false
    false
    false

    TR
    X-NONE
    X-NONE

    /* Style Definitions */
    table.MsoNormalTable
    {mso-style-name:”Normal Tablo”;
    mso-tstyle-rowband-size:0;
    mso-tstyle-colband-size:0;
    mso-style-noshow:yes;
    mso-style-priority:99;
    mso-style-parent:””;
    mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
    mso-para-margin:0cm;
    mso-para-margin-bottom:.0001pt;
    mso-pagination:widow-orphan;
    font-size:10.0pt;
    font-family:”Times New Roman”,”serif”;}

  • iki yüzlü

    iki
    yüzlü
    1
    bulaşıkları yıkıyorum gecenin on birinde.
    23 değil yani, on bir. size göre sabah on bir, bana göre gece. çünkü
    sabahlıyorum her tao’nun gününde, sabahlıyor ve siz yaşarken uyuyorum,
    seviyorum bu hayatı, seviyorum evet. daima bu şekilde yaşayabilmem mümkün olsaydı
    şu an, ben de sevmeye devam edebilirdim sanırım… ama çalışmak zorunda
    hissediyor kendilerini insanlar, çalışmadan olmaz, diye düşünüyorlar, herkes
    böyle düşündüğü için ben de çalışmak zorunda kalıyorum, çünkü çalışarak
    ürettikleri şeyleri çalışarak kazanılan kağıt parçaları sayesinde takas
    ediyorlar. fanzinlerimi edinmek istiyorsanız, fanzin çıkarın, takas yapalım,
    olur mu? bu daha makul geliyor bana, hatta dini manada, caiz diyelim. fanzin
    dinine göre…
    2.
    bulaşıkları yıkıyorsun.. sabahın on birindeyiz,
    bize göre. bir erkek bulaşıkları yıkıyor, bir erkek evi süpürüyor, ailesi ile
    beraber yaşayan bir erkek delirmiş bir şekilde ev işi yapıyor zaman zaman.
    doğduğundan beri yapıyor bunu aslında, çünkü çocukken annesi çok hastaydı ve o
    da ev kadınlığını öğreniyordu, kadınlığı ya da bir anlamda, ama tam olarak
    öğrenememiş olsa gerek ki, sonra bir kadından da öğrenmeye çalıştı erkekliği.
    onda da ıskaladı, sen, tanrı’nın, tamamen fiyasko olan bir ürünüsün girdap,
    kabul et… bizim gibi yaşamak zor geldiği için, yaşamak istemediklerini
    yazıyorsun kimi zaman, bir anti kahraman yarattın kendine, henüz adını koymasan
    da, ve şimdi ondan bahsedeceksin bizlere, seni dinliyoruz… söz senin.
    3.
    merhaba. benim adım henüz konmadı. birkaç
    öyküde sizlerle beraber olmuştum. yalancı, üç kağıtçı, iki yüzlü, adi,
    düzenbaz… o, benim! tam üstüne bastınız, ben de zaman zaman tam üzerinize
    basıyorum, çünkü hayattan nefret ediyorum, çünkü insanlardan nefret ediyorum,
    tamamen siyahım ben, içim de tek bir nokta beyaz yok, daima kendimi düşünür
    yaşamımı ancak bu şekilde sürdürebileceğime inanırım, yani sizin tepenizde
    gezinip vır vır konuşan politikacılarınızdan hiçbir farkım yok, iş yerinize
    sahip olan patronunuzdan da farkım olduğu söylenemez, elbette tüm politikacılar
    ve patronlar böyle değildir, ama büyük bir çoğunluğunun bencil, ikiyüzlü ve
    vicdansız olduğu su götürmez bir gerçek, ben de iki yüzlüyüm, bencilim ben de,
    vicdanım sadece kendime acımama izin veriyor, hayvan sevmem, kadın ruhunu
    sevmem, pısırık erkekleri sevmem. erkeklerin sevmediği kadın türünü severim ve
    kadınların sevmediği erkek türünü. bu, ne mi demek? bu, şu demek; bir kadın
    eğer samimi, dürüst ve güçlü ise, ben onu sevmem. bir erkek güçsüz, pısırık ve
    korkak ise, ben onu da sevmem. çünkü daha önce de dediğim gibi, aşık olmak bir
    erkeği zayıflatır ve kadınlar zayıf erkeklerden hoşlanmazlar, ben hiçbirinden
    hoşlanmam aslında, erkeklerin de, kadınların da hiç birinden hoşlanmam, sadece
    kendimden hoşlanırım ve sözünü ettiğimiz politikacılar ve patronlar ne kadar
    çoksa, sizin aranızda da benim gibiler o kadar azdır, tamamen benim gibiler
    demek istedim. yoksa her insan, az biraz yalancı, az biraz bencil az biraz iki
    yüzlü ve az biraz vicdansız olur, bu oranlar yükseldikçe, hayatta da yükselmeye
    başlarsınız, değeriniz artar. sonra birden herkes, yüzünüze karşı “bey”,
    arkanızı döndüğünüzde “orospu çocuğu” der, bu işler böyle yürür ve ben de böyle
    yürütüyorum, hedefim hayatta yükselmek değil, insanların sırtından geçinmek… üç
    gün orda beş gün burada. yakışıklı değilim ama gerekli süre dolana dek kendime
    bakarım, romantik değilim ama gerekli süre dolana dek romantik davranırım, aşık
    da olmam ama gerekli süre dolana dek aşıkmışım gibi davranırım, gerekli süre ne
    demek? gerekli süre, bir ete doyma, bir serveti tüketme, ya da birini kendine
    tamamen bağımlı yapmak olabilir.  kısaca,
    çıkara doyma süresidir, gerekli süre. hayat, çıkar ilişkileri üzerine
    şekillenir, anneniz ve babanız bile bir süre sonra çıkarları ölçüsünde
    boşanmadan evli kalabilir. pekala, pekala geçelim bunları ve öykümüze başlayalım.
    4.
    o günlerde yine kadınsız, parasız ve doğal
    olarak tek başıma bırakılmıştım. bana “senden nefret ediyorum” diye bağırıyor
    bir taraftan da ağlıyordu pınar, ağlıyordu çünkü aldatmıştım, en yakın
    arkadaşının üzerinde yakalamıştı beni, böylece arkadaşlıkları bozuldu ve pınar
    ona aşık olmadığımı öğrendi, pınar’ın kardeşi ilknur’da ona aşık olmadığımı
    öğrendi, doğal olarak onlar ev arkadaşlıklarına son verdiler, bende iki
    kadından ve onların bana birbirlerini çekiştirmesinden kurtuldum. durmadan
    birbirlerine olan nefretlerini anlatıyorlardı bana, sıkılmıştım bu saçmalıktan,
    yakalanacağım kesin olan bir zaman diliminde ilknur’u kandırdım ve o’nun
    üzerindeyken üzerine geldi pınar, olayın üzerine demek istiyorum, insanları
    böyle şoke etmek hoşuma gidiyor, günahsız olduğuna beni inandırmaya çalışan
    insanları, bir iyilik meleği olduğuna beni inandırmaya çalışan insanları,
    yalansız dolansız bir hayat istediklerine dair bana taleplerde bulunan
    insanları, ne yalanı ne dolanı, direk yalanın etrafında dolanıyor ve onlara
    yalanıyordum, yalanmak yani, anladınız değil mi? başlangıçta iyi görünüyor ve
    ikinci yüzlerini keşfedecek açığı yakalamaya çalışıyordum, insanlar böyledir,
    karşılarında tamamen dürüst olduklarına inandıkları bir insan bulunca tüm yelkenlerini
    suya indirirler, sonra bir bakmışlar ki denizin ortasındalar ve rüzgar yok,
    neler olacak? her şey apaçık meydanda güzelim, en az benim kadar yalancısın,
    girdap’a bana bir isim bul artık diyorum, o da bana her öyküde seni farklı bir
    yere koyup karakterini değiştiriyorum diyor, pekala diyorum ona, pekala tanrım
    diyorum, o benim tanrım çünkü, beni o yarattı ve insanlığın gerçek yüzünü
    görmemiz için bana bir yaşam verdi, bu biraz garip bir yaşam aslında bu, her
    öyküde karakterim, huyum, ruh dünyam değişiyor, bir öyküde lita’yı henry’e
    bafiletiyor, bir başka öyküde evime gelen sevgilime porno izlettiriyorum uyuya
    kalana kadar, sonra başka bir öyküde okulda uyuşturucu satıyordum bir öğrenci
    olarak, sonra başka bir öykü de birini aldattım, o girdap’ın ilk öyküsü idi ve
    çalan bir telefonla başlıyordu, hatırladınız değil mi? adı “seni aldatıyorum”
    öykünün… sonra lavuk benden sıkılıp kendisini anlatmaya başladı, zaman zaman
    gene bana geri dönüyor ama. ha ne diyordum, evsiz kalmıştım yine, bende bir
    tatil beldesinde iş buldum, antalya, sikmediğim iki uyruk kalmıştı, uyruk
    diyorum, uyruk, anlayabiliyor musunuz? japon denedim, rus denedim, fransız
    denedim, alman, romen, macar, ingiliz, italyan, hindu, pardon lan o bir dinin
    adı, hintli diyecektim… acaba antalya’da dişi bir uzaylı var mıdır? bunu öğrenmek
    için yola çıkmadım elbette, ama sonuçta antalya’daydım, işim bir kafede garson
    olmaktı, askerlik arkadaşım sağlamıştı bana bu işi, “oğlum antalya’da süper
    bıjırlar var diyordu, öyle diyordu kadınlara, bu ne demek diye sormadım
    elbette, argoyu yalayıp yutmuş ve tükürmeye başlamıştım artık, sıkılmıştım
    argodan, herkes argo konuşuyordu zaten, hatta argoyu bir adım geçmiş jargon
    konuşur olmuştuk, yani rol kesiyorduk aslında, televizyonda izlediğimiz kahramanların
    gün içinde taklidini yapıyorduk, işe mafya kabanı ile gider olmuştu
    bazılarımız, kadınlar kendi acıları için ağlamayı bırakmış şehrazatın ucuza
    gittiğini düşünmeye başlamıştı, toplum olarak sapıtmıştık yani, sapıtmak,
    toplumsal anlamda, bende bu sapkınlıkla oyun oynuyor, onların açıklarını
    yakalıyordum, büyümüştüm artık, 27 yaşına girmiştim, ve ailemi öldürdüğüme
    inanıyordum,  ailemi öldürmüştüm, tüm
    eski sevgililerimi öldürmüştüm, tüm eski dostlarımı öldürüyordum, hayatıma giren
    herkesi öldürüyor ve defediliyordum hayatlarından, insanlar onların gerçek
    yüzünü açığa çıkardığınızda sizden hemen nefret ederlerdi, bende öyle yaptım,
    gizlim saklım yoktu nasılsa, daha doğrusu gerçek yüzümün görülmesinden korkum
    yoktu, ben herkesin gerçek yüzünü görüyordum zaten, görüyor ve gösteriyordum,
    otobüste sevgilisine sarılan kadının beni nasıl kestiğini görüp ayartıyordum.
    sonra, boom! öldürücü darbe. sevgilisini makine olarak gören erkekleri
    öldürmekten daha çok zevk alıyordum aslında, ama onları ağıma düşürmek,
    kadınları düşürmekten daha zor oluyordu, sonuçta kadınlar için bir çekiciliğim
    vardı, erkekleri ise bu çekiciliğimden faydalanıp yanımda klas görüneceklerini
    düşündürterek tavlıyordum. evet ben toplumun bir parçasıyım, evet ben de sizden
    biriyim, ama ben daha çok toplumun aynası olmaya çalışan biriyim, tamamiyle iki
    yüzlü ve çıkarcı bir yapımız var, dahası geri zekalıyız, din diye inandığımız
    şeye iki elle sarılırken bunu bile çelişkilerle yapıyoruz. bir düşünsenize,
    dindar bir adamı düşünün, dindar bir adamın, söz konusu efsanelere göre,
    (dinlerden söz ediyorum), diğer tarafta korkacağı bir şey kalmamalı, yani
    mahşer alanında, yani hepimizin tüm sırlarımız ve yalanlarımızla çırılçıplak
    kalacağımız alanda, orada onların hiçbir şeyden kaçmaması gerekiyor, çünkü
    tanrıları onların günahlarını gizleyip ayıplarını örtüyor, bu yüzden bu dünyada
    her türlü boku yiyip üzerine cuma namazından çıkarken şirin bir fotoğraf
    çektiriyor olabilirler, bende gittim cuma namazına, yeni kurbanım türbanlı bir
    kadınken, veya dini bütün bir takkeli iken gittim, sonra onu da listemden
    sildim ve yoluma devam ettim, ben tanrı rolü oynuyorum, tanrı’nın bu dünyada
    yapması gereken bir şeyi üstleniyorum, herkesin sırrını açığa çıkartmak,
    böylece gerçek yüzlerimizi gösteririz veya intihar ederiz, ne dersiniz? hadi
    bir yarışma yapalım, kim daha dürüst, bir internet sitesi kuralım ve orada herkes,
    herkes hakkında isim vererek bildiği her şeyi anlatsın., yazarım girdap
    anlatıyor zaten, ben de yapıyorum, siz de yapmalısınız bence, herkes hakkındaki
    her şeyi bilirsek yaşam kimileri için daha da kolaylaşır, çoğunluk için zorlaşacağını
    biliyorum, ama kafası paranoyalarla dolu olan aşık adamların hayatı kolaylaşır,
    sonra her an terk edilme korkusu yaşadığı için gerçekleri göremeyen genç
    kızların da hayatı kolaylaşır, ha bu arada yazarken yalan atmak dünyanın en
    kolay işi, ama on bin küsur sayfa yazıp kendinizle çelişmiyorsanız, doğru
    söylüyorsunuz demektir, doğruyu söylemek de hiç öyle sanıldığı gibi erdem falan
    değildir, ya da erdem, getirisi olan bir şey değildir, bakın ben ne kadar da
    iki yüzlüyüm ve yine de beni sevecek yeni insanlar bulabiliyorum daima, çünkü
    insanlar gerçeklerden korktukları için yalanla yaşıyorlar, ve gerçeklerden kurtulmak
    için yalandan ibaret hayatları izliyorlar, bu yüzden yalancılar iktidar oluyor
    daima, ve bu yüzden yalan söylemeye devam ediyoruz bizler de, insanların
    arkalarından konuşuyoruz, herkesi kıskanıyoruz, toplu bir dayanışma halindeyiz
    rekabet etme konusunda, herkes herkesle rekabet ediyor, çünkü kapitalizm bize
    sadece güçlünün kazanabileceğini öğretiyor, güçlü olan kazanır diyor
    kapitalizm, çalışan kazanır elması kızarır diyor, bu konuda düşünelim, orada
    gizli bir anlam olabilir, elması, hmm, doğru olabilir evet, elma ile neyi kast
    ediyorlar acaba bu dangalaklar, yarım elma gönül alma var bir de, bu da tamamen
    üç kağıda dayalı bir fiyasko, verilen her şeyin alınması gereken bir karşılığı
    olmalı diye düşünüyoruz çünkü, o yüzden minnet borcu diye bir şey üretti gerizekalı
    toplumsal yapımız, üretti çünkü manevi anlamda da maddi anlamda da bizim
    sürekli borçlu hissetmemiz gerekiyor, gerekiyor ki kendi hayatlarımızı
    unutalım, namaz borcu, vatan borcu, vergi borcu, namus borcu, faiz borcu,
    minnet borcu. ve zarafet var bir de, zarafet, düşünebiliyor musunuz? herkes zarif
    olmak zorunda, estetik görünmek zorunda yani, estetik görünmeli ki hayatta bir
    yerlere gelebilsin, hiç birimiz şişmanlığa tahammül edemiyoruz, ama elbise
    dolaplarımız şişmanlayabiliyor giysilerden dolayı, sorun değil, sorun değil,
    pekala burada sorun üretimde mi yoksa tüketimde mi? anti karakterimi bir kenara
    itiyor ve girdo olarak yazmak istiyorum, sizce sorun üretim de mi yoksa tüketim
    de mi? her ikisinde diyorsanız yanılıyorsunuz, tüketimde diyorsanız yine
    yanılıyorsunuz çünkü biz tüketim değil üretim toplumuyuz, sürekli üretiyor ve
    üretim esnasında doğal kaynakları tüketirken, ürettiklerimizin çoğunu tüketmeden
    çöpe atıyoruz, yemekler çöpe gitsin, hayvanları da toplayın sokaktan, hah
    şöyle, elbiseleri de birine vermek yerine eskilerin içine atalım, biriktirelim
    ne varsa aldığımız, evimiz hurdaya dönsün, hurdacılık da öldü zaten, büyük
    büyük büs büyük bir ev alalım kendimize, sonra o evin ufacık bir yerinde
    yaşamaya başlayalım, ekranın karşısında mesela, bilgisayar ekranı da olabilir
    bu televizyon ekranı da, onların istediği şekilde kullanıyorsak ekranlarımızı,
    ayrım yapmamak da beis görmüyorum, hard disklerimizi de çöpe çevirelim hatta,
    durmayın indirin ne varsa internetten, indirip dinlemeyin, indirip izlemeyin,
    evimiz cd yığını olsun, ha bir de onları tekrar tekrar bir yerlere yükleyin ki
    internette çöpe dönsün, sonra konuşun durmadan, konuşmadan duramayın hatta, msn
    pencereleri arasında can çekişirken saat ilerlesin, her yerde girdaplar var
    oğlum, evrenin her yerinde ve beyninin içinde, ben bu ismi boşuna almadım, kara
    deliklerde bile girdap var, samanyolu galaksisinde girdap var, gök cisimlerinin
    hareketi girdapla meydana gelir, kendimden bahsetmiyorum, evrenden
    bahsediyorum, büyük bir girdap olan evrenden, dışımızdaki evrenden, içimizdeki
    evrenden, ve bizim görmemizi engelledikleri bilimsel bilgiden, dünya güneşin
    etrafında dönüyor, ay dünyanın etrafında, güneş de sabit değil tanrısını
    satayım, her şey bir şeylerin etrafında dönerken aynı anda kendi etrafında dönüyor,
