Blog

  • bir pazartesi sendromu

    evdeyim
    bir pazartesi günü
    günlerdir süren ağır
    vardiyalardan sonra
    nihayet
    üstelik günün pazartesi olması
    üstelik bayram sonrası ilk
    pazartesi olması
    durumu biraz tuhaf kılıyor
    açıkçası
    sabahın sekizinde balkondaydım
    kaldırımla tümleşik bir balkon
    ve işe giden insanları izledim
    bu sabah
    keyifliydi
    bir pazartesi sabahı işe
    gitmiyor olmak
    herkes tatilini yaparken
    onların gezgin ruhunu taşıyan
    bagajları ile savaştığıma göre
    hak etmiş olmalıyım bunu
    yine de anlayamıyorum
    insanları
    bir komşum
    “bugün de mi tatil
    sana” dedi
    “evet” dedim ona
    “bugün de tatil”
    sanki bayram boyu
    tatildeymişim gibi
    bir havaya büründüm
    uzaklaştı
    sonra bir sigara daha yakıp
    devam ettim güne
    kedileri izledim gizlice
    öğlen olduğunda
    bir paket bitmişti
    tütün içiyordum
    sarma yani
    daha kolaydı böylesi
    sar-yak-iç, sar-yak-iç
    zaman geçiyordu işte
    ölüyordu
    geri gelmiyordu
    keyifliydi
    ben de ölüyordum
    ve “geri gelmem
    umarım” dedim
    bir kaç sene içinde kapımı
    çalacak olan
    ölümün ardından
    başka bir hayata
    ya da başka bir dünyaya
    geri gelmem umarım
    “bu kadar çok sigara içersen
    öleceksin”, dedi doktor
    “sen hiç ölmeyecekmişsin gibi
    konuşuyorsun doktor” dedim ona
    herkes ölecekti
    kaçarı yoktu bu işin
    zaman fark etmiyordu
    hem öyle mücadele vermek falan
    da gerekmiyordu ölmek için
    bir şekilde gelirdi zaten ölüm
    zamanı vardı
    ve en ufak bir hastalıkta
    intihar tutkusu ritmini
    arttırır
    komada yada sakat bir hayatı
    tercih etmeyeceğimi hatırlatırdı
    bana
    ama şimdi düşünüyorum da
    bir pazartesi öğleden
    sonrasında
    daha fazla sakat-aşk
    yaşamaktansa
    komada kalsaydım keşke,
    diyorum
    o lanet olası ameliyat
    masalarından
    hiç kalkmasaydım
    bir şey kaçırmış olmazdım
    sanırım
    bir şey de kazanmamıştım onca
    yıl içinde
    yaşıyordum işte
    seke seke
    zig zag çize çize
    yaşamaya devam dedim
    içeri girdim
    perdeleri örttüm
    bir sigara yakıp
    ertesi gün gelecek olan
    ölümcül vardiyamı düşündüm
    sabah sekiz akşam sekiz
    uçaklar
    bagajlar
    kargolar
    ve insanlar
    ve lanet olası insanlar

