Etiket: geriye dönüşler

  • başlangıç

    başlangıç.
    her şeyin sona erdiğini söyledi tuncay. kulağıma fısıldadı
    bunu. usulca. sessizlik içinde yürütmeliyiz dedi, işlerimizi sessizlik içinde
    yürütmeliyiz.
    yanıbaşıma oturup konuşmuyordu. görüntü yoktu, koku yoktu,
    bana dokunmuyordu. ses vardı sadece. görünmez kahramanımdı kendisi. zor
    zamanlarda açığa çıkan bir enerji gibi. kendi içimden konuşuyordum kendisi ile.
    bir ses sadece, vızıldayıp duran. yıllar içinde farklı iç seslere gebe
    kalmıştım. doğmuyorlardı da. gerçeğe intikal etmediler hiçbir zaman. yıllar
    önce dağılıp gitmiş bir müzik grubunu dinlemek gibiydi. bu bir band kaydı. ama
    her çalışında farklı şarkıları duyduğun bir kaset gibi. sürekli sürekli
    sürekli, beni itekleyen seçil.
    sarı ve dalgalıydı saçları seçilin. gözleri çökmüştü yıllar
    içinde. aşırı uyuşturucu tüketimi sanmıştım. ama hayır, uyuşturucu
    kullanmıyordu artık. doktoru gibi 
    yaşayan refik’le görüşmüyorlardı artık. benimle görüşüyordu her biri,
    ama birbirlerini benimle beraber görmüyorlardı. geriye dönüşler’in adı, ileriye
    ayrılışlar olarak değişmişti.
    this empty flow açtım sabah sabah. ve yazmaya başladım.
    devlet eliyle uyuşturucu kullanıyordum hem üstelik artık. akineton kafası
    güzeldi. üzerine bir bardak çayla iyi gidiyordu akineton.  açıyordu kafamı. ya da kendi üzerine
    kapatıyordu. seçil geldi ve…
    seçil geldi ve, elimden hızlıca alıverdi bilgisayarı. biraz
    da ben yazayım dedim. kendi üzerine yazıp durmaktan vaz geç dedi. kimseye
    hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. ve tam bu sırada girdi araya jori,
    şarkıdan arkadaşım jori, veya şarktan… yeterince doğuya giderseniz, en sonunda
    garba varırsınız.
    jori garbın şarkıcısı dedi seçil. yolu uzattım dedim ona. ve
    tam bu sırada tekrar araya girdi jori, see nothing, i see nothing. diyerek.
    bekliyordum. hiçbir şey yapmak zorunda değilsin dedi seçil.
    otur oturduğun yerde. relax adamım. ve tam bu sırada geldi iç sessizliğim: her
    şey sona erdi. ölüsün sen dedim tuncay’a. hayır adamım dedi. her şey sona erdi
    ve baştan başlaması için çok erken. araftasın. ara bölgedesin. bekle. her şeyin
    seni düzmesine izin verme. düzen dedi, yani eski düzenin, geçmişinde olan biten
    her şeyin, seni yeterince düzmesi ile, anısal anı tahribatının şiddedini
    yeterince artırınca, geri gelecek. bekle şimdi. hiçbir şey yapmadan. seçil
    haklı dedi, senin dışında herkesin haklı olduğunu düşündüğün bir zaman dilimi
    yap kendine ve onu atlat. ancak bu şekilde, döngüsel bir deformdan kurtulup,
    eski gerçeğine varabilirsin. gittiler sonra. gelirler gene. geriye gelirler.
    geriye dönerler. geriye dönüşlerler… evet dönüşlerler.
    jori’ye kulak verdim tekrar. tekrar etmeye devam ediyordu,
    şarkılarını, son oniki yıldır yaptıkları gibi. Distress [version 0.2] başladı
    ardından. ruhuma elektroşok uyguluyorlarmış gibi hissettim. hiç olmazsa bir şey
    hissediyorsun dedi sanki özlem. beni öldürdüğünden beri dedi, yalnızsın. o
    yüzden lütfen sesini kes, gömdüğün yerde rahat uyuyayım. bir daha çağırma
    bizi..
    sustum. öylece. artık gelmeyeceklerini söylerken, görünmez
    kahramanlarım.   
  • “bazen gerçek”

    “bazen
    gerçek”
    bir keresinde. ama uzun zaman önce…
    oturuyorduk özlemle. şu, daha önce defalarca anlattığım, yeşil halılı odada.
    şarap vardı, ve gazoz, beyaz şarap ve gazoz. şargoz yapıyorduk yani. sadece o
    ve ben. ilk zamanlar. ilk zamanlarımız. oturuyorduk. durdu ve. bana dönüp,
    “çakmağı atsana” dedi, “çok sıkıldım biliyor musun?”
    çok sıkılmış olma hali… ve intihara meyilli
    biri size bunu söylüyorsa. onu, tuvalette bile yalnız bırakamazsınız. öyle de
    oldu. kalktı ayağa, tuvalet için olduğunu düşünerek, ondan az biraz sonra,
    peşinden gittim. yolda karşılaştık, koridorda. elinde tuttuğu iki adet
    mandalinayla, özlem, “bırak artık peşimi” diyerek, yanımdan geçip gitti, oturma
    odasına doğru. bir şey söylemedim. mutfağa gidip, geri döndüm sadece. oturdum.
    karşısına. karşısındaki koltuğa. attı bi tanesini, soyarak, mandalinanın.
    sonrasında, “ya sobayı kapatalım ya da üzerimdekini çıkartıcam” dedi. sevişmeyi
    geç, hiç öpüşmemiştik bile, henüz, ama sevgilimdi. o. benim. ve hiç,
    giysilerinin örttüğü kısımları dışında, görmemiştim onu. ve arzuluyor olsam da,
    deli gibi, ona bırakmıştım, gidişatı, her konuda olduğu gibi, bu konuda da.
    “sen bilirsin” dedim. sıcak sevmediğim halde, sobayı kapatmayı tercih etmeyerek.
    ve biliyordu, sıcak bir odanın, yarattığı mayışma halini, sevmediğimi, buna
    rağmen, üzerindeki çıkartarak, verdiği kararı belli etti.
    “seni seviyorum” dedi ardından “ama
    farkındasın de mi, yürümücek”
    “sen istersen yürür” dedim
    “istediğim her şey olsaydı, şu an burda
    olmazdım”
    “burda olsaydım derken” dedim “kast ettiğin
    ev mi ben miyim”
    “şapşal” dedi gülerek “ülkeyi kast ettim
    ben, hatta dünyayı”
    “hayatta olmamaktan bahsetmiyorsun umarım”
    dedim.
    bi sigara daha istedi. paketi attım ona.
    çakmağı paketin içine koyup sigarasını yaktıktan sonra, paketi önüme attı.
    “yaksana sen de” dedi ve, yanıma oturdu.
    oturduğum koltuğun önüne doğru bir yere daha doğrusu. halıya. yeşil halıya.
    “sen” dedi  “beni anlıyorsun ama, bu
    yetmiyor bana, benimle beraber ölmeye hazır değilsin.”
    onunla, beraber yaşıyor sayılırdık. istisnasız
    her gün görüşüyorduk ve, bazı zamanlar, anneme, arkadaşta kalıcam ben deyip,
    onda kalıyordum, haftanın en az dört günü. aynı yatakta yatıyor olmamıza
    rağmen, sadece sarılıp uyurduk. o derece sarhoş bi halde girerdik ki yatağa,
    sevişmek istesek bile, başaramazdık bunu. her neyse dostlar, o gün bana,
    “benimle beraber” dedi “ölmeye hazır değilsin sen, kuyruğumda dolanıyorsun evin
    içinde, son bir hafta içinde iki kez intihar teşebbüsünde bulunduğum için, ama
    öncesini bilseydin, sadece kuyruğumda dolaşmakla kalmaz, içime bile girerdin”,
    kafasını bana doğru çevirdi işte o an, yukarıya, oturduğum koltuğun önünde
    yerde oturuyorken, ve üstelik bir eşofman altı ve sutyenle, ve harikulade ötesi
    gözlerini, gözlerime kitleyerek “sahi” dedi “beni arzuluyor musun?”
    “ölmeni istemiyorum” şeklinde verdim
    cevabımı
    “ama” dedi, “bi gün ölücem sonuçta, bi gün
    ölücez, beraber ya da değil, ölücez be abi”
    “biliyorum” dedim “sorun bu değil”
    “sorun kimin önce öleceği ise, bencilsin
    demektir bu”
    “senden sonra ölmek istemiyorum” dedim
    “benden önce ölmeni istemiyorum” dedi
    “ölmek istiyorsan ölürüz” dedim “sorun bu
    değil özlem, nasıl olsa bi gün ölücez, bize çarpması kaçınılmaz olan bir treni,
    ray hattı üzerinde beklemenin de anlamı yok ama”
    “trenin gittiği yöne kaçmanın da anlamı yok
    o zaman, hat dışına çıkmamız da imkansızsa…”
    “imkansız” dedim, “haklısın, bi gün ölücez,
    ama trenin geldiği istikamete doğru sürmek ne kadar anlamlı ki?”
    ve bana, hâlâ aklımdan çıkmayan o cümleyi
    kurdu, “tamam abi” dedi “sigarayı söndür, kalan paketi çöpe atalım, artık alkol
    almayalım, uyuşturucu da kullanmayalım. olur mu? akciğerinle ilgili iki
    operasyon geçirmişsin ve ben hâlâ sigarana karışmıyorum, sen ise, bi keresinde
    ege üniversitesinde otururken, tuvalete gidip, ölmek için bi kaç hap attım
    diye, evdeyken bile tuvaletin önünde bekliyorsun her gidişimde”
    “haklısın” dedim “ama seni kaybetmek
    istemiyorum”
    “çağırsaydım gelir miydin?” dedi
    “ne” dedim, nereye demedim ama, gelirdim
    çünkü, cehennemin en alt katına da çağırsa ve sonrasında orada ki zebanime onun
    aşık olma ihtimali bile olsa, tüm olasılıkları es geçer, ve sonrasını hesaba
    katmadan, çağırdığı her yere gidebilirdim. “sana ihtiyacım var” dediği için bir
    keresinde, sadece bu yüzden değil, hatta sebeplerimin onun ihtiyaçları ile
    alakası bile olmayabilirdi, giderdim sadece. ve biliyordu, bunun bencilikten
    öte bir şeyle, onun adını koyduğu bir “bizcillik” ile alakalı olduğunu.
    ve o gün, yani o gece, daha doğrusu o
    sabah, tuvaletin klozeti üzerinde buldum onu. gözümü açtığımda. tuvaletin
    taşına oturup kalmıştım en son. uyanmamıştı. o gece tuvalete beşinci gidişiydi,
    ve bu muhabbetin üzerine peşinden gitmediğim, ilk seferiydi. uzun süre geri
    gelmediği ilk seferi. beş kutu hapın bana bırakıldığı ilk seferi. kutuların bir
    lastikle bir arada tutulduğu, ve en üstündekine, ‘kalanı senin’ şeklinde bir
    not yazılı ilk seferi. tuvaletin kapısını açtım. kapağı kapalı bir klozetin
    üzerinde oturmuş, kendinden geçmişti. ve sabah, onun kahkahalarına uyandım.
    öldürmeyecek bir hapı almıştı. ben de almıştım. adına bile bakmadan hapların.
    ve sabah. onun kahkahasına uyanıp gözümü açtığımda, “şapşal” dedi “ambülansı
    arasaydın senden ayrılırdım” ve bir kahkaha daha. ben de güldüm, içinde
    bulunduğumuz, içine uyandığımız, içine uyandırıldığım, duruma. “işicem” dedi
    “çıkar mısın”
     odaya geri dönüp bir şarkı açtım. ve yaklaşık
    bir saat sonra gelip, o bir saat içinde ölüp ölmediğini kontrol etmediğim için,
    “işte benim adamım” dedi “artık ‘biz’ değiliz, birbirimize karşı bencil de
    değiliz ama, iki ayrı ‘ben’iz”
    “amına koyim” dedim.
    “koyan koymuş” dedi “her ikimize de…”
    sarılıp uyumaya devam ettik. ta ki güneş batana dek. sonrasında bakkala
    yollandım, şarap ve sigara.
    *başlık, “ben tek siz hepiniz” adlı
    grubunun bir şarkısının adıdır.

    22 aralık 2013
  • cold

    cold
    “sana
    kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii”
    dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..”
    2004
    yılındaydık, ve onun evinde..
    evi
    bucada bir yerdeydi ve adı yelizdi. ben o zamanlar izmir’in kuruçay adı verilen
    bir çingene mahallesine 2-3 ev komşuydum. çocukluğumdan ilk gençlik yıllarıma
    kadar arkadaşlarımın yarısından çoğu çingeneydi ve kitaplardan ya da 4 yıl
    boyunca sınıfı geçemeyip sonunda atıldığım üniversite deneyimden asla
    öğrenemeyeceğim şeyler öğrenmiştim onlardan. ama konumuz bu değil, en azından
    şimdilik.. konumuz demişken, elim yandı abi, geçen hafta, yaklaşık 240 derecede
    eriyebilen beyaz ppt adında bir plastik maddenin, enjeksiyon makinesinden akan
    erimiş haldeki 40 gramlık kısmı, yazarlığıma ara vermeme yol açtı dersem,
    hakkımda ne düşüneceğiniz üzerine sizinle tartışmak isterim. ama eski
    okuyucularımın yakından bildiği gibi, yazarlık üzerine tartışmaya kapalı
    biriyim, daha çok dalga geçmeyi severim, yazabiliyor olunulduğu için takınılmış
    olan o büyük ve boş pozlarla. ama elim yandı abi.. gerçekten.. bunun 2004’de
    olanlarla ne ilgisi mi var? konumuz demiştim. ne anlattığım ve ne
    hissettiğimden hayatım boyunca emin olmuşumdur. ve bu bazen, hatta çoğu zaman,
    insanı zora sokar. yapmak istemediğiniz şeyleri ya da yapmanızı istedikleri
    şeyleri yapmanıza veya yapmak istediklerinizi yapamamanıza mesela.. çünkü
    yeterince dik başlı bir şekilde, ve sonucunda bir çok şeyi yitirebileceğinizin
    bilincinde olarak, ve yine de bir inatla, istediğiniz şeylerin peşinden
    giderseniz, çantanıza şans ve talihin konmadığını fark ettiğinizde, iş işten
    geçmiştir. denemişsinizdir. ve birileri sizin başarılı olamadığınızı veya
    başarısız olduğunuzu ya da daha genel bir tanımla, tümden yanlış yaptığınızı,
    yani bile isteye yanlış ata bahis yatırdığınızı düşünse de, biliyorsunuzdur,
    sorunun nerede olduğunu, başarılı olmak ya da kılınmak için, yapılması
    gerekenleri yapmak, içinize sinmemiştir, hepsi bu.. ve yine de, her ne
    yaparsanız yapın, skora etki edemezsiniz, ben bu mesleği yapmam çünkü nefret
    ediyorum bu işten deyip, o mesleki eğitimi tamamlamazsınız mesela, ve yıllar
    sonra yine başka bir nefret ettiğiniz iş mesleğiniz haline dönüşmüş olur. ve o
    fabrikadaki risklerin en büyüklerinden birini (mengeneye elini kaptırmak) bir
    ara saliselik farkla atlatmışsınızdır, birkaç yanık parmağın lafı olmaz burada.
    ama 2004 yılında, yıllar sonra böyle bir gidişata gebe bir öyküyü yazacağımı
    bilseydim, yeliz’e o gün şunu söylemiş olmak isterdim: “ben bir kahinim,
    parmaklarımı çakmakla yakabilir miyim diye deneme yaparken, geleceğe antrenman
    yapıyorum aslında, ısıya karşı bağışıklık kazanıyorum ben” ama hayır, o gün
    yeliz’e dediğim şey, “birkaç yanık parmağın lafı olmaz” oldu, ki yakmıyorum,
    yakabilir miyim diye deniyorum, o da bana şöyle demişti, “aynen falçatayı
    tenine kaşıyormuş gibi sürtüşün gibi, neden hayatını yakmak konusunda master
    yapıyorsun?”
    “sana
    kendini kötü hissettiren şarkılar dinlersen, kendini kötü hissedersin tabii”
    dedi, “mutlu şarkılar dinlesene, en azından bu aralar..” ve müziği değiştirdi,
    yani this empty flow’umu. yani bu melodiler, ona göre, karamsarlığa kapı
    açıyordu, depresifliğe, ruhani güçsüzlüğe, sağlıklı düşünememeye, oysa ben
    huzur buluyordum, ne kendimi kötü hissettirdi bana jori’nin sesi, ne de çok
    iyi. sadece, dengede durmamı sağlıyordu. hâlâ yaptığı şey bu. aşırı
    sarhoşsunuzdur, ve evin yolunu bulamayacaksınızdır, yürürsünüz yine de, ve
    kaybolursunuz bir süre sonra, ve enerjiniz tükenmiştir, ve aynı sizin
    durumunuzda olan biri gelir karşıdan, hatun ya da herif, cinsiyetinin bir önemi
    yok, aynı durumda herhangi bir hayvan da olabilir bu, ya da bir uzaylı, sadece
    o da, aynı koşullar altındayken en azından güneşin doğmasını bekliyordur, ve
    bir yere düşüp yığılmamak için birbirinizden destek alıp yürürsünüz.. ve bir
    süre sonra, bir ihtiyaç üzerine gelişen bu hâl, ihtiyaç olmaktan çıkıp,
    herhangi bir zorunluluğun getireceği baskı ve stresten uzak bir bütünleşmeye
    döner. onsuz da var olabilirsiniz, bir süre sonra bunun eksikliğini
    hissetmeyecek kadar tek başına olmaya alışadabilirsiniz hatta, ve bu, farkında
    olduğunuz halde, tercih etmediğiniz bir şeydir. hatta onun hayatınızda ki
    varlığının yüzde çoğu zararlı da olsa.. sigara gibi mesela.. bırakmayacağım,
    çünkü seviyorum.. hepsi bu. gibi bir şey.. anlatabiliyor muyum? ve burada
    aşktan bahsettiğimi anlayabilir musunuz? ve söz konusu öznenin 2004’de ki yeliz
    olmadığını açıklayabilir miyim? her ne kadar o, bunu çok istemiş olsa da..
    sigaraya aşığım dediğimi anımsıyorum, aşırı sarhoş gecelerimden birinde, kilise
    sokağında, kendi kendime konuşurken, yanımda ki insanların dahil olmadığım
    muhabbetlerini sabotaj edebilecek bir tonda, sigaraya aşığım ben.. özellikle de
    kısa kırmızı pall mall’a.. mavi chesterfield’e. öncel’in sardığı tütüne.. ve
    ağzıma sürmem diyemeyecek kadar asla olamayacaksam da, nefret ettiğim tadı bana
    acı gelen, bazı markalar.. ve sigara ile aşk arasında kurduğum bağıntıyı,
    özneyi, konuyu anlatan bir erkek olduğu için, kadına indirgediğimi düşünerek
    feministlerle aramda ufak bir tartışma başlatabilirsiniz çok sevgili olmayan
    eleştirmenlerim.. son ifadede sorun yaşayabiliriz. çok sevgili olmayan,
    eleştirmenler mi. yoksa, olmayan eleştirmenlerim, çok mu sevgili.. bu arada,
    yelize ve 2004’e ve bucada olanlara ve empty flow’a geri döneceğiz.. ama az
    önceki sorunu, daha da karmaşıklaştırmak için, aslında orada söylemeye
    çalıştığım şeyin, çok sevgili olmayanların, gerçekten en iyi eleştirmenlerim
    olan eski sevgililerim olduğunu, ama çok sevgili olamadığımızı, yani
    kalamadığımızı, bu yüzden onlara gönderme yaptığımı, açıklayarak, yalan içinde
    yalan düzmeliyim. ve herhangi bir feministisyenle aramda herhangi bir ifademden
    doğabilecek tartışmadan, en çok sevgili olmayan en iyi eleştirmenime bir yardım
    çağrısında bulunarak, sıyrılabilirim. ona göre ben, pro-feministtim çünkü. öyle
    diyordu. haklı da olabilir.. belki.. neyse.. geyiğe bir son verip, bucaya
    dönüyorum, umarım bu uzun ve sorunlu girizgah, okuduktan sonra hiç bi bok
    anlamayıp bu durumdan ben sorumluymuşum gibi bir ok fırlatıcak olanları
    uzaklaştırmıştır.. anti-girdap timinin 4-5 elçisini hakladıktan sonra, ortalık
    pek bi sessizleşti gerçi.. artık yazamıyorsun girdap.. artık yazma girdap. hiç
    bi zaman yazamadın. yazdıklarında ruh ve duygu yok. yazdıklarını yayınlamak
    konusunda aptalca bir cesaretin var.. yazdıkların beş para etmez. evet evet
    evet, çok haklısınız, ama hâlâ ringdeyim anlaşılan, üçü yanık olan on
    parmağımla beraber.. ne diyordum jessicka? buca.. 2004. yeliz’in evi..
    jessicka fodera’ya aşık olduğumda, 25 yaşındaydı. ve
    bana, robert smith’in “bu şarkıyı yaptığımız için pişmanım, çünkü herkes sadece
    bu şarkımızı biliyor” dediği bir şarkıyı, bağıra çağıra söylüyordu. ve
    robert’in ‘herkes’ine dahil değildim. ve atilla ilhan’ın bahsettiği hiçkimse
    gibi birim henüz olmamıştı. halüsinojenlerin eşliğinde kurulan düşlerin bir
    yankısıydı belki, daima var olan, ve aslında hiç olamayan. sonra öyküler
    anlatmaya başladığımda, kül tablosundan tavşan çıkartabilecek hatunlar geldi..
    yeliz gibi.. iyi olmama hali, ya da pas tutmaya ramak kalmış bir hayatın içinde
    akıyor olmak.. hayır dediğimi o kadar çok kez hayır dediğimi o kadar çok kez
    anımsadım ki, evet demek istediğim anlarda.. eskişehirdeydi pınar, ve maddi
    durumu iyiydi, ve benimle beraber yaşamak istemişti, ve evinde kalabilirdim, ve
    hiçbir şey yapmam gerekmeyecekti, sadece evin odalarında var olmak.. cezbedici
    bir çok seçeneği sadece istemediğiniz için göz ardı ettiğiniz taktirde, geriye,
    istediğiniz şeylerin cezbedici olmayan yanlarını görmezden gelmek kalır. ve
    aslında, olan, bir şey de yoktur ortada.. olmayan bir şeye, oluyormuş
    yanılsaması ile sarılırsınız.. ve gecenin yarısı patlar hikaye. sigaranızı
    sutyeninin içine sakladığı aklınıza gelmediği için aranıp taranmaktan
    vazgeçtiğiniz anda, onu uyandırmışta olursunuz, o sese uyanır, ne aradığınızı
    sorar, “sigaramı” dersiniz, “yatarken bıraktığım yerde yok, yanlış
    hatırlamıyorum ama”, ve yüzünüze atılan bir tokatın ses tonu ile “al” der,
    “ölmeni istemiyorum sadece”. ve o an, o da sizinle beraber bir tane yakmış
    olsaydı, son sigaranızı içmiş olacağınızı, bırakmaya sizi, sonunda ikna etmiş
    olacağını, biliyorsunuzdur. yapmaz ama. yatar sadece. ve o an, sırtı size dönük
    olan sevgilinizin, artık eski sevgili olan ve olmayan eleştirmeninizin,
    feminist olan ve sizin pro-feminist olduğunuzu iddia eden, bu noktada yazılarınızla
    ilgili sizinle tartışabilen ve sırtı size dönük olan sevgilinizin, kapalı olan
    gözleri, amfetaminin damağınıza değdiği andaki tadı anımsatır.. olanın,
    anımsananla bir ilgisi yoktur oysa. duygu karmaşası sadece. karmaşık bir duygu
    değil. duyguların karmaşası.. çakmağın alevi. yakarken alınan ilk fırt dışında,
    hiç içmeden, dumanı ve külü izleyerek bitirilen bir sigara.. bi insan gecenin
    üçünde aniden uyanıp, neden bir sigara içer ki? hatırlıyorsanız eğer, ki
    okuduysanız yani, çünkü ben anlatmıştım, daha önce, bu öyküyü, ve kalanını, ve
    öncesini, ve sonrasını, yelizin ağzımdaki sigarayı çekip aldığını, ve “hem çok
    içiyormuşsun artık, yapma” dedikten sonra, paketten yeni bir tane çıkardığımı
    biliyorsunuzdur.. ve yelizle hiçbir zaman sevgili olmadık. ama bana, çok daha
    ağır, yaptırımlarla geldiği halde, sevgili olduğumuz, masaldaki, uyuyan
    güzelin, bunu yapması, paketimden yeni bir tane daha çıkarma periyodumu
    uzatıyordu. ama kül tablosundan bir şapka bile çıkartmazdı o. değil ki tavşan..
    işin özeti de buydu. hile yoksa, orda ben olabiliyordum, ve ben varsam, bu,
    tamamen demek anlamına geliyordu, hayır senin için sigarayı bırakamam, ama
    benim sigarayı bırakmayı istememe yol açabilirsin, ve istiyorsam bırakabilirim,
    ama bu hareket bir “için” barındırmaz, bir nedene dayalı olmak bana kendimi iyi
    hissettirmiyor. mesnetsiz bir şekilde bulunuyorum bu alanda. havada asılı. ama
    rüzgarın estiği yöne terfi etmeyecek kadar da dayanıklı.. senden önce neysem,
    seninleyken de oyum, belki biraz daha fazla, o. ama senden sonra, daha az
    olacağımın farkında olarak. ama buna rağmen, bir hoş görünme çabası taşımadan..
    ne diyordum a
    nneke?
    buca.. 2004. yeliz’in evi..
     anneke van giersbergen’e aşık olduğumda, 28 yaşındaydı. ve bana, içinde
    “buharlaşıyorum, olduğum şey bir duman örtüsü” dediği bir şarkıyı, söylüyordu.
    sert bir melodinin içinden geçen sakin bir ses.. denge. ve niyeyse,
    2004 yılında,
    yelizin bucadaki evinde, gecenin ikisinde, oturmuş, bir sonraki hamlemin the
    gathering’in hangi kurşunu olmalı diye düşünüyorken, this empty flow’dan
    sonra.. kendimi iyi hissetmem için neşeli şeyler dinlemem gerektiğini söyledi.
    müziği değiştirdi. ve ben “sigaramı da değiştirmeli miyim” diye gösterdim tepki
    mi.. parliament falan içsem, olur mu? ki nefret ederim. biliyorsun.. şu an açtığın
    şeyden ettiğim gibi.. lerle devam eden.. süreç.. sonrasında.. bir şey, her şeyi
    değiştirebilir dedim ona, bardağı taşırmayabilir son damla bazen, birkaç saniye
    öncesinde içinde buz gibi bir su olduğu için sıcak bir tek damla o boş bardağı,
    boşluğu, çatlatabilir de, şu an yaptığın şeyin, tanımı bu, ama ben, ruhuma,
    yeni sondajlar eklemek istemiyorum.. kalkıp, cold’u açtım, cure tabii ki..
    duruma uyan.. bazen hiçbir şeyin değiştirmeyeceği şeyler de vardır dedim
    sonra.. kalıtsal ve epidemik olan her türlü algıdan izoleyim.. boşuna deneme..
    kalkıp
    bir bira daha aldı dolaptan.. benim elimdeki de bitmek üzereydi ve normal
    şartlar altında, bana da getirirdi. ama yapmadı. sigarasını yaktı. ve odanın
    bulunmadığım tarafına çevirdi yüzünü.. mutlu olmak istemiyorsun diyerek..
    inanmadığım
    şeyleri olamıyorum dedim..
    karamsarsın
    gerçekçiyim
    desek
    içmek
    için bir nedene ihtiyacın yok
    bir
    neden için içmeye de
    neden
    yaşıyorsun o zaman, dedi, kafasını tekrar bana çevirerek, konuştuğumuz konunun
    altında yatan sebep, bir süredir, onun benimle beraber olmak istemesi, benimse
    kendimle bile beraber olmadığımı düşünmesiydi. 
    neden
    yaşıyorsun?
    bi
    nedeni yok, henüz ölmedim sadece, hepsi bu..
    ooo,
    büyük cevap, neden ölmüyorsun o zaman?
    onun
    da bir nedeni yok, hâlâ yaşıyorum sadece, hepsi bu..
    siktir.
    büyük büyük büyük palavralar.. bu şarkı kaç dakka ya?
    bilmem,
    bittikçe başa dönüyor o, tek onu bıraktım listede..
    söz
    konusu olan, cold’du, ve robert, “another past time”i fısıldadığında, az önce,
    şarkının içinde, ister istemez, dokuz yıl öncesine, aktı zihnim, dediğim gibi,
    o zamanlar çingenelerle beraber yaşıyordum, ve o gece için bucadaydım. dokuz
    yıl sonra da buca da olucam muhtemelen, ve yine aynı şarkıları dinliyorken,
    2013’ün sanrılarından kesitler sunucam.. değişen bir şey olmayacak, isimler ve
    mekanlar dışında.. şarkının girişinde gelen davul ritimleri, kafamı yıllar
    sonra duvara vuracağımı söyleyenlerden daha etkili olmuş.. hâlâ aynı ritimlere
    vuruyorum.. kafamı.. sert bir düşüş olduğu söylenemez.. hah, hatırladım..
    dibe
    çekiyorlar seni demişti yeliz, t.e.f için..
    onlar
    benim paraşütüm dedim.. ben uçaktan atlamışım zaten.. yerçekimi.. kaçınılmaz..
    ama sen, zinciri kopmuş bir asansöre binme konusunda ısrarlısın..
    anlamıyorum
    dedi..
    sonra
    uyuduk.. sonra.. dün.. eve gelirken.. gecenin üçünde.. yolda.. karşılaştık
    onunla.. dokuz yıl ve o geceden sonra.. yolda karşılaştık.. ve bir yudum bira
    daha kaldıramayacak kadar sarhoştu. otobüse bindi. beni gördü. en arkadaydım.
    otobüs zaten ağzına kadar boştu. yanıma geldi. kulaklığımı çıkardım..
    tanımıştım çünkü.. ve yaşlanmıştım. yaşlanmıştı. şaşkınlık faslını ve
    merhabalaşmayı ve neler yaptığımızı, hayatımızın nasıl olduğu faslını
    tamamladıktan sonra, “ne dinliyordun” diye sordu, kinayeli bir şekilde sormadı
    ama, eski defter açılmayınca, kendimi rahat hissettim.. ne diyordum marissa?
    buca.. 2004. yeliz’in evi..
    marissa nadler’e aşık olduğumda, benimle aynı yaştaydı.. ve bana,
    henüz pek az kişi tarafından dinleniyorken, şarkı söylüyordu. yüzü yoktu.
    hikayesi yoktu. seslendirdiği dizelerin, bildiğim dile bir çevirisi yoktu.
    anlam, bir neden barındırır bu yüzden. duygular anlam ihtiyacından bağımsız
    olduğu için, nedenlerle açıklanamaz. anlam, somut bir şeydir, varoluşunda
    nedenlere ihtiyaç duyabilir. ama herhangi bir duygu, nedenden bağımsız olarak
    ortaya çıkar. neden, duygudan sonra gelir. gelmese de olur hatta. o yüzden,
    “seni sevmediğimi anladım” dünyanın en aptal cümlesi olmaya aday olabilir.
    olsaydı, oyumu kullanırdım. ve  “seni
    neden sevmediğimi şimdi anlıyorum” daha tutarlı olurdu. bu noktada, ‘neden beni
    sevmiyorsun’un bir yanıtı olmamıştı, yeliz için, o anlamak istiyordu, ben anlam
    aramıyordum, ojemi mi sevmedin, saçlarımın rengi, ses tonum, yürüyüş tarzım,
    boynum.. liste devam edebilir, ve hiçbiri, gerçeğe teğet bile geçmez..
    yeliz’den nefret ettiğimde, benden bir yaş
    büyüktü. ve bana, hiçbir zaman kaydedemedikleri ve sonrasında dağıldıkları
    grubuyla beraber, bir şarkı söylüyordu, çimlerde.. grunge yapmaya
    çalışıyorlardı. ama yapamayacaklardı. yapmış olsalardı da durum değişmeyecekti.
    dünyanın en harika işini çıkarmış olsalar da değişmeyecekti. yaptıkları müziği
    sevmiş olsaydım da değişmeyecekti. ondan nefret ediyordum. ve arayıp, kendini
    iyi hissetmediğini söylediği zamanlarda, yanına gidiyordum. hepsi bu. ve hiçbir
    zaman, ona kendini kötü hissettiren, sonra geçer dediği şeyin, ne olduğunu,
    açık açık, söylemedi. gün içinde bir şeyler olmuş gibi bir hava belki..
    olmamıştı. o hafta başına saçma sapan bir şey gelmiş gibi belki.. gelmemişti.
    bir arkadaşı kötü davranmış gibi de olabilir. davranmamıştı. gelir ve geçer
    derdi sadece, boş ver. ama, ben gelince geçen bir şey olduğunu biliyordum, o
    kötü ruh halinin.. beni iyileştirirse, kendisinin de iyileşeceğine dair olan
    saf inanç.
    otobüste karşılaştık sonra işte.. sarhoştu.
    değildim. ve ertesi sabah yedide kalkıp gitmem gereken bir işim vardı.
    ekebilirdim. ama ekmeyecektim. evlenip boşanmıştı ve bir çocuğu vardı. kız.
    hâlâ aynı işte çalışıyordu. çok iş değiştirmiştim. aynı eve geri dönmüştü.
    evimden hiç uzaklaşamadım. artık annesi ve çocuğu ile yaşıyordu. hâlâ babamın
    kirasını ödediği bi evin odasındaydım.. benden epey sonra inecekti.. evime
    birkaç durak kalmıştı sadece.. söylemiştim nerede indiğimi. ve şu, eskiden
    aramızda olan, kasvetli diyalogların, asla tekrar etmeyeceği sinyalini
    almıştım. bu, ondan nefret ettiğim zamanlardaki durumumu değiştirdi. bana, ben
    inmeden önce, “aslında o zamanlar seni sevmediğimi fark ettim daha sonradan
    biliyor musun” dedi.. “sadece, boşluk ve ihtiyaç meselesiymiş galiba” dedi..
    indim sonra.. söylediği şeyi ona söylediğim zamanlar yaptığımız tartışmayı
    hatırlayarak indim otobüsten. kulaklığımı da tekrar takarak tabii ki,
    ezberlediğim sokakların gürültüsü ve ezberlediğim insan sesleri yerine,
    ezberlediğim tınıları tercih ediyordum, daima.. onları duymadan da
    görebiliyordum sonuçta.. ama genellikle, yukarıda bahsi geçen sesleri duymadan,
    bu yaşıma kadar gelemezdim. sonra fark ettim, eve kadar yürürken, bir daha biri
    daha sorarsa, neden yaşıyorsun diye, müzik dinlemek için diye cevap
    verebilirim, yukarıdaki palavraya göre, daha tutarlı olucaktır. hayır tanrıdan
    bahsetmiyorum, yazının yukarısında, ki tanrı da yukarda değilmiş gibi
    davranıyor bana zaten. sonra, aslında yelizden değil, kendisinden değil,
    baskıdan nefret ettiğimi de fark ettim, baskı kalkınca nefrette silinip
    gitmişti. ve gecenin üçünde uyanıp sigara içmek istediğimde, çok sevgili eski
    eleştirmenimin, paketi göğüslerinin arasına sakladığını bilseydim, onu
    uyandıracak kadar ses çıkarmazdım odada. bu bana, baskıdan çok, çaresizlik
    olarak görüleceği için. ve galiba yelize de, çaresiz hissettiğini bildiğim
    için, eşlik ettim, bazı birkaç gece.. bazen olur. ellerimi yakmayı sonunda
    başardığımı söylediğimde ona, o gün otobüste parmaklarımı göstererek, acıyarak
    güldü bana, çünkü söylediğim şey kötü bir durumu anlatıyordu ve üç parmağımda
    berbat görünüyordu ama geçmişten gelen mizah, durumu dengelemişti. otobüsten
    indim. kat’i açtım sonra. kulaklığı takıp. katherine bjelland. ona aşık olduğum
    zamanı hatırlamıyorum. sonra da.. eve gelip.. uyuyup uyandım işte. iş için.
    arada bir şeyi atladım ama, galiba, onu da sonra anlatırım..
    *başlık
    the cure’un bir şarkısının adıdır..
     21 kasım 2013