    insanlar para kazanmanın etrafında dönerken kendi etrafında dönmeyi unutuyor
    oysa, ve bu doğal olarak bir dengesizlik meydana getiriyor, çünkü kendi ekseni
    etrafında dönmeyen bir şey hiçbir şeye etki edemiyor demektir, kendi ekseni
    etrafında dönüp çevresindeki şeyleri görmeyen insan, hayatını yaşamıyor
    demektir, ve girdaplar, evet şimdi de denizlerdekinden bahsediyorum, merkezdeki
    ufak bir noktadan güç alır, sonra dönerek yayılır ve maksimum seviyede su
    yüzüne çıkar, her şeyi içine alabilecek kadar yüksektir emiş gücü o merkezin,
    ve insan kendisinin merkezi olmadığı sürece bir boka yaramaz, ve insan aslında
    tamamen hatalı bir üretimdir, olağanüstü mükemmel harikulade bir yaratılış
    değildir insan, öyle olsaydı dünya bu halde olmazdı, hayvanlara bir bakın,
    hayvanların yaşamlarına, ne kadar saf ve doğallar, ve biz onların doğallığını
    mahvediyoruz, onları kafese tıkıyor ve üzerlerinden para kazanıyoruz, onları
    öldürüyor ve yine para kazanıyoruz, bizler tüketim değil üretim toplumuyuz, her
    şeyden önce üretiyoruz biz, araba üretiyoruz, bilgisayar üretiyoruz, elbise,
    et, kağıt, sonra ya yakıyor ya da nasılsa uzayın sonsuz bir boşluğu var deyip
    oraya döküyoruz, uzay çöpleri yani… bunu bir araştırın. ölen insanların neden
    öldüklerini araştırın, intihar edenleri araştırın, okulda çocuklarınıza ne
    öğrettiklerini araştırın, hiç bir şey öğretmiyorlar aslında, tek başına nasıl
    yaşayabileceklerini öğretmiyorlar, daha çok bağlılık yemini, daha çok borç,
    evlenip çocuk yapar sonra hayatını ona satarsın, çünkü kural bu, çünkü hepimiz
    sonsuza dek yaşamak istiyoruz, bu mümkün olmadığı için, bizi öldükten sonra
    anacak bir çocuk yapıyoruz, çünkü hayatımız boyunca başarısız olduğumuz için
    hayallerimizi gerçekleştirecek bir çocuk ediniyoruz, çünkü çocukları şekillendirebiliriz,
    altı yaşına kadar şekillendirip sonra buna devletle ortaklaşa devam ederiz, ki
    topluma faydalı bir birey olsunlar, çünkü “toplum yapısı çökerse” diye başlayan
    nutuklara büyütüldük biz, “aile toplumun en küçük yapı taşı” dediler bize, “taş
    yerinde ağırdır” dediler bir de, her şey birbiri ile bağlantılı ve o bağlantıları
    kurmadan kolaj yapamazsınız, dünya da her şey parça parça görünür, gözümüz bile
    parçalar halinde alır görüntüyü ve hareketsel devinimin videosunu karanlık
    odasında montajlar, anlayabiliyor musunuz? hayır anlamıyorsunuz, dünyada bize
    bir şeyler söylemek isteyen parçalar var demek istiyorum, fotoğrafın tamamını
    görmek için onları birleştirin diyorum, kenny arkana isyan ediyor, this empty
    flow’da isyan ediyor, hepsinin derdi, tüm sanat eserlerinin derdi, kendisi
    olabilmekten geçiyor, kendisi olmaya çalışan insanların yarattığı parçaları
    toplayın, henüz kendisini kaybetmemişken hala yeraltında yaşam mücadelesi veren
    sanatçıların parçalarına bakın, hepsi tek bir ağızdan isyan etmek istiyor,
    insanlar artık isyan etmeye başladı, insanlığın tarihsel gelişimi nasıl
    şekillendi bilemiyorum ama komünal yapıdan kapitalizm’e geçen evre hayret
    verici, komünal diyorum evet, ilk insanlardan bahsediyorum yani, adem ve
    havva’dan değil, masallardan değil, gerçek ilk insanlardan, avlanarak beslenen
    ve tüketmeden üretmeyen insanlardan, sonra neler oldu? sonra birisi bu insanları
    etkisi altına almaya çalıştı, sonra birisi de etki altına girmek istemeyenleri
    kendi etkisi altında aldı, böylece iktidarlar ve muhalifler diye iki ana unsur
    çıktı ortaya, ikisinin de birbirinden farkı yoktu ve kimi zaman a grubu kimi
    zaman b grubu üstünlük sağladı bu savaşlarda, sonra c grubu ortaya çıktı, sonra
    d, gittikçe parçalara bölündük o parçalarda parçalanmaya devam etti, en sonunda
    1900’lere geldik ve birileri tüm parçaları yönetmek için adım attı, bunu daha
    kolay yaşamaları ve çocuklarının da daha kolay yaşamaları için yaptı, çünkü
    sonsuzluğa inanmak işte böyle boktan bir şey, çünkü öldükten sonra yaşayacağına
    inandırılan insan bu dünyadaki hayatını önemsemez, çünkü milli itibara inanan
    insan kendi hayatını önemsemez, çünkü topluluk olmadan var olamayan insan
    kendini ölüyormuş gibi hisseder, çünkü yalnızlık çok soğuk ve bir o kadarda
    sessiz bir şey, bu yüzden kendi düşüncemizi ortaya koymaktansa bizim yerimize
    düşünen insanları desteklemeye başladık, sonra işte vakti zamanında zeki ve
    zengin birkaç insan para fonunu ve bankaları yarattı, birileri de bankaları
    kontrol altına alarak parasına para kattı, sonra bu birkaç iyi adam hükümetleri
    esir aldı, orduları esir aldı, medyayı esir aldı, neyseki sonunda başa çıkamayacakları
    bir internet yarattık kendimize ve hala konuşabiliyoruz, artık susturamıyorlar,
    ama bu kez de, daha güçlü bir salgın olan, sosyal iletişim ağlarını devreye
    soktular, insanlığın en zayıf noktası olan yalnızlığını kullanarak tüm sosyal
    ağları kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, şimdi siz bu yazımı, eğer, ne
    bileyim işte, facebook’ta okuyorsanız, okuduğunuz siteye bir şikayette bulunursanız,
    üyeliğim hemen silinir, hatta şikayetlerinizi kolaylaştırmak için internet’i
    abuk subuk eklentilerle donattılar, durmayın, microsoft kullanmaya devam edin,
    bende onların ürünlerini kullanıyorum, ve emin olun bilgisayar programları
    içine ufak gözetleme delikleri açmanın planlarını yapıyorlar, bunun örneklerini
    geçmişte gördük, bilgisayarınıza gizli bir kayıt cihazı koyup her hareketinizi
    kayıt altında tutmaya çalışıyorlar, bunu kısmen başardılar, geliştirmeye devam
    ediyorlar, ama onlarda şaşırmış durumdalar, çünkü insanlar artık bağımsız
    programcıların ürettikleri açık kaynak kodlu yazılımlara yöneliyorlar, çünkü
    artık bedava ulaşabilecekleri işlere para vermek istemiyorlar, bu yüzden korsan
    engellenemiyor mesela, çünkü artık insanların sevdiği şeyleri destekleyecek
    parası kalmıyor, bu da bir kısır döngü yaratıp iyi sanatçıları elemine ediyor
    gibi görünüyor, ama aslında onların sesinin -kendileri ortadan kaybolsa bile-
    sonsuza dek dağıtılması sağlanıyor, peki burada bir devrimden söz edebilir
    miyiz? hayır burada devrim değil isyandan söz etmek gerekiyor, devrim işe
    yaramıyor çünkü, ufak isyan patlamaları daha etkili oluyor, bu isyan
    patlamaları arasındaki periyod sıklaştıkça, sistemin kalbi sıkışabilir, ama
    bunu bizim embesil toplumumuz göremeyecek kadar körleştirildi, o yüzden
    sistemin içinden sisteme karşı duran bono gerzeğinin gerizekalı filmini
    izlemeye gidiyor, bir yerlerde insanlar hala isyan ediyor, isyan ediyor ve bu
    arada kendi yaşama alanlarını kurmaya çalışıyor, bolo bolo gibi yani, hiç bir
    şey kaybolmuyor artık, kitaplar, şarkılar, filmler, resimler, hiç bir şey yasaklanamıyor,
    acımızı öfkeye dönüştürmemiz gerekiyor, insanları rahatsız eden yazılar
    yazmamız gerekiyor, insanları rahatsız eden resimler, insanları rahatsız eden
    müzikler…. insanları rahatsız eden dedikodular üretelim, suni yalanlarına
    karşılık abartalım onların gerçek yüzlerini, çünkü gerçeği yumuşatmaya ve
    katlanılabilir kılmaya çalışıyorlar, karşımızda bir düşman da yok üstelik, en
    büyük düşmanımız kendimizis, kendimize düşman olup bu hayatı hak ettiğimizi
    düşünmemiz için ortaya hak etmek diye bir kavram çıkardılar, hak etmeyi
    eğitiminiz ve zeka düzeyinizle eşlenik kıldılar, ne kadar çok çalışırsanız o
    kadar çok kazanacaktınız, tembellik ayıplanan bir şey oldu, yan gelip yatmak
    hor görülüyor, peki o halde ne yapmamız gerekiyor? “çiçekçi elektrikli testere
    katliamı”nı bir kez daha piyasaya sürebiliriz mesela, yeni yeni şeyler
    sürebiliriz piyasaya, eskiden olan bitenleri yeni bir gündemmiş gibi sunup,
    aslında geçmişin bugünden daha iyi olduğunu kanıtlayabiliriz, giderek daha da
    kötüye gittiğini her şeyin, giderek daha da kötüye gideceğini, her geçen gün
    biraz daha kötüye gideceğini yaşanan hayatların, ve anti-deprasanlarla
    sinirimizi yatıştırmalarına izin vermeden yeterince ağlayarak yapmalıyız bunu,
    çünkü acı’nın son noktada öfkeye dönüşmesi muhtemeldir daima, ve sen o anda
    kendini tüm bu yaşananlardan dolayı suçlu hissediyorsan öfkeni kendine yansıtıp
    intihar edebilirsin, suçlu bir bilinç üretmek ve insanın kendi ‘kendi’sini
    suçlu hissettirtmek, sistemin en büyük kozlarından biri çünkü… intihar yerine isyan
    etmemizden korkuyorlar çünkü, kendimizin farkına varıp, kendimize değer verip,
    bize dayattıkları tüm değer yargılarını, kutsal olarak önümüze sunulan herşeyi
    linç etmemizden korkuyorlar. bu yüzden kutsal olan her öğretiyi dokunulmaz
    kılıyorlar, yasalarlar veya örf ve adetlerle, bir şekilde normalleştirilen
    fedakarlık kavramı, peki ama ne için hayatlarımızdan fedakarlık yapacağız? daha
    ne kadar fedakar olmalıyız? ölene dek sürecekse, feda edilmiş olmayacak mıyız?
    şunu unutmayın, fedakarlık süresi uzarsa, feda edilmiş olursun. birilerinin
    daha rahat yaşaması için fedai olarak mı yaşamamız gerekiyor? her şeyi, tüm
    arzu ve istekleri, adaleti ve refahı öldükten sonrasına mı bırakacağız? peki ya
    yoksa öyle bir şey? ilahı adalet denilen bir şey yoksa? neden herkes “ya tanrı
    varsa” diye düşünüp, öldükten sonraki yaşama bel bağlıyor? neden herkes “ya
    çıkarsa” kavramına tutulup şansını deniyor? ya çıkmazsa? ya tanrı yoksa? ya
    devlet hiçbir zaman ekonomik anlamda düzelmeyecekse? ya bize vaat edilen her
    şeyi, hiçbir zaman vermeyeceklerse? daha ne kadar süre kemer sıkmalıyız sizce?
    daha ne kadar sabretmemiz gerekiyor? emekli olamayacaksınız… hayır günün
    birinde anarşi de olmayacak. günün birinde sosyalist bir dünya olmayacak. günün
    birinde kapitalizm ölücek, doğru, ama ondan sonra tarih tekekkür ederek en başa
    dönmeyecek, tarih tekerrür etmiyor çünkü, tekerrür eden bir tarih yok, düz bir
    zamansal çizgi var, ve o çizginin nereye doğru akacağını insanlık belirliyor,
    kader diye bir şey yok, irade diye bir şey, eğer sizler iradenizi sınayıp idare
    etmeye devam edeceksiniz, buyurun, kimse size engel olamaz, aksine takdir
    edileceksiniz, ve benim gibi, bizim gibi düşünen, sırf kendi hayatını
    önemseyen, hatta buna rağmen kimsenin üzerinden geçinmeyen, ama devrimi sırf
    kendi öz varlığı için isteyen, bireyselliği savunan, toplumu red eden insanları
    kafese tıkmaya devam edecekler, kafese tıkamadıklarını öldürecekler, gittikçe
    daha da çok güç kazanıcak ve en sonunda george orwell’in 1984’ünden bile daha
    karanlık, keskin, kalın parmaklıklar yaratacaklar, , peki o zaman napacaksınız?
    makinelerinin çalışabilmesi için makineleştirildiğiniz zaman napacaksınız?
    tuvaletlerinize kamera yerleştirdiklerinde napacaksınız? konuştuğunuz herşey
    kayda alınırsa napıcaksınız? teknolojiyi zihninizi okuyabilecek kadar
    geliştirdiklerinde ve sizi aklınızdan geçenlerden dolayı işkence odalarına
    tıklarında napacaksınız? napmak gerekiyor? benim bir çözüm önerim yok. bana
    bıraksalar, yani elimde olsa, insanlık denen mefhumu, kendimle beraber yok
    eder, ve dünyayı hayvanlara bırakırdım. çünkü bir çözüme inanmıyorum, çünkü
    insanlığa inanmıyorum, çünkü hepiniz ölümden korkan iki yüzlü sahtekar riyakar
    bencil ahmak aptal gerizekalı ve yalancısınız… çok mu ileri gittim? o zaman
    ilgiliniz olan makamlara şikayet edin… benim başımda bir “ilgilim” yok, ben
    kendimle ilgiliyim sadece, kendim dışında hiçbir kutsal değere inanmıyorum, bir
    de “canlı” olan her varlığın yaşamaya hakkı olduğuna inanıyorum, canlılık
    barındıran her yapı taşının, bu dünyada var olan veya üretilen her şeyden bir
    pay alması gerektiğine inanıyorum… insanlar, dünyadaki yiyecek kaynakları
    bittiği için açlıktan ölmüyorlar; onları, yemek yemeyi hak edecek bir işlev
    gerçekleştirdiklerini düşünmedikleri için açlıktan ölmeye terk ediyor tanrı
    rolü oynayan şarlatanlar, arada bir de iyi görünmek için yardım yapıyorlar, ama
    çözmüyorlar hiçbir meseleyi, sadece, arada sırada, isyan etmememiz için, her
    şeyin yoluna girdiğine dair bir ilizyon yaratıyorlar, günü birlik gündemler,
    günü birlik çözüm paketleri, “huzur isyanda”[1]
    oysa, huzur kendin olabilmekte, geçmişi kendi içine sinen ve pişmanlıklar
    barındırmayan bir varlık olabilmekte yatıyor, size mutluluğun anahtarını
    vermiyorum, çünkü ben de mutlu değilim, size cennetin anahtarını da vermiyorum,
    çünkü cennet de cehennem de yaşadığımız dünyanın içinde, size ne yapmanız
    gerektiğine de söylemiyorum, çünkü bana ne yapmam gerektiği konusundaki
    önerilerinde ısrarlı davranan insanları öldürmek istemiyorum, ben değişmeye
    değil kendim olabilmeye çalışıyorum sadece, zaman döngüsel değil düz ilerler, o
    yüzden günün birinde tarihin tekerrür etmesini, ve ilkelliğe geri dönmemizi
    beklemeyin, kötüleşecek her şey, ve en sonunda, dünya kendini imha etmezse o
    güne dek, mesih yerine mad max gelecek. umut yok, çözüm yok… çünkü insan denen
    şey, bencil korkak ve ikiyüzlüdür, ve bazı insanlar, diğer insanların üzerinden
    yaşar. o diğer insanlar fırsatını bulabilse, üzerindekilerin yerine geçip,
    sistemin işlevini sürdürmeye çalışır. çözüm yok, umut yok, olabildiğince kendin
    olup, yaşama devam ederken, arada sırada böyle sivri oklar fırlatıp, deşarj
    olmak dışında…
    böyle düşünen, bunları görebilen bir
    varlığın da, insanlar arasında yaşamakta zorlandığı için, evinden çıkmamasını
    anlayışla karşılayın, evet girdap bir gün evinden hiç çıkmadan yaşayacak, ve
    siz onun saçma salak öykülerini okuyup, karşılığında ona kitap, fanzin,
    internet, müzik, ekmek, su, elektrik ve ruh vereceksiniz… para istemiyorum…
    takas yapalım istiyorum. ve burada bir emek sarf ettiğimi görmezden gelen
    ikiyüzlülere de şunu söyleyeceğim, ben inatçı, ölümsüz ve zaman zaman kör sağır
    ve dilsiz olabilen biriyim, o yüzden çenenizi kapayıp bir şeyler üretin…
    5.
    şimdi en başa dönüp, bulaşık yıkamaya devam
    etmek istiyorum, çünkü kendimi suçlu hissediyorum o kirli tabak çanak yüzünden,
    ama bu benim pisliğim, ve başkalarının pisliğini temizleyerek para kazanmak
    zorunda da değilim, ama işim bu benim, temizlik, temizlik ve hijyen, ofis de
    bunu yaptım, uçaklarda bunu yaptım, sırada otel odaları var… çünkü herkes
    çalışmayı kutsal sayıyor. yazının başına dönüp birinci bölümü tekrar okursanız,
    ne demek istediğimi anlarsınız. şimdilik hoşça kalın.
    14 nisan 2009