    6 ekim 2008 
  • körük diyalogları

    bazen
    uçağın körüğünde
    ama
    yolcuların görmeyeceği bir yerde durur
    ve
    x-ray’den geçmediği için
    kapıdan
    verilecek olan
    bebek
    arabalarını beklerim
    kontuardan
    geçen 155’dir mesela
    bizim
    yüklediğimiz 154
    bir
    tane kapıdan gelince
    mutabık
    olursun şutaltı ile
    ve
    o bir parçayı beklersin
    bazen
    iki ya da üç
    dört
    beş altı
    uçaktaki
    bebek sayısına göre
    yolcular
    seni görmez
    sen
    yolcuları arkalarından görürsün
    kapının
    arkasında
    elleri
    eldivenli ve
    nefes
    nefese kalmış biri
    bazıları
    geri dönüp
    bir
    bakış atarlar
    bazıları
    gülümser
    bazıları
    kavrayamaz orada ne işim olduğunu
    ve
    bende kavrayamam
    onların
    yurtdışına gitmek için
    ne
    tür bir işleri olduğunu
    amsterdam
    lyon
    manchester
    berlin
    bir
    bebek arabası gelir nihayet
    ve
    onu alıp aşağıya iner
    ön
    ambara sallayıp
    kapıyı
    kapatırım
    pusback
    bağlanır
    uçak
    piste doğru gider
    yakında
    iniş yapacak
    başka
    bir uçak yoksa
    gider
    bir sigara içersin yasak alanda
    sonra
    döner gelirsin
    uçak
    iner
    ve
    pencerelere bakarsın
    yolculara
    onlarda
    sana bakar
    ve
    sen
    önemli
    bir iş yapıyormuşçasına
    eldivenlerini
    takar ve havaya girersin
    ama
    daha sonra
    altmış
    santim yüksekliği olan
    üç
    dört metre derinliğinde bir ambara girer
    diz
    çöker
    ve
    iki büklüm şekilde
    boşaltır
    ve yüklersin
    sonra
    tekrar körük
    bebek
    arabası
    yolcular
    şefler
    kaptanlar
    hostesler
    hava
    boşlukları
    düşünce
    boşlukları
    kelime
    boşlukları…
    önünden
    geçen 162 yolcuyu izlerken
    hayatı
    çözersin
    parmak
    izleri gibi
    giysileri
    de farklıdır
    saçları
    konuşma
    tarzları
    yürüyüşleri
    ve bekleyişleri
    her
    gün binlerce insan görüp
    binlerce
    öykü yazarsın kafanda
    ve
    sonra deri ceketli
    deri
    sakallı
    henüz
    üniversite öğrencisi olan bir yolcu
    yanındaki
    hatuna
    yazar
    olmanın
    bu
    ülkede çok zor olduğunu söyler
    yurtdışına
    özellikle bu yüzden gidiyorum der
    çok
    heyecanlıyım der
    pekala
    git dersin içinden
    bir
    daha geri dönme de
    tekrar
    bagajınla uğraşmayalım dersin
    yazar
    olmak isteseydim
    ben
    de yurt dışına giderdim herhalde dersin
    gidenleri
    uğurlamakla yetiniyorum dersin
    ve
    göz göze geldiğin bir bebek
    düşünce
    balonunu patlatır bu karede
    arabayı
    alır
    ambara
    atar
    kapağı
    kapatır
    gidip
    bir sigara içerken
    “türk
    asılı izlandalı yazar girdo” dersin kendine
    gülmen
    kahkaha halini alır
    tutamazsın
    kendini
    ani
    bir sinir boşalması meydana gelir
    ve
    yanındaki tip
    “noldu
    lan” der
    hiç”
    dersin
    “bizim
    uçak frekansa girdi mi?”
    “inişe
    bile geçti oğlum, kalk hadi”
    telsizden
    geçen anonsu duyup
    “inişi
    de geçmiş” dersin
    koşmaya
    başlarsınız…
    onur-dublin
    taşta
    pozisyon
    34 numara

    29
    eylül2008
  • “şiir tadı yok”

    güneşe
    karşı işedim bugün
    sonra
    gidip,
    köpek
    kokoreci yedim
    bulutların
    üzerinde.
    ölmeden
    önce dedim kendi kendime
    ölmeden
    önce
    hiç
    kimsenin bir bok anlamadığı
    ama
    çok beğenip alkışladığı
    şiir
    tadında bir şeyler yazmalısın artık
    gerçek
    bir şiir
    ağdalı
    dizeler olmalı
    üzerinde
    üç gün düşünülmüş cümleler
    her
    saat başı sırasını değiştirmelisin kelimelerin
    ve
    aynada kendine baktığın gözle bakmalısın
    işin
    bittiğinde
    biraz
    jöle sürmelisin mesela başlığa
    ve
    birine gidip danışmalısın
    “siyah
    kazağımın üzerine
    yeni
    aldığım mavi eteğim uyuyor mu” diye
    hayır
    derlerse
    yeniden
    dizilmeli mısralar
    akıcı
    olmalı
    derin
    olmalı
    kafiyeli
    olmalı
    yüksek
    bir sanat barındırmalı
    kimse
    hiçbir şey anlamamalı
    bunu
    denedim bugün,
    ve
    güneşe karşı işedim,
    hafif
    melankolik bir gün batımı vardı
    aşıklar
    sırt sırta vermiş
    duruyorlardı
    nefrete karşı
    gözden
    ırak bir köşede
    şezlong
    kurmuştu bira şişesine
    ihtiyarın
    teki
    güldüm
    sonra imgelemlerime
    ve
    yemin ettim kendi kendime
    ayarını
    tutturana kadar
    bir
    daha size sunmayacağım diye
    bu
    basit ve
    yeterince
    pişmemiş satırları
    not:
    45 dakika ateşte bekletip öyle servis ediniz