      
  • geriye dönüşler – bölüm2



                                                      
    revisited
    1.
    bir
    anda belirdi bu kez. ne pencereyi söktü daha önceki gibi, ne de kapıyı çaldı.
    karanlığın ortasında belli belirsiz parlayan bir ışık gibiydi. başlangıçta
    anlayamamıştım. o olduğunu bilseydim, tedirgin bir şekilde kalkıp ışığı
    yakmazdım. ilk halüsinasyonlarım, ışık oyunları ve gölgelerden ibaretti, kabul
    ediyorum, var olmayan ve asla var olamamış insan siluetleri sonradan belirdi.
    bu kısımda, ‘hastalık ilerleyince’ diyebilirdim ama ne yazık ki hasta değilim.
    kendi hayatım üstüne yalanlar uyduruyorum, sonra bunlara inanıp zihnimde birer
    anı haline dönüştürüyorum, sonrasında biten bir öyküden arda kalanı merak
    ettiklerinde, hiç yaşanmamış şeyleri başıma gelmiş gibi anlatabiliyorum.
    ve
    dediğim gibi işte, bu kez bir anda belirdi. kalkıp ışığı yakınca, gelenin seçil
    olduğunu anladım. öylece durmuş bana bakıyordu ve elinde bir paket sigara
    yerine, bir ekmek arası vardı sadece. “karnın aç mı?” diye sordu. elinde
    tuttuğu ekmek ile, sorduğu soruya vereceğim klasik ilk tepki mi ekarte etmişti,
    iyi tanıyordu beni, “sen açsan bir şeyler ayarlayalım?”, bunu diyemezdim, ve
    sustum, öylece, elim masanın üzerindeki pakete doğru giderken. “bırak onu”
    dedi, “silahını yere at” tonunda.. sessizlik..
    “sana
    bi şey sordum?”
    “saat
    gecenin üçü be kızım” dedim, “uyuycam ben”
    “uyumuyordun”
    “ışığı
    kapatmıştım ama”
    “evet,
    tam üç saat önce, ve üç saattir gözünü bile kırpmadın.. uyuycakmış..”
    kişinin,
    bir halüsinasyon ile konuşması, bilinçdışı bir deneyim olabilir, ama daha da
    kötüsü, kendi kendinizle konuşuyor olduğunuz gerçeğidir. kendi zihninizin
    içinde.
    “neden
    geldiğimi biliyor olmalısın bu kez, sormadığına göre..”
    “ben
    hiçbişey bilmiyorum”
    “bildiklerinden
    kaçıyorsun daha çok adamım”
    “bi
    siga…” sözümü kesti,
    “ekmek?”

    ısırık aldı, elini uzattı sonra, avcu yukarıya dönük, elimi uzattım, tuttu ve
    yanına çekti beni, yere, halının üstüne, yanına oturdum. ekmeği yere bıraktı.
    ağlıyordum. yere bakarken. halıya.
    “yeşile
    boyayalım mı” dedi, “halını. ne dersin?”
    ağlamam
    hıçkırık haline dönüştü. ve nefes darlığına. içime havayı çekiyordum, ama
    girmiyordu lanet olası, zorluyordu beni.
    “zorlama”
    dedi seçil, “bırak canı ne istiyorsa yapsın ciğerlerin”
    “o
    zaman bi sigar…”
    “ne
    söylemek istediğimi biliyorsun girdo, bunu kast etmediğimi de, sigara sigara
    sigara, bok var sanki”
    “bok
    var evet” dedim, ama sakince, kısık bir sesle, normalde kızmışken, ya da
    kızarak, sert bir tonda, ve kinayeli bir şekilde söylenebilecek bir şeyi, ben,
    “başka çarem yok” der gibi söylemiştim, “evet bok var” da demiş olabilirim, ama
    duygu buydu ve, o dönüp, bir katilin, işlediği cinayetten sonra aynada kendine
    bakıyormuş gibi bir ifade ile baktı bana, 
    “hepsi bizim hatamız”
    “biz
    kim lan?” dedim, “siz kimsiniz? neden artık yoksunuz, neden artık yokuz, neden
    artık yokum”
    “cümleyi
    şu şekile sokabilirsin” dedi
    “sokmuşum
    cümlesine” dedim, “doğru kelimeleri asla bulamadım”

