Blog

  • kabullenmek zor

    “şiir
    mi o?”
    “bilmiyorum
    bayım,
    buradan
    öyle görünüyor”
    “daha
    çok,
    üstünkörü
    bir karalama gibi”
    “karalama
    da olabilir”
    “bir
    karar ver
    şiir
    mi değil mi?”
    “şiirin
    ne olduğu konusunda
    şüphelerim
    var”
    “şiirin
    tanımını yapamaz mısın yani?”
    “hiç
    bir şeyin bayım”
    “hiçbir
    şey ne?”
    “hiç
    bir şeyi tanımlayamam
    hiç
    bir şeyi tanımıyorum
    hiç
    bir şeyden emin değilim
    bir
    tek şey dışında”
    “ama
    şiir yazıyorsun”,
    “şiir
    olup olmadığını bilmiyorum demiştim”
    “şiire
    benziyor”
    “buradan
    bakınca da öyle göründü bana,
    demiştim”
    “buradan
    bakınca derken?”
    “benim
    açımdan bayım
    bakış
    açısı farkı”
    “bakış
    açısı diye bir şey yoktur
    doğru
    tekdir”
    “görecelik
    kavramını seviyorum”
    “göreceli
    olan tek şey zamandır”
    “bu
    dediğiniz de göreceli olabilir”
    “seninle
    anlaşamayacağız”
    “anlaşamıyor
    olmamız
    ikimizden
    birinin doğru olduğu anlamına gelmez bayım
    her
    ikimiz de
    kendimizce
    haklı olabiliriz
    ve
    bunu kabul edersek
    anlaşamıyor
    olmamız
    sorun
    yaratmaz
    otorite
    göreceliği
    dışlar
    ve
    insani duyguların
    değişkenliğini
    de
    otorite
    kesinliktir
    karşı
    gelinememezlik
    limit
    sınır
    oysa
    dünya üzerinde
    herkes
    için geçerli
    kesin
    bir doğru yoktur”
    “kesin
    olan bir şeyler yok mu hayatında”
    “bir
    hayatım olduğuna inanmıyorum bayım”
    “bir
    hayatın olduğuna inanmıyor musun?”
    “bir
    hayatın olduğuna inanıyorum
    otoriter
    toplumlarda
    tek
    bir hayat söz konusudur
    ama
    o sunulan hayatın
    benim
    hayatım olduğuna inanmıyorum
    ben
    bir kukuleta olmak isterdim”
    “yine
    de ben
    bunun
    bir şiir olduğuna inanmıyorum”
    “inanıp
    inanmamakta özgürsünüz bayım”
    “bana
    kalırsa sen de
    buna
    şiir diyemezsin,
    “şiir
    demedim bayım
    ama
    nedense gelip
    ‘şiir
    değil bu’ dediler”
    “değil
    ama”
    “olabilir
    ve
    önemli değil
    tanımların
    keskinliği yok edilirse
    zihinler
    özgür kalabilir”
    “zararlı
    düşüncelere izin veremeyiz”
    “izin
    istediğimi sanmıyorum bayım
    ben
    kafama göre takılıyorum
    hoşunuza
    gitmiyorsam
    kafesinize
    tıkabilirsiniz
    hiç
    sorun değil
    zihnimin
    içini işgal eden farelerimden
    sıkılmam
    asla
    ama
    sizden sıkıldım
    gidiyorum
    söyleyecek
    bir şeyiniz var mı?”
    “bu
    kafayla gidersen senden bi bok olmaz”
    “bir
    hiç olmayı kabullenebilmek
    en
    harikulade şeydir
    ama
    hiçbir şey olabilmek
    imkansız
    gerçekten”
    “benim
    gözümde sen bir hiçsin”
    “benim
    gözümde de ben
    benim
    için bir hiçim
    anlaştık
    galiba ha?”
    “hayır
    anlaşmadık daha”
    “e
    ebesinin…”

    19-kasım-2008
  • hangi zaman aralığında yaşıyorum

    sabaha
    karşı ve
    sarhoş
    gelirsin eve
    sırılsıklam,
    yağmurda
    tren
    yolunda
    eğitim
    fakültesinin hemen arkasında
    artık
    kullanılmayan rayların yanında
    artık
    kullanmadığın ruhunla beraber
    ıslak
    taşlara oturmuş
    ve
    içmişsindir ölümüne
    ve
    sarhoş gelirsin
    sabahın
    beşi
    biri
    sorar
    “noldu?”
    diye
    “bilmiyorum”
    dersin
    “hiç
    haberim olmuyor olan bitenden”
    “ıslanmışsın”
    der
    “ıslattılar”
    dersin
    delirdiğimi
    biliyorum
    ama
    çözüm için yeterli değil
    bu
    denklemde
    bilinenler
    ve
    bilinmeyenlerin de
    bir
    önemi kalmadı artık
    kurtarmaz
    birinin
    gelip
    kulağınıza
    cevap
    anahtarını fısıldaması
    alınan
    yanlışların
    götüreceği
    doğrular
    kalan
    soruları aşar
    nerdeydin?
    raylarda
    sonra
    bir ağaca işeyip
    eve
    geldim.
    uyuyup
    işe gittim
    uyanıp
    eve geldim.
    biyografimin
    geriye
    kalan sayfalarını
    boş
    bırakıyorum
    bu
    iki satırı
    kopyalayıp
    yapıştırın:
    uyuyup
    işe gittim.
    uyanıp
    eve geldim

    19.kasım.2008
  • köpek

    köpek 

     

    yasak elmanın yarattığı fırtınadan ardakalan ganimeti topladığımızı söyledim ona. bir çözümün olmadığını. ama inatla çözmeye çalıştığımızı bu gizemi. “tanrı var” desen de, “yok” desen de, her iki durumda da boka battığımızı. bizi kurtarıcak bir kahramanın olmadığını. varsa bile kurtuluş aramadığımızı. inanmadığımızı da bir kurtuluşa.  

     

    ne sendenim ne onlardan” gibi, klişe. “ama kendimin de değilim” dedim. kendimde de değilim çoğu zaman. kaptırmışım. gidiyorum. istemediğim bir geleceğe, ve istemeden, ama istediğim şekilde. kaos. anlam karmaşası. 

     

    yazmak, sarhoşluk hali ile açığa çıkan bunalımımım tüccarı sadece. bekliyorum. balkondayım ve bir köpekle konuşuyorum. köpek, sokak köpeği. ben ev insanıyım. ev birinci kat. balkon caddenin hizasında. sabahın beşi.  

     

    çıkışı gecenin ikisinde, buca eski tren istasyonuna gidip içiyor, sonra eve gelip yatıyorum. dönen oda. dönen duvarlar. dönen yatak. kalkıyor ve balkona çıkıyorum. ezan okunuyor. ve bir köpek duruyor yolun ortasında. geçip giderken aniden durup bana bakıyor. yaklaşıyor.  

     

    naber evlat” diyorum, “nasıl gidiyor hayat?” 

    cevap vermiyor bana. havlamıyor. başını bile sallamıyor. dili de içerde. bakıyor sadece.  

    nasıl gidiyor hayat?”  

     

    gitmediğini biliyorum. iyi veya kötü, hiçbir şekilde gitmiyor. bi gram ilerlemiyor. gerilemiyor. yerinde bile saymıyor. takılıp kalmış. donup kalmış.  

     

    ben donup kalmıyorum ama. donup kalan hayat. süreklilik evresi, değişkenlik evresi, donup kalan bu. bu donukluk içinde tekrarları tekrarlayan ben.  

     

    köpekle konuşmaya başlıyorum işte sonra. ve sonra bir sigara yakıp paketi ona uzatıyorum. içmediğini biliyorum. içmiyor elbette, köpek o! köpek olmak istiyorum. sokak köpeği ama. sokakta yaşayan. sürü halinde veya tekil. önemi yok. köpek sadece. değilim ama. hiçbir şey değilim. hiç kimse hiçbirşey değil. sadece farkında değiliz bunun.  

     

    alkol insanı savunmasız bırakır. o yüzden iyi bir şeydir. fiziken
    ya da zihnen senden daha güçlü olmasalar bile, sana o an her şeyi
    yapabilecek fırsata sahip olan insanların gerçekliğini ölçmüş olursun
    alkollüyken.
    alkol insanı ‘gerçekten’ savunmasız bırakır ve aynı zamanda başka bir açıdan saldırganlaştırır da. kişiden kişiye değişir. her şey kişiden kişiye değişir ve yine de toplumsal kurallarla çevrelenmişizdir. normaliteler. standartlar. içimdeki hissizliği giderek arttıran insanlar. gençken direnmeye çalışırsın. değiştirmeye ya da kaçmaya. dünyayı değiştirmek isteyen yeni nesil. dünya değişmez. sen değişirsin. ve yaşlandığın zaman, eğer hala ideallerinden vazgeçemedi isen, eylem yerine yazmayı seçersin. konuşur durursun ya da kahve köşelerinde.  