    [1] “Huzur isyanda” İç-mihrak
    ekibinin bir sticker çalışmasından alınmıştır.
  • stream

    stream
    sarhoşsun, ve uyuman gereken
    bir zaman diliminde oturmuş this empty flow dinleyip duvarları izliyorsun,
    zihnin çok hızlı bir şekilde boşluğa doğru akıyor. boşluğa, çünkü, akılından geçip
    yokolan ve bir daha hatırlamayacağın yüzlerce görüntü, ses, düşünce..
    bekliyorsun ve beklemekten fazlasıyla sıkılmışsın. Bir şey olsun istiyorsun.
    herhangi birşey.. biri gelip seni bu boşluktan çıkarsın istiyorsun. ve
    korkuyorsun artık bunun gerçekleşmesinden. kendini güvende hissetmekten
    korkuyorsun. herşeyden korkuyorsun anasını satayım. korkarak iletişim
    kuruyorsun insanlarla, çünkü fazlasıyla hassassın ve insanlar fazlasıyla
    bencil. arsız. bencil olmaya çalışıyorsun. bencilleşmeye. elinden, kendini değiştirmek
    için hiçbirşey gelmiyor. bekliyorsun sadece.. jori sana şarkı söylüyor, sen boşluğa
    kelimeler düzüyorsun. ve asıl ihtiyacın olanın, birinin gelip seni o boşluktan çıkarmaktansa,
    o boşlukta seninle beklemek olduğunu biliyorsun. ama o boşluğa gelen-giden
    olsun da istemiyorsun artık. kimseye dönüp bakmıyorsun. birileri geliyor..
    birileri gidiyor. birileri birşeyleri bozarken, birileri de birşeyleri tamir
    edebileceğini vaat ediyor. bak ben böyle iyiyim tamam mı diyorsun onlara. hiç
    birşeyin yerine konmasına ihtiyacım yok diyorsun. kırılabilecek birşey kaldıysa,
    sen devam et diyorsun. ben hiçbir şey hissetmiyorum artık diyorsun. bağışıklık
    kazandım artık acıya karşı diyorsun. ama koca bir yalan bu. yalnızlığı kanıksadığını
    söyleyişlerin de koca bir yalan. neyi beklediğini bilmediğini söylediğinde de,
    yalan söylüyorsun… artık gerçekleri söylemekten korkan bir uçan balonsun. tam
    bir fiyasko. bir duvar vardı eskiden. sonra yıkıldı. sonra daha sağlam bir
    duvar daha ördün. onu da yıktılar. sonra iki üç kat kalınlaştırdın. oda
    dayanmadı. sonra bir duvar daha. ve bir tane daha. ve şimdi duvar bile yok
    ortada.. herşeyimi alabilirsiniz. size verebileceğim birşey kalmadı gerçi..
    tekrarlar tekrarlar tekrarlar. tekrarların tekrarları. başa al, ve yeniden çek.
    sonuç değişmez. son aynı, ara sekanslar farklı sadece. ve sonunu baştan bildiğin
    bir filmin, başlangıcı farklı da olsa, tad vermiyor artık. o yüzden yeni birşeye
    tahammül yok diyorsun. yeni bir patlamaya mesela. ama her an kapılıp gideceğini
    biliyorsun. zayıfsın, fazlasıyla zayıf duvarların. ve geçen gece.. neyse, geçen
    geceyi boşver.. geçen günleri boşver.. hiç birşey görme hiçbirşey duyma. imlayı
    da boşver. düzeltme de. bırak nasıl yazdıysan öyle kalsın herşey. hatta nasıl
    yaşandıysa öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. yazma da olan biteni.. hatırlamaya
    da çalışma. çözmeye de çalışma. anlayamazsın. bekle sadece. aptal bir film şeritinin,
    neden defalarca başa sardığını merak bile etme. bu senin doğanda var. özün bu.
    içinden çıkamayacaksın. ve içine de giremeyeceksin aynı zamanda. sen birşeyler
    anlatırken, kimsenin sana birşey anlatmadığını görüceksin. sonra herşeyini çözen
    o gözleri bir daha görmeyeceksin. çözünmemeye çalışmaktan da vazgeç o zaman.
    bekle işte. hiç bir şey yazma.. ve geçen geceyi de boşver. bileklerin yerine
    kestiğin o aptal bilekliğini de çöpe at bence, tamir ettireceğine.. basit bir
    sinir kriziydi sadece dedin. ve basit olmadığını biliyorsun. ve basit deyip geçiştiriyorsun
    herşeyi. hafife almak işine geliyor çünkü. hafife alırmış gibi yapmak herşeyi.
    ve ertesi gün devam etmek zorunda kaldığın bir gün var önünde. sonra bir
    sonraki gün. ve bir sonraki. film şeriti kendini yenilemeye devam ediyor. ve
    zihnin bu dünyanın çok ötesinde. otobüse biniyor ve çığlık atmak istiyorsun.
    herkesin nesi var böyle. asıl senin neyin var girdo? gördüğün şeyler
    halusyunasyonun olabilir bence.. tüm kahkaha ve gözlerin arkasında gördüğün herşey,
    senin deliliğinin bir kanıtıdır belki. delirdiğini düşünüyorsun artık ve buna
    inanmak en boktanı. herşey, her geçen gün, kendini yenileyerek devam ederken,
    herşeyi çözdüğünü nasıl iddia edebiliyorsun hala? işe yaramaz ve boş. boş ver öyleyse..
    hiç birşey görme, hiç birşey duyma.
     14 nisan 2009
  • takır tukur ne yazıyorsun gene?

    klavye
    seslerini düşünüyorum şu an
    yazarken
    çıkan sesleri
    ayak
    seslerine benzetiyorum, zaman zaman bu sesi
    birçok
    şey sırayla yürüyormuşçasına
    yani
    sıraya girmiş bir şekilde değil
    yani
    aynı anda değil
    sırayla
    adım atan
    birçok
    şey
    her
    tuşta farklı bir ses duyuyorum
    her
    harfte farklı bir nota
    ve
    yürüyormuşçasına işte
    birçok
    şey bir arada yürüyormuşçasına
    engel
    olmadan birbirine
    didişmeden
    kendi içinde
    sıra
    halinde ve
    düzen
    içinde
    ama
    aynı zamanda belirli bir düzensizlikte
    siz
    bunu anlayabiliyor musunuz bilmiyorum
    ama
    anlatmaya çalışıyorum
    yazarken
    duyduğum sesleri anlatmaya
    gördüğüm
    görüntüleri
    içimde
    olan biteni
    zihnimin
    akış halini
    önce
    sert bir tak geliyor
    ardından
    yumuşak bir tık
    sonra
    daha farklı bir tıkırdama
    zaman
    zaman hızlanan
    zaman
    zaman yavaşlayan
    bazen
    duran
    ama
    hiç mola vermeyen
    geri
    gitmeyen asla
    hedefinden
    şaşmayan
    karşısına
    çıkacak olan düşmanlardan korkmayan
    ve
    arasına katılmak isteyenlere kapısını açan
    büyük
    bir ‘şeyler’ bütünü
    “şey”
    diyorum ben bunlara
    tanımlamıyorum
    sınırlamıyorum
    yazıyorum
    sadece
    tak
    tuk tık tın
    geçip
    gidiyor zaman
    geçip
    gidiyor harfler gözümün önünden
    geçip
    gidiyor kelimeler
    cümleler
    oluşuyor
    anlamlar
    oluşuyor
    fikir
    oluşuyor
    tuk
    tak tık tın
    geriye
    dönüp bakmıyorum asla
    ne
    yazmışım lan ben diye düşünmüyorum
    çünkü
    ne yazdığımı biliyorum
    ne
    yapmaya çalıştığımı biliyorum
    kendinden
    emin
    tutarlı
    özgür
    ve
    saydam bir stil
    dolaylı
    anlatımlar yok
    art
    niyetli düşünceler yok
    çıkar
    ilişkisi yok
    kaygı
    yok
    korku
    yok
    kazanç
    yok
    kayıp
    yok
    yazı
    var sadece
    inşaata
    da benziyor yazmak
    tuğlalar
    ve çimento
    ve
    demirler
    ve
    kiremitler
    boya
    badana
    sonra
    dönüp bakıyorum oluşan yapıya
    birkaç
    hatasını düzeltiyorum
    sonra
    dayalı döşeli bir eve daha sahip oluyor
    isteyen
    herkesin gelip dolaşması için
    kapısını
    sonuna dek açıyorum
    yazmaktan
    bahsediyorum sadece
    klavye
    tuşlarına basmaktan
    ve
    çıkan seslerden
    ve
    şişen işaret parmağımdan
    evet
    şişen işaret parmağımdan
    üç
    gündür acıyor bir parmağım
    nedeni
    klavye
    düşünsenize
    bi
    ne
    kadar komik değil mi?
    10.nisan.2009

    *başlık,
    annemin bana sersenişinden çalınmıştır
  • kendimden feragat – 97-98

    Kendimden feragat-97
    Buradayım
    moruk. Karşındayım yine. Beyaz ekran. Txt. Karşındayım yine. Kimse yok. önemi
    de yok. beyaz ekran. Beyaz bir kağıda sarılmış sigara. duvarlar. Kimse yok
    dinlemek isteyen. Farkındayım. Can sıkıcı cümleler. Bir sonraki kanala geçin
    ses çıkarmadan. Ses çıkarmadan lütfen.. “çok arabesk”. Okuyan biri bunu
    diyebildikten sonra, lan niye yazayımki diyorsun. Kendinden feragat.. iki
    cennet hikayesi gibi. anlatmıştım. Tekrar anlatayım. Arkadaşlarımdan biri.
    Kolunda bir dövme var. dövmede iki cennet var. bir anlamı var o dövmenin,
    arkadaşım için. ama yaşlı bir teyze yanına yaklaşıp, “bir tanesi neyine
    yetmiyor evladım” diyor. Tüm efsane yerlebir. Aynen bunun gibi. niye yazayım.
    Yazmalısın çünkü başka çıkar yolu yok. pekala yazayım. Dursun bir köşede.
    Odanın bir köşesinde. Hardiskin bir köşesinde. Yok, durmasın. Gönder gitsin.
    Sal gelsin. Sonra biri gelip “harikasın” desin, bir diğeri, “boktan” desin.
    Konuşup dursunlar. Ama okumasınlar asla. Okumadıklarını düşün. Okumamaları daha
    iyi bile hatta.. o yüzden kanal değiştirmek yerine girdo tv’de kalmaya devam
    edicekseniz bile, ses çıkarmayın. Veya kanalın sesini kısın. Bu da bir çözüm
    şekli. İletişim kurmamamız için. zaten konuşamıyorum. Sesim çıkmıyor.. yazı.
    Evet yazı. Başla bitir gönder.
    Burada.
    bu şekilde kalmak. Eski alışkanlarım tazeleniyor. Asla kurtulamıyorum
    boşluklardan. Dolduramıyorumda. Yazıda doldurmuyor. Alkol ve sigara biraz.
    Biraz da seni bitkin düşüren işin. İdeal. Boşlukları hissetme.. doldurma da.
    Mantıksal bir süreçi es geç. Sarhoşluk sürecinde asılı kal. Hiç çıkama o
    halden. Ya yorgun ya sarhoş ya da uyuyor. Evet böyle. Evet aynen böyle. Yalnız
    değilken yalnız hissetmek boktan. Yalnızken yalnız hissetmek o kadar da boktan
    olmazdı sanırım. Başkalarının hayatlarına dair sırtına binen yükler. İntiharı
    erteleyenlerin en sık başvurdukları bahane. Benim içinde geçerli değil. Ben
    istemiyorum.. sırtımın sol tarafı ağrıyor. Böbrek yada akciğer. Yada her ikisi
    de… sigara olabilir nedeni. Yada alkol. Kendine iyi bakmayan herkesin başına gelebilecek
    basit ağrılar. Tanrı paslanmaz çelikten yaratmadı seni. Ama paslanmaz çelikten
    olan ruhlar koydu bazı insanlara. Asla eskimiyor ve değişmiyorlar. Onlara
    tapıyorum. Kendime de tapıyorum. Durağan bir haldeyim. Çocukken neysem, şimdide
    o. Asla laf anlatamazsınız. Denemeyin bile. Sizi dinlemez. Burnunun dikine
    gitmekten zevk alır. Asla pişman olmaz. Bu girdo. Başka biride böyledir. Bana
    benzeyen. Benim benzediğim. Ama onlar daha gerçekler. Benim bazı zaaflarım var.
    yazmak gibi. yazmak bir zaaf haline dönüştü. Sigara içmek gibi, ruhsal ve
    bedensel bir ihtiyaç.. çünkü konuşunca dinleyecek kimse yoksa. Yazınca
    dinleyecek kimsede yok ama duruyor orada o. Ve insanlar sorduklarında “iyi
    diyek iyi olak” diyorsun. Gülüyorlar. Neyseki gülüyorlar. İyi değilim deseydin,
    sonrası kabusa dönüşebilirdi. İlgilenirlerdi seninle. Sorununu anlamaya
    çalışırlardı. Yalancıktanda olsa yaparlardı bunu. Gerçekten ilgilenenleri de
    çıkardı. Ve boğulur kalırdın sorular altında. Hayır. Bunu istemiyorsun. Bunun
    yerine yazıyorsun. Ve biri gelip, “iyi misin” diyince, yada gecenin köründe,
    “iyi misin” yazan bir mesaj atınca. Geri arıyorsun. Çağrı. O seni arıyor,
    “noldu” diyorsun, “son yazdığını okudumda, merak ettim”, “hmm, iyiyim ya”.
    İnanıyor. İnanıyorsun. İnsanlar senin peygamber olduğuna inanınca peygamber,
    yazar olduğuna inanınca yazar, aşık olduğuna inanınca aşık oluyorsun.
    Duyguların oluşma süreci… biri psikolojimi dedi? Hiç çakmam. Kitap okumuyorum
    pek. Sevmiyorumda kitap okumayı. Havaalanında takılmayı seviyorum. Binlerce insan
    arasında takılmayı. Benim de boks arenam, yada hipodromum orası. Kendime
    geliyorum orada. Yoruluyorum. Güç alıyorum. Besleniyorum. İyileşiyorum. Eve
    gelip tekrar hastalanıyorum. Daha iyi. En azından bence. Kendi kendine
    konuşmak.. kendi kendine yazmak. Daha iyi.. daha iyi gibi. nasıl olsa kimsenin
    gerçekten de ilgisini çekmiyor. “fanzinler tükendi, daha fazla kopya
    bırakamazmısın?”, bırakırım. Ama bırakmıyorum. O bi kaç kopyayı bile zar zor
    bıraktım. İçimden gelmiyor. Oturup beklemek daha keyifli fotokopi ile
    uğraşmaktan. Bir kopya alıp kendin okuduktan sonra geri kalanın önemi yok.
    kendime fanzin hazırlıyorum. Evet ukalaca ama okuyacak bir şey bulamadığım için
    fanzin hazırlıyorum kendime. İyi yazan insanlar var. iyi yaşayan insanlar da
    var. ama iyi okuyan insan sayısı, iyi yazan insan sayısından bile az galiba.
    Kimse kimse okumuyor. Herkes yazıyor ama. bu ne hız? Bende hızlıyım, okumadan
    yazmak konusunda. Onbin sayfayı aşmış olmalıyım… ama yüzde doksanı odada bir
    kağıt parçası yada pcde bir dosya olarak kalıyor… unutuyorum. Sonra kül.. sonra
    çöp. Gazete bulamayıp, ekmeğin altına koyduğun kağıt parçaları. O kağıt
    parçaların üzerinde öykülerin. Sonra buruşturup at. Daha keyifli. En azından
    bana göre…  1.10.2008
    kendimden
    feragat – 98
    1.
    balkondayım. oturuyorum. dolunay var
    bugün.. gece. gece ve soğuk, gece ve sessiz.. benim gibi bugün sokağın hali.
    saat ikiye gelmekte.. balkondayım. kahve ve sigara içiyorum. kahve ve sigara
    içerken düşünüyorum. bana benziyor bugün sokağın hali. sessiz ve boş, boş ve
    karanlık.. karanlık ama dolunay var, karanlık ama iki sokak lambası var. ruhuma
    benziyor bu sokak. dönem dönem kapkaranlık olan ruhuma, zaman zaman dolunayı
    yakalayan ruhuma.. ve ender olarak da, aldatıcı güneşi gören ruhuma… güneş
    falan istemiyorum ben. gece güzel, gece ve dolunay.. her ne kadar ışığını
    güneşten alıyor olsa da ay, dünyanın hareketine bağlı olarak çıksa da dolunay.
    daha derinlemesine bir alegori yapabilirim ama gerek yok diye düşünüyorum.
    bekliyorum işte..
    sonra bir köpek geçiyor sokaktan. seviyorum
    köpekleri. kedileri seviyorum, köpekleri seviyorum, kendimi seviyorum, sizi
    seviyorum.. ve düşünüyorum işte bir taraftan, sigaramı içerken, başıma gelmesi
    muhtemel ihtimalleri düşünüyorum. sigara hemen bitmiyor neyse ki, dolma olunca
    bitmez. ve sert değil sigara, ama çok hafif de değil, tatlı bir tütün içiyorum,
    duman akciğerime girip, zehrini kanıma bırakırken düşünüyorum, “n’apmaya
    çalışıyorum ben” diye düşünüyorum.. sonra, dolunaya bakarken, ilham perilerim
    fısıldamaya başlıyor kulağıma.. ve içeri giriyorum. odaya. odada ışık yanıyor.
    bir floransan.. aydınlık yani oda. zaman zaman ışık açıkken oturuyorum o odada,
    zaman zaman karanlıkta. şu an aydınlık, hala aydınlık oda. oda benim içimdeki
    gizli odama benziyor. boş. boş ve tek başınayım bu odada. herkes uyumakta.
    evdeki herkes uyumakta.. mahalledeki herkes uyumakta.. şehirdeki herkes
    uyumakta.. uyumayan, benim gibi insanlar da, herkes yaşarken uyumayı seçiyor.
    “bu bir kaçış yolu olabilir mi?” diye düşünüyorum. yani geceleri yaşamak, bir
    kaçış yolu olabilir mi? ve sürdürülebilir mi bu oyun? çalışmak zorunda
    olmasaydın sürdürebilirdin moruk, diyorum kendime. şu an yazar olsaydın,
    sürdürebilirdin diyorum. ve ardından bir düş görmeye başlıyorum odamda,
    zihnimin gizli odasında;
    bir evim var. hangi şehir olduğunu
    önemsemiyorum. sadece, bir evim var diye düşünüyorum. genellikle evde takılan
    bir insansanız, evin hangi şehirde olduğu önemini yitirir bir dereceye kadar.
    bir ev.. hepsi bu. ufak bir ev. büyük bir yazar. büyük bir yazar ve şair.
    dilini, diğer dillere çevirtebilmeyi başarabilen bir yazar. herkese derdini
    anlatmayı başarabilen bir yazar. herkesin ruhunu görmesini başarabilen, başına
    gelen saçmalıkları, başına gelen saçmalıklara rağmen yaşadığını, yaşamaya devam
    ettiğini, sonra birkaç intihar deneyini, direkten dönmeyi.. falan filan.
    başım ağrıyor şu an. neyse ki this empty
    flow çalıyor… ve jori bana anlatıyor, ve beni dinliyor, ve beni kendimle
    konuşmaktan kurtarıyor…
    yazmakta zorlandığım bir yazı bu. lanet
    olsun.. zorlanıyorum, zorlanıyorum çünkü daha fazla acıya tahammül
    edebileceğimi sanmıyorum. ciğerlerim dumanıma daha ne kadar tahammül edebilir,
    bilmiyorum. biri sigara içmemi engellesin isterdim. biri bu konuda müdahale
    edebilsin istiyorum. birinin gelip, elimden şu sigarayı almasını ve bana sıkı
    bir tokat atmasını istiyorum. bu, annem olamaz. bu, babam olamaz. bu, herhangi
    bir insan olamaz. birinin, sigarayla arama girebilecek kadar cesur olmasını
    istiyorum. beni kaybetme riskini göze alıp, sigara yüzünden ölmeme engel
    olmasını istiyorum. çünkü ölmek istemiyorum artık, çünkü daha yazacaklarımı
    yazmadım, anlatmam gereken çok şey var daha, diye düşünüyorum, henüz asıl
    konuya gelmediğimi düşünüyorum. hikayenin giriş faslındayız henüz. yazılan
    onlarca öykü ve yüzlerce şiir, sadece önsözümdü diye düşünüyorum. daha
    anlatmaya başlamadım, ölmemeliyim. ama tuhaf bir şekilde, bazen ölümümü
    düşünüyorum. ağzında söylemesi gerekenlerle, ipte sallanan bir ceset.. bu bana
    kötü geliyor. kendi ölümüm bana artık kötü geliyor.
    şimdi “see nothing” çalıyor ve sana teşekkür
    ediyorum bu şarkı için jori. sana da teşekkürler, niko. ve sana da aku. jukka,
    sana da. bu şarkıyı benimle dinleyecek bir kar tanesi arıyorum, kumsaldaki kar
    tanesi, bulursam ona teşekkür edeceğim, beni kendimle konuşmaktan kurtaracağı
    için.. herkese teşekkür etme günümdeyim bugün, sevenlerime de teşekkürler,
    nefret edenlerime de..
    eski aşklarımı düşünüyorum. eskiden aşık
    olduğum kadınları. hiç biri beni anlamadı. bende onları anlamıyordum ama.
    ödeşmiş oluyorduk böylece. borçlu kalmamış oluyordum. bir alacak-verecek davam
    yok sizinle. dosya kapandı. hiç bir şey için borçlu değilsiniz bana.. ben de
    hakkımı helal edip susmak istiyorum. neden susmadığımı bilmiyorum ama.. zihnim
    bu stresi kaldırmıyor gerçekten. zihnim bu stresi kaldırmıyor ve ben de bir
    sigara yakıyorum. elime alıyorum sigarayı öncelikle. beni ne zaman öldüreceksin
    kaltak, diyorum ona, sigaraya yani.. konuşmaya başlıyor sigara da.. seni
    öldürmek istemiyorum, diyor. sana acıyorum, diyor. bana ihtiyacın olduğunu
    biliyorum ben, ama sana zararlı olduğumu da biliyorum, diyor. yine de engel
    olamıyorum kendime, diyor. ben olmasam intihar edebilirdin, diyor.. haklısın,
    diyorum ona. eski sevgililerime benziyorsun diyorum… beni ölümden kurtarıp,
    sonra ölüme iten, eski sevgililerime…
    düşününce, matah bir bok gibi gelmiyorum
    kendime. ama yine de, çevremde bir insan kalabalığı oluşuyor. ne istiyorlar
    benden, bilmiyorum.
    ilk kez bir kadınla seviştiğimde 23
    yaşındaydım. onun öncesinde bir fahişeyle sevişmek istedim. ama sonra, bunun,
    pek de doğru bir fikir olmadığını fark ettim. daha gençtim o zamanlar.. ve
    pişman olacağım şeyler yapmak istemiyordum. hayatım boyunca hiç pişman olmadım.
    ve ilk kez bir kadınla seviştiğimde, 23 yaşındaydım. aşıktım ona. aşıktım ve
    sonra onunla yatak odasında yalnız kalmıştık. ve uyumasına izin vermememi,
    söyledi. beni uyutma, dedi bana. yan yana yatıyorduk ve bana, uyumama izin
    verme, dedi. o gün öğlenden beri, öpüşüyordum onunla. ve ilk kez öpüşüyordum
    üstelik bir hatunla. o gece bana, beni uyutma, dedi. ve daha öncesinde hiç
    düşünü kurmadığım bir şeyi, yapmaya başladım. üzerindeydim. önce yanında
    yatıyor ve konuşuyordum sadece. sonra öpmeye başladım. sonra öperken aşağı
    doğru kaydım. bilmiyordum sevişmeyi, nasıl öpüşmem gerektiğini bilmiyordum.
    sonra aşağılara kaydım ve “bak bunu yapmak zorunda değiliz” dedim. onu incitmek
    istemiyordum. kimseyi incitmek istemiyordum.. bana istediğin her şeyi
    yapabilirsin, dedi. sana istemediğin hiç bir şeyi yapmam, dedim. ama duymadı.
    gözlerini kapatmıştı. “üzerindekini çıkarsana” dedi. telefonum titredi bu
    arada. “bakmak zorunda değilsin değil mi?” dedi, ittim telefonu yataktan, düştü
    telefon. sonra devam ettik. ne kadar sürdü bilmiyorum, üzerindeydim, ve
    aşağılara iniyordum, ve arada bir yukarı çıkıp, “devam etmemi istiyor musun”
    diye soruyordum. size göre bir aptal olmalıyım. ama kendimi aptal gibi
    hissetmiyorum. o’na aşıktım. ve insanlar, aşık oldukları şeylere zarar
    vermezler, diye düşünüyordum. hassas olurlar diye. sonra istediği her şeyi isteyerek
    yaptım ve boşaldı o. yalamıştım ve boşaldı. sonra kalkıp giyinmeye başladı.
    sonra yanıma gelip yattı. teşekkür ederim aşkım, dedi. şok geçiriyordum.
    n’apıyorduk biz allah aşkına? konuşmaya başladık. konuştuk. konuştuk. sonra bir
    kez daha boşalttım onu, o şekilde. sonra bir şeyler daha oldu ama ben hiç
    boşalmadan, ya da boşaltılmadan, uyumaya başladık. rahatsız olmamıştım bu
    durumdan. her şey olağan şeklinde ilerliyor sanıyordum. ve uyumaya başladık.
    falan filan falan filan… ben odipal bir ruhum.
    bunu niye anlattığımı bilmiyorum. sadece
    rahatlamaya çalışıyorum. çünkü çok fazla acı var içimde. biri acımı çekip
    çıkarmalı. biri içime şırıngasını sokmalı, ve çekip çıkarmalı ruhuma karışan
    tüm pisliği, çöpe atmalı. aynen, akrep sokan bir insanın kanını ağzınla emip,
    sonra tükürür gibi. risk..
    bir saniye, içersi çok duman altı, balkonun
    kapısını açmalıyım…
    geldim. devam ediyorum.. jori de devam
    ediyor.. “still” diyor jori… büyüleyici bir şarkı. başka bir boyuttan düşmüş
    gibi. hala kendimi iyi hissedebiliyorum, ama buraya nerden geldik bilmiyorum.
    balkondaydım, dolunay vardı, sokak ruhuma benziyordu, sonra odaya geçmiş ve
    burayı da gizli odama benzetmiştim, hatırladınız mı? yazdığım her şeyi, yazım
    aşamasında ezberliyorum, ben karıştırmam moruk yazdığım hiçbir şeyi, sen
    okurken kafan karışıyorsa, bu benim sorunum değil..
    sonra yazmaya başladım işte. balkondayken
    düşünüyordum. ama zihninden geçenleri yazmak, kolay olmaz her zaman. olmaz
    çünkü, bazen söylemek istediğin şeyleri söylemeye korkarsın. bu korkunun
    nedeni, otorite, tanrı, veya toplum olmaz hiçbir zaman. sadece bazen, karşına
    çıkan insanlara, söylemek istediğin şeyleri söylemekten korkarsın, çünkü ne onu
    incitmek istersin, ne de incinmek.. yazmakta zorlandığım zamanlar, bu tip
    durumlar…
    birine, sana aşık olmaktan korkuyorum,
    dedim.. ve yine de aşık oldum. sonra onunla çok güzel bir üç ay geçirdik. sonra
    bana, “hayatımda biri varken kendime zaman ayıramıyorum, yapmak istediğim
    şeyler var” dedi. dedi ve gitti. sanki o’nu, yapmak istediklerine engel olmak
    için hapsediyormuşum gibi. komiksiniz lan siz, hepiniz çatlaksınız, dünya
    üzerindeki tüm kadınlar, kafadan kontak gibi geliyor bana. yine de bir kadın
    düşmanı olamıyorum. hatta bir bakıma, pro-feminist bile sayılırım. ataerkil bir
    toplumda yaşamak.. bir dolu saçmalık. ama kadınların da pek temiz olduğu
    söylenemez. ben ne erkeğim, ne kadınım, toplumsal anlamda.. fizyolojik olarak
    bir erkeğim, hepsi bu.
    2.
    şimdi.. hmm.. konunun iyice dağıldığını
    biliyorum. o yüzden, yazmaya devam edip edemeyeceğimi kendi içimde
    sorguluyorum. ne yazıyordum bir düşünelim.. akış esnasında ikiye bölünen
    yolların, gidilmeyen taraflarından devam ederek, uzatabilirim bunu. şu an ne
    demek istedim bil bakalım… o kadar da derin ve karışık yazmıyorum oğlum, çok
    basit yazıyorum lan, hatta yazmıyorum bile, konuşuyorum, kendimle konuşurken
    tuşlara basıyorum sadece, hepsi bu..
    balkonda olduğumu söylemiştim. balkondaydım
    ve düşünüyordum. bir yazar olduğumu düşledim. geceleri uyumayan bir yazar.
    beraber yaşadığım bir kadın olduğunu düşledim. benim gibi kendini anlatan bir
    kadın. iki sanatçı. sanatçı mı? sanatçı kelimesi bana, yapısı itibari ile,
    itici gelmekte arkadaşlar. yazar güzel bir kelime. bunu seviyorum. bunu kabul
    edebilirim kendim için. yazar, yazı yazan insan. ama sanatçı ne boktan bir
    kelime söyler misiniz? sanatçı. sanat satan insan gibi. yani aynı börekçi gibi
    bir şey bu. boktan. dili yeniden yapılandırmalıyız. dili yeniden yapılandırmalı
    ve öyle kullanmalıyız. baştan alalım öyleyse.. çünkü sanat, yaşanan her şey
    olabilir, yaşama sanatı yani, yani herkes sanatçı olabilir, çay yapmak bile bir
    sanat olabilir…
    balkondaydım ve bir yazar olduğumu
    düşledim. yani işte, ne bileyim, kitaplar yazan, yazdığı kitaplar ile azcık
    para kazanan, kazandığı para ile kirasını ödeyebilen, faturalarını ödeyebilen,
    çayını ve ekmeğini alabilen. falan filan. su içiyorum şimdi, çünkü boğazım
    kurudu sigaradan. sigarayı da, zihnim akıştan kuruyunca içiyorum.. ne diyordum?
    bir evim var işte, ne bileyim, geceleri uyumuyorum, öyküler yazıyorum, film senaryoları,
    çizgi roman senaryoları, roman, şiir, vesaire vesaire vesaire.. kadın da
    kendince yazıyor bir şeyler, o da kendi hikayesini anlatıyor. ama onun yazım
    şekli biraz farklı. sonra, birbirimizi de kullanmıyoruz, yaşama tutunurken.
    anlatabiliyor muyum? yaşayıp gidiyoruz işte. sevgili bile değiliz belki.
    yaşıyoruz sadece. sınırlar yok, sözler yok, her an ikimizden biri, ben sıkıldım
    deyip iletişimi kesebilir ve hakkı var buna, anlatabiliyor muyum? ama
    yapmıyoruz da bunu, çünkü birbirimize rahatsızlık vermiyoruz. insanlara
    rahatsızlık veriyoruz sadece. çünkü toplum tarafından tehdit olarak
    görülüyoruz, ürettiğimiz şeylerin rahatsız edici olduğunu söylüyor insanlar,
    bizi sevenler var, bizden nefret edenler var…
    yazmakta zorlanıyorum. yazmayacağım.
    kesiyorum. kesiyor ve akış esnasında yarım kalan başka bir konuya geçiyorum…
    bunu yaparken geri dönüp yazıyı baştan okumuyorum bile. size dedim, yazarken
    ezberlerim akışı diye, ama akışı sadece, bütünüyle sözcükleri değil…
    düşününce matah bir bok gibi gelmiyorum kendime.
    ve nedense çevremde bir insan kalabalığı dolaşıyor. çocukken kimse beni
    sevmezdi. ilkokulda iken kimse beni sevmezdi. ortaokulda da kimse beni sevmedi.
    lisede de. sonra üniversite. sonra askerlik. sonra iş hayatı. sevmezdi derken,
    çok büyük bir çoğunluğu demek istiyorum.. oyunlarına almazlardı mesela,
    masalarına çağırmazlardı. erkek olanları üzerime yürümeye çalışır, kadın
    olanları iğrenerek bakardı suratıma. zamanla değişti yüzdelik dilimler. şimdi
    çoğunluk seviyor, yaptığım işe saygı gösteriyor, beni dinlemeye ve anlamaya
    çalışıyor, sorular soruyor, tanışmak istiyor, hatta erkek olanları dost, kadın
    olanları sevgili olmaya çalışıyor. arada ufak bir azınlık da, benim ergen
    bunalımları sattığımı, samimiyetsiz ve iki yüzlü davrandığımı, kadınlar için
    yazdığımı, hatta işi iyice abartıp, hiçbir şey yazamadığımı söylüyor. ben her
    iki durumdan da rahatsız değilim. ben bu dünyada bile değilim. aranızda yaşıyor
    sayılmam yani. kendi zihnimde yaşıyorum. kendi zihnimin içinde. kendime ait
    gizli bir odam var zihnimde. bir de, değişik değişik mekanlar var, işte ne
    bileyim, dehlizler, labirentler, lunaparklar, kanalizasyonlar, denizler,
    dağlar, kar, güneş, yağmur, ağaçlar, hayvanlar, insanlar… o insanların bir
    kısmını ben yarattım, yaratmaya da devam edeceğim, karakterlerimden
    bahsediyorum. zihnimin içinde yarattığım, başka bir dünyada yaşıyor ve zaman
    zaman o dünyayı size anlatıyorum. zaman zaman onu anlatıyorum, zaman zaman da
    sizin dünyanızda başıma gelen saçmalıkları. ha ne diyordum, zihnimin içindeki
    dünya. uzaylılar bile var orada, yaratıklar var, şirinler var, iskeletler, taş
    gibi hatunlar, ruhu olmayan adamlar, vs vs vs. yani yazarlık böyle bir şey. ve
    kim ne derse desin, ben bir yazarım. illa bir işi yapabilen sıfatını kazanmak
    için, o işten para kazanıyor olmak gerekmiyor. hem bir meslek değildir
    yazarlık. meslek olsaydı, bir eğitimi olurdu bu işin. ama meslek haline
    getirilmeye çalışıldığı açık. yazar okulları. yaratıcı yazarlık eğitimleri. ne
    kadar aptalca… sanat öğretilmez, demişti erdinç abim. erdinç inceman. bu yüzden
    bıraktı öğretmenliği. sanat öğretmeni olamam ben, demişti. haklıydı. halil
    turhanlı avukatlığı bıraktı, ya da onun gibi bir şey, emin değilim nereyi ama
    bıraktı işte.. ben de sevenlerimi gıcık etmek için, yazmayı bıraktım. “nasıl
    yani! bıraktın mı?”.
    şey pardon, yanlış yazmışım o kısmı,
    düzelteyim. aslında yanlış yazmadım, akışı tamamladım sadece. bıraktı, bıraktı,
    bıraktı.. kafiyeli yazılmalı bir şiir, dedi biri. bende o’na, kafiye uğruna
    anlam heba edilmez, dedim. biri daha gelip konuşur şimdi bu lafın üzerine…
    şiiri sınırlayan denyolar… her neyse..
    bende sizi gıcık etmek için yazmayı
    bırakmıyorum, diyecektim demin. o an akış ve kafiye kaygısına kurban gittik,
    şimdi diyorum bunu. bende sizi gıcık etmek için yazmayı bırakmıyorum. bok atmaya
    devam edin ki, yazmaya devam edebileyim…
    gidip soğuk bir şey alacağım kendime..
    soğuk bir şey içmem gerekiyor.. sonra da, benim gizli odamda oturuyor olacağım.
    ve oraya, hiç kimse giremez, yani girmemeli, girenler kalmak istemiyor çünkü…
    ama yine de, mütevazi bir insanım ben, bunun aksini iddia eden arkadaşları, bir
    öğleden sonra, alsancak’ta çay içmeye bekliyorum, ıoniya mekanımın adı, ya da
    onun gibi bir şey işte, adını söylemeyi başaramadım henüz mekanın, ama “gel çay
    içelim” derseniz, hiç dert değil, eğer zamanım varsa tabii, zamanım ve param…
    dert değil. size fanzin veririm.. akşamına da taş plak’a gidip, yağmurcu’yu
    dinleriz.. o’nu ve çetin’i, gitar çalarlar bize, biz de bir bardak şarap içer
    kalkarız. ama bunu her zaman yapamayacağımızı bilin. kendimi önemsiyor gibi
    görünebilirim, ve önemsiyorumdur da belki, yine de dilediğiniz gibi
    zırvalayabilirsiniz hakkımda.. sevmediğim insanlar için, sağır dilsiz ve kör
    taklidi yapıyorum ben, işime öyle geldiği zamanlarda… kendime yarattığım
    dünyamda, sokak edebiyatı’mda, kendim gibi insanlarla yaşıyorum. sizin
    dünyanız, beş para etmeyen bir plastik poşete benziyor. ve o plastik poşet
    hakkında aklımdan geçenleri yazmaktan da korkmuyorum asla.. hepsi bu.. benden
    rahatsız olan, ilgililerine haber versin.. benim başımda, ilgilim olan bir
    merci yok.. mersi girdarilla..
    not: “girdarilla”, gerilla kelimesinden
    türetilmiştir ve girdap’ın sonsuz sayıdaki isimlerinden, sadece bir tanesidir…

    10.nisan.2009
  • “sen çok iyi bir insansın”

    kendimi
    özel hissetmek istiyordum
    biri
    için özel olmak istiyordum
    dünya
    umurumda değildi, anlıyomusun?
    yani
    düpedüz aptallıktı
    şimdi
    sigaraya daha sıkı abanıyorum
    nefes
    almama izin vermesin diye
    evet
    bu daha mantıklı
    kendim
    için yaptığım her şey daha mantıklı
    kimse
    için en özel değilsin
    kimse
    için hayatının aşkı değilsin
    kimse
    için hayatının anlamı değilsin
    ama
    senin için de bir anlamı yok hayatın
    senin
    bir anlamın yok
    kimsenin
    bir anlamı yok
    fazlasıyla
    tutarsız herkes
    buna
    rağmen fazlasıyla mantıklı
    duygu
    yok, his yok
    süreklilik
    yok
    sadece
    bir oyun oynuyoruz
    ve
    ben bu oyundan sıkılıyorum
    gelişi
    güzel vuruyorum önüme düşen toplara
    nereye
    gittiğini önemsemiyorum
    nereye
    gittiğimi önemsemiyorum
    kendi
    kaleme gol atıyorum sürekli
    çünkü
    rüzgar bana karşı esiyor
    her
    şey bana karşı esiyor
    ve
    ben, hiçbir şeye karşı gelemiyorum
    kabul
    ediyorum her şeyi en baştan
    sert
    bir bakış bile fırlatmıyorum
    beni
    uçurumdan aşağı süreklerken birileri
    bunu
    istiyorum belki de
    hayır
    bunu istemiyorum
    ama
    karşı gelemiyorum
    sıkıldım
    karşı duruşlardan
    isyan
    etmekten sıkıldım
    mücadeleden
    sıkıldım
    bir
    şeylerin peşinden koşmaktan
    ve
    “hadi başarabiliriz” diyenlerin
    arkamdan
    izleyip beklemesinden sıkıldım
    fazlasıyla
    sıkıcı bir şiir bu
    fazlasıyla
    sıkıcı biriyim ben de
    espri
    yapamam
    esprilere
    gülemem
    soğuğum
    ve
    içimde
    buz tutmuş olan bir kütleyi
    eritebileceğini
    söyleyen kimseye güvenmiyorum
    sürekli
    yanımda kalacağını söyleyen kimseye güvenmiyorum
    paranoyakça
    yaklaşıyorum olaylarla
    paranoyakça
    yaklaşıyorum insanlara
    inancımı
    tamamiyle yitirdiğimi düşünüyorum
    ve
    herhangi bir şeyin doğruluğundan emin olamıyorum
    doktorlar
    bunun psikolojik olduğunu söylüyorlar
    doktorlar
    bunun aldığım haplarla ilgili olduğunu söylüyorlar
    doktorlar
    karaciğerimin bitmek üzere olduğunu
    akciğerimin
    çürüdüğünü
    ve
    kesinlikle sigara içmemem gerektiğini söylüyorlar
    öleceksin
    diyorlar bana
    ölmüyorum
    ama
    gerçekten
    ölmüyorum
    ve
    gerçekten özel olduğumu hissetmiyorum
    o
    yüzden kovuyorum başımdan herkesi
    tüm
    övgüleri çöpe atıyorum
    tüm
    insanlara kulak tıkıyorum
    tüm
    kadınlara gözümü kapatıyorum
    odamdayım
    tek
    başıma odamdayken iyiyim sadece
    insanlar
    yokken iyiyim
    09.nisan.2009

  • kendini yakmaya bir son versen artık

    işte
    yine başladı…
    düşüşün
    hızlandırılışı karşısında
    son
    kanat çırpış
    başa
    sardık hayatı
    galiba
    yeniden
    başlıyoruz
    yine
    yenilmiş olarak
    ve
    önemsemeyerek bunu
    hükmen
    mağlup sayılmak
    oyunun
    kurallarını ret ettiğin için
    veya
    gördüğün
    hilelere alet olmamak için
    hiçbir
    yere tutunamamak…
    uçmak
    istemiyorum moruk
    tek
    derdim ayakta durabilmek
    ya
    da
    durabilmek
    sadece
    yerin
    yedi kat dibinde olsa da olur
    durabilmek
    sadece
    az
    önce elimi yaktım ve bunun hiç kimsenin umurunda olmadığını biliyorum, şayet
    siz de bana ölüyorum yardım et deseydiniz az önce, hiç düşünmez telefonu
    yüzünüze kapardım.. yardım isteyenlerin, gerçekten yardıma ihtiyaçları olduğunu
    düşünmüyorum, dikkat çekmeye çalışıyorlar sadece… hepsi bu.. yardım isteyemeyenlerin,
    yani en son noktada, mutfakta yemek arasında bıçağı boğazına dayayabilme
    ihtimalini düşünürken, ve boğazına kadar borca batmışken, yaşama devam
    edebilmek için yeni borçlara ihtiyaç duyup, bunu dahi isteyemeyenlerin,
    isterken bile sözcükleri boğazına düğümlenebilenlerin, safındayım galiba….
    sözcükler.. ah evet tabi, Jori’de benim safım da olmalı.. ve beklerken,
    beklerken, beklerken…
    işte
    yine başladı dedim size
    daha
    önce de bahsettim
    biliyorum
    evet
    kendini
    tekrar eden işe yaramaz bir yazarım ben
    ve
    bir üstteki satırı da tekrar etmiş olmalıyım
    başka
    bir çok öyküde
    ve
    bu şiirin ya da öykünün yada tanrının bir lütfunün,
    lutfünün,
    lütfünün, hay aksi, nasıl yazılır bu kelime?
    yani
    demek istediğim
    kısaca
    bu
    bokun ilk üç satırını da kullandım daha önce
    başka
    birçok öyküde
    evet
    tekrarlar…
    tekrarları
    yaşıyorum… (bu da bir tekrar ifade)
    aslında
    hepimiz, bir tekrarın içine hapsolmuş durumdayız
    sorun
    neyi hatırlayıp hatırlamadığımız noktasında kitli kalıyor
    sorun
    neyi hatırlatıp hatırlatmadığımız noktasında kitli kalıyor
    düzeltiyorum
    efendim
    sorun
    falan yok… kitli kalan benim…
    saçmaladığımı
    düşüneceksiniz
    biliyorum
    böyle
    şiir mi olur, diyenleriniz de olacak aranızda
    ama
    size söyleyebileceğim tek şey
    kocaman
    ve büyük harfli DA veDA…
    tekrarlar..
    dada..
    tekrarlar..
    da
    da da..
    lanet
    olsun
    kekeliyorum
    sanıyorsunuz bu seferde
    “dur
    kalem kağıt vereyim, istersen yaz” diyecek gibi bakıyorsunuz
    bana
    ilkokulumu hatırlatmayın lütfen
    hatta
    mümkünse bana
    yapmam
    gereken hiçbir şeyi hatırlatmayın
    ve
    kategorize etmeyin lütfen
    beni
    seni
    onu
    tüm
    izm’leri reddederek yaşamak gerekiyor gibime gelmekte
    fazlasıyla…
    fazlasıyla
    ne?
    hiç
    gerçekten
    ama gerçekten
    yine
    başladı
    düşüş..
    üşüşen
    karıncalar
    karıncalar
    sürüsü etrafımda
    ruhumu
    kemiren karıncalar
    ruhumu
    kemiren arı kovanları
    ruhumu
    kemiren yelkovanlar
    bak
    bu sefer olmaz
    tamam
    mı?
    yeter
    artık…
    gerçekten
    ama gerçekten yeter
    yeterli…
    ya
    sona ermeli bu döngü
    ya
    da kendi dışına akacak bir delik inşa etmeli kendine
    bir
    dakika, yanlış ifade etmiş olmalıyım
    delik
    ?
    ve
    inşa?
    bir
    çelişki var gibi
    var
    olmak
    gerçekten
    var olmak istiyor musunuz?
    ben
    istemiyorum
    hatta
    istememek bile istemiyorum
    ki
    biliyorum
    orospu
    çocuğu nietzche açtı tüm sorunları başımıza
    ve
    bir ihtimal
    astı
    astarı olmayan asılsız bir iddia
    bence
    tanrı
    yani
    sadece bence
    şeytanın
    ta kendisi
    ve
    bir oyun oynuyor bizimle
    iyinin
    içinde kötü
    kötünün
    içinde iyi
    her
    şeyi kapsayan ve hiçbir şey olan
    bugün
    kafam karışık bir sandviçe benziyor
    ve
    tekrar söylüyorum
    tekrar
    başlıyor
    biri
    şu çakmağı elimden almalı artık….
    kendini
    takmaya bir son versen?
    evet
    takmaya
    ya
    da gerçekten taksa seni biri
    yerin
    yedi katın dibinde bir askıya
    ve
    kimse dokunamasa
    ve
    yansa
    yansan
    yansam
    sonsuza
    dek
    9
    nisan 2009

  • sunulan hayatlardan muaf olmak

    sunulan hayatlardan muaf olmak
    1.
    şimdi. düşününce.
    ortada bir sorun yokmuş gibi geliyor insana. işte, ne bileyim, oturuyorsun
    evinde, güzel, sigaran var, pekala, paran da gelecek yakında, son iş yerinden
    alacağın son maaşın da olsa bu, ona da eyvallah, ve her ne kadar kesintiye
    uğrayacak da olsa bu süreç, düşününce üzerinde, güzel gibi geliyor, içinde
    bulunduğun zaman dilimi. güzel zamanlar. yo hayır, elbette hayatımın en güzel
    dönemi diyemem ama, şimdilik idare eder. kendini yenileyebilecek bir düzeyde akan,
    aylaklık hali. sabahlamak. istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak.
    yaptığın her şeyi, isteyerek yapıyor oluşun. falan filan falan filan. buraya
    kadar her şey normal akışında seyrediyor, yani her şey normalmiş gibi geliyor
    sana. hep böyle gidebilirmiş de, gidemeyecekmiş gibi. çünkü sonuç olarak,
    insanların yaşaması için paraya ihtiyacı var. çünkü, paran yoksa, mesela, ne
    bileyim, örneğin karnın acıktığında, hatta günlerce yemek yiyemediğinde, evin
    içinde açlıktan ölebilirsin. dilenemezsin yani sen. anlayabiliyor musun? o
    yüzden dostum, çalışman gerekiyor. yani bir iş buldun sonuçta. gerçeği kabullen
    ve anın tadını çıkar bir süre. ne bileyim işte, geleceğe yatırım olarak harcama
    mesela, içinde bulunduğun anı! bırak aksın. düşünme bile 23 gün sonra neler
    olacağını. ne olabilir ki? insan kalabalığı sadece. daha fazla insan
    kalabalığı. sana hayatın hakkında soru sormadıkları, veya “sen neden hiç
    konuşmuyorsun” demedikleri sürece, bir problem oluşturmayan insan kalabalığı.
    deniz, kum, güneş. turist, tatil, sıcak. Boş ver yani. Boş vermek zorundasın
    bir defa. çünkü çalışmazsan yazamazsın ve yazamazsan yaşayamazsın. anlaştık mı
    girdo? olasılıkları siktir et, daha kötü ne gelebilir ki başına, hâlâ
    hayattasın, ve her şey hâlâ aynı. can sıkıcı hâlâ her şey ve yine de hiçbir
    şeyi ciddiye almayıp gülebiliyorsun sonuçta, o halde boş ver, siktir et tamam
    mı? tüm olasılıkları siktir et, en alt basamaktasın ve daha kötüsünü bile
    görsen yılmayacaksın, öğrendin artık bunu, kendini öğreniyorsun sonuçta, o
    halde pes etme bir daha, gerekirse sıkı bir yumruk at aynaya ama kimseye de
    kapılma, biliyorsun sonuçta olan biteni, öğrenmiş olman gerekiyor artık yani,
    salak değilsin, salak olma, klas bir adamsın sen, kendine gül ve kendi kendine
    ağla…
    ***
    ha pardon geldiniz
    mi, ben de siz gelene kadar kendi kendime telkinlerde bulunuyordum
    (okuyucularımla konuşuyordum da sayın redaktörüm, aradan çekilir misin?
    biliyorum “da” ayrı). bugün sizlere bir öykü yazacağım, çünkü saygıdeğer ve
    (gerçekten saygıya değer!) beni seven redaktörüm, benden bir öykü yazmamı
    istedi. bana dedi ki; “uzun zamandır öykü yazmıyorsun”, ben de ona dedim ki;
    “sana ne bundan, sen otur boya kalemlerinle oyna”. yok hayır, böyle demedim
    tabii ki, yazarım bir gün dedim. ve galiba, o gün, bu gün. pekala pekala, öykü
    şu:
    2.
    evde oturuyordu.
    evde tek başına. oturuyordu. adının bir önemi yok ama, karakterlerime isim
    vermezsem içim rahat etmiyor. resimlerine isim vermezse içi rahat etmiyordu!
    bir düşünelim, stelya desek? “yok beğenmedim”. angelika? “onu daha önce kullanmıştın!”.
    mary? “onu da kullandın”. hmm, bak şimdi buraya takılıp kalırsak öykü
    akmayacak. “bana bir isim ver lanet olası”. pekala pekala. biraz daha
    düşünelim. gerçek ismini kullanabilir miyim? “ahaha, hayır asla!”. hmm, tamam
    öyleyse, “son cinsel deneyimini ne zaman yaşadın sen?” hmm, bir dakika benden
    değil senden bahsedeceğiz öyküde. “iyi işte, sen ismimi bulana kadar senden
    bahsedelim”. neden merak ediyorsun? “senin hakkında bir magazin programı
    yapacağım”. ben de senin hakkında bir fanzin yayınlarım. “benim hakkımda hiçbir
    şey bilmiyorsun ama”. anlat o zaman. “ne anlatayım sana, sor söyleyeyim.”
    hiçbir şey merak etmiyorum ki ben, ne önemi var geçmişte olan biten
    ebegümecinin, yaşadığın an içinde varsındır, nokta. “sen ismime karar verdin
    mi?”. seni tanımlamakta güçlük çekiyorum. “beni ne kadar iyi tanıyorsun?”.
    tanımaya inanmıyorum. kimse kimseyi tanıyamaz. anlattığın kadarını biliyor,
    bildiğim kadarını seviyorum. sesim geliyor mu? “bi’ saniye, ben geleceğim.”
    pekala.
    ***
    çakmak-çakmak-çakmak…
    hayatım çakmak aramakla geçti sevgili okuyucularım. ne kadar itici bir kelime
    bu, okuyucu! ne demek gerekiyor bilmiyorum. bu, hesap etmediğim bir şeydi.
    başlangıçta yazılar yazıyordum. ilk yazımı eniştem ölünce yazdım. 12 yaşında
    olmalıyım. ya da on üç. eniştem öldü ve ben bir öykü yazdım onun hakkında.
    sonra da sobaya attım öyküyü ve o’na söylemek istediğim her şeyi de yakmış
    oldum böylece. ona söylemek istediklerimi yazmıştım çünkü öyküde. ama, o öldü.
    o halde, öykü de ölsün dedim. aynen bu şekilde başladı hikaye. alkolikti
    eniştem. ve kamyon şoförüydü aynı zamanda. teyzemin kocası. bi’ sabah telefon
    geldi, benim gibi kekeme olan kuzenim arıyordu ve “babam” dedi, “babamı
    kaybettik, tuvalette ölüsünü bulduk”. şoke oldum o an. ilk kez bir insanın ölüm
    haberini telefonda alıyordum, hatta ilk kez tanıdığım bir insanın ölümü ile
    karşılaşıyordum ve üstelik on iki yaşında olmalıyım. ya da 13. sonra? sonra ona
    söylemem gerekenleri yazdım ve yaktım. ve sonra, bu yazıp yakma süreci devam
    etti zaman içinde. yazdım ve yaktım. yaktım ve yazdım. ilk aşamada yakıp yazmak
    var aslında. sonra yazdığımı yakıyorum. bu ne demek? bu, şu demek: öncelikle
    hayatımda ve ruhumda bazı yanıklar meydana geliyor, sonra ben bunları
    yazıyorum. sonra zaman içinde bu yanıklar beni ölesiye güldürecek kadar komik
    bir forma dönüştüğü için, bu konuda yazdıklarımı yakıyorum. bir nevi iç boşalma
    o zamanki yazı serüveni. çünkü konuşabileceğim bir tao’nun parçası, şey pardon
    allah’ın kulu görünmüyor etrafta. insanların gözlerine bakıyorum sık sık. gözlerinden
    içeriye. ve hiçbir şey göremiyorum biliyor musunuz? beni dinleyebileceklerini
    hissettirebilen hiçbir şey göremiyorum. konuşmaya başladığım zaman kekeliyorum
    ve sonra, ya susuyorum ya da “istersen yaz” istemi ardından, yazmaya
    başlıyorum. ve dediğim gibi, konuşamıyorum. konuşamıyorum, çünkü kekemeyim.
    çünkü 2 yaşındayken peşimden bir köpek koştu. ben de korktum. ve sonra dilim
    tutuldu. sonra ben, on iki yaşımda eniştemi kaybettim. ve devam ettim
    kaybetmeye insanları. başlangıçta önemsiyordum bu durumu. insanları yani,
    seviyordum lan ben seni ey insan ırkı! sonra? sonra nefret etmeye başladım.
    kendime olan nefretimi onlara yöneltip, onlara olan sevgimi içime hapsettim. ve
    bir de baktım ki, benden nefret eden herkes, beni sevmeye başlamış. neler oluyor
    böyle? pekala pekala. yazarlık serüveni böyle başladı yani. geçenlerde sormuştu
    biri, ben de, belki başkaları da sorabilir bir gün diye, yazı içinde cevap
    verdim o arkadaşa.
    ***
    “geldim”. hoş
    geldin. “n’apıyorsun sen?”. hiç. “gene kendinden bahsediyorsun değil mi?”.
    sıkılıyorsan susabilirim. “bozulma hemen”. bu bozulmak lafından nefret
    ediyorum, ama zamanla öğreneceksin beni neyin sinir edebileceğini. “sahi ne
    sinir eder seni?”. sigarama karışılması mesela. “başka?”. odamdaki eşyalarımın
    içine karışan yabancı maddeler. “yani?”. yani odamdaki herhangi bir şeyin yeri
    değişirse veya benim dışarıdan çekip sokmadığım bir şeyi odamda bulursam, ya da
    benim haberim olmadan odamdan bir şey dışarı çıkarsa, kızarım! “vaow, kızarsın.
    kızdığın zamanlarda nasıl davranıyorsun?”. hey bak, burada yazar olan benim,
    tamam mı? senin hakkında bir öykü yazmaya çalışıyorum, susar mısın biraz!
    “hayır efendim, tanıdığım girdap kendisi dışında kimseye başrolü kaptırmaz bir
    öyküsünde, o yüzden benim üzerimden kendini anlatman yerine, sorularımı
    cevaplamaya devam et. çünkü biliyorum ki yine kendinden bahsedeceksin”. pekala
    sor o halde. “kızdığın zamanlar n’aparsın?”. bir drakulaya dönüşüp seni
    ısırırım. “bunun gerçek olmadığını biliyoruz oğlum, kıvırma.” pekala. kızdığım
    zamanlar öfkelenmem. “nasıl yani?”. yani delirmem, agresifleşmem, sadece olayı
    anlamaya çalışırım. beni kızdıran şeyi ve bunun bir tekerrür olup olmadığını.
    “tekerrür derken?”. yani bir kişinin, bana yapmasını istemediğim bir şeyi,
    ikinci kez yapıp yapmadığı durumu. “hmm, tekerrür ediyor diyelim ki”. o halde,
    bu durumun farkında olunarak meydana gelen bir eylem olup olmadığına bakarım.
    “hmm, anlıyorum, devam et”. sıkıldıysan kesebilirim. “seni ben bi’ keserim
    şimdi, anlat işte oğlum, dinliyoruz, sıkılırsak söyleriz herhalde”. pekala,
    eğer bilerek ve kızıp kızmayacağım önemsenmeyerek yapılıyorsa, gerçekten o
    zaman patlarım, çünkü benim yaşama alanım içinde hiç kimse hiçbir şeyime
    karışamaz. “büyük konuşuyorsun”. son işimi bırakmamın tek bir nedeni var. o da,
    sorumlu bir herifin ‘geleceksin işe-izin yok’ demesi.. üstelik, izinli olmam
    gereken bir günde bana mesai yazıldığından dolayı, izinli günüme izin istediğim
    için. “bu kadar ani kararlar almamak gerekiyor bence.” ben ani kararlar almam,
    kızma evresindeki olayı değerlendirme sürecimi baştan anlatmamı ister misin? bu
    sürecin de, zihnimde hızlı bir şekilde sonuçlandığını ekleyeyim ayrıca. “tamam
    tamam, anladım, bir saniye geliyorum ben.” pekala.. gelince dürtersin.
    ***
    öhöm. var olmayan
    bir karakteri yaratmak kolaydır sevgili okuyucularım. bu arada size “okuyucu”
    diyorum diye kızıyor musunuz? ama “okuyucu” yerine, daha güzel bir kelime
    bulamadım henüz ve ben de örneğin geppetto’nun sıkı bir okuyucusuyum, o da
    benim sıkı bir okuyucum. bu beni rahatsız etmiyor, ama rahatsız olan varsa, ya
    şimdi konuşsun ya da ömrünün sonuna dek sussun. geçmişe dair sonradan dile
    getirilen rahatsızlıklar çok can sıkıcı olabiliyor çünkü. ne diyordum? var
    olmayan bir karakteri yaratmak kolaydır. saçının rengini belirlersin, işte ne
    bileyim, ağzına bir sigara koyarsın, kepçeydi dersin, falan filan falan filan.
    sorun olan şey, gerçek bir karakteri, öyküde kullanmak. mesela henry’yi ele
    alalım. henry isimli karakterimi. onu kurgulamak kolay oldu. sünepe, çekingen
    ama bencil bir herif. herkesin nefret edebileceği kadar bencil, ama aynı
    zamanda acıyabileceği kadar da zavallı. gerçek hayatta, çevremde böyle bir
    herif olsaydı, onu da yazardım elbette, ama sonra o kişi ile aramdaki ilişki ne
    yöne doğru kayardı bilmiyorum, yani o insan, öyküdeki kendisini okuduktan
    sonraki evrede demek istiyorum. ki bu şekilde kaybettiğim insanlar da oldu.
    yeliz mesela. gerçek adı gonca. yok lan gonca değil şaka yapıyorum, gerçek
    adını siktir edin bence. yeliz diyelim biz. yeliz bir gün telefon açtı ve
    “siteye eklediğin öykümü okudum” dedi, öykümü dedi yani, o’nunmuş gibi, ağzıma
    sıçtı ve hayatımdan çıktı. ben de rahat bir nefes aldım böylece, çünkü yapışkan
    insanlardan hazmetmiyorum, onları nasıl kovabileceğimi de bilmiyorum. yazıyorum
    haklarında üç beş gerçek boyası, kendileri çıkıp gidiyorlar. yazı, güçlü bir
    silah yani. özellikle sıkı bir hayran kitleniz ve şizofren bir ruhunuz varsa,
    göründüğünden çok daha güçlü etkiler doğurabilir yazı. mesela ambjörnsen, hakkınızda,
    ne kadar adi ve şerefsiz bir iki yüzlü olduğunuzu anlatan bir roman yazsa,
    haliniz n’olur? yani yakın çevrenizde yaşayan bir yazar, yine yakın çevrenizde
    yaşayan bir insanla ilgili yaşadığı aşk hikayesini, gerçekçi bir dil ile
    anlatsa, neler olur… dil ve yazı dünyanın en güçlü silahıdır. ama şimdilik kapitalizm,
    uçaklarla ve medyayla ve ekonomiyle saldıra dursun. yakın gelecekte, dipten çok
    güçlü ve organize bir isyan doğmayacak olsa bile, partikül halinde meydana
    gelen isyan dalgaları, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. palahniuk için,
    “iyi ama o çok popüler” diyorlar. lan yarak kafalılar, adam daha çok kişiye
    derdini anlatabiliyor işte, daha ne istiyorsunuz? ha bunun sonucunda biraz daha
    fazla para mı kazanıyor, biraz daha rahat bir yaşam mı sürüyor? size ne bundan,
    hala zihinleri değiştirebilecek cümleler kurabiliyor mu? hissettirebiliyor mu yaşadığımız
    topluma olan öfkesini? siz ona bakın. çünkü öfkeyi hissettirebilmek önemli.
    dünyanın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olduğumuzu dile getiren öfkeyi.
    öfke önemli. öfkelenmezsek, kapitalizm bizi öldürmeye devam edecek. belki bu
    savaşı kazamayacağız, ama bize önerdikleri gibi diğer yanağımızı da çevirmiş
    olmayacağız. çünkü cennet diye bir yer yok. çünkü tanrı diye bir şey yok. çünkü
    sadece insan denen bir varlık var ve mantık denilen olgu, eğer bencillik ve açgözlülükten
    arındırılmazsa, hayatta kalma şansımız gittikçe azalacak. azalacak, azalacak,
    ve bir gün, öncelikle hayvanların nesli tükendiği için, sonra bizim de neslimiz
    tükenecek. peki çok mu önemli, diyebilirsiniz bana, insan soyunun devamı? bunu
    bilmiyorum dostlarım. bu kapitalist düzenekte devam edeceksek daima, ben bir
    uzaylı istilasına razıyım. çünkü sonuçta bu şekilde devam ederek kendi
    dünyamızı istila etmekten başka bir bok yemiyoruz. sonuç olarak, evet, insan
    denilen olgu önemli, asl olan insan, ama bu soru, “nasıl bir insan” ön takısı
    ile sorulunca anlamlı olabilir. ütopya, dediğinizi duyar gibiyim. ama
    düşününce, bu şekilde yaşıyor olmaktan da hoşnut değilim. çalışmak, çalışmak,
    boktan işlerde hayatını harcamak, boktan insanlarla muhatap olmak zorunda
    kalmak, merhaba demek, nasılsın demek, cevap alamamak, otobüste bir tipin ter
    kokusu ile burun buruna gelip bağıramamak, her gördüğü kediye taş atan bir
    çocuğa karışamamak, karıştığın anda camdan kafasını sarkıtan annesinden azar
    işiten taraf olmak, sonra bir ineğin makineleştirilmesi mesela, seri üretim
    halinde hayvan imal etmek, sonra onları seri bir tüketim bile yapmadan pişirip
    çöpe atmak, sonra mesela, örneğin bir kaplanın derisini soğuktan korunmak için
    değil de gösteriş için harcamak, sonra bir kuşu odanda ötüp dursun diye
    yakalamak, vesaire, vesaire, vesaire.. örnekler çoğaltılabilir, anlattığım
    şeylerden dolayı bir gün bana dava da açılabilir. ya da beyaz bereli bir denyo
    beni sırtımdan vurabilir. ama bu kadar basit değil diye düşünüyorum hâlâ, bu
    kadar basit değil hiçbir şey.. hrant dink bizi izleyip ağlamamalı diyorum
    mesela, gittiği tarafta, o taraf denen şey de eğer varsa, diğer taraf yani..
    var mı acaba? bu neyi değiştirir söyler misiniz? diğer taraf? ölüm sonrası?
    neyi değiştirir? diyelim ki size bir kral, “80 sene götümü yalayacaksın, sonra
    sana sonsuz ve harikulade bir hayat vereceğim” diyor, eee? yalayacak mısınız
    yani? ben yalamazdım! görünmez kahramanlar ürettiler bize daima. günün birinde
    gelecek olan kurtarıcılara inanmamızı istediler. mesih gibi mesela. ama yok
    öyle bir şey. yok, çünkü ben biliyorum olmadığını tamam mı? burada anlaşalım!
    öncelikle bu noktada anlaşmamız lazım, bir kurtarıcının gelmeyeceği konusunda.
    1900’lerin başlarında şekillenen yeni sistemi, tek bir kurtarıcının alt etmesi
    mümkün görünmüyor. o halde n’apalım? kendimiz olmakla başlayabiliyoruz olaya.
    kendimiz olmak, bize başkalarının da kendisi gibi olma hakkını tanımamıza yol
    açar bir defa, ütopya olarak nitelenen özgürlüğün temeli de bu noktada başlar
    zaten. ben çok fazla kitap okumadım, teoriyi konuşmuyorum size, yaşamsal
    deneyimlerimden yola çıkıyorum, hepsi bu, ve terimsel veyahut ansiklopedik
    bilgiler konusunda tamamen çuvallayabilirim ama, gerçeğim gerçek olarak kalmaya
    devam eder daima, 12 yaşındaydım sigortam yandığında! anlamıyor musunuz hala?
    on iki yaşında bir çocuk neyi nasıl bilebilir ki? ama sigortam yandı işte.
    sonra da ben yazıp yakmaya, sonra da yakmayıp yayınlamaya başladım. sonra
    başkaları yakmaya çalışır, ne de olsa, dedim. dedim ve şimdi bir sigara
    yakacağım. siz de içebilirsiniz eğer isterseniz, sigara kapitalizmin “bug” olan
    tüketim nesnelerinden biri. yani bizi çalışamaz duruma getirdiği ve onlara
    maliyet anlamında, göründüğünden daha pahalıya patladığı için, diyorlar ki;
    sigara içmek öldürür. hayır efendim! kapitalizm öldürür. nokta!
    ***
    “hah, geldim”. hı
    hı.. “nerde kalmıştık?”. ben de. “ne diyordun en son”. ne bileyim yahu. “ben
    bi’ sigara içip sonra film izleyeceğim girdap”. nasıl istersen. “tamam. ismimi
    buldun mu bu arada?”. yok hayır, düşünmekteyim hâlâ. “düşün bakalım”. buldum
    lan, büyücü diyeceğim sana. “tamam, bu olur, ben bi’ film izleyeceğim, sen yaz,
    okurum sonra”. keyifli izlemeler sana. “sana da kolay gelsin, hoşça kal”.
    görüşürüz sonra, hoşça kal..
    ***
    nerde kalmıştık pek
    sevgili okuyucularım? geyik yapıyorum, ciddiye almayın, ben de yazar değilim
    aslına bakarsanız, yazıyorum sadece, aklıma ne eserse. siz de okuyorsunuz. siz
    yazıyor olsaydınız, ben de okurdum sanırım. ama biraz problemlerim var
    internetten bir şeyler okumak konusunda. özürlüyüm yani. benim gibi monitörden
    okuma özürlüler için de fanzin yapıyorum işte. sonra n’oluyor? hiç. hiçbir şey olduğu
    yok, her şey aynı sıradanlığında, hatta gittikçe sıkıcılaşan, sıkan
    sıradanlığında sürüyor. değişmeyen tek şey değişimin kendisiymiş. değişim
    denilen olgunun nasıl bir şey olduğu konusunda bazı fikirlerim var, ama onu da
    sonra anlatırım. karakterimizin adını bulduğumuza göre, dilerseniz, söz
    verdiğim gibi, öykümüze başlayalım.
    3.
    büyücü adında bir
    kadın. insanlarla konuşmuyor. adı büyücü ve insanlarla konuşmuyor. ağzı dikili.
    kimin diktiğini bilmiyoruz. sadece dikili olduğu bilgisi geçilmiş kayıtlara.
    dikmek zorunda da kalmış olabilir birileri, zorla dikmiş de olabilir. ilk kısım
    daha doğru gibi geliyor bana. küsmüş olmak belki. yo hayır, küsmemiş ama
    korkmuş. kendini ele vermekten korkmuş. ve dikmiş ağzını. konuşmuyor.
    insanlarla konuşmuyor. sadece hayvanlar. sadece hayvanların o’nu
    anlayabildiğine inanıyor. zack’in dişi versiyonu bir nevi. zack kim mi?
    post-girdap, zack olabilir. umarım olmaz ama. neyse, biz girdap’ı siktir edip
    büyücümüze geri dönelim. büyücü bir kadın. ama öyle sihirli iksirleri falan yok
    bu kadının. kafasında kukuletası da yok, cadılar gibi. son derece sade giyinen
    ve pek fazla makyaj yapmayan bir büyücümüz var. “sade giyinen” kısmını, değişik
    varyasyonlarda algılayabilir zihnimiz. sadece giyinen diyelim biz. sevdiği
    şekilde giyinen, sevdiği şekilde davranan, sadece sevdiği insanlarla konuşan,
    evinden zorunlu olmadıkça çıkmayan ve genellikle kedilerle konuşan bir büyücü
    söz konusu. ama aslında büyü yaptığı falan yok. yapıyorsa da farkında olmadan
    büyülüyor insanları. beni büyüledi mesela. büyüttü de hatta. sihirleri var yani
    kendisinin. ama bunun farkında değilmiş gibi davranıyor, yani son derece mütevazı
    bir büyücümüz var elimizde. ama büyücü olduğu da su götürmez bir gerçek. sonra
    bu büyücü, internet üzerinden, çalışmalarına değer verdiği bir sürü insanın,
    kendisi tarafından takdir edildiğini fark etmesi için, birkaç tuşa basıyor
    bazen. hatta arada sırada, konuşmadan, iç dünyasını gösteriyor bazı alanlarda.
    sonra o insanlardan bazıları, bu büyücüye, çalışmaları ile ilgili geri bildirim
    mesajları atıyor. bu mesajların bazılarını cevaplıyor büyücümüz, bazılarına da
    zamanı kalmadığı için yetişemiyor. sonra sonra, bu büyücümüz evde tek başına
    yaşıyor. başka bir insan yok evde. arada bir gelip giden iki üç insan dışında,
    evine kimse giremiyor, çünkü sevmiyor insanları. sevmemekte haklı da aynı
    zamanda, çünkü insanlar çok düşüncesiz ve sorumsuz olabiliyor. çünkü insanlar
    pis olabiliyor, çünkü insanlar başka insanların evlerinde, kendi yaşama
    alanındaymışçasına sapıtabiliyor ve bazı insanlar gerçekten ölmeli. hepsi
    değil, ama çoğu ölse veya kısırlaştırılsa iyi olur. hayvanlar yerine insanlar
    kısırlaştırılmalı bana kalırsa. yani kendime tutuyorum mikrofonu şu anda,
    girdapoza, girdapolog diyor ki: “insanlar iki türdür ve birinci tür çoğaldığı için
    kapitalizm hüküm sürüyor.” sonra bir tane denyo diyor ki: “girdap sen faşist
    misin?”, ne alakası var lan. başka bir denyo, “girdap kapitalist bir
    pezevenksin” diyor. pezevenk olduğum doğru ve her ne kadar orospu olmasa da
    zihin akışım, ben onu satıyorum insanlara, başka satacak bir şeyim de yok
    aslında ama… bir de zamanımı pazarlayıp çalışmak zorunda olduğum için diyorsan
    kapitalistsin diye, eyvallah diyor ve büyücüme geri dönmek istiyorum ben.
    hakkımda yalan yanlış yorumlar yapan insanlara, ne düşündüğümü özel
    diyaloglarla açıklama taraftarı değilim çünkü. on bin küsur sayfa şey yazdım
    bugüne dek, bir de üzerine bire bir diyalog kurup laf satamayacağım. üzgünüm.
    büyücü demiştik. büyücümüz aynı zamanda bir hayvansever, ateist ve aynı zamanda
    sosyalist. yani tam da bu toplumun nefret edip, üzerine basmak istediği insan
    türlerinden. o yüzden evden dışarı çıkmıyor olmalı? yok hayır, nedeni bu değil.
    korkmuyor yani düşüncelerini açığa vurmaktan aynı zamanda da. cesur bir
    büyücümüz var elimizde. cesur ve güzel.
    devam edelim.
    büyücümüz geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyor ve…
    ***
    “girdap orda
    mısın?”, hı hı, yazı yazıyorum, film bitti mi? “tamam yaz sen, bitti evet”. ara
    verdim şimdi yazıya. sonra devam edeceğim. “hmm, devam edebilecek misin?”. bu
    kez devam ederim, parça parça yazıyorum, sorun olmaz yani. “yalan söylüyorsun,
    ama neyse”. kurduğum cümleler için yalan söylediğimin düşünülmesi beni üzen bir
    şey. “sahi, seni ne üzer bu hayatta?”. türümü düzen her şey üzer. “türünü mü?
    ben insan değilim, unuttun mu? türüm ne ise, o’nu, o türe özdeş tüm canlıları
    yani. tüm hayvanlar ve insanların çok az bir kısmı bu türü kapsıyor. “vaow,
    güzelmiş bu”. güzelimdir, evet. “kendini çok önemsiyorsun değil mi?”. bu nerden
    çıktı şimdi? “sürekli kendinden bahsediyorsun”. kendimle oyun oynuyorum ben,
    kendi zihnimin içinde bir lunapark var, ve o lunaparkta dolaşmak beleş olsa da,
    herkes eğlenemiyor. “hı hı”. çünkü herkes arzularına kapılıp gitmiş bir durumda
    ve menfaatleri dışında bir şeyi önemsemiyorlar. “insanlar gerizekalı abi ya”.
    evet haklısın, gerizekalılar. körler de aynı zamanda. gerçek olan her şeyden
    korkuyor insanlar. düşünsene, ben öykümde mastürbasyon yapışımı anlatıyorum
    diye, “midem bulandı okuyunca” diyor bir herif, bu ne lan, sen hiç aletini
    eline alıp sıvazlamıyor musun? bunun neresi mide bulandırıcı, gerçek bu, iç
    organlar gerçek, iskeletler gerçek, kafadan vurulup öldürülmüş insan cesetleri
    gerçek, kolu bir bombanın etkisi ile koptuğu için sakat kalmış insanlar gerçek,
    çocukken amcası tarafından tecavüze uğradığı için intihar eden kızlar gerçek,
    konuşabileceği bir fare bile bulamadığı için intihar mektubu yazıp dördüncü
    kattan atlayanlar gerçek, gaz odaları gerçek, idamlar gerçek, savaşlar gerçek,
    asgari ücret gerçek, homoseksüeller gerçek, transeksüeller gerçek, fahişeler
    gerçek, hırsızlar ve katiller gerçek, tecavüz gerçek, ensest gerçek, çocuk
    tacizi gerçek, kadın düşmanlığı gerçek, hayvan katliamları gerçek, insan
    katliamları gerçek, küfür etmek gerçek. öfkelenmek, kızıp bağırmak, ağlamak,
    duvarları tekmelemek, bir odada tek başına saatlerce ağlayıp sonra da sızıp
    kalmak gerçek, neyinden rahatsız oluyorsunuz gerçek olan şeylerin? gerçek
    olabilecek her şeye neden “ütopya” deyip pes ediyorsunuz? kurgusal gerçeklik mi
    mutlu olmak için tercih ettiğiniz şey? bu durum sizi tatmin ediyor mu
    gerçekten?
    televizyon, evet.
    orası, bize sattıkları kurgusal gerçekliğin bir parçasını oluşturuyor.
    televizyonda gerçekler olamaz, mesela çocukların ruh sağlığı açısından küfür
    edilemez televizyonda, ama stadyuma 18 yaşından küçükler girebiliyor. çok güzel
    kandırılıyoruz ve bunu hak ediyoruz biliyor musun? çünkü aptalız. aptalız
    çünkü, düzülmeye doymadığımız için gidip aynı manyaklara bir daha oy veriyoruz.
    umut etmek, düş görme süresini uzatır. bu kadar basit. o yüzden, gerçek olan
    her şeyi yazıyorum ben. çünkü bir defa, ben gerçeğim. “neden sürekli başına
    gelenleri yazıyorsun girdap” diyor bir denyo. çünkü başıma gelen her şey
    gerçek. anlıyor musun? gerçekleri yazıyorum ben. ah evet, çok klişe bir slogan
    oldu bu. ama slogan falan değil o bebeğim. sloganlara ihtiyacımız yok. sokak
    edebiyatı’nın bir slogana ihtiyacı yok. sokak edebiyatı’nın, gerçek ve samimiyet
    dışında hiçbir şeye ihtiyacı yok. layne gidip, bok içinde kültürlenebilir! ama
    girdap, onu hapsettikleri zihinsel tünellerinden çıkıp, bildiği her şeyi anlatacağına
    dair yemin etti. o yüzden, sokak edebiyatı popüler olursa mutlu olacak girdap.
    çünkü popüler olabilen işlerin, arada sırada alt kültürlerden yükselmesi
    gerekiyor. ama, bu popülerleşme esnasında, sistemin kancalarına takılıp, kendini
    pazarlamaması gerekiyor. anlayamadığınız şey bu sizin! daha bi’ seksen bin
    sayfa da yazsam anlamayacaksınız. o yüzden gidip, simitçi hurşit’e turşunuzu
    satmaya çalışın. ama bu esnada, benim işime de burnunuzu sokmayın! çünkü,
    burada her ne kadar zihinsel bir akış da olsa, aynı zamanda zihinsel bir bütünlük
    de var! ve o bütünlük, bütün olarak suratınıza patlarsa, kalıcı etkilere neden
    olabilir. hatta bu etkiler, çevrenizdekiler tarafından fark edilebilir de
    olabilir. hatta, hayatınız boyunca onaramayacağınız şekilde, özgüveniniz yok
    olabilir. o yüzden gidip bir şey üretmeye çalışın önce, sonra dilerseniz gelip
    küfür etmeye, ardından da pişman olup götümüzü yalamaya devam edebilirsiniz.
    sorun değil, ben gerektiği zamanlarda sağır, dilsiz ve kör taklidi
    yapabiliyorum, ve böyle zamanlarda duvara konuşuyor olmanız mümkün. çünkü
    girdap dilerse, duvar gibi bir yüz ile donuklaşıp, saatlerce susabilir. kusura
    bakma ya büyücü, kaptırıp gittim ben, orda mısın?, “dinliyordum ben, devam et”.
    bitti. “söylediklerinde çok haklısın”. haklanmalıyım öyleyse.. “ehaha”. neden
    gülüyorsun bakayım? “sana ne oğlum”. peki, tamam bana ne. “ehah, hemen de
    küsüyorsun.” Küsme huyum yok benim.. “ben yatacağım girdap”. ben de yatacağım.
    var mı diyeceğin bir şey? “yok ya, bi’ sigara daha içip yatıyorum”. ben de bir
    sigara içip yatayım, zaten başka bir şey yapmıyoruz, çay-sigara-çay-sigara.
    mide kanserinden ölen insan sayısı kaç acaba? “kendine dikkat etmelisin”. artık
    ediyorum biliyor musun? “hı hım. güzel”. evet güzel. “hadi yatalım artık, sabah
    oldu”. oldu evet, öyleyse görüşürüz sonra. iyi uykular sana büyücü. “sana da
    iyi uykular girdap, hoşça kal”. hoşça kal…
    ***
    ne diyordum?
    kısaca.. yani kısaca.. demek istediğim, kısaca… hayatınızın içine edebilirler,
    sizi ölümle tehdit edebilirler ve bunu yapmaya hakları olmasa bile, hak
    anlayışını bile tersine çevirebilecek kadar güçlüler. websiteleriniz engellenebilir.
    Kitaplarınız toplatılabilir. Ne giyeceğinizi ne yiyeceğinizi ne zaman kiminle
    ne kadar süreliğine görüşebileceğinize karışılabilir. günün birinde yaşamanızı
    bile engelleyebilirler. ama düşününce, yaşanılmasına izin verdikleri alanın,
    yaşam olarak görülemeyeceği de ortada. üniversiteye giderken, bir sınavda,
    hocasına tilt olduğum bir dersin sınavında, test kağıdına “seçmek istediğim
    cevap, hiçbir zaman şıklar arasında olmadı. ben de hiçbir zaman bana sunulan
    şıklar arasından bir şey seçip, buna da şükür demedim.” yazıp çıktım. inanmıyorsanız
    okul arşivine veya hocanın evine baskın düzenleyebilirsiniz. duruyor mudur o kağıt
    parçaları hâlâ? hiç kimse için değerli olmayan bir şey, yine de size değerli
    geliyorsa, peşinden gitmek gerek sanırım o değerin. o yüzden müzik yapmaya,
    resim yapmaya, yazı yazmaya, veya bütünüyle yaşamaya, çıkar gözetmeksizin devam
    etmek gerekiyor bence. sadece bence böyle bu.. kimseye öğüt verecek değilim.
    ben böyle yapıyorum, “bence böyle” diyorum. size gerizekalı gibi görünüyorsam,
    gülüp geçiyorum. sonuçta ben de size gerizekalı diyorum, siz de gülüp
    geçiyorsunuz.. anlatabildim mi? şimdi gidip uyuyalım.. ama önce bir sigara
    içmeliyim, zihnim bu stresi başka türlü kaldırmıyor. umarım akciğerlerim
    dumanımı daha 40 yıl kaldırır. eyvallah!
    8 nisan 2009
    not:
    başlık, “farazi&kayra” isimli rap grubunun, “şevket hamdi tan” isimli şarkısından
    türetilmiştir… şarkıdaki şu kısımdan: “
    inanmadım, mümkünatı yok inanmadım,
    hayatlarıyla geldiler de yine de bıkmadım, çünkü ben, nemli bir tavan
    dikizledikçe, hayattan hep muaftım!”