    ’neden artık yoklar’ nasıl?”
    “tabii,
    ikinci çoğuldan birinci çoğula oradan da birinci tekile geçmişken hele”
    “neden
    olmasın, üçüncü çoğul da kurtarmaz gerçi, sorduğun bu soruyu, öyle değil mi?”
    “üçüncü
    tekil de kurtarmaz ama güzelim”
    “neden
    olmasın?” sonra tekrar etmeye başladı, “neden yok, neden yok, neden y…”
    aynı
    kelimeyi üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince tanrı oluyormuşsun,
    demiştim ona bir keresinde, tuncay’ın söylevlerinden arda kalanlarla veriyordum
    vaazımı o zamanlar, çünkü o ölmüştü, yerine beni bırakmamış olsa da, ondan
    kalanlarla başlıyordum tüm cümlelerime, ve gene söyledim, o tekrarlarken,
    tekrarladım, “aynı kelimeyi, üç kez söyleyince peygamber, yedi kez söyleyince
    tanrı oluyormuşsun. 11 kez söyleyince hiçbir şey olmadığının farkına varıp,
    27sinde anlamını kaybedebilirsin. otuzbirinde de ne olduğunu unutup, söylemeyi
    bırakırsın zaten. tekrarladığın şeyin. kendinin”
    “ama
    biri hatırlatabilir” dedi, tekrarlamayı bırakıp
    “doğru
    kelimeleri bilmediğimi söylemiştim” dedim ona,
    “sen”
    dedi, “bence, yanlış kişiyle konuşuyorsun, ve o yüzden geçemiyorsun, ikinci
    tekile, çünkü anlatman gereken kişi ben değilim, ve sen, karşında olmayan
    birine ‘neden yoksun’ diyemezsin, ama söylemek istediğin bu, ve o karşında
    olunca da, bunu diyemezsin, var sanırsın çünkü, ve vardır da belki, ama öyle
    bile olsa, ya da gerçekte var olmasa da, o an karşındayken, ‘yoksun’u
    kullanmaktan korkarsın, ‘olsana’ya geçemezsin mesela”
    “git
    başımdan” dedim ona, “ölsene sen de, tuncay gibi, özlem gibi, ya da refik gibi
    ortadan kaybolsan ya, neden seni kaybedemiyorum ben?”
    “tuncay
    ölmedi, refik de ortadan kaybolmadı, biliyorsun bunu, çağırmamı ister misin?”
    “git”
    dedim. kapıya bak dedi. kapalı olan kapıya. ve biri geçti oradan. yan odadan
    tuvalete geçen biri. ama yalnızım evde. kimse yok. var. hayaletlerle yaşıyorum,
    günlerdir, yıllardır, ve kimseyle konuşmak istemiyorum artık, kimseyle
    görüşmek, sarılmak, özlemek, beklemek…
    sözümü
    kesti seçil. ama içimden konuşuyordum. ama kesti. düşüncemi. bilinçaltımdan
    değil, önsezimden çıkıp gelmişti..
    “yalan
    söylüyorsun”
    “yalan
    düşünüyorum”
    “ama
    yalandan yaşayamazsın adamım, bir şeyler hissetmek zorundasın”
    “diğerleri
    nasıl yapıyor o halde” dedim, “işyerimdekiler, otobüstekiler, barlardakiler,
    ordakiler ve burdakiler, nasıl oluyor da sevmedikleri her şeye katlanıp,
    üzerine bir de kahkaha ile gülebiliyorlar?”
    “sen
    de gül”
    “ama
    geçmeyeyim de mi?”
    “sen
    hiçbir şeyden geçemezsin zaten” dedi,
    “gece
    iş var” dedim
    “gitmezsin
    olur biter”
    “ama
    dün de gitmedim”
    “sahi”
    dedi, “dün naptınız, eve de gelmedin?”
    “bilmiyormuş
    gibi konuşma” dedim ona
    “biliyormuş
    gibi konuşsana” dedi, “sahi lan, neden biliyormuş gibi konuşmadın”
    “biliyordu
    zaten, yani biliyor olmalı”
    “onu
    demiyorum lan” dedi, “sen biliyor gibi konuşsaydın, biliyorum bilmiyorsun da”
    “hiçbirşey
    bilmiyorum ben”
    “hı
    hı” dedi, umarsamaz bir tonda çıkarılmış bir ses..  hıhı, anladım, dinliyorum, peki ya sonra,
    devam et, gibi değil, çok duyduk bunları, gibi daha çok, “hı hı”
    “doğru
    kelimeleri hiçbir zaman bulamadım”
    “sen
    ne zaman doğru kişi oldun ki oğlum” dedi, “meseleye buradan bakalım, yanlış bir
    şey yapmadın, zaten yanlışsın sen, hayatın boyunca yanlış oldun
    “he
    he, tabii” dedim, “bingo”
    “öyle
    tabii oğlum” dedi, “kendin gibi de üç dört tane yanlış buldun, bi parkta şarap
    içip hayatınızdaki doğruları götürüyorsunuz işte”
    “nereye
    götürüyoruz kızım ya” dedim, “hiçbirşeyi bir yere götüremiyorum ben,
    varamıyorum.”
    “vardın
    bile belki, önceden vardın, beklemen gerekiyordur, erken gelmişsindir, o
    yüzden…”
    “o
    yüzden ne seçil? o yüzden ne? varmadım. yokum. yoksunuz”
    “senin
    sigaran gelmiş” dedi, “saçmalamaya başladın” bi sigara yaktı kendine. bana
    vermeyecekti. biliyordum.
    “ben
    hep saçmalıyorum” dedim, “o yüzden bu kadar çok sigara içiyorum”
    “he
    tabii, ve o yüzden bu kadar az yemek yiyorsun, bu kadar çok alkol alıyorsun, bu
    kadar çok susuyorsun, bu kadar çok yazıyorsun, hepsi saçmaladığın için, hepsi
    kendini iyi hissetmediğin için de mi? nedenleri sonuç gibi algılamaya devam et
    sen. x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”
    “kurduğum
    denklemlere müdahale etme” dedim ona
    “nedenleri
    sonuç gibi algılamaya devam et işte, bişey demiyorum”
    “işe
    gitçem ben”
    “bu
    saatte?”
    “evet
    bu saatte, nolmuş, istediğim zaman gitmeyebiliyorsam, istediğim zaman da
    gidebilirim”
    “uyuycaktın
    hani?”
    “uyucam
    evet. diğer odadakiler kim”
    “refik
    ve tuncay. çağırayım mı?”
    “git”.
    “çağırayım”
    “gider
    misiniz?”
    “siniz?
    hepimiz mi?”
    “evet
    hepiniz. özleminizi de alıp gidin, ki yok zaten”
    “var
    ama şu an burda değil”
    “yok”
    dedim, “hiç olmadı. hiç olmadınız. hem daha önce gitmiştiniz. 2001 yılında. hepiniz
    birden. bi yerlere. peşpeşe. hatırlıyor musun.”
    “unutarak
    yaşayan sensin” dedi bana, “gün içinde yapman gerekenlerden, geçmişte olan
    bitenlere kadar, her şeyi.”
    “tekrarlamak
    için unutuyorum ben” dedim ona, “biri tekrar hatırlatsın diye unutmuş gibi
    yapıyorum, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak için. aynı taşa tekrar takılıp
    düşmek için, daha önce yerden kaldıranın yüzünü unutmam gerekiyor”.
    “güldüler
    ama sana”
    “o
    lisedeykendi. evet, taşa takılıp düşmüştüm, ve arkamdan gülmüşlerdi”
    “olsun,
    ha lisedeyken, ha dün gece, ne fark eder?”
    “dün
    gece gülmediler” dedim ona,
    “dün
    gece de mi düştün sen?” dedi,
    “ya..
    bilmiyormuş gibi yapma allah aşkına ya” dedim ona, “zihnimdeki labirentlerden
    kurtulup, karşıma geçiyorsun, sonra da olan biten hiçbirşeyden haberin yokmuş
    gibi konuşuyorsun”
    “ha
    evet” dedi, sigaradan bir nefes daha çekip, dumanı havaya, tavana doğru
    üflerken, “sahi, dün gece de düştün, koşuyordun, otobüse yetişmek için, taşa
    takılıp düştün, sonra yanından geçenler bir şeyin var mı iyi misin dedi, öncel
    senin önünde koşuyordu, geri döndü..”
    “hikayeyi
    biliyorum” dedim ona, “anlatman gerekmez”.
    “iyi
    misin peki?”
    “siga..”
    “önce
    ekmeğini bitir”.
    “benim
    değil o”
    “girdap,
    önce ekmeğini bitir”
    “benim
    değil”
    “bi
    kere de doğruyu söyle olur mu? ve bunu yaparken, açıklamalardan geç, açıklama
    kısmında içinden konuş, nedenlere ihtiyacı yok insanların”
    “o
    zaman hep susarım. sonuca gelemiyorum.”
    “sonuç
    yok zaten oğlum” dedi, “al iç. başlangıcı da yok. akar gider”
    “yazdım
    ben onu.”
    “sen
    her şeyi yazdın zaten, biri konuşmaya başlayınca, ben yazmıştım ya öyle bir şey
    diye söze girip muhabbeti sikiyorsun her defasında”.
    “yazdım
    ama..”
    “yaşamadın.
    yazdın sadece.”
    “yaşama
    konusunda yetenekli değilim” dedim, sigarayı yakıyordum, az sonra havaya
    uçacaktık. hava kaçıran bir akciğere sahiptim.
    “saçmalıyorsun”
    dedi, “anlat hadi. noldu sonra? en son otobüse koşarken düşmüştün.”
    “hiç..
    yanlış kelimeler..”
    “doğru
    zamanda mı bare?”
    “bilmem.
    zamanın doğrusu var mıdır?”
    “doğusu
    da vardır zamanın.”
    “seni
    anlamıyorum” dedim, hayaletime.
    “biri
    geçiyor” dedi
    “çoktan
    geçti dedim, saat dört oldu”
    “yok
    lan bu kez saat değil, kapıya bak”
    kapıyı
    açma konusunda kararsızdım. olabileceklerden değil, olmayabilecekten
    korkuyordum. refik ve tuncay diğer odadan, peşpeşe çıkıp salona geçti. kapının
    buzlu camından görülebilen siluetler.. özlem nerdeymiş dedim seçile.
    bilmediğini söyledi.
    “bilmem.
    bilmiyorum. kalk hadi.” ayağa kalkıp elimden tuttu. “kalk”
    “seçil,
    yapma bunu. daha fazla delirmek istemiyorum ben.” kolumu çekiyordu,
    “hasta
    değilsin sen, evin içinde, kimsenin görmediği, göremediği, bi kaç tiple beraber
    yaşıyorsun, hepsi bu”
    kapıyı
    açıp, diğer odaya geçtik. yeşil bir halısı olan, kırmızı bir gece lambası olan,
    her şeyin her yere dağıldığı, ama buna rağmen epey derli toplu görünen, bir
    odaya. tuncay sehpanın üzerindeki tozu çizgilere bölerken, refik telefonla
    konuşuyordu. kardeşiyle. “ne zaman gelirsin?”
    odaya
    girip, “naber” dedim
    “hiç
    işte lan” dedi tuncay, “resim yapıyorum ben”
    “kapattı”
    dedi refik, “gelmicekmiş.” ben refik’in dediğine aldırış etmeden, doğrudan bana
    söylediği halde..
    “ne
    resmi” dedim,
    “resim
    işte” dedi, “amfetaminden resim yapıyorum sehpanın üzerine. sonra resmimi
    burnumuza çekicez. parça parça. ki beynimize kazınsın, tablom. ama her parçası
    birimizde olucak, böylece ancak bir araya geldiğimizde tamamlanmış olucaz.
    “amına
    koyyim senin tuncay” dedim ona, “ben keyfimden sormadım demi refik’e kimle
    konuşuyorsun, neden gelmicekmiş, nolmuş diye, bir araya geldiğimizde
    tamamlanmış olucakmışız da, amına koyyim. yok işte.” bağırıyordum ve ağlıyordum
    da.
    “tamam
    lan dedi” tuncay, “resmin bi kısmını çizmedim zaten, onu sana bıraktım, senin
    çizdiğin kısmı da, özleme saklıcaz.”
    “bira
    var mı” diye sordu seçil, araya girip, en azından konuyu değiştirme ve
    sakinleştirme adına.
    “bilmem”
    dedim, “vardır herhalde, şarap var galiba, dolaba baksana bi”
    “müzik
    açalım” dedi refik, “bu saat ondan sonra meselesini naptın sen?”
    “çözdük
    onu ya” dedim, on dakka uzaklıkta bi adam var, abi satıyor musun diye
    sorduğumuzda, ‘satıcam tabii, sikmişim polisi, bi ton borcum var benim’ dedi.
    şarap var ama şimdilik.”
    “güzel
    demiş” dedi seçil.
    “şarabı
    da güzeldi” dedim.
    refik
    bi sigara attı bana. havada kaptım. tuncay resmine devam ediyordu. seçil şarabı
    almaya mutfağa geçti. geri dönmüşlerdi. geri dönmüştüm. geri dönmüştük. ve
    çalan telefon, bristolün alan koduna sahipti.. “bileti aldım. ilk uçağa
    yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde, gelmenize gerek yok, bize bir şeyler
    de getiriyorum gelirken.”
    2.
    gecenin
    sonunda üçü de sızmıştı. refik ve seçil, çekyatın üzerinde, birbirlerine
    sarılmış, tuncay ise tekli koltukta, ayaklarını sehpaya uzatmış halde kalmıştı.
    telefonun çalmasını bekliyordum. sarhoştum. şarap sadece. tuncay tablosunu
    tamamlamış sayılırdı, bana bıraktığı kısım duruyordu sadece, ve çekmemiştik.
    bekliyorduk. bekletiyordu. ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama, benim de ne
    yapmak istediğim belirsizdi. her şey belirsizdi aslında. işe mi gitmeliydim..
    işe gitmeliydim aslında. dün gece de. ondan öncekisinde de. daha daha önceki
    seferlerimde de.. es geçmiştim ama. hemen hemen her şeyi. delirmenin sınırında
    durduğumu biliyor, buna rağmen kafamı toparlamak için çabalamıyordum. kimse anlamazdı.
    o yüzden anlatmıyordum. seçile göreyse, kimseye anlatmadığım için, kimsenin
    anlamayacağını düşünüyordum. bana, bir şeylerin yerini değiştirmemi teklif
    ettiğinde dün gece, ne kast ettiğini çok iyi biliyordum, odadaki bir eşyanın
    yeri bile olabilirdi bu, ya da cüzdanı artık sağ yerine sol arka cebe atmak. ya
    da her şeyin giderek kötüye gittiğini değil de, kötüden geriye geldiğini. iyiye
    doğru olmasa bile. somut değişiklikler, soyuta aks eder miydi bilmiyorum.
    kafamı toparlayamadığım için mi odam dağınıktı. önce nerden başlamak gerek diye
    sormuştu bana dün gece tuncay, ebesini siktiğimin herifi tablosundan
    bahsediyordu ama onun söylediği her şey, başka herşeyle ilintili olabilirdi.
    onunla konuşuyorsanız, geniş alanda düşünmeniz gerekiyordu, yaptığı ortalarda
    top, kendi ceza sahasında ki adama bile gidebilirdi. sol ayağım ağrıyordu, yara
    olmuştu, düştüğüm için, hem de birkaç yerden, sanırım bi gün önce ki gece
    kanamıştı, ama hissedememiştim, “merhem sürelim moruk” demişti refik, “sikmişim
    merhemi” demiştim. üzerine de tuncay, her zaman ki lakayt tavrı ile, “ben de
    meryemi siktim” demişti, “ardından isa doğmadı ama.” ne demeye çalıştığını
    anlayamamıştık ama, bakıldığı zaman bazen, aşırı seksist davrandığı
    söylenebileceği halde, bir kadının incinmemesi için, kendi canını verebilecek
    kadar, hassasiyetliydi. ve orada öylece sızmıştı işte, gece. son sözü, sızmak
    üzereyken, ben ona seslendiğimde, “ben iyi biri değilim” oldu.
    bi
    sigara yakıp, balkona çıktım. telefonu da yanıma alarak. yoldan geçen insanlara
    bakıyordum. işe giden insanlar. okula giden çocuklar. arabalar. bulutlar.
    hafiften esen rüzgar ve ortaya çıkmamak konusunda inat eden güneş. telefon
    çaldı ardından. “alo?”
    “nerdesin
    lan sen?”
    “hiç
    abi” dedim, “bilmiyorum”
    “telefonun
    niye kapalıydı gece”
    “ben
    de kapalıydım çünkü”
    “gene
    fazla mı kaçırdın piizi.”
    “evet,
    ama…”
    “başka
    şeylerde var bu kez de mi?”
    “hı
    hı” ve yüzümde patlarcasına bir cümle kurdu vardiya amirim, üstelik bunu laf
    sokarcasına değil gülerek söylemesi, tokadın şiddetini arttırdı, bu amaçla söylenmemiş
    olsa da onun tarafından..
    “senin
    yerine ben geçtim makineye oğlum, lan ara ara, saat bir oldu, iki oldu, yok”
    ne
    diyeceğimi bilemedim, sustum sadece, ve o ardından, her zaman ki iyi niyetiyle
    “haber
    verseydin bare” dedi, “akşama gelicen mi?”
    “inşallah
    abi”
    telefonu
    masanın üstüne koyup, yere bağdaş kurdum. sırtımı balkonun demirlerine
    dayayarak, içeri, odaya, daha doğrusu henüz açılmamış ve belki de hiç
    açılmayacak olan panjurlara bakıyordum. sigara bitince tazeledim. ne kadar
    zaman geçtiğini bilmiyorum. bir ara yağmur yağmış. ayağa kalkıp yolların ıslak
    olduğunu görünce fark ettim bunu. uyumamıştım ama. sigara üstüne sigara içmiş,
    en sonunda biten paketi buruşturup ayağa kalkmıştım. kül tablosunda bir şaheser
    yarattım mı bilmiyorum ama onu da elimden düşürünce, sağlam bir küfür ettim
    kendime. sese uyanan seçil balkona koştu. “adamım ben toparlarım, sen git bi
    kahve yap bize” dedi.
    “herkes
    beni idare ediyor” dedim ona.
    “herkes
    kim lan?” dedi.
    “herkes
    işte” dedim. “işyerindekiler, ailem, arkadaşlarım, siz.”
    “bizi
    karıştırma” dedi, eğer saydığın ve içinde kendini var etmediğin herhangi bir
    kategoriye bizi de eklersen, külahları değişiriz”
    “kukuletaları
    değişelim” dedim. güldü ve gözleriyle mutfağı işaret ederek, “kahve” dedi.
    “hadi”
    odaya
    girince, panjurları açtığını gördüm. “biraz ışık girsin kaparız” dedi,
    “odayı
    havalandırmak gibi yani” dedim
    “ışıklandırmak
    diyelim”
    “hava
    kapalı ama”
    “onu
    da açarız, eğer istersen kar bile yağdırabiliriz izmire”
    “sigara
    bitti” dedim.
    “ben
    alırım” dedi, “para kaldı mı?”
    “yazdırıyorum
    yahu”
    3.
    saat
    sabahın sekizi olmuştu. ve hâlâ çalmamıştı lanet olası telefon. uçak düşer diye
    endişe etmiyordum. özlem uçağın tuvaletinde intihar ederse, hastaneye
    yetiştiremezler diyeydi, endişem. “bu kadar tedirgin olma, gelicek” dediğinde
    seçil, ne için endişe ettiğimi de biliyordu, hepimiz endişe ediyorduk,
    sürprizlere bayılırdı özlem, özellikle bu sürpriz kendi ölümü üzerine
    kurgulandıysa, ve onca yıl, neden ölü taklidi yaptığını, sormayacaktım ona.
    söyleyeceklerinden korkuyordum. ya da ağzıma sıçacağından. birkaç cümle içinde.
    ona gitme dediğimde, ilk seferinde, fena kapışmıştık. kapışmamıştık aslında, o
    birkaç şey söylemişti, beni yatıştıran, ben de susmuştum. gelicem, gider
    gelirim. falan filan. sonrasında, temelli gideceğini söyledi, ve ben o gün, 2
    saat boyunca, sustum. biliyor olmalısınız, tabii okuduysanız, en azından ben,
    ne anlattığımı biliyorum, ne yaşadığımı da.
    anlatmadığım
    çok şey var. anlatırım belki. zamanla. hikayedeki ara boşlukları merak
    ediyorsanız yani. ki sanmıyorum. bir kişi dışında hiç kimsenin umurunda değil..
    olan biten.
    ayağım
    ağrıyor dediğimde seçile,
    “sikmişim
    ayağını” dedi refik, yatakta gerinerek, gözlerini açıp, “sana merhem sürelim
    demiştim”
    “ben
    de sikmişim merhemi demiştim” dedim.
    gülümseyip,
    kafamızı tuncaya çevirdik. bir şeyleri sikme sırası ona geçmişti ama onun
    gözlerini açıp bir şey söylemesi için önce bizi duyması gerekiyordu. yoksa
    kaçırmazdı bu fırsatı. hepimizi gülümsetecek bir küfür sallar, ardından
    hiçbirinizin anlamayacağı felsefesinden parçalar sunardı.
    sahi,
    herhangi biriniz, şu ana kadar olan bitenle ilgili, herhangi bir mantık hatası,
    saçmalık, ya da iğretilik hissettiniz mi? ben çok hissettim. 31 bir yıldır
    kusamadığım bir cenini taşıyorum zihnimde. ne büyüyor, ne ölüyor.
    bi
    üçlü sarmaya başladı refik, yataktan doğrulup. “akşama doğru anca gelir” dedi,
    kardeşini kast ederek. “direk uçuş yok, biliyorsun, amsterdam üzerinden
    geliyor”
    “gelirken
    bize bir şeyler getircem demişti, o yüzdenmiş demekki”
    “bilmiyorum
    da, on dakka içinde fikir değiştirdiğine göre, başka bir şey de olabilir,
    içicen mi?”
    “olur”
    yakmam
    için bana uzattı cigaralığı.. yaktım.
    4.
    yeşil
    halılı odada oturuyorduk. ya da yeşil odalı halıda. ne fark eder? oturuyorduk
    işte. tuncay da uyanmıştı. bir ara bi öksürük sesi geldi mutfaktan. ayağa
    kalkınca ben, nereye gittiğimi sordu tuncay, “babama bakmaya” dedim, “baban
    mı?” diyince refik, şaşkınlık içerisinde.. seçil’in ona uyarır gibi hafifçe
    vurduğunu ve bana “tamam bak, gelirken de su kapsana ya, susadım” dediğini
    söylersem, sizin de kafanızda bir soru işareti uyanır mıydı? ben de uyanmadı.
    en azından o an. ve “neler oluyor” dediğimde de, pas vermediler. ve neler
    olduğunu, şu an düşününce, o günlerden 44 yıl sonra yani, yetmiş beş
    yaşımdayken, babamın benim yüzümden mi öldüğüne ya da benim herhangi birinin
    yüzünden mi yoksa kendi manyaklıklarım yüzünden mi delirdiğime, hâlâ karar
    vermiş değilim. iyileştim gerçi. annem öldü ve babam öldü ve abim intihar edip,
    ablam şeker komasına girip çıkamadı, yiğenim evlenince, ben de bi başıma
    kalakaldım bu odada, bu evde, bu salak hayatımın içinde bi yerlerde. sıkışıp
    kaldım. ve ardından, eski halüsinasyonlarıma ya da halüsinasyon olduğuna
    herkesi inandırdığım kendi gerçekliğime geri döndüm.
    “baba”
    dedim babama, mutfağa gidip, “bir şey lazım mı?”
    “arkadaşların
    mı geldi” dedi
    “evet.
    ama. yani. şey. sen.. onları…”
    bingo.
    ama bi saniye. nasıl yani?
    kehanetimi daha
    önce düşleyebilmiş miydiniz?
    telaşla,
    ve hızlıca, odaya dönüp
    “defolup
    gidin” diye bağırdım onlara, “hemen şimdi, hiç vakit kaybetmeden, tüm
    eşyalarınızı ve yaşanmışlıklarımızı alıp, gidin”
    “bizim
    moruk iyice kafayı yedi” dedi tuncay, çünkü durumu idare etmesi için diğer
    ikisi, kontrolü ona bırakmıştı, ve bunu da, yaklaşık olarak ben onları
    kovduktan üç dakika 17 saniye sonrasında söyledi. hazır cevap joe’muz form mu
    kaybediyordu yoksa durum sandıklarından ve sandığımdan ve sandığınızdan daha mı
    karışıktı. “hâlâ anlamıyorsun de mi?” dedi,
    “evet
    anlamıyorum” dedim, “anlamak istemiyorum, böyle iyiyim ben, tamam mı? bu
    yaşantı içerisinde, gayet iyiyim, neyin gerçek neyin hayal olduğu umrumda bile
    değil artık, kayboldum, aramayın, beni bulamazsınız, düştüğüm yerde, kendimi
    aramaktan vazgeçtim. hem annem gelicek birazdan. sizi burda görmese iyi olur.
    uyucam ben. işe gidicem gece. defolup gidin”
    “beraber
    gidelim mi?” dedi tuncay, “ne dersin? senin o aptal kafana gerçek bir kurşun
    sıkmamızın zamanı geldi hem. o işyerim dediğin çöplükte de hâlâ kafana dank
    etmiyorsa gerçek, kafana gerçek bir kurşun sıkarız olur biter”
    “harbi
    mi” dedim, “yapsanıza öyle bir şey?”
    “telefon”
    dedi refik. “sessiz olun bi saniye..” açtı. “alo.”
    “nerdeymiş”
    dedim
    “bi
    saniye” dedi bana ve balkona çıktı sesini parça parça duyuyordum ve ben
    duymayayım diye de sanıyorum tuncay yüksek seste bir şeyler zırvalarken, seçil
    de balkona çıkamayım diye önümde dikiliyordu. anlam veremediğim o kesik
    cümleleri şöyle tamamlamıştım o gün kendi zihnimde ve yanılmadığımdan emindim..
    “gelmek
    zorundasın.. bak.. ya anlıyorum tamam! ama.. ama, bak, bi saniye.. giderek
    verebileceğin en büyük zararı vermişsin zaten adama tamam mı! gelmek
    zorundasın.”
    içeri
    döndü refik. telefonu elime vererek, “hiçbir şey sorma bana” dedi, “dilersen
    kendin ara, ama bana sorma.. tamam mı?”
    numaraya
    baktım. hala bristolün kodunu taşıyordu. yere çöküp, sehpadaki resmi
    tamamlamaya başladım. bir yandan ağlarken. başım döndü galiba. geriye doğru
    düştüm. sırt üstü. bayılmışım. kendime geldiğimde, odamdaydım ve saat gecenin
    üçü müydü, ertesi günün üçü mü bilmiyorum ama, duvardaki saatin akrebi üçün
    yelkovanı 5’in üzerindeydi. panjurları hiç açmadığım, üzerine örtülü olan
    kapkalın bir perdeyi de bi gram bile oynatmadığım için, odamın rengi pek
    değişmiyordu, ışık yanıksa aydınlık, kapalıysa loş veya karanlık.
    ayağa
    kalkıp diğer odaya geçme konusunda kararsızdım. onlarla mı karşılaşacaktım,
    yoksa annem ablam yiğenlerim ve abimle mi? hiç ses de gelmiyordu. gerçeklik
    algınızı tamamiyle yitirdiğinizin farkına varınca, algınızın gerçekleyebileceği
    ve başkalarına doğrulatma şansınız olan her şeyi ret etmeye de
    başlayabilirdiniz. ben öyle yapmıştım en azından. özlem kendini suya attığında
    mesela. ve birkaç kişi onu kurtardığında. “adamım bak, ben gerçeğim” dediğinde.
    şu an ise, neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğu konusunda tekrar şüphe etmeye
    başlamıştım. ve bu durum, öncekine göre daha da kötüye gittiğimi gösterirdi.
    hastalık ilerlemiş, ve beynimde ki tüm ölü hücreleri de birer zombi haline
    getirmişti. zihnimin koridorlarında, yaşayan ölülerin otuzsekizbininci
    versiyonu çekilirken, kimden yana olacağıma ya da kimin ölü olduğuna karar
    vermekte zorlanıyordum. dün geceden sonra, emin olabileceğim hiçbirşey
    kalmamıştı geriye. bir kadın tarafından ret edilmiş, onun öncesindeyse çok
    berbat bir şekilde yere kapaklanmış ama umursamamıştım yara bereyi. hemen ayağa
    kalkıp eşofmanımı çıkardım. yaralar hâlâ duruyorsa o gece gerçekten düştüğüm
    anlamına gelebilirdi. ama.. ya da bu hâlâ, halüsinasyondan yaralarımı gördüğüm
    anlamına da gelebilirdi. olsun. yine de deneyecektim şansımı. kalktım. ve
    kalkar kalkmaz halıya düşmem bir oldu. başım hâlâ dönüyordu. sese gelen annem,
    ya da seçil, seçil annem miydi, annemi seçil olarak mı görüyordu zihnim,
    psikozun yoğun halinden çıkamamış mıydım yoksa gerçekten seçil mi gelmişti
    odaya, bilmiyorum. geldi işte. biri geldi. ışığı yakıp yanıma yattı. “hepsi
    geçicek, sakin ol, tamam mı? seni seviyoruz”
    “hı
    hım”
    tekrar
    uykuya daldım.
    4.
    eski
    zamanların birinde. ikinci psikozumda. yani 2009 yılında. ablam üzerime çıkmış,
    omuzlarımdan beni yere bastırıyorken, annem olan bitenlere uflayıp tıkanıyordu.
    babamsa diğer koltukta kaygılı bir şekilde yüzüme bakıyordu. ve bana göre,
    annem kurban edilmemi isteyen şeytan, ablamsa boğazımı kesmeye çalışan kabildi.
    babamsa tanrı.
    tabii
    bunları zihnimin uydurduğunu, olanzapin etkili bir atraksiyonu içtikten sonra
    fark ettim. ama şu an, ne ilaç almak ne de bir psikoloğa görünmek istiyordum.
    gerçek dünyaya dönmekten daha çok korkutan hiçbir şey yoktu beni. gerçeği merak
    etmiyor, öğrenmeyi de arzulamıyordum. üçüncü psikozda mıydım? ya da
    birincisinden hiç çıkamamış mıydım? ya da sadece başkalarına psikozda olduğumu
    söylediğim zamanlarda mı gerçeğimi yaşıyor, çıktığıma inandırıldığım vakitlerde
    mi gerçek psikoza giriyordum. bilmiyorum. yani bilmiyordum. şu an, bu hastane
    bahçesinde, 75 yaşında bir adam olarak, size her şeyi anlatıyorsam, henüz tüm
    detaylarıyla olmasa bile, anlatıyorsam, bu, öğrendiğim anlamına gelebilir.
    gelebilir değil, geliyor, kesin ve net olarak. ama o günlerde, ve daha
    öncesinde, ve daha sonrasında, seçil’in baştan sona haklı olduğu tavsiyeyi
    kabul etmeseydim, şu an kardiyoloji bölümü yerine akıl hastanesinde yatıyor
    olurdum. “x ve y’nin yerini değiştirmek aklına gelmiyor hiç”