    29.eylül.2008
  • tuvalet şiirden önemlidir

    iyi
    yazdığını söyler durur insanlar
    süpersindir
    akıcıdır
    kelimeler
    cümleler
    vurucudur
    ve
    övgü karşılığında
    eyvallah
    demekle yetinirsin
    mahcup
    hissedersin kendini
    bulamazsın
    söyleyecek başka bir kelime
    ama
    daha fazlasını bekler insanlar
    teşekkür
    etmeni belki de
    yazılarını
    beğendikleri için
    ya
    da yeni bir arkadaşlık ilişkisi
    tanışma
    faslı
    şu
    veya bu
    ki
    düşününce
    evindeki
    tuvalet kadar
    değeri
    yoktur hiçbir şiirinin
    ve
    ev kirasını ödeyemezsen
    o
    tuvaletten de olursun ama
    lağımda
    da yaşasan
    yazarsın
    yine de
    biri
    alıp basar hatta
    ya
    da sahiplenir
    “bunları
    ben yazdım” der
    başka
    bir internet sitesinde
    ses
    çıkarmazsın
    ve
    insanlar sorular sormaya devam eder
    ama
    sen sorduğun sorulara cevap alamazsın asla
    yazar
    durursun ve konuşur dururlar
    “yerinde
    olmak isterdim” derler
    ama
    söz konusu takas
    yaşadığın
    hayat
    ya
    da yaptığın işten ziyade
    o
    sikik şiirleri
    “ben
    yazdım” diye gösterme isteğinden ibarettir
    aldırmazsın
    buna da
    hiçbir
    şeye aldırmazsın artık
    ama
    238 yolculu
    amsterdam
    uçağının ambarına yüklediğin
    285
    parça bagajın içinde
    ‘118
    taksim 1’ etiketli olanını ararken
    bir
    yolcu uçmaktan vazgeçtiği için
    ettiğin
    küfrün hızı
    yazdıklarını
    sollar
    ve
    tam bagajı bulduğun onda
    yeni
    bir anons gelir telsizden
    yolcu
    tekrar uçmaya karar vermiştir
    son
    bir küfür daha savurur
    bulduğun
    bagajı yerine koyar
    ambarı
    en baştan düzenler
    kapağı
    kapatır ve inersin
    sonra
    eve gelirsin ve
    birisi
    sana
    “senin
    gibi yazmak için ne yapmalıyım?” der
    “bilmiyorum”
    dersin ona
    “iki
    yumurta kırıp karıştır mesela?”
    can
    sıkıntısından doğar şiir
    etrafında
    seni anlayan
    bir
    kedi bile olmamasından doğar
    kendini
    defolu hissedişinden doğar
    ki
    yıllar önce
    bir
    alıcısı vardı bunun ama
    artık
    her sanat ölü doğmakta
    ve
    günü kurtarabileceğin
    başka
    bir işin yoksa
    sürdürülmesi
    olanaksız edebiyatın
    o
    yüzden
    dilediğinizi
    dilediğiniz alabilir
    kullanabilir
    alan
    olursa satabilir
    ya
    da yeni baştan yazabilir
    ve
    hatta bok atabilir
    yırtıp
    atabilir
    ya
    da gelip ağzıma sıçabilir ama
    üç
    kuruş için zincirlendiğim
    mesai
    saatleri içinde
    ekstradan
    hortlayan her angarya
    bir
    küfre denk düşer
    sikik
    dizeler
    açlıktan
    ölecek durumda da olsan çıkar nasıl olsa
    ama
    işin yoksa
    açlıktan
    ölecek duruma gelirsin ve
    ben
    tekrardan sefilleri oynamak istemiyorum dostum
    ucu
    ucuna yeten bir yaşam kafi geliyor bana
    ama
    sen
    hastalık
    dolu bir yatakta yatan
    interneti
    ve bilgisayarı olmayan
    buna
    rağmen içen ve yazan biri olarak
    gerçek
    yeraltında yaşamayı sürdürebilirsin Tolgur
     “gerçek yeraltı benim” diyerek
    bok
    içinde yaşadığını da söyleyebilirsin
    biraz
    daha ileri giderek
    “ya
    bu yazıları onayla ya da bu işi bana bırak” da diyebilirsin
    ama
    unutmaman gereken şey;
    boktan
    bir hayatın
    ve
    bu boktan hayat üzerine yazmanın
    övünülecek
    bir yanının olmadığıdır
    ve
    “yeraltında yaşamak” diye tabir ettiğin
    o
    anlamsız benzetmeyi
    yeraltında
    olduğu söylenen
    bir
    çok insan bilmiyor
    umurlarında
    bile değil bu
    sadece
    yaşıyorlar
    kendi
    bildikleri şekilde
    kendi
    bildikleri düzeyde
    ve
    onları yeraltına iten
    ya
    da yeraltı olduklarını dile getirenler
    göz
    önünde yaşayıp
    insanların
    görmesini istemedikleri her şeye
    siyah
    kalın birer örtü örterek
    kafalarına
    göre etiketleyenlerdir
    medyadır
    mesela
    yada
    bestseller yazarlar
    akademik
    literatür
    bu
    arada
    bu
    şiir de beş para etmez evet
    ama
    ben kendimi
    çalıştığım
    yere
    saati
    iki buçuktan satıyorum
    ve
    daha fazla veren bir yer bulsaydım
    ben
    de onları satardım
    ama
    senin gibilerin
    bizim
    gibilere
    hiç
    bir şey satamayacağını
    yıllar
    önce dile getirmişti
    savaşı
    kazanan bir adam
    tekrar
    ettirtme:

    “sahtekarların bizi temsil etmemesini
    yeğleriz”
    28.eylül.2008
  • “konuşacak bir hamam böceği bile bulamıyorum” – buk.

    olayların
    işleyiş tarzını
    veya
    içinde bulunduğun durumu
    bir
    alıntıyla dile getirmek
    kolaydır
    daima
    ve
    alıntılardan başka şansının kalmadığı durumlar gelir
    konuşmak
    için
    kelimelerin
    tükenmiştir çünkü
    bir
    başkasının kelimelerine ihtiyacın vardır
    konuşmaya
    bile değil hatta
    dinlemeye
    sadece
    çoğu
    zaman iyi bir vokalisti alırsın karşına
    -bu
    bir bant kaydı-
    döner
    durur
    iyi
    bir şiir de
    yola
    getirebilir insanı
    bir
    süre için…
    aynı
    aptal gecelerin yüzlercesi kapıdadır oysa
    peş
    peşe gelir günler
    ve
    başa çıkamamaya başlarsın en sonunda
    pes
    edersin
    alkolle
    övünen tiplere bakar
    bir
    köşede tek başına
    sakin
    ve sessizce şişeni yudumlarsın
    sonra
    yağmur başlar
    herkes
    dağılır bir yere
    evlere
    ya da barlara ya da cennette bir köşke
    gidecek
    bir yerin yoktur
    bakkala
    gider
    şişeni
    alır
    yerine
    dönüp ıslak çimenlere oturursun
    bira
    da ıslaktır zaten
    içini
    ıslatmış olur en azından
    ya
    da ruhunu
    ve
    bu sıkıcı
    kasvetli
    dizeler
    zihnini
    parçalayan şeye
    karşılık
    gelmez aslında
    yine
    de hemen hemen herkes
    “seni
    anlıyorum” der
    anlatmadığını
    biliyorsundur oysa
    yeteneğin
    yoktur durumunu kelimelerle açıklamak için
    doğru
    düzgün konuşmayı bile beceremiyorsundur
    yazmayı
    nasıl becerebilirsin
    sonra
    eve gelir,
    halının
    üzerindeki kitapların birini alır
    ve
    okumaya başlarsın,
    ve
    gerçekten sen de
    konuşacak
    bir hamam böceği bile bulamıyorsundur
    ve
    çevrendeki,
    durmadan
    konuşan insanlarla arandaki
    perdeyi
    indirir
    yazarsın…
    belki
    okuyacak bir hamam böceği çıkar…
    bunun
    sana yararı olmaz ama
    eline
    bir çakmak alır
    cehenneme
    hazırlık yaparsın
    parmaklarını
    yakarak
    ve
    beyaz masa örtüsüne
    sigaranla
    “allah
    belanı versin girdo
    ağzına
    sıçayım”
    yazdıktan
    sonra
    örtüyü
    kendi üzerine örter
    ve
    sızarsın
    halının
    üzerinde
    ve
    gecenin bir yarısı
    odandaki
    yakarcaların
    ya
    da hamam böceklerinin
    ya
    da görünmez insanların
    ısırıkları
    ile uyanır
    ayağını
    kaşıyıp
    yara
    yaparsın…
    ki
    işin aslı
    ruhunu
    kaşındıran her şey mevcuttur
    ve
    onlarla konuşmak zorundasındır
    küfür
    etmek hatta
    ağzına
    geleni söylemek
    yapmazsın
    ama
    bir
    fare kapanı bile kuramazsın sen
    bir
    tuzak kursan bile
    gidip
    kendin yakalanırsın ona da
    zeki
    olmak yeterli olmaz hiçbir zaman
    önemli
    olan
    insanları
    aptal yerine koyma yeteneğine sahip olmaktır
    ve
    böyle bir durumda
    karşındaki
    insan
    her
    ne kadar senden daha zeki ve
    her
    şeyin farkında da olsa,
    aptallaşır
    ve
    aptallığına öfkelenip
    intikamını
    evdeki
    masa örtüsünden alır
    20eylül2008

  • retro

    başkaları nasıl yapıyor bilmiyorum ama
    yatağa girdiğimde
    eğer sarhoş değilsem
    olasılıkların tecavüzüne uğrar beynim

    on yıl sonra neler olacak?
    umrumda bile değildir on yıl sonra bana neler olacağı
    ölebilirim
    aç kalabilirim
    trafik kazası
    deprem
    savaş
    uzaylıların istilâsı bile mümkün

    ve savaşa karşı değilim
    ve barışa karşı değilim
    karşı olduğum tek şey
    yaşamana ucu ucuna yeten bir miktar için
    saatlerce çalışmak zorunda olmak

    on yıl sonra neler olacak?
    on milyon yıl önce neler olmuştu?
    gelişim insanı sakat bırakır
    teknoloji insanı sakat bırakır
    ilkelken
    avlanarak veya
    ağaçtan beslenip
    bir mağarada yaşayabiliyorken
    şimdi on iki saat çalışmak zorundayız
    herkes bir şeyler üretmek zorunda
    döngü sürmek zorunda
    savaşlar çıkmaya devam edicek
    ve ekonomiye kafamız basmadığı için
    maaşımıza gelen zammın
    artan vergiye eşitlendiğini
    ve aslında daha çok verirken
    verdiklerinden daha çok aldıklarını
    asla fark edemeyeceğiz

    yeni bir telefon
    yeni bir kol saati
    yeni bir ayakkabı
    ekmek
    su faturası
    ve binlerce yıl önce
    daha özgür olduğumuz bir gerçek

    evrim doğayı terk etti
    insan doğaya hükmediyor
    ve artık geriye dönüşü
    mümkün olmayan bir süreçteyken
    nükleere karşı olmak yerine
    üçüncü dünya savaşının çıkmasını bekliyorum ben
    hatta dört ve beşinci
    insan ırkının
    kendi kendini yok etmesini için

    bilim kurgu kitaplarında kalacak
    uçan arabaların gezdiği
    tekno şehirler

    ve bana sorarsanız
    tekrar en başa dönüp
    yeniden ormanda yaşasak
    hiç fena olmaz

    19.eylül.2008
    not: emin aga’ya ithaf edilmiştir

  • 6 ayın özeti

    seviştiğin
    kadın
    uykuya
    dalar ve
    sen
    o’nun neden seni seçtiğine aldırmazsın
    sabahın
    altısında
    balkonda
    biranı yudumlar ve
    güneşin
    doğmasını beklersin
    ilk
    otobüsün kalkma vaktini
    işine
    gitmek için
    yarı
    sarhoş yarı uykulu
    yarı
    insan yarı tanrı
    ama
    asla hiçbir konuda
    tam
    ve mükemmel değilsindir
    öyleymiş
    gibi davranırsın sadece
    ve
    gerçekten o an tanrın olan bir adam
    sana
    emirleri sıralar her sabah;
    “çayımı
    getir”
    “sipariş
    listelerini hazırla”
    “faturaları
    çıkart”
    “sevkiyatı
    kontrol et”
    sonra
    tanrın olan adamın karısı gelir ofise
    otuzlarında
    bir öğretmen
    o’na
    da çay verirsin ve
    dün
    gece ofise gelen
    yirmilik
    hatunla patronunu
    ofiste
    bırakıp paydos ettiğini
    söylemezsin
    karısına
    sonra
    bu konuda bir şiir yazarsın
    ve
    eğer günün birinde
    yazar
    olursan
    olabilirsen
    yani
    ve
    denk gelirlerse kitabına
    tüm
    eski patronlarının eşleri
    sana
    şu soruyu yöneltmek isterler;
    “o
    şiirdeki patronun kocam mıydı?”
    ne
    fark eder ki?
    yaşanmış
    ve bitmiştir her şey
    ve
    sen her yaşanılanı kayda geçersin
    bu
    yüzden birisi seninle beraberken
    başınızdan
    ilginç bir olay geçtiğinde
    “bunu
    da yazarsın” der
    “bilmiyorum”
    dersin ona
    “ben
    seçmiyorum”
    sonra
    seviştiğin hatun uyanır ve
    uyuyup
    uyumadığını sorar sana
    “bilmiyorum”
    dersin
    “genellikle
    uyutulduğumu düşünür insanlar”
    “bu
    ne demek şimdi?”
    “bilmiyorum”
    dersin
    “allah
    belamı versin ki bilmiyorum
    tıraş
    olmak zorundayım
    işe
    gitmek zorundayım
    evden
    on dakika içinde çıkmak zorundayım
    akşama
    kadar ayakta durmak zorundayım
    ve
    inan bana hiç biri içimden gelmiyor”
    “bugün
    işe gitme o zaman” der hatun
    rahattır
    bunu derken
    umurunda
    bile değildir sana ertesi gün ne olacağı
    sabahın
    altısında
    bir
    kez daha sevişmek istiyordur sadece
    senin
    içinden bu da gelmiyordur ama
    istediğini
    alır o
    sen
    işe geç kaldığın için
    ne
    olup bittiğini de sormaz sonrasında
    işe
    gidersin
    patronun
    kapıda seni bekliyordur
    “neden
    geç kaldın” der
    “uyuyakalmışım”
    dersin
    “ofisi
    zamanında açman gerekiyor” der
    ama
    asla ofisi zamanında kapamana izin vermez
    daima
    parası ödenmeyen fazla mesailerle
    zaman
    kaybedersin
    ama
    işini kaybetmekle kıyaslayınca bunu
    zaman
    kaybetmek
    işini
    kaybetmeye göre
    daha
    kârlı bir seçim gibi
    görünür
    gözüne
    ve
    altı ay sonra bir gün
    seçimleri
    olasılıkları
    kâr
    durumunu
    kaybedileni
    ve kazanılanı
    siktir
    eder
    işi
    bırakırsın
    bir
    hafta içinde kendine
    yeni
    bir tanrı aramak zorunda kalacaksındır oysa
    yeni
    bir iş
    yeni
    bir patron
    yeni
    iş görüşmeleri
    özgeçmişler
    telefonlar
    adresler
    ilanlar
    formlar
    ve
    hatunlar etini sıyırıp
    ruhunu
    kemirirken
    aşık
    olduğun tek kadının siluetini
    koruma
    altına alırsın zihninde
    asla
    yitip gitmeyen
    ve
    asla kaybetmediğin
    tek
    şey O kalır geriye

    18.eylül.2008
  • hâlâ benimle olmak istiyor musun?

    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    ömrünün
    sonuna dek
    this
    empty flow dinlemek zorundasın
    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    hiçbir
    şeyi
    sonuna
    varana dek
    önemsememek
    zorundasın
    sorunları
    çözmeye çalışmaktan vazgeç
    her
    şey kendi kendine çözülür ve
    para
    hesabını es geç bi defa
    her
    şey
    geldiği
    gibi gider
    yettiği
    kadar harcanır
    tuborg
    gold olacak
    ve
    pall mall
    hava
    yağmurlu ise
    evde
    kalıp
    beth’e
    kulak verebiliriz sessizce
    hayır
    sinemadan hoşlanmam
    canın
    isterse tek başına da gezebilirsin
    o
    heriften hoşlanmıyorum ama
    arkadaşın
    olarak kalabilir
    arkadaşların
    beni ilgilendirmiyor
    dün
    gece nerede olduğun da
    hayattaysan
    ve
    keyfin de yerindeyse
    merak
    etmeme gerek yok
    o
    hatun en yakın dostum
    kıskançlık
    beni delirtir
    kafesler
    beni delirtir
    sigarama
    karışılması beni delirtir
    televizyon
    beni delirtir
    kalabalık
    beni delirtir
    akraba
    ziyaretleri
    bayramlar
    davetiyeler
    özel
    günler
    delirmemi
    istemiyorsan
    işime
    karışma
    eğer
    benimle yaşamak istiyorsan
    odamı
    sadece benim temizleyeceğimi bilmelisin
    senin
    de kendine ait bir odan olabilir
    ama
    benim sınırlarımda
    dağınık
    olan hiçbir şeyime dokunamazsın
    eşyalarımın
    yeri değişirse
    hayatımdaki
    yerin değişir
    yemek
    yaparken yardım edebilirim elbette
    bulaşık
    yıkarım
    çamaşır
    yıkarım
    seni
    yıkarım
    sonra
    halılar
    sonra
    ütü
    ama
    bana yeni bir giysi almayı teklif etme asla
    sen
    kendine dünyada ki her şeyi satın alabilirsin
    ve
    emin ol üzerindeki her değişikliği fark ederim
    hayatındaki
    her değişikliği fark ederim
    ve
    yalan söylediğinde
    yalan
    söylediğini bildiğimi bilmelisin
    hayır
    küpe takamam
    hayır
    saçımı taramıyorum
    hayır
    jöle kullanmıyorum
    hayır
    sakalıma şekil de veremezsin
    eve
    gelmediğimde
    bir
    hatunla birlikte olduğumu düşleme
    yalnız
    kalmak istediğimde
    beni
    rahatsız etme
    ve
    hiçbir arkadaşının
    hakkımda
    ne düşündüğünü bilmek istemiyorum
    arkamdan
    konuşulanların
    arkamda
    kalmasını yeğlerim
    dilersen
    evlenebiliriz
    ama
    akrabalarından herhangi biri
    ilişkimizle
    ilgili fikir belirtemez
    ve
    dahası güzelim
    soyut
    acılarını çözmemi bekleme benden
    elin
    kesilip kanarsa
    kanı
    durdurmanın bir çaresini bulabilirim ama
    ruhun
    kanadığında
    ancak
    kan kardeşi olabiliriz demektir bu
    benim
    ruhumdaki kesikler
    hiç
    kapanmaz çünkü
    anlaştık
    mı?
    ha
    bu arada
    sakın
    bana yeni bir saat alma
    son
    on sekiz yıldır
    saatimi
    değiştirmeyi düşünmedim
    pekala
    pekala
    vazgeçtim
    hiçbir
    şey yapmak zorunda değilsin
    tüm
    bunları
    benle
    tanışmadan önce
    içinden
    gelerek ve
    ben
    söylemeden
    yapıyor
    olsaydın
    bir
    şansın olurdu belki
    değişmene
    gerek yok
    kilidime
    uyan bir anahtara ihtiyacım var benim
    seni
    çilingire götürüp yontamam

    18.eylül.2008
  • hiç sırası değil

    parana
    gerek yok
    ben
    de hiç olmadı zaten
    evini
    de boş ver
    bir
    çok kez sabahladı isem kilise sokağında
    bunu
    bir gün
    ömrümün
    sonuna dek sürdürebilecek kadar
    evirilebilirim
    ya
    da mecbur kalabilirim buna
    ki
    tüm evrimler
    mecburiyetten
    ileri gelir
    devrimler
    ise
    daha
    iyi bir yönetim şekli yalanıyla
    yeni
    bir tasma taktırtmaktan öteye geçmez
    ha
    bu arada sen
    beni
    de boş ver hatta
    sen
    tek başına
    dilediğin
    kadar uzağa gerilip
    şut
    çekmek için
    ve
    koşup sonrasında
    ıskalayabilirsin
    defalarca
    sürdürebilirsin bunu
    ben
    denemeyeceğim
    benimle
    burada ölmek konusunda da serbestsin
    ama
    gitmek istiyorsan
    peşinden
    gelmeyeceğim
    ve
    her ne yapıyorsan yap
    kalsan
    da
    gitsen
    de
    kendi
    çevrende dönsen de
    herkes
    senin çevrende dönse de
    yalnız
    başınasın
    benim
    zamanım
    senin
    zamanına
    dikey
    bir konumda akıyor
    anlık
    bir çarpışma dışında
    bir
    daha asla
    hiçbir
    şey
    hiçbir
    şeye
    temas
    etmeyecek
    bunu
    kanıksasan iyi olur
    uydularımdan
    biri olmaktan vazgeç lütfen

    13.eylül.2008
  • where are they now

    geçmişten
    gelen bazı sesler duyuyorum
    yıllar
    öncesinden gelen
    hayır
    sanrı değil
    hayır
    düş görmüyorum
    hayır
    delirmedim
    geçmişten
    geliyor sesler
    yetmişli
    yıllardan
    seksenli
    yıllardan
    doksanlı
    yıllardan
    kulaklığımda
    var olan gezegen
    uydusu
    olduğum gezegen
    neşeli
    hüzünlü
    coşkulu
    aşk
    dolu
    acı
    dolu
    heyecanlı
    ağlamaklı
    ve
    dahası
    dahası
    dahası
    hissedilebilecek
    ne varsa
    hepsini
    kaydetmişler notalara
    ve
    ölümsüz vokalistler
    hiçbir
    zaman susmayacaklar
    asla
    susmayacaklar
    her
    an
    dünyanın
    bir yerinde
    herhangi
    biri
    onları
    dinliyor
    ve
    hissediyor olacak
    kimileri
    çoktan ölmüş,
    kimileri
    kesmiş sesini
    kimisi
    de hâlâ
    müziğin
    peşinde
    eskilerin
    daha iyi olduğunu
    onlar
    da biliyor
    şimdi
    ölmüş olsa da bir çoğu,
    bir
    zamanlar hiç yaşamamış olsalardı eğer
    hayat
    daha sıkıcı olacaktı
    eminim
    bundan
    *
    başlık cock sparrer’in bir şarkısının adıdır

    3.eylül.2008