     

    bu işler böyledir ve hiç bir şey değişmez dedikten sonra, sen de başlarsın değişmemeye. umut ettikçe, dünya seni içine alır, kendine benzetir, başkalaştırır.. ne kadar çok değiştirmeye çalışırsan o kadar çok değişirsin. çünkü sistem aşırı esnektir ve karşısında esnemekten başka çözüm yolu bırakmaz sana.  her iki anlamda da esnemekten bahsediyorum.  

     

    köpekler iyidir ama. köpekler ve kediler. sokakta yaşayan türleri söz konusu. çöpten beslenenleri mesela. insanlar içinde aynı şey geçerli. çöpten beslenen insanlar. şarapçılar ya da.  

     

    kordonda ne zaman otursam yanıma gelip bir sigara ya da para isteyen şarapçılar. belki beleşe yaşıyorlardır ama yaşamıyorlardır aslında. bize göre yaşamıyorlardır. kendilerine göre de yaşamıyorlardır. biz de kendimize göre yaşamıyoruzdur. bizden kat kat iyi yaşadığını söylediğimiz insanlar da kendilerine göre yaşamıyorlardır. istediği her şeyi elde ederek ölen insan yoktur çünkü, sürekli yeni bir şeye gebe insan vardır. o yüzden icat edilmiştir cennet düşleri. ve o yüzden, açgözlülük nedeni ile kovulduğumuz cenneti isteriz, başka bir açgözlülükle. çünkü kısa gelir, ortalama yaşama ömrü. ve o ortalama sürede elde edilen her şey. ve o yüzden iyidir hiçliği düşünmek, kanımca. ölümden sonra hiçbir şeyin var olmadığını düşünmek. 

     

    cennetten kopan elma. cennetten atılan havva. ademle üstünlük veya eşitlik kavgası sonucu düşman olan lilith veya iblis. fark eden bir şey yok. her şey, tüm hızıyla ve bi gram değişmeden devam ediyor. tekrarlar silsilesi.  

     

    köpek. balkon. sigara ve votka. konuşuyorum ve izliyor köpek. sonra susuyorum. sonra gidiyor. ben de peşinden gidiyorum balkonun demirinden atlayıp. eşofmanlar, terlik, sigara, votka, köpek, girdo. izliyorum onu. köpeğin neyi izlediğini bilmiyorum. yürüyoruz. o önde ben arkada. nereye gittiğini bilmiyorum. nereye kadar gideceğimi bilmiyorum. ezan bitiyor. hava aydınlanıyor. ve biz yürümeye devam ediyoruz. sokak köpeği ve ben. bazen bazı çöpleri kurcalıyor köpek. bazı sokaklarda duraksıyor, sağa sola bakıyor. heykelden, mevlanaya doğru yürüyoruz. muhitlerin isimleri bunlar. buca’ya ait muhitler. buca izmir’e ait bir ilçe. ben o köpeğe ait başka bir köpeğim o an.  

     

    ne kadar sürdü bilmiyorum. insanlar işe gitmeye başladı. dükkanlar açılmaya başladı. otobüs ve dolmuşlar işlemeye. yollar dolmaya. sonra bıraktım köpeği. bir sokaktan ayrı yönlere döndük. ben hiçliğimin ruhsuzluğunu izledim sonra. kendimi. eve geldim. uyudum. uyandım ve işe gittim akşam beşte.  

     

    başta sözünü ettiğim fırtınadan geriye kimseye hiçbir şey kalmayacağının bilincinde olarak. ve istemeyerek hiçbir şey, içinde bulunduğum anı, kendimce tüketmek dışında. ve
    üçte biri uykuda geçen bu saçmalığın, üçte birini satarak
    kazanabilirdin, geriye kalan üçte birini, aynen hafta içlerini satarak
    hafta sonunu kazanmak gibi.
     

     

    benim için böyleydi en azından. çoğumuz için de öyle olmalı. o, bana “liberal bir kapitalistsin sen” diyen lavuk için de böyle olmalı. kapitalist değilim ama. sadece bir kapitalist gibi yaşıyorum. herkes öyle yaşıyor artık. kaçacak delik yok çünkü, sokaklardan başka. ve sokaklarda yaşayabilecek kadar kimsesiz değilim hâlâ. öyle olsaydım yaşardım. çoğumuz başkaları için çalışıyor ve yaşıyoruz. ben de öyle yapıyorum. evdeki beş kişinin elektriğe ve suya sahip olup, iyi veya kötü iki veya üç öğün yemek yemesi için mesela.  

     

    çok umarsamazsın, uçlarda yaşıyor ve yazıyorsun” diyor şıllığın teki. umarsamaz olabilecek kadar yalnız değilim diyorum. ama uçta olduğum doğru. ve seni o uçurumdan aşağı atabilirim, yaklaşma diyorum. anlamıyor ama. diğer lavukta anlamayıp yorumlarına devam ediyor. ben de hiç kimseyi anlamayıp yazmaya devam ediyorum. nalan herşeyin farkında ama. işyerindeki üç erkeğe kendini siktirten nalan’dan bahsediyorum. kaba mı oldu uslüp? fabrika dili bu abi. yersen.  

     

    gelip anlatıyorlar. “şöyle bir orospu var, elli kağıda dört saat kadar veriyor.” sonra diğeri telefonunu istiyor. sonra bir diğeri arıyor nalan’ı. ben en kral pembe diziye taş çıkartan işyerimde, olan biteni ve insanları izliyorum. sabahın beşinde düseldorfa giden insanları mesela. ya da sabahın yedisinde vandan peyniri ile beraber gelen insanları. hacca giderken valizinde taş götüren insanları. şaka yapmıyorum. ben yükledim. ve geçiş noktası olan havaalanında, ışınlanmayı düşlüyorum. ancak ışınlanma icat olursa, ölücek olan işimi. ve köpeği bir de. son iki gecedir sokağımdan geçen köpeği. eskiden her sabah balkonun altına gelip yiyecek bekleyen sokak kedisine benzeyecek bu da. sokak edebiyatı bi boka benzemiyor ama, itiraz etmiyoruz, tekrar edip durmayın bunu sürekli. yine de, aynen sizin gibi, tersten anlıyoruz her şeyi.  

     

    bi boka benzemiyor lan bu” 

    yaa, benzersiz demek, süper bişi 

     

    .sonra bi bara gittim. hatunun teki bana bir porno yıldızı olmak istediğini ve bu yüzden amerikaya gitmek istediğini söyledi. ben de bir karadelik olmak istediğimi söyledim, bu yüzden izlandaya gidicem dedim.. babasının ona güler halde “ananı sikeyim senin” dediğini söyledi. “bi kardeşin daha olucak desene” dedim. sarhoştu. sarhoş değildim. sıkılıyordum ama. onun sıkıldığını sanmıyorum. fanzinlerimi verip “gitmem gerek köpeğimi kaçırıcam” dedim. “ne köpeği” dedi. anlattım durumu. tuhafsın dedi. benim dışımda herkes tuhaf, ben gayet doğalım dedim ve eve gelip köpeğimin yoldan geçmesini beklemeye başladım. zack koydum adını köpeğin. giderek zack’e benzeyen bendim oysa. geçen öyküdeki zack’e… böyle.  