    reincarnated
    1.
    soracak
    olursanız eğer, neden başlıklara, ingilizce isimler verdiğimi, bunun bir
    açıklaması yok. ama hoşuma gidiyor. matrix’in ‘re’ ile başlayan eklere bölünüp
    devam ettiği vakitlere nazire yapmıyorum. ama eğer hayatınızda, on dakikalığına
    bile psikoza girmiş olsaydınız, ve materyalist açıklamalardan bi haber
    bilginizle, konuya odaklansaydınız, makineye bağlı bir fanusun içinde
    yaşadığımızı deklare eden felsefeye gıpta ile bakardınız. işin gerçeği ise,
    makineye bağlı birer fetüs olduğumuz.. ah kapitalizm vah kapitalizm.
    işe
    gittim o gün gece. ama size bundan bahsetmeyeceğim. geri sarıcam bandı. epey
    geri. ama sarmadan önce, şunu söyleyerek, arda kalanı tahmin gücünüze paslamayı
    düşünüyorum: özlem’le telefonda konuşan refikti. her iki seferinde de. ve ilk
    konuşmasından sonra, çalan telefon, benim telefonumdu, gelen çağrı değil, mesaj
    tonunda ötmüştü,  açtığımda, “bileti
    aldım. ilk uçağa yetişicem, evi tarif edersiniz indiğimde…” zırvasını okumuş,
    ertesi günse refik’in balkonda bana çaktırmadan konuşmasına şahit olmuştum.
    geriye döner mi? ne dersiniz? biz geriye dönsek? beş yıl öncesine? “5 yıl
    önce.. karşıyaka’da bir evdeyim..” hatırladınız mı? yok hayır, düşününce, ve
    bunları anlatırken içinde bulunduğum zaman dilimini referans alıcaksam, 57 yıl
    önce şeklinde başlamalıyım. ama ben 13 yıl önceydi diye başlamayı tercih
    ediyorum. 57 çok uzak görünüyor gözüme. 2001 yılı şubat ayıydı desek? çok
    susuyorsun sevgili okuyucum, çok..
    2.
    2001
    yılı şubat ayı. karşıyakada bir evdeyim. ev üçüncü katt… ezberleyemediniz mi
    hâlâ? ben sıkıldım artık, tekrar etmekten.. geçelim..
    refik
    bir üçlü sarıp seçil’e uzattığı sırada, kolumu özlem’in boynuna atıyorum,
    kendime çekmek için. o ise üfleyip, ayağa kalkıyor. odanın kapısını açıp
    çıktığında özlem, seçil’le göz göze geliyorum. gözlerini kısıp, dudaklarını
    birleştirerek içeri çekiyor. tarif edebildim mi o hareketi? yani duyguyu?
    yeteneksiz bir yazardan ancak bu kadarı çıkar. idare edin. devam ediyorum. siz
    devam etmeyecek olsanız bile, okumaya, buna mecburum. başka çarem yok. şu an
    yaşadığım hayatı düşünecek olursak, 3 saat uykuyla duran ve bir saat sonra gece
    vardiyasına gidicek olan yazarınız.. şşşt, gerçekliği öldürme..
    gerçekleşebilecek hiçbir şey kalmadıki, ya da hepsi gerçek..
    içeri
    döndüğünde, boş olan tek koltuğa geçti özlem. refik o sırada, “sikerim böyle
    hayatı” diyerek kalktı ve çıkıp gitti.
    “bişey
    söylesene be” dedi özlem. iki saattir tek satır konuşmamıştım ve sabahın
    köründe bristole gidicek olan uçağa bir bileti vardı. bu sefer brüksel
    üzerinden.
    “ben
    yukarı çıkıyorum” dedi seçil, ve çıktı. ve bugüne kadar kaçtığım gerçeklikle
    yüzleştim.. beni seviyordu. ama istemiyordu. benimle beraber batmak
    istemiyordu. yani daha doğrusu benim batmamı istemiyordu. ilk sigaramı onunla
    içmiştim. ilk hapı ondan arakladım. sonra benim, onu hayatta tutmak istemem
    karşısında, bunu ret edip, kendi kendine batmaya gitti. sonra da bir gün,
    gecenin köründe, arayıp, “ölmeye ihtiyacım var” dedi ve ardından abisi ile
    öldüğü haberini gönderdi bana. ve daha sonra, zihnim, bu stresi kaldıramadığı
    için, onun ölmediğine, çünkü aslında hiç yaşamadığına, ve bir halüsinasyon
    olduğuna inandırdı beni.
    ve
    şimdi. 2013 yılının eylül ayında. havaalanında. inecek olan uçağı bekliyorum,
    camekandan aprondaki işçilere bakarken.
    o
    gün ise, yani o sabah, 2001 şubatının sabahı. bana sezdirmediğini düşünerek
    kalktı yataktan. uyumuyordum. uyumuyordu. konuşmuyorduk. yatıyorduk öylece.
    sarılmamıştık bile. aynı çekyatta yanyana ve sırtı üstü uzanmış tavanı
    izliyorduk. sadece kırmızı ve ışığı az olan gece lambası yanıyordu. loş tavan.
    loş oda. loş hayat. loş aşk. benim uyumadığımı biliyor muydu, ya da uyandırmak
    istemedi mi, kalksaydım, neler olabilirdi, bilmiyorum. kalktı o. üzerini
    değişip, dün geceden hazırladığı çantasını da alarak.. ve evden çıktı.
    ve
    eve girdik. 2013 yılının eylülündeyiz tekrar. mutlu bir tebessüm vardı yüzünde.
    acı bir tebessüm de olabilirdi aslında, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, o,
    uçaktan indiğinde. valizini bekliyordu. gözgöze geldik. oraya girmem yasaktı.
    bekliyordum. şut altında ki elemanlar onun valizini atmamıştı hâlâ. kayan bant
    dönüyor, ama o valizlere arada bir bakıyor, genellikle yüzü bana dönük bir
    halde, gülümseyerek ve elini nereye koyacağının şaşkınlığında kendi yanaklarına
    ve dudaklarına dokunarak, ya da saçını kaşıyarak, zaman öldürüyordu. çocuktu
    hâlâ. hiç büyümeyecekti. beklemekten vazgeçip bana doğru gelmeye başladı. “seni
    çok özledim adamım” diye bağırarak üstelik. herkesin içinde. sarıldı. sarıldım.
    saçları eski canlılığındaydı. siyah düz uzun. gözaltlarındaki onu ele veren
    morlukları kaybedememişti hâlâ, ama kolundaki jilet izleri kaybolmuştu, uzun
    zamandır devam etmiyordu anlaşılan, kendi bedeni üzerine açtığı tünelin
    inşaatına, ya da o konuda da beni kandırmıştı, şakacıktan.
    “gidelim
    hadi” dedi, “daha çok sarılırız”
    “valiz”
    diye sordum..
    “yok
    oğlum” dedi “ne valizi. mahsusçuktan bekledim”.
    3.
    bir
    şey söyleyeceğim. ben parçalar halinde anlatırım. onu bütünselleştirecek olan
    sizsiniz.
    anlatmadığım
    bir şey daha var. geçmişe dair. tuncay’ın geçmişine. onun bana anlattığı.
    bir
    keresinde.. 2000 yılının kasımında sanırım. onunla evde yalnızdık. alsancaktaki
    evde. hani şu refikle beraber kaldıkları. o kadar karışık anlatıyorum ki, bu
    yüzden ek açıklamalara gerek duyuyorum, anlamanız için. hoş anlayıp anlamamış
    olmanız umrunuzda mı bilmiyorum. benim umrumda mı, orası tartışılır. nerden ve
    kime baktığıma göre cevabı değişebilecek bir soru bu. ve bazen, kullandığınız
    bazı kelimeler, anlatmak istediğiniz şeyin içine edebilir, ‘seni iterdim’ gibi
    mesela. söylemeye çalıştığınız şeyle söylediğiniz şey arasındaki uçurumu, köprü
    vaziyeti görebilecek hiçbir açıklama birleştiremez.
    ne
    diyordum? tuncay. 2000 kasımı. alsancaktaki ev. seçil ve refik dışarda bi
    yerlerdeydi o sıralar. özlem’in ise bristole ilk gidişiydi. ıskalamanızı
    istemem, sonra tekrar gelip, uzun uzun uzun bir süreliğine ikinci kez gitmişti.
    daha önce anlattığım şeyleri tekrar etmemi istemiyorsanız, hatırladığınıza
    inandırın beni..
    vakit
    akşamüstü. hava yağmurlu. evdeyiz. tricky’in maxinquaye’sini döndürüyoruz oda
    sıcaklığında. türbülans’a yakalanan zihnimi, cigaradan bir öpücük daha alıp
    sakinleştiriyorum.
    “neden
    böyle” diyor tuncay
    “ne
    neden böyle” diyorum
    “sen
    hep susarsın” diyor “bense çok konuşurum”
    “az
    önce sorduğun neden sorusu bu muydu abi” diye soruyorum, emin olmak için
    “hayır”
    diyor, “yeterince içmiyorsun biliyor musun?”
    “yeteri
    kadar içtiğimi nerden anlayabilirim?”
    “neden
    anlayasın ki, duracak mısın o noktada?”
    “durmazsam
    nolur?” diyorum, basit bir şekilde
    “sızarsın
    işte” diye yanıtlıyor, “ama bir süre sonra, tüm toplanmalarda, tüm arkadaş
    sohbetlerinde, dışarda ya da evde, ya da orda ya da burda en çok içtiği halde
    en önce çakır keyif olan ama en son sızan sen ve en erken ayılan sen olursun,
    ne demeye çalıştığımı anlıyor musun?”
    “hayır
    abi” diye yanıtlıyorum, henüz 18’inin sonlarında bir çırağım
    “demeye
    çalıştığım şey şu” diyor ve iki dal sigara daha kırıyor önündeki sehpanın
    üzerindeki kitabın üzerine.. ardından ölümüne doğru koşsa da hâlâ yaşayan
    dalgadan derin bir nefes alıp bana uzatıyor “öldür”
    “dinliyorum
    abi” diyorum, dumanı ciğerlerime davet etmeden önce.
    “sorun
    şu ki” diyor, “kendi zihnimin içinde dolanan, ve hiç kimseye anlatmamaya karar
    verdiğim yığınla kelime dolanıyor. kemirgen kelimeler. yiyip duruyorlar beni.
    ve anlatırsan kurtulacağını sanırsın böyle durumlarda. yani insanlar öyle
    sanır. yarıyor da olabilir belki, kimilerinde, bilemiyorum, ben, kendi
    üzerimden anlamlandırabilirim hayatı. anlattığım zamanlarda oldu, şüphesiz. ama
    o aptal bakışlar karşısında, kendimi aptal gibi hissetmeme neden olan sabahlara
    uyandım. ‘neden anlattım ki’ kaygısı mı, ya da ‘nasıl anlamazlar ki’
    şaşkınlığı, bilmiyorum. ve artık, kendimi frenliyorum moruk, hiçkimseye bi
    sikim anlatmıyorum aslında, çok konuştuğum halde üstelik, refik dışında kimse
    bilmez içimden geçeni, o iki kancık da dahil buna” burada duraksıyor, çünkü
    özlem ve seçil’e kancık diye hitap etmesinden rahatsız olduğumu fark ediyor
    olmalı, o ise rahatsız oluşumdan rahatsız oluşunu hissettirdi bana. elindeki
    çakmağı duvarda patlatıp, “kime ne anlatıyorum ki” dedi, “refiğe götün teki
    desem gene mi alınacaksın sen?”
    “alınmadım
    da abi” dedim
    “neyse
    siktiret” dedi.. ayağa kalkıp mutfağa giderken, nereye noldu diye sorduğumda
    gelcem yanıtıyla yere düşmesi bir oldu. sert bir düşüş değildi ama eli
    kanıyordu. nerden kesildiğini anlamadık. avcunun işaret parmağına doğru olan
    kısmı. bir peçete buldu nerden bulduysa darmağınık odada. ve geri dönüp yerine
    oturdu bi süre yerde kaldıktan sonra. peçeteyi eline bastırmıyor, peçetenin
    değişik yerine kanayan yeri dokundurup çekiyordu, yirmi yirmibeş kez bunu
    yaptıktan sonra peçeteyi açtı ve “bayrağımızı beğendin mi?” dedi, “nereye
    asalım?”
    “bilmem”
    dedim
    “beğenmedin
    mi lan amcık doğru söyle” dedi, “üzerindeki kan benim diye kıskandın mı yoksa,
    beğenmeyişinin asıl nedenini irdeleyelim hadi”
    “abi
    sen bişi anlatıyordun” dedim
    “sen
    de merak etmiş numarası yapıyordun” dedi
    ve
    size, tuncayla ilgili anlatacağım şey bu işte. daima yaptığı şey. kavga
    çıkarmak. ben oltasına gelmiyorum diye kızıyor olabilirdi, ama o gün, farklı
    bir şey oldu, tepkimi ölçmek için söylediğini söyledi, kancık kelimesini,
    sonra, ardından, bayrağımızı, yani kanlı peçeteyi, buruşturup çöpe attı ve
    “kadınlarla şu peçeteyi eşleştiren heriflere tecavüz edilen bir film çekesim
    var” dedi, “müziği değiştirsene”
    “ne
    açayım”
    “bilmem,
    başka bir şey”
    kalkıp,
    sessizliğe boğdum fonumuzu.
    odanın
    içinde sessizce oturmaya başladık. on beş dakikaya yakın, dışarıdan gelen
    yağmurun ve arada bir gürleyen göğün sesini dinleyip, bekledik öylece. bir şey
    söylesem ne cevap vereceğini bilmiyordum ama konuşmak istediğim çok şey vardı.
    konuşmuyordum ama. o zamanlar, hiçkimseyle, ve nerdeyse hiç, konuşmuyordum, bir
    noktaya kadar, belli bir promile kadar diyelim. sonra,
    “abi”
    dedim, bir şeyler söylemek için, durdum,
    “yağmur
    neden yağar biliyor musun” dedi,
    “az
    çok” dedim
    “anlat
    o zaman”
    “nasıl
    yani” dedim
    “anlat
    lan işte, abi dediğinde söyleyeceğin şeyi anlatmandan daha iyidir”
    “ne
    anlatacağımı biliyor musun” dedim
    “sen
    nasıl anlatacağını biliyor musun” dedi
    “neyi”
    dedim şaşkınlıkla sanki kendi anlatacağım şeyi soruyormuşum gibi
    “neyi
    değil kime diye sorucaksın” dedi ve cüzdanından bi kağıt çıkardı. bi telefon
    numarası. ama hiçbirimiz telefon kullanmıyorduk.
    “numara
    bu” dedi, “ara, ve bir şeyler saçmala”
    “telefon?”
    “bakkal?”
    kalkıp
    evden çıkmaya hazırlanırken, gelirken sigara migara da al dedi ve “gel ama olur
    mu, kafayı duvara filan vurayım deme yani, vuracaksan da bu odadaki duvarlara
    vur”
    hiçbirşey
    anlamamıştım elbette, ve söz konusu telefon numarasının onunla mı yoksa benimle
    mi ilgili olduğunu bilmiyordum. ya da telefona kimin çıkacağını. merdivenleri
    koşar adımlarla indiğimi biliyorum sadece. inerken de iki üç kez kusma
    tehlikesi yaşadığımı. neyseki merdivenleri kirletmeden, ama sokağın ortasında
    az biraz öğürürken refik ve seçil’le karşılaştım. elimdeki kağıdı gören refik,
    “gel oğlum” dedi, “tuncay’ın oyunlarına alet olma”
    “ne
    oyunu abi ya” dedim
    “gel
    anlatırım evde” dedi ama ben yine de
    “yok
    abi epey ciddiydi ya, bi arayayım” dedim.
    seçil
    “bırak gitsin, gitmesi daha iyi” dediyse de refik buna izin vermedi ve hep
    beraber bakkala gidip ekmek sigara kahve falan alıp, eve çıktık.
    4.
    taksiyle
    gidelim dedimse de ikna edemedim özlem’i. bu arada, 2013 yılının eylülündeyiz
    tekrar. hani özlem’i havaalanından almıştım. hatırladınız mı? öncesinde ne mi
    olmuştu? ne kadar öncesinde? acele yok..
    taksiyle
    gidelim dedim ona, bir an önce evde olmak mı istiyordum, yoksa o insan
    kalabalığını tek şoförden ibaret mi kılmak yol boyunca, bilemiyorum.
    “izbanla
    gidelim” dedi
    “olur”
    dedim, hiç itirazsız, eski günlerdeki gibi.
    turnikelerden
    geçerken elimi bıraktı, ama sadece turnikelere geldiğimizde, ve tek kişinin
    ittirip döndürerek geçebildiği şu demir çubuklara ikimizi birden girip geçtik,
    güvenlik görevlisinin şaşkın bakışları eşliğinde bunu yaptık ve ardından tekrar
    elele tutuşup yürümeye devam ettik. uzun bir yol vardı havaalanından izban
    durağına kadar. bilmeyenler için açıklayalım, izban, izmirde ki hızlı trenlere
    verilen isim.
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve daha en başında aldığım bir karar vardı. ona
    neden gittin, ya da bunca zaman nerdeydin, ve buna benzer sorular
    sormayacaktım. cevabını bildiğim sorulardı bunlar ve bir de ondan dinlemek için
    sormuş olmak, üstelik bunu, çaktırmamaya çalışarak yapmak, iğrenç bir tavır
    olucaktı. ama bir tavır, kendinize göre gerçekte ne kadar iğrenç olursa olsun,
    beyin hücrelerinizi kemirip iliğinizi emen bir şüpheden kurtulmak için
    takılınabilir de, zaman zaman.. ve ben aslında, gerçeğe dair, azın azına dahi
    vakıf değilim. hiçbir konuda hiçbir şey bilmiyorum ve bunu büyük harflerle dile
    getirmekten kaçınmadım hiçbir zaman, buna rağmen bilgiçlik tasladığım zamanlar,
    gerçeği dile getirdiğim zamanlara oranla daha fazladır. çünkü etrafımızda, o
    ukalaca olan küstahlığı takınmamızı hak eden o kadar çok mahlukat var ki, başka
    türlü uzaklaştıramıyorsunuz onları yanınızdan. ama bunun konumuzla ne alakası
    var, öyle değil mi? neyin konumuzla alakası var ki allah aşkına, söyler
    misiniz, konu neydi ki hem? he tamam, güzide bir aşk ilişkisi, siz öyle sanmaya
    devam edin..
    yol
    boyunca nerdeyse hiç konuşmadık ve o sürekli camdan dışarı bakıyordu, arada bir
    göz göze geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. aslında cümleyi
    şu şekilde de kurabilirdik:  yol boyunca
    nerdeyse hiç konuşmadık ve ben sürekli ona bakıyordum, arada bir göz göze
    geliyorduk, bana işaret ettiği bir şeyler olduğunda. hatta bu cümleyi özlem
    kurmuş olsaydı şöyle de diyebilirdi: “yol boyunca nerdeyse hiç konuşmadı, ve
    sürekli bana bakıyordu, bense camdan dışarı, onunla sadece dışarıda gördüğüm
    bir şeyleri işaret ettiğimde göz göze geldim.”
    tek
    bir cümlesiyle bile, karakterinizin olay yerine bakış açısını net olarak
    okuyucuya verebilirsiniz aslında. ve bunu o aptal yazarlık kurslarında
    öğretemezler.
    evet
    hiç konuşmadım. izledim sadece. ineceğimiz yere gelene kadar, sonra tuşa
    bastım. sonra kapı açıldı. ve kalan yolu otobüsle mi yoksa yürüyerek mi gitmek
    istediğini sordum, istasyondan çıktığımızda.
    gitmek
    istemiyordum aslında dedi
    ve
    benim şapşallığım üzerimdeydi, anlamadığımı söylediğimde
    13
    yıl önce işte dedi, gitmek istemiyordum aslında, yani herhangi bir yere gitmek
    isteseydim de yalnız gitmek istemezdim.
    bunu
    evde konuşalım mı dedim ona yürüyelim istersen ha?
    hayır
    evde de konuşmayalım yürümeyelim de ilerde bi park vardı demi?
    evet
    şirinyer parkı var
    orda
    oturalım mı biraz
    olur
    gidip
    parktaki bir bankta oturduk.
    hiç
    eşya almamışsın dedim ona
    yazdığın
    her şeyi okudum dedi
    ne
    zaman diye sorduğumda ne önemi var şeklinde bir karşılık aldım bilmiyorum bir
    önemi var mıydı yeni mi okumuştu o yüzden mi gelmişti ya da başından beri takip
    ettiği için mi gelmek istememişti ki onun hakkında bugüne kadar tek bir kötü
    satır yazmamıştım hissetmemiştim çünkü onun hakkında tek bir an kötü bir şey
    hissetmemiştim kendimi kötü hissetmiştim daha çok hepsi bu noktalama
    işaretlerini bile anlamsızlaştıran aşk
    eve
    geldiğimizde. yani 2000 yılının kasımında.. seçil ve refik ile. hani tuncay
    beni bakkala bir numarayı aramam için gönderdiğinde. refik de bana tuncay’ın
    oyunlarına alet olma dediğinde. ve eve geldiğimizde..
    tuncay,
    “naptın” dedi, “aradın mı?”.
    “aramadı”
    dedi refik, “sen arasana..”
    “siz
    neden bahsediyorsunuz ya?” dedim “kimin numarası o?”
    “hiçkimsenin
    değil” dedi seçil, “yanlış numara. hem sen açınca ne demeyi planlıyordun ki?”
    “hiç
    bilmiyorum”
    “merdivenleri
    inerken düşünmedin mi?”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” dedi bana tuncay, o bildik ve emin tavrıyla.
    “kimseyi
    aradığını düşünmüyordu” diye benim yerime konuştu refik, “tuncay da kimseyi
    aramayı düşünmediğine göre, mesele kapanmıştır, bira aldık, susup bi film
    izleyelim”
    “film
    izlemiyoruz” dedi tuncay, “ben bu çocukla konuşuyorum, siz de evden
    gidiyorsunuz”
    “hiçbir
    yere gittiğimiz yok, sen de kimseyle konuşmuyorsun, kendinle konuşmaktan
    korktuğun şeyleri başkaları üzerinden çözmeye çalışmaktan vazgeç artık”
    “kimi
    aradığını düşünüyordun” diye yineledi tuncay ve işaret parmağını ağzına götürüp
    diğer ikisine susmaları emrini verdiyse de seçil
    “özlemi
    aramak senin için bu kadar zor mu tuncay, hayatın boyunca bu açmazınla ayda
    birkaç günümüzü heba etmenden daha mı zor?” dedi
    “özlem’in
    numarası mıydı o, ama o yurtdışında değ…” ve tüm flaşlar bu noktada ardı ardına
    patladı. söz konusu özlem, bizim özlem, yani benim özlem, yani refik’in kardeşi
    olan özlem, değildi. bu, tuncay’ın bir zamanlar beraber olduğu, sonra terk
    ettiği ya da edildiği, -bu kısmını o an anlamadım, siz de şu an anlamayın, her
    şeyi beraber benim öğrendiğim zamanlarda öğrenelim-, bir hatunun numarasıydı.
    aslında onun numarası değildi. kafadan salladığı bir numaraydı bu. beni test
    ediyordu sadece. özlem’in, yani tuncay’ın özlem’inin numarası hafızasına
    kazınmıştı, belki değişmiş de olabilirdi ama bir numara vardı aklında işte. ama
    bana verdiği numara ile sadece beni test ediyordu. çünkü benim aklımdan, bir
    anlığına bile geçmiş olsun, ki geçmedi değil üstelik bir anlığına da değil,
    merdivenleri bile aklımda bu düşünce ile kat etmiştim, belki de yurtdışına
    gitmedi, belki de başka bir şehre, ya da yaşadığımız şehir içinde başka bir
    ilçeye, ya da ya da ya da’ların sonu kapıda seçil ve refikle karşılaşana kadar
    kesilmemişti. ve ben arayacaktım. deneyecektim en azından. kafamda bu kuruntu
    ile numaraları tuşlayacaktım. çünkü özlem, giderken, ararım seni demiş ama
    sonrasında beni bir daha aramasın diye haber göndermişti ve benim sorucak
    sorularım vardı çünkü giderken dönerim bir aya dönücem diye gitmişti ki gerçi
    dönmüştü ama sonrasında işte bir kere daha gitti ve şu 13 yıl sonra geldiği
    zamana kadar dönmedi ve sadece birkaç kez telefon açtı. sarhoş telefon
    konuşmaları. tartışmalar ve telefonu yüzlere kapatmalar.. tuncay’a
    gelirsek,  o, hiçbir zaman aramamış,
    üstelik ilk birkaç seferde onun özlemi onu aradığında telefonu açmamıştı.
    sonrasında refikle beraber bir daha telefon edinmemek üzere birlikte
    telefonları körfeze fırlatmışlar –bu tuncayın fikriydi- ardından işte o gün, o
    sabah okula gittiklerinde, seçille tanışmışlardı. o günlerde özlemde amerikadan
    türkiyeye, abisinin yanına gelmişti. bunlar, benim onlarla tanışmamdan önceki
    hikayeleri. o yüzden birinci ağızdan anlattığım şeylere odaklansak iyi olur.
    şahidi olduğum şeyleri, yarım ve eksik ve kulaktan duyma hikayelere tercih
    ediyorum. ne diyordum? çok mu karıştı.. özlem’le parkta oturuyorduk en son..
    ileriye dönelim.. geleceğe..
    5.
    özlemle
    parkta oturuyoruz ve o bir sigara isteyip, yanıma aldığım tek eşya bu diyerek
    bir çakmak çıkartıyor cebinden, “çırılçıplak bile gelebilirdim aslında ama buna
    izin vermezlerdi zannediyorum ki hem senin o an tepkinin nasıl olabileceğini
    tahmin edebiliyorum, her neyse, bu eşyaları da atıcam. çakmak kalsın ama de
    mi?” güldü ve sarıldı ve bana sarılmış haldeyken başımın yanından elindeki
    sigarayı dudaklarının arasına götürüp yaktı. ardından çakmağı gördüm.
    hasiktir
    dedim, birkaç kez tekrar ettim bunu, hasiktir hasiktir hasiktir.
    sigarayı
    ağzıma götürdü. bi nefes aldım. manyaksın dedim ona. güldü
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağını çalmak için” gülüyor muydu
    ağlıyor muydu, ya da gülmesi az sonra ağlamaya mı dönüşecekti, ya da ağlaması
    gülmeye mi dönüşmüştü, karar vermek olanaksızdı, ve bahsettiği ‘o sabah’ benim
    de az önce yukarlarda bi yerlerde bahsettiğim o sabahtı. sırt üstü uzandığımız
    ve sabaha kadar uyumadığımız. konuşmadan. sonra da gitmişti işte..
    çakmağın
    pek bi özelliği yoktu aslında. sadece o, üzerine, bir şeyler çizmişti,
    kazımıştı demek daha doğru olur. hepsi bu. ve beraber kullanıyorduk. her şeyi
    beraber kullanıyorduk gerçi. hatta her şeyi beraber yapmak için aramızda gizli
    bir antlaşma varmış gibi davranıyorduk. 
    oysa bu antlaşma, bir zaman sonra, onun gitme üzerine kararsızlıkları
    baş gösterdiğinde inatlaşmaya dönüşmüştü. şimdiyse.. belirsizlikler
    silikleşmeye başlamıştı..
    “seni
    o sabah bu yüzden uyandırmadım işte, çakmağımızı çalmak için”
    “uyumuyordum”
    dedim
    “biliyorum”
    dedi, “boşver. kafamızda ki geçmişe dair olan soru işaretleri öylece kalsın..”
    “benim
    kafamda bi soru işareti yok” dedim, “virgül var, üçnokta var, ama soru işareti
    ünlem filan yok”
    “sorun
    yok o zaman”
    “sorun
    da yok”
    “gidelim
    mi?”
    “olur”
    “önce
    bi öpücük”
    öpüştük,
    öpüştük, öpüştük ve kalkıp, eve doğru yürümeye başladık, sarmaş dolaş, el ele,
    birbirimizi öperek arada bir, ve gülümseyerek birbirimize..
     18eylül2013

  • kukuleta..

    kukuleta..

    ardından bir sigara
    yaktım. ardından, bir sigara daha.  ve
    hemen ardından. böylece devam etti. ne kadar bilmiyorum. sigara üstüne sigara.
    hemen hemen aralıksız diyebileceğimiz bir hızda. peş peşe. ardından. yani,
    sigaranın ardından sigara derken, aynı zamanda, ilk sigarada, bir şeyin
    ardındandı.

    ardından sigara
    yaktım. belki de, verilmiş bir sözü bozmak, sözünde durmamış olmak, söylenilmiş
    olan yalanlardan, inanılmış olan yalanlardan, inandırılmış olan yalanlardan,
    intikam almak içindi.

    ciğerlerine yazık
    ediyorsun dedi, seçil. az önce dedi bunu. bikaç saat kadar önce. ben size
    anlatmaya başlamadan önce, o günü ve o geceyi, ve onun öncesini, ve sonrasını,
    anlatmaya, başlamadan, bi kaç saat önce. geldi. pencereyi çaldı. yerinden söktü
    camı. alıp götürdü. geliyorum diyerek.. ve beş ya da oniki salise içinde,
    tekrar belirdi. bu kez odanın içinde.

    naptın sen dedim. bu
    soruda zaman eksik diye verdi karşılığı. neyin zamanı anlamadım dedim. soruda
    zaman eksik dedi, ben de anlamadım, ve daha bir kaç şey daha.. ne zaman naptım,
    neyi naptım, belirsiz ifadelerden hazetmem bilirsin, biraz gerizekalıyımdır
    ben.

    böyle bir durumda,
    genellikle, karşı tarafın sözü, estrafurullah olurdu, ama benim, hiçbir zaman,
    nezaketen dahi olsa, uydurulmuş laflarla, işim olmadı galiba. boşver dedim,
    hepimiz zaman zaman gerizekalı olmak zorundayız, başka türlü, kaldıramazdık,
    onca yükü. camıma naptın?

    senin cama ihtiyacın
    yok dedi, dışardan gelen sesleri, zaten duyamayacak kadar sağırsın, ve
    dışarıdan kimsenin de odana bakıyor olma ihtimalinden rahatsızlık duymayacak
    kadar körsün, napıcaksın cam ve perdeyi..

    peki ya soğuk dedim,
    soğuk hava dalgasının oluşturduğu etkenler?

    onu da geç diye
    karşılık verdi, sen üşüyor olma halinden hoşlanırsın.

    peki dedim, sen
    bilirsin. neden burdasın?

    bunu biliyorsun dedi,
    zaman zaman çağırıyorsun bizi, özlem öldü, tuncay öldü, refik kayboldu, geriye
    bıraka bıraka en işe yaramaz  heteronym
    kaldı. ben.

    özlem ölmemiş dedim ona, abisi yalan söylemiş.

    ha ha ha şeklinde
    güldü, gülmedi, dalga geçerçesine yapmacık bir gülüş koydu ortaya, kendini
    kandırma oğlum dedi, sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, yaşadığın
    gerçekliği ortadan kaldırabilmek için, oyun oynuyorsun kendi kafanın içinde,
    siktiret özlem’i, başka bir isim de başka bir şey olur ya da, onu da siktiret,
    beni de, herşeyi, gördüğün tüm yanılsamaları veya gözardı etmekten yorulduğun
    gerçekliği, siktiret! açık ve net, kelime bu: sik.tir.et!

    si ile başlayan bir
    kelime duyunca sigara içme isteği duyuyorum dedim

    yak o zaman bitane dedi

    elimdeki yanıyor zaten

    bitane daha yak, biri
    bitmeden diğerini ateşle, on parmağında on sigara olsun, buna ne dersin? on
    parmağında on marifet gibi ha?

    sekiz parmak arası
    boşluğunda sekiz zehir dedim, bu daha iyi değil mi?

    neyi değiştirir?

    bu soruda bi çok şey
    eksik diye karşılık verdim, anlamadım.

    bok anlamadın dedi,
    domuz gibi biliyorsun neyden bahsettiğimi

    onu ilk kez bu kadar
    sert görüyordum, yo hayır, onu geçmişte bir çok kez, sert, öfkeli, kendinden
    emin bir öfke halinde, yalın, dolaysız ve yalpalamadan konuşur şekillerde
    görmüştüm, ama konuştuğu kişi, bu koşullarda, daima refikti, ve ilk kez, bana
    karşı, bu kadar öfke dolu, ve acımasızlık içeren gözlerle bakıyordu. o gözler
    bana aitti, ona değil. kendi gözlerimden kendime bakıyor, az önce bakkaldan
    aldığım, yani az önce derken, yine bir kaç saat öncesi demek istiyorum, salise
    diye geçtiğim zaman dilimi de, size göre saat olabilir, ve sadece gerçeklik
    değil, zamansal anlamda da, algımı yitirdiğim için, günler ve haftaları, farklı
    alanlarda değerlendiriyorum.. aynı zamanda, benim birkaç yıl önce dediğim şeye,
    siz gayet pek tabii, iki saat sonra olacak birşeymiş ya da hiç olmamış veya
    olmayacak birşeymiş gibi düşünebilirsiniz, anlatırken, anlamlandırırken, demek
    istiyorum.

    sürekli olarak, “yani,
    demek istediğim” deme ihtiyacı hissediyorsanız, ve bununla bağlayarak
    anlatmak istediğinizi tekrar açıklıyorsanız, ve tekrar, sonrasında,
    “aslında şöyle dersek” diyerek, tekrar, siz anlaşılamamak noktasında,
    derin bir kaygı içersindesinizdir, demektir bu. anlatabiliyor muyum?

    ben, bunu çok sık
    kullanırım bu arada, “anlatabiliyor muyum?”, “anlıyorsun
    ya?”, “anlatabildim mi?”. ve gelen cevap, hayır ise, ki
    genellikle “hayırdır”, es geçiyorum, “boşver” gibi,
    “neyse siktiret” gibi. çünkü biliyorumki, zihnimdeki fotoğrafı, hangi
    açıdan çekersem çekeyim, var olan akış, gayet net aksayacak, aksanıma. ilk
    izleyişinde anlamadığın için, tekrar izleme ihtiyacı hissedeceğin, ve bu
    şekilde farklı keşiflerle, zihnini doyurabileceğin, boktan bir film değil bu.
    işte tam da bu yüzden moruk, eğer anlamıyorsan, kendini zorlama, zihnine kapalı
    olabilir, içinde bulunduğun koridorumun, tüm odaları. göremezsin, görmek
    istemediğin için değil, ben görmeni istemediğim için. devam edelim.

    seçil geldi. pencereyi
    çaldı, söktü. gitti. tekrar geldi. bana, bir konferans, ardından bir zılgıt
    çekip, sonra koltuğa oturdu.

    anlat..

    ben de anlatmaya
    başladım sonra. odada kendi kendine konuşan, ya da sarıldığı yastığa, uyuması
    için, yastığın büründürüldüğü karakterin uyuması için, masal anlatan,
    anlatırken uyuyakalan, bir adam düşünün. mesele gayet basit, öyle değil mi? do
    you understand me?


    ardından bir sigara
    yaktım işte, senin ardından, hemen o gece, senin eve sabahın köründe geldiğin,
    ve geldiğin evde benim olmadığım, hiç olmadığım, ve hiç bir zaman senin de
    olmadığın kendi evimde, bir sigara yaktım. hayır işte değildim. hayır evde de
    değildim. cehennemin dibindeydim. bu ne demek biliyor musun? cehennemin dibi?

    bırak şimdi oğlum dedi
    seçil, seni duymaz, duymuyor, duymayacak, benimle konuşur musun?

    bu sırada ellerini
    kollarını gözlerime, göz izama, baktığım kör noktaya, denk getirmek için çaba
    sarferek sallarken, “heey sana diyorum” diyordu. bağırıyordu
    gerçekten ve onu bi tek ben duyabiliyordum, anlayabiliyor musunuz? şöyle
    anlatayım: ah! kendimle çelişkiye düştüm. anlatıyorum. evin içindeki hiç
    kimsenin, kendisini öldürseniz, ve bu esnada imdat diye, avazının çıktığı kadar
    ve sesi kısılana kadar, bağırmasına izin verecek olsanız dahi, sizin dışınızda
    hiç kimsenin, çığlıklarını duyamayacak olması. çünkü, o andan, bir kaç an
    öncesinde, ben, eczaneye gidip geldim. hepsi bu. kadın vardı bitane, orada,
    tezgahın arkasında, ona bana içersinde iyi bir miktarda bir takım şeyler
    bulunan, bazı ufak haplar satıp satamayacağını sordum. bu şekilde değil ama.
    ona, hangi hastalığa iyi geldiğini bile söyleyebileceğim kadar, iyi bildiğim,
    bir hapın, adını ve soyadını söyleyerek, bir kutu istedim. hepsi bu. reçetesiz.
    aynı novalgin gibi, ya da panalgin. ya da aspirin. ya da başka sikriboktan bir
    şey gibi. ve bence, yani bana kalırsa, bu arada hiçbirşey bana kalmaz, kalsaydı
    kararsız kalıp size zaman kaybettirmez, hemen ne yapmanız gerektiğini
    söylerdim, net olarak ve duraksamadan, ama karar anında daima görmezden
    gelindiği halde tüm kararlardan en çok etkilenen bir karakter olarak,
    genellikle hiçbirşey bana kalmaz. bana kalsa, 
    ne diyordum amına koyayım? diyeceğim şeyi unuttum. herneyse.. seçil?

    anlat!

    sert, tavizsiz, ve
    aynen tipik bir sorgu memuru kıvamında, konuşuyordu. anlatmazsan ölüceksin der
    gibiydi ama, bunu da “seni öldürürüm” şeklinde bir tehditle
    yanıstmıyordu, bu, daha çok, nefes alıp vermekle ilgiliydi: nefes vermezsen
    ölürsün, anlatmazsan ölürsün, aynı şey.

    aşırı şekilde yemek
    yiyip, sürekli olarak da kusan biri, kilo almaz. bunun gibi: anlat yoksa,
    ruhuna karışıp seni zehirleyebilir. kus yoksa, sindirip kanına karıştırıcaksın
    o maddeyi.

