Kategori: yazılar

  • helikonomik class

    ekonomiye kafam pek basmaz ama
    geri zekalılar ordusuna karşı tahammül sınırımı zorluyorum hâlâ
    bir geri zekalı olarak
    burada bir dengesizlik hali görüyorum
    kim aptal bilmiyorum
    kim kandırılıyor
    kim üç kağıtçı
    gerçekleri görmemekte direnen kim
    inatçı olan kim
    ayırt etmekte zorlanıyor gerçeği artık zihnim
    
    muhalefet yapmak bana göre değil
    sadece şu var ki
    aptal yerine konmak
    gerçekten can sıkıcı ve
    aptal yerine konmayı
    hak edenler de var aramızda
    
    ve sayın başbakan
    iki gıdımlık yolu
    helikopterle giderek mi çözeceksiniz ekonomiyi bilmiyorum ama
    550 kişiyi sınır dışı etsek
    ülke zenginleşir diye düşünüyorum
    emekli eski 550’leri aç bırakırız yetmezse
    ama bu şekilde
    iki gıdımlık yolu
    helikopterle katetmek
    pek akıl kârı gelmiyor bana
    izmir’e uçakla gelebilirsiniz
    tamam pekala
    etrafınızdaki korumalarınız da kabul edilebilir diyelim
    ama allahın belası bir semtten
    bir diğer allahın belası semte
    helikopterle gitmek de neyin nesi!
    
    dün gece
    on dokuzda inen uçağınızdan
    yoğun güvenlik önlemleri ile indiniz ve
    siz helikoptere binerken sonra
    ben uçağınızı temizliyordum
    evet bunu yapıyordum ve
    birkaç yıl öncesinde de
    siz allahın belası rize’nin merkezin
    allahın belası ardeşen’e
    helikopterle geldiniz
    ve allahın belası korumalarınızdan
    biri de ben oldum o sırada
    buna mecburdum ama
    askerdim çünkü ve
    silahım bozuk olmasa
    sizi vurabilirdim
    helikopterinizi yere indirebilirdim
    yapmadım
    yapmadım çünkü
    bozuk bir silahım vardı
    ve geçen zaman içinde
    hiçbir şeyin değişmediğini gördüm dün gece
    
    helikopter
    allahın belası helikopterle
    allahın belası bir pistten
    allahın belası bir açılışa gitmek için
    hareket ettiniz
    kalkınma derken
    bunu kast ediyor olmalıydınız
    kalkınma
    helikopterle kalkmak falan
    nerdeyse komünistleri bile
    kendi safınıza çekeceksiniz
    
    ya tek gerçeği gören benim
    ya da gerçekten aptalım ve
    mesihe karşı deccal rolündeyim
    bunu diyor herkes
    iş yerimdeki herkes
    kral diyorlar sana
    
    bu söylediklerimden sonra da
    beni asma kararı alırsanız
    ben de kral olduğunuza inanıp
    size biat ederim
    af dilenmeden
    idam sehpasında
    
    04.mart09
    

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • geriye dönüşler part 1

    geriye dönüşler – part1 

    birinci bölüm

    1.

    beş yıl önce. karşıyaka’da, bir evdeyim. ev, üçüncü katta. refik, seçil ve özlem var evde. özlem ev sahibi, refik özlem’in abisi, seçil refik’in sevgilisi. ve ben ise bir köşede, elimde bir üçlü ile, boş boş bakıyorum halıya. halının rengi yeşil, dümdüz, halı saha gibi yani. 

    “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem, elimi uzatıyorum ona, ama kafam sabit. yerdeyim ve yanı başımdaki sehpada bir gece lambası var, hemen dibimde, ve lambanın sıcaklığını hissedebiliyorum, o derece yakınım. lambanın rengi kırmızı. 

    seçil’in ailesi, şu an bulunduğumuz evin bir üst katında… ve, evet, sıra bana geliyor tekrar, bir nefes daha. ve bir yudum daha. ve bir kez daha, “hey, geçirsene şu boku bana artık adamım” diyor özlem. bunlar ısınma turları, uzun zamandır öykü yazamıyorum çünkü, beş ayda bir adet çıkarttım. zor bi dönemden geçiyorum ve daha da zorlaşmakta, ama boş ver, biz beş yıl önce ne bok yediğimizle ilgilenelim, kim takıyordu ki zaten beş yıl sonrasını o dönemlerde? şu an da beş yıl sonrasını düşünecek halde değilim zaten. 

    seçil ile refik bir konu üzerinde tartışıyorlar, özlem ise kendine bi tekli sarıyor, elimdeki ölü. aslında, o odadaki herkes ölü. ve bir yudum daha. altı saattir birlikteyiz ve ben son iki saat boyunca sustum, ama yavaştan geliyorum, son düzlükte atağa kalkıcam. 

    2. 

    liseyi yeni bitirmiştim ve yaz stajı yaptığım yerde işe alınmış, iki hafta sonra da işten atılmıştım, her neyse, bir gün bi telefon geldi, dayım arıyordu, ve beni dershaneye göndermeye karar vermişti, o benim için her şeye önceden karar vermiştir, ben bu yüzden yapmam gerekenler konusunda düşünmeye ihtiyaç duymuyorum, gittim, ve bir sene boyunca sadece ders çalıştım, ardından lise sonda aldığım puanla da girebileceğim ancak zaten lisede üç yıl boyunca iyice sıkıldığım için okumak istemediğim bir bölüme, dershane yardımı ile üçüncü sırada girdim. aslında amacım başka bir bölümdü. “boşu boşuna bir yıl” diyorsanız yanılıyorsunuz, bunun üzerine “boşu boşuna dört yıl” olarak bir ilavesi de oldu. beşte sıfır. okula puan sıralamasına göre üçüncü sırada girip, dört yıl sonra da atıldım. ama neyse, o dönemlerde, gerçekten, ama gerçekten, bir şey olmak istiyordum, ve bundan ne zaman vazgeçtiğimi, yani filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. istek duymuyorum, ve böylesi daha iyi. galiba. en azından. yani bence. evet. doğru olmalı. istek duymamak. harika. gerçekten. bir başına ve başı boş. gerçekte de öyle mi acaba? 

    3. 

    müzik çalıyor, adının social distortion olduğunu yıllar sonra öğrendiğim bir grup, tek bir şarkı, dönüp duruyor odada. tükenmiş bir şekildeyiz, hiçbir amacımız, gitmek isteyebileceğimiz hiçbir yer yok. bu duruma nasıl geldiğimi bilmiyorum, kimse bilmiyor, bir noktadan sonra patlak veriyor her şey, başta anlayamıyorsun yani, sonra birden, ucuz bir otel odasında farkına varıyorsun gene yanlış yaptığının, dağılmış eşyaların, bir ton kitap ve cd arasında, tıpkı bir hapishane hücresini andıran bir otel odasında. tek pencere, o pencere de otelin içine, hole dönük. yani dışarıyı göremiyorum, gökyüzünü. eşyaları toplayıp şehri terk edicem. oysa ben, o eşyaların arasında durmuş daha önceki beş yılımı ya da aynı şekilde başka birilerine kaptırdığım hatunları düşünüyorum. çünkü o sabah okuduğum bir kitapta tanrılarımdan bir tanesi, “daha önce bi çok herife hatun kaptırdım” diyor. “sen de bendensin” diyorum tanrıya, ya da yazara. ya da her ne boksa. ya da ama bir saniye, farkında olmadan o yeşil halılı evdeki diğer üçlü ile bi kaç tek attığımız geceyi anlatırken neden bir ay öncesine geçiş yaptım bilmiyorum. bilinçaltı olabilir, hemen hemen aynı hisler. tıpkı bir kokunun sizi geçmişe götürmesi gibi. iyi de bu ikisi arasındaki benzer öge nedir? tükeniş olabilir belki. ya da. ama. her neyse… 

    sürekli kendimi tekrar ediyorum galiba… boktan bir kısa film senaryosunun farklı versiyonları gibi. aynı rolü oynayan değişik insanlar giriyor hayatıma. ama senaryo hep aynı. ve tekrar, tekrar, tekrar. 

    4. 

    filmin nerde koptuğunu bilmiyorum. o odaydım ve düşünüyordum. yeşil halılı odayı kast ediyorum. seçil bir şarkıyı koymuştu teybe, bir kaset, ve kasette tek bir parça vardı, aşağı yukarı onbeş kez üst üste çekilmişti aynı şarkı. bir tür delilik. ve sürekli çalıyordu. başka bir tür delilik.

    refik birden ayağa kalktı, “sikerim böyle hayatı” diyerek, kapıyı açıp aşağı indi. her ikimiz de kaybediyorduk, azar azar olsa da. ve hâlâ çalmaya devam ediyordu: “no pain no gain” 

    “bi şey söylesene be” dedi özlem. iki saat önce bir şey sormuştu, ve ben hiçbişi dememiştim. yarın sabah beşte beraber çıkacaktık evden, havaalanına götürecektim onu, bir daha dönmemek üzere gidenlerin ilki. ya da… bi saniye. kafam karıştı. 

    iki saattir tek satır konuşmamıştım. “ben yukarı çıkıyorum” dedi seçil, refik evine döndükten sonra, “saatimi kurucam, sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız..” ve ailesinin yanına çıktı. 

    “kaset kalabilir mi biz de” dedim, ve kaldı. değiştirmeye niyetim yoktu hiçbir şeyi. orada sonsuza dek kalmak istiyordum, o köşede, kimse dokunmasın bana istiyordum, gelsinler, gitsinler, ama değiştirmesinler hiçbir şeyi, yeşil halıya alışmıştım, ya da o gece lambasının eşliğinde sabahlara kadar konuşmaya. takı satıyorduk, “takı takı takı, sanat” demişti bana, gerçekten bir sanatçı olduğuna inanıyordum. ama ne önemi var ki? nedir ki sanat? sikmişim. 

    “sana gerçekten aşığım” dedi.

    “sikmişim aşkı” dedim.

    “neden böyle yapıyorsun” dedi, “anlamak zorundasın.”

    “hiç bi bok yapmak zorunda değilim ben” dedim, “ne zorunluluğu?”

    “ama ben zorundayım! yaşamak için!”

    “iyi yaşa o zaman, çeneni de kapa, müzik dinliyorum.”

    “hep aynı şeyi dinliyorsun ama.”

    “hey aynı şeyi yaparlar.”

    “bu ne şimdi?”

    sessizlik. 

    ikinci bölüm

    1.

    daha sonraki dört gün okula gitmedim. ama evden okula gitmek üzere çıktım. özlem adında bir hatunla takılıyordum o sıralar, benden üç yaş büyüktü. ve sanıyorum bu da yirmi bir ediyor. ortak bir takı tezgahımız vardı, ve sabahları, o ve ben, değişik evlerden çıkar, aynı evde buluşurduk, o’nun abisinin evinde. abisinin adı refik’ti, abisinin sevgilisinin adı seçil. şimdi burada durup size bir aile ağacı çizmek isterdim ama, hiç vaktim yok. üzgünüm! 

    kehanetimi düşleyebiliyor musunuz? 

    günümüzden beş yıl öncesinin izmir alsancak’ın da bir evdeyiz ve günümüzden beş yıl öncesi ikibin yılı ediyor o sıralar ve dahası bu ev refik ve tuncay isimli iki öğrenciye ait, ve dahası bu iki öğrencinin okula kayıt dönemi dışında gittikleri yok, ve daha dahası da şu; bu ikisi hayatlarının dört koca yılı tıp ya da eczacılık (emin değilim) eğitimi gördükleri için hangi hap ne kadar kafa yapar biliyorlar. 

    sabahın yedisinde uyandırılıyorum, “oğlum kalk, okula geç kalacaksın.” sabahları bünyem hiçbir şey kaldırmıyor, (sabah ereksiyonu bir istisna sadece) günlerden salı, üniversitedeki ikinci günüm. bir not; lise ikiden beri birinci ve ikinci dönemlerin ilk haftaları okula gitmem. nedeni de şu; ben kekemeyim, ve tanışma faslı denen o şeyde konuşamayarak herkesin eğlence kaynağı haline dönüşüyorum. “adım x, daha önce y ve z okullarından mezun oldum, şu olmak istiyorum, evim şurada” tarzında bir kalıp cümleyi, sırası gelen herkes kendine göre uyarlar, ve sıra bana geldiğinde bazı tiplerin sırıtışını görürüm; “ee adım şey, ee şey” 

    ben kalabalığa karşı konuşamam, nedenini bilmiyorum, bir tür hastalık işte, ve bu hastalığın ilacını on yedi yaşımda keşfettim; alkol. 

    evet, ne diyorduk? bu arada sizi uyarıyorum, zamanda bir ileri bir geri yaparak ve anlattığım şeyler içinde daldan dala konarak beyninizi tahrip edebilirim, “ne diyor bu adam” ya da “şimdi hangi zamanı anlatıyor” diyebilirsiniz. “bazen benim de karıştırdığım oluyor” dersem yalan söylemiş olurum, kendi geçmişimde olan biteni nasıl karıştırabilirim ki? sadece konsantre olamıyorum, odaklanamıyorum, anlıyorsunuz ya? bunun birkaç nedeni var, birincisi; şu an bu satırları yazarken, arada sırada duvarlarda gezinen bir şeyler olduğunu görüyorum, bir görünüp bir kayboluyorlar, özellikle gözlerimi ekrandan çekip o noktaya direk bakarsam hemen kaybolurlar, ya da güneş gelince. ve bir de, karanlıkta, boşlukta bir şey geziniyormuş hissi. bu bir insan ya da bir kedi olabilir, ya da bir kuş. her şey olabilir, tank bile… ama bir görünüp bir kaybolurlar, genelde karanlık gölgelerdir, ama bazen ışık saçabilirler ve ilk başlarda oldukça korkutucu bir durumdu bu, sonra alıştım, alıştıktan sonra bir süre eğlenceli gelmeye başlamıştı, oldukça sıkılmış durumdayım ama bu aralar. neyse. dahası paranoyalarım var, biri her an arkamdan gelip ağzımı bantlayacakmış hissine kapılırım çok sık, bu tip birkaç şey daha. ya da birden bire bir boşluğa düşerim, ruhsal ve zihinsel bir boşluk, “şu an nerdeyim?” “ne yapacaktım?” “ne yapıyorum?” vesaire vesaire. yolda giderken nereye gittiğimi unutuyorum bazen, otomatik pilota bağlanmış bir şekilde yürüyor ve gideceğim yeri geçtikten bir süre sonra, “ah, evet, tabi, doğru ya..” gibi sesler çıkartarak gerisin geriye dönüyorum. evet, haklısınız deliyim galiba… 

    evet, şunu diyordum aslında, sabahları bünyemin hiçbir şey kaldırmıyor oluşu, özlem ile bir evde buluşuyor oluşum, ev refik’in, ve üniversitedeki ikinci günüm, ama ben okula sonraki dört gün gitmedim, ve ilk gün de derse girmemiştim zaten. 

    annem sesleniyor, ve ben uyanıyorum, biraz zor da olsa, ve kalkar kalkmaz birkaç şarkı dinlemek iyi geliyor ruhuma, kahvaltı yok, su bile yok, sabahları bir şey yer veya içersem kusarım ve oldukça gerginimdir. sizi hiç nedensiz terslerim. 

    evden iyi dilekler ve dualar eşliğinde salınıyorum, ve okula gitmek için bir otobüse binmek yerine, alsancak’a doğru yürümeye başlıyorum. 

    alsancak kıbrıs şehitlerindeyim. sabahın dokuz buçuğu. bir ara sokağa sapıyor ve ilerden sağa dönüyorum, üçüncü kat. öncelikle evin karşısından oniki şişe bira alıyor ve yazdırıyorum, refik’lerin hesabına. sanıyorum aylık bir milyar falan içki ve ota gidiyor, beş kişinin ortak uçuş masrafı. havada asılı kaldığım günleri hatırlıyorum da, neyse, zili çalıyorum ve yukarıdan bir rasta kafa aşağı bakıyor, kafa refik’e ait. otomata basıyor, üçüncü kata elimdeki oniki şişe bira ile birlikte tırmanıyorum, kapıda şu yazıyor, “bu soğuk dünyada kapana kıstırıldık-pac” 

    ben yazdım onu, o zamanlar da yazıyordum, sonra yaktım, 25-30 öykü, sonra gene yazıp gene yaktım, bunları da yakıcam, biraz biriksin, ve ben biraz daha düşeyim yeter. 

    ve içeri giriyorum, ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok, , 6 tane kedi var evde, ve akşamdan kalmalık olan iki tipe “günaydın” diyorum, kendi köşeme geçip ilk biramı açıyorum. sarhoş değilsem ağzımdan tek sözcük çıkmaz, donuğumdur, aptal gibi görünürüm, ve dahası kafam gerçekten çalışmıyor ayıkken. ufak bir yudum, dünyanın en harikulade şeylerinden biri, aç karnına bir yudum bira içmek. 

    kapı çalıyor; özlem ve seçil. 