     

    12 kasım 2008

  • iyi bayramlar

    iyi bayramlar…
    içiyordum dün gece.
    evdeyim şimdi. nasıl geldim bilmiyorum. hâlâ içiyorum. iki saatte bir paket
    pall mall. başka bir sigara olsa, bu kadar ileri gitmezdim, seviyorum bu içime
    kolayca girip çıkan kancığı, o da beni seviyor, öldürmekten çekinmiyor, sonra
    bira, sonra votka, sonra şarap, karışabilecek ne varsa sıralıyorum üst üste,
    paramın yettiği ne varsa, bakkalın deftere yazmayı kabul ettiği ne varsa…
    dün eski bir
    dostumlaydım, şimdi eski bir bunalımımlayım. içmeye ara verip sızıyorum ve sabahın
    altısında kendime gelip, tekrar içmeye başlıyorum. şimdi sabahın yedisi, odada
    volta atıyorum, bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı. düşününce, matah
    bir bok gibi gelmiyor bana, kendi ölümünün üzerine yavaş yavaş sürmek, ama
    yapacak daha iyi bir şeyim olsaydı, yaşama devam etmek için, gerçekten
    yapardım. bilmiyorum, bağcıklarımı bile bağlayamıyorum, “bağcıkların çözülmüş”
    diyor biri, “biliyorum” diyorum, “bağlasana” diyor, “üzerine basar ve
    düşersin”. onu da biliyorum ama “yalama olmuş” diyorum “bağcıklarım, tekrar
    çözülüyor, uğraşmak istemiyorum.”
    tüm
    yeteneksizliğini, tüm başarısızlığını, başka birine yıkmak kolay, kızmak,
    öfkelenmek, bağırıp çağırmak, telefonu televizyona ve bira şişesini kapının
    camına fırlatmak kolay, evdekileri bu seslerle ve hıçkırıklarınla uyandırıp
    “tamam sakin olun, iyiyim ben, geçti” demek kolay, bayram sabahı çalışmak
    zorunda olmak kolay, sarhoş olmak kolay, yazmak kolay, bir kadınla beraber
    olmak, içine girmek, dışına çıkmak, üzerinde ve ruhunda gezinmek kolay. zor olan?
    tıkandığımı hissediyorum. evet, zor olan mı? sabah dört sayıklamaları, sabah
    altı sayıklamaları, hem ezberlemiş olmalısınız artık. ama yazacak yeni bir
    şeyim kalmadı. pas geçin beni. yıllar önce yaptığınız gibi. üst üste sigara,
    üst üste acı, kendime sert bir kahve yapıcam muhtemelen, işe gitmeden önce,
    sonra bir sakız alıp, ağzı alkol ve ruhu ekşi kokmayan biri olmaya çalışıcam,
    çünkü çalışmak zorundayım, işe gitmek, eve gelmek, bu oyunu sürdürmek, falan
    filan… hep aynı şeyler.. döner durur… jori yalnızlık üzerine bir şarkı söyler,
    sen de yalnız kalmaya çalıştığını söylersin. kalamazsın ama. hayatın boyunca
    yalnız kalamazsın. bırakmazlar. her yerde bir şey. her şeyde bir yer. aptal
    kelime oyunları. güçlü başlangıçlar. güçlü sonlar. bana yararı yok yazmamın. ya
    size? size olmalı. olduğunu söylediniz. “kendimi iyi hissediyorum okuyunca“
    dediniz. öyleyse okumaya devam edin sıkılana kadar. benim sıkılsam da devam
    edeceğim aşikâr. ki sıkıldım da artık.
    barda bir hatun
    vardı. içiyorduk. klasik giriş cümleleri. zihinsel sallapatiler. o kelimenin
    anlamı ne? ben ne bileyim. sallapati işte. asla ilk hamleyi yapamayan biri
    olarak, üzerime çıkan kadınlardan sıkıldım. bir erkekle, tükürük bezleri
    arasında fark görmeyen kadınlardan sıkıldım. “şiir tadında değil bunlar” diyen
    kadınlardan. erkeklerden. ne kadar sıkı içtiğini test edenlerden de sıkıldım.
    bununla övünenlerden de. cebindeki cüzdan bir hayli şişkinken, sırf fakirliğe
    özendiği için, her yoldan geçene “abi yüz bin lira var mı?” diyenlerden.
    parasızlığa neden özenir ki bir insan? düşmüş bir hayata? acı çekmeye? yerin
    dibine girmeye. dipte bir hayat sürmeye. öyleymiş gibi davranmaya? güzel şeyler
    değil bunlar. güzel bir şey olsaydı, bana denk gelmezdi. başım ağrıyor.
    ciğerlerim ağrıyor. mide, böbrek, kalp, ruh. ruhen de, fiziken de bitmiş
    durumdayım. övünmüyorum bu durumla. siz neden övünüyorsunuz onu da bilmiyorum.
    yeraltı? sokmuşum yeraltına! sokmuşum sarhoş olmaya. sıkı içmeye. acı çekmeye.
    intihara. uyuşturucuya. sekse. hepsine sokmuşum. gidip kendinize daha güzel bir
    eğlence bulun bence. bana hiç eğlenceli gelmiyor sokak edebiyatı. işe yarar bir
    şey gibi de gelmiyor. bizi kurtaracak bir fırsat gibi de görünmüyor gözüme.
    öyle olsaydı, dediğim gibi, bize denk gelmezdi. ya da elimizden kaçırırdık,
    başka biri daha atik davranır ve bizden önce kapardı. aynen pazarda olduğu
    gibi. yılda bir kez, sevdiğin bir t-shirt görürsün, nasıl sevmişsindir o da
    muamma ve yaşlı bir teyze senden önce elini atar. başka yoktur. on yılda bir
    kez sevebileceğin bir hatun görürsün, senden önce başka bir herif el atar, ha
    ha.
    muhteşem taşaklarımı
    sergiliyorum bugün de, “senin gibi yazmak istiyorum, tavsiyelerine ihtiyacım
    var”. yazma benim gibi. benim gibi de yaşama. tavsiye etmiyorum. işe yarar bir
    şey değil bu.
    “resmin var mı?”.
    “zayıfım, kamburum,
    arada bir kekelerim, dişlerim bitik durumda, saçlarım dökülüyor”.
    “ama senden
    hoşlanıyorum”.
    “hayır
    hoşlanmıyorsun. bir sihir bu. sahte sanatın yarattığı çekicilik”.
     oturduğum yerden, yoldan geçen insanları
    görebiliyorum. bayram namazı. ibadet mi yoksa toplumsal davranış tarzımı
    çözemiyorum. toplumsal? toplum, anarşi ve devrim. komik geliyor bana devrim
    fikri. toplumu kurtaracak olan insanlar. hangi toplumu? ne kadar iyi
    tanıyorsunuz? neden değiştirmek istiyorsunuz? nasıl değiştireceksiniz?
    telefonum çalıyor,
    “nükleere karşı bir eylem için bornova’da toplanıyoruz, gelmek isteyeceğini
    düşündüm”. nükleere karşı değilim. taraftar da değilim. ilgilenmiyorum. çünkü
    işe yaramayacağını biliyorum. sizin de işe yaramayacağınızı biliyorum. ben de
    işe yaramıyorum. değişen bir şey olmayacak. siz birkaç yıl içinde, çevrenin
    içine eden bir şirkette işe gireceksiniz, ben de birkaç yıl içinde öleceğim.
    çocuklarımız için güzel bir dünya bırakalım? çocuk sahibi olmamak daha kolay
    bir çözüm bence, ne dersiniz? ürememek? sorunları çözmeye çalışmaz sistem,
    insanların ürettiği ölüm ve uyuşma biçimlerini yasaklar sadece, alkol gibi,
    sigara gibi, uyuşturucu gibi, porno gibi, çünkü üremek zorundayız. iş gücü.
    emek. abur cubur. üç çocuk yapmak yerine seri katil olmayı tercih eden bir
    kadın yok mu? her kadın üç erkek öldürsün. kadın hakları? ilgilenmiyorum
    kadınlarla. insan hakları? insanlardan nefret ederim. demokrasi? çoğunluğun
    azınlığı ve kendilerini düzdürme biçimidir. komünizm? devlet yeteri kadar
    güçlü, daha da güçlenmesini istemiyorum. anarşizm? insanların olmadığı bir
    dünyada can bulabilir belki. hayvanlar için anarşi. hayvan hakları? bir ineği
    mezbahada kesmek yerine avlayarak yiyebilirdim, ama vahşi bir ilkel değilim.
    olmak isterdim sadece. konuşmayı bilmeyen, ateş yakmayı bilmeyen bir ilkel.
    çözüm mü arıyorsunuz? ben aramıyorum. ben içiyorum. bu yüzden kendimi suçlu
    hissetmem gerekiyor. ülke elden giderken, ben sigara içme yasağına karşı
    duruyorum sadece. “spermleri öldürüyor ama sigara”, doğru, öldürüyor, sağlıklı
    bir nesil istiyorlar, iliği bitene kadar çalışan insanlar istiyorlar. zeki ve
    donanımlı ya da güçlü ve dinamik. ya zihnen ya da bedenen satılık insanlar. ben
    her ikisini de sattım dönem dönem. şimdi de satıyorum. umursamaz takılmak? çok
    zor geliyor size bu yaşam biçimi, bunu da marifet sayıyorsunuz, bu da çekici
    bir etken. ama yeteri kadar umursamaz değilim artık. işimi kaybetmek
    istemiyorum. çünkü dört duvarımı, içince rahat rahat işeyebileceğim tuvaletimi,
    sigaramı ve müziğimi kaybetmek istemiyorum. “bu ifadelerinizden yaşamayı
    sevdiğiniz sonucunu çıkartabilir miyiz?”. hayır çıkartamazsınız. bu şekilde
    yaşamayı sevmiyorum. ama başka bir şekilde de yaşayamıyorum. tesadüflere ve
    şansa inanıyorum ben. başıma gelenleri kabullenemiyorum ama isyan edemeyecek
    veya karşı duramayacak kadar güçsüzüm. yeteri kadar zeki değilim. bir kadının
    sonsuza dek bana bağlı kalmasını sağlayamam. şiir yazamam. öykü yazamam. roman
    yazamam. içiyor ve getiriyorum bir şekilde ertesi günü. huzur dört duvarın
    arasında. umursuyorum dört duvarı. yaşama bağlı değilim, kendime bağlıyım.
    “yeterli bir cevap değil bu”. biliyorum yeterli olmadığını. kopuk olduğunu.
    kıçı ve başının farklı olduğunu. tutarsız olduğunu. güçlü bir felsefik
    altyapısının olmadığını. öykü tadında olmadığını. şiir tadında olmadığını.
    güçlü bir politik görüş içermediğini. yeni bir şey içermediğini. benim dışımda
    kimseyi ilgilendirmediğini. ama yazı bu. kabul edersiniz ya da etmezsiniz.
    orası sizi ilgilendirir. bir sigara daha yakıyorum. isteyen var mı?
    hadi bayramlaşalım.
    pekâlâ. bayramın kutlu olsun anne. bayramın kutlu olsun baba. yazımın içine
    ettiğinizi biliyor musunuz? “bugün bayram”. biliyorum bugün bayram. üç gün
    bayram. ama kapıya bahşiş için gelen davulcuya, “ben oruç tutmuyorum” dediği
    gibi tezer’in, “benim için bayram değil” diyebilirim insanlara. ama demeyeceğim
    muhtemelen. işe gidicem ve karınca sürüsü halinde o şehirden o şehire, o
    ülkeden o ülkeye hareket eden insanların bagajları ile ilgilenicem. bugün.
    yarın. öbür gün. günde on üç saat. akşam sekiz sabah dokuz arası. insanlar
    bayramın kutlu olsun diyecek. “senin de” diyeceğim onlara. “sizin de”.
    “hepinizin bayramı kutlu olsun.” allah belânı versin girdo, âmin.
    bu sırada bir
    kırkayak görüp irkiliyorum. masanın üzerinde yürüyor, kalkıp ışığı açıyorum.
    tokaymış o. yürüyordu ama. yürüdüğünü gördüm. kıvrıldığını, dolaştığını oradan
    oraya, iki dakika yürüdü, ışığı yaktım, toka halini aldı. yemin edebilirim.
    halüsinasyonlarımdan da sıkıldım. daha eğlenceli görüntüler istiyorum. “biraz
    lsd almaz mısınız?”. yedi yıl önceydi o. bir süre daha akli dengemi korumak
    istiyorum bayım ya da yavaş yavaş delirmeye devam etmeyi. bir anda delirmek
    istemiyorum. bir anda olmasını istediğim tek şey ölüm.
    insanlara bakıyorum.
    alsancak’ta bir bardayım. karşımda, gerçekten bana benzeyen bir adam var. adı
    ‘toza sor’ o adamın. tuvalete gidiyor ve ben insanlara bakıyorum. sonra masaya
    doğru yürüyor. aynen benim gibi yürüyor. benim gibi düşünüyor. benim gibi
    yazıyor. benim gibi yaşıyor. bu yüzden kızamam ona. beni taklit ettiğini
    düşünmüyorum. bende onu taklit etmiyorum. bir şeyi taklit edemeyecek kadar
    yeteneksizim. ama sahte olabiliriz yine de, ikimizden biri ya da her ikimiz.
    bakıyorum yüzüne. sigarayı yakıyorum. votkayı yudumluyorum. konuşuyor.
    konuşuyorum. insanlar konuşuyor. hemen arka masadaki kısa boylu hatuna
    bakıyorum. o gece düzebilirim o hatunu. çok basit. hatun götürmek çok basit ve
    bu da bir marifet değil. istemiyorum ama, gerçekten istemiyorum. yeniden âşık
    olmak istemiyorum. yeniden iş aramak istemiyorum. yeniden parasız kalmak
    istemiyorum. yeniden kavga etmek istemiyorum, farklı şeyler yazmak istemiyorum,
    sevişmek istemiyorum, konuşmak istemiyorum, ölmek istemiyorum, yaşamak
    istemiyorum.
    “çok umursamaz
    görünüyorsun, etkilendim”,
    “yeteri kadar
    sorunum var julia, ne umursamazlığı? umursamaz olabilecek kadar yalnız
    değilim”. yalnız bırakmıyorlar. biri gidip diğeri geliyor. ailem ölmüyor. ben
    ölmüyorum. aksine üredikçe ürüyoruz. yeni yeğenler, yeni damatlar, yeni
    çocuklar. başım ağrıyor. bir sigara içmeliyim.
    alsancak’ta bir
    bardayım. karşımda bir adam var. konuşuyoruz. kadınlar. yazılar. vardiyalar.
    hayat. hak etmediğimiz sözler. aptallıklarımız. gelip geçici kızgınlıklar.
    gelip geçici hırslar. kötü dönem. iyi dönem, daha fazlası ve daima daha azı.
    “ileride ünlü bir
    yazar olacaksın” diyor bir hatun, saçımı okşuyor, hatırlıyorum bunu evet. ama
    inanmıyorum. hak etmiyorum. “hak etmediğin şeyler gelmiş başına” diyor başka
    bir hatun. “hayır, hak ettim” diyorum ona. burada bu şekilde yaşamayı. bu
    şekilde çalışmayı. bu şekilde yazmayı. üçü de hak ederek kazandığım şeyler. bu
    kadar kötü olmak zorunda değildi her üçü de, farkındayım, ama elimden gelen bu
    kadarı. daha iyisini istiyorsanız, beni pas geçin. çaba sarf etmek istemiyorum
    daha iyi yazmak için, daha iyi bir iş için, daha iyi bir yaşam için, kabul
    edilmeyi beklemek için. kendimi başkalarına sunmak istemiyorum. başkalarının
    onayına. yayınevlerine. dergilere. işverenlere. kadınlara.
    top patlıyor, bayram
    topları deniyor adına. herkes mutlu ve neşe saçıyor şimdi. ben de mutluyum,
    neşe saçmıyor olsam da, mutluyum çünkü işe gidicem. sikik bayramda evde olmamak
    iyi. telefonun kapalı olması iyi. zihnimi kapatıp ellerimi çalıştırmalıyım.
    boşalt yükle. üzerinde düşünecek bir şey yok. sayıyı iyi tut yeter. sun express
    erzurum taşta. pozisyon 2 numara. 124 yolcu. kontuar 88 parçayla kapandı.
    basit. bir, iki, üç. on beş, on altı, on yedi. yirmi otuz kırk. seksen beş,
    seksen altı, seksen yedi. bir parça eksik. gate’den gelecek. pekâlâ. körüğe
    çık. erzurum yolcularına bak. bebek arabasını bekle.
    “sonraki uçağımız
    nedir moruk?”,
    “amsterdam.”,
    “321 mi uçak?”,
    “evet, full gelip
    gidiyor”.
    “hay amına koyayım
    ya”.
    airbus 321.
    hollanda. full. operation gelir ve yüklemeyi verir.
    “öne 75 parça artı
    kargo, arkaya 210 parça”.
    “ebesinin amı” der
    yanındaki tip.
    “umarım
    sığdırabiliriz” dersin yanındaki tipe.
    “başka şansımız yok”
    der.
    üst üste dizersin.
    düzgünce. kapının ağzına kadar gelirsin dize dize. aşağıda bir araba bagaj
    kalmıştır, 25 parça eder bu. ter. soğuk. sigara ihtiyacı. nefes alma ihtiyacı.
    “on dakika kaldı kalkışa”. bant hızlanır. sen hızlanırsın. güç belâ sığar o son
    25 parça. aşağı inersin. dubaları alır, takozu alır ve bir kuytuya geçip,
    kalkışı izlerken sigara içmeye çalışırsın yakalanmadan. “evet” dersin eve geldiğinde.
    işimi seviyorum. düşünmeme fırsat vermeden uyumamı sağlıyor. her şeyi
    ertelersin. sarhoş olmanın başka bir şeklidir bitkin düşmek ve izin gününde,
    orospu bir peri kulağına birkaç cümle fısıldar, yazarsın. çünkü düşünürsün.
    anlatmaktan başka şansın yoktur. stand-up gösterisinde gibi hissedersin
    kendini. komik değilsindir ama. insanlar güler yine de. komik değilsindir ama
    aptalsındır ve yazarken tüm foyan meydana çıkar. sigara. öksürük. yanan boğaz.
    ağrıyan baş. bunlar da matah şeyler değil, anlatıp durmayın artık lütfen ne
    kadar dipte gezdiğinizi. yazabiliyorsanız yazın bunu ama bana anlatmayın.
    “senden daha
    dipteyim ben”. iyi ol. banane bundan.
    “gerçekten
    yeraltında olan benim, sen değilsin” der bir diğeri de…
    ben hiçbir zaman
    “yeraltındayım” demedim ki. öyleysem bile bunu sevdiğimi söyleyemem. nereden
    çıkıyor tüm bunlar bilmiyorum. alt kültür mü? sokmuşum alt kültüre.
    yukarıdakiler ve aşağıdakiler arasında bir karbon kâğıdı vardır. hadi devrim
    yapalım. evinde yemek yapmaya bile gücün yoktur oysa ve tamam, iyice dağıldı
    her şey.
    “yazınızda bir
    bütünlük göremedim” diyecek şimdi de başka biri. bütünlük yok zaten yavrum,
    sallapati var. hoşuna gitmiyorsa, gidip ağır entelektüel ve akademik metinlere
    göz at. yazması günler süren metinlere. yazı savaşlarına. benden uzak dur. ben
    sarhoşum. hepsi bu. anarşist değilim. komünist değilim. liberal değilim.
    milliyete inanmıyorum. halka inanmıyorum. kapitalizme inanmıyorum. demokrasiye
    inanmıyorum. neyin doğru olduğunu bile bilmeyen biriyim ben. sarhoşum sadece.
    herkes sarhoş oluyor artık. başımızdaki denyolar onu da yasaklayacak yakında.
    sistemin işine yaramayacak bir hale gelmen yasak. makinelerine iyi bakmak
    zorundalar. belki de isyan etmemeleri için kendilerini biraz uyuşturabilirler.
    dinle ilgili olduğunu düşünmüyorum. daha çok parayla ilgili bir mesele bu. ben
    de parayla ilgileniyorum. çünkü dört duvara ihtiyacım var. hepsi bu. şimdi
    gidip bayramlaşabilirsiniz, ben de öyle yapıcam muhtemelen. şarkılar için
    teşekkürler jori.

    05.10.2008 – 12:30
  • her şey daha da kötüye giderken

    nereye kadar gidecek diye sordu bana
    üst üste sigara
    üst üste bira
    bilmediğimi söyledim ona
    sabah olacak
    uyanıcaz
    uyumamışken daha
    ve işe gidicez
    ve eve gelicez
    ve içicez tekrar
    ve gün boyu içicez
    bir paket
    iki paket
    üç paket
    beş şişe
    on şişe
    on beş şişe
    gitti yere kadar mı diyorsun dedi
    bu şekilde bir yere gidildiğini
    düşünmediğimi söyledim
    bir şeyden de geri kalınmıyor dedim sonra
    yaşıyoruz işte
    öyle ya da böyle
    bir şeyler daima eksik
    bir şeyler daima fazla
    ve sadece
    yanlış şeyler
    yanlış yerde duruyor
    orantısızlık yasası dengede
    birilerine yetmeyen mutluluk
    birilerine çok gelen elem
    sonra yerler değişiyor
    roller değişiyor
    ve sen yerinde durup
    her koşuldan şikayetçi olan
    insanlığa bakıyorsun
    ne istediklerini bilmiyor
    tepinip duruyorlar
    sen hiçbir şey istemeyip
    bu yüzden tepiliyorsun
    sonda
    en geride
    ve daima birileri gelip
    ruhuna yeni sondajlar inşa etme çabasında
    ama yok içinde
    bulunası değerli bir hazine
    su
    petrol
    sevgi ya da nefret
    olan bitene dair
    hiç bir şey hissetmiyor
    heyecanlanmıyorsun bile
    her gün aynı şey
    gazeteler
    televizyonlar
    insanlar
    çıkan dolar
    düşen borsa
    işsizlik
    savaş
    yoksulluk
    cinayet
    tecavüz
    süregelen aynılık
    farklı fotoğraflarla tekrarlanıyor
    ve her seferinde
    ortaya çıkan yeni biri
    kendini kurtarıcı
    diğerlerini yardımcı sanıyor
    seçimler
    hükümetler
    ordular
    on yıl önce neyse
    on yıl sonra da o
    ve değişmeyecek olan bir şey için
    mücadele etmek anlamsız
    politik değilim ben
    apolitik de değilim
    sarhoşum sadece
    hepsi bu
    sarhoşluğu savunuyorum
    sarhoşluk ve gerçekliği
    gerçek sarhoşluğu
    sarhoşlukla ortaya çıkan
    gerçek kişiliği
    sarhoştum hatırlamıyorum diye başlayan
    ve hatırlanmıyor olsa da
    gerçekten içerde var olan
    o vahşi özgürlüğü
    karısını döverken sarhoş olan adamın
    bilinçaltındaki şiddetin
    açığa çıkma nedenini
    ya da tüm ahlaksal kaygıları
    birkaç promil sonra
    hiçe sayan kadınların azgınlığını
    yani sadece
    alkolle ortaya çıkan
    gerçek arzuları
    kötü olabilir
    iyi olabilir
    ama gerçek
    hepsi bu
    o yüzden lütfen
    sarhoşken yapılan her şeyin
    ayıkken var olan kaygılardan dolayı
    içerde saklandığını
    es geçmeyin
    sarhoşluk gerçekliktir
    çıkarlar doğrultusunda şekillenen
    o açgözlü mantık ise
    beş para etmez
    ama kapitalizm ormanındaki
    erkek aslanlar
    bizden bunu istiyor
    birbirimizi yememizi
    yiyin o halde
    ben kaldığım yerden
    içmeyi sürdüreceğim
    yok başka çıkar yolum
    sizin varsa
    devam edebilirsiniz
    devrim nidalarına
    bir hiç uğruna yaşanan hayatım
    bir hiç uğruna biter

    2kasım2008
  • tekrarlar

    biliyor
    musun?
    hiç
    inandırıcı değilsin
    konuştuğum
    zaman, dinlemiyorsun bile
    merak
    ettiğin cevapları aldıktan sonra
    boşluğa
    yazıldı her şey
    gitmen
    gerektiğinde
    dinlemek
    istemediğinde ya da
    bir
    başkası işin içine girdiğinde
    anlattığın
    kadar
    cesur
    olmadığını gördüm
    ayrıcalık
    istemiyorum ama
    hiçbir
    şey istemiyorum ama
    herkese
    davrandığın gibi davranabilirsin
    cinsellikle
    başlayabilir her şey
    üzerine
    çıkarım
    altına
    alırsın
    gider
    gelirim
    yalarım
    emersin
    çıkar
    gidersin sonra
    ben
    bir sigara yakarım
    olması
    gerektiği gibi değil yani
    olmasını
    istediğin gibi olur her şey
    delip
    geçmez hiçbir şey
    ama
    şimdi
    burada
    oturmuş ve
    yine
    jori’yle konuşuyorum
    hiçbir
    şey anlamıyorum biliyor musun?
    o
    şarkı söylüyor
    ben
    bok yazıyorum
    bok
    bunun adı
    şiir
    değil
    öykü
    değil
    bok
    sadece
    böylesi
    daha güzel
    size
    nasıl geldiği
    benim
    umurumda değil
    ben
    de sizin umurunuzda değilim
    karşılıklı
    bir denklem
    x
    eşittir boşluk
    her
    şey yerli yerinde
    ve
    susuyorum şimdi
    susmaya
    devam edeceğim.
    yazmaya
    ve yayınlamamaya devam edeceğim
    insanlar
    “noldu?” diyecek
    “küresel
    ısınma” diyeceğim
    “cehennem
    vari günler kapıda”
    saçma
    cevaplar gerekiyor size
    evet
    saçma cevaplar gerekiyor
    nasıl
    olsa
    doğruyu
    söylediğimde
    umurunuzda
    olmayacak
    servis
    şoförü gibi yani
    “n’aber?”
    der
    “eyvallah
    abi sen n’apıyorsun?” derim
    ses
    çıkmaz
    böyle
    yani
    her
    şey aynen böyle
    umursamak
    önemli bir şeyleri
    umursamaz
    olmak kötü
    gel
    gelelim
    sımsıkı
    sarılacak
    bir
    çöpüm bile kalmadı
    tekme
    atmak istiyorum her şeye
    ona
    da gücüm yok
    aynaya
    bakıyorum tıraş olurken
    alet
    boğazıma geliyor
    bıçak
    olduğunu düşlüyorum
    ama
    değil
    tıraş
    oluyorum sadece
    sonra
    sonra
    ev
    sonra
    sonra
    ev
    her
    şey sırasıyla gerçekleşiyor
    ve
    ezberledim artık
    her
    hareketinizi
    nereye
    gideceğinizi
    ne
    söyleyeceğinizi
    ne
    zaman susacağınızı
    ne
    zaman dinleyip
    ne
    zaman unutacağınızı
    çok
    iyi biliyorum
    ve
    defalarca izlediğim bu filmi
    görmemek
    için artık
    kendimi
    kapatıyorum
    aradan
    beş dakika geçiyor ve
    siz
    gelip
    “open”
    tuşuna basıyorsunuz
    her
    şeyi daima
    başa
    saran biri çıkıyor.
    25.ekim.2008

  • atlar

    ilk
    kez at yarışı oynadığımda
    henüz
    dört yaşındaydım ve
    okuma
    yazma bilmiyordum
    babam
    her gün önüme bir bülten koyar
    her
    yarıştan birkaç at işaretlememi isterdi
    defalarca
    denenip asla işe yaramayan çocuk şansı
    ilk
    başlarda zorlandığımı itiraf etmeliyim
    henüz
    yarışları ayırt edecek kadar harfleri seçemiyorken
    babam
    anlatır, ben de işaretlerdim
    kaybederdik
    daima
    benim
    bilinçsiz kuponum da
    o’nun
    saatlerini vererek hazırladığı kuponu da
    zaman
    ilerlerdi ve okuma yazma öğrendim
    artık
    atların isimlerine göre oynuyordum oyunu
    hoşuma
    giden güzel isimler:
    şahbatur,
    kasırga, rüzgâr, middle earth
    zaman
    ilerlerdi
    istatistik
    bilgilerini kavramıştım artık
    son
    yarışlar
    son
    dereceler
    kumda
    mı iyi, yoksa çimde mi?
    antrenör
    jokey
    mesafe
    hava
    şartları
    handikap
    hipodrom
    farkı
    orijin
    kilo
    yaş
    ama
    sonuç değişmiyordu
    şansına
    güvensen de
    zekânı
    denesen de
    daima
    kaybediyordun
    ve
    babam
    bu
    şekilde zengin olamayacağımızı biliyordu
    ben
    de biliyordum bunu
    kazanılanlar
    ve
    kaybedilenler
    üzerine
    hiç
    konuşmuyorduk
    ama
    o mucizevî
    bir
    dakika 24 saniye
    başbakanlık
    kupası koşusu
    iyi
    hatırlıyorum
    94
    veya 95 yılı
    bire
    otuz dört veren bir kısrak
    “olmaz”
    dedi babam
     “olur”
    dedim ben de
    “olmaz”
    “olur”
    ve
    o gün anladım
    babamla
    yollarımızın ayrılmadığını
    her
    ikimiz de farklı atı seçip
    her
    ikimiz de kazanmıştık
    at
    başı olmuştu atlar
    ikramiyeler
    değişse de
    sonuç
    aynıydı
    kazanmıştık
    kimi
    için değersiz
    bizim
    için mucizevî bir kazanç
    para
    değildi söz konusu heyecanın sebebi
    atı
    bilmiş olmaktı
    iki
    dakika sürmeyen bir koşuda
    nefesini
    tutmaktı
    ve
    şimdi,
    aradan
    geçen on üç senede
    değişen
    bir şey olmadığını görüyorum
    getirisi
    götürüsüne eşit bir oyunda
    yedi
    saatini harcayabiliyorsun
    dün
    gece mesela
    amerika
    santa
    anita hipodromu
    breeders
    cup
    ilk
    koşu da 25 kâğıt gelir
    ikinci
    koşuda beş kâğıt gider
    üçüncü
    koşuda otuz kâğıt gelir
    dördüncü
    koşuda yirmi kâğıt gider
    beşinci
    koşuda beş kâğıt gider
    altıncı
    koşuda 80 kâğıt gelir
    yedinci
    koşuda yirmi kâğıt gider
    ve
    gecenin sonunda
    artıları
    götüren eksileri hesaplar
    kazandığını
    görürsün
    ki
    yine de düşününce,
    koca
    bir entelektüel ile kıyaslanırsan sen
    “kaybetmeye
    mahkûm bir ahmak olarak” değerlendirilirsin
    o
    hayatın
    gerçek heyecanlarından ve riskten azade
    zirveye
    doğru koşmaktadır
    sen
    bulunduğun
    yerden hoşnut
    devam
    edersin
    atlara,
    maçlara, yazmaya, çalışmaya,
    ve
    bir kazanıp bir kaybetmeye

    25.ekim.2008
  • var olmanın dayanılmaz gereksizliği üzerine

    gecenin
    dört buçuğu
    düsseldorf’a
    gidecek olan uçağı yüklüyoruz
    köln’den
    sonra
    en
    korkunç ağırlığa sahip bagajlara
    sahip
    olan insanlara
    sahip
    olan kent
    konvörün
    başındayım
    ambarda
    üç tip var
    ben
    aşağıda tek başıma
    bagajları
    konvöre veriyor
    boşalan
    arabayı çekip
    dolu
    bir araba yanaştırıyorum
    konvörün
    yanına
    traktörcü,
    yeni dört araba daha getiriyor
    yanaştırıyor
    ve
    arka
    ambardan bir tip de
    yardım
    için yanıma geliyor
    tipin
    adı ne bilmiyorum
    “evli
    misin sen?” diyor tip
    “hayır
    değilim” diyorum
    “neden?”
    diyor
    “henüz
    sözleşmeli bir işteyken
    üstelik
    bu maaşla niye evleneyim?” diyorum
    “allah
    her çocuğu riski ile beraber verir” diyor
    “öyledir
    herhalde” diyorum
    canım
    konuşmak istemiyor ama
    o
    bunu anlamıyor
    “aleti
    nasıl idare ediyorsun?” diyor
    gürültüden
    anlamıyorum ne dediğini
    “neee?”
    diyorum
    “evlilik
    gerekli” diyor
    “aleti
    nasıl idare ediyorsun?”
    “bu
    yüzden mi evlendin?” demek geçiyor içimden
    ama
    cevap vermiyorum
    o
    sırada susup
    uçağa
    yeni binen yolcuların
    bizden
    yana tarafta oturanlarına bakmak
    daha
    iyi geliyor ruhuma
    uçağın
    camlarından
    yolcuların
    hiçbiri aşağı bakmazken
    ve
    uçağın ambarında canı çıkan üç insanın
    onlara
    bagajları
    dolayısıyla
    ne
    küfürler ettiklerinin
    farkında
    değiller elbette
    tip
    de bu kadar çok insanın
    neden
    sürekli hareket halinde olduğunu
    düşünmüyor
    olmalı
    ki
    ben de
    1928
    yılına ait
    ukrayna
    halk müziğini dinlerken
    yazdığım
    bu şeyin
    neye
    yaradığını düşünmüyorum aslında
    yazıyorum
    işte
    insanlar
    geziyor
    insanlar
    tanışıyor
    evleniyor
    sevişiyor
    ve çocuk yapıyorlar
    ve
    dusseldorf nasıl bir yer bilmiyorum
    ama
    ellerinden gelse
    bagajlarına
    evlerini koyacaklarından eminim
    amsterdam
    da öyle
    ya
    da stutgart
    manchester
    iyidir ama
    ya
    da paris
    verona
    ama
    almanya
    hollanda
    ya da
    irlanda’ya
    gidiyorsa bir uçak
    ve
    yanında
    söylediği
    her şeye karşılık
    içinden
    bir tekme savurmak geçen
    geri
    zekâlının tekiyle

    yapıyorsan
    bagajlardan
    daha ağır gelir
    her
    bir soruya karşılık
    içinden
    geleni söylemek
    çünkü
    her iş
    işten
    kovulmak isteyene kadar
    takman
    gereken bir maske
    ve
    gözünü kırpmadan öldürmeyi bile düşlediğin
    bir
    kaç geri zekâlı demektir
    ve
    o gün sabah
    yine
    aynı tip
    “gece
    işe gelirken bir hatun gördüm” diyor
    “gecenin
    bir yarısı telefonla konuşuyordu
    bir
    barın önünde”
    “orospudur
    kesin” diyor bir diğeri
    “ya
    öyle midir?” diyor tip
    yeni
    bir şey keşfeden
    çocuk
    gibi açılıyor gözleri
    “laf
    atmak istedim ama servis geldi” diyor
    “atsaydın
    oğlum bir şey demezdi” diyor
    “demezdi
    di mi?” diyor
    aynı
    şaşkınlıkla
    ırkçı
    değilim
    faşişt
    değilim
    ve
    hiç olmadım ama
    günün
    birinde
    günümün
    içine eden
    bu
    lavuklar yüzünden
    katil
    olabilirim
    evet
    bunu başarabilirim
    ve
    gazetelerin olayı
    bir
    aşk cinayeti olarak
    değerlendirmeyeceğini
    biliyorum ama
    benim
    kendime
    has ruhuma
    ya
    da ruhsuzluğuma
    tecavüz
    edenleri de
    bir
    eğitim sorunu olarak
    değerlendirmemeleri
    gerektiğini düşünüyorum
    benim
    yeni
    insanlara
    yeni
    tatlara
    yeni
    renklere ve
    nüfus
    artışına ihtiyacım yok
    çocuk
    yapmanın gereksizliği gibi
    gereksiz
    çocukların da
    doğmadan
    ölmesi
    gayet
    makul geliyor

    22
    ekim 2008
  • karanlıkta gülümseyen ahtapot

    bazen
    her
    şeyi yitirdiğinin farkına varır
    ve
    ümitsizliğe kapılıp
    karanlığa
    bularsın zihnini
    uçağın
    ambarındayken mesela
    o
    ufak ama
    külçe
    kadar ağır kolileri
    içi
    dergi dolu paketleri
    araba
    parçası olan demirleri
    demirden
    yapılmış makineleri
    televizyonları
    buzdolaplarını
    ve
    daha birçok şeyi
    düzgünce
    dizmeye
    üst
    üste, yan yana, çaprazlama
    sığdırmaya
    çalışırken
    ve
    göremezken aşağıda
    kaç
    araba daha kargo kaldığını
    yavaş
    yavaş sıralar ve
    kapıya
    doğru yaklaşırsın
    aşağısı
    görünür en sonunda
    “üç
    araba daha bagaj gelecek” derler
    “tamam”
    dersin
    beklersin
    gelir
    dizersin
    onları da
    güçlükle
    sığdırır ve
    kapağı
    kapatıp aşağı atlarken
    piste
    diğer uçağın indiğini görürsün
    uzaklaşırsın
    bir uçaktan
    uzaklaşır
    bir uçak senden
    diğeri
    yakınlaşır
    biri
    kalkıp
    diğeri
    inene kadar
    bir
    sigara yakar
    sigaraya
    fondip yapar
    üç
    dakika sonra yerini alırsın diğer ambarda
    sonra
    bir diğer ambar
    ve
    bir diğeri daha
    ve
    saatine bakmazsın asla
    bilirsin
    çünkü
    önemli
    olan zaman değil
    bitişe
    kaç uçak kaldığıdır
    “on
    uçak” dersin
    dokuz
    sekiz
    yedi
    ve
    gittikçe güçten düşer
    kendini
    bayatlamış hissedersin pinero gibi
    ruhun
    bayattır
    etin
    çürümüştür
    öldüğünü
    inkâr eden bir zombi
    ve
    ister istemez
    karanlık
    peşinden gelir
    herkes
    seni terk ederken
    karanlık
    peşindedir ve
    kaçacak
    takatin kalmamıştır artık
    hava
    kapanır
    bulutlar
    hız alır
    yağmur
    hız alır
    soğuk
    hız alır
    ve
    beklersin ambarda
    aşağı
    iner ıslanır
    ve
    tekrar başka bir ambara girersin
    kimse
    “hasta olacaksın” demez sana
    herkes
    hastalanmıştır zaten
    ruhen
    ve bedenen
    ve
    son arabasına
    54
    milyar verdiğini öğrenirsin
    oradaki
    üst düzey bir yöneticinin
    elinde
    değildir bir hesap yapmamak
    54
    milyar?
    kaç
    maaş ederdi lan?
    on
    sene çalışsam kazanamazdım lan
    bu
    tip birçok fikir karmaşası
    güneşin
    önüne çin seddini inşa eder
    yolcular
    hostesler
    kaptanlar
    edebiyat
    ve yazmak
    ne
    alâkası var uçaklarla şiirin
    bunu
    bilmiyorum
    yazmak
    mı, çalışmak mı?
    bir
    seçim yapman gerekir
    yazarak
    çalışmak
    çalışarak
    yazmak
    yazmaktan
    para kazanmak
    para
    kazanmadan yazmak
    gittikçe
    zayıf düşer düşler
    gerçek
    parlıyordur güneşin yerine
    karanlıktaki
    bir kutup yıldızı gibi hem de
    çöldeki
    bir kar tanesi gibisindir
    ve
    eriyip gitmene göz yumar herkes
    önemli
    değilsindir
    hiç
    kimse önemli değildir
    orada
    o
    şekilde
    dolanıp
    dururken
    ve
    diğerleri iyi bir sigara içip
    bira
    muhabbeti yaparken
    sen
    evde sardığın tütünü ateşler
    ve
    “alkole bile param kalmadı” dersin
    dert
    etmezsin ama
    para
    dert olmaktan çıkmıştır
    yazı
    dert olmaktan çıkmıştır
    aşk
    dert olmaktan çıkmıştır
    kaç
    uçak kaldı
    kaç
    ton kargo geldi
    koliler
    sığar mı gibi
    işsel
    sorunlardır
    zihnini
    meşgul eden
    ve
    nedenini bilmiyorum ama
    tüm
    bu hengâmeden sağ çıksan bile
    bu
    kez de evde peşine düşer karanlık
    hiçliğin
    koynunda güzel bir gece geçirmiş
    var
    olmayan her şeyle sevişmiş
    ve
    uyanmışsındır nihayet
    maaşın
    ertesinde
    dolap
    yine boşken
    posta
    kutun doludur ağzına kadar
    okumazsın
    ama, okuyamazsın
    bakkala
    gider
    defteri
    uzatır
    “ekmek,
    yumurta, kahve, gazete, fare zehri” dersin
    “zehir
    kalsın” dersin sonra
    “dilim
    sürçtü”
    sürçer
    dilin
    bilinçaltın
    her koşulda açığa çıkar
    “yeraltında
    değil
    bilinçaltında
    yaşıyorum” dersin
    bir
    yazar bozuntusuna
    “elim
    genzimde yazıyorum”
    “hah
    şimdi şiire benzedi” der o
    “bu
    mecazlar gerekliydi”
    ama
    bir şey anlamadım, dersin içinden
    kimse
    bir şey anlamıyordur zaten
    “izlanda
    iflasın eşiğinde” derken gazete
    hiçbir
    şeyin değişmeyeceğini bilirsin
    karanlık
    bir mızrak şeklini alıp
    sırtından
    midene girerken
    ileriye
    bakar ve okursun manşeti
    “türk
    asıllı izlandalı yazar
    bir
    zamanlar iflasın eşiğindeymiş
    ama
    şimdi
    sarhoş
    olup
    kar
    üzerine şiir yazıyor” ( ya da kâr)
    gülersin
    kendine
    yataktan
    doğrulur
    yanında
    uyuyan hiçliğe “günaydın” der
    ve
    başlarsın konuşmaya kendi kendine
    odaya
    giren annen
    yastıkla
    konuştuğunu görüp
    irkilir
    “başka
    bir psikoz?”
    hayır!
    daima psikoz
    daima
    yalnız
    daima
    yanında bir boşluk ile gezinip
    ideal
    devinimi gerçekleştiren
    ideal
    karanlık
    ıssız
    bir adadan farkın yoktur
    ve
    aklına düşen her kadın
    yanına
    üç şey alır;
    dönüş
    bileti
    güneş
    yastık
    sonra
    bileti işletir
    güneşi
    çantasına atıp
    “yastık
    sen de kalsın” der
    büyük
    piyango
    büyük
    fiyasko
    ne
    diyorduk?
    uçaklar
    ambarlar
    paralar
    yazılar
    yastıklar
    gelip
    giden akıl
    gidip
    gelen yağmur
    karanlıkta
    gülümseyen ahtapot

    11.ekim.2008
  • zihinsel ayna

    eski
    sevgililer
    seninle
    ilgili hiçbir şeyi
    hatırlamadığında
    başlar
    ahmak
    krizleri
    altı
    ay sonra mesela
    ya
    da bir sene
    tekrar
    görüştüğünde
    ve
    senin zihninde
    tekrar
    ederken
    onunla
    geçen her saniye
    o
    çoktan unutmuştur
    hatırlamakta
    zorlanır
    inkâr
    eder hatta
    bir
    zamanlar var olan
    ve
    artık geçmişte kalan
    yaşanmış
    gerçekliği
    “ya
    öyle mi olmuştu?” der sonra
    “unutmuşum”
    “hatırlayamadım”
    “gerçekten
    mi?”
    “yanlış
    kalmıştır senin aklında”
    “doğru
    hatırladığından emin misin?”
    ve
    bu süreç
    uzar
    uzar
    uzar
    bir
    süre sonra
    her
    ikiniz de birbirinize
    başkaları
    ile nasıl yaptığınızdan söz edersiniz
    sen
    edemezsin gerçi
    yoktur
    çünkü
    olası
    herhangi bir şey
    ama
    o
    “ben
    açtım, o da sapıktı” der
    bir
    diğeri için de
    başka
    bir şey söyler
    ve
    sonra
    söz
    dönüp dolaşıp
    birbiriniz
    için
    ne
    kadar değerli olduğunuza sapar
    değerlisindir
    değerli olmasına
    ama
    aşık olunamayacak kadar da
    savsaksındır
    değerlisindir
    ama
    ihtiyaç halinde sadece
    yangın
    merdiveni gibisindir
    “ne
    zaman konuşsam beni anlayacağını biliyorum” der
    “birinin
    anlaması güzel” der
    “iyi
    ki varsın” der
    ama
    konu tekrar sapıp
    başka
    eski heriflerin
    onun
    için ne ifade ettiğine geldiğinde
    aralarında
    senin olmadığını görürsün
    “riyasız
    bir hayat istiyordum” der
    “birisine
    yalan söyledim ve o fark etti
    bir
    diğeri ruh hastasıydı”
    sayar
    da sayar eski adamları
    beklersin
    atlanırsın
    ne
    anlam ifade ediyordun onun için?
    bilemezsin
    bunu
    sorsan
    da söylemez
    duymazdan
    gelir
    ya
    da gerçeği gizlemekle yetinir
    gerçek?
    gülünç
    gerçek
    gerçek
    her zaman gülünçtür dostlarım,
    eskimiş
    gerçeklik insanı güldürür
    acıları
    biz yaratırız
    mantık
    işlemeye başlayınca da
    güleriz
    halimize
    aşk
    mantığı siler
    aşk
    gerçek bir kavram değildir o halde
    sen
    gerçek biri değilsindir
    o
    gerçek biri değildir
    kimse
    gerçek değildir aşıkken
    kendinden
    çok
    bir
    başkasını düşünüyorsan
    mantıklı
    hareket etmiyorsundur
    feda
    edilmeye değmez hiçbir şey
    ne
    toprak
    ne
    cennet
    ne
    de bir kadın
    kendini
    feda etmeyi
    göze
    alabileceğin kadar
    önemli
    değildir hiçbir şey
    küçük
    fedakârlıklar her zaman olur
    olmaya
    da devam edecek
    bedensel
    bir ihtiyaç için saçılan
    sahte
    gülücükler yok ama
    sevişeceksek
    bu
    da gerçek olmalı
    aşk
    ile
    ben
    seni istiyorum
    sen
    beni istiyorsun
    pekâla,
    hazırım,
    bir
    süreliğine devam eden arzu
    para
    karşılığı değil
    cinsel
    bir süreklilik değil
    basit
    sıradan
    ihtiyari
    bir eylem
    değil
    ama
    aşk
    ve
    sana aşık olduğunu dile getiren kadının
    başka
    biri ile yaptığı
    seks
    gereksinimden kaynaklanan
    cinsel
    birleşmeyle başlayan aşk
    seks
    ile
    pat
    pat
    kim
    o?
    benim
    gel
    içeri
    sonra
    aradan aylar geçer
    ve
    herkes her şeyi unutur,
    süregelen
    gerçeklik silinir
    acılar
    silinir
    iniltiler
    silinir
    ve
    en baştan beri var olan
    doğal
    düzen
    tekrar
    yerini bulur
    sen
    isteyen herkese
    almayı
    hak etmese bile
    istediğini
    verirsin
    al
    bu senin boya kalemlerin
    al
    bu da senin silgin
    ben
    önemli değilim
    hiç
    bir zaman da önemli olmadım
    bu
    yüzden herkesi affedebilirim
    ama
    gerçek nedeni
    hiç
    kimseye
    kızmaya
    değecek kadar
    kendime
    değer vermediğimdir
    ve
    sana kızıyorsam
    beni
    kırdığını söylüyorsam
    o
    zaman ölüp gittiğinde
    ardında
    bir boşluk göreceğim içindir bu
    ve
    o boşluk körelir sonra
    gözden
    kaybolur
    ve
    seninle
    onunla
    bununla
    herkesle
    eskisi gibi olurum
    fark
    eden tek şey
    o
    yitip gitme anınızda
    meydana
    getireceğiniz
    boşluk
    halini
    ölümünüzden
    önce oluşturmuş olmanızdır
    ve
    sonra zil çalar ve
    bir
    sonraki derse gireriz
    ahlâk
    hiç önemli olmadı benim için
    etik
    kurallar da öyle
    o
    yüzden herkes herkesle
    istediği
    yerde istediği şeyi yapabilir
    ruhuma
    dokunabileceğiniz kadar
    önemli
    olmadığınız sürece
    sizi
    fark etmem
    ve
    fark ettiğim andan itibaren
    benim
    görüş alanımın dışında da
    ne
    bok yediğinizi bilirim
    ve
    müneccim değilim
    ve
    vahiy de gelmiyor
    ama
    nietzche’nin sonsuz döngüsüne
    kendi
    içinde ek bir spiral döngü ekledim
    hayat
    tekrarlardan ibarettir
    o
    tekrarlarında tekrarları
    ve
    kendi içinde de ufak tekrarları
    ve
    tekrar eden tekrarları vardır
    aynen
    tekerleme gibi
    söylemesi
    zor
    ama
    bir kez söyleyene kadar
    sonrası
    kendiliğinden gelir
    ağız
    alışkanlığı ile
    hayat
    alışkanlığı
    birbirine
    benzer
    ve
    aynen dil gibi
    sürçebilir
    yaşamın
    zaman
    zaman
    başıma
    gelen bir şey
    tekrar
    başıma gelir
    ve
    tekrar tekrar tekrar
    öğrenirsin
    en sonunda
    ve
    söylememeye başlarsın
    tekrar
    etse de her şey
    baştan
    sona aynı kalsa da hatta
    hiç
    değişmese bile
    söylememeye
    devam eder
    ve
    sıkılmazsın
    çünkü
    öğrenmişsindir artık
    senaryo
    aynıdır
    ve
    biri için
    ilk
    gördüğüm anda
    konuşmaya
    başlamadan önce
    “artı
    veya eksi” dersin
    stop.
    bitmiştir
    tanıma faslı
    önyargılarıma
    güveniyorum
    tanımaya
    değil
    ve
    bu yüzden
    kendini
    tekrar eden

    karakterli insanları
    çözmüş
    biri olarak
    şunu
    söyleyebilirim
    ben
    değişmem
    siz
    de öyle
    o
    halde herkes
    ne
    hali varsa görsün
    kasık
    kemikleri sizin olabilir
    ve
    onların koleksiyonunu yaparak
    zaman
    geçirebilirsiniz
    ama
    biri sizi
    gerçek
    anlamda anladığında
    o
    kişiye bakınca
    aynada
    gördüğünüz gözleri
    görür
    gibi olduğunuzda
    zihnen
    çırılçıplak kaldığınızda
    kaçış
    şansınız yoktur
    ahlâki
    açıdan
    bunun
    bir anlam ifade etmediğini biliyorum
    ama
    psikolojik olarak
    açık
    kodlu bir bilgisayar programına
    dönüşen
    zihnin
    birçok
    sorunu da beraberinde getireceği açık
    o
    yüzden şimdilik
    sırlarınıza
    ışık tutmaktansa
    izlemekle
    yetiniyorum
    bir
    süre daha böyle yapıcam
    siz
    güzel görünmeye devam edebilir
    ve
    harikulâde renklere bürünebilirsiniz
    ama
    bir roman karakterinde
    gerçek
    yaşamınız ve kimliğiniz dışında
    zihinsel
    tüm kodlarınız deşifre edildiğinde
    ve
    bununla göz göze geldiğinizde
    psikolojik
    bir risk oluştu demektir
    çünkü
    bir çok insan
    kötüsel
    tarafının saf halini
    bir
    başkasının görmesini istemez
    ve
    böyle bir anda
    inkâr
    dışında
    kaçış
    noktası kalmasa bile

    dünya anlamında
    inkârında
    kaçmaya yardımı olmaz
    mastürbasyon
    yapan bir kızın
    babasına
    yakalanması gibi
    doğru
    ama gizli anlar
    psikolojik
    ve sosyolojik kırılma noktaları
    seksofil
    urinseks
    ve
    daha bir çok şey
    filmdeki
    bir adamın
    zihninizdeki
    aynayla örtüşmesi
    ya
    da düşüncelerinizi okuyabilen
    birinin
    varlığı kadar irkiltici
    ve
    ruhsal bir hastalığa
    yol
    açabilecek kadar da tehlikeli
    o
    halde bir soru:
    samimi
    olan ve olmayan insanlar arasındaki fark nedir?
    samimi
    olmayanlar zihninin ifşa edilmesinden korkar
    ne
    demek istediğimi anlamıyor olmalısınız şimdi
    yanılıyor
    muyum?
    12.ekim.2008