    ‘susayım yoksa
    ölürüm’e zorlarlar oysa bizi, daima. ve burada ki, “ölürüm” de, az
    önceki “ölürsün”den tamamen tümleşik yapıda tersi bir anlama sahip.
    anlamıyorsanız, anlamsız kalsın. herşeyi anlamlandırmak zorunda değiliz ve
    aslına bakarsanız, “beni kimse anlamıyor” diyen insan, öznelde,
    kendini anlamıyordur. anlatamıyor demiyorum, anlamıyordur. ve kendini
    anlayamayan insanlardan, uzak durmaya çalıştığımı, anlatabilmek için, net
    olmayan insanlardan, kuracağı bir cümle için otuz sefer düşünen insanlardan,
    çekimser insanlardan, kararsız insanlardan, müşkülpesent insanlardan,
    hazetmediğimi, edemediğimi, ve yeni biriyle tanıştırılmanın bana o kadar da ilgi
    çekici gelmediğini, izah etmek için, kurduğum kırk farklı denklemde de,
    ‘bilinilmek istemeyen’ olarak anılan, x, gene karşıma çıkardı. y eşittir x
    ise.. ve birbirlerine çarpılmalarının sonucu da, x ve y’ye eşit değerdeyse,
    yani bir bütünlük varsa aralarında, bunları birbirinden çıkarıp sıfırlanmaya ya
    da toplayarak ayrılık yaratmaya, zorlamanın, gereği yok diye düşünüyorum. ama
    mutlaka, o x eşittir y denklemindeki, x’in iki yanında bulunan mutlak değer
    çizgilerini, görmezden geliyorum. ve yıkılan duvarlar sonrasında, toplamlar da,
    çıkarımlar da, çarpımlar da, çarpılmalar da, bölünmeler de, mutasyona
    uğrayarak,  beni irrasyonel anılara, geri
    götürüyor..

    birinin karışık
    şekilde konuşuyor olması, kafasının karışık olduğu anlamına gelebilir mi dedi
    seçil. hayır, bunu ona ben söylettim, ve ekledim ardından:

    kafamın karışık olduğu
    falan yok güzelim, ayrıca kafası karışık insanlardan da hazetmiyorum. birşey
    yapıyorsan, yapmışsındır, yapmadan önce tasarlanan ve her türlü “neden
    yaptım” sorusunu kapsayacak olan o kılıflar, yapılanı görmezden gelmemizi,
    veya es geçmemizi sağlamaz. en azından benim için, bu böyledir. olası,
    gerçekleşme ihtimali olan, her türlü hamleyi, gerçekleştirmeyi düşlediğin anda,
    olay bitmiştir. sonrasında, buna engel olan, her türlü “ama” itkisi,
    karşılıklı güveni zamanla zehirleyecek olan, maddeyi, solumanıza neden olur.
    birinin sana güvenmesi için, senin kendine güvenmen gerekir. ve bu bile,
    kendine güvenmeyen birinin, sana güvenmesi için, önkoşul olmaktan çıkabilir,
    çünkü günün birinde, zayıf düşerek, teslim olarak, gerçekleştirebilme ihtimali
    olduğunu bildiği her türlü hamleye karşılık, şimdilik kendisini frenleyebildiği
    düşüncesi, ona, “günün birinde…” şüphesine bağıl şekilde bir
    savunma mekanizması armağan eder. daha fazla devam edemicem buna. geçelim.
    yumuşatalım.

    bi sigara daha yaksana
    dedi seçil, elindeki ölü.

    tamam dedim, öyle
    yaparım. sen napıyorsun?

    görüyorsun naptığımı,
    ister misin?

    kaşığla çakmağı uzattı
    bana, sanki başka bir çıkış kapısı kalmamış gibi bakıyordu yüzüme, “özlem
    öldü, tuncay öldü, refik de kayıp, tamam mı? anladın mı? ve sen de tartarus’dan
    kaçmaya bile yeltenmiyorsun..

    ama biliyorsun dedim
    ona, eurydice…

    sikmişim eurydice’i
    dedi. onlar başaramadı tamam mı.. onbin yıl önceydi o. bitti gitti.
    gerçekliğinden bile insanların artık şüphe ettiği zamanlar üzerine,
    kurgulanmış, binlerce olasılık.. şuan.biz.burdayız. ya bir tünel kaz, ya da tüm
    kolanları havaya uçur, içerdeyken. kirişler onarılamayacak durumda zaten, bir
    üst kata, yeni bir kat, çıkamazsın, taşımaz seni, aşağıda olup bitenler.

    aynı fikirde olduğumu
    söyledim ona.

    aynı fikirde falan
    değilsin dedi, amcık gibi konuşmayı bırak, sen burda oturmuş, sigara üstüne
    sigara yakıyor, uyuşturucuya dönmenin eşiğinde, hergün alkol alıp,
    bekliyorsun.. hala beklediğine inanamıyorum.. garip kuramlarını, kimsenin
    anlamak için çaba sarfetmeyeği, saçma matematik argümanlarınla besliyorsun.
    biri sana, “beni kimse anlamıyor” dediğinde, itici buluyorsun, ama
    senin durumun daha vahim bana kalırsa, çünkü sen kendin dışında kimseyi
    anlamıyorsun. ve kendini onaylıyor olman, onandığın anlamına gelmiyor, hatta
    tam tersine, onaylamadığın herşey, çoktan onanmış, onere edilmiş, onarılmış,
    paketlenmiş, ve kullanıma hazır formatta, servise sunulmuş, satılıyor herkese..

    yalnız değilim dedim
    ona, yanlıyım ben. yanılım. yalınım. bu kez ben de, sert bir ifadeye
    bürünmüştüm. kendimden yanayım!

    bana kalırsa yana
    yatıyorsun artık, batmana az kaldı, hu huu, gemi devriliyor..

    uyuz oluyordum
    gerçekten, ama karşı koyamıyordum iğnelemelerine, haklılık payı da olabileceği
    için değil, beni kurtarmaya çalışmadığı, aksine, tamamen dibe iticek şekilde,
    karanlığı yaktığı için..

    umrumda bile değil
    dedim ona, burda bu şekilde ölmeye razıyım

    ama ölmüyorsun canım
    dedi, tatlı bir sırıtışla birlikte, yaşama ihtimalin de kalmadı, yaşam destek
    cihazını fişten çekmemi ister misin?

    bununla ne kast
    ettiğini biliyordum. haklıydı, domuz gibi anlıyordum onu, ve kendimi bile
    anlamazdan gelmekten başka, yapabileceğim bir şey kalmamıştı, bu odadan çıkmak
    ya da zemini çökertmemek için. yere sağlam basmamak adına, özen gösteriyordum
    adeta, çünkü aksi durumda, altımdaki boşluğun farkına varıcak ve yere
    kapaklanıcaktım.

    cambaz ipinde dengede
    durmaya çalışıyorsun ama ben ip falan göremiyorum ortada, nabeeer? dedi.

    üff hatırlatıp durma
    şunu dedim, biliyorum ben kendimi.. bira alıp geleyim dolaptan, ister misin?

    yedinci biran.

    birşeyleri sayıp durma
    olur mu? sigarayı, birayı, saati, günleri, yaşı, parayı, yolumdan geçen
    karıncaları, sayıp durmaktan vazgeç..

    ben hatırlatıyorum
    sadece, unutma diye yani, şu ipi boynuna dolayalım mı?

    tavan taşımaz beni.

    yere çakılırsın, zemin
    de çürük hem, biliyorsun. bir alt katta, aradığın. yukardakiler taşınmış..

    en tepedekini sikeyim.

    kim o? başbakan mı?

    tanrı

    başın belaya girebilir

    tanrının görmezden
    geldiği insanları, ona inananlar ciddiye almaz..

    dürülülü.. mantık
    hatası! onlar kendileri dışında hiçbirşeye inanmıyorlar yavrum..

    onlar, bu hikayede,
    bizi kabil, kendilerini de habil sanıyorlar. oysa onlar onan, bizde er’iz.
    tanrı her iki gruptan da nefret ediyor dedim.

    konuyu değiştirme
    dedi, anlat, dinliyorum.

    “ardından bir
    sigara yaktım işte” dedim ona. 
    hepsi bu.

    toprak’a noldu?

    hiç doğmadı o. hayal
    kurduk sadece.

    hayal kurmakla hayat
    kurmak arasında kalın bir çizgi vardır, çocuk değilsin

    biliyorum dedim ona,
    siktiret, uyuyalım mı artık?

    bi sigara daha
    içmiycekmisin?

    bitti

    yoksa uyumazdın.

    uyumuyorum ben,
    yatıyorum öyle, ölü gibi.

    e öl o zaman işte,
    uyanmazsın bir daha..

    üstkattan birilerinin
    düşmesini bekliyorum ben.

    ben de, bir alt katı
    denemelisin diyorum..

    birinci kattayım yahu,
    ne altı..

    toprak?

    yuh artık seçil, kendi
    başına intihar edemiyorsun diye, yanına arkadaş arıyorsun resmen, uyuyalım mı?

    ölelim! çantasından
    bir paket sigara çıkardı, bunu söylerken. ve paketi açarken, gülümsüyordu,
    kapalı paket, jeletini açtı, kutuyu açtı, ve “ta tam” dedi,
    “süpriz”.

    içi boştu paketin.
    “anladın mı” dedi, herşey bu noktada kitli, senin umrunda değil
    mavran da böyle birşey işte, işine gelmeyince, uyucam ben deyip, susuyorsun.
    ama tek yaptığın, karanlıkta, sırt üstü uzanıp, tavanı dikizlemek.

    kes artık dedim ona,
    oyun oynama benle, olur mu?  birileri
    takmış, “ben de emir kuluyum abi” lafına, herkes emir kulu anasını satayım,
    herkes masum, herkes yapmak zorunda kaldığı şeyleri itiraf edip af dilenme
    peşinde. biri de çıkıp, zorunluluk dediğiniz boklar, tercih edilebilir daha zor
    bir şeye götünüz yemediği için, seçtiğiniz bir şık sadece, diyemiyor. ışık
    görmüyorum ben, hiçbir şey de hiç bir şekilde; o yüzden sigarayı fener yaptım,
    yolumu aydınlatsın diye değil üstelik, gözümü karartıyor sadece, ki gözüme
    tuttuğunuz fenerin etkisini hiçe sayabileyim.

    “büyük konuşma” dedi bana

    sikmişim tevazuyu dedim. ben haklıyım tamam mı? daldan dala atlayan maymunların ağaçlarından biri olmayı ret etmeye de devam edeceğim, bir üst kata çıkmıyorum, bir alt kata itilmiyorum, hiç kimsenin de hiçbir yere itildiği, sürüklendiği, yol aldığı veya yapmak zorunda olduğu hiçbir şey yok.. kılıfların içine girip, çalacak zurnaya değil çalan kişiye göre, delikten çıkan yılanı oynamaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. önem verdiğimiz hiçbir şey yok, kendimiz dışında. ve bu yüzden iş yerinde, kullandığım vantilatörü, biri istedi ve isteyen kişi hatun diye, “oğlum hatuna yamanma” diyorlar, “ne veriyorsun salak mısın” diyorlar, ve ben hatuna onu verirken, birer saat dönüşümlü kullanak diyorum, çünkü o da sıcaktan bunalmış, ve hepimizin zorunda bırakıldığı tek şey çalışmak belkide çünkü toplu ve eşlenik düzeyde bir isyanı sürdürebilecek bağıl fonksiyonları mekanize edicek frekanslarımız sansürleniyor. ve bir vantilatörü bile paylaşmaktan uzak olan bencil kimyamız nedeniyle, kendi kazdığımız çukura gömülüp duruyoruz sürekli..

    “hatuna noldu” dedi, söylediğim şeylerin hepsini heba edercesine

    “bilmiyorum seçil” dedim, ardından bi’ sigara yaktığımı söylemiştim

    “sen her şeyin ardından bir sigara yakıyorsun zaten canım”

    öncesinden de yakıyorum, kendimi sağlama alıyorum, sigara dumanından mütevellit sisim içinde kamufle ediyorum kendimi. anladın mı baağyan?

    gülüyordu, gülüyordum.
    alıngan değildik. hiçbir konuda hiçbir şekilde hiçbirşeye.. kimsenin bize
    aldırış etmiyor oluşu, kendimize aldırmamıza yol açmıştı, ve seçil’in bana,
    oniki sene önce, bir takı tezgahında söylediği, şey geldi aklıma, kendinden
    vazgeçtiğin anda, sistemin olursun, ve dahası kendin dışında hiçbirşeyi
    önemsemediğin zaman da sisteme uygun açıklar bulursun, ihanetlerini,
    açıklayabilmek için, bir vicdan rahatlatması değildir bu, iyi görünme
    çabasından öteye geçen hiçbirşey değildir. ve herkes yeterince iyi görünmeye,
    iyileşmeye, birşeyleri de iyileştirmeye çabalar. oysa, birşeylerin, iyiye veya
    kötüye gittiği yanılgısını, herşeyin yerinde saydığı ve bundan hoşnut oldukları
    gerçeğini örtbas etmek için dizerler önümüze..

    hatun noldu diye sordu
    tekrar seçil..

    bi sigara içelim dedim
    ben de..

    sigara bitti dedi..

    küllahtan sigara
    yapalım mı dedim

    kukuleta yapalım dedi.
    hala beni hayatta tutmaya çalıştığını biliyordum. hepsi bu.. sonra pencereyi
    yerine takıp, sıkıcı kapadı.. gitti. gelir gene..


    14.06.2012 – 01:35
    x
  • impermeabl

    impermeabl
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. bir kaç sene önce.
    on küsur filan. tam olarak oniki sene önce. onun evinde, yere bağdaç kurmuş,
    biliyorum evet bağdaş diye yazılıyor, bağlaç ya da. hangi kelimeyle ne demek
    istendiğine göre değişir yanlış yazdığım herbişeyi nasıl düzeltme nezaketini
    göstereceğiniz, yanlış yazdığımı düşündüğü her şeyi, düzeltme nezaketini
    gösteren insanlar, yanlış yaptığım her şeyi, “bak o öle değil böyle
    diyen”, bana yeni bir şeyler öğretme hevesinden çok, şu anki gidişatımın
    yanlış olduğu kanısı ile, bir şeylerimi düzeltme kaygısı, sadece yardımcı olmak
    adına ama, yani bir iyi niyetle, edinilen tavsiyeler, yok hayır edilen demek
    istemedim, edinilen dedim, bir şeyi yanlış yazarsam size haber veririm,
    düzeltiriz hep beraber, olmaz mı? mesela çevreyi koruma adına, sokağa çöp
    atmayız, ama ben çöpçülere iş çıkmasın diye atmam o çöpü, çevreyi korumam yani,
    anlayabiliyor musunuz? hayvanları koruyabilirim, ama çevreyi korumam, çimlere
    basabilirim rahatlıkla mesela, doğayı koruma adına yapmanız gereken şey çimlere
    basmamak değildir çünkü, çünkü doğa, sonuna bir L harfi konursa, anlamını
    taşıyabilir, yapay doğadan banane, apartmanların önlerindeki bahçelerden
    mesela, ormandan şehre nasıl geldik biz bilmiyorum, ne güzel ağaca işiyorduk,
    ağaca mı işiyorduk onu da bilmiyorum bak, boş bulduğumuz uygun bir yere
    diyelim, köpekler gibi yani, olabilir mi? bundan onbin sene öncesi için uygun
    mu örnek gösterdiğim davranış tarzı? yüzbin mi demeliyim? iyice uzaklaştık
    kendimizden, hatırlamadığımız zamanlarda demek daha doğru, hayvanlar gibi
    yaşıyorduk bizler de, bir varmış bir yokmuşla başlayalım bundan sonra, eski
    toplumlardan bahsederken, olur mu? daha inandırıcı olur böylesi. çünkü artık
    kimseye inandıramayız, bir zamanlar konuşan ve koşan ağaçların var olduğuna, ve
    insan denilen tür nedeni ile küstüklerine her şeye, öyle sabit stabil, bir
    şekilde, devam edip, evrimleşerek -sahi evrim var mı? insanın kendi türü
    içindeki toplumsal evrimleşmesi, bulgular arasında geçerli? ne diyordum?
    özlem’e dönücez, öncelikle parantezimi kapatmam lazım, bir okuyucum, okuyucu
    mu? yazıcı, tarayıcı gibi bir elektronik alet mi bu da? sikmişim okuyucuyu,
    üzerine alınma, şahşa değil o kavrama lafım, aynen sanatçı gibi, boktan bir
    hitap sözcüğü, okuyucu. ama başına sayın getirirsek, kendimizi daha bir tevazu
    adamı haline dönüştürebiliyoruz, öyle değil mi? ne diyordum diyorum? çok
    anlaşılmaz yazıyormuşum, -yaşıyormuşum?- biraz çeki düzen verilmesi
    gerekiyormuş, o kadar uzun cümleler kurmamalıymışım. -cümle kurmadığımı
    söylemiştim- bir şeyden bahsederken kesip başka bir şeye geçmemeliymişim,
    karışıyormuş her şey, sonra hiçbir şey anlatamıyormuşum, en azından başka bir
    konuya –komuta?- dönerken yeni bir paragrafa filan geçmeliymişim, falan filan,
    dikkate aldım seni silvia, ama paragraf değil parantezle örücem artık iç
    anlamsızlığımı, öyle de olur değil mi? olmazsa söyle, başka bir formül bulalım.
    ne diyordum? özlem’e dönücez, yani yazının içinde döneceğim, o günlere,
    gerçekte dönülebilecek hiçbir rotamız yok artık, dümen kıramam, dümenimi
    kırdım, dümen yapıyorum evet, ne diyordum diyorum? çevreyi korumuyorum ben,
    içine ediyorum, ama yere çöp atmam, ama içinde insanın olmadığı bir gökdelene
    –isme bak, gök delen- dinamit yerleştirmeyi çok isterdim, gerçi içinde insan
    olsa da farketmez, üçüncü dünya savaşı çıksaydı, sadece ölecek olan hayvanlara
    canım sıkılırdı. masum insanlar da mı ölücekti diyorsunuz? bana kendisinin
    masum olmadığını söyleyen bir insan gösterin, hayır kendi aramızdan değil,
    gökdelenin içinde de mi masum insanlar olucaktı? nassı yani? gökdelen de
    oturmayı tercih etmeselermiş arzu hanım. arzu da mı kim? bir okuyucum. aha gene kendimle çeliştim. du bi
    alt paragrafa geçeyim.
    sorun ne moruk biliyor musun?  “ben de emir kuluyum” diyen herkesi
    öldürmemiz gerekiyor, üzerimize bir azrail kostümü giyerek hem de. ne demek
    istediğimi anlatabiliyor muyum? bunu masustan sorduğumu anlamıyor musun? bok
    gibi biliyorum ben anlatıp anlatamadığımı. zaten sıkıntı da o noktada başlıyor
    benim adıma. çünkü kimseye bir şey anlatabilmek, yani öğretmek gibi, bir kaygı
    taşımıyor olsan da, kendinden, yani doğru olanı yaptığından, yani kendi
    doğruluğundan, bok gibi emin olduğun için, kendinden emin olduğun için yani, ve
    bunu da, tavizsiz ve binlerce argümanla ortaya koyduğun için, tutup sonrasında,
    biri sana, masum insanlardan bahsediyor. afrikada açlıktan ölen çocuk masumdur,
    tamam mı abi? alsancaktaki hiltonun süitinde kalan herif, beton yığınlarına
    düşman bir herif yüzünden ölünce, masum olmaz. masumiyet, senin içinde
    bulunduğun konumla ve olayla ne kadar ilgin olduğuna göre şekillenmez yani, o
    olayın veya benzer başka şeylerin, geçmişte veya içinde bulunduğun yaşantı
    içinde, ne kadar karşısında durduğuna göre şekillenir. bana gelip eğer sen,
    işyerinde sigara içiyorum diye ben, yasak olduğu halde yasak olmaması gereken
    bir alanda, yani gerçekten dumanının kimseye bir zararının olmadığı ya da
    oradaki başka başka bin tane daha zararlı şeylerin yanında içerken,  senin gelip bana, üstelik sen de içiyorken
    sigara, sana hesap sorucaklar diye ben sigara içtiğim için, ve aramız
    bozulmasın diye sana verilen görevi yerine getirirken, yani aslında inanmadığın
    bir değere sahip çıkarken iş icabı veya üniformanla veya hangi boktan sebeple
    olursa olsun, bir görev verdiler diye sana para ya da herhangi bir sik
    karşılığında, bana gelip, “abi ben de emir kuluyum” dersen, senin de öldürülmen
    caizdir kıldığın namaz esnasında alnın secdedeyken dinine göre. çünkü
    “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” der peygamber. ve “ben de emir
    kuluyum” diyen herkesin tanrısıdır emirler. peygamberleri kimdir allah bilir.
    iyice çeliştik öyle değil mi arzu hanım? o zaman bi paragraf daha yapalım,
    sonra söz parantezi kapatıcaz. daha özlem var yazımız da. onla başladım onla
    bitiricem. daima öyle yaptım.
    ne diyordum? yanlış yaptığım ve aslında şöyle
    yapsaydım, şu an bulunduğum noktadan çok daha iyi bir yerde olacağım savına,
    gülmekten katılma şansımdan başka bir şey gelmiyor elimden diyordum, çoğu
    zaman. en başında bunu söylemeye çalışmıştım ve o kısa giriş faslında saptığım
    tüm açmazları, aşağı doğru inerken yazı, geriye doğru giderek açıkladım
    sanırım. ve ne yaptığını, bir de tutup açıklayan adam rolüne düşürülmemin
    nedeni, ne yapmaya çalıştığım konusunda düşünülmesi. ben hiçbir şey yapmaya
    çalışmıyorum, yapacağımı yapıyorum ben, yapmaya çalışmıyorum, yaptım, hala
    yapıyorum. gene olsa gene yaparım değil, yapmaya devam ediyorum, gelişen süreç
    içerisinde, tavrımı değiştirmiyorum, dalga geçiyorum sadece değiştirir gibi
    yaparken de, en çok da kendimizle geçiyoruz dalgamızı, çünkü o kadar çok köşeye
    sıkıştırıldık ki, birden çok defa köşeye sıkıştırılmak ya da birden çok köşeye
    farklı zamanlarda sıkıştırılmak değil, bir köşeye aşırı şekilde bir basınç ile
    sıkıştırılmak, evet bakın o ifadede benim anlattığım şey bu iken, bir de böyle
    açıklayınca, tadı kaçıyormuş öyle değil mi? yaptırmayın bunu bana. yeterince açık
    her şey. o ifadenin, anlama açık üç hali de, meseleye uyabilecek vaziyette
    çünkü, “matruşka” değilim ben yani, daha çok “heat mermisi” gibiyim. özlem’e
    geçelim)
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. yere bağdaç kurmuş,
    laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.
    şöyle dedi bana, “biliyor musun, iyi ki varsın, güç veriyorsun bana”
    “sen güçlü bi kızsın” dedim, “bana ihtiyacın yok”
    “biliyorum, sana ihtiyacım yok, hayır var aslında ama,
    sen olmadan da yaşayabilirdim, biliyorsun, sensiz yaşayamam gibi şeyler diyemem
    sana, inandırıcı olmaz bu, ama benim için, hayatta ki her şeyden daha
    önemlisin, kendimden bile”
    yeni tanışmıştık o zamanlar, ve ben sürekli onun evine
    giderdim, sabah, akşam, öğlen, gece, sürekli, onda sabahlar, ya da akşama kadar
    onda kalırdım, o odayı, evi, evin tüm duvarlarını, insan geçirmez bir madde ile
    kaplamayı düşlemiştik bir keresinde, ses geçirmez bir şeylerle de, ya da,
    impermeabl ile. bu nerden aklına geldi bilmiyordum ama, aynen böyle söyledi
    bana, o ne ya dedim, biyoloji dersinden aklımda kalan tek kelime dedi, çok
    sevmiştim. iki hücreli bir canlı gibi hissediyorum kendimi, seninle. hayır bak,
    bi armudun iki yarısı demek değil bu, sevmiyorum o geyiği, tamamen saçmalık, bu
    farklı bir şey, anlıyor musun?
    o günden sonra bana, hiçbir konuda, bunu sormadı,
    anlıyor musun, anlatabildim mi, ya da bir sürü açıklamalar falan, bak o öyle
    değil şöyle deyip, elimden tutup, kullanmasını bilmediğim bir aleti nasıl
    kullanabileceğimi bile söylemedi, ya da karşıma, onun yaptığı ve nasıl
    yenileceğini bilmediğim bir şey gelince, getirince o, ben yanlış bir şey
    yapınca, bunu ima eder gibi bile bakmadı yüzüme, güldü belki bazen, ama gülüşü,
    komik geldiği içindi sadece, fazlasıyla salaktım ve bunun o da farkındaydı,
    fazlasıyla hem de, o kadar cahildim ki, toplum içinde nasıl davranılır zerre
    haberdar değildim, haberdar edilmemiştim demek istemiyorum, ailemi suçlayamam
    yetiştirilme tarzıma vurgu yaparak, sadece haberdar değildim, büyüklerin elimi
    öpülür bizden küçüklere nasıl davranılır ya da bir eve misafir gidince, nasıl
    bir nezaket kuralı işler, bilmiyordum, bunlar salaklık göstergesi de değildi
    bana göre ama, bakışlardan anlayabiliyordum neyi yanlış yaptığımı, bilmediğim
    şey doğrusunun ne olduğu idi, ilkokulda, hoca sınıfa girince, ayağa
    kalkmamıştım, bilmiyordum, gerçekten bilmiyordum, hâlâ, “olması gereken” diye
    adlandırılan, veya çoğunluğun uyum sağladığı için aykırı bir durumu yadırgadığı
    çoğu şeyi bilmiyorum, soğuk ve kaba görünürüm bu yüzden genellikle, ya da bir idiot,
    ve ne zaman bu, dışa vurulsa, o gün özlem’in bana söyledikleri geliyor aklıma:
    impermeabl.
    “aslında ne var biliyor musun girdo”. adım bile ona
    aitti, herşeyimle ona aittim, 18 yaşındaydım, ve hayata devam edebilmek için,
    aldığım uyuşturucular sonrası, onu yaratmam kaçınılmazdı. bu durum, aynen,
    çocukların hayali bir arkadaş yaratmasına benziyordu. bilirsiniz. hayali dört
    arkadaş yaratmama neden oldu, amfetamin ve bazı adını anmak istemediğim şeyler.
    uyuşturucu maddeler veya maddeleri olan insanlar.
    “aslında ne var biliyor musun girdo” bağdaş kurmuş
    oturuyorduk kendi halimizde, sonra kendi aramıza bağlaç kurduk. ardından “bazı
    insanların” dedi bana, “maddeleri vardır, yaşam maddeleri, kalıpları, ve
    onların bazılarını, onlardan daha güçlü olan bir takım insanlar kurmuşlardır,
    emir eridir onlar, ve olasılıklar dahilinde olabilecek en kolay yaşantıyı
    seçmişlerdir, bir meslek, bir iş, aile, bunları sürdürmek için gerekirse
    kendilerini değiştirler, her şeylerini satabilirler, işini kaybetmemek uğruna
    çocuğunu kesemez tamam ama, sesini kesebilir veya asla kuramayacağı cümlelerin
    profesyoneli kesilebilir”
    ben pek konuşmazdım onunlayken, kısa şeyler belki,
    konuşmayı bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum, hep aynı şeylerden bahsederdim mesela,
    ve o bana bi kere bile, “bunu daha önce anlattın” demedi, hep ben “aa dur daha
    önce anlatmıştım demi” deyip kestim hatırlayınca, o zaman da o, umarsamaz bir
    şekilde bunu, ama anlattığım şeyi değil tekrar anlatıyor oluşumu, “boşver”
    derdi, “her gün birbirinin aynı şekilde geçiyor, sabah uyan tezgah aç, akşam
    olunca eve gelip takı yap, sen en azından farklı sırada anlatıyorsun her
    seferinde aynı şeyleri, seninleyken güneş ikindi vaktinden öğlene doğru gidip,
    sonra birden ortadan kayboluyor, sonra batıdan doğup tekrar batıdan batıyor gibi
    hissediyorum ben. eğlenceli yani. siktiret.”
    pek de eğlenceli değildim oysa, onu güldüren şey,
    esprilerim olmadı hiçbir zaman, espri nedir bilmezdim, bazen aldığımız bir
    yiyeceğin paketini açmak için mücadele verirken görüp beni, o halime kahkaha
    atardı daha çok, gelip de nasıl açıldığını göstermezdi ama, dalga geçtiği için
    değil, başkası gülseydi üzüleceğimi bildiği hal de üstelik, onun yaptığım
    herhangi bir şeye kahkaha atmasının anlamını bildiğimden rahat davranıyordu.
    bir keresinde, durduk yere öle, kafamızın ayık olduğu
    ender zamanların birinde, yine yere bağdaç kurmuş otururken onun evinde, çünkü
    pek eşyamız yoktu, çünkü gerek yoktu, çünkü ev küçüktü, çünkü büyük eve gerek
    yoktu, aslında eve de gerek yoktu ama ormanda nasıl yaşanır bilmiyorduk, çok
    uzaklaşmıştık kendi doğamızdan yüzyıllar sonrasında ve olabildiğince az bir
    hayat ile yetiniyorduk biz ikimiz, onunla birlikte, ve bir gün, durdu
    “bi daha minik etek giydiğini görmücem tamam mı” diye
    bağırdı bana, ama gerçekten bağırdı yani, çok sert bir tonda bağırdı, öfkeli
    iki göz ile baktı gözlerimin içine, “tamam mı” diye yineledi, şaşırdım ve
    afalladım ve
    “ben etek bile giymem ki” dedim,
    “ben etek giyerim ama mini etek giymem, kadın olan
    benim sonuçta ve toplumsal cinsiyet algımıza göre konuşursak eğer erkek olan da
    sen olduğuna göre”. bir kahkaha daha patlattı, ardından ben de gülmeye
    başladım.
    “eğlendin mi” diye sordu, gülmemi durduramıyordum
    gerçekten onun yanında bazen, “ben etek bile giymem ki” deyişimi tekrar edip
    duruyordu sürekli, “çok komikti ya, bi daha desene, ay dur deme, ölücem yoksa,
    ben etek bile giymem ki”
    açık birşeyler giyiyor olsaydı ses çıkarmayacağımı
    biliyordu veya açık giyinen hatunlar hakkında saçma şeyler düşünmediğimi, ama
    onun herhangi bir parçasını, göz bebeklerini bile başka bir gözün içine
    odaklamasını kaldıramayacağımı da biliyordu, ama o her zaman kendi yaptığı
    giysileri giyerdi ve hiçbir zaman da, şunu giysem kızar mısın diye sormadı
    bana, herhangi bir şey yaparken asla danışmadı bana, ufak tefek kararsız
    kaldığı şeyler ve bana danışmak istediği durumlar dışında, hiçbir zaman, şunu
    şöyle yapsam ne dersin diye sormadı ve doğru olanın bu olduğunu her ikimiz de
    biliyorduk ve hiçbir hareketi bana batmadığı için istiyordu, o odayı üzerimize
    kapatmayı, beni eve attığı yetmiyormuş gibi. beni eve atmıştı evet, ama hiçbir
    zaman üzerime çıkmaya çalışmadı ya da üzerine çıkmam için bir harekette
    bulunmadı, hiç sevişmedik onunla, sevişebilirdik belki ama daha önemli
    meseleler yüzünden akıl edemedik galiba. geleceği bekliyorduk. ve gelicektik.
    tutkulu bir şekilde sevişebilmenin zamanlarına.
    ekim ayıydı. oturuyorduk özlem’le. yere bağdaç kurmuş,
    laflıyorduk. bana, benimle tanışmadan önce başına gelen bir olaydan bahsetti.
    “bi keresinde. iki sene önce falan. şu sol kolumdaki
    kesiklerin birini daha yaparken, babam odaya daldı. öyle pat diye daldı ama
    odaya. kapıyı sertçe açıp, girdi. telaşlı bir şekilde. kolum kanıyordu. çarşaf
    kan olmuştu. ağlıyordum ben. ama bilirsin göz yaşlarım çok akmıyor öle, hafif,
    silik bir şekilde, ağlarken, ama çok içten böle, kendi halimde, balkona çıkıp
    odamdaki, çünkü evin diğer cephesindeki balkona çıkan tek kapı benim odamdaydı,
    her neyse, aşağıdaki bir adama, işle ilgili bir şeyler anlattı, arabayla gelen
    adama, sahibi olduğu şirketten gelen adama, sonra çıktı gitti öyle.”
    kötü dedim. ama sen bunun arkasına sığınmıyorsun,
    başına gelen olumsuzlukların arkasına yani. bu iyi bir şey
    herkesin başına gelen şeyler ya. abartmaya gerek yok,
    bunu anlattım çünkü, hani derler ya bazı olaylarda, bu bütünün küçük bir
    parçası diye. aslında bütünün küçük bir parçası diye bir şey yok, benim babam,
    ya da amerika’da para için askere yazılıp oraya buraya giden adam, ya da evine
    gelince ilk işi bahçesini sulamak olup da çalıştığı işyeri bir kağıt fabrikası
    olan adam, ya da eğitim sisteminin değişmesini isteyen ama okulu bitirmek için
    yerine getirmek zorunda olduğu her şeyi harfiyen yerine getiren öğrenci,
    bunların hepsi bir bütün aslında, parçalar yok. hepsi bütün anladın mı? sonra
    bana soruyor geçen, şu kız, adı neydi onun
    hatırlamıyorum, hangisi
    hani amerikadan arkadaşım olan, arkadaşım mı o da
    meçhul gerçi, tatile gelince uğramıştı ya,
    hatırlamıyorum
    neyse. o dedi ki, baban sana para gönderiyor durmadan,
    sen o yüzden böylesin, nasılım dedim, takı yapıp tezgah açıyorsun, sağlamdasın
    nasıl olsa, oyun oynuyorsun, eğlenceli de mi dedi, sustum öyle ben de, açıklama
    yapma ihtiyacı bile hissetmedim, hoş sana da açıklama yapma ihtiyacı
    hissetmiyorum hiç ama, sen anlıyorsun diye bu, anladığını bildiğim için,
    anlamadığın zaman anlamış gibi yapmayacağını ya da, ona ise anlatsam da
    anlamayacağı için sustum, susmak iyi bir şey mi sence, herkese ve her şeye
    karşı susunca, kendinle daha çok konuşuyorsun, yiyip bitiriyorsun kendini,
    senden önce öyleydi yani, işte o yüzden güç veriyorsun bana demiştim demin,
    birinin anlıyor olması insana güç vermeyebilir, o insan kendinden emin değilse,
    onaylanma ihtiyacını gidermekten başka bir halta yaramaz o durum. şimdi de seni
    yiyip bitiriyorum işte, durmadan. hadi kalk, geç kaldık, çalışmaya.
    bankada milyarları vardı, bi kez bile elini atmadı
    onlara, hiçbir zaman elini atmadı, babası para gönderip durdu, o hiç çekmedi,
    birikir diye düşünmedi bile, bir kez olsun, dokunmadı hiç, sadece bir
    keresinde, o intihar ettiğinde, ve sonrasında oluşan ek bir başka şeyin
    tedavisi için hastaneye ödemem gereken bir para lazım olunca, borç buldum,
    ödeyemeyeceğim kadar çok hem de, ve o gün sadece, gereken kadarını alıp, daha
    sonra bankaya geri yatıracağına dair kendi kendine binbir tane söz vererek,
    çekti. ben çekmemesi için binbir tane ikna yolu denerken. borcumuzu ödedik.
    kendi kendimize borçlandık. kendi ruhumuza. ve ilk kez o gün kavga ettik
    onunla, fena tartıştık, çekmiyceksin ben öderim borcumuzu deyip durdum sürekli,
    “hayır çekicem sonra geri yatırcam ben. bu şekilde
    yaşayacaksak beraber intihar edelim daha iyi.” dedi, dedi ve ardından sustum
    ben, haklıydı çünkü, ve istediğin gibi yaşayamıyorsan, ve emir eri olmak
    zorunda olduğunu düşünüyorsan, ya da içine sinmeyen işlemleri yapman gereken
    bir işin varsa, ve mücadele etme gücüm yok diyorsan, senin o gücü hiçbir zaman
    bulamadığını söylemek isterim sana, çocukluğundan beri bunun üzerine kafan
    yorman gerekirdi senin, hayır şu an özlem’le konuşmuyorum, hayır kendimle de
    konuşmuyorum, doğrudan seninle konuşuyorum, sizlerle, istesem daha iyi bir
    konumda olabileceğim yönünde edinilen tavsiyecilerle, okulu bitirseydin böyle
    olmazdı, şu noktayı virgül yaparsak böyle olmaz, o adamla samimi olursan sana
    yardım eder, peki ya sonra angelica?
    işyerinde çalışan seksen kişiyi, aynı anda işten
    çıkardıkları için, bir ton borca rağmen, pat diye işi bıraktığın zaman,
    tereddüt bile etmeden bu konuda, tekrar konuşalım, bir parçası olduğun ve bir
    gün gerçekleşeceğine inandığın devrim hareketi hakkında. ben kendi içimde bile
    evrimleşmedim son otuz senedir, hayatta kalmak için. ama kaldım. ve
    kalacağımdan da şüphen olmasın. batmamak için, yüzme öğrenip, sonra yorulunca
    yılana sarıldıysan, bu senin sorunun.

    19.06.2012
    – 04:00
  • ě-җΐľ-ə (geriye dönüşler, çıkış yazısı)

    ě-җΐľ-ə
    bugüne kadar, çıkardığım hemen
    hemen her fanzine, bir giriş yazısı yazdım. şimdi de, ilk kez, bir çıkış yazısı
    yazıyorum, nerden çıktıysa bu da.
    kitabı, karışık olarak değil de,
    ilk sayfadan başlayarak sırayla okuduysanız, (ki tavsiye ederim- e şimdi mi
    söylenir bu- çoğu insan sona bi bakar ilk diye burda söylüyorum- ya da kitabın
    adına yakışsın diye bir geriye dönüş yapın istiyorum-) ne diyordum?
    eğer sırayla okuduysanız, her
    şeyin birbiri ile ilintili olduğunu anlamışsınızdır. ve aslında, çıkardığım tüm
    fanzinleri, 10 yılı aşkın süredir, sırasıyla takıp ediyorsanız, yine herşeyin
    birbiri ile ilintili olduğunu anlıyorsunuzdur. hatta daha da genişletecek
    olursak, dünyayı, ilk var olduğu günden bugüne, sırasıyla takip etme imkanımız
    olsaydı, elbette yine her şeyin birbiri ile ilintili olduğunu farkedicektik .
    sözü şuraya getireceğim aslında:
    evet pdf karşıtıyım, adobe ile bir sorunum yok, aslında sadece pdf değil,
    “gelişim ve ilerleme” adlı safsataya da karşıyım. üzerime eskimedikçe
    yeni bir pantolon sweet ot bok almayan, kullanılamaz hale gelmedikçe asla
    teknolojik hiçbir şeyini yeni modeli ile değiştirmeyen, (telefonum on yıllık
    falan), televizyonla arasında iki odalık bir mesefesi olan, ve o televizyonun
    bulunduğu odada, nerdeyse hiç oturmayan, çünkü sesinden bile rahatsız olan, ve
    popüler kültürün veya medyanın, veya hükümetin, önümüze sunduğu, gündem,
    kültür, söylem, moda, vb. hiçbir şeyden haberi olmayan, kısacası, genel
    manasıyla; ot gibi yaşayıp giden biriyim.
    bu hiçbir şeyin farkında olmadığım
    anlamına gelmiyor elbette. ama eminim, örneğin şu an gündem o olduğu için
    söylüyorum; mesela kürtaj konusunda, bu kadar çok, internette sokakta orda burda,
    karşıt çığırtkanlık yapan insanların büyük bir çoğunluğu, laf kalabalığından
    başka hiçbir şey yapmıyorlar. ve ben, örneğin twitter de, “her kadın en az
    üç çocuk öldürsün” diye bir şey yazmış olsaydım, ki yazıcaktım, vazgeçtim,
    vazgeçtim çünkü, bunu söylediğimde, kü rtajı cinayet olarak nitelediğim
    yönündeki bir anlamaya açık olan kısmından anlaşılacaktı. fanzinlerin pdf
    olmamasını isteyişim de benzer yanlış anlayışlara kurban gidiyor, ya da işte,
    20 tl’ye 16 fanzin paketi yapışım, “aa fanzin parayla satılır mı”
    düşüncesine gebe bırakılıyor.
    bu yorumu yapan kaplanlar acaba
    fotokopi parası için, otobüse binmek yerine yürümüşler mi sormak isterdim ama,
    onu sorunca da, sorun çıkıyor anasını satayım. sonra siteye iki  tane kafenin reklamını alıyorsun, -aa siteye
    reklam almış- oluyor, evet beleşe yiyip içiyom o mekanlarda bu sayede!
    söylemeye çalıştığım şey şu
    aslında, dört sene üniversitede sınıfta kaldım, ve her sene, yeni gelen
    tiplerle daha zor iletişim kurmaya başladım. yani daha zor anlaşabilmeye. aynı
    fikirde olmaktan bahsetmiyorum anlaşmak derken, konuşurken ne söylediğini anlamak,
    dinlemek, dinlenilmek. bu durum, aslında üniversitellede sınırlı değilmiş. burada
    kuşak farkından da bahsetmiyorum. dünya hızla dönüyor, değişiyor. farklılaşıyor
    mu bunu bilmiyorum ama, giderek daha da kötüye gittiğinden eminim. ve hiçbir şey
    iyi yönde değişmicek. bu yüzden en azından bazı şeylerin kendi içinde stabil
    kalmasına çalışıyorum ben sadece. ve bu bakış açım, evet aynen khaine’in dediği
    gibi: “buradaki ‘pdf karşıtı’ tutumumuz. mısırlıların papirüsü bulmasıyla
    sümerlilerin ‘yazı dediğin taşa yazılır’ demesine benzememekte.”
    primitivistim. ama gidelim
    ormanda yaşayalım, avcı-toplayıcı olalım demiyorum, diyemem de zaten, bu saatten
    sonra zor, çok geç oldu. ama en azından, endüstrileşmeye karşı bir tavır olarak
    doğan d.i.y felsefesine sonuna kadar bağlı kalmaya çalşıyorum ki; d.i.y sadece
    hiçbir destek kuvveti olmadan kendi albümünü şuyunu buyunu yapmak demek
    değildir. aynı zamanda kendi tsortunu, çantanı, belki kendi fasulyeni… hatta
    bozulan şeyleri çöpe atmaktansa tamir etmek ya da başka bir şekilde kullanmak
    demektir. bozuk sobayı odada masa yaptım mesela. uzun uzun yıllar, masam ve kütüphanem
    de yoktu mesela. almadım, koliler ihtiyacımı karşılıyordu. koliden masa,
    koliden kitaplık.
    demek istediğim, sorunu hep
    tüketim çılgınlığı olarak algılıyoruz belki ama, üretim çılgınlığı da bununla
    eşlenik düzeyde akıyor. sürekli gelişen bir şeyler ve o gelişim ve hıza ayak
    uydurma çabası. peki bunun gereği var mı?
    çok uzattığımın farkındayım.
    kapatıyorum. bir sonraki, kitabım ne zaman çıkar bilinmez, sırada ‘?!’min 6.
    sayısı, onun hemen ardından “u.a.e.w 2:see nothing” gelicek. tayfayla
    beraber çıkardığımız diğer fanzinler, ya da tayfanın elemanlarının kendi
    kendilerine çıkardıkları diğer fanzinler de, zamanı gelince doğar. bu arada,
    başka başka fanzinler de çıkıyor, memleketin topraklarında, takip edelim.
    meyve veren ağacı taşlarlarmış.
    ama ağaç veren meyvenin çekirdeğini de çöpe atarlar.

     3 haziran 2012
    girdap zack unthatow

  • zack 2

    Zack – 2
    bir kaç sene sonraydı. zack bir mektup aldı. şöyle yazıyordu
    mektupta:
    “selam abi.
    biriyle tanıştım, sana çok benziyor, aradığın o olabilir.
    spaceboy”
    zack, mektubun kimden geldiğini bilmiyordu, ama aldırış da etmedi.
    zihni o sırada, onüçüncü dünyada dolanıyordu. konstre olmuştu. uçmuştu. bir kaç
    saniyelik dönüşler dışında, bu zamanda yaşamıyordu. gördükleri hayal
    olabilirdi, zihni ona oyun oynuyor da olabilirdi, doktorların söylediği kimin
    umrunda ki, ya da psikoloji zırvaları, hastalıklar, ilaçlar, delilik ve sağlık,
    kimin umrunda?
    zack, seyahatini tamamladı ve bir duş aldı ardından. neye
    inanacağını bilmiyordu. tek istediği akıl sağlığını korumak ve insanlara bir
    şey belli etmemekti. tekrar tedavi edilmeye çalışılabilirdi, üzerinde bir takım
    deneyler de yapabilirlerdi. kendini toplumdan korumaya çalışıyordu sadece, o
    yüzden kimseyle konuşmuyordu. “bırak ne hali varsa görsünler”
    demişti, zamanın birinde yazdığı bir şiirde. “bırak ne hali varsa
    görsünler.” ama yazmıyordu artık zack, okuyordu sadece, hem de her şeyi.
    bir kaç sene sonrasıydı ve herkesin beklediği o değişim yaşanmamıştı, zack
    biliyordu neler olup bittiğini. geçmişten gelen kalıntıları çözmüştü, ama
    konuşması gerekmiyordu, çünkü insanlara yardım edemezdi. yardıma ihtiyacı olan
    biri, bir başkasına nasıl yardım edebilirdi ki zaten. ama hayır, zack bir
    yardıma ihtiyacı olduğunu da inanmıyordu, yaşıyordu işte öylesine, tabii buna
    yaşamak demiyordu çevresindekiler ama çevre kimin umrunda ki?
    zack mektubu inceledi. ve adrese baktı, polanya’dan geliyordu
    mektup ve türkçe yazılmıştı. underground bir üne sahip olduğu dönemde bir
    adresi vardı ve hala en son bilinen adresinde oturuyordu zack. ama öldüğünü
    ilan etmiş ve çevresindeki herkesi öldürmüştü. eskiden tanıdığı kimseyle
    konuşmuyor, keşfedilmek de istemiyordu, tek istediği hayatta kalmak ve biraz
    daha beklemekti.
    evden çıkıp, kırtasiyeye gitti, boş bir kağıt ve zarf aldı. zarfın
    içine boş kağıdı koydu ve mektubun üzerindeki adresi yazıp postaladı. bir kaç
    gün geçti aradan. zack bu süreç içerisinde, konu hakkında hiçbir şey düşünmedi.
    daha önemli sorunları vardı. bir iş bulması gerekiyordu, acilen bir iş bulması
    gerekiyordu, yoksa açlıktan ölücekti, nerdeyse. ama onu daha çok, sigarasızlık
    korkutuyordu, bir eroin bağımlısı gibi krize giriyordu ki eskiden eroin dışında
    her bir bok dolaşmıştı vücudunda.
    sigara sigara sigara dedi. aynen figaro figaro figaro gibi
    söylüyordu bunu. bir iş bulmalıyım, ya da intihar etmeliyim. iki seçenek kaldı
    geriye, çalış ya da öl.
    kapitalizm, insanlara taktığı tasmayı biraz daha sıkmayı
    başarmıştı o yıllarda, her yere yayılmıştı çok uluslu şirketler, her yere ama,
    dünyanın içine ediyorlardı. ve ufak muhalif gruplar da aptal yöntemlerle karşı
    koymaya çalışıyor ama nedense tek bir ortak düşmana karşı, bir kaç -kendi
    içinde birbirine de düşman olan- grup savaşıyordu. herkesin tek amacı devrim
    veya reformdu ama bunu kendi istedikleri biçimde yapmaya uğraştıkları için, tek
    yapabildikleri kapitalizmin ekmeğine yağ sürmekti. başka hiçbir şey değil.
    bir kaç gün sonra bir mektup daha geldi. bu kez, “abell”
    imzasını taşıyordu ve adres ve yazı farklıydı, başka biri de yazmış olabilirdi.
    zack bunu düşünmüyordu, insanların ufak oyunlarına kafa yormayı bırakalı
    seneler olmuştu. insanlarla uğraşmıyordu zack, onları anlamaya çalışmayı bırak,
    dinlemiyordu bile, izliyordu sadece, ve duyuyordu ve bazen bazı insanlara karşı
    tatsızlaşıyordu bazılarına da yardım ediyordu.
    mektupta şunlar yazmaktaydı:
    “merhaba
    bir kaç gün sonra izmir’de olacak
    mutlaka karşılaşacaksınız
    dikkatli ol”
    zack mektubu yaktı ve yeni bir boş mektup gönderdi. sonra da bir
    bara gidip, içti içti içti, sonra hesabı ödemeden ortadan sıvışıp kayboldu.
    sızdı o gece bir parkta. sabah kuş sesleri ile uyandı ve eve geldi. duvarları
    izleyip müzik dinledi, hepsi bu.
    bir kaç gün sonra bir mektup daha. üzerinde adres yoktu, kendi
    adresi bile yoktu. ve içi de boştu. sadece zarf. kapısının altından içeri
    atılmıştı. hepsi bu.
    zack o gün bir iş buldu. deliliğim için bir metot bulmalıyım diye
    düşündü, çok fazla insan var bu barda. iş, bir barda garsonluk yapmak
    üzerineydi ve evine bırakılan ilanlardan biriydi. şu, işe ihtiyacınız varsa
    yazılı olanlardan. zack hiçbir şeyden şüphelenmiyordu. mektuplar, sonra bir
    ilan, hemen işe alınması. umurunda bile değildi. düşünmeyi de bırakalı uzun
    zaman olmuştu. düşündüğü tek şey, eski ve kapanmayan yaralarıydı.
    o gün, akşam, barda, aynı onun gibi tek başına içip insanları
    izleyen bir hatun gördü. gözgöze geldiler, sadece bir saniye, ve zack, ilk kez,
    bir insanın gözlerine bakmaktan korktu, içi titredi ve hemen işine döndü.
    kadının o an ne yaptığını bilmiyordu.
    o gece boyunca, zack, kadından uzak durmaya çalıştı. o masa boşmuş
    gibi davranmaya çalışıyor, oradan gelmesi muhtemel bir siparişi görmezden
    geliyor, gördüklerini başka bir garsona havale ediyordu ve o gece, bardaki
    hemen hemen her erkek ve tüm garsonlar, bu gizemli kadına salça olmaya
    çalışıyordu. zack hariç.
    barın kapanmasına yakın, kadın aşırı sarhoş bir halde bir adamla
    bardan dışarı çıktı. hayır sarmaş dolaş değillerdi, hayır elele tutuşmuyorlardı,
    beraber yürüyorlardı sadece ve zack neler döndüğünü anlamıştı çünkü bunu o da
    yapıyordu. evine bazı insanları getirirdi zack arada sırada, kadın ya da erkek,
    getirir ve konuşurdu onlarla. dinlerdi daha çok ve konuşurdu ve eğer evine
    gelen kadınsa, ve onu öpmeye çalışırsa, evden kovardı.
    kadın bardan çıkarken zack ortalığı topluyordu. kadının arkasından
    bakmaya bile cesaret edememişti.
    sonra, ertesi gün. kadın epey geç bir saatte, bir hatunla beraber
    geldi bu kez. hatun 40’lı yaşlarda, sarışın, kısa boylu ve güzel bir kızdı. ve
    zack hatuna da bakamıyordu. korkuyordu ve korktuğu şeyi de adı gibi biliyordu.
    gecenin ilerleyen saatlerinde kadın ve hatun ve iki adam bardan
    çıktılar. o iki adam da bara sonradan gelmişti ve zack onlara da bakmaya
    korkmuştu.
    zack işi bıraktı. üçüncü gün. ne o bara gitti ne de evden çıktı.
    yeni bir mektup daha bekliyordu ve mektupların kadından geldiğinden adı gibi
    emindi. ve kadın da korkuyordu, emindi bundan. tekrar aşk-imkansız
    zack yine acıya gömülmüş ve zihnine bir tünel daha kazıp, bu kez
    de 3. çağ’a gitmişti. geri döndüğünde, bir duş aldı, ve yatıp uyudu.
    sabah uyandığında, kapısında bir mektup buldu. adres yok, üzeri
    boş bir zarf. içinden çıkan kağıda, sigara yanıkları ile, “her insan,
    doğarken acı çeker” yazıyordu.
    işi bıraktığı bara gitti, “çalışamayacağım” dedi, boş
    bir masaya oturup bir bira istedi. ve bu sırada kadın içeri girip boş bir
    masaya oturdu ve göz göze geldiler. bir saniye. zack ölümüne sigara içiyordu,
    ölümüne, kalbinin can çekiştiğini hissediyordu resmen, ve hiçbir şey
    hissetmemek için çabalıyordu. bir şarkı bestelemişti kendine, sözleri şöyleydi:
    ben bir bitkiyim ben bir bitkiyim
    lala lala la
    kessen acımaz etim
    lala lala la
    nefes almaya ihtiyacım yok – sigara verin
    la la la
    bedenim ölmeden önce ruhumun sesini kestim
    tralala
    ben bir bitkiyim solgun ve kederli
    lala lala la
    ne tek eşliyim ne çok eşli
    lala lala la
    yalnızlık mahsustur – ben ise eşsizim
    la la la
    ne havlarım ne ısırırırım – ama beni hapsedin
    tralalaa
    şarkıyı söylüyordu içinden zack, uzun bir şarkıydı, devam ediyordu
    daha, ve korkudan titriyordu gerçekten. kadın ayağa kalktı, yanından geçti,
    tuvalete gitti, geri geldi, yanından geçerken, “sessizliğim
    çığlığımdır” dedi ve yerine oturdu. zack ona baktı. çok dikkatlice. kadın
    bakmıyordu ama zack öfkelenmişti gerçekten. zack’in bir şiirinin adıydı bu ve
    bu şiiri hiçbir zaman yayınlamamıştı, yayınlamadığı binlerce şey gibi onu da
    çöpe atmıştı zack zamanın birinde. bu kadın o kağıt parçalarını bulmuş olabilir
    miydi? bunu bilmiyordu. ama bulmuş olsa bile, onların çoğu yakılıp kül halinde
    çöpe konmuştu, kimisi de bir defter olarak karalanıp, iyice deforma edilip,
    sokağa bırakılmıştı. dönem dönem sokağa defterler atıyordu zack. o kadar çok
    şey yazmıştı ki sıkılmıştı artık yazmaktan. yeter demişti. yazmama gerek yok,
    insanlara bir şey anlatmak zorunda değilim.
    kadınla gözgöze geldiler ve zack sesli olarak “içinden imdat
    diye bağırıyorsun” dedi, kadın ona bakmadan, “korkuyorum” dedi,
    zack “sen mi ben mi” dedi, kadın, “oyun oynamaktan
    sıkıldım” dedi, zack “o halde game over mı” dedi, kadın
    “tek canım kaldı” dedi, zack “bundan asla emin olamazsın”
    dedi ve bardaki insanların onları dinliyor olduğunu farkettikleri için her
    ikisi birden aynı anda “kesin sesinizi be” diye bağırdılar ve sonra
    ayağa kalkıp bardan çıktılar.
    “nereye” dedi zack
    “hiçbir yerden geliyorum ve hiçbir yere gidiyorum” dedi
    kadın
    “deli olacam” dedi zack
    “delilik iyileşmektir” dedi kadın
    “bana bak” dedi zack, “sıkıldım bu oyundan, gerçek
    misin?” kadın cevap vermedi, irkilmişti bu soru karşısında.
    yoldan geçen insanlara döndü zack, “hey! bakın, yanımda bir
    kadın var, görüyor musunuz” diyordu yanından geçenlere, “siz de onu
    görüyor musunuz? yanımda şu an bir kadın var mı?”. kimse cevap vermedi ve
    herkes bir deliye nasıl bakarsa, zack’e de öyle bakıp yanından geçip gitti.
    zack yere çöküp ağlamaya başladı ve bu esnada kadın, zack’in
    sırtını okşayıp “hadi kalk sahile gidelim” dedi.
    hiç konuşmadılar. kilise sokağından geçerken bir kaç bira aldılar
    ve sahil kenarına oturup, bacaklarını denize doğru sarkıtıp içmeye başladılar.
    kadın lafa girdi:
    “iyi düşün, dört bira aldık, birini sen içiyorsun, birini
    ben, gerçek olup olmadığımı anlamana yardımcı olabilir bu”
    “hıhı eminim öyledir” dedi zack umarsamaz bir şekilde,
    “peki ya sen gerçek misin” dedi kadın zack’e
    “bilmiyorum” dedi zack, “bunları düşünmeyi bırakalı
    çok oldu”
    “düşünce insanı bırakmaz” dedi kadın
    “düşünce, organize edilebilinir mi?” dedi zack
    “umut etmekten korkuyorsun” dedi kadın
    “kesinlikle” dedi zack, “kesinlikle korkuyorum,
    düşünmekten korkuyorum, hissetmekten korkuyorum, var olmaktan korkuyorum, yok
    olmaktan korkuyorum”
    “o halde bir sigara”
    “kesinlikle” dedi zack, “kesinlikle bir sigara.
    sigara sigara sigara”.
    birer sigara yakıp denizi seyrettiler. “ne kadarını
    biliyorsun” dedi zack
    “anlattığın kadarını” dedi kadın
    “yayınlamadıklarım dahil mi?”
    “hayır”
    “o halde yanımdan geçerken söylediğin şeyi nerden
    buldun?”
    “sessizlik çığlığımdır mı?”
    “evet o”
    “ilk onu okumuştum ben, unuttun mu?”
    “nerden buldun dedim sana”
    “sen verdin bana, Tartarus’da geziyordun, karşılaşmıştık,
    unuttun mu?”
    “bak ben buna inanmıyorum tamam mı, onlar gerçek değil, o
    görüntüler benim bilinçaltımın bana oynadığı oyun ve ben deliyim ve iyileşmeye
    de hiç ama hiç niyetim yok, anlaştık mı, şimdi defol git burdan”
    “zack” dedi kadın, “şu bileğime bak, sana bir şey
    hatırlatıyor mu?”
    “acaba seni öldürsem, gerçekliğini ispatlamış olur muyum? ne
    dersin, seni bu denizden atayım, eğer biri gelip kurtarırsa, gerçek olduğuna
    inanırım”
    kadın kahkahayla gülmeye başladı
    “kendine gel, şaka yapıyordum, 17 yaşındayken eski kitap
    satıyordun,  bir kitap almıştım senden,
    ne kadar unutkansın.. son sekiz yıldır sana sürekli ipuçları bırakıyorum ama o
    kadar körleştirmişsinki kendini, geçmişinle ilgili hiç bir ipucunu takip
    etmiyorsun”
    “bilinçaltım bana oyun oynuyordu, o ipuçlarını ben
    bırakıp…”
    “zack, saçmasapan konuşma” dedi kadın ve bu sırada
    kendini denize atıp imdaat diye bağırmaya başladı. o sırada oldu ne olduysa. üç
    insan aynı anda denize atlayıp kadını kurtardılar ve bu sırada zack tüm olan
    biteni izlemekle yetindi, kadın kurtuldu, kalabalık dağıldı ve olay durulunca
    kadın zack’in yanına gelip üzerindeki ıslak elbiselerle, “hadi bana
    gidelim” dedi,
    “gerçeksin” dedi zack
    “elbette gerçeğim ve sen de delirmedin, bütün olan biteni
    anlatıcam sana, gel”
    “öğrenmek istemiyorum” dedi zack, “gerçekten çok
    yorgunum ben”
    “hadi ama inatlaşma” dedi kadın “gel”
    “hala senin gerçek olduğuna inanmıyorum” dedi zack ve
    hala kadının gözlerine bakamıyordu aslında.
    “sıkıldım” dedi zack “seni öldürebilirim”
    “gözlerime bak” dedi kadın, “kollarıma bak, hala
    benim ben olduğuma inanmıyor musun?”
    “bak! sen, 17 yaşımdayken ortaya çıkan ve sonra bristola
    kaçıp, orada geberip giden bir kaltaksın tamam mı? öldürdüm ben seni, anlaştık
    mı? öldün sen, senin hakkında yazmayı bıraktım, sen öldün, anlaştık mı? ölüsün
    yani, kurguma uymak zorundasın, heteronym’larım bana karşı gelmemeli”
    “abim sana yalan söylemiş olamaz mı?”
    “ölüsün sen”
    “kollarıma bak zack”
    “sen ölüsün” dedi zack ve titriyordu, gerçekten
    titriyordu ve gözleri doldu, korkuyordu. yine, yeni bir psikoza girmiş
    olabilirdi ve korkuyordu. nedeni yalnızlıktı. psikozun nedeni. insanlar ve
    yalnızlıktı. tutarsız bir şekilde hareket eden insanlardı. önce inanıyordun
    insanlara, sonra senin inancını ve güvenini yerle bir ediyorlardı. zack hiçbir şeye
    inanmıyordu artık. hiçbir şey hissetmemeye zorluyordu kendini. ve kadına dönüp
    “özlem” dedi, “ölmüş olman lazımdı”
    “beni geri çağırdın”
    “hayır çağırmadım”
    “o halde açıkla, neden burdayım”
    “bilmiyorum, tamam mı? yalnızlıktan olabilir, sıkıldım,
    yorgunum, uyumak istiyorum, gerçekten uyumaya ihtiyacım var benim, iki saat
    uyuyup uyanıyorum, uyamak zorundayım, uyumam gerekiyor”
    “gitmemi istemediğin sürece gitmem” dedi kadın
    “ama gittin” dedi zack, “geçmişte, gittin”
    “sen istedin bunu”
    “farkında değilim”
    “iyileşmek istiyordun”
    “ama iyileşmek istemiyorum artık, tamam mı? mantıklı düşünmek
    istemiyorum, gerçeğe dönmek istemiyorum, insanlarla iletişim kurmak
    istemiyorum, sevişmek istemiyorum, aşık olmak istemiyorum, arkadaş olmak, dost
    olmak, çoğul olmak, hiçbir şey istemiyorum”
    “bunlarını hepsini biliyorum zack” dedi kadın
    “iyi o halde” dedi zack, “sesini kes. bir duble
    sessizlik lütfen”
    “peki. bir iki üç tıp”
    kadın, zack’in hayallerinde yarattığı ve aşık olduğu ve tamamen
    aradığı gibi biriydi. o yaratmıştı kadını, yıllar önce, yaratmış ve öldürmüştü.
    tamamen kendine göre dekore ettiği bir dünyası vardı zack’in, bir değil, bir
    çok. zack zihninin içinde yaşıyordu, başka bir dünyada, ve gerçek dünyada iken,
    kesinlikle ama kesinlikle hiçbir şey hissetmemeye zorluyordu kendini.
    “düşünce organize edilir mi” dedi zack tekrar,
    sessizliği bozup.
    eve geldiğinde, başı çok ağrıyordu, bir duş alıp, yatağa uzandı..
    10 kasım 2011

  • bir sanrıya duyulan, Özlem'in varlığı

    bir sanrıya duyulan, Özlem’in varlığı
    ah
    delilik
    bu
    nerdesin
    bilmiyorum şimdi
    bu bir
    delilik
    nerdesin
    şimdi
    bu
    gerçekten bir delilik
    gerçekten
    bilmiyorum nerde olduğunu
    ve
    biliyorum bu gerçekten bir delilik
    sarmal
    doku
    aynı
    kelimeleri farklı sırada dizme yeteneği
    anlamın
    içine et
    benim
    içime et
    heba
    et geçmişi
    kır ve
    dök
    parçala
    ve yak
    değişen
    birşey olmayacak
    biliyorsun
    sen
    söyledin bana bunu
    ve
    öldün
    geriye
    bir şey kalmadı
    öldün
    yani
    gerçekten
    ve
    geriye hiçbir şey kalmadı
    belleğime
    kaydedilen o anı kırıntıları dışında
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    görsel
    şölen
    kimseye
    anlatamadığın
    ve
    benim dışımda
    şahidinin
    olmadığı
    tüm o
    yara izlerini
    sakladığın
    için
    hayranlık
    duyuyorum sana
    asil
    bir ruh
    kendi
    pisliği içinde yitip giden ruh
    sessizce
    yaşamak
    için çırpınarak
    ve
    göstermeyerek yardıma ihtiyacı olduğunu
    ve
    dilenmeyerek kimseden hiçbir şey
    ve
    hiçliği görüp
    aldırış
    etmeyerek
    kendi
    dışında
    hiçbir
    şeye teslim olmayan ruh
    sen
    öldün ve
    geriye
    hiçbir şey kalmadı
    benim
    dışımda
    biliyorum
    bir düş
    yaşanan
    her şey
    silinip
    giden anı kırıntıları
    sanrılarımı
    kayda alıp
    camdan
    küreler içine
    ve
    onları duvarlara asıp
    bir
    sergi açmak istiyorum
    senin
    yaşamın
    ve
    bitmek bilmeyen
    neşen
    hakkında
    bana
    yaşama gücü veren
    ve
    daima enerjik hissettiren
    çığlıkların
    hakkında
    sevinç
    çığlığı
    acı
    çığlığı
    sarhoşluk
    ve
    zevk iniltileri
    ve
    kederin ağır bastığı
    bir
    çok kötü gecede
    amfetaminle
    dengelenen
    hissizlik
    korosu
    sen
    öldün
    kendi
    kendine
    kendi
    kendini öldürmene neden oldu
    bilinçaltımdaki
    karışıklık
    ve
    ölümünden sonra
    hayatıma
    girebilecek
    yeni
    hiç bir gerçekliğin
    yeni
    hiç bir arzunun
    ya da zarafetin
    bir
    değeri kalmadı
    aslında
    ben yokum burada
    ve sen
    hâlâ
    dört
    duvar arasında
    bir
    hayalet olarak
    dolaşmaktasın
    hissediyorum
    bunu
    hissedebiliyorum
    takip
    ettiğini
    beklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    beni
    iteklediğini
    ve
    hâlâ ve hâlâ
    devam
    ettiğini
    yaşamaya
    görünmez
    bir kadın olarak
    zihnimin
    içindeki
    koridorlarda
    evet
    doğru
    kim
    ispatlayabilir ki
    gördüğüm
    görüntülerin
    bir
    yalan olduğunu
    ve kim
    inkar edebilir
    halüsinasyon
    anıların
    arzulanan
    hayatın
    bir
    yansıması olduğunu
    kötücül
    gerçeklik
    şüpheci
    zihin
    ve
    hâlâ
    yarattığım
    evrenin
    etrafındaki
    cam duvarlardan
    baktığınızda
    gördüğünüz
    tek şey
    görebildiğiniz
    karanlık
    ise
    aranızdan
    birinin gelip
    ışıklarımı
    yakmaya
    cesaret
    edemediği içindir bu
    çünkü
    o
    esnada
    bilinçdışı
    bir deneyim ile
    savunma
    amaçlı kurduğum
    bir
    çok bubi tuzağına
    takılabilir
    ve
    gerçek yüzünüzün
    fotoğrafını
    çektirebilirsiniz
    bana
    o
    yüzden hala ve hala
    ölülerle
    konuşuyorum ben
    her
    yalnız kaldığım
    sıkıcı
    zaman dilimlerinde
    ölülerle
    ve
    kaydedilmiş
    şarkılar ile
    müzik
    alkol
    sihir
    ve zarafet
    dolu
    yitirilmiş
    düşler silsilesi
    27.Haziran.2009

  • this empty crow

    this
    empty crow
    1.
    sabah, nefes nefese uyandım. ve kustum.
    berbat bir şekilde, kaldığım odanın ortasına. kanla karışık bir sıvı, çünkü
    midem bomboştu. ve nefes alamıyordum. bir an için öleceğimi düşündüm ama
    ölmedim. sonra bir sigara yakıp, ölümü askıya almaktan vazgeçtim. “geliceksen
    gel orospu çocuğu” dedim azraile, orgazmı geciktirme, sikip durduğun yeter,
    ağrılara dayanamıyorum artık, geliceksen gel. bekledim, cevap veren olmadı.
    sonra kusmuğumu temizleyip, balkona çıktım.
    kendime bir kahve yapıp balkona çıktım ve
    bir sigara daha yaktım. sabahın yedisiydi ve işe giden insanlar geçiyordu
    sokaktan. bu sokak bana ilham veriyordu. yazıcak bir şeyler bulmak için, sokağa
    çıkmama gerek yok, zaten fazlasıyla insan geçiyor sokağımdan. ve sabahın bu
    saatinde, işe giden insanları görmek, onlara bakmak, yüz ifadelerini görmek,
    onların beni görmesi, yeteri kadar çok malzeme sağlıyor bana, sallapati şeyler
    üretmek için.
    bir de, yaşanan bir gerçeklik var tabii,
    yaşanıp bitmiş olan, ve artık sadece bir film şeridi olarak zihinde varlığını
    koruyan geçmiş zaman dilimi. serserilik yapılan yıllar. serserilik yapıcak
    gücüm yok artık. ne ruhum ne de bedenim kaldırır sokakları. o yüzden evden
    çıkmıyorum günlerdir. yani çıkamıyorum. yani canım istemiyor. yani kendimi eve
    hapsettim. zaten sürekli olarak nefesim tıkanıyor ve nedense insanlar beni her
    gördüğünde, daha iyi görünüyorsun, diyor. garip. her neyse. olayımı daha fazla
    trajik hale getirmek istemiyorum, işin komik tarafını ele alıp gülelim. ne
    dersiniz? eğlenceli şeylerden bahsedelim… geçenlerde bir eleman, hiçbir şey
    yaşamamışsın, o yüzden hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi, yani bu tip bir
    eleştiri yaptı, cevap vermedim, cevap vermeye gerek duymadım, çünkü ne
    yaşadığım ya da ne yazdığım, açıkçası, sadece beni ilgilendirir. ve ne
    yaşadığımın fazlasıyla farkındayım. ama artık, yeni bir şeyler yaşayabilecek
    kadar enerjimin olduğunu düşünmüyorum. o yüzden, eski hikayelerle, yaşanmış
    gerçek aşk hikayeleri ile, ehaha, o ne demek lan, baştan alalım, yaşanmış saçmalıklarla
    yolumuza edelim.
    2.
    uzun zaman önceydi. alsancak’ta, kıbrıs
    şehitlerine yakın bir evde kalıyordum. tuncay ve refik’le beraber. o günlerde,
    refik, istanbul’daydı, seçil ile beraber, bir kaç incik boncuk ve satılabilecek
    başka şeyler araştırmaya gitmişlerdi. ben de tuncay’a refakat ediyordum
    diyelim. gerçi tuncay’ın da benim refakatime ihtiyacı yoktu, çünkü, nerdeyse
    her gün, bi hatunla beraber oluyordu. o geceyi, farklı olarak, iki hatunla
    beraber geçirmişti.
    sabah. bu kez tuncay, bir öksürük krizi ile
    uyanmış ve doğruca tuvalete koşmuştu. öksürük ve öğürtülerine uyanmış,
    uzandığım yerde bekliyordum. salonda. odadan iki hatun çıktı, birinin boyu
    kısa, diğerinin uzundu. uzun olanın altında bir şort vardı sadece ve bacakları
    epey güzel görünüyordu, arzulamadım ama onu, hiç kimseyi arzulamıyordum o
    yıllarda, kafayı başka şeylerle bozmuştum. her neyse, hatun benden biraz
    büyüktü, 24 yaşlarında falandı yani, ben de on sekiz civarlarındaydım o
    yıllarda.
    “n’aber dostum” dedi bana hatun,
    gözlerimin açık olduğunu görünce.
    “hiç” dedim, “başım
    ağrıyor.”
    “birazdan bi kaç şey alırız,
    geçer” dedi, uyuşturucudan, ya da uyarıcılardan ya da alkolden
    bahsediyordu, bir şeyler işte, nefes almak, meyve suyu içmek ya da kahvaltı
    etmek daha mantıklıydı aslında, yani eğer yaşamak istiyorsan bunları yapman
    gerekiyordu, ama o günlerde o evde yaşayan hiç kimsenin yaşamak istediğini
    sanmıyorum. ya da şöyle diyelim, yaşlanıcak kadar yaşamak istediğini. evet,
    böylesi daha doğru oldu. her neyse. kısa boylu olan hatunun üzerinde gecelik
    türevi bir elbise vardı, gecelik olup olmadığını bilmiyorum, askılı, altı etek
    olan, buluz gecelik karışımı bir şey işte. “sigara kaldı mı” diye
    sordu bana başını tutarak, kötü görünüyordu, oldukça kötü, uzandığım yerden
    cevap verdim, “gidip alırım birazdan”
    gelip yanı başımdaki koltuğa oturdu. adı
    nilay mı neydi hatunun, öyle bi şey, nilay diyelim. diğerinin, yani uzun boylu
    olanının adını hatırlamıyorum, ona da ebru diyelim. hikâyenin daha kolay
    anlatılabilmesi ve anlaşılabilmesi için, isimlerin önceden belirtilmesi önemli
    gibime geliyor. her neyse, daha sonra tuncay döndü ve “iyi misin
    adamım” dedi bana.
    “idare eder” dedim “para
    kaldı mı ya? sigara alayım.”
    “kalmadı” dedi.
    “yazdırıyorum o halde.”
    “dene bakalım.”
    ayağa kalkıp üzerime bir şeyler giydim ve
    salondan çıkıp, kapıyı açıp, merdivenlerden indim güç bela. o yıllarda bedensel
    açıdan iyi durumdaydım, bronşit başlangıcı yoktu, iki pnömotoraks ameliyatı
    olmamıştım henüz, psikoz yoktu, paranoya yoktu, acı yoktu, umutsuzluk yoktu,
    kendini güvende hissetmeme hali yoktu, boşluk yoktu, korku yoktu, asla yok
    olmayan her şeyin hala var olduğu zamanlardayız oysa şimdi, o zamanlar farkında
    değildik bunun, hepsi bu. vs vs vs…
    hâlâ bir şeylerin biraz daha yaşanabilir
    kılınacağına dair, ya da gelecekte işlerin yolunda gideceğine dair bir umut
    taşıyordum içimde o yıllarda. şimdi umut etmenin ya da umutsuz olmanın arasında
    pek fark gözetmiyorum. her ikisi de hikâyeden ibaret. ne kadar umutlu ya da
    umutsuz olursanız olun, yaşadığınız hayat, sadece size bağlı olarak
    şekillenmediği için, ancak, her şey sonuçlandıktan sonra mutluluk ya da
    mutsuzluk oranlarınızı belirliyor, bu umut safsatası.
    eğer bir olayın gerçekleşmesi için, çok fazla
    umut beslerseniz, ve sonucunda gerçekleşmezse, ciddi bir hayal kırıklığına
    uğruyorsunuz. eğer umut etmezseniz de, zaten bir şeyin gerçekleşmesi için çaba
    sarf etmiyorsunuz. bu kez de, kendi kendine, veya başkalarının desteği
    sayesinde, umutsuz bir vaka gerçeğe dönerse, o zaman bu sürprizden dolayı,
    aşırı mutlu olabiliyorsunuz. falan filan. ya da kısaca, aptal kelime oyunları.
    beni artık, o kadar da mutlu edicek bir şey kaldığını düşünmüyorum, dünya
    üzerinde. müzik sadece, hepsi bu. güçlü tınılar. geçelim.
    bakkala gittim ve “günaydın abi,
    sigara alıcaktım” dedim
    “borcunuzu ne zaman
    ödeyeceksiniz” dedi
    “en kısa zamanda diye söyledi
    tuncay” dedim, “refik istanbul’a, bazı dostlardan borç almak için
    gitmiş.” yalan söylüyordum ve inanmadı elbette.
    her neyse işte, sonuç olarak sigarayı
    vermedi adam. “önce borcunuzu ödeyin lan” dedi. ben de dönüşte yoldan geçen
    birinden tek bir sigara isteyip eve döndüm. giderken kapıyı açık bıraktığım
    için, direkt salona girdim ve salon boştu. tuncay’ın odasının kapısı kapalıydı.
    gene vuruşuyorlar herhalde deyip ses çıkarmadım. sigarayı yaktım ve içmeye
    başladım, sigara yarıya inmişken banyonun kapısı açıldı ve içerden nilay çıktı.
    üzerine bir havlu sarmıştı. karşıma oturdu ve “paket nerde?” dedi.
    “paket yok vermedi eleman, yoldan geçen
    birinden tek aldım”, dedim
    “bi nefes içeyim o zaman” dedi.
    “al geri kalanı iç” dedim.
    uyuşturucu kullanılan bir ortamda,
    gerçekten paylaşım denilen şeyin bokunu çıkartabilir, sonraki döneminizde de,
    herkesi paylaşımcı zannederek üst üste bir dolu kazık yersiniz. her neyse,
    sigarayı aldı hatun ve bacak bacak üzerine atarak gerindi, bacakları güzel
    görünüyordu, ama ben daha çok saçları ile ilgileniyordum. uzun siyah dalgalı
    saçları ile. her neyse, daha sonra bana
    “sen özlem’in sevgilisisin değil mi?”
    dedi
    “bilmiyorum, değiliz galiba”
    dedim
    “nasıl yani?” dedi
    “boş ver” dedim “karışık bir
    konu bu”
    “onu seviyor musun?”
    “o da beni seviyormuş ama birlikte
    değiliz”
    “neden?”
    “bilmiyorum”
    “kendisine sormadın mı?”
    “bira içelim” dedim ve ayağa
    kalkıp mutfağa gittim.
    biliyordum aslında sorduğu soruların
    cevaplarını, ama herkesin bir noktaya kadar içlerine girmelerine izin
    verdikleri insanlar vardır, o noktadan sonrası tehlikeli olabilir, çünkü çok
    fazla kişisel sır, çok fazla bağlantı ve bir süre sonra, eğer o insan
    fazlasıyla içinize girmiş, duvarınızı aşmış ve her şeyinizi deşifre etmişse,
    duygusal bir boku da başlatabiliyor bu, ve ben insanlara soru sormayan biriyim,
    kimse de benim gibi, bir noktaya kadar saydam olmadığı için, işler tek taraflı
    yürüyor. o günlerde biraz kapalıydım, pek konuşmuyordum. her neyse, elimde iki
    şişeyle geri döndüm ve iki şişeyi de tuncay kapıp, birini ebru’ya verdi,
    “eyvallah adamım” diye gülerek. odadan çıkmışlardı. gidip iki şişe
    daha alıcakken, nilay kalktı yerinden ve “sen otur ben alırım” dedi. bu sırada
    ebru bana dönüp “seninle de sevişsek fena olmaz ha” dedi bir kahkaha atarak, “neden
    aramıza katılmadın dün gece?”
    “onun bazı sorunları var” dedi tuncay.
    “ne o lan, eşcinsel falan mısın” dedi ebru
    bana.
    “aşık olduğu bir kadın da var aynı zamanda”
    dedi tuncay, “çocuğun üzerine gitme.”
    “tamam tamam şaka yapıyordum” dedi ebru.
    benden yaşça büyük bir kaç insanın arasında
    durmuş, benim hakkımdaki konuşmalarını dinliyordum ses çıkarmadan.
    “biraz garip bir çocuk ama” dedi ebru içeri
    girip, “hiç konuşmuyor.”
    “zamanla konuşmayı öğrenicek” dedi tuncay
    “benim gençliğime benziyor.”
    “oho ho” dedi ebru, “yaşlanmış gibi
    konuştun.”
    “yaşlandım” tabii dedi tuncay, “baksana şu
    halime, saçlarım dökülüyor.”
    “bu çocuk iyi yazıyor ama” dedi nilay.
    “işe yaramaz” dedi tuncay, “o şekilde
    yazmanın, yaşama pozitif bir etkisi olmaz. bakın, ben bıraktım yazmayı, arada
    sırada saçmalarsam da, bi köşe de unutuyorum.”
    tuncay sürekli konuyu benim üzerimden
    kendine çekmeye çalışıyor, bu iki hatun da bana odaklanmaya çalışıyordu. o
    yıllarda, bir idiottan farkım yoktu, gerçi hâlâ yok, ama o zamanlar sessiz bir
    idiottum, şimdiyse konuşan, tepki veren ve ufak bir underground üne sahip bir
    idiotum. kısaca değişen bir şey olmadı geçen ona sence içinde. tuncay haklıydı,
    yazmanın, yaşamıma en küçük bir artısı olmuyordu, yaşamını sürdürmekten ziyade
    delirmemek ve konuşacak kimse bulamadığın için yazıyordun. sonrasının bir
    anlamı olmasa da, yayınlıyordun üstüne. insanlar gelip tebrik ediyordu, sen de
    eyvallah deyip geçiyordun, hepsi bu.
    sonra dışarı çıktık, ebru ve nilay evlerine
    gitti. ben de tuncayla beraber, takı tezgahı açmaya. aralık ayı mı neydi. öyle
    bir şey. iki bin yılı. hava hafiften kapanıyordu ve yağmur çiseliyordu, ama paraya
    ihtiyacımız vardı, gerçekten paraya ihtiyacımız vardı ve böyle kapalı,
    kasvetli, sıkıcı günlerde, pek satış olmayacağını bilsek de, o tezgahı açmak
    zorundaydık. anlıyor musunuz? yolda gördüğümüz iki elemandan birer sigara alıp
    yolumuza devam ettik, tezgâhı açtık, takıları ve bir kaç ilginç aksesuarı
    sergilenebilecek şekilde dizdikten sonra, beklemeye başladık. bu sırada tuncay,
    iki hafif ölçekli uyarıcıdan bir kaç tablet verdi, ikisini karıştırınca,
    kendini üç dört saat kadar enerjik hissediyordun. bunlar, eczaneden reçeteyle
    alabileceğiniz ama almanın da kolay olduğu iki haptı.
    tuncay çalmıştı bunları, tezgâh açacağımız
    yere gelirken girdiğimiz bir eczaneden. ben hatunu, kekemeliğimle oyalarken, o
    iki dakkada işi bitirmiş ve dışarı çıkmıştı. ardından ben, zaten türkiye’de
    bulunmadığını bildiğim bir ilacın, türkiye’de bulunmadığını söyleyen hatuna
    “teşekkür ederim, tamam amerika’ya dönünce tedarik edeceğim o halde.” dedim ve
    çıktım..
    amerika’yla bir bağlantım falan da yoktu,
    yalan söylüyordum. eğer, ihtiyacınız olan şeylere erişmeniz engelleniyorsa, her
    türlü yalan dolana başvurmak zorunda kalırsınız ve bu da sizi vicdani olarak
    pek rahatsız etmez. böyle diyordu tuncay, kapitalizm herkesin birbirini düzmek
    zorunda olduğu bir sistem, diyordu, eğer olayı vicdan meselesi haline getirir
    ve emeğinin hakkıyla kazanmaya çalışırsan, aç kalabilirsin. o yüzden, geçimini
    sağlayabilecek kadarını, geçimini sağlayabileceğinden fazlasını kazananlardan
    çalmalısın, bu senin en doğal hakkın. ben hırsızlık yapmıyorum, adaletimi
    sağlıyorum, robin hood gibi düşün meseleyi, eşitlik, ekonomik denge unsuru.
    tuncay çok fazla kitap okumuştu ve artık
    okumuyordu, marx, bakunin, kropotkin, hobbes, adam simith, bir sürü düşünür,
    her koldan… kendince hayatı çözdüğüne inanıyor ve ideolojik hiçbir şeye
    inanmıyordu artık, ona göre en doğru yaşam biçimi sosyalizmdi ama sosyalistler
    vicdanlarına yenik düşüp, kapitalizm karşısında ciddi bir tehdit olamadan
    sefalet içinde ölüyordu. ben ölmeyeceğim, diyordu bana, ben eroin bağımlısıyım,
    yani zaten ölmüşüm, diyordu, o yüzden bir daha ölmem, ta ki kendi işimi
    bitirene dek, ama sen hayatını yaşayacaksın, anladın mı beni?
    yol boyunca bunları geveleyip durdu ve
    sonra sevgi yoluna gelip tezgâhı açtık ve bana iki değişik haptan bi kaç tablet
    verdi işte. ben istiyordum bunları, çünkü o sıralar ben de eroin dışında ne bok
    bulursam içiyordum.. aslında eroine de başlayacaktım ama tuncay ve refik, böyle
    bir durumda beni öldüresiye döveceklerini, hatta kordonda denizden aşağı
    atabileceklerini söylemişlerdi ve çok ciddiydiler bunu söylerken, çok
    sinirliydiler. “biz zaten bu boka bi kere bulaştık adamım” demişti
    bana refik, “bak, şimdi çıkamıyoruz işin içinden, bir de sen başlama,
    diğer her ne bok istiyorsan iç, onlardan kurtulabilirsin, zamanı geldiğinde.”
    ki öyle de oldu.. kurtulmadım gerçi ama
    kontrol ben de, yılda bir iki üç kez geri dönerim.. “bir tur daha dönelim
    – öldür şunu – elimdeki ölü – kaşık nerde? peki ya çakmak?” geçelim.
    her neyse işte, tezgâhı açıp beklemeye
    başladık… bir satış yaparsak, bir sigara alabilecektik.. bekliyordum. kimse
    geçmiyordu yoldan. sabahın dokuzuydu. hafiften yağmur çiseliyordu, biz de
    üzerimize iki eski püskü yağmurluk geçirmiş, tezgâhın üzerine de dört çıta ve
    bir poşetten güzel bir kapalı tribün inşa etmiş, bekliyorduk. sefalet.
    20 ya da 25 dakika, hiç konuşmadan geçti.
    tuncay öylece durmuş, yere bakıyordu. ben de öylece durmuş yere bakıyordum. boş
    bakışlar. sonra,
    “moruk, kafayı yiyicem ya” dedi.
    “ben yedim bile” dedim.
    “anasını sikeyim, kimse geçmiyor arabalar
    dışında.”
    “n’apıcaz?”
    “bilmem, bekliyoruz işte,
    bekleyelim”
    “hıhım”
    beklemeye devam ettik, hilton oteline yakın
    bir yerdeydik ve o caddeden arada bir arabalar geçiyor, arada bir insanlar
    geçiyor, ama kimse dönüp tezgâhı açtığımız sokağa girmiyordu, bizler de öyle
    çığırtkan insanlar değildik, gerçi tuncay, kafası biraz daha iyi olsa, yoldan
    geçen insanları her türlü tezgâha çeker ver bir şeyler kakalardı da, henüz o
    seviyeye gelmemişti. hem yoldan geçen insanların çoğu da işe veya okula giden
    insanlar olduğu için, onun on dakika sürecek olan pazarlama nutkunu dinleyecek
    zamanları olmazdı.
    “tek mi çift mi oynayalım” dedi
    tuncay.
    “anlaştık” dedim.
    tek mi çift mi şöyle oynanır; yoldan geçen
    arabaların son rakamlarına göre, bir kişi tek, diğeri çift der. böyle saçma
    salak bir oyun, ama can sıkıntısını öldürmeye birebirdir. ve tuncay, tek, dedi,
    ve ben, çift, dedim, ve arabaları beklemeye başladık. bu kez de araba geçmemeye
    başlamıştı. her şey ters gidiyordu. ve telefon çaldı, tuncayın telefonu, çünkü
    o sıralarda benim kendime ait bir telefonum yoktu, olsaydı da çalmazdı gerçi,
    hâlâ çalmaz…
    her neyse, dönelim geçmişe, elimizde bir
    tek geçmiş güzel günler kaldı. arayan ebru’ydu ve aşk masalları sallıyordu
    tuncay’a, tuncay da lafı dönüp dolaştırıp sekse getiriyordu. sonra kapattılar
    telefonu ve tuncay bana dönüp, “geçen araba oldu mu moruk” dedi.
    “yok olmadı moruk” dedim.
    “nilay çok iyi bir kız” dedi “ama
    bu ebru kaltağı kıskançlık krizine girmiş, salak, geri zekalı kaltak”
    “boş ver” dedim, “nilay’ı
    ben de sevdim, ama ebru gerçekten rahatsız edici”
    “neyse, insanlarla sevişmeye
    başlayınca, onları daha iyi tanıyorsun aslında, en yalın hallerini görünüyorsun
    yatakta, sadece bedenen çıplak olmuyorlar, ruhsal olarak da çırılçıplak
    kalıyorlar, her şeylerini görüyorsun, tabii görebilecek gözlere sahipsen.”
    “ben bilmiyorum abi” dedim.
    “öğrenirsin zamanla” dedi,
    “daha yaşayacağın çok şey var.”
    her neyse, sonra zaman geçti işte. bir kaç
    takı sattık o gün. akşamüstüne doğru, yoldan bi hatun geçiyordu, tuncay önüne
    geçip, “kulağınız boş görünüyor ve bu size yakışmıyor hanımefendi”
    dedi. tuncay hatunları nasıl tavlayacağını çok iyi bilir, her anlamda nasıl
    tavlayacağını. normalde onun asıldığını düşünürsünüz ama onun umurunda bile
    değildir hatunlar, o kendi içindeki acıyı yatıştırabilmek ve geceyi
    atlatabilmek ve yalnız kalmamak için hatunlarla beraber olduğunu söyler, ve
    doğruyu söylüyordur ve gerçekten ağzı da iyi laf yapar. hatun dönüp “şey
    ben, ne desem bilemedim” dedi.
    “bir şey demeniz gerekmiyor”
    dedi, “deneyin ve görün, yeter.” gülümsedi hatun, ve sonra tuncay
    eğilip bir kaç küpe gösterdi hatuna, bi kaç da laf çevirdi, ve sattı küpeyi.
    bu şekilde geçiyordu günler, kimi zaman yüz
    kağıt topluyorduk, kimi zaman hiç, kimi zaman bir şeyler çaldık, kimi zaman bir
    şeyler hediye ettik insanlara, bir keresinde bi lise öğrencisi gelmişti, henüz
    on altı yaşındaydı, ve bir bilekliği çok sevdi, o gün özlemle beraberdik tezgahta.
    “uf ya bu çok güzelmiş” dedi lise öğrencisi, bana dönerek fiyatını
    sordu, söyledim, “ya çok pahalıymış ama” dedi “yani aslında pahalı değil de
    işte, bana pahalı geliyor.”
    “al” dedi özlem ona, “ben
    yaptım onu, hediyem olsun.”
    “a-a, sen mi yaptın?” dedi hatun.
    “hıhım” dedi özlem “ama
    işime yaramıyorlar, senin işine yarar belki, sana şans getirir bakarsın, hediye
    etmek istiyorum, ama derslerine sıkı çalış oldu mu, ve ne olmak istiyorsan
    büyüyünce, o olmaya çalış.”
    “çok teşekkür ederim abla ya”
    dedi hatun “şey ben, karşılığında bir şey vermek istiyorum ama, şey, yani.”
    “tamam, önemli değil” dedi özlem
    “al ve git. o, senin, kaybetme, kendini de kaybetmemene yardımcı olur belki.”
    3.
    sonra zaman geçti işte, ışık hızıyla hem
    de… ve bir kaç gün önce, sabahın altısında, balkonda oturuyordum. hava
    aydınlanmak üzereydi ve insanlar işe gitmeye hazırlanıyordu yine. evim birinci
    kat olduğu için, yani sokağın zeminine paralel olduğu için, yoldan geçen
    herkesle göz göze geliyordum. yan taraftaki evin balkonuna bir hatun çıktı,
    oturup bir sigara yaktı, bu hatunu ilk kez görüyordum, normalde o evde böyle
    biri yaşamıyordu. 30 yaşlarındaydı hatun, ama çökmüş görünüyordu, her neyse bir
    ara göz göze geldik ve “günaydın” dedim, “günaydın” dedi ve
    şaşırdı, “ben seni tanıyor muyum?”
    “ben seni ilk kez gördüm ama ben
    burada yaşıyorum, normalde böyle durumlarda bi günaydın derim insanlara.”
    “hmm anlıyorum, sen bana hiç yabancı
    gelmedin ama”
    “nasıl yani?”
    “ben seni tanıyorum, diyorum, yani
    yanılmıyorsam”
    “yanılıyorsundur umarım”
    yüzünü ekşitip, “bu ne demek”
    diye sordu
    “hiçbir şey demek değil, tanımıyorum
    seni” dedim, iş koymaya çalışan hatunlardan biri olduğunu düşünüyordum, ve
    pek insan canlısı biri de değilimdir. her neyse,
    “ya belki karıştırıyorumdur ama girdap
    mı adın” diye sordu.
    “ha siktir, ya sen kimsin?” dedim.
    “nilay” dedi.
    tekrar “ha siktir” dedim,
    “şu bizim dokuz sene önceki nilay mı?”
    “ta kendisi.”
    “çok değişmişsin.”
    “sesinden tanıdım aslında seni, sen de
    değişmişsin.”
    “değişiklik iyidir” dedim,
    “napıyorsun burada.”
    balkondan balkona konuşuyorduk. tesadüfün
    böylesi. sonra bana içeri girmek zorunda olduğunu, burada teyzesinin
    yaşadığını, kendisinin çevik bire yakın bir yerde bir evi olduğunu ve evini iki
    öğrenciye kiralayıp, onlarla beraber yaşayarak yaşamını sürdürdüğünden
    bahsetti, sonra öğlen buluşmak üzere evlerimize geri döndük..
    4.
    gidip biraz daha uyudum ve öğlene doğru
    kalkıp balkona çıktım, nilay balkonda oturmuş, bacak bacak üstüne atmış,
    bekliyordu
    “ne bekliyorsun bakalım” dedim.
    “şşş sessiz ol, içerde eniştem
    var” dedi.
    “tamam, dışarı çıkalım mı” dedim.
    “akşamüstü beşte heykelde
    buluşalım” dedi sessizce.
    “anlaştık” dedim ve içeri girip
    biraz daha uzandım, kitap okuyordum uzandığım yerde, zen üzerine yazılmış bir
    kitap daha, yani kitabın konusu zenle zerre alakalı değil, ama zen üzerine
    yazılmış, anlatabiliyor muyum?
    her neyse, sonra akşamüstü beş oldu ve
    heykele çıkıp nilay’ı gördüm, yanına gittim, sarıldık, “ee n’apıyoruz?”
    dedi.
    “bilmem” dedim “açıkçası
    mekânlar bana dokunuyor.”
    “bize gidelim mi?”
    “evde başka kim var?”
    “şu aralar boş, bizim kızlar
    ailelerinin yanına gitti.”
    “tesadüfler silsilesi devam
    ediyor” dedim.
    “siktir et tesadüfleri, neler
    yapıyorsun anlat bakalım” dedi.
    “hiç” dedim, “bildiğin gibi
    her şey”
    “lan oğlum hakkında hiçbir şey
    bilmiyorum ki, hâlâ konuşamıyor musun yoksa?”
    “yok yok, o sorunu çözdük, gördüğün
    gibi.”
    “evet, daha rahatlamış görünüyorsun.”
    “eskiden içim rahattı, şimdi dışarıdan
    rahat görünüyorum, ters yüz edildim.” bi kahkaha attım, o da bir kahkaha
    atıp, “ne içiyoruz” dedi.
    “ya şey, bende”
    “ya, siktir et parayı şimdi, ne
    içiyorsun” dedi.
    “şarap” dedim, bi markete girdik,
    üç şişe şarap, iki paket sigara alıp çıktık, iyi görünüyordu hatun, sadece
    biraz çökmüştü, hepsi bu, hâlâ uyuşturucu kullanıp kullanmadığını merak
    ediyordum aslında ama sormaya gerek duymadım, onunda sormaya gerek duymadığı ve
    sormaya çekindiği sorular olduğunu biliyordum, zamanla her şey açığa çıkardı
    nasılsa. bir apartmana girip beşinci kata tırmanmaya başladık. o önden
    çıkıyordu ve altındaki eteğin altından bacakları hâlâ enfes görünüyordu
    açıkçası. etkilendiğimi inkâr edemem, ama gecenin sonunu, akıcak olan muhabbet
    belirleyecekti. sonuçta, iki çift geyik döndürüp, dünya görüşünüz hakkında da
    iki üç politik saçmalık zırvalayamadıktan sonra, bir hatunla düzüşmenin anlamı
    yoktu, ön sevişmenin de öncesi ön muhabbetti belki. benim de aklımda, açıkçası
    hiç, bu hatunun evine gideyim de bir güzelim düzüşelim gibi bir saçmalık
    barınmıyordu, eski bir dostla tekrar karşılaşmak, moralimi düzeltmişti, hepsi
    bu.
    her neyse eve çıktık ve içeri girdik. müzik
    açtı,
    “ne dinlersin” dedi
    “aç bakalım sen bir şeyler” dedim
    “o halde biraz nostalji yapacağız”
    dedi ve cock sparrer açtı bana.
    “yapma bunu” dedim.
    “yaptım bile” dedi.
    “ağlatıcaksın” dedim.
    “neden?”
    “neler olduğunu bilmiyorsun.”
    “anlat o zaman.”
    “ne anlatayım?”
    “neler olduğunu.”
    “ali ayşe’yi sevdi ve ayşe’nin babası
    ali’yi öldürdü” kahkaha attım, ama acı bir kahkahaydı.
    “bu ne lan şimdi?” dedi.
    “böyle şeyler de oluyor hayatta
    güzelim” dedim.
    “bırak şimdi geyiği, görüşüyor musun
    hâlâ bizimkilerle, tuncay n’apıyor?”
    “o, öldü” dedim.
    “nasıl lan? ne zaman?”
    “rotherdam.. intihar.. ya bu konuyu
    geçelim mi? şu müziği de kapat lütfen, duygusal bir boka bağlayacaksın beni şimdi”
    işin ilginç yanı, o an çalan şey, pek de
    öyle duygusala bağlanabilecek bir melodi değildi ama bazı şarkıların zihninizde
    oluşturduğu acısal anı tahribatları vardır. aslında, zamanında o şarkılar güzel
    zamanlarınıza aittir, ama artık o güzel zamana ait olan anıları paylaştığınız
    insanlar hayatta olmadığı için, o şarkılarda size acı vermeye başlamıştır, cock
    sparrer da, bir skin grubu olmasına rağmen, ben de böyle ağlamaklı bir his
    oluşturabilir. her neyse geçelim…
    “geçelim” dedim, o başka bir
    gruba geçince, “bunu da geçelim” dedim.
    “a-a, sokucam ama, kalk kendin ayarla
    müziğini” dedi. kalkıp kendim ayarladım müziğimi.. ve cock sparrer açıp
    yerime oturdum.
    “al işte” dedi “bi çatlak
    daha, beni az önce bunu kapatmam için kaldırmadın mı yerimden.”
    “çalınabilecek en iyi şey bu”
    dedim ona, “şu an için bu, çok fazla şey çaldırdık insanlara geçmişte,
    elimizde de kala kala çalınabilecek üç beş şarkı kaldı, onları da çaldırmaya
    niyetim yok.”
    “lan çok şairsel konuştun ha”
    dedi.
    “siktir et şairselliği, sen neler yapıyorsun”
    dedim.
    “ben işte, burada iki öğrenci var,
    onlar bana toplam dört yüz kâğıt veriyorlar, kira olarak, ben de onla kendimi
    idare ediyorum.”
    “iyi iş” dedim “güzel”
    “sen çalışıyor musun bi yer de?”
    “çalışıyordum, artık çalışmak
    istemiyorum, çalışma eylemine eskiden de karşıydım biliyorsun”
    “evet, ee? geçim?”
    “bir kaç web sitesi yapıyorum
    isteyene, evden, öyle bir şeyler.”
    “ha iyi o zaman” dedi,
    “özlem n’apıyor?”
    “hay sokayım ya, o da öldü.”
    “herkes ölmüş lan, seçil”
    “ha bak o almanya’da, evlendi”
    “refikle mi?”
    “yok be güzelim, ne refik’i, babası bi
    herifle evlendirecekti ya o zamanlar seçil’i”
    “ya onu biliyorum, hatırladım şimdi,
    ee?”
    “öyle işte, yılda bir kere türkiye’ye
    ailesinin yanına geliyor, yazları, yakında gelir, haber veririm sana da,
    takılırız.”
    “anlaştık, şey, bir şey daha sorucam
    ama, gene öldü diyeceksin diye korkuyorum”
    “refik n’apıyor bilmiyorum, son iki
    yıldır haber alamıyorum, en son 2007 yılında geldi izmir’e, sonra bi daha ses
    çıkmadı, hayatta mı bilmiyorum”
    “kötü ya” dedi
    “kötü” dedim, “her şey
    fazlasıyla kötü ve sıkıcı ve saçma”
    “çok haklısın”
    “senin şu çatlak karı n’aptı?”
    “kim?”
    “ya vardı ya bi tane, adını
    unuttum”
    “valla ben de unuttum”
    “geçelim o zaman”
    sonra işte, iki şişe şarap tükendi, ve bir
    şişe yarıya inince, gidip iki şişe daha aldım, geldim, geldiğimde, uzandığını
    gördüm, ışığı kapatıcakken, kalktı ve
    “n’apıyorsun?” dedi
    “sızdın sandım” dedim
    “bana tecavüz edicektin yani”
    dedi gülümseyerek, fazlasıyla sarhoştu.
    “aklımdan böyle bir şey geçirmedim
    değil hani” dedim gülerek.
    geçirmemiştim aslında, ama isteseydi de ret
    etmezdim, ruhuma defalarca tecavüz edildikten sonra.. sonra dönüp sikindirik
    bir grup açtı bilgisayardan, ama çaldıkça sikindirik olmadıklarına karar
    verdim. bazen bazı şeyleri sonradan seversiniz, ve sonradan sevdiğiniz şeyler,
    daha kalıcı bir bağ oluşturur. benim this empty flow aşkımda olduğu gibi.
    geçelim.
    gecenin ikisine geliyordu saat. konu tekrar
    tuncay’a döndü
    “çok sevdim onu biliyor musun?”
    dedi
    “yok, hayır” dedim
    “ama işte, şu ebru çatlağı yüzünden bi
    türlü itiraf edemedim, hoş gerçi itiraf etsem de sonuç değişmezdi, tuncay başka
    bir âlemde yaşıyordu, kendisini kapatmıştı, benimle beraberken araya üçüncü bir
    hatun almasına uyuz oluyordum”
    “o, böyleydi” dedim
    “duygusal boşluğa bir an bile fırsat vermiyordu, yeni bir acı daha
    çekmemek için ki ben de artık bunu yapıyorum”
    “yani değişim” dedi
    “yani dönüşüm” diye düzelttim
    “en doğrusu bu aslında” dedi
    “uyuyalım artık, ben çok sarhoş oldum”
    “olur”
    ayrı kanepelerde sızdık ve sabahın
    yedisinde bi baş ağrısı ile uyanıp sağa sola dönerek tekrar uykuya daldım bir
    süre sonra. tamamen uyandığımda, saat ona geliyordu. gözlerimi açtım ve
    nilay’ın dün gece bıraktığım yerde olmadığını gördüm, müzik açıktı ve magenta
    skycode çalıyordu, this empty crow, aynı şarkı dönüp duruyordu, dün gece müzik
    üzerine de konuşmuştuk ve sabahına hatunun tavsiyelerimi ciddiye aldığını
    gördüm.
    9 sene önce olduğu gibi, banyodan üzerine
    bir havlu sarıp çıktı ve karşı koltuğa oturup bacak bacak üstüne attı. elimde
    yarıya kadarını içtiğim bir sigara vardı. gülümsedi. gülümsedim. hatırlıyorduk
    geçmişi, tüm detaylarıyla hem de, güzel bir şeydi bu. yani, ortak bir geçmişe
    sahip olduğunuz insanlarla bazen nostaljiye dalmak güzeldir, geçmişte takılıp kalmadığınız
    sürece, sorun yok.
    “son sigara” dedim, “içer
    misin?”
    “sen onu bana ver, bakkala inip bira
    ve sigara al” dedi.
    “tamam” dedim, hâlâ sağlığımıza
    önem vermiyor, kahvaltı yerine sigara, çay veya meyve suyu yerine alkol
    alıyorduk, hiçbir şey değişmemişti geçen onca sene içinde. aslına bakarsanız, o
    gün bir tesadüf daha olmasını istedim, yani şu hatunun evinde kalan
    öğrencilerden birinin de, yıllar önce özlem’in bileklik hediye ettiği o 16 yaşındaki
    lise öğrencisi olmasını. ama bu kadarı da fazla olurdu zaten. her neyse işte,
    bakkala gidip geldim. yıllar içinde değişen bir şey de, artık paramızın, bizi
    idare edicek kadar olmasıydı ve sefalet içinde yaşıyor sayılmazdık, biraz sınıf
    atlamıştık belki de, ve hiç değilse artık birilerinden bir şeyler yürütmemize
    gerek kalmıyordu, artık çok fazla uyarıcı veya türevlerini de kullanmıyorduk.
    ve eve geldiğimde, hatunun, bir sehpanın üzerindeki iki tutam cigara ile
    oynaştığını gördüm
    “bulmuşsun” dedim, dün iki saat,
    o otu aramış ama bulamamıştı.
    “buldum, aradıklarımı aramadığım zaman
    buluyorum.”
    “arayan belasını bulur derler” dedim.
    “o zaman bu şey bir bela değil”
    dedi cigarayı kast ederek
    “değil tabiyki de” dedim.
    “çok sık içiyor musun hâlâ?”
    “artık, yılda bir kaç kez sadece”
    “ben de. sarmayı öğrenebildin mi?”
    “yok, hâlâ iyi saramam, sana bırakıyorum.”
    sonra bir üçlü sardı ve tükettik, sonra
    sevişmeye başladık. nasıl oldu bilmiyorum. bir anda öpüşmeye başlamıştık. sonra
    üzerime çıktı, sonra üzerine çıktım. her şey bir anda olup bitti. tüm acımı
    boşalmışım gibi hissettim boşalırken. acı çektim yani gerçekten. ruhumu,
    filtreli bir vakum gibi emiyor ve sadece zehri alıyormuş gibi hissettim, beni
    emerken. crack’in, ağızda bıraktığı o tuhaf tadı hissettim, onu yalarken de.
    sonra işte, her şey bir anda olup bitti ve perdeler hâlâ örtük, ışıklar da hâlâ
    sönük olduğu için, loş bir ortamda, biraz beraber olup, öğlene doğru da sıkı
    bir kahvaltı yaptık. sonra bana
    “ee, başka neler yapıyorsun oğlum
    anlatsana” dedi
    “sen kaç yaşındaydın ya” dedim
    “ohoo, âşık mı oldunuz efendim”
    dedi
    “sikmişim aşkı” dedim
    “ha iyi o zaman, otuzu geçeli üç yıl
    oldu”
    “otuza üç yılım kaldı”
    “tehlikeli”
    “ney?”
    “otuza yaklaşmak”
    “yaşlanıyoruz kızım”
    “hâlâ hayattayız hiç değilse”
    dedi ve bir pot kırdığını fark ederek özür diledi,
    “siktir et ya” dedim, biz de
    ölücez zaten, şunun şurasında kaç senemiz kaldı ki?”
    “ee başka?”
    “başka bişi yok” dedim
    “yazmıyor musun artık”
    “ya bırak o hikâyeyi, internette var
    işte, girer bakarsın, siktir et”
    “tamam, peki”
    sonra tutup, bok varmış gibi, akşama doğru,
    kafalarımız iyice demlenmişken, fonumuza melankolik bir şeyler açtı ve bu bana
    hiç iyi gelmedi… bu, o’na da hiç iyi gelmedi. hepimizin, geçmişte, benzer
    acıları vardı, tüm insanların, ama acınızı acısına ekleyip sizle beraber
    ağlamak yerine, teselli etmeye çalışan, ya da abarttığımızı vurgulayan, ya da
    “herkes aynı şeyleri yaşıyor” diyerek acınızı normalleştirmeye
    çalışan herkese kin besliyorduk. hepimizin benzer sorunları vardı sonuçta,
    paraya ihtiyacımız vardı, yalnız kalmamaya ihtiyacımız vardı, yalnız kalmaya da
    ihtiyacımız vardı, bazen sevişmeye, bazen de âşık olmaya ihtiyacımız vardı, ve
    yaşadıklarını abartan herkese de kin besliyorduk.
    “bazen” dedi bana “şu
    televizyon dizilerini izliyorum da, işte yalnızım bu aralar, bizim kızlar
    memleketinde, canım sıkılıyor, izliyorum, ve ‘ne yaşadınız ki ne yazıyorsunuz’
    diyesim geliyor o fotokopi senaristlere” dedi “kimse, gerçek hayatı
    anlatmıyor” dedi “kimse, gerçek hayatını da anlatmıyor” dedi
    “o yüzden ben de böyle kendi kendime, evimde yaşayan öğrencilerle, dönem
    dönem değişen öğrencilerle oyalanıyorum.” dedi
    “güzel bence” dedim,
    “geçmişte yaşanan her şey, artık bana çok fazla geliyor” dedim,
    “o yüzden, pek evden çıkmıyorum” dedim, “insanlarla pek iletişim
    de kurmak istemiyorum” dedim, “insanlar çok saldırgan” dedim,
    “çok benciller, seni ya dönüştürmek ya da sindirmek istiyorlar” dedim,
    “ve sürekli yardım istiyorlar, kimse kendi işini kendisi göremiyor, hep
    birilerinin üzerine yıkmak istiyorlar” dedim.
    “haklısın” dedi “neyse ki
    işte, bi evim var, idare ediyorum bu şekilde, kira falan.”
    “öyle” dedim “ben de ailem
    ölünce n’apıcam bilmiyorum.”
    “sen onlardan önce ölürsün” dedi
    gülerek, “şey kızma, şaka yapıyorum”
    “haklı olabilirsin” dedim gülerek
    “ama ölmem ben, büyüyünce çok zengin olacam.”
    “büyük adam olucaksın ha” dedi,
    gülüyorduk.
    “büyük adam olacam evet, ülkeyi
    kurtarıcam.”
    “dünyayı kurtaran adam” bi
    kahkaha attı.
    “dünyası kurtadam, madam” dedim,
    bi kahkaha daha attı,  benzetmemi anladığına
    sevindim. çoğu zaman insanlarla konuşurken beni anlamadıklarını düşünüp
    irkiliyordum, dünyası kurt adam, gece ve gündüz, gündüz ve gece.. dön dolaş..
    dolunay. pisagor teoremi. crack’in, ayrışmadan önceki o saf hali. ve ruhun
    acıya bulanmadan önceki, umutlu hali. ve gecenin, üzerimizdeki dinginlik ve
    melankolik hali. ve gündüz insan kalabalığı olan sokakların, mide bulandırıcı
    yan etkisi. sonra işte, o gece de orda takılıp, sabahın beşinde, pederin emekli
    maaşını çekmek için çıktım evden, sabahın beşinde çıktım, çünkü daha sonra
    güneş doğucak ve çok fazla sıra olucak ve çok fazla insanla muhatap olmak zorunda
    kalıcaktım. çevik bir’den, heykele doğru sapıp, oradan da sürücü kursuna doğru
    dönüp ilerledim.
    bizim buralar geceleri hareketlidir, üç beş
    tane çorbacı ve lokanta var, sabaha dek açık, onların önünden geçtim, üçü kapatmıştı,
    ikisinde hâlâ müşteri vardı, masaları toplayan ve yerleri süpüren garsonlara
    kolay gelsin ve günaydın deyip bir tanıdık daha çıkmaması için dua ettim.
    nilay, bir tanıdık olarak iyiydi ama kimi eski tanıdıklar, artık görmek
    istemediğiniz ama sizi görmek için can atan insanlar olabilir. sonra işte
    bankamatiğe gittim, parayı çekip eve gelip, sıfırladım parayı. faturalar
    ağzımıza sıçarken, