Kategori: yazılar

  • lost on me

    lost on me

    “çok fazla gürültü var” dedim, “bir haddi var mı bunun bilmiyorum ama… çok fazla işte..”

    “haklısın” dedi, “televizyonun sesi, aynı evde beraber yaşadığın aile bireylerinin sesi.. üst kattaki köpeğin hiç durmayan havlama sesi.. üst kattaki köpeği olan kadının zıkkım sepetinden gelen siparişlere yemek yaparken kendi evinin zemininde bir şeylere sürekli vurması sonucu senin odanın tavanından gelen tak tak tak tuk tak tuk sesleri.. evin arka cephesindeki -odana güneşin gelmesini engelleyen- apartmanların balkonlarından ve odalarından gelen sesler, yine arka cephedeki bir genç kızın sürekli sinir krizi geçirip bağırıp çağırıp ağlayışları, sokaktan geçen insanlar, arabalar, motorlar, kaplumbağalar ve orklar.. kedilerin birbirleri ile konuşurlarken ya da dalaşırlarken çıkardığı sesler.. sineklerin vızıltısı.. çalan ya da..”

    “ya da çalmasa bile ışığı yanan telefon..” diyerek sözünü kestim tuncay’ın, bıraksam saya saya atom altı parçalarının seslerine kadar iner ve oradan tekrar genişleterek alanı; yıldızlar ve karadelikler ve galaksiler ve gezegenler, uydular, asteroitler, meteorlar, nebulalar, kozmik toz.. ve kozmosta ne varsa sesi olabilecek biz duymasak bile, onları saymaya başlardı.. devam ettim.. “kast ettiğim sesler bunlar değildi ama tuncay..”

    dönerek yüzümü seçil’e “öyle değil mi seçil?”

    tuncay’la bu konular konuşulmazdı.. “ayrıca ışık da çok fazla, öyle değil mi? evet, tuncay’ın bahsettiği şeyler nedeniyle taktım hayatım boyunca kulaklık. ömrümün yüzde iki yüz seksen yedisini kulaklıkla müzik dinleyerek geçirmiş olsam da, ve yıldızların ışığının peşinde koşmuş olsam da daima, sözünü ettiğim gürültü bu değil. bu kez rahatsız eden ışık da o söz konusu insan temelli yapay ışık değil, floresan, monitör, sokak lambası, fener, araba farı, polis sireni, televizyon, monitör, kapalı olmayan elektronik aletlerin güç ışığı ve senin de dediğin gibi telefonun ışığı.. hayır hayır, bu sözünü ettiğim başka bir ışık.. kaynağını göremiyorum.. gözleri kör edebilecek kadar yoğun ve bütün evrenin yıldızlarını öldürebilecek kadar koyulukta bir karanlığı gizliyor içinde üstelik..”

    “ya gürültü bebeğim?” dedi seçil.

    “kafamın içinde o sadece.. her şey kafamın içinde olup bitmekte.. biliyorsun bunu. herkesin kafasının içinde olup bitmekte her şey, sanal bir dünyanın içindeyiz, misal alemi der buna bizden önce gelmiş gitmiş insanlar.. hiçbir şey gerçekte fizik anlamda yok iken, matrix içinde metaverse adında bir sanallık daha inşa edip ona bağlanmak için çırpınıp duran, kendi öz benliğinden -gerçekliğinden değil- kaçan varlıklarız. …..rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüyanın içindeki….. rüyadan başka hiçbir şey değil her bir şey. sarmal bir şekilde dışarı taşmalıyız. bir katman.. bir katman daha…”

    “zemt galaksisinin olduğu evrene doğru.”

    “onun da dışını kaplayan bir şey vardır mutlaka..”

    “sınırsız ve sonsuz bir kabuğun içindeki kabuk evren modeli mi? en dışında ne var bu ebe gümecinin?”

    gülüyordu bunu söylerken.. benimle taşak geçiyor sayılmazdı. gülüyordu sadece.. o da biliyordu hakikati. -gerçeği veya doğruyu demedim- siz kulak misafiri olun diye konuşuyorduk onunla hem. yani aynen bir tiyatro oyunu gibi. ama bu en başından beri böyle değildi.. diğer dördü benim de farkına varmam için oynuyordu tiyatroyu. o ayrı. ilk iki kitap bunu anlatıyor. du. da. kime ne anlatıyorsun sen? koskoca bir hiçliğe karşı var olma mücadelesi verdiniz mi hiç hayatınızda? hayatınızda demeyelim. hafif kalır. hayat boyu demek daha doğru olucak!

    “aslında ‘kabuk beden’ seçil.. ‘kabuk evren’den ziyade yani..” dedim.

    “tanrı?” diye sordu.. “ışık olan da o mu yoksa? hani şu içinde tüm yıldızları söndürebilecek bir karanlık taşıyan”

    “lucifer’in olduğu söyleniyor ışık getirenin ama bu yanlış, biliyorsun bunu” dedim.. tüm sembol, idea, akım, fikir, his, beden ve türleri tersine çevirebilen kibirli bir kurnaz kukla kendisi.. tanrı’nın kuklası.. bizim için gönderilen kendisini düşürüldü sansa da bulunduğumuz irtifaya..”

    “siktiret” dedi..

    “çok fazla gürültü var” diye yineledim.. “kafamın içinde.. kafamın içindeki sesler susmak bilmiyor bir türlü.. yükselmemi engelliyorlar. bir de ışık.. ama dediğim gibi öylesine derin bir karanlık saklanıyor ki bu ışığın içinde, kendisini göremeyelim diye gözleri yakan bir yoğunlukta parlak bir ışığın içine gizlenmiş puşt..”

    “umuttan mı bahsediyorsun sen?” dedi

    “umut kim be?” dedim, “sikerim umudu.. ben özlem’in peşindeyim. sahi o napıyor?”

    “öylesine yoğun ve gözleri kör eden bir karanlığın içine saklanmış ki…” dedi göz kırparak.

    “ışığını söndürmelerine izin vermemek içindir” dedim.. “anladım.. karanlıkta karanlığı avlayan karanlık..”

    “ışık değil miydi o alıntındaki son ‘karanlık’ kelimesi?”

    “değiştirdim yavrum.. zaman değişiyor.. eski metinlerimdeki cümlelerimi alıp, ters yüz edip tekrar yazıcam. belki o zaman çok satarım. okunmasam da parayı vururuz.. ne dersin? sonra da bir porno şirketi kurup, bütün dünya liderlerini, ayırt etmeksizin hepsini, iktidarları, muhalefetleri, sikkko ünlüleri ve fenomenleri ve sanatçıları ve düşünürleri ve bilim adamlarını, bizce sikkko olanlarının hepsini… çocukluğumuzdan şu yaşımıza kadar gıcık olduğumuz herkesi, ilk okul örtmenimizi, atatürk’ü, cengiz’i, isa’yı.. komik duruma düşüren parodi pornolar çeker, sürekli davalık olup gerçek anlamda yarrağa yeriz.. sonra da biri kafamızın arkasından tek kurşunla bitirir ‘bu evrendeki’ işimizi. veya kalp krizi süsü verip, öldü der geçerler, sigaramıza ölüm aşısı katıp.. ne dersin? yapalım mı? ters yüz edek mi tüm yalanlarımızı..”

    “ileriye dönemeyişler?”

    “süper.. başlık tamam işte.”

    “ne tamamı bebeğim, geriye dönüşlerin aynısının tıpkısı oldu mana bakımından. zıttın zıttı kendine eşittir.. ayna ve ikiz dünya teorisine sokma beni de.”

    “simetrik evrenler teorisi o bikerem.. 18 boyutlu. gerçi teori değil bi kere gerçekte, gerçek deyince kafayı yedi sanıyorlar, o yüzden teori diyek. dördüncü boyuta çıkıp çıkıp iniyorum paso, allah sonumu hayır etsin, bir beşe terfi edemedik.”

    “ya girdap bırak allah aşkına taşak geçmeyi de..” dedi.. “ne gürültüsünden bahsediyorsun sen? neyin ışığından? psikoz ataklarından biri daha mı demleniyor yoksa gene?”

    “domuz gibi biliyorsun gerçeği” dedim

    “ben biliyorum da okuyucular bilmiyor be oğlum. en azından çok büyük bir kısmı.. onbinde dokuzbin dokuz yüz doksan dokuzu”

    “on tane bile okurum yok benim, ne on bini.. anlatsam da anlamaz hem onlar. komplo, yalan dolan, alavere dalavere, saçma, mantık dışı, bilim dışı, o dışı bu dışı şu dışı, ışın kılıcı dışın dışın gölgelerin öcü adına öcü böcü büyü artık ölü der geçerler.. çok elit bir okuyucu kitlem var benim biliyorsun.. feci zekiler. arkadaş kitlem de öyle..”

    “en kötü deliliğe vurmuş gene, bir psikoz daha der uzaklaşırlar”

    “muhtemelen… neyse siktir et.. gel şu film izleyek, dün atmıştım ya torrente inmiştir şimdiye..”

    ..

    gülmedik. ağlamadık. boş boş baktık ekrana ve sigara ve kahve içtik ve durduk öyle hiçbir şekilde herhangi bir şey etmeden.

    seçil’e herhangi bir şey anlatmama gerek yoktu ama size söylemek istediğim çok şey var dostlar.. size bir çok şey söylemem gerek sevgili okuyucular, sevgili dünya vatandaşları, ve sevgili cinler, ve sevgili özlem’in harikalar diyarı perileri, ben çok yoruldum, sonsuza dek susmayı ve işaret dili veya göz izi ile bile konuşmamayı tercih etmeden önce son bir şans isteyip, fakat bu kez artık baya baya bir üstü -röpteşambırla- kapalı aktarsam zihnimin iç açılarının karekökünün prospektüsünü. ve hiç bi sikim anlamasanız.. olur mu? ben bir çok şey anlattığımdan emin olsam dahi.. olur mu?

    “neden olmasın ki…” dedi seçil sardığı sigarayı uzatırken bana.. ama pek beceremedi özlem’in taklidini yapmayı..

    “bana, kuracağım her cümleye karşılık, süper bir şirinlikle ve cam gibi parlayan gözleri ile “neden olmasın ki” diyen özlem’in ışığı yeter” dedim.. “i̇çinde saklandığı karanlık ben olsam da onun.. bu da onun tercihi seçil.. refik’le sen gibi değiliz biz, ya da tuncay ve onun aynı anda ve eş zamanlı olarak takıldığı binlerce sevgilisi gibi..”

    “yatalım” dedi.. “gece bitti..”

    “müzik devam ediyor ama” dedim..

    “ve hep devam edicek” dedi.. “açık bırak.. gel uyuyalım. belki bir dış evrene uyanırız rüyamızda..”

    “olur” dedim. “olmaz” dedim. “yani yatalım o olur da, uyuyarak çıkılmıyor dışarıya.. portal kapısı uyanmak da değil ama.. ‘uyanın’ diye bağıran zır cahillerdir asıl nefret edilesi uyuyan tüzeller.. her neyse.  uyku on bin milyon yıldır namağlup götürüyor insanlığa karşı verdiği mücadeleyi sonuçta.. kaçış yok..”

    sarılıp uyuduk sonra. kardeşler gibi.. rüyamızın içinde bir başka evrene falan da uyanmadık. ya da astral nöradmiral olmadık hiç, herhangi bir zamanda.. gerçekten olanlar varsa da özenmedik onlara. halimizden memnunduk. bulunduğumuz gerçeklik ve boyuttan da.. zihnimizle gördüğümüz hakikati -başkalarına göre hayal ürünü olabilse de- değişmezdik, hiçbir ütopyaya.

    olan olmuş. biten bitmişti.. kendi hayatımızın filmini izliyorduk aslında yaşarken.. yaptığımız tüm seçimler, aldığımız tüm kararlar, yaptığımız tüm hatalar, hissettiğimiz tüm o acılar ve kırdığımız tüm o kalpler, çoktan yaşanmış olmuş bitmiş ve sonlanmıştı her şey.. i̇zlettiriliyorduk.. ne bok yediğimizi hatırlatıyordu bize, melekler.. ölünce idrakine varıcaktık bunun..

    “bilim ile kanıtlayamayacağına göre salla bakalım metafizik deyişlerini” dedi biri.. şimdi bunu okurken.. demiş olmalı yani.. böyle diyenler, kanıt ve ispat diye direttikleri bilimin içinde, eskiden katolik kilisesinin dinden çıkanlar için kullandığı ve kökeni buraya dayanan kelime aynen olduğu biçimi ile neden yer etti peyda oldu son bir sekiz dokuz ay önce corona sonrasıyla bilim içine ve bilim için kullanılıyor şu an, önce bunu bir araştırsınlar öğrensinler: “bilim inkarcılığı.” what the luck? inkar din ile ilişki bir terim değil miydi güzelim.. bilim de bir din haline mi geldi? kelime kökeni ve anlamı borç idir ayrıca dinin de arap’çedeefegeyumuşakgh..

    daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunun farkında olanlar, farkında olmayanlara bir aduket atsın.. otorite ve sistem ile kan kardeş olan bazı bilim adamlarını da, var olup olmadığı meçhul olan uzaylılar bir zahmet edip kaçırsın..

    ben hiçbir şeyden emin değilim bir tek şey dışında. hayatım boyunca da olmadım.. o tek şey   de kendimim..

    ölümün bir çıkış kapısı olduğunu ama çıkmak için acele etmemek gerektiğini söyleyeli, yazalı, kuralı bu cümleleri, on yedi bin sene olduğuna göre, ki bunun farkına varışım çok daha eski iken, kendimi tekrar etmemin bir mahsuru yok sanırım.. edebiyatta da kelimelerin bir zaman aşımına uğrama yasası var sonuçta.  sikerim ters yüz etmeyi yazdığım her şeyi ayrıca.. öyle de satmayacak, böyle de basılmayacak, şöyle de okunmayacak, bağırsam da duyulmayacak.. sonuç olarak.. ne diyorsam o.. daha önce de.. şimdi de. sonra da..

    biz eksi bir desibelde ve karanlığın tonları halinde yayılıyoruz evrene.. ışık hızı aşıldığında, konumunu ve hareketsizliğini koruma kanunu bu… zamanın içinden geçebilmek için bir gözlemci olarak. eksibirdesibel ve ışıksızlık. sizlerin, dünya halkı olarak henüz bilemediğiniz, bilimsel olarak teznedilmemiş ve teknokolik olarak erişilmemiş bir evreniz..

    evreden, evreniz o son kelime. evrenden, evreniz değil anlamı ama onu da çıkartalım olur mu. çok mu karışık oldu?

    ZEM’t galaksisinde çok daha ötesi olduğunu söylesem de, görmediğiniz şeylere inanmayan aklınız ile alakadar değilim sonuç olarak.. hiç olmadım.. ki inanmak görmeden olur, gördüğün bir şey için kullanılan kelime şahit olmaktır.. türkçeyi ve kelimelerin anlam ve kökenlerini baştan öğrenin önce, sonra beni eleştirin..

    siz bizim aynamızsınız, biz ne dersek o olur..

    çav belladonna..

    dipnot ve özetler

    * ışık tüm hızı ile gelirken, içinde sakladığı kör sessiz dilsiz hissiz kokusuz karanlığı yaymak üzere… kendi içindeki karanlığa saklananlar ve ondan bir ışık demeti patlayana kadar sağ kalanlar çıkacak bu dehlizden sadece..

    * “karanlık dışarıda hissedilir olduğunda bile kuvvet ve ışık içinde yaşayabilir” keny arkana – bana attığı bir e-posta’dan..

    * başlık lp’nin “lost on you” adlı şarkısından evriltilmiştir.. ve bu metin boyunca, şarkı tekrar tekrar ve tekrar çalmıştır.. kafamın içindeki sesleri durdurmanın tek yolu müzik olduğu için olmalı bu. ya da uyku..

    29.10.22 – 2303

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • Korumalı: İHALE BİZE KALDI

    Bu içerik parola ile korunuyor. Görüntülemek için lütfen aşağıya parolanızı yazın.

  • acab-A

    politik biri olduğunu dillendirip dururdu her yerde, yürüyüşlere katılır, hiçbir etkisi ve sonucu olmayan eylemlerde bulunurdu. çevresindeki insanlara hep gündemden haberler verir, gündemi de yakından takip ederdi. okur okur okurdu. şiddetten uzak durulması gerektiğini, haklı iken haksız duruma düşülebileceğini de ısrarla dillendirirdi katıldığı eylemlerde, en ufak bir kıvılcım çıkma ihtimalini bertaraf edebilmek için.. kendince haklı olabilirdi.. olsun bakalım.

    adı akif idi. ilk adı mehmet ama onu kullanmıyor. ona kalsa akif’i de kullanmayacaktı. babası, sahip olduğu fikirleri ilan için oğluna isim koymakla yetinmiş, oğlu da babasına karşı gelebilmek için elinden ne gelirse yapmıştı. “gomünist oldu bizim oğlan” demekten çekindiği için konu komşuya rıza, -rıza bu arada babası oluyor akif’in- onu üniversitede ilk iş izmir’e göndermişti. “uzak olsun da ne bok yerse yesin gavat” demişti annesine akif’in rıza amca. annesinin adını henüz koymadım bu öyküde ki kısa sürücek bir öykü için öyküye ve söz konusu ailenin hayatına dahil olmayanların ismi ile uğraşmak istemiyorum. yormayın beni.

    okulu bitti akif’in. hiçbir zaman göz altına alınmadı. bir başarı sayılmaz bu. kaçmanın yolunu buldu daima. cesaret timsali değildi. sıvışmayı iyi bildiği de yoktu. daima geri planda kalabilmeyi becerdi sadece. ama hiçbir şeye derman olamayan yürüyüşlerden de geri durmadı.

    sonra sıra kpss sınavına geldi. girdi sınava. memur olmak istemiyordu. arkadaşı ona bir fikir daha verdi. babasının deyimi ile akif’in akıl hocası olan nazım, akif’e “son bir eylem daha yapmaya ne dersin” dedi. “riski yok, anlamayacaklar bile” dedi. bir eylemin neden yapıldığı anlaşılmıyorsa ne önemi var ki diye sormadı elbet akif. dinledi ve uygulamaya koydu.

    sınavda, şıkları, sırayla, a c a b olarak doldurdu. birinci soru a, ikinci soru c, üçüncü soru a, dördüncü soru b, diye giden bir a c a b sırası, son soruya kadar, arada beş ve beşin katlarını boş bırakarak. çıktı sınavdan. sonucunda hiçbir şey olmadı. ne sınavı kontrol eden otomatik sistem, ne de herhangi bir varlık, fark etmedi eylemini. tek sıkıntısı cevap kağıdının fotoğrafını çekememiş olsaydı. kanıtlayamayacaktı bunu.. sosyal medyasını şenlendirmiş ama yinede, bir çok kişi alkış tutmuş ona, beğeni ve yorum yağmış. ne sikime yarayacaksa sonucu olmayan eylemin sosyal medya yankısı.. demedim tabii böyle, beni onunla tanıştıran arkadaşa küfürler sakladım sadece.

    bu arada birkaç gün önce tanıştım akif ile, ballandıra ballandıra anlattı bana eylemini, iki üç ay önce mi ne girmiş. telefonla oynamakta, üst üste sigara içmek de kesmedi onun sesinin zihnimin duvarlarına çarpıp çarpıp duruşunu. zihnimin içindeki ping pong topları bile daha az rahatsız ediciydi.

    “bunun öyküsünü yazar mısın” dedi bana, daha sonra, o muhteşem eyleminin öyküsünü yazmamı istedi. ve onun öyküsünü doğal olarak.

    “olur” dedim, “iki kırmızıya çözeriz. sen biramı al gerisi bende.”

    para karşılığı yazmadığımı anlamış olmalı bu mini öykü ile.. ve kahraman olmak için değil de görünmez bir insan olarak var olmaya çalışırsa, gerçek huzuru bulacağını söylemek isterdim ona. ama sohbet uzamasın istemedim. biralarımı alıp, işim var dedim, ben kaçıyorum moruk. öykün birkaç güne hazır olur.

    annenin adı hatice bu arada. baba ile oğul arasında, sisteme hiçbir negatif etkisi olmayan bu politik inatlaşma savaşından en çok darbe alıp yorulan o idi. ne oğuldan yana oldu ne babadan, sadece kocasının ısrarı ile sandığı gidip yıllarca, pusulayı yırtıp cebine koyup çıktı kapalı perdelerin arkasından.. ta ki bir gün, kocasına da oğluna da posta koyup red ettiği güne kadar sandığa gitmeyi, politik bir bilinç dahi edinmeden, yaşadığı şartlara en saf hali ile ancak bu şekilde isyan ederek.. üşengeçlik değildi sandığa gitmeyişi, kızı rabia ile birlikte.. onları da başka bir gün anlatırım..

    beni akif ile tanıştıran da zaten kız kardeşiydi. bir inatlaşma ya da gösteriş için değil, içgüdüsel bir itki ile politik tavır takınmaya başlayan kardeşi. ne adından rahatsız ne de içinden çıktığı aileden. babasının nefretini daha çok hak ettiği bir gerçek sadece..

    babasına göre, hak ettiği, nefreti, bana göre değil, elbette, hak edişi….

    “keşke reisi dinleyip üç çocuk yapmasaydık, akif de kalsaydık” deyip duruyor rıza abi, en küçük kardeş muhammet ne olacak belirsiz çünkü hala. duaları ezbere okusa da..

    27nisan2022-0700

  • ayda yıldız var mı?

    ayda yıldız var mı?

    yorulmuştu.. yorulmuş ve sıkılmıştı.. kafasında dönen dönme dolaplardan.. yeşildi rengi üstelik.. dolapların. tıpkı yeşil bir halı gibi bunlar da. bu kez de dolap. yeşil dönme dolaplar.. hiçbir deseni de yok yeşilin, farklı tonları da yok. düz yeşil işte. zihninin içinde. hepsi yeşil.. dönme dolapların. demirleri ve kabloları ve düğmeleri ve koltukları.. hepsi yeşil. yeşil ve tek düze.

    iç içe geçmiş, birbirinin aynısı cümleler bütünü, farklı anlamları barındırma umudunu kaybetmeden, sürekli aynı kelimelerle, aynı kelimelerin değişik sıralarda dizilimiyle bir formül arıyor gibiydi. çıkış kapısı da değildi ulaşmak istedikleri formül, cümlelerin, kelimelerin, harflerin.. bağımsızlıklarını ilan etmiş bile olabilirlerdi üstelik. üstelik kişilik bozukluğu içerisindeydi hatta zihninde dönüp duran harfler, noktalama işaretleri de olmadan aralarında.. hatta dünya üzerinde herhangi bir alfabede karşılığı olmayan sesleri de barındırıyordu bu harfler. çizim yeteneği yoktu. dile getiremezdi onları, yazı ile.. yine de şansını deniyordu.

    yapma dedi seçil. ona. defalarca. matematik formüllerin ile ses birimlerini karıştırma.

    dediğim gibi, harflerimin bir kişilik problemi vardı ve kendilerini rakam zannediyorlardı. 0’dan 9’a kadar değil de, herhangi bir dilde karşılığı olmayan sesleri de katarsak, 36 kadar harf.. 0 dan 35’a kadar sayılar, ama tamamı bir rakam ve bir araya gelince farklı dizilimler ile, -siz bunlara zannediyorum cümle diyorsunuz diye geçirdi içinden zack- bir sayı oluyordu. tek bir tane değil aslında ama bir tanesini kanıtlasa, formüllerinin, diğerleri de gelirdi belki peşi sıra, her ne kadar birbiri ile bir bağları olmasa da bu çözmeye çalıştığı problemlerin..

    uyuyamadı. yo uyudu. uyudu ama sabaha karşı uyandı.

    tekil şahısı değiştirelim.. yoruyor bu, 3. olanı. tekilin.

    uyuyamadım. yo uyudum aslında. ama sabaha karşı uyandım.

    yok. olmadı bu. 1. olan. tekil şahıs. aslında daima tekildi ay ile senkronize çalışan zihninin içinde.. yine de kendine karşı bazen, o kadar yabancılaşıyordu ki, unutuyordu, ben mi o mu, o mu ben mi, bu ayna da görünen, yansıma.

    ama asla ‘sen’ değil. “o” veya “ben”

    matematik formüllerini bırak dediğimde, edebiyat formüllerine geç dememiştim dedi seçil.

    bazen karıştırıyorum artık dedi seçil’e, bazen karıştırıyorum artık seçil, yansıma olan, aynadaki değil de, ben olabilir miyim?

    cevap gelmedi. yıllardır gelmiyordu zaten. bir duvarla konuşmak gibiydi. sonuç alınamazdı asla. eskiden bir ayna ile konuşmak gibiyken seçil ile, sihirli bir ayna ile, hatta şöyle düzeltelim, eskiden ay ile konuşma gibi iken seçil ile, çünkü ayda da bir yansıma olduğu söyleniyor, zaman zaman şekil ve boyut değiştiren, güneş ile göz teması açısı ve miktarı nedeniyle, ay ile konuşmak gibiyken, seçil ile, artık asla cevap alamadığın, karşılıklı gitmeyen, konuşan ama sana cevap vermeyen bir duvar ile konuşmak haline dönmüştü seçil ile konuşmak. bunun kelime dağarcığında bir karşılığı yoktu. monolog, diyalog, polylog, hexalog. yok kısaca. hiçbiri değil ve son ikisi gerçekte var olan kelimeler mi onu bile bilmiyorum. kendimden yoruldum. kendi kendime kaldığım vakitlerimde. zihnimin içinde. bu yüzden uyduruyorum sürekli zihnimi meşgul edicek zımbırtılar oyuncaklar ve kağıttan uçaklar ile balkona oturup yolu yoldan geçen bir şeyleri veya bulutları gökyüzünü yıldızları ağaçları hayvanları izlemeyi sürdürerek bu esnada hiçbir şey yapmadan, atabiliyorum içimdeki karanlığı, göremeyeceğim ve oradan çıkıp bana bir süre daha ulaşamayacağı, zihnimin daha derinindeki başka bir boşluğuna. tavsiye ederim.

    uyudu. uyandı. güzel uyudu. güzel uyandı. az olsa da. işeyip sonra bir sigara sararken ayı gördü karşısında. tepemizde olan aydan bahsediyorum, bir canlı türü olan ayıdan değil bu arada. gerçi ayı da görse -bu kez canlı olanı kast ettim ama ona göre ay da canlı idi, iyice zihninizi sikip atmadan keseyim boş lakırdımı gerçi ayı da görse şaşırmaz ve korkmazdı. kaçmazdı da. ölüme hazırdı, doğduğu günden beri. altı günlükken ölücekti zack. bakın bu yazarınızın gerçek hikayesi. altı günlükken ölüyormuşum ben. ben mi o mu? o ölüyordu altı günlükken. döndü, güç bela döndü hayata.

    dediğim gibi, yorulmuş ve sıkılmıştı. zihninin içindeki lunaparktaki dönme dolaplardan. diğer oyuncaklar da bozulmuştu, lunaparkındaki, zihninin içinde olan. yaklaşık dört yıl önce.

    şu an ben bunları siz anlayasınız diye anlamlı bir sırada diziyorum ama işte zihnimin içindeki kelimeleri buraya döksem, sizin için bir anlamı işgal etmeyecek olurdu. hayır kelimeleri biliyor olurdunuz. yani türkçe bilen herkes biliyor olmalı. olmadı sözlüğe bakardı, bilmediği kelimeler için. öğrenirdi. eğer öğrenmek isterse. lütfen beni okumaya bildiğiniz kelimelerden başlayın. her ne kadar bir sınav, olmasa da bu. olsun.

    kelimeler, zihninin içindeki, dönme dolaba, eğlensinler diye bindirilmiş olan ve dönüp duran dönüp duran dönüp duran, kelimeler, eğer aynı sıra ile buraya aksettirilmiş olsaydı, hiçbiriniz bir gram bir şey anlamazdınız. yine de, eğer bir gün, yaparsam böyle bir şey, sakın acele edip, “hiçbir şey anlatmayan karışık kelimeler bütünü, anlamı yok” demeyin. daha önce de belirtiğim gibi, ki hatta uyardığım demem daha doğru olur, he ne kadar harfler kamusal alan olsa da, onları bir araya getirip var olan kelimelerle kurduğum cümlelerim, kamusal bir alan değildir. dışarıdan dikizlemeye izin verildiği kadar miktarı, açık eden bir özel alana girmiş bulunuyorsunuzdur. o yüzden, anlamadığınız şeyler hakkında, mesela bir eve geldiğinizde, girdiğinizde, misafirseniz, herhangi bir şeyin yerini değiştiremeyeceğiniz gibi, mesela ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masanın yerini gibi.. kelimelerimin hüviyeti ile arasında dizilen virgül ve noktaya bugüne kadar davranmanızı istediğim şekli ile davranmanızı isterim yine, o yeşil dönme dolapta yükseklik korkusu ile çırpınıp duran kafası dönmüş, dönüp duran dolabın gözlerine rastgele bir şekilde binmeyen ama buraya aksettirsem, sizin anlam barındırmayacak olan cümleler haline gelmiş diyeceğiniz kelimelerimi. dönme dolabın bir turuna bir cümle dersek.. başka bir şey geldi aklıma bir saniye, bi sigara sarmam lazım..

    ne diyordum. bulunduğunuz evdeki ev sahibinin bilgisayarını koyduğu masadan açıldı bahis. burada konumuz masa değil bu arada. az sonra bilgisayar meselesine dönücez. şu an konumuz pencere.. do you under starlit me?

    uyandı demiştim. güzel uyudu güzel uyandı.

    sürekli kendini tekrar eden bir yazardın girdo. artık yazdığın metinlerin kendi içinde de kendini sürekli tekrar eder oldun. bırak artık. zihninde olan biten ebe gümecini asla dökemeyeceksin metne. asla tatmin olmayacak ve giderek giderek giderek daha karanlık daha katatonik daha karışık daha yalnız ama daha kendinden emin daha kararlı ve başkalarına göre de daha anlamsız daha zorlayıcı daha yorucu daha okunamaz daha türkçeyi bozan daha edebiyat olmayan daha olumsuz ne varsa o olucaksın. bırak! yorma kendini. yanıma gel.

    özlemdi yukarıdaki. konuşmuyorum kendisiyle. uzun süredir. seçil benle konuşmuyor ben özlem ile, refik ve tuncayın ağzına sıçayım. nokta!

    devam edelim.. pencere demiştim ama önce bilgisayarı anlatmam lazım. daha doğrusu yazıya başlarken olan takıntımı onbin yüz onikinci kez yazmasam olmaz. insan kendi ile ama sadece kendiyle ne kadar takıntılı olabilir, değişmesi neredeyse imkansız alışkanlıklara sahip olabilir görün istedim.

    yalan söylüyorum bu arada, bir yukarıda yani. bir başkalarının anlatacağım duruma bakış açısını dile getirdim sadece. takıntı mı? o da ne? dönme dolabıma gideyim de onu tek bindirip bi düşereyim şu dolaptan bir ara, en tepede iken. kelimeyi yani.

    bazı kelimeleri sözlüklerimizden ve kelime dağarcığımızdan ve anlam dünyamızdan bir anda çıkarsak, yani bilinçli bir şekilde değil de, sihirbazlık gösterisi gibi, sabah uyandığımızda, tüm dünyada, yani tabi tüm dünya aynı anda sabah uyanmıyor ama, hatta tüm dünya sabah da uyanmıyor ama metafor bu, yerseniz. tüm dünyanın aynı anda sabah uyandığında bazı bir çok kelime hafızalarından ve anlam dünyalarından silinse, toplumsal anlamda nasıl bir şey olurdu? çalabilirsiniz bu arada bunu, o sikik netflix dizilerinizden birini daha çakmak için, yapay algı seviyesinde, genel toplum fetişine. sorun değil. orijinalinin nasıl olabileceği ben de zaten. telif peşinde de koşacak değilim. bu metin ‘yorulmuştu’ diye başlıyor, fark ettiniz mi?

    ne diyordum angelica?

    word açıldı ve yazamadım ve ben bir süredir kendi aletim dışında bir şeye yazmadığım için, alet derken pc’den bahsediyorum, yanlış anlamayın, öyle sapık fantezilerim yok, olsa da size söylemezdim zaten, söylesem de o kadar inandırılamaz bir şekilde anlatırdım ki kendi saklı gerçeğimi, kurgudan da öte bile olurdu sizin için, gerçeklikle arasında örülecek bu duvarın kalınlığı..

    word açıldı, bir süre yazamadım. yani yazdım ama akış ve ritim sorunlu idi. sonra çözdüm işi. a5, kenar boşluğu dört bir yandan 1 cm, yüzde 220 büyütme. verdana, font büyüklüğü 9. ama hala bir sorun var biliyor musunuz. yani benim alette bu default gelen özelliklerle birlikte, yani ben default ayarlarını değiştirdiğim için öyle gelen, ayarlarla birlikte, asla büyük harf çıkmıyor. burada arada bir çıkan büyük harf, sinirime dokunuyor ve birazdan herhangi bir büyük harfe yumruk atabilirim. sen mi büyüksün ben mi demek için değil canım. ciddi değilim elbette sinirime dokunuyor derken de. dalga geçiyorum. ama sizinle mi kendimle mi bilemedim. can sıkıntısı işte. gözüm takılıyor sadece.. hepsi bu.. hem canımı sıkan her şeye karşı öfkelenmiyorum, orada kim ve ney sorusu önem arz ediyor ki zaten dahası büyük harflere de şu ekranda sürekli otomatik olarak arada bir oluşan ve yazma ritmime ve hızıma mani olmaması için geri dönüp düzeltme zahmetine katlanamadığım otomatikman nokta filan koyunca yazdığım ilk harfin bir anda minik bir animasyonla büyük versiyonuna dönüşen harfe, harflere, şu şeylere öfkelenmiyorum. gözüm takılıyor sadece. ve arkadaşımın word’unun o ayarları ile oynayamayacağım. sonra düzeltemeyeceğimden değil. o kadar yorucu ve sıkıcı ki o kelime işlemcilerdeki imla ve yazım kurallarını kendime doğru yontmam. şu an hala onunla uğraşıyor ve yazmaya başlamamış olurdum üstelik pencere kısmına gelince anlatacağım ay da gitmiş olurdu ki… ay önemli. ayı da önemli bu arada. her ne kadar görmüş olmasam da ayıyı.. spesifik bir ayı değil söz konusu olan. herhangi bir ayı. görmek isterdim. kocaman bir tane. ve dediğim gibi, bana saldırsaydı da, sarılıyormuş gibi hissedebilirdim belki, bilmiyorum, hayatta kalma refleksi farklı olsa da ve bazı insanlarda hareketsiz kalıp hayattan kalkma refleksi oluşturabilse de, onu öldürmek için herhangi bir direnişe geçmezdim. ayrıca geçemezdim de, ne bıçak ne silah ne de herhangi bir kesici delici biçici silici alet taşımıyorum.

    oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. bak işte nasıl da üçüncüden birinciye geçti bilinç dışı bir irade ile. tekil olan. birinci. ben mi o mu? yok canım gerçek hayattaki gerçekliğimde karışmıyor onlar. ay ile senkronize çalışan zihnimin tik takları arasında can çekişirken bulanıyor üç ile bir. ben mi o mu? bir de ‘sen’ girerse işin içine boku yemişiz demektir. yabancı seslerle baş edersin de… birine sen cevap vermezsin, biri sana cevap vermez, geçinir gidersiniz de… kendi içinde üçe bölünmek, ben sen o diye, o sakat işte, zaten ikiye bölünmek de ben ve o diye, pek sağlıklı sayılmaz.

    çoklu kişilik bozukluğu değil doktor hanım. tekil şahıs bozukluğu bu. ama bozukluk değil de, başka kelime bulsam, onu yazar mısın raporuma. psikiyatri alanına yeni bir çok terim katıp, kullandığınız hastalık tanımlarının isimlerini değiştirmeme izin verirseniz, iyileşebilirim bu arada. sorunum sizinle olmasa da ve uysam da tavsiyelerinize. bozukluk yerine tıngırdaması desek? evet çoklu değil tekil. tekil şahıs tıngırdaması. çoklu olanlara da siz çoklu kişilik tıngırdaması deyin. olmaz mı? kabul edilmez mi heyet tarafından? heyet ile birebir görüşebilir miyim? kabul etmezler mi? koskoca profesörlerle nasıl mı konuşabilirim? parasını verince konuşabiliyorum ama. o ayrı öyle mi? beleş olunca uzman psikiyatrist dışında danışabileceğim kimse yok öyle mi? bakın ben danışmıyorum, öneri sunuyorum, hastalığı birebir yaşayan biri olarak deneyimimi aktarmakla yetinmiyor, hastalık ismi de öneriyorum, sizinkiler, ne bileyim, bana biraz ucube gibi görünüyor. vaktimiz doldu. anladım. yoo ilacım var. bir dahaki sefere yazarsınız. görüşmek üzere. kolay gelsin.

    “konuya gir artık, sikicem belanı kafamı siktin iki saattir” dedi. bunu diyenin kim olduğunu bilenler arasında yapılacak çekilişte, 4 kişiye geriye dönüşlerin asla yayınlanmamış “iç katekolaminler ve post-real nü-füzyon” edisyonunu hediye ediyorum.

    ne diyordum jessika? büyük harf mi? büyük harf hiç yok mu? düzelttim canım onu ben yayınlarken. tümünü seç küçük harfe bel bağla diye bir kısa yol vardı ya hani. o sorun yazarken vardı. geçelim..

    oturdum. bi sigara yaktım ve karşımda ayı gördüm. yarım sayılabilir. ay yani. su aldım. izledim. izledim. izledim. bir iki sigara içtim. izledim. yıldızlar elbette yoktu. olmadıklarından değil. şehrin ışıkları ile barışık bir şekilde hayatlarını sürdüremediklerinden dünyamızın asma bahçesinde..

    sonra da işte, ben uykuya dalmadan hemen önceki evrende ve dahası uyurken bilinç dışı ve bilinçaltı bir deneyim ile, ve uyandıktan sonraki bir beş on dakikalık süre içinde, dönmeye devam eden şu yeşil dolapların gözlerine binen kelimelerden bahsetmek istedim size. hakladım gerçi onlardan bir kaçını. öldürerek değil, ipe un serer gibi düşe kelime düzerek. her neyse, diğer oyuncaklar düzeliyor gibi zaten. yavaş yavaş. lunaparkım daha anlamlı daha anlaşılır daha az korkunçlu ürkünçlü ve daha çok eğlenceli bir hal alabilir. zamanla. zaman önemsiz gerçi. ay için en azından. ayı için de önemsiz olabilir. bizler ise insanlık olarak onu tik taklara bölerek kendimizi hapsettik içine, son birkaç yüzyıl içinde.. bir sonraki tünel çıkışımda görüşmek üzere. eyvallah hoşça kalın..

    * başlık, ‘aya gidersek yıldızları görebilir miyiz’ sorusudur

    21 04 22

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • anne terliği vs anne telkini

    hayattaki en güçlü telkin anne telkinidir. 35 yıllık mücadele sonucu, bana 35 yaşından sonra ev terliği giyme alışkanlığı kazandırmış bir telkinden bahsediyoruz burada.

    şunu dibine kadar içme oğlum ile başlayıp daha sert söylenceler şeklinde devam edip, ‘içme şunu köküne kadar‘a kadar giden süreç, artık sigaraları bitmeden atmak gibi bir alışkanlığı da yedirmiştir.

    anne terliğinden daha güçlü bir şey varsa o da anne telkinidir. sabırla ve inatla süren ve çoğu zaman da karşısındakini bıktıran ve kızdıran bu telkinler yıllarca sürebilir ve en sonunda belki siz farkına bile varmadan başarıya ulaşır.

    terlik anlık çözümdür ve eğlenceye dönüşüp suyu çıkmış bir espri konusudur.

    telkin ise karşısındakinin bilinçaltını yıkar ve yeniden oluşturur.

    annelik güdüsü ise burada, telkinin sabırla ve inatla yıllarca yapılabilmesindeki en önemli faktörü sağlar.

    cehennem annelerin terlikleri üstünde ise, cennet de, annelerin telkinleri altındadır.

    peace.

    // 28.aralık.21

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • beka

    bekaydı adı. tezgah açıyordu. poster satıyordu tezgahta. tezgahın bulunduğu kaldırımın bitişiği duvarda da “bir sürü atatürk var” yazıyordu, “tane 10 tl.”

    oysa hiç atatürk yoktu beka’nın tezgahında. sevmezdi de zaten hiçbir kutsanmış ve putsanmış lideri. sürekli soruyordu müşteriler, tezgaha göz gezdirip, atatürk posteri göremeyince.

    “atatürk yok mu?”

    “bi sürü var” derdi, “bi sürü atatürk var, her yerde var, etrafına bak, şirketlerde, derneklerde, sendikalarda, ailelerde, okullarda, ilişkilerde, en çok da partilerde. sen de bir atatürksündür belki. bi sürü var. bi sürü.”

    deliydi beka herkese göre. kafadan kaçık. pek iş yapmayan tezgahında, en çok talep gören, atatürk, che, tayyip, yılmaz güney, kemal sunal, müslüm gürses, kadıköy tabelası, ikinci yeni şairlerinin portre ve dizeleri, bukowski, dövüş kulübü film afişi ve daha nice popüler simgeyi bulundurmazdı.

    her sorulan “yok mu?” sorusuna da “bir sürü var, bi sürü” diye cevap verirdi. “belki sen de onlardan birisindir. senin posterini satabilirim istersen. yapalım mı senin de posterini?”

    çok kavga etti müşterilerle. zabıtaya da çok tezgah kaptırdı. malulen emekliydi beka. zevk için tezgah açıyordu. posterleri kendi tasarlar ve hemen hemen hiç iş yapmaz, çoğu zaman siftahsız eve dönerdi.

    eskiden kitap ve fanzin satıyordu. bırakmıştı o işi. buna dönmüştü. “bi sürü var” demek hoşuna gidiyordu, saçma salak sorulara.

    “bi sürü var.. bi.. sürü.”

    // 25.haziran.21

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • mehdi olmak istemeyen ziya

    kendini mehdi olmadığına inandırmaya çalışıyordu ziya, yine de alttan alta yükseliyordu iç sesi. “öyle biri yok, varsa da o ben değilim” deyip duruyordu sürekli. kendini bi bıraksa, düşeceği harikuladengiz evreni iyi tanıyordu, düşmüştü çünkü bir kaç kez. mücadele ediyordu bununla, geçmişte girdiği o dinsel psikozda dünyanın kaderi kendi elinde gibi hissetmişti, inanmıştı buna, hem çok zor hem de güzel bir duyguydu kendini dünyanın en önemli insanı sanmak.. mehdi olduğuna kanıt aramakla geçmişti o süreç, şimdiyse aksini kendine ispatlamakla geçiyordu zamanı, o ses ise her geçen gün güç kazanarak saldırıyordu.

    en son sol koluna, unutmamak için “öyle biri yok, varsa da o ben değilim” yazılı bir

    dövme yaptırdı. iç ses hız kesmedi ama, ilaçlarının miligramı arttıkça, onu dünyayı değiştirebilecek tek insan olduğu telkininde bulunan iç sesinin desibeli de arttı. ölene kadar mücadele etti bununla. 70 yaşında hala kendisinin mehdi olmadığına kendisini ikna etmekle sürdürüyor yaşamını. bir çok kez konuştuk onunla, kurtulamadı bu sanrıdan. beni de şahit yazsın o halde iç sesi, peşini bırakıp ikna olması gerekiyorsa tüm dünya da ikna olsun şuna; öyle biri yok.. “varsa da” gibi bir ihtimal de..

    06.nisan.21

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • ali

    istisnasız her gün işe geç kalırdı ali. iyi tanırdım pezevengi, 8 yıldır beraber çalışıyorduk. iş görüşmesine de geç kalmıştı. aynı zamanda girmiştik işe, ama ben işi çabuk kavramış ve makinenin başına geçmiştim, o ise inatla makineyi kullanmayı bildiğinin bilinmemesini sağlamaya çalışıyordu.

    bir kaç kez yakalamıştım onu, makineye ayar yaparken, beni görünce hemen elini ekrandan çekmiş, “aga bu bozuldu gene ya” demişti. ayakçı olarak kalmayı tercih ediyordu, sonuçta ne iş yaparsak yapalım herkesin eşit maaş aldığı bir yerdi burası, maaş demek doğru olmadı, eşit yemek yediği diyelim çünkü yeme ve barınma ihtiyaçlarımız karşılanıyordu sadece, bir de seks ve içki ihtiyaçlarımız, fabrikanın yanındaydı koğuşlar, sabah sekizde işe gelir akşam altıda çıkardık, her gün ayağımıza gelirdi yemekler, bazen de biz yemek yapardık, sabit bir aşçı yoktu işçiler aşçılık eğitimi de alır sürekli kendi arasında değişirdi, çamaşırhane ve bulaşıkhane departmanları ile garsonlar da sürekli işçilerden oluşurdu, nöbetleşe değiş tokuş sistemi vardı ve maaş yoktu dediğim gibi, ama istisnasız her ihtiyacımız karşılanırdı, internet kargo telefon veya benzeri dışarısı ile temas etmemizi sağlayabilecek başka bir şey hariç.

    kimse kaçmaya çalışmazdı ama, dışarısı ile iletişim kurmaya da hatta dışarıdaki dünyanın bizimle iletişim kurmasını da istemiyorduk. mazallah işimizi elimizden kapabilirlerdi.

    ali hariç, o her gece kaçmanın planlarını yapar sabaha kadar uykusu bu yüzden kırk kere bölünür, her sabah da geç kalırdı. bir ceza kesilmezdi bu yüzden ona, kimseye herhangi bir şey için ceza kesilmezdi. ali mutsuzdu buna rağmen, sadece çalışmak istemiyordu, kuru ekmek verelim çalışma deseler kabul etmezdi, günde bir saat çalış üç saat gibi gösterelim deseler kabul etmezdi. depresyonda falan da değildi, hayır, günde 10 birimlik işinden kendi payına 1 birim verilmesine karşılık patronun 9 birim alması içine sinmiyordu sadece. biz kaçmak istemediğimiz için o da kafesten çıkamıyordu.

    ali’nin zincirlerinin suçlusu, kendi zincirlerini kırmaya çalışmayanlardı, ne yaptıysa bizi kandıramamış, kendi de bu kafesten kaçamamıştı, hoş kaçsa nolurdu, başka bir yerde başka bir kafes bulmak zorunda kalıcaktı mutlaka, çalışmak zorunda olmayan ve hayatı boyunca buna mecbur kalmayanlar anlayamazlardı ali’yi, biz de anlamamıştık..

    bir gün sabah uyandığımda yatağında göremedim ali’yi.. tuvalettedir herhalde dedim, şaşırdım da çünkü dediğim gibi her sabah geç kalırdı. tuvalette yoktu, yemekhanede de. kahvaltımızı yapıp makinelerin başına geçtik, çalıştırdım aleti, makinenin ham madde bölümünden kan akmaya başladı. içine girmişti makinenin ali, çıkış haznesinden. tersten. geri sardırıp bandı. ambalaj tenekeleri üretiyorduk, baskı işi. kendi üzerine baskı yapmıştı, makineye tersinden girip..

    çok kızdık ona çok, her ihtiyacı karşılanıyordu oysa.. hiçbir eksiğini bırakmıyordu patron, bazen ikramiye olarak özel hediyeler de alıyordu.. öyle değil mi?

    30 .ocak.21 06 35

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • görünen köyün faresi

    görünen köyün faresi
    
    görünen köy görünür kılınıldığı için gidilebilirdir
    umut bir safsatadır
    umutsuzluk da öyledir
    kierkegaard eksik anlatmıştır
    ölümcüldür anın dışına taşması zihnin
    kelimeler hiçbir şeydir
    zihinsel kodların şifresi kırılabilir
    ve herkes her şeyi her zaman yanlış anlayabilir
    hatta hiç anlamayadabilir
    sorun yoktur
    sorun benimdir
    sigara kutsaldır ve Allah vardır
    o benim arkadaşımdır
    tüm sırlarımı bilir
    eğer istersen, seni meşhur edebilir
    hep “ben” dersen, yere batıradabilir
    ben yaptım demek, nankörlük etmektir
    narsisizm her koşulda, ve durumda tehlikelidir
    o yüzden anarşist aynı zamanda a-narsistir
    yasak olan elma, yerleşik yaşama geçiştir
    şeytan sevcilleştirilen ilk narsisttir
    kibirle gelen zeka, çift akorlu bir harabedir
    tek sesli benlik, her koşulda kendinden emindir
    kafası karışık insan, yardım edilmeye teşnedir
    kendini kapatırsan, enerjin eksiye düşebilir
    yağmur yağarken, çıkan ses bir müziktir
    yeteri kadar şarkın varsa, devrim de olabilir
    ve 36 saat sonra baş ağrısı belirir
    48’de ise her şey, rüya gibi gelebilir
    68’de psikoz, gerçekle baş gösterir
    20. yüzyılın kısa özeti, tam olarak bu şekildedir
    1991’de hasta kaybedilmiştir
    okuduğum bilinç altın, senin eserindir
    bilinç altındır gerçekten üstü sende kalabilir
    eleştiri çoğu zaman, zaman kaybından ibarettir
    değişmeyen tek şey, elmanın kendisidir
    allah çok karakterli. sanatçı bir şeydir
    benim dostumdur bazen düşman kesilmişimdir
    tanısanız çok severdiniz yine de uzak dururdunuz
    o sizi severse, şarap ısmarlayabilir
    bir dua ile hayatınız, altüst olabilir
    doğru seçenek bazen yanlış görünebilir
    bilgi boktur ve bilgelik öğrenilir bir şey değildir
    hiçliğe sabitlenmek anarşist bir eylemdir
    yok oluşla her şey yeniden doğabilir
    hata bendedir
    ve bende kalacaktır
    kimseye kızılamayacaktır
    kızgınlık içi boş bir levha olabilir
    ama sadece bazen, bu levha boş olabilir
    levha bir vicdandır ve benimkisi fosforludur
    gece iki ile dört arası ölü bölgedir
    iki ila dört altı etmektedir
    matematik dünyanın yanlış toplanma nedenidir
    her ilaç herkesin aynı şefkatini görmeyebilir
    her bir durum için geçmiş veri önemlidir
    anıları biriktirmek, saflığı kaybetmektir
    bilinçaltım yaşamaya elverişli değildir
    korkularım vardır ya da yoktur, allah benden iyi bilir
    her bir ses, anlamdan önemlidir
    anlam mantık taşır
    ses histir
    kapı ve pencere rüzgarla dans edebilir
    harflerin yerini notalar belirlemelidir
    güneşle yağmur aslen evlidir
    gökkuşağı o yüzden her rengi ele verir
    şiirlerim hiçtir ve öyle kalacaktır
    allah benden anarşi istemiştir
    demiştir bir keresinde ayağa kalk diye bana
    önümde eğileceğine kapitalizmi dürtükle
    aslında dua, kendine yazılan bir dilekçedir
    ama ardından yerinde saymamak gerekir
    teksen teksindir ve lütfen öyle kalmalısındır
    girdap, zack değildir ve hiç olmamıştır
    ve bunu bence yaşarken düşünmemelidir
    korku, ece’ye faydalı bir şeydir
    ama azrail üç öğün, kendi ile övünmezdir
    yine de a vitamini bende  eksik kalabilir
    ama endorfin vücuduma hiç yetmeyecektir
    kardiyak arrest olağan şüphelidir
    söylenen her sözün bir de arkası vardır
    orada durmak için sırt sırta verilebilemezdir
    her koyun kendi dilinden sebeplenir
    ama tekrar söylüyorum
    sanatı, sanatçı için hiçbir şeydir
    hiçliğe akışın sonsuz döngüsünde
    doğru gibi allah da tekdir
    seni bildiği gibi yapsındır
    canımı acıtma, uykum kaçıyor
    gelecek denklemime dahil değildir
    olasılığımın hiç bilinmeyeni değişken kök-kikaredir
    bir, birdir ve mutlak değilken de öyle kalmalı
    allah mutlaktır
    ve ben sıfırımdır
    ama mutfak da olabilir allah
    ve ben sıfırı hiç geçemedim
    allah’ım bir çay demle yanına geliyorum
    bana anlatman lazım nasıldır dünya hali sence
    beni o yaptı arkadaşlarımı da
    hey adamım, burnun çok yakışmış yüzüne
    kaça alınılmışdırsın mı?
    eklerle oynamak sessizlik gerektirir
    uyku vardır ve rüyalarımı sevmem
    saat dönerse köşeyi zengin olduk bebeğim
    algısal karmaşa uykusuzluğun iksiridir
    vücut içi salgılarım aslında çok şirindir
    tek olmak tek olmaktır
    ve herkes kendi başına kendi karar vermelidir
    evet yanlış anladınız düzeltelim
    herkes, Kendi BAŞına, karar vermelidir
    aşkın içinden bazen yastık geçmez
    kastık mı yoksa anlamların ikincil çağrışımlarına
    sessiz kalma hakkı milletimindir istihdam
    kazalara gelesin devlet, işim gücüm senle
    fırtınada ağlamak kahvaltı etmeye benzemez
    ve bence uyku uyanmasındır kendinden
    böylece rüyalar gerçeğe eşitsindir
    bir tur tekrara daha
    beni gebe bırakmamak için susunuz
    2001, 2001’dir ve 2009, 2009’dur
    başka açıklaması olmayacaktır
    hiçbir alim denklemimizi çözemeyecektir
    dengem bozuluyor benim kızım bazen
    halı düşüyor üzerime hissediyorum
    gidip biraz da kendimize mi başkalaşsak
    ben beklerim kendimi hep geç kalmışımdır
    sanrısal re-aktivite kontrol edilebilirdir
    sigaraysa asla sigara değildir
    ve kutsal da olsa ateş
    hiçbir canlıya edilmemelidir
    ev sahibimiz de ama çok iyi niyetlidir
    hem ben uyurum tek başıma hem de şiir yazarım
    yak konuştuklarımızı tekrarımızı etmeyelim
    ben birledim içimdeki çoklukları
    kendimden öteye hiç geçemedim
    hey kırmızı ışığı yakan kim
    yeşile göz kırparken ben
    
    05.mayıs.14

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • önsez-i

    yazdıklarını basılı yayınlayabilmenin tek yolu kitap mıdır?

    soruyu şöyle değiştirelim; bir insan yazdıklarını neden yayınlar?

    daha aptalca bir soru için, bkz; “neden yazıyorsun?”

    buk’un, benzer bir soruya karşılık verdiği yanıt: “neden bu kadar aptalca sorular soruyorsun” idi.

    yaptığım birçok şey için, aynı iki aptal soruyu çok işittim:

    “para kazandırıyor mu?”

    “neden?”

    işin parasal yönünü es geçelim. fanzin yaparak para kazanılmaz. ama bu soruyu sorabilen zihniyet, her daim önümde, dokuz metre onbeş santim uzağımda bile değil, daima burnumun dibinde, bir baraj olarak duruyor, taşaklarını korumaktan başka bir dert de edinmeden üstelik kendilerine.

    “neden?” kısmına geri dönersek: epey sıkıldığım bir dönemde, “neden yaşıyorsun” demiştim, “neden yazıyorsun” sorusuna cevaben. ve dönüp bana, “yazmak için mi yaşıyorsun” demişti. ki anlatılamadığımı anlamıştım, ki daha aptalca, ki yazmak için yaşanmaz, yaşamak için de yazılmaz. son iki ifadeyi, dört farklı anlamda da, düşünebiliriz, sonuç değişmeyecektir. açmayalım.. şimdilik.. anlamları..

    zırvalıklarımı, birisi, kitap haline getirmiş olsaydı da, sonuç değişmeyecekti, yıllar sonra, yayınlayan yerin kelepir kitaplar kategorisine gireceğime, şüphem yok. elimizde kalanları, çöpe atmak yerine, kakalamak için, fiyatımızı düşmeyi öğrettiler bize, ki avucumuzu yalamayalım.

    “kapitalizm, kitabı, değişim-değeri bağlamında bir meta [ticari eşya, mal] gibi görür. kapitalist için mesela bir ayakkabı ile bir kitap arasında, bir fark söz konusu değildir. kullanım değerinde nasıl metanın niteliği öne çıkıyorsa, değişim değerinde metanın niceliği öne çıkar. kapitalist için, metanın niteliği değil, niceliği, yani, kaç sattığı önemlidir artık. kitabın da bir ticari eşya [metâ] olarak çok satıyor olması, kapitalizmin mantığı ile birebir örtüşür. doğallıkla çok satışı sağlamak için kışkırtıcı ve elbette göz alıcı bir reklamcılığa ihtiyaç vardır.” hilmi yavuz

    baştaki soruya dönersek: yazdıklarını basılı yayınlayabilmenin en iyi yolu fanzindir. galiba, bu yüzden, uzun uzun zamandır, bir şeyler, biriktikçe, toparlayıp, farklı isimler altında, veriyorum fırına. ve şimdi, bir zamanlar birçok yayınevine sunduğum, ve sonrasında, tüm içeriğini, bir zip dosyası yapıp, netten saldığım, “useless and empty words”, yani, “işe yaramaz ve boş kelimeler” üst başlığına sahip olan, kitap olamayan kitaplarımı, (yayınlanınca, ona da “kitap değil bu” diyecekler, şiirlerime “şiir değil bu”, öykülerime “öykü değil bu” denildiği gibi) fasikül halinde zine olarak yayınlama karara aldım. bazı öyküler, geçmiş bazı yayınlarımda da yayınlanmış olabilir, ama hiçbir zaman herhangi bir yayında veya net ortamında yayınlanmamış şeyler de olabilir.

    “geriye dönüşler” adlı zırvalık da, bunlardan bir tanesi. ilki. zırvalık kelimesini işlerim için kullanma hakkı bir tek bana aittir. benim kendi kendime veya ürettiğim işlere, gerçekle karışık bir alay şeklinde veya tamamen hissettiğim tükenmişlik halinin yarattığı öfke ile yakıştırdığım sıfatları bir başkasından işitince, çok güzel sağır dilsiz taklidi yapabiliyorum. kör taklidini beceremediğimi bilmenizi isterim ve size doğru gelen bir orta hatta ortada top bile yokken çıkabileceğiniz rövaşatalarınızı boş geçmeyip boya kalemlerimi elime alabilirim, skorda bir değişiklik yaratmak yerine hakemi avlamak için üstelik..

    “sizi uzaktan izledim, gerçek olduğunuzu bilsem, görüş açınıza girerdim” kayra (of gına)’nın bir liriğinden rötüşlediğim mottom)

    geriye dönüşler isimli serime gelirsek;  bir zamanlar, yazılmaya çalışılıp, yazılamayan, ama bilinçaltımda -tamamen kurgulanmayıp- bizzat yaşanmış olan gerçeklikten, arda kalan öykülerin, bir toplaması. ki hala, sorulacak olursa eğer bana, “bunlar gerçek mi” diye, gerçekmiş gibi anlatabilirim herkese. çok fazla psikotrop, gerçeklikle bağınızı koparıp, sadece düşlediğiniz bir şeyleri, gerçekmiş gibi hatırlamanıza neden olabiliyor.

    12 sene önceydi. 2000 yılı, eylül ayı. hiç kimse yoktu. gerçek anlamda hiç kimse. gerçek anlamda hiç, kimse! özlem, refik, tuncay ve seçil dışında. odamın içinde dönüp duran hayaletler. ve ardından, onlarla birlikte geçen 9 senenin, yadsınamayacak bir şekilde gerçekliğini ret etmenizi sağlayan, bir dinamit atarlar içinize, 2009’da, ayılırsınız: gerçeklikle kurduğunuz bağ, hiç hoşunuza gitmez: psikoz öncesi-psikoz-psikoz sonrası.

    burada okuyacağınız kişi ve olaylar, hayal ürünü değildir, kurgusal olarak adlandırılabilecek her durum, aslında yaşanmış olan bir gerçekliğin, bilinçaltında farklı bir frekansta açığa çıkmış halinden başka hiçbir şey değildir. o yüzden, ardından dönüp, şurası olmamış, burası buraya uymamış, edebi değil, şiir değil, gerçekdışı, çelişkili, abartılı, ve türevi, her türlü eleştiri, kamusal alandan, özel alana doğru yapılan, izinsiz bir yürüyüşten başka bir şekilde algılanmayacaktır. hoşunuza gitmiyorsa, okumazsınız, olur biter: tüketici haklarının bu konuyla ilgili bir kanunu yok: çünkü ortada, satıcı-tüketici-fetiş fiyatı-garanti belgesi yok. ancak, küçükleri muzır neşriyattan koruma kanununun, konuyla ilgili görüşleri, çevirmenleri manken sanan polislerin*, üniforma fantezileri ile, sınırlı olduğu için; hakkınızı bir de, o tür ilgili mercilerde, arayabilirsiniz.

    benim başımda, ilgilim olan bir mercii yok!

    Tao ya da diğer adı ile Allah dışında

    ait olduğumuz, toplum-veya-devlet-veya-dünya; atar damarımızı kesmekle uğraşıyor. ki bize sattıklarını, tersyüz edip, gerisin geri kusamayalım.

    şuanının kesiri ≤ 02.şubat.12

    * “ölüm pornosu” isimli kitabın çevirmenini ifade sırasında manken sanan polislerin durumu kast edilmiştir. yanlış hatırlamıyorsam NTV haberi idi, başka kanalda olabilir, gerçektir, yaşanmıştır böyle şeyler, hafızamızı diri tutmamıza izin vermezler ama sürekli aklımızı çelecek kuşkular var ederek taş devrinden beri; üçüncü boyutta görünmez canavarlar ile onlara ilik olan zanlı insan nesli. 

    .

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..