    özlem karşıyaka’da bir apartmanın üçüncü katında tek başına yaşıyor, ve seçil ise aynı apartmanın bir üst katında ailesi ile birlikte yaşıyor, bir anne bir baba ve bir kardeş ile, ve dahası, evet, daha önce de bunlardan bahsetmiş olabilirim size. 

    özlem amerika doğumlu bir hatun, annesi fransız bir afet, babası ise türk bir iş adamı, ancak anne ve baba çoktan boşanmışlar ve baba her ay özlem’e bir miktar para gönderiyor, refik ise aynı baba tarafından evlatlıktan ret edilmiş ve bu onun umurunda bile değil, “bir babaya ihtiyacım yok, tek yapmak istediğim takı satıp içki içip düzüşmekti, ve babam okumaya niyetim olmadığını anladığında maddi desteğini üzerimden çekti, ama neyseki insanlar hâlâ güzel görünmek için bu incik boncuklara ihtiyaç duyuyor.” 

    seçil’in ailesi bir hayli ilginç. çocuk yaparken tuhaf bir hesap gütmüşler, seçil üniversiteyi bitirdiğinde, (her iki kardeşin de hiç sınıfta kalmadığını hesaplıyorlar), kardeşi duygu üniversiteye başlamış olacak. bu hesap 6 yıllık üniversite (tıp) ve dört yıllık fen lisesi üzerinden yapılmıştır, ya da beş. ben ne bileyim. dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu hesap yapılırken seçil 6 yaşında falan olmalı, daha o zaman karar verilmiştir, “tıp okuyacak kızım” 

    eğer böyle bir babaya sahip olsaydınız, siz de seçil gibi dört intihar girişimi ile bir rekora imza atabilirdiniz. aynı aile, diğer kız kardeş ankara odtü’yü kazandığı için oraya taşındı bir süre sonra, tabi seçil ona yıllar önce biçilen rolü ret ederek bir cankiye aşık oldu ve okulu bitiremedi. o beş kişiden hangisi bitirdi ki zaten? bristol’e okumak için giden özlem de dönüp geldi işte bitiremeden. doğal. 

    işin en ilginç yanı, ben o an onların arasında ne arıyordum bilmiyorum… hâlâ bilmiyorum. ve zaten tekrar onların arasına girdim altı yıl sonra. ya da birleştik. ruhlarımız mıknatıslı. çekiyor bir şey. ney olduğunu bilmiyorum ama çekiyor bir şey. bakıyor ve tamam diyorsun. sonra birden; booom… yanılmak dünyanın en boktan şeylerinden biri. diğeri de benim şiirlerim. harbi boktanlar. 

    onlarla nasıl tanıştığıma gelince, üniversiteyi kazanmıştım ama okulumun açılmasına daha beş hafta vardı. ve alsancak sevgi yolunda eski okul kitabı satmaya karar verdim. eski okul kitabı; bir üst sınıfa geçen birinden ikiyüzellibin liraya eski kitabı alır ve başka birine dört milyon liraya kakalarsınız, yani diğerleri öyle yapıyordu. ben ise bazen bir milyona alıp iki milyona satıyordum, yok hayır, pek fazla satabildiğim söylenemez. ikna kabiliyetim bir hayli zayıftır. onbeş gün boyunca her gün eski kitap için bir tezgah açtım o dönem, ve o sıralarda seçil ile tanıştım. yan tarafta tezgah açan bir elemanın yanına gelip gidiyordu. sonra refik’le tanıştım. sonra refik’le bir hayli sıkı fıkı oldum. ardından bu eski kitap satma dönemi sona erince, refik’in kardeşi ile takı tezgahı açmaya karar verdik. ve ben tüm bu zaman zarfı içinde her gün refik’lerin evine gidiyor ve içiyordum. 

    evet. bir köşeye çekilmiş, biramı yudumluyor ve sabah haberlerini izliyorum. kapı çalıyor, seçil ve özlem. kadro yavaş yavaş tamamlanıyor kısacası.. seçil direk mutfağa gidiyor ve gelirken aldığı biraları buzluğa soteliyor, özlem yanıma oturuyor ve “naptın dün?” diyor. 

    “ders programını aldım, okulun kampüsünde turladım biraz, sonra eve dönüp yattım. seni ektim dün, özür dilerim, ama moralim bozuldu, okul ortamı boktandı, tipler falan, ya da ben. bilmiyorum. sen naptın?” 

    “bi kolye sattım kızın birine, hepsi bu” “üçüncü satışımızı yaptık yani, harika”

    “satana kadar canım çıktı biliyomusun”

    bir kolye sattık, mucizevi bir şey satış yapıyor olabilmesi, benim biramdan bir yudum alıyor ve devam ediyor,

    “insanlar neden bu kadar müşkülpesent sence?”

     “mükemmel olmak istiyorlar güzelim” 

    2. 

    ege üniversitesi civarlarında bir yerdeyiz, öğlen vakti. önümüzde ufak bir takı tezgahı, elimizde bir şişe meyve suyu süsü verilmiş votka ile, hayatta kalmaya çabalıyoruz. güneş oldukça güzel görünüyor gözüme, yağmur sonrası dağılmaya başlayan gri bulutların arasından. şişeyi bana geçiriyor özlem ve bu esnada bir hayli yüksek kafası. ve oldukça içerden bakan gözlerini dikiyor üzerime, “sana aşık olabilirim biliyomusun” diyor, “ama hayır, buna izin veremem, asla, asla, olamaz böyle bir şey, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım, özgür olmalıyım.” 

    “iyi, ol” diyorum, “bana ne.” sanki hiç umurumda değilmiş gibi, ama umurumda. 

    “ney olayım?” diyor

    “ne istiyorsan onu”

    “sen ney olmamı istersin? özgür mü aşık mı?” 

    “her ikisini de. aşık olman, özgür olmanı engelliyor mu?” 

    hey bakın, tam olarak böyle dememiş de olabilirim, ama hemen hemen böyle dedim, hatırladığım kadarıyla. üstelik o dönemlerimin yüzde sekseninde sarhoştum. 

    “oldukça fazla engelliyor, sen hiç aşık olmadın mı?” 

    “ne istiyorsan onu ol” diyerek kestirip atıyorum hızlıcana. biraz üzülmüşçesine ve biraz da kızarak sanıyorum, hızlı hareketlerle, ingilizce bir kitap çıkarıp çantasından, “bu adamı bir gün okumak zorundasın” diyor bana. “türkçeye çevrildi, ama ben orijinalinden okuyorum. sana çevireyim mi bir şiirini” 

    “şiir sevmiyorum. dün sana verdiğim şarkıyı çevirdin mi türkçeye” 

    “henüz bakmadım.” bu hatun bana hayatımın o dönemlerinde, 2pac’ın bir çok şarkısını çevirdi. 

    “aşk konusunda ciddi miydin?” diye soruyorum. 

    “özgür olmam gerektiği konusunda da ciddiydim.” diyor “tek olmalıyım, tek tek tek, istediğim zaman çekip gidebilmeliyim istediğim yere. aşıksan uçamazsın. kesin ve net” 

    susuyorum. haklı olabilir. ama bu kiminle beraber olduğuna göre değişir, birlikte uçabilir ya da tek başına yere çakılabilirsin. 

    bir süre sonra, başını okuduğu kitaptan kaldırıp; “hayat yaşamaya değer mi sence?” diyor.

    “bu ne şimdi?”

    “öyle demiş senin adamın” 

    “nasıl yani, şarkıyı çevirdin mi türkçeye?”

    “evet”

    “harika”

    “bu adamı okumalısın” diyor tekrar kitabı göstererek, ilgilenmiyorum. 

    3. 

    sonra, o boktan sabah. ya da. bi saniye. o boktan geceden girelim. aynı şarkı. dönüp duruyor. no pain no gain. ya da bi saniye. şu anki durum da aynen bu şekilde. beş yıl sonrası. yani şu an. ben oktay’lardan eve dönüyorum. annem, “seni bir kız aradı” diyor “adı özlem’miş.” 

    ben buz kesiyorum. gidenler bazen geri döner ama bu hiçbir işe yaramaz. 

    pekala. o gece. seçil eve çıkıyor. kaset bizde kalıyor. ertesi sabah özlem gidecek, öncelikle almanya. sonrasında ingiltere. okul. okula gidecek. oraya. okuyacak. okumak istemiyor. ama babası onun okumasını istiyor. ben kimsenin herhangi bir şey yapmasını istemiyorum. o yeşil halılı odada kalmak istiyorum bi tek. ya da o ufak otel odasında. ya da. hayır. hiçbirini istemiyorum. evet. aynen bu şekilde. en gerçeği. 

    4. 

    yine tek başıma içiyorum işte. ve yine o geceki gibi fonda no pain no gain çalıyor. kazanmak istemiyorum dostum, hem zaten bu dünyada kazanmak isteyebileceğim hiçbir şey yok, ama sorun olan şu ki, açıkçası, artık kaybedebileceğim bir şey de kalmadı, hepsi bu. nokta. ve evet, tamam. bitti. dağılabilirsiniz. özeti geçtim. 

    üçüncü bölüm

    1.

    felaket akşamdan kalmaydım ve dün geceye dair hatırlayabildiğim şeyler kesik kesik ufak parçalardan oluşuyordu, hayal kırıntıları, rüya mı değil mi diye şüphe ediyordum, bir bardaydık, evet, 3 kişiydik, galiba, sanırım, emin değilim, bi hatun, iki herif, refik seçil ben, bunlar sevgili, altımızda bir araba var, canı isteyince çalışıyor, onyedi kutu bira içmişim, öyle söylüyor refik, “çok içtin” diyor, “saat kaç” diyorum, “biri geçiyor” diyor seçil, “kim geçiyor? “ diyorum, “hayır be, manyak, saat biri geçiyor demek istedim” diyor, “tamam” diyorum, “sorun yok, henüz erken” diyorum, “ama” diyor, “hatun bizi bekliyor”

     “boş ver” diyorum, “sorun yok, devam”

    sonrasında, sanıyorum kalktık, barın kapısını anımsıyorum, iki basamak var, ben takılıp düşecek gibi oluyorum, ertesi gün vizelerim başlıyor, okulda ilk yılım, aralık ayında olabiliriz, 2000 yılında olduğumuzdan eminim, pazar gecesi, ben evden cuma sabahı çıkmışım, o sabah okula uğruyor ve vize tarihlerini alıyorum, ama hiç bakmıyorum, bir tip defterine yazmış, onu fotokopi çekiyor ve cebime atıyorum, okulun kapısından çıkarken o’nu görüyorum, daha önce de gördüm, bi kaç kez, her seferinde yanından geçip gidene kadar baktım, görüş mesafemden çıkana kadar, sadece düşlerde görebileceğiniz derecede güzel, öldürücü bir güzelliğe sahip. 

    2. 

    cuma sabahı. cumartesi. pazar. evet. pazartesi sabahındayız, felaket akşamdan kalmayım. dün geceye dair anımsananlar; bar. gecenin biri. onyedi kutu bira. sabahın dokuzundan itibaren, yavaş yavaş. bir hafta süren alkol deliliklerimin ilki olabilir. cumadan başladım. ve pazartesi sabahındayız. vize haftası. bir evdeyim. bir kanepenin üzerinde, giysilerimle birlikte uzanmışım, yüzüstü, midem hareketli, kusacak gibiyim, gelip gidiyor, tutmaya çalışıyorum, ve nerede olduğumu çözmeye. içerden sesler geliyor. 

    “yavaş” diyor, bir hatunun sesi, “biraz daha yavaş ol lütfen”

    “oldukça hassas davranmaya çalışıyorum” diyor bir diğer hatun, “senin sorunun ne?”

    “canımı acıtıyorsun” diyor diğeri, “ve bir işe yaradığı yok”

    “anlamıyorsun” diyor, “bu işin püf noktası, birazdan yerine oturacak. hâlâ acıyor mu?”

    “acıyor, ama bu acıdan zevk alıyorum” 

    kusmak zorundayım, kusmalıyım, lavabo nerede acaba, odada tek kapı var, camdan dışarı kusabilir miyim? kaçıncı kattayız? içeri giremem, bu diyaloglardan sonra karşılaşacağım sahne hiç de iç acıcı olmayabilir, tamam, kabul ediyorum, ben de severim iki hatunu sevişirken izlemeyi, ama bu hatunlardan biri sizin en yakın dostunuzun sesine benziyor, ve bu yakın dostunuz sizin en yakın bi diğer dostunuzun sevgilisi, ne yani bir kadın bir erkeği bir kadınla mı aldatıyor, bi düşünsenize, hangisini tercih ederdiniz? sevgiliniz, biseksüel olup sizi bir hatunla aldatsa, hissedebileceğiniz en kötü şey ney olurdu? ya da durumu iplemeyip grup seks fantezisi mi kurardınız? daha da ileri gidebilirim, ama yapmayacağım, cuma gecesi, evet cuma. 

    3. 

    cuma. o sabah okuldan vize tarihlerini almış, daha sonrasındaysa otobüse atlayıp alsancak’a gitmiştim. sevgi yolunda, refik’in takı tezgahına vardığımda, tezgahta, o sabah okuldan çıkarken gördüğüm hatun vardı, refik’le konuşuyordu, siz işe tesadüf diyebilirsiniz, ben de öyle demiştim, ama hiç de öyle değildi anlaşılan, bir fanzin çıkartmıştım o dönemler, birkaç tane çıkarmıştım, çıkarmıştık, cümleler sonradan yerine oturuyor, biliyorum, ve üzgünüm, ama bu konuda elimden gelenin en iyisi bu, ne diyordum, 4 adet fanzin çıkarmıştık, evet en doğrusu bu, öykülerim vardı, okulda birkaç kişiye dağıtmıştım, biri bu hatundu 

    “merhaba, alır mıydınız?”

    “bu nedir”

    “dergi, ücretsiz” 

    arka kapakta, yeni sayıları nerede bulabilecekleri yazıyordu, ve, evet, orada, hatunun arkasında bekliyorum. eğer tezgahta bir müşteri varsa o gidene kadar beklersiniz, bunu retro’da da uyguluyorduk, bazı müşteriler garip davranabiliyor, hassas olmak zorundayız, ürkütmemek gerekiyor, ve nazik davranmak. “evet efendim”, “bir milyon efendim”, “haftaya gelecek efendim” der refik, insanlara sabır göstermeyi onun kadar iyi beceremiyorum ben. 

    “hayır ben takı almak için gelmedim” diyor hatun, “bana 9 eylül üniversitesinde bir dergi verdi biri, dergide yeni sayıları burada bulabileceğimiz yazıyordu, yeni sayısı çıkmış mı diye sormak istemiştim.” 

    gözleri ile beni işaret ediyor refik, sorunun cevabı arkanda der gibi, dönüyor hatun, ölümcül gözleri dikiliyor üzerime, gülümsüyor, hatırlıyor beni, iyiye işaret, ya da kötüye. bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu hangi açıdan baktığınıza bağlıdır. 

    “merhaba” diyor, “size sabah da seslenmiştim ama duymadınız, aceleniz vardı sanıyorum” 

    “seni duymadım” diyorum. amfetamin almıştım o sabah, ve hala uçuştayım.

    “bana verdiğiniz dergi” diyor, “çok güzeldi, ben düşünmüştüm ki, yeni sayı çıkmıştır”

    “eski sayıları yaktım” diyorum

    “neden?”

    “bir işe yaramıyorlardı”

    “çok güzellerdi ama”

    “sen de çok güzelsin” diyorum, hapın etkisi, gerçekte böyle bir şeyi bir hatuna direk söyleyebilecek en son herif benimdir.

    “teşekkür ederim” diyor, “şey, sizinle konuşmak isterim”

    “ben tek kişiyim”

    “seninle”

    “tabii”

    “şimdi eve gitmeliyim, pazar günü olabilir mi?”

    “hafta sonu tüm gün buradayız, tezgah akşam onda kapanıyor, öğleden sonra açarız” 

    4. 

    cuma gecesi. evet. tezgahı kapatıyoruz. hey, durun bi saniye, anlatmayı unuttum, gündüz, cuma gündüz, tuncay uğruyor bi ara tezgaha, karnım ağrıyor, bağırsaklarım sanıyorum, karnım aç, kafam iyi, iki çift kağıt tüttürmüşüm, sabahtan alınan amfetamin, bi kaç kutu bira, hepsi üst üste geliyor. 

    “ölmeye mi çalışıyorsun sen?” diye sormuştu bana tuncay, “böyle mi ölünüyormuş” demiştim, “hayatını bir hiç uğruna harcama adamım” demişti, “hayatın kendisi koskoca bir hiçtir” demiştim. sonra ne mi oldu? basit. bu ikisi hollanda’ya gitti, tuncay ve refik. ve, evet, bakın, hep aynı şeylerden bahsediyor olabilirim, ama en azından hep aynı sırada bahsetmiyorum. eğer çözmekte zorlanıyorsanız, son dönem yazdıklarımı peş peşe okumayı deneyin, bağlantılı hepsi. ve, evet, tuncay, hollanda’da, çok sarhoş olduğu bir dönemde, kendi hayatına son verdi.

    “o kadar içmişti ki” diyor refik, yıllar sonra izmir’e döndüğünde, bana, “tuncay neden dönmedi” diyorum, ve duraksıyor o, “o kadar çok içmiştik ki”

    içmişti ki? içmiştik ki? içmiştim ki? bu üçünden birini demiş olabilir, evet, “o kadar çok içmiştim ki, geceye dair aklımda kalan tek şey, onun ağladığı, benimse onu siklemeyip gidip yattığım, sabah uyandığımda karşılaştığım manzara, banyodaydı, ölü, hani hep anlatırdı ya, bir hiç uğruna harcamayın kendinizi, hayatınızı yaşayın, yaşayın” 

    “hı hı, bana hep bunu derdi, ben ona intihardan bahsettikçe bana ‘yaşamalısın’ diyordu” 

    “garip” 

    “pek de garip değil aslında, intihar edicem diyen insanların intihar ediceğine inanmıyorum, gerçekten intihar edicek insanlar bundan hiç söz etmezler” 

    “sen neden ettin o zaman?”

    “ben etmiş sayılmam, hâlâ hayattayım” 

    5. 

    cuma gecesine geçelim. hatırlamakta zorlanıyorum. tuncay gitti, sonrasında, biz, ben, refik, seçil, nevaleyi alıp, karşıyaka’ya dönücektik, ancak yolda refik ve seçil kavga etti. gayet doğal, sürekli kavga ediyorlar, ben birbirlerinden nefret ettiklerini düşünüyorum, ama onlar sevgili olduklarını söylüyorlar, o dönemlerde ben özlem ile açtığım takı tezgahını kapatmıştım, iş yapmıyordu, oysa hâlâ takı yapıyordu hatun, ve, evet, burada bir ara vermek durumundayım. 

    pazar gecesi, ki, bunu daha önce de anlatmış olabilirim, özlem’in evinde yalnızım, çünkü o, yani özlem, bok varmış gibi bristol’e gitti. yeşil halılı evde, pencereler kapalı, son otumu son kağıdımla tüketiyorum, zıvana yapıcak bir şey arıyorum evin içinde, oysa ev darmadağın, size evi anlatmama izin verin. 

    evin belli bir düzeni yok. koltuklar evin ortasında yamuk yumuk duruyor ve halı sigara yanıkları ile dolu. küller vardı her yerde. boş bira şişeleri ve etrafa saçılmış tütünler. ortadan ikiye bölünmüş bir kül tablasının yarısı. içinde su olan bir süt paketi. ve içinde süt olan bir meme. tamam tamam. şakaydı. meme yok. çeşit çeşit bir çok boncuk var ama, bir köşeye istif edilmiş. duvarların boyasının ne renk olduğu belli değil, bazı yerler siyah, bazı yerler kırmızı, bazı yerlerde çok açık bir mavi, (sanırım bu mavi, duvarın orijinal rengiydi ve boya yetmediği için öylece duruyordu) üzerinde “koli’ye yardım et” yazan ve koliden olan bir kumbara, birkaç dergi, bir çok fanzin, çarşaflar ve giysiler… neresinin ne odası olduğunu anlamak gerçekten güç, dahası herhangi bir odanın, örneğin şu an bulunduğum odanın, oturma odası olsun diye ayrıldığını, ya da diğer odanın yatak odası olduğunu hiç sanmıyorum. tek fark mutfaktaydı, bununda nedeni de, bir çeşmenin olması… tek düzenli kısımsa, cd’lerin bulunduğu raftı. ancak onun da düzenli olmadığını anlamak uzun sürmez. hiçbir cd, gerçek kabına konmamıştı. beni en çok şaşırtansa, özlem’in, aradığı her cd’yi anında bulmasıydı. “düzen senin kafanın içindedir” diyordu bana, “nesnelerde arama” 

    evet. galiba. devam etmek zorundayım. zorundayız. bi saniye. karar vermekte zorlanıyorum. zorunda olan benim. siz hemen, şu an, öyküyü bırakıp, başka bir şeyle oyalanmaya başlayabilirsiniz, ve gerçekten bu sizin için daha iyi olur, zaman kaybı, öykülerim zaman kaybı, “git işe yarar bir şeyler yaz, bunlar zaman kaybı” “boktan” “basit” evet. galiba haklılar. ama yine de. ve galiba. devam etmek zorundayım. yüksek… 

    6. 

    bu kez oldukça fazla şeyi birbirine karıştırdım, ve toparlamak zorundayım, hayır toparlamak zorunda değilim, toparlamakta zorlanıyorum. evet. böylesi daha iyi. hayattan bahsediyorum burada, öyküyü kim takar, bırak karışık aksın. 

    bir dostumun tavsiyesi üzerine, öncelikle cumartesi gecesini anlatıcam. 

    evdeydik, ilk başta 4 kişiydik, ve önce refik, “sikerim böyle hayatı” diyerek evine döndü, seçil ise, “sabah uyanırım, o zaman vedalaşırız” dedi ve bir üst kata, ailesinin yanına çıktı, ifadeler tanıdık gelebilir. pekâlâ. 

    sessizlik 

    “ne düşünüyorsun” dedi bana özlem. 

    zihnim oyunlar oynamayı sürdürüyor, ve siz, hâlâ buradaysanız, sizi, “evet, öykü iyi bir yere doğru gidicek, biraz daha sabredin” diyerek teskin edemem, her şeyi hatırlıyorum oysa, ama… 

    manus’un çığlık atmayı kesmesiyle birlikte evie’nin büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başlayabildiğim, sabahın birindeki o dakikaya dönelim. 

    bir saniye. karıştırdım. ben palahniuk değilim, ve bu da ‘görünmezler canavarlar’ın yeni bir baskısı değil. cümleyi şu şekilde revize ediyorum; 

    seçil’in çığlık atmayı kesmesiyle birlikte, özlem’in büyük evinin sessizliğe gömüldüğü ve benim de nihayet düşünmeye başladığım sabahın beşindeki o dakikaya dönelim. 

    böylesi daha iyi. 

    bir üst katta. çığlık atıyor. ama önce ufak bir tartışma. “tamam baba”, “hayır baba”, “bir alt kattaydım baba”, “sokakta değildim baba”, “bu saatte sokakta olamam biliyorum baba”, “tamam”, “anlıyorum”, “olabilir”, “bir daha olmaz”, “olur”, “peki” 

    “ben çıkıyorum, sigara bitmiş” diyor özlem, “karşı büfeden alıp geleyim” 

    “ben giderim” diyorum ama bu halde gidemeyeceğimi biliyorum, ayağa kalkıyorum, yerde oturuyordum, ayağa kalkıyorum, bir elim duvarda 

    “hayır hayır” diyor, “buraya kusamazsın, daha yeni yıkadım halıyı, lanet olası, halıma kusma diyorum sana, bak bu ikinci kusuşun oluyor” 

    // 06.mayıs.05

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • günahlarım benimdir

    1.

    seks isteyen ve dudakları güzel bir hatun bara girdi.. karşıma oturdu.. çubukla kola içiyordu.. çubuk dudaklarının arasındaydı.. bana bakmıyordu.. ama ben ona bakıyordum.. aramızda hiç masa yoktu ancak bazen birileri önümden geçiyor ve fantezimi delik deşik ediyordu.. bir ara göz göze geldik.. 2 saniyelik bir umut.. fark etmedi.. çıldırmak üzereydim..

    ayağa kalkıp tuvalete gittim.. pisuvara abandım.. yanıma bir adam geldi, aletini çıkarıp içtiği biraları boşaltmaya başladı.. ben önüme bakıyordum ancak onun bana baktığını hissedebiliyordum.. işimi görüp elimi yıkamak için önünden geçerken, geriye bir adım attı. “içeri girince önüne bak” dedi..

    elimi yıkadım.. içeri girdim.. bir bira daha istedim.. hatuna bakmayı sürdürdüm.. önümden bir tip geçti.. bana çok pis bakıyordu.. bense hatuna; yiyecekmiş gibi.. hatun sonunda gördü beni ama umursamadı.. önüne bak gibi bir işaret çekti gözleri ile.. anlamamazlıktan geldim, ayağa kalkıp yanına gittim..

    “ne var” dedim..

    “önüne bak” dedi..

    “sen de önüme bak” dedim.. kaba olduğumu biliyorum ama kimse nereye bakacağımı söyleyemez.. kimse ne yapmam gerektiğini söyleyemez..

    “ne istiyorsun” dedi.. “bırak bakayım” dedim.. “başka bişi yapmayacağım merak etme.. hayallerimden rahatsız olmasın ya?”

    “gider misin” dedi..

    döndüm.. oturdum.. bakmayı sürdürdüm.. bir ara hatuna bir tip yaklaştı.. hatun göğüslerine elini atıp bir poşet çıkardı, poşeten de bir tablet.. 30 kağat verdi tip.. işi çözmüştüm.. ancak bunun başıma iş açacağı belliydi.. biramı bitirip tuvalete gittim.. pisuvara abandım.. arkamdan bir tip geldi.. “gözlerinin oyulmasını istemiyorsan önüne bak” dedi.. elimi yıkadım.. yaş elimi pantolonuma sürerek kuruladım ve masaya döndüm.. oturdum.. hatun yoktu.. kalktım.. dışarı çıktım.. yürümeye başladım..

    2 dakika sonra, arkamdan bir araba yanaştı.. içinde hatun vardı.. “seni bırakayım” dedi.. lanet olsun dedim ve denemeye değerdi.. kapıyı açıp içeri geçtim. hala güzel görünüyordu.. dudaklarını bir numara sihir ile kaplamış! cama yaslanıp, bardaki işimi sürdürdüm.. kendisine bakmayı.

    “neden sana söyleneni yapmıyorsun” dedi..

    “hayır yapıyorum” dedim..

    neden bahsettiğimi sordu..

    “barda arkamdan tuvalete gelen adam sana bıktırıcak kadar bakmamı söyledi” dedim..

    “hangi tuvalet neler ispiyonladığını sanıyorsun” dedi..

    “bardaki adam” dedim.. “koruman falan heralde.. her tuvalete gidişimde peşimden gelip kıza bakma diyen” dedim..

    “haberim yok bilmiyorum, hayranlarımdan biridir” dedi..

    “ne hayranı” dedim..

    “yeteri kadar güzel değil miyim” dedi..

    “henüz tamamını görmedim, karar veremem” dedim..

    “göreceksin” dedi.. nereye gittiğimizi sordum.. “bize” dedi..

    “evli misin” dedim..

    “evlilik onaylanmış bir sikiştir” dedi, anlaşılan bukowski fanıydı.. tıpkı kendisini taklit ettiğimi zanneden bukowski fanı okumayıcılarımı teskin etmek için, kendisini tekrar taklit etmeye çalıştığım gibi.. hatuna gelirsek, işin iç yüzünü kurcalamadım..

    “neden yiyecekmiş gibi bakıyorsun bana”

    “farkında değilim, herkese baktığım gibi baktığımı sanıyordum ama..”

    “ama?”

    “hiç”

    “karnın aç mı?”

    “izin var mı?”

    “seni sevaba gireyim diye almadım arabaya”

    “günaha girmeden de bırakmayacaksın heralde”

    “tecavüz edicek değilim, istemiyorsan in arabadan”

    “ne hapı o öyle”

    “sana ne!”

    “elbette bana ne, konuşmak istersen diye sordum sadece.”

    “bir tür uyuşturucu”

    “bizde biliriz neyin ne olduğunu”

    “o zaman niye sordun.. öğretmenler gibi cevabını bildiğin soruları sormaktan zevk mi alırsın?”

    “dur bi” dedim.. “kötü başladı ve şimdi başa alıyoruz tamam mı?”

    “tamam”

    “karnım aç”

    “seni doyurabilir miyim”

    “seninle doyabilir miyim?

    “artarım bile”

    sabahın dokuzuna kadar sürdük.. o cadde.. bu cadde.. şu cadde.. dön dolaş..

    “hadi artık eve gidelim”

    “ya sür işte.. bi işim var..”

    “4 saattir aynı yerde dönüp duruyoruz”

    “benzin var de mi? yeni aldık de mi? lanet herife gittik ve benzin aldık.. sür şunu.”

    sonunda açtılar butiği.. 24. kez önünden geçişimizde, kepenkler açıktı.. arabayı durdurmasını söyledim.. noldu ne var?, durdur dur durdur dur..

    “burada bekle, inme bu lanet şeyden gelicem”

    “arabama lanet diyemezsin”

    “lanet arabadan inme.”

    butik.. girdim.. bi kaç parça giyim aldım.. paket yaptırdım ve çıktım.. lanet arabaya bindim..

    “ne o? bana bir şeyler mi aldın?”

    “sana değil, kendime”

    “yani kadın elbiseleri giyiyorsun öyle mi?” kadın ıvır zıvırı satan bir yerdi.. bi de okul kıyafeti.. hepsi bu..

    “keser misin zırvalamayı? sen giyeceksin ama benim için..”

    eve girdik.. aldı paketi.. açtı ve bana dönerek, “ne yani” dedi, “okul eteğimi giyeceğim?”

    “kıravat, gömlek, hepsini..” elimle hadi der gibi bir işaret yaptım.

    “sapık”

    “saçma! ekoseli bir etek işte.. saçma.. lanet.. etek.. giy işte.. ne sapığı?”

    onun evinde, onun yatağının üzerinde, onun üzerinde, bir süre sonra, işlem bitince..

    yatağa oturdu, yani yatıyordu yanımda ve kalktı.. oturdu.. çekmeceyi açtı.. bir ex daha çıkardı..

    “salaksın” dedim.

    “keser misin?” dedi..

    “seninle tanıştığımızın farkındasın demi?” dedim..

    “evet ama bunu konuşmak istemiyorum.. biliyorum sen kim olduğunu.. ilk görüşte anladım zaten ve şimdi giyin ve git tamam mı? geçmişi hatırlayıp nostalji yapıcaksak, siktirip git evimden”

    “bana arkanı dönünce anladım, şu kalçandaki aptal dövmeden.. çok değişmişsin sen”

    “aynıyım ve siktir git”

    “aynı kalan tek yan, şu salaklığın”

    “sen de ister misin”

    “salak değilim”

    “ot ne peki?”

    “o bir iksir”

    hapı yerine koydu ve “susar mısın sen” dedi.. “ev benim.. sus ya da git.. ev benim.. burada tanrı benim..”

    “tanrı değilsin.. salaksın.. ama bişi fark etmez.. inandığınızı ‘zannettiğiniz’ tanrı da salak.. onu bile bilemiyorsunuz ontolojinizde kendinizi bilemediğiniz için.”

    “salak felsefe naralarını çekemicem şimdi. ne yani? n’apmalıydım, senin aptal nasihatlarını taktığımı mı sanıyordun ha? senleyken de, 10 yıl önce 2 aylığına senleyken de hapır hapur yutuyordum ben bunu, beni değiştirebileceğini mi sanıyorsun”

    “ne sandığımı söylediğimi sanıyorum..”

    “keser misin şunu?”

    “yalan söylüyorsun.. bu bir.. bir ikincisi salaksın – şey pardon, tanrı.. üçüncüsü, benimle tekrardan takılır mısın?”

    “nerde kalıyorsun bu aralar”

    “hiiç.. orda burda..”

    “getir eşyalarını.. bi süre takılırız..”

    “eşyam yok biliyorsun.. iki üç giysi.. hepsi bu..”

    “arşivin nerde?”

    sıkıldım.. onda bunda.. kitap cd onda bunda.. istersem alıyorum dinliyorum, okuyorum.. isteyen olursa veriyorum.. üzerimde gördüklerin dışında pek bir şeyim yok benim.”

    “işin de yok..”

    “bazen oluyor.. şu an yok..”

    “takı yapabilir misin evde”

    “ne?”

    “takı.. lanet takı.. boncuğu alırsın, ipe dizersin.. kolye olur.. tezgah açarsın ve satarsın.. aptal bir iş işte..”

    “bana bir iş mi bulduğunu ima ediyorsun?”

    “hayır yanıma yardımcı alıyorum”

    “sen takımı satıyorsun?”

    “öyle görünüyorum.. bir tür illüzyon. asıl işim torbacılık fark ettiğin üzere”

    “biraz takılayım sana o halde.. ot işine girelim ama, diğerleri salaklık etmek biliyorsun” kahkaha ile güldüm.

    “takı işi bir sanattır ben de bir sanatçıyım torbacılık ek işim”

    “seks de bir sanattır.. buradan geliyor olabilir.. takıcılık.. takışırken takı yaparız..”

    tekrar üzerindeydim.. sürekli üzerindeydim.. tıpkı 10 yıl önceki gibi.. takı yap ve sat.. eve git ve yat..

    2.

    “cennete gitmek istiyorum” dedi..

    “eyvallah” dedim.. “iyi yolculuklar sana.”

    “sen gitmek istemez misin yani?”

    “eyvallah” dedim.. “bi şefaatte bana yap o zaman”

    “bunun olamayacağını biliyorsun”

    “e sen dene işte”

    “sevmedim bu konuyu”

    “değiştirebilirsin”

    “cennete gitmek istiyorum” dedi tekrar..

    “eyvallah” dedim.. “iyi yolculuklar sana”

    üniversite yıllarımdan bir arkadaşımdı.. ya da arkadaş rolü yapıyorduk.. bir tür cemaatte kilitli kalmıştı.. hislerinin anahtarını aklının çukuruna düşürüp. bu benim yorumum.. görünmez duvarlar.. ‘hundera kunten.. eften püften.. ten yasak ona, peki neden?’

    “günah” diyordu.. “ve doğru olanı da bu zaten.. arada nikah olmalı adamım..”

    geçenlerde, takı tezgahındayken ben, gördü beni, kolunun altında kutsal biftek, şey pardon kitap vardı.. hani adamın biri mağaraya girer.. yerde bi marihuana yaprağı bulur.. neki lan bu diye yer içer falan.. ne bileyim eski zaman işte.. sonra halüsinasyon görür; “oku lan keş” diyen bir kanatlı cin.. yok yok melek deniyo ona.. melek görür.. uzaylı ya da.. öyle bişi işte.. o şeyin kitabı.. kolunun altında..

    “oo naber, nası gidio”

    iyi bi tip.. severim elemanı.. ama biraz özgürleşmeli, anlıyor musunuz? dindar kalarak da özgürleşebilir bir insan. kurumsal din akıl sağlığına zararlıdır, kurumsallaşan her şeyin toplum sağlığına zararlı olduğu gibi.. içinden gelen şeyi engelle, ortaya aynı şeyleri düşünen bi ton eleman çıkart.. her tür din bir tür seri imalattır.. insan imalatı.. aynı türde insanlar üretir.. şunu yapçan bunu yapmıçan gibi.. otu yicen boku sıççan gibi falan.. ne bileyim işte.. eski zaman dedik ya.. kalıntıları var hala.. değişmiş diyorlar ama bilmem ne kaa doğru..

    “eyvallah.. senden?”

    “aynen devam mı?”

    “aynen devam.. sende mi?”

    “aynen”

    “otur bi çayımı iç..”

    “tabi.. ama şey, parasını ben vereyim”

    “iyi tamam sen ver, haram olmasın”

    takıntılı.. kafadan kontak.. dinin söylediğini yapar.. dinen şüpheli olanı pozitif yönde uygular.. dahası, kafaya takılan her bişeyi dine göre uygular.. takıntılı.. kafadan kontak..

    “senin mi tezgah?”

    “hayır.. bi hatunun”

    “beraber mi kalıyorsunuz”

    “beraber sikişiyoruz da.. evet bunu da yapıyoruz.. takıları da.. her türlü takıyoruz yani..”

    “ya ama biraz..”

    “tamam tamam.. ama senin iyiliğin için be oğlum.. sen nasıl bana ayet okuyorsun, hadisi şerif söylüyorsun, bende sana hindikus mandikus dininin inceliklerini anlatıyorum”

    “öyle bir din mi var?”

    “cıks.. şu an çalışıyoruz üzerinde.. bakalım, son bongta bi kanatlı çıktı ama dilsizdi heralde.. vahiy gelmedi..”

    “ben cennete gitmek istiyorum” dedi..

    “eyvallah” dedim.. “iyi yolculuklar sana”

    “sen gitmek istemez misin?”

    dejavu yok..

    “bir rivayete göre 7, bir rivayete göre 70, bir rivayete göre de 70bin huri”

    “yani seks iyi bişi”

    “hayır.. nikah yoksa olmaz.”

    “ya tamam.. onu anladık.. cennette diyorum.. 70 bin karıyı bafiliyosun ya..”

    “biraz saygı”

    “ya bu saygısızlık değil be oğlum. gerçek bu.. neyse.. işte bu orada normal mi yani..”

    üzerine hatun geldi.. hani çubukla kola içen hatun.. ekose giydirmiştim ya..

    “meraba naber?”

    “heeeç.. takılıyoz.. arkadaş elini uzatmaz, tokalaşma, gülme de ama, inanç bu.. ben saygı da duyarım.. saçma da..” sustum..

    hatun “bulursun” dedi..

    hatun kaldırıma oturdu.. eleman ufak bir sandalyede çayını içiyordu.. yani çay sandalyede değil, eleman sandalyede çay bardakta.. kurala uygun yani her şey.. daha o kadar kırmamış kafayı.. takıları inceliyordu.. bense beynimin içinde geziniyordum.. “sonra işte bardan çıkarız, bu karı heralde uyuyo olur o haplarla, bende öbür karıla rahat rahat takılırım heralde.. yaparım lan niye yapmayayım.. o da bana yapıyo.. ama ben yapınca kızıyo.. anlamıyom ben sanki diğer tiple yiyiştiğini.. çok bencil..” gibi şeyler düşünüyordum..

    “bu kuranı sana bırakmamı ister misin?”

    “tabi.. de.. ben çok okudum bu şeylerden.. çok trip şeyler var.. mitoloji hastası biri için süper bişi.. ama okudum yani. farkı nedir bunun?”

    “bu en doğru çeviri..”

    “hmm. çeviren kim?”

    “bizim cemaatın lideri”

    “eyvallah.. bi ara bakarım, hatta ve hatta ver hemen bakayım..”

    “istersen sende kalabilir.” tipik olaylar, başınıza gelmiştir..

    “tabi.. ben her zaman burdayım.. bir ara alırsın”

    “arada sırada da görüşelim.”

    “görüşelim”

    iyi bilirim.. herkesi kurtarmak isterler.. saygı duyarım.. büyük saygı.. davaya değil, çabaya.. her iki lafta bir hoşgörü, sevgi, barış.. iyidir bu kısımlar.. dostluk ve kardeşlik.. ama inanmıyorsan tepedekine, ne kadar iyi bir insan olursan ol ki ben inanırım ama felsefem farklıdır, neyse işte, eğer inanmıyorsan ‘eeğ pis kaka’sın sen.. bu kötü işte.. ben inandığımı söyledim ona.. bu yüzden bana biraz sempati duyar.. ki inanırım da.. çok tanrılı dinlere hastayım mesela.. dinlere değil.. çok tanrı olmasına.. eğlenceli.. mitoloji.. seksoloji.. ya mitoloji okucam bir gün, yaş elli de olsa, ya da seksoloji.. öyle bir bölüm var mı ki?

    hatun kitabı aldı elimden.. açtı..

    “e bu tersten başlıyo yaaa” dedi.

    “ne?” dedi tip.. yüzünü görmeliydiniz.. görüp görebileceğiniz en şaşırmış surat.. zkinoks rekorlar kitabına aday gösteriyorum onu..

    “ne ne? ters işte” dedi hatun.. “ters ilişki.. ters.. tersten.. dersten çıkıp ters ilişki yaptım..” canım benim.. örnek cümle hastası..

    “şeeey..” dedi tip titrek bir sesle, “bu böyle başlar.. ilk kez mi okuyorsunuz?”

    “evet.”

    “büyük kayıp”

    “haklı olabilirsin ama, hristiyan bir aileden peydahlanınca ve 10 yıl önce bu ülkeye 2 aylığına gelip gene dönünce böyle olur. ilgisiz ve uzak.. ”

    saçma bir bahaneydi evet, kabul ediyorum, ama gecenin bu saatinde başka bir bahane bulamadım ve öykü devam etmeli, şimdilik idare edin!

    “hristiyan mısınız?”

    “yo oo.. ailem öyle..”

    “türkler mi?”

    “fransızlar.”

    “fransız?”

    “hıh hım.. fransız.. fransa.. fransız kalmak.. fransızca.. fransız öpücüğü..”

    hatun kitabı kapadı.. ayağa kalktı.. kalçasını silkeledi.. oturduğu yer çok tozluydu ve kitabı altına koyup üstüne oturdu..

    “aaa.. şeeeey.. ya.. şeey.” dedi tip heycanlı heycanlı

    “ne var?” dedi hatun sert bir şekilde.. tip sıçradı..

    “kalk lan ondan..” dedim.. “o gidince otur.”

    “bilmiyodum böyle bişiyi” dedi.. kitabı tezgaha koydu.. altına bi sandalye çekti karşı kafeden.. kitabı tezgahtan alıp elemana verdim.. giderken ver bana dedim..

    “iyi bak ama”

    “güveniyor musun bana?”

    “evet”

    “bize gelsene sen?”

    “napıcam sizde?”

    “gel işte.. konuşuruz.. bişiler yeriz.. içeriz. çay yani.. falan filan”

    “geleyim.. inşallah.”

    “tamam biz tezgahı 5’de kapatıcaz.. daha yarım saat var”

    “neden erken? benim yüzümden mi?”

    “yok hayır.. bugün canım 5’de kapamak istedi..”

    eve gittik.. çay içtik.. hatuna ex’i bıraktırmıştım.. ya da beni kandırmıştı.. evde üstünü değişti.. bi şort bi de askılı mecmuadan.. eleman kasıldı ama bakmadan da edemiyodu.. bir ara, nasıl olduğunu hatırlamıyorum, eleman daldı gitti öyle hatuna.. bakıp fantezi kuruyordu heralde.. (henüz düşünceleri okuyamıyorum..) bende hatuna yumulunca bu da geldi arkadan.. üçlü takıldık.. ardından üçlü sardık.. ama tip içmedi.. uyudu.. hatun çok çalıştırmıştı onu, çok yorulmuştu takkesi..

    sabahın beşi.. dürtüklüyo hatun..

    “ha ne var?”

    “bak bak”

    “ne?”

    gözümü açtım.. eleman namaz kılıyodu.. ağlıyodu.. dua etmeye başladı.. ‘affet maffet, bi fransız afet, yaktı beni, oldu illet’ gibi değil.. bi tür ‘af çıksın sal beni hapisten’de değil.. anlamadığım dilde bi kaç şey, sonra da biraz sesli olarak affet serzenişi.. ağlıyodu.. biz hatunla bi posta daha gittik eleman ağlaşıp sızlarken..

    sonra eleman bizde kalmaya başladı.. iyice sapıttı.. artık hatun kitabın üzerine oturunca, keşke benim üzerime otursa diye hayal kuruyo.. (artık düşünceleri okuyabiliyorum) böyle yani.. hatunla ben mi? ben sevgili olmam kimseyle.. aşık olurum.. ama sevgili olmam.. tartışmam da bunu.. böyle.. ben böyle yaşıyorum.. ve bu zaten böyle..

    eleman bi ara terk etti bizi.. 2 ay takıldık.. giderken her tür işi öğrenmişti.. kendi kendine üçlü sarıyor üzerine ex çakıyordu.

    1 yıl sonra.. hatun sabah kalktı ve bana “ben sıkıldım ya” dedi.. böyledir kadınların bu modelleri. durur durur, ortada bi neden yokken, “ben sıkıldım” tarzı şeyler sayıklarlar..

    “ben de” dedim..

    “ayrılalım mı..”

    “bana uyar..”

    ertesi gün eşyalarımı toparlayıp evden ayrıldım.. takı için aletler.. pense, kargı burun, incik boncuk.. başka bişi yok eşya olarak..

    takı yapıyoruz hala.. aynı tezgah değil.. görüşüyoruz.. seks yok.. sabahlara kadar konuşuruz bazen.. bu çok eğlencelidir.. yeni tür takılar icat ederiz.. ama sıkılmışız bişilerden.. yavaşçana biter her şey, başka biri ile yeni baştan başlar sonra.. böyledir bu işler.. böylesi iyidir.. zor olsa da!

    // 18.mart 04

    bu metin aslında bir öykü değil de senaryo olarak düşünüldüğü için bu kadar düz yazılmış idir. olamadı. olsun. ayrıca gerçek hayatımda, öyküde yarattığım karakterin aksine, taoist kökenli müslüman taraftan dini bütün bir kafirimdir. yani kendi rabbini dinini en önce de kendini bilmeyen denyo dindarlara göre kafir sayılırım. “kendini bil!”

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • kiracılar (pejmürde 2)

    kiracılar (pejmürde 2)

    bu, hayatta hiç bir şeyden zevk almayan ve hangi yılda ve nerede yaşadığı belli olmayan bir adamın, sırf can sıkıntısını geçirmek amacı ile kaleme aldığı gözlemleridir..

    ***

    ….bugün mart ayının beşinci günü.. saat onu yirmi beş geçiyor.. sabah.. hala eve yeni bir kiracı bulabilmiş değilim.. bu sorun, günün sonunda yedinci gününü tamamlamış olucak.. yani tam bir haftadır yalnızım. uzun zamandır ev hiç bölesi sessiz, ben de hiç bölesi yalnız kalmamıştım.. hatta son bir kaç gündür, yazıcak hiçbir şey bulamadığım için yazmıyordum da.. bugüne kadar evi tutan tam 12 ailenin hepsini de sizlere iyi bir şekilde anlattığımı düşünüyorum.. ancak ne yazıkki, dün, ani gelen bir ‘boşluk hissi’ ile tüm yazdıklarımı yaktım.. bu sabah uyandığımda pişman olmama rağmen, bu konuda az da olsa bir üzüntü duymadığımı hatta yeni baştan başlamanın heyecanını hissettiğimi belirtmeliyim. şimdi yapmam gereken tek şey, kapının çalınmasını ve ‘evinizi tutmak istiyorduk’ diyen bir ailenin gelmesini beklemek. böylece kalbim tekrardan düzenli bir şekilde yazma isteği ile çarpabilir ve ben de yaşadığımı hissedebilirim..

    açıkçası bu yazma işi beni şu an hayatta tutan ve belki de öldükten sonra, bir zamanlar yaşadığımı ve ne düşündüğümü sonraki zamanlara ispatlayacak olan tek hareketliliğim. şu kutunun dışında nasıl bir dünya var bilmiyorum. 3 yıl içinde dünyada nelerin değiştiğine dair, kiracı ailelerin kendi aralarındaki konuşmalarına kulak misafiri oluşum dışında, herhangi bir bilgim yok ve aynı zamanda bu kutunun içindeki insanı da, kiracı aileler ve karşı komşum dışında kimse bilmiyor. bu belki de bir yok oluştur ancak belkide bu yok oluşum zamanla kendimi de var etmeme yol açacaktır ve fakat o güne kadar asla dışarı adımımı atmayacağım ve yazma işimden bir an olsun vazgeçmeyeceğim..

    ben 23 yaşında, tek mülkü tek katlı bir evi olan ve ailesi olmayan biriyim.. ailemi 3 yıl önce bir savaşta kaybettim.. ve onlardan geriye sadece savaş bölgesinden uzakta olan bir ev kalmıştı. ancak savaş bitince, bu miras evini içindeki eşyalar ile birlikte, şu an yaşadığım evin sahibi ile takas ettim. bu yeni evimde fazla eşya yok. 2 sandalye, bir yatak, bir halı, 2 battaniye, biraz giysi ve birde masa bulunmakta. ancak tüm bu saydığım eşyalar evin kaldığım bölümünde, yani çatı katında. evin 1. katı ise şu an kiracıların eşyalarını istedikleri gibi yerleştirmesi için bomboş bekliyor. evin büyük olan ön camına ‘kiralık ev’ ilanı asılı. 3 adet odası, bir mutfağı, bir banyosu, iki tuvaleti olan evimin çatı katına bu 3 odanın en küçüğünden, bir merdiven yardımı ile çıkmaktayım. çatı katı çok küçük olmasına rağmen bana yetmekte. kiracılarımdan herhangi bir kira ücreti istememekle beraber, buna karşılık yemeklerinden bir tas bana ayırmalarını, kendi çamaşırları ile birlikte benim çamaşırlarımı yıkamalarını ve evin vergi borcu, su ve elektrik parası gibi ödemelerini yatırmalarını istiyorum. benim hiçbir sosyal hayatım ve karşı komşum dışında hiçbir arkadaşım yok.. televizyonum ve radyom yok. gazete okumuyorum. dış dünyada nelerin olup bittiğini bilmiyorum. tek ilgilendiğim şey kiracı olarak evime taşınan aileler.. yani ev hayatlarını yakından gözlemlediğim bu insanları kaleme almak dışında yaptığım hiçbir şey yok.

    bu sabah karşı komşum bana, öğle üzeri bir ailenin evi görmeye geleceğini iletti. saat ikide geliceklermiş. komşuma, evi görmeye geliceklere şartlarımı söylememesini rica etmiştim. o da sağolsun her zaman olduğu gibi yine, ‘ev sahibi şartlarını birinci ağızdan direk size söylemek istiyor’ demiş.

    ben bir deli değilim. bir sapık da değilim. eğer onlara bunu kanıtlayabilirsem belki evi tutmaya da razı edebilirim.

    // 02.şubat.04

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • pejmürde

    pejmürde

    -giriş-

    üzerine söz söylemeye değmez bir adamım ben.. ama bir kitap yazıyorum kendi üzerime.. değmiyecek biliyorum.. değmiyor da zaten.. değemiyor.. değemiyorum.. üzerime düşüyorum.. değer görmüyor bu estetik.. oysa filme alınmalı ve aktarılmalıyım sonrama.. bir pejmürdenin anıları.. değersiz.. tıpkı bir balığın kılçığı gibi.. insanlar değer vermez.. kediler ölür uğrunda.. bakış açısı işte.. oysa bir yaban otu olmak isterdim ben.. aniden çıkıvermek yerin dibinden.. kedi olmaya bile razıydım.. insan olmakla cezalandırıldım..

    ve beni ‘yenmeye değer’ bulacak birkaç kedi bulmalıyım..

    ***

    sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. ölürken söyleyeceğim son söz ‘neyse’ olucak.. ‘neyse boş ver’ gibi.. ‘neyse salla’ gibi.. ‘neyse işte’ gibi.. ‘neyse ney’ gibi değil.. ‘neyse oldu bi kere’ gibi.. ama tamamlayabilmeme izin verilmemeli.. neyse.. hepsi bu.. sonra da ölmeliyim..

    sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. “dünyayı değiştirmeye çalışmıyorum” diye bağırdığımı hatırlıyorum, “dünyayı değiştiremezsinki” diyen bir adama.. dünyayı değiştirmeye çalışmıyorum.. ama ayak uydurmak da istemiyorum.. ayak diremek de değil bu yaptığım.. sadece yaşıyorum işte.. ama sürekli kibrit çöpü sokuyorlar kulağıma..

    tüm kaçış planları.. hem de tümü.. bir aldanış.. sanırım..

    ‘sanırım’ en çok sevdiğim kelimelerden biridir.. en çok sevdiğim kelime ‘neyse.’ mitoloji okumak istediğimi bilmiyor kimse.. çocukken yaptığınız bir hatanın bedelini ömür boyu ödemeniz isteniyor sadece.. ödüyorsunuz.. ödüyorsunuz.. ödüyorsunuz.. sonu yok.. bir lanet.. tıpkı lilith’inki gibi.. ondan bana geçen.. bir lanet.. alıştım artık.. alıştırdım onu da.. ya da tam tersi!

    sanırım.. bir aldanış.. tüm kaçış.. off.. neyse..

    bu boktan öyküyü neden yazdığımı bilmiyorum.. canım sıkıldığı için yazıyorum diyorum ama gerçekten neden yazdığımı bilmiyorum.. işe yarayacak mı bilmiyorum.. bu kitap yazma işine çok taktım..

    “bu para kazanma işine çok taktım” diyor pac.. “korktuğumuz bir şey yok. şimdi bana sorun çıkaran damgası vuruyorlar, çünkü bir gangsterim”

    “bir katil değilim” diyor pac.. “ama beni gaza getirmeyin. öç almak am almanın yanında en zevkli şey olabilir. anlatılan paragrafları düşünün, alıntı yapılan akıllıca sözleri”

    “bu kitap yazma işine çok taktım..” diyorum.. “korktuğum bir şey yok.. şimdi beni toplatmaya çalışıyorlar.. çünkü ne? yazdığım paragrafları düşünün, alıntı yaptığım akıllıca sözleri..”

    sanırım bir aldanış tüm kaçış planları.. en sevdiğim kelime gruplarından biri de; ‘bakış açısı işte’dir.. bakış açısı işte..

    kimse içinde bulunduğu durumdan memnun değildir yaşadığım yerde.. zerre umut yoktur yüzlerde.. “başladık bir kere, yarıda bırakmak olmaz” edası ile yaşarlar bu hayatı.. ben mi?

    benim hayatım elimde patladı..

    bir ölü bombaydım ben.. hayat bomba.. ben ölü.. etrafıma sarmışlar bi kere.. hayat sarmıyor beni.. hayatı sarmışlar etrafıma.. “gönül bağı” adlı ipler.. ve elimde patladı işte.. pimi ben çektim.. ölen ben değildim.. ben zaten ölüydüm, söylediğim gibi.. etrafımdakiler de ölmedi.. kimse ölmedi.. incindi ama ölmedi..

    ve işte şimdi burdayım.. üzerine söz söylemeye değmez bir adamın anlatıları.. ve işte şimdi buradayım.. ama işlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlatmayacağım.. en azından şimdilik.. neyse..

    1.

    “bir şeye mi kırılmıştı? insanlar çok mu kötülük yapmıştı ona? acımak mı gerekiyordu onun bu haline.. yani bu muydu doğru olan..”

    sen, senin vicdanını rahatlattıran bu tip kaygılar, ve dahası bir yığın şüphe ile bakıyorsun yüzüme.. oysa bir de bana bak, bak ben sana nasıl bakıyorum, kendine bak bir defa..

    günlerim sokaklarda geçiyor.. uykumun geldiği yerde, salıyorum kendimi boş bir caddeye.. ben uyuduktan sonra o caddenin kalabalıklaşması değil önemli olan, ben uykunun derinliğine inene kadar ses olmasın yeter.. sonra pazar yerine de dönecek olsa o cadde, uyandıramazsın beni.. ancak ben uyanırım, uykuya ihtiyacım kalmadığı takdirde.. lakin yeni uyandım.. güneş henüz selam durmamakta bana.. gökyüzü bulutlu.. yağmurun yağma ihtimalini hiçe saymamak gerek..

    saat sabahın… saat kaç? saat yok.. sen uyuyorsun hala.. işine giderken beni görecek olan sen’ler; uyumaktasınız hala.. güneşle birlikte uyanacak, ve havanın nasıl olduğuna bakacaksınız pencerenizden.. gözlerinizde de hep bir önceki gecenin borçları birikmiş olucak. uyku borçları bunlar.. lakin her pazar ödenir bu borçlar, şimdi işe geç kalmama vaktidir, acele etmeli! bense canım isteyince uyuyor, canım isteyince uyanıyorum..

    sen şimdi televizyonun ve kahvaltın arasında bir kuklasın.. ellerin ağzına bir şeyler taşırken, kulakların ve gözlerin son havadisleri naklediyor beynine.. kahvaltı haberleri mi? duvarlarını çok pahalı ve herkesin de öyle kolayca algılayamadığı tablolar ile donatmışsın.. evinin bir duvarını tamamen kaplayan kütüphanen.. ve işte cd’lerin, dvd’lerin.. hepsi de orijinal.. sen dürüst bir insansın!!

    ah, işte gazeten.. bak bakalım bireysel emeklilik hakkında neler yazıyor.. ömrünün, en çok ne kadarını çalışmayarak geçirebilmeni, hangi sigorta şirketi karşılıyor.. bi de bana bak; hayatın boyunca emekliydim.. çöpleriniz ise emekli maaşım.. çöp tenekeleri bankamatik.. şifre kullanmıyorum ben! kedilerle paylaşıyorum artığınızı.. onlar şifreden anlamaz..

    karına, ortada hiçbir neden olmadığı zamanlarda bile kızıp bağırıyorsun.. gerginsin çünkü.. bugünkü mesainin yarattığı stres? bi de bana bak, ne kadar dincim.. televizyonun senin olsun.. kitapların da.. ve tabloların.. hepsi senin.. bankaların, okulların, hükumetlerin, senin.. orduların.. fabrikaların.. hastanelerin.. hepsi senin… sen çok tükettiğin için mecbursun çok çalışmaya! bi de bana bak; artıklarınız kadar tüketiyorum..

    2.

    seninkine yaşamak mı denir?

    hayır efendim, yanılıyorsun, asıl benimkine yaşamak denir..

    her gün bir sürpriz çıkar ümidi ile, daldırıyorum elimi çöplere; birkaç parça kuru ekmek.. biraz süt, ama bozulmuş sanırım.. bir poşete konan makarna.. hmm, fena kokmuyorlar.. ‘yenilebilirler’ kararını verdikten sonra, torbama koyuyorum ekmekler ve makarnayı.. olursa, birkaç parça da gazete kağıdı işte.. ardından başka bir çöp tenekesine doğru yol alıyorum.. bugün bir eğlence bulamadım.. bir mizah dergisi mesela.. ya da eski püskü, yırtık pırtık bir kitap, belki yırtılmış resimler, mektuplar.. kediler ne anlar bunlardan.. çöpçüler zaten incelemez.. ama ben? bir keresinde, bir resim bulmuştum.. 3 parçaya bölünmüş bir resim, kız ve erkek sarılmış birbirine… yo hayır, saklamadım elbette.. salak değilim! ama düşündüm bu konuda, demek ki dedim, erkek kızdan ayrılmış, ya da kız erkekten, ve resmini de yırtıp atmış.. hepsi de bu kadar! daha fazla düşünmeye ne hacet! en çok bulduğum şeylere gelince; porno dergiler, gazeteler, okul kitapları, eskimiş giysiler ve yırtık ayakkabılar.. nadiren de olsa yırtılmış resimler çıkıyor işte.. ama elbet bir gün, bir tomar aşk mektubu bulacağım.. sanırım yakılıyor onlar, çöpe atılmıyor..

    nasıl yiyebiliyorum bunları?

    sanırım aklınızı en çok meşgul edebilecek sorulardan biri de bu.. iğrençlik mi? hayır, asla! böyle düşünmenizin sebebi, hayatınızı içinden geçirdiğiniz pota! korkularınız böyle düşünmenizin nedeni.. ve elbette ‘başkaları benim hakkımda ne düşünür’ başlığı altında sıralanan kaygılarınız.. hayatınızın, içinden geçmekte olduğu pota!

    hey, ya hastalık kaparsan?

    hah ha.. hastanelerden tiksindiğime göre, hastalık kapmamaya özen gösterebilirim öyle değil mi? ama tam aksine mezardan da tiksinmiyorum çok şükür.. ölebilirim.. ölebilir miyim? önemsenir miyim? önerser miyim?

    ama düşündüm de, siz de pek steril besleniyor olamazsınız.. ha? özellikle lüks bir lokantadan tıkınan zengin bir pezevenk iseniz? gülerim halinize.. pazar sabahları kahvaltınızı dışarda yapıyorsanız bir de.. gülerim.. hele hele garsonlara kıllık yapan bir tip iseniz..

    çayınıza tükürmeler mi ararsınız, çorbanızı parmaklamalar mı.. intikam soğuk yenen bir yemekmiş.. sıcak bir çorbanıza işemek isterdim doğrusu.. intikam sıcak içirtilen bir çorbadır..

    3.

    sen iştesin şu an, ilk azarını işittin patronundan ve buna mukabil azarladın ilk işçini.. peki ya ben?

    yoldan geçen insanlar.. burası şehrin kalabalık bir bölgesi.. günlerden ne? ben ne biliim! bi de bunun hesabını tutmamı beklemeyin benden.. ben, hangi çöp kutusu daha çok ürün verir, bununla ilgilenirim.. bi de yoldan geçen insanlarla.. giyimleri, konuşmaları, hal ve hareketleri.. elbette dış görünüşü ile yargılamam kimseyi.. bu hastalığı henüz bulaştıramadınız bana.. ama gene de bakarım insanların giyimlerine.. ve konuşmalarına.. hal ve hareketlerine.. bir ülkenin ne kadar çok kalkındığı insanlarından belli olmaz mı dersiniz? bana ne kalkınmadan! ben insanların müsrifliğinin ne kadar çok arttığı ile ilgilenirim.. e bu da kalkınma ile alakalı olsa gerek.. adaletle de.. hah ha..

    bu caddede iyi geçiyor zaman! eğleniyorum.. polisler ve korsan cd’ciler.. bir koşuşturmacadır gidiyor.. dört gün önce, yol kenarında bulduğum bir gazetede, bu konu ile ilgili bir yazı vardı.. okumamız yazmamız var çok şükür.. o kadar da cahil değiliz azizim.. şöyle diyordu yazar; “devlet bu işi bilerek engellemiyor.” ona göre, yazarların aç kalması devletin lehine imiş.. ilginç tabi.. bi ara, bu korsan kitaplara ne yapıldığına merak sarmıştım.. bi kitap okumak isterdim doğrusu.. bazen kitap edinebiliyorum elbette.. ama her kitap da okunmaz ki canım.. ‘deniz arman’ kitap yazsa mesela.. ya da ‘hadi uluengin.’ hadi canım! yok deve! yok papirüs.. şimdilik sadece 2 gazetede birer köşe işgal etmekteler çok şükür, allah daha fazlasından korusun bizi.. amin..

    hayatı henüz o kadar da boşlamadık gördüğünüz gibi, biliriz kim ne bok yer bu ülkede.. bir adam var, emekli albay olsa gerek.. her gün bi kaç gazete alır, ertesi gün de onun evinin önündeki çöpten ben alırım.. ah keşke bulabilsem şu korsan kitaplar nereye götürülüyor.. benimde bu tip sıkıntılarım var işte.. peki ya senin?

    sen şimdi, bu ay ki taksitlerini ödemenin derdindesin.. kendini işe veremiyor olmalısın.. uyuma!

    4.

    yavaş yavaş dolmakta sokaklar.. fırınlar ve gazete bayileri, çoktan yaptı şefteyi.. henüz korsan cd’ci ve kitapçılar yok görünürde.. ne zaman iş başı yapacaklarına, kendileri veriyorlar kararı..

    otobüs durakları.. üniversite öğrencileri belli ediyorlar kendilerini.. hal ve hareketleri çok orijinal.. herkes bi şey sanar bunları.. oysa ben bilirim işin iç yüzünü.. boş iş bunlar.. çok boş.. okul bir şey vermez adama.. ama bi müddet gitmek iyidir.. en azından sana bir şey vermediğini anlayana kadar gitsen iyi olur.. bunu anlayabiliyorsan ne ala! ama okuma yazma öğrenmek iyidir..

    “bir ayyaşın öğütlerini dinlemek ilginç olsa gerek” dedi biri.. bu benim arkadaşım.. geldiğini görmemişim.. benden oldukça küçük.. henüz lise 1’e gitmekte.. ya da gitmemekte.. ben mani olmadım elbette.. bu onun kendi fikri.. bazen beni bulursa, takılırız onunla.. ama devamsızlık hakkı dolmuş.. henüz okul açılalı 1,5 ay oldu, bu ne hız! bana çekmiş, belli.. ama annesini tanımıyorum.. genlerden gelen bir şey değil kısacası bu benzerlik.. zaten tanrının bu yaptığı bana çok yanlış gelmekte.. tanrı hata yapamaz kimine göre.. kimileri de atalarını tanrılaştırır.. şimdilerde kapitalizm bir ‘gen’ gibi yapıştı içimize.. seri imalat yani.. genler.. neden genlerimiz belirler ki bazı şeyleri. tanrı neden böle bir şey icat etmiş ki.. genler.. yo hayır kapitalizm.. tüketim fetişizmi! ben dudakları tercih ederdim.. fetiş konusunda yani..

    5.

    arkadaşım okula gitmek için durakta beklemeye başladı.. henüz on altı yaşında.. ben mi? boş verin bunu.. onu görebiliyorum.. yolun karşısında şu an.. günlerden cuma imiş.. ve okula geç kalırsa devamsızlıktan kalabilirmiş.. ayrıca sınavının olduğunu da söyledi bana.. kopya çekecekmiş.. akşamdan hazırlamış.. aslına bakarsanız zeki bi çocuk.. ama daha öğreneceği çok şey var..

    ben mi? ben öğreneceğimi öğrendim.. beynim tamamiyle doludur, istemem yeni bir fikir.. hele ki ülkenin ya da dünyanın gidişatı söz konusu ise, hiç açık değilimdir yeni ve değişik çözüm yollarına.. ama gene de merak ederim insanların ne düşündüğünü.. ama düşüncelerime pek de fazla etki edemezsiniz artık.. o yaşı çoktan geçtim ben.. eğer yapabilseydeniz, öğrencilik yıllarımda eğitebilirdiniz beni.. şimdi mi? artık sıra bende;

    “çılgınlık yok, beni savunun, başaramayana kadar suçu üstleniyorum

    beni sansürleyin ve öğrendiğim derslerden çocuklarınızı uzak tutun”

    buradan 5-6 sokak ötede kaldığım bir yer var.. terk edilmiş, yıkık dökük bir ev.. 3 gün önce buldum orayı.. daha öncesindeyse, yetmişine basmış bir dedenin yanında kalmaktaydım, dede de bir caminin abdesthanesinde.. bu caminin abdesthanesi, camiye bağlı küçük bir kulübeydi ve 2 adet sedir vardı içerisinde.. bu dede orada kalıyordu geceleri.. gündüzleri ise, namaz vakitleri dışında limon satıyordu.. bir filesi vardı.. ve limonları.. kazandığı paranın bir kısmı ile yeni limonlar alıyor, diğer kısmı ile de gıda ihtiyaçlarını gideriyordu.. gevrek, poğaça, çay gibi ucuz yiyecekler işte.. fakirliği seçmek erdeme götürür insanı! onun yanında kalmama izin vermişti.. ancak bir süre sonra, caminin imamı karıştı işe.. “hayır” dedi.. “olamaz.. bu serseri burada kalamaz.. baksanıza namaza bile iştirak etmiyor deyyus..”

    bu evi bulunca da oradan ayrıldım.. ancak hala su ve tuvalet ihtiyaçlarımı oradan gidermekteyim.. imama görünmeden tabii..

    kaldığım yeri anlatayım biraz da.. 3 gün önce buldum burayı.. hiç eşya yoktu evde.. sanırım yarım kalmış bir gece kondu inşaatı ya da yıkımı yarım kalmış bir gece kondu.. belediyeden “yuva imha ekipleri” gelene kadar kalıcam burada.. elektrik ve su tesisatı yok hiç.. zaten su istersem camiye gidiyorum.. tuvalet için de aynı şekilde.. ve elektrik ile de işim olmuyor zaten..

    arkadaşımın otobüsü geliyormuş.. kafamı kaldırınca, ‘ben gidiyorum’ der gibi bir el hareketi yaptı.. bende 2 kez başımı eğip ‘peki’ demiş oldum.. şu an bir bankta oturmaktayım.. arkadaşıma, bana bir defter ve kalem alabilmek gibi bir lüksü olup olmadığını sormuştum.. o da, din derslerine giren hocanın onlara bir defter aldırdığını, fakat daha sonra hiç kullandırtmadığını söylemişti.. ve bi de kalem aldı bana.. şu an bankta oturmuş bunları yazarken, yoldan gelip geçenler bakıyorlar.. ‘ne yazıyor bu deli’ diye düşünüyor olabilirler beni bu muhitte sık sık gören, yüzümü hatırlayanlar.. ilk kez görenlerin ise ne düşündüğü meçhul.. ama ben bunu umursamıyorum elbette..

    başkasının benim hakkımda düşündükleri ile ilgilenseydim.. bunu düşündükçe gülesim geliyor biliyor musunuz? başkası benim hakkımda düşünür?

    kendi hakkımızda kendimiz ne düşünüyoruz? yalan yok..

    size bir tavsiye, birinin güvenini en kısa zamanda kazanabilmek için yapmanız gereken ilk şey, kendi hakkınızda önemsiz küçük itiraflarda bulunmanızdır.. bu itiraflar yalan da olabilir.. önemli olan küçük ve değersiz olmasına rağmen kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyler olmasıdır.. daha sonra koskoca bir yalanı afiyetle yedirebilirsiniz..

    insanların gözlerinin içine bakarak nasıl ustaca yalan söylenir? siktir edin böyle şeyleri.. benim yukarıdaki tavsiyemi de siktir edin.. her tür kişisel gelişim kitabını yakın.. işi bir adım ileri taşıyın.. tüm kutsal kitapları yakın.. bir adım ileri, tüm anayasa kitaplarını yakın.. daha ileri, tüm fen bilimi ve matematik kitaplarını yakın.. daha ileri gidin.. yakın.. yakın.. daha yakın.. burnumun dibine.. yaklaş yaklaş.. kafanı çevir, kulağınla ağzım aynı hizaya gelsin.. yakın.. tanrıyı da yakın.. ve devletleri de.. teknolojiyi.. medeniyeti.. en baştan başlayalım.. yeni baştan!

    6.

    “ne yazıyon lan”

    “kitap”

    bu cevabım çok güldürdü onu.. ciddiye almadı elbette.. bu adam bir korsan cd’ci.. 28 yaşında.. kendisi de iyi bir müzik dinleyicisi.. bir çok kez kaptırdı tezgahını.. ama işsiz.. mesleği de yok.. bu yaşa kadar hep bateri çalmış, bi kaç gruptan geçmiş.. iyiymiş de, öyle söylüyor.. ama bakmış olacak gibi değil, ülkede yaptığı müziği kaale alan yok, oda satmış baterisini ve paranın tümü ile cd almış.. şimdi de işi ilerletti.. her gün ne satarsa, onu evde kopyalayıp, ertesi gün tekrar getiriyor.. sipariş alıyor falan.. geçinip gidiyor işte.. ama oda kırmış benim gibi, hiç bi getirisi olmayan işlerle uğraşmaktan.. onun için de bir gelecek yok yani.. hala ailesi ile kalıyor.. hala öğrencilik yapıyor.. hala askerlikten yırtmak için kasıyor.. hala bir geleceği yok.. (hangi gelecek?) hala ‘no future.’ şimdi tezgahını açacak.. yardım etmeli.. boş durmamak gerek..

    7.

    günün sonu.. kulübemin önündeyim yine.. çimlere oturmuş bu satırları yazmaktayım.. yarın nolucak çok merak ediyorum.. bok gibi meraklıyım.. size kaldığım yerden biraz daha bahsedeyim.. burası bir tren yolunun yanı.. biraz ilerisi ise anayol.. bulunduğum yer otlarla kaplı boş bir arazi.. 17 adet ağaç var.. bizzat saydım.. zamanı nasıl tükettiğimi sanıyorsunuz ki? sizce zamanım nasıl geçiyor? arada sırada da tren geçiyor buradan.. ve tabi sürekli arabalar geçiyor.. yol kenarında, düzenli aralıklarla konulmuş lambalar var.. işte bu ışıklandırmadan faydalanmaktayım satırlarımı yazarken.. karşı taraf bi tepe ve işte bu tepeye inşa edilen evler varoş diye tabir edilen bölgelerden birini oluşturmakta.. düzensiz bi sırada yapılmış evler var ama göz zevkimi bozuyo değiller.. isteyen istediği yerde yapsın evini.. kime ne? ama öle değil işte, seyrekte olsa yıkım ekipleri gelebiliyo oraya.. ama evlerin hepsi de gecekondu değil elbette.. bulunduğum yerin güneyinde burası.. doğuya doğru ise, yirmi dakikalık bir yürüme sonucunda başka bir yerleşim merkezine ulaşabiliyorsunuz.. biraz daha iyi orada yaşayan insanların geliri.. batıya doğru çok fazla yürümek gerekli.. uzun bir yol uzanıyor, şehrin diğer semtlerine bağlanıyor.. kuzeyimde, yani arkamda ise bir deniz var.. elbette yüzülemiyor orada ve bir işime de yaradığı yok açıkçası.. zemin toprak.. yaban otları kaplamış heryeri..

    bir yaban otu olmak isterdim.. aniden çıkıvermek yerin dibinden..

    bu topraktan verim alabilir miyim dersiniz? ekip biçebilir miyim? anneme sormam gerekli bunu.. evet benim bir de ailem var.. başka bir boyuttan ışınlanmadım buraya.. k-pax gezegeninden mesela.. ama burdan k-pax’e ışınlanmak fena olmazdı doğrusu.. 3 ay kadar önce sanırım, ya da 4.. evden ayrıldım.. yo hayır bir sorunum yoktu ailemle aramda, geleceğimin nasıl olması gerektiği konusundaki ayrılıklarımız dışında.. ama yaşanmayı bekleyen bir hayat vardı önümde ve ben bunu hafta sonlarına hapsetmek istemiyordum.. şu an olduğu gibi de yaşamak istemiyordum ama.. böle işte.. artık böle.. 21. yüzyılda bir ilkel olmaya çalışmıyorum.. hiçbir şey işin çalışmıyorum.. karnım acıkınca, bi şeyler yemem gerekir.. sıçmak ya da işemem gerekirse tuvalete giderim. canım sıkılıyorsa ve uykum gelmiyorsa, fantezi kurar ve boşalırım.. uykum gelince uyurum.. bir gün de evden ayrıldım.. canım bunu istedi diye değil.. böyle olması gerekti diye.. koşullar bunu zorunlu kıldı.. bense koşulların bunu zorunlu kılmasını.. beni kim ‘koşulları buna zorunlu kılmaya’ kıldı? işte işin sırrı burada yatmakta.. sır tutmasını beceremem.. ama deneyeceğim ve bu yüzden şimdilik susmayı tercih ediyorum.. bakalım ne kadar süre dayanıcam..

    bi gün, okulu bitiremeyeceğimi ve ailemin o kadar emeğine karşılık, verebileceğim bir diploma elde edemeyeceğimi anlayınca ki bu arada sırrı açıklıyor olduğumu anlamış olmalısınız, dayanamadım, neyse, bir diploma elde edemeyeceğimi anlayınca; “farz edin evlendim” dedim.. “ve beni düşünmeyin.. ben sizi ziyaret ederim..” … “elbette.. sık sık.”

    bir münakaşa oldu.. olmadı değil.. hem de nasıl bir münakaşa.. hır gür.. bağrış çağrış, incitici sözler, incinmeler.. hem de nası.. ama sonuçta, değiştiremeyeceklerini anladıklarında görüşümü, onaylamasalar da engellemekten vazgeçtiler.. aynı zamanda bu fikirleri kimin bana öğrettiğini de merak ettiler.. en çok merak ettikleri şey de buydu zaten.. ‘kim öğretiyo sana bunları.’ bu ayrılık faslını size daha sonra detaylıca anlatıcam.. belkide anlatmam.. keyfime kalmış bişi.. sonuç olarak buradayım işte.. önemli olan da bu.. insan ideallerinin peşinden koşmalıdır bence.. nasıl ki steinbeck’in morgan’ı korsan olmak için bir ara köle gibi satıldıysa da, korsan olmuştur sonuçta.. insan haz almak için yaşamalıdır.. her ne olursa olsun, başkalarının canını acıtmadan, canının istediği şeyi yapmalıdır; başkalarının görüş açısına göre iyi yaşamasını sağlayacak şeylere teslim olmak yerine.. şahsen ben hiç ama hiç dayanamazdım bir şirket patronluğu yaşantısına.. dışardan çok sıkıcı görünmekte bana tüm patron takımının hayatları.. ya da patron takımının ayak işlerine bakma işi, mühendislik salatası falan yani.. dehşet sıkıcı.. bu dünyaya, hayatımı hafta sonları yaşamak hafta içi ise birilerinin hesaplarını tutmak için gelmedim ben.. neden geldiğimi sorarsanız bir cevap veremeyebilirim, tıpkı nereye gideceğimi cevaplayamayacağım gibi.. bir yere gittiğim de yok zaten, zamanın sonsuz döngüsünde bir tekrardan ibaretim sadece!!! neyse, ‘neden geldiğine dair yalın bir cevabın yok tamam ama peki neden gelmedin ve nereye gitmiyorsun’ derseniz.. neden gelmediğimi ve nereye gitmeyeceğimi söyleyebilirim, evet bunu yapabilirim, şöyle ki; cennete gitmiyorum.. cennet bu dünyada zaten. cehennem de. ama ölümden sonrasına ve ruha inanırım. ve hafta sonları yaşamak için gelmedim..

    bu yaşıma kadar, yani 22 yılımı, öğrencilik taklidi yaparak harcadım.. şimdi de sabah 2 saat, akşam 2 saat olmak üzere günde 4 saat toplayıcılık yaparak harcıyorum.. mutlu musun derseniz, bunu şu alıntı ile cevaplayacağım, lakutin şöyle diyordu;

    “dostum, bu başıboş hayatı seviyorum ben. soğukla, açlıkla baş başasın; ama özgürsün… karışanın görüşenin yok… istersen kendi kafanı dişleyip kopar, kimse ne yapıyorsun demez. çok açlık çektim şu günlerde. aklımdan çok kötü şeyler geçti… ama şimdi yatmış, gökyüzüne bakıyorum… yıldızlar göz kırpıyor bana… ‘lakutin’ diyorlar; ‘dünyayı dolaş, kimseye kulak asma… her şey daha iyi olacak…’ “

    “everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright, everything’s gonna be alright”

    ***

    ama başlangıçta zorlandığımı itiraf etmeliyim.. ilk bir hafta.. zamanımı nasıl değerlendirmem gerektiği konusunda kafamda önceden tasarladığım tüm planlarım yan yatmıştı.. şimdi ise bir evdeyim işte.. buna ev denilir mi bilmiyorum.. ya da sizin modern dünyanızdaki ev tanımınızı karşılar mı burası.. bilmiyorum.. umursamıyorum.. işte burası bir ev.. ve işte burası benim evim.. siz ne derseniz deyin..

    toplam 3 bölmeden oluşmakta benim cici evim.. bir duvar tamamen yok.. savaş gazisi gibi.. ve bu duvarı olmayan bölüm ile birlikte ikinci odanın da çatısı yok.. sokaklar gibi.. son bölmenin ise üstü kapalı olmasına rağmen, dışarıya bakan 2 duvarında diktörtgen şeklinde küçük boşluklar var.. hayatım gibi.. sanırım bu boşluklar pencere olarak kullanılmaktaymış.. odaların ikisi küçük, biri de o iki küçük odanın toplamı büyüklüğünde.. yani bir kareyi ortadan ikiye bölmek sureti ile elde ettiğimiz parçalardan birini olduğu gibi bırakıp, diğerini de ikiye bölüyoruz.. işte size 3 adet oda.. anladınız değil mi? bi duvarı olmayan odanın, işte bu duvarsız tarafından sızıyoruz içeriye.. ve bu oda büyük (diğerlerine göre büyük bir oda ama aslında çok küçük) odaya, o ise sonuncu olan üstü kapalı odaya bağlanıyor.. ancak üstü kapalı oda ile büyük oda arasında bir duvar ve kapı olarak kullanabileceğimiz bir boşluk yer almakta.. bir duvarı olmayan oda ile büyük oda arasında, odaları bölen bir duvar yok.. aslında ikisini tek oda sayarsak bir L şeklinde oda elde edebiliyoruz. tavan ise oldukça alçak.. boyumdan 2-3 karış yüksek diyebiliriz.. zıplarsam eğer, başım tavana çarpabilir.. zemin ise toprak.. henüz soğuklar başlamadı.. ancak montum var, şimdilik evde bırakıyorum onu.. çöpten buldum.. çok kullanışlı.. ve sıcak tutacağa benzer.. neden atmışlar bilmem.. zenginlik işte.. tüketim fetişizmi.. aah dudaklar..

    artık yavaş yavaş bir çeki düzen vermeliyim kendime.. sonra da evime elbette.. işe sakallarımı keserek başlamam gerekmekte.. uzun zamandır yapmadım bunu.. çöpten tıraş bıçakları da bulmuyor değilim hani.. ama şu an onları bir makas yardımı ile azaltmam gerekmekte.. bir berduş değilim ben! ayyaş hiç değilim; ama olanları da çok severim.. bir şarapçıdan zarar gelmez adama.. ama şarap satarak zengin olma planları kurandan zarar gelebilir.. kurandan da zarar gelebilir.. namaz karşılığı huri satın almanız için kandırabilirler sizi.. bunun neresi kötü? bu uzun bir öykü..

    façamı düzelttikten sonra da evimi düzelticem.. henüz yağmurlar başlamadı ancak havalar griye bürünmüştü bugün.. bu dengesiz şehrin yağmurunu bilir misiniz? bir naylon ile üstü kapalı odanın pencerelerini kaplayayım diyorum.. nası olur sizce? canım biraz konuşun siz de ama ya, hep ben anlatıyorum, kafa sallamaktan ya da yüz ekşitmekten başka bişi yaptığınız yok.. hadi canlanın biraz.. ne diyordum, bak beni de şaşırttınız şimdi, hah hatırladım, biraz giyim biriktireyim istiyorum.. ıslanınca değiştirmek gerekebilir.. ayakkabılarım idare ediyor şimdilik, ama bir çift daha bulursam yedeklerim. ne dersiniz, sizce başarabilir miyim bu şekilde yaşamayı?

    8.

    işte başlıyoruz.. hava kızıllaşmakta.. yani yaklaşmakta sarı dev.. şimdi, öncelikle çöpler kurcalanmalı.. getirilmeli kullanışlı ne varsa eve.. yemeli bir şeyler.. sonrasındaysa sürmeli eşeği albayımızın çöplüğüne.. bir banka oturulmalı.. okunulmalı dün nelerin olduğu.. sonra mı? sonrası allah kerim.. fırıncılar yapar öncelikle işbaşı.. ve gazete bayileri takip eder onları.. işe giden insanlar belirir ardından.. ve seyyar satıcılar almaya başlar yerlerini.. akşama doğru ise birkaç parça eski gazeteyi, kağıdı ve teneke kutuyu toplayıp satarım.. bir demli çay.. bir poğaça.. allah ne verdiyse artık yumulurum.. bu arada beni ziyaret etmeye gelir belki eş dost arkadaş.. aaa yapmayın ama.. arkadaşlarım da var benim tabi.. size bir serseri olmadığımı söylemiştim.. sadece sokakta yaşıyorum ve çalışmıyorum.. tek farkım bu değil elbette.. bir makas bulmalıyım, makas.. böyle gitmez bu.. sonrada tıraş makinesi.. ardından biraz naylon.. tahta.. çivi.. uzun bir gün bekliyor beni.. yola çıkmalı.. boş durmamak gerek..

    9.

    heey.. bir banktayım yine.. arkamda bir butik var.. müzik çalıyor orada.. güzel bir şarkı.. ama ne olduğunu söylemeyeceğim.. vazgeçtim, ipucu vermek istiyorum.. şöyle diyor efsane; “avladığım hayvanları beslemeye başladım.”

    güne müzikle başlardım lise ve üniversite yıllarımda.. evet ben bir zamanlar o haltı da yedim.. biraz anlatmıştım.

    “günaydın abi”

    “suss! şarkı bitsin”

    işte ali geldi.. lise 1’e giden arkadaşım.. ve bugün cumartesi..

    10.

    yolunda gitti işlerim.. makas getirdi ali evinden.. “annemden izin aldım” dedi ama tabi koca bir yalan bu.. ben bilmez miyim.. bu çocuk bana iyilik yapmayı seviyor.. çöplerden 17 adet tıraş bıçağı buldum.. 5’i çok az kullanılmış tam on yedi bıçak.. az buz değil, 17! ve büyük bir parça naylon.. kalıncana üstelik.. onu evin üstüne çekmeyi planlıyorum.. çivileri de bulur bulmaz bu işi halledicem ilk olarak.. ve elbette kırık bir ayna.. yüzümü komple görebiliyorum ama.. evvelcene bir parça sabun bulmuş idim.. deniz kayalıkların biraz aşağısında kalmakta.. inilmiyor.. bende ipe bağladım çanağımı.. sarkıttım ipimi.. ve bingo! sabun, jilet ve deniz suyu.. olmadı elbette.. hiç deniz suyu ile tıraş olunur muymuş azizim? cami ne güne icat edilmiş sanıyorsunuz ki? sonuç olarak sakallardan kurtuldum.. rahatladım biraz.. camide, yani ihtiyarın kaldığı yerde, üstünkörü bi duş aldım.. dırırırımmm.. işte prensiniz hazır.. arada bir yapmalı bunu..

    11.

    bu sabah gazetede bir şey okudum.. ‘us army’ hakkında.. onların düzenledikleri bir eylem hakkında.. canım acıdı biliyor musunuz? sizinde acıdı mı? bundan haberiniz var mı? yani 9 çocuğun ölümünden.. gerçekten ne kadar ilgilisiniz sadece yakın çevrenizde dahi olup bitenlerlen? gerçekten hiç suçluluk duygusu oluşmuyor mu içinizde.. bir zincirlemenin farkında değil misiniz yoksa? herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu düşünmüyor musunuz siz? gerçekten bir zincirlemenin farkında değil misiniz? öz babasının tecavüz ettiği, on altısına bile girmemiş kızlar, sadece 3. sayfayı, o da bir günlüğüne işgal ediyor.. üstelik bedevi kanun şey pardon yani medeni kanun diyor ki; sana tecavüz eden kişi ile evleneceksin.. kendi cinsimden utanıyorum genellikle.. lilith’e ise tapıyorum.. her şeyin birbiri ile ilintili olduğunun farkında değil misiniz gerçekten? her şey genlerden mi kaynaklanıyor yoksa? ya da gerçekten tüm suçu üzerine yıktığınız şu zavallı şeytan mı yoksa olan biten hiçbir şey de suçu kabahati bulunmayan tanrı mı bunların nedeni? mesela o dokuz çocuğun ölümü? bir general, bir evde terörist olduğuna dair istihbarat alıyor, pilotlarına emir veriyor.. ve pilotlarda ‘eve’ hava saldırısı düzenliyor.. daha sonra eve gidilip bakılıyor.. ve evde 9 çocuk ceseti bulunuyor.. ve sen bundan sorumlu değilsin öyle mi? nah değilsin!

    “ben bunu nasıl engelleyebilirim ki?”

    bana bunu söylüyorsun öyle değil mi? ben bunu nasıl engelleyebilirim ki diyorsun bana.. ama bunu engellemek isteyen, başka bir dünya isteyen, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan insanları bir ‘ütopya’nın peşinde koşmakla suçlamakta da üstüne yok ha? öyle değil mi? değil değil mi? öyle değil.. başka bi dünya mümkün değil..

    ***

    işte böyle başladım ben güne.. sabah sabah.. daha şehir uyanmamışken, gazetede gördüğüm bir haber ile.. işte ben bugün böle başladım güne.. işte ben böyle de başlıyabiliyorum güne.. sırf bu döngünün içinde yer almamak için, sırf bu ‘aptal döngünüzün’ bir parçası olmamak için, sırf bu ‘dev dişli çarkın’ dişlileri arasına bi taraflarımı kaptırıp, istemeden de olsa o yöne doğru dönmemek için.. sırf bu nedenle böyle başlıyorum ben güne.. sırf sorumluluğumu azaltmak için, sırf suçluluk duygusunu en aza indirmek için ben böle başlıyorum güne.. önce hafif bi kızıllık.. karakızıl gök.. camilerden yükselen ‘allah en büyük’ naraları.. ve işte bir pejmürde gözlerini açtı.. yıkık dökük kulübesinde yeni bir gün.. önce şu çok lüks semtlerden birine gidiliyor ve bir çöpe yaklaşılıyor.. el çöpe daldırılıyor.. el pisliğe bulanıyor.. el buna aldırmıyor.. el hissetmeye çalışıyor.. el aranıyor.. diğer el ise bir torbayı tutmakla meşgul o an.. derken bir evin önünden bi kaç gazete toplanılıyor.. derken kulübeye geliniliyor.. derken gazetedeki “9 çocuk yanlışlıkla öldü” başlığı göze çarpıyor.. derken göz habere takılıyor.. el gazeteyi tutuyor.. el gazeteyi göze yaklaştırıyor.. derken göz haberi okuyor.. derken can sıkılıyor.. işte ben böle başlıyorum güne.. peki ya sen?

    çalan bir saat! “oww yine mi?” ya da ya da ya da.. “hadi oğlum okula geç kalıcaksın” diyen bir ses.. “oww yine mi anne?”

    açılmak istemeyen göz kapakları.. işe gitme zorunluluğu.. ya da okula.. ama önce kahvaltı.. gazete? ne o, gazeteyi okumaya son sayfadan mı başlıyorsun sen? sadece fenerbahçenin dünkü antremanı nasıl geçmiş, bu mu seni ilgilendiren? orta sayfaya ulaşabildin mi bugüne kadar.. gerçekten o seni içene çeken ‘futbol’ haberlerini aşıp gelebildin mi sağ sağlim orta sayfaya bir kez olsun.. ya da bugüne kadar spor gazetesi dışında bir gazeteye el sürdün mü sen? gerçekten aşıp engelleri, borsafinans çukurlarına batmadan arşınlayıp sayfaları, görebildin mi “9 çocuk yanlışlıkla öldü” başlığını.. banane mi? dolar mı çıkmış? faizler düşmüş mü? başbakan ‘huzur dolu günlere az kaldı’mı demiş? 2005’de ab’ye girecekmiymişiz? siktir be!

    işte ben bunları yazdım bugün.. ve işte güne böyle başladım ben bugün.. bir pejmürdenin anıları.. alıngan ve başı öne eğik.. usulca.. yaklaşmakta..

    12.

    biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. kaçıp saklanmalıyım.. olmamalıyım.. kayıt dışı ekonomi de ne demek? ben kayıt dışı insan olmalıyım.. ne kimlik no ne vergi.. ne mülkiyet ne alışveriş.. tıpkı bir kedi gibi..

    biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. yorganımın altında biriktirdiğim göz yaşları, temiz içme suyu olabilsin isterdim.. afrika afrika..

    sahne? sahne yok.. ben ne zaman çıksam sahneye, bir diğeri düşücek.. bir diğeri ne zaman çıksa sahneye, beni aşağı itecek.. bir izleyici şart, herkes sahneye çıkamaz, sahne dar..

    biliyorum bir sonu olmalı bu gidişin.. bir bebeğin gözyaşlarından oluşan havuzda ölmeliyim; boğularak..

    “ah ne kötü bir senaryo bu.. senden yazar olmaz”

    “yaaa öyle mi? peki ya senden hissedebilen bir canlı olur mu?”

    13.

    öykünün nasıl devam ettirilmesi gerektiğini bilmiyorum.. takıldım ve öykünün nasıl devam ettirilmesi gerekiyor bilmiyorum.. sadece yazıyorum işte.. sadece yazıyorum ve sadece yaşıyorum.. sabah kalkıyorum, öncelikle çöpler kurcalanıyor, ardından albayın evinin önünden çöpe atılmış gazeteler alınıyor ve kulübeye dönülüyor.. tüm bunlar 2 saatimi alıyor.. 2 saat de akşam, 4 saat.. ancak bu ‘çöpten beslenme’ ve ‘kağıt ve metal satımı’ olayı uzun sürmeyecek.. beslenme olayı da uzun sürecek değil zaten ama ‘çöpten beslenme’den daha uzun süreceği açık..

    bir gün çok uzaklara uçucaz ve geçmişi geride bırakıcaz.

    14.

    bu öykünün sonunun nereye varacağını gerçekten ben de sizin gibi merak ediyorum.. bok gibi meraklıyım..

    15.

    birkaç gündür hiçbir şey yazmıyorum..

    16.

    çocukken ben bir adamla karşılaştım.. çoğu insanın ‘adam’ sıfatını layık görmeyeceği bir adamdı.. yaşı 45-50 civarı.. torbalar ile sarmıştı bedenini.. ve bir ip ile bağlamıştı beline naylon torbaları. nasıl yaptığını bilmiyorum, çocuktum ben o zamanlar, bantlamış da olabilir.. ama bir ip vardı kemer şeklinde beline sarılı duran ve dizlerine kadar uzanıyordu torbalar.. ama düşmüyorlardı işte.. aynı, hamamdan çıkarken belinize sardığınız havlu gibi sarılmışlardı.. onlarca torba.. ve bedeninin üstü çıplaktı.. inanmaya bilirsiniz, ama öyleydi ya işte.. bugün aklıma geldi birden.. ben o zamanlar ilk okula gitmekteydim ve ailem ile bir hafta sonu çarşıya giderken bu adamı görmüştüm.. biz, bana bayramlık almaya gidiyorduk.. son bayramlığımdı o.. hayır büyüdüm diye değildi son oluşu.. ama sondu işte.. bi daha istemedim, elde giyicek şeylerim varken fuzuli masraf yaptırmayı istemedim.. neye yaradı bilmiyorum ama ben bi daha eldekiler eskiyene ve kullanılmayacak hale gelene kadar istemedim yeni bir şey.. bu neye yaradı bilmiyorum.. yo hayır vicdan rahatlatması değildi bu seferki.. sadece.. böle yani.. böle..

    17.

    yazamıyorum..

    18.

    yazmak can sıkıntımı gideren tek şey.. yazmıyorsam, iyidir.. iyiyimdir! ama yazıyorum işte.. tekrar yazıyorum.. tekrarları yazıyorum.. hah ha.. ‘pazarları yazıyorum’ gibi oldu bu da..

    “bir gazetede tekrarları yazıyorum..”

    “hangi gazetede?”

    “sen tanımazsın”

    19.

    bugün bir adam bana dedi ki;

    ‘senin adın ne’

    ona dedim ki; ‘mikronezya’

    durdu ve ‘böyle isim mi olur lan’ demesini beklerken ben,

    ‘ne iş yaparsın sen?’ diye sordu..

    ‘yaşarım..’ dedim..

    ‘peki ya başka?’

    ‘hepsi bu.. kadınlar ve hayaller.. ölmeyi bekliyorum.’

    durdu.. ve yüzüme bir deliymişimcesine baktı.. gözlemledi beni.. saygıdeğer beyefendi önünde kobaymışım gibi davrandım.. elimi kafamın üstünden aşırarak, sağ elimle sol kulağımı tuttum.. ve dilimi dışarı çıkardım bunu yaparken.. anladı ne kastettiğimi ve uzaklaştı..

    20.

    tekrar yazamıyorum..

    21.

    asla yazamayacağım

    // 18.şubat.2003

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • kaltak gülüşler

    1.

    uykusuz bir çift gözle karşılaştım.. meğerse aynaymış dedim kendi kendime.. sesim aynadan yankılandı; meğer senmişsin..

    “çok fazla imla hatan var” diye bağırdı hatun içerden, siz ise “gene mi aynı muhabbet, sıkıldık artık” dediniz içinizden, “ve dahası hep aynı şeylerden bahsediyorsun.. ama gene de güzel.” 

    ‘ve dahası hep aynı şeylerden bahsediyorsun’ diyen siz de olabilirsiniz bu arada, hatun gibi, ‘ama gene de güzel’ dediğinizi ise hiç sanmıyorum oysa ki.. 

    karanlıktı.. gecenin ikisi.. iki deli.. bir evi.. kiralamış bir şekilde.. ve öyküyü devam ettirmeye karar vermişler işte.. bi şekilde.. ne şekilde.. sır.. sırıtma! sırma…

    içeri girdim ve hatuna;

    “imha hatası onlar” dedim..

    “sende imha olmak istiyorum” dedi bana.

    “nasıl yani?”

    “sana çarpmak, yüksek bir hızda çarpmak sana, imha olmak.. yok et beni!”

    tipten ayrılmıştı hatun.. ve bu benim yaptığım üçüncü şeydi.. bir çifti ayırmak yani.. umursamıyordum.. mıknatısı güçlü olan kazansın..

    halıda oturuyordu o.. yerde.. yastığın üzerinde.. ve elinde benim zımbırtılar vardı.. kağıt parçaları.. bir adet teyp.. this empty flow çalmakta.. ayaklarımı uzatmışım sehpaya, koltukta oturuyorum.. elimde kumanda.. floresan açık.. aydınlık yani oda.. ceviz kabuğu adlı paranoyak programda bir tip var.. sürekli gülen.. pamukoğlu soyadlı bir yaZzzar.. amma çok gülüyor.. amma çok şey biliyor.. mutlu ve zeki? kendini beğenmiş bir deli var bizim odada, kelebek gibi bişi.. kumandaya basınca kurtulabileceğin bişi.. tek günlük ömürde, kürsüde yüz bin satmış.. basıyorum düğmeye.. kapanmıyor.. lanet olsun.. kapanmıyor.. pil bitmiş.. lanet olsun.. fırlatıyorum kumandayı pamukoğluna.. televizyon patlıyor..

    “hey napıyorsun kendine gel” diye bağırıyor hatun gülerek

    “sinek vardı televizyonda, midem bulandı.”

    “peki”

    koltuğa geliyor hatun.. yanıma.. tek koltuk var.. ama halıda var bu kez.. halı önemli bişi.. bazı fanteziler için önemli bir araç.. dizlerime yatıyor.. ağlamak üzere olan yeşil gözler.. bakıyor gözlerime.. ve konuşuyor..

    “napıcaksın, şartlarını kabul edicek misin?”

    “hiç bilmiyorum”

    “sen bilirsin” diyor.. “kitap senin”

    “ben bilemem..”

    “napalım?”

    “bilmiyorum”

    “onlar bilir”

    yayınevine gitmiştim bir süre önce.. bir çok yayınevine.. hepsi aynı şeyleri söyledi.. hakaret olarak algılanabilecek şeyler var.. onları düzeltirsek eğer..

    “ne eğer?” diyordum. “ne? eğemezsiniz beni!”

    ve işte şimdi.. sıkışıp kaldık.. lanet olsun.. duvarlarda ışıklar.. hava kararınca.. ışıklar çıkıyor duvarlarda.. ve psikolobok, deliliğin sınırındasın diyor.. karanlıktan korkuyorum artık.. bir çocuk gibi..

    ve işte şimdi.. sıkışıp kaldık..

    2.

    “televizyon öldü” dedi hatun.

    “gömeriz bahçeye”

    “o başka öyküdeydi” dedi.. “hani baba ölüyodu”

    “siktir et” dedim.. “çizgi film usulü, mantıksız. her türlü hayal gücüne açık.. gömeriz”

    “bu gerçek” dedi gözlerini gözlerime dikerek.. “anlamıyor musun? öykü değil bu! gerçek!”

    “gerçek..”

    3.

    şarap alcak paramız yoktu ve ot zaten yoktu.. kafamız güzeldi yine de.. ve yoktu işte.. yoktuk..

    “yoklamaları napıcaksın?”

    “siktir et”

    “ailen bilmiyor de mi hala?”

    “öğrenirler yakında.. köyden kaçak celbi gibi bi boklar… ne bileyim ya.. celp mi deniyo.. off bilmiyorum.. öğrenirler..” ses tonumu azalttım tekrar “özür dilerim bağırdığım için.. öğrenirler”

    “bizimkiler de.”

    hatunu yurtta kalıyor sanıyordu istanbul’daki ailesi.. benim ise askerde olduğumu sanıyordu ailem.. bir şekilde katakulli yaptık işte.. ve şimdi.. gecenin ikisinde.. aç ve deli iki.. oturmuş düşünüyor, naapmalı neetmeli..

    “bence” diyor.. “o sınava yerime girmemeliydin.. dedim ben sana de mi? hoca tanımıyor beni ama bir kız ismim var benim.. dedim sana.. de mi? anlıcak dedim.. ”

    “disipline vermez sanırım ya”

    “ama vericem diyor”

    “ama vermez” diyorum gülerek.. işaret parmağım dudaklarında.. sürtüyorum.. ısırıyor.. ve hep aynı şey diyorum kendi kendime, içimden; ‘mor fare, beni ele verme..’

    4.

    sabah oldu.. hatun sağlığına kavuştu.. ev sahibi çaldı kapıyı.. sabahın sekizinde başka kimse gelmez çünkü bizim eve.. 

    dan dan dan.. 

    açtım kapıyı.

    “ne var?”

    “kirayı ne zaman vericeksin, 4 ay oldu be oğlum.. çıkın evden paranız yoksa.”

    “git polis çağar.. ama olabilecekleri sen düşün.. şimdi evimden defol!”

    kapıyı çarptım suratına.. yedi evi daha vardı pis moruğun, bu evi bana hediye etse dahi açlıktan ölmezdi.

    hatun aynada saçlarını tarıyordu.. ve aynadan yankılandı bir ses; “he he he he..”

    ve dediğim gibi adamın 7 tane evi vardı.. aç kalamazdı.. bize evi hediye etse bile aç kalamazdı.. hiçbir şekilde aç kalamazdı.. bu, genlerine ters bir yapı.. doğuştan şanslı.. tanrıdan torpilli.. aileden dopingli.. korkak itin teki.. iyi denk geldi..

    okula gittik.. derse girdi o.. bende dönüp başka bir hatunu aldım.. bi arkadaş.. eve gittik.. film falan izledik işte.. sonra gitti o.. akşam benim hatun çıktı dersten.. eve gelirken diğer hatunu görmüş…

    “hoş geldin” dedim..

    “bu hatunla takılma bi daha!” dedi kapıyı açar açmaz ben. 

    “peki olur.. neden?”

    “yaygaracı kaltak.. dedikoducu bişi..”

    “hmm.. tamam.. nolduki?”

    “gelmiş bana senden bahsediyor.”

    “ne diyor?”

    “siktiret ya.. takılma işte onla..”

    “tamam.. eyvallah.” sadece bu sözüm yetiyor ona.. “sen naptın.. disiplin?”

    “ha o mu.. bugün çağırdılar.. azarladılar sadece.. hepsi bu.. ama kaldım o dersten”

    kaldığı ders matematik.. yerine girdim vizede.. matematiğim iyidir.. ileri düzeydeki matematik gereksiz bir derstir.. ileri matematik kapitalizmin işine yarar! gene de matematiğim iyidir.. oldukça iyi!

    hava karardı ve uykusuz bir çift gözle karşılaştım.. meğerse aynaymış dedim kendi kendime.. sesim aynadan yankılandı; meğer senmisşin..

    5.

    “naptın bunları ya?” diye bağırdı hatun içerden, “karalamışın her yerini.”

    içeri girdim ve hatuna

    “otosansür” dedim.. “böyle yapılıyormuş.. ben de yaptım.. şimdi bestseller olcem. ya da ölcem”

    gülüyordu ve ağlıyordu.. ağlıyordu ve gülüyordu..

    “imza günü de yaparsın artık.”

    “eeee. tanrı yazar, hayran okuyucu ilişkisi.. gerekli.”

    sobaya attı öyküleri.. bir sobamız vardı.. kağıt yakardık.. topla yak – yak topla.. yaz yak – yak yaz. ve bana sormadan yapardı her şeyi o.. ölesiye özgür.. ölesiye ölümsüz.. ölesiye hasta.. ölesiye arıza..

    “naptın sen?” dedim.. metinleri aynı zamanda bir diskette saklıyordum.. tekrar çıktı almam gerekecekti..

    “yaktım.”

    “neden?”

    “canım istedi ve yaktım” dedi.. sakince.. “ve elemanın tekinden para aldım bugün okuldan gelirken.. git şarap al.. ekmek de..”

    aldım şarabı.. ki karnımız aç aslında.. ama para 4 şişe şaraba yetiyordu.. 2 de ekmek.. artmadı.. şans meselesi..

    teybi açtım.. elektrik hattımız kaçak.. nasıl yapıldığını öğretebilirim.. basit..

    “hat kaçak ve pac çalak..” dedi.. lord knows’u başlattı.¹

    “beynimi dağıtmak ister misin?”

    “hala uçuyoruz.. gerek yok.. uçamazsak dağıtırım.”

    “peki.”

    yarın bankaya gidip havaleyi alacağını söyledi bana.. ailesinden.. ertesi gün oldu.. yazı işleri böyledir, ‘ertesi gün oldu’ dersiniz ve hemen oluverir.. ve evet çok basit yazıyorum bugün, kes sesini de oku! ya da okuma. sen bilirsin.. nerde kalmıştık, hah, ertesi gün oldu ve kaltak yaygaracı geldi.. ya da yaygaracı kaltak.. her neyse işte canım.. geldi.. çaldı kapıyı.. açtım

    “ne var?”

    “içeri almıcak mısın beni?”

    “hayır!”

    “neden?.. o salak kız mı söyledi bunu?”

    cevap vermedim.. kapıyı kapatıp içeri geçtim.. göbeğimi kaşıdım.. esnedim.. televizyonu kucaklayıp 2 sokak ötedeki hurdacıya götürdüm.. 2-3 kuruş aldım.. disketteki metinlerin çıktısını alıp gerekli yerleri silerek bir yayınevine gittim. ya da disketteki metinlerin gerekli yerlerini silerek bir çıktı alıp yayınevine gittim. hangisini önce yaptığımı bile fark etmeyecek olan editörler veya siz okuyucular için bu ayrıntı da önemsizdi aslında..

    akşam hatun geldi okuldan.. ailesi acilen istanbul’a dönmesini istiyormuş, okul adresine mektup gelmiş.. konuşmaları gerekiyormuş.. falan filan.. 

    “sorun değil” dedim.. “ben best seller olcam artık.. siktir et.. git bana bir kalem al şu parayla, imza dağıtmam gerekebilir..” 

    yapıştı dudaklarıma.. ve bu sırada.. yaygaracı kaltak.. ya da kaltak yaygaracı.. bizi izliyordu açık pencereden.. benzin döküp yaksaydı.. evi. .ve bizi.. rahatlar mıydı acaba? ah! mmm..

    “bir bebeğe ne dersin?” dedi..

    “teninde öldürmeyi yeğlerim genlerimi” dedim.. “en azından şimdilik.. paramız olana kadar”

    “peki” dedi..

    6.

    uykusuz bir çift gözle karşılaştım.. sabahın beşinde.. yaygaracı eve gitmemişti.. bize de gelemiyordu.. arada kalmıştı.. aynanın arasında. boyutların arasında.. sadece izliyordu.. görünmeden. benim diğer boyutları görebildiğimden habersiz.. 

    ve ben gelemiyordum hatunun içine.. bebek istemiyordum! en azından şimdilik.. ama o istedi diye mutlaka bir gün edinicektim.. best seller olduktan sonra.. imza dağıtmadan önce.. imece usülü ile yeni bir tip işte..

    7.

    osman pamukoğlu! anlayamıyorum ben seni!!! delirmek üzereyim.. ve anlayamıyorum.. zeki ve mutlu! üstüne bir de sikko bir politik görüş ile!

    8.

    “ne eğer” diyemedim.. değmezdi.. eğdiler beni.. devam edebilir miydi? öykü yani.. ben sıkıldım ve bitirdim.. bitti! bitti.. gerçekten bitti! pezevenk çocuğu devam etti televizyonda.. gülmeye ve anlatmaya.. kaltak gülüşler!!!

    // 10.mart03

    not: bukowski’yi taklit ettiğimi iddia eden yarrak kafalılara ithafen, gerçekten taklit etmeye çalışılarak yazılmıştır.. ki becerebildiğimi sanmıyorum.. 

    1 “acıyı gidermesi için bir marihuana içiyorum ve uçmuş olmasaydım, belki de beynimi dağıtmayı denerdim” – “I smoke a blunt to take the pain out / And if I wasn’t high, I’d probably try to blow my brains out” – 2pac – lord knows – Track 8 on Me Against the World 

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..

  • seni aldatıyorum

    sevimsiz bir ‘sabah oldu uyan’ hırıltısı üzerine, beş dakika daha kestirme vaadiyle kandırılırken valide, aynı sevimsiz hırıltı benzerliğinde zırlıyor telefon..

    “oğlum seni arıyorlar”
    “hah? sabah sabah mı?”

    içten içe ‘seni istiyorum’u hazmetmeyi tercih ederken ben.. yerine sadece, o da titrek bir sesle, ‘uyandırdım mı?’ gibi bi, ‘öyleyse üzgünüm’ün hazırlanış kelimesini duyuyorum..

    “yo ben zaten uyancaktım ne var?”
    “öyleyse üzgünüm”

    yo yo! hayır! bunların hepsi, telefonun halen çalmakta olduğu bilincine, rüya görmenin bilincinden dönüş hali esnasında kafamda oluşan, sonra ‘gerçek miydi’ diye şüphe uyandıracak olan, anlık gel­gitler sadece.. ve sonra göz kapaklarının hafif aralanması sonucu içeri süzülen ışığı fark ediş.. ısrarla çalmakta devam eden telefon.. az sonra “uyandırdım mı?” diyeceği halde hâlâ, ‘uyandırmadan kapatsam mı ki?‘ yerine ‘uyuyor diye duymamıştır‘ın peşinden gidip ısrarla telefonu zırlatan bir mahluk..

    “alo!”
    “uyandırdım mı?”
    “yo ben zaten uyancaktım ne var?”
    “öyleyse üzgünüm”

    yo olamaz, ben bu anı daha önce yaşadım.. hayır sadece hayal ettim.. yaşadım.. rüyada gördüm.. yaşadım..

    hala telefonun diğer ucunda, ahizeye sarılmış, kalbi pat pat çarpan ve üzgün olmasının karşılığında ‘önemli değil, üzülmene gerek yok’ denilmesini bekleyen bir mahluk..

    “önemli değil üzülmene gerek yok”
    “ya bugün buluşabilir miyiz senle?”
    ve aynı önceden kestirilen karşılığı bekleyiş; ‘evet buluşabiliriz’
    “evet buluşabiliriz..”
    “hihi.. tamam öyle ise bize gelir misin?”

    ve bekleyiş.. ve ‘tamam gelirim.’ ve gidiş.. sanki her şey planlıymış da ben bir robotmuşum gibi.. ‘hayır ulan istemiyorum ben bugün sevgilimle buluşucaktım’ demek yerine, telefonun diğer tarafının yazdığı repliği ezberlemişçesine davranıyorum istemeden.. belki de bunu istiyorum.. ya da her ne yaparsa mağaranın dışındaki, onu tekrar ediyordur aynadaki ben.. gölgeler ve suretler. içerdekiler ve dışarıdakiler.. yansımalar ve yanılsamalar.. henüz bunu bilemiyoruz. öğrenmek isterdik ama. ne rüya hangisi gerçek. dışarıda ne var?

    akşam oluyor.. istemeden ya da isteyerek bu kez ben zırlatıyorum ısrarla.. zırrrr.. ‘acaba evde mi yok? yoo o çağırdı ama beni, biraz daha çalayım, belki uyuyordur.’

    dudaklarımdan çıkan karbondioksiti çekiyor içine.. hem de içeri beni alır almaz.. belki de baştan beri istenen buydu da bu yüzden onun yazdığı repliği ezberlemeye çabalıyordum.. istediğimi almam, istediğini vermesiyle eş anlamlıydı aslında.. ve sonra aynı kafa siken soru; ‘nasıldım hayatım?’
    hey, bu bir yarışma mı?

    ‘senden önceki daha iyiydi’ geçerken beyinden, ‘süperdin ya’ ağızdan çıkan..

    telefon zırlıyor.. onunki.. bi erkek ismi.. sanırım sevgilisi.. “alo aşkım”

    karşı taraf ne diyor bilmiyorum. hatun çırılçıplak yanımda telefonla konuşuyor..

    “iyiyim ya.. sen?” – “çok özledim seni” – “bu akşam gelme! yarın ben gelirim.. ya da konakta buluşuruz” – “saat kulesinin önünde, saat 1’de” – “tamam orda olucam” – “ben de seni seviyorum” – “öpüyorum bye”

    kaçamak gözler.. utanmış gibi.. bi sevgilisinin olduğunu önemsemediğimi bilmeli.. bunu ona kanıtlıyorum.. bu kez benim telefon zırlıyor..

    “alo aşkım naber” – “ya bu gece gelemem” – “evet evdeyim” – “biliyorsun işte sınavım var” – “yarın sınavdan çıkışta alırım seni” – “tamam oldu”

    vs vs.. gene yapışıyor hatun dudaklarıma.. dakikalar geçiyor.. soluk alıp verişler hızlanıyor.. ve ‘nasıldım hayatım’ finişi ile skor eşitleniyor..

    ve bitiyor gece.. öykü ya da yazı gibi.. müzik gibi değil ama. müzik asla bitmez bende. bitmemeli yani.

    sabah.. aynı sevimsizliği ile, ‘sabah oldu uyan oğlum sınava geç kalıcaksın‘ serzenişleri ve zırlayan telefonları cevapsız bırakışlarımla tek başıma yalpalıyorum kendime.. ‘nasıldım hayatım’lar.. ‘seni seviyorum’lar.. bitmeyen yalanlar.. evet BENi aldatıyorum!


    güzeldi.. sen güzeldin.. seninle sevişmek güzeldi.. sonra da hiç bişi yaşanmamış gibi gitmek..
    güzeldi.. sen güzeldin.. seninle sevişmek de öyle.. ama ya sonra? üstelik hiç bişi yaşanmamış gibi.. gitmek.. belki de gitmek değildi bu.. kaçmaktı.. bunun dışında da var olan bişi yoktu. seks hiçbir şeydi.. ya da her şey..

    sabah.. zırlayan telefon.. biraz çekingen, biraz masumca ama iç yüzünde libido kokan ahlaksız (!) ve aykırı bi teklif.. ‘buluşalım’ yani sevişelim.. ne söylediğini duyuyorum.. ne kastettiğini anlıyorum. sonrası da yok.. öncesinin de olmadığı gibi. ve o yaşanmış gibi anlattığım anın da, gerçekte olmadığı gibi! arzularınızın karşılığı da.. yok. asla da olmucak..

    gölgelerin içinden çıktığımızda, bunu tekrar okuyalım ama. olur mu?

    // writ: 07.eylül.02

    her metne sabit dipnot: kelime hatalarından, eksik veya fazla yazılmış harflerden sanchez sorumludur. redaktörüm olur kendisi. gözden kaçırdığı bir şeyler mutlaka vardır. kendisi ile spam@unthatow.xyz adresi üzerinden e-posta yolu ile temas kurabilirsiniz. ancak tdk’yı kılavuz edinenlerin imla hassasiyetleri ve diğer edePiyasal karın ağrılarınız için başvurabileceğiniz bir ilgili mercii yok. aslına bakarsanız benim başımda ilgilim olan bir mercii de yok, Allah ya da diğer adı ile Tao dışında. 14 yaşımdan beri katıldığım edePiyat oyunlarında aldığım ödülleri satarak geçimimi sağladığım yönündeki iftiralara itibar ediniz ama.. hadi çav belladonna!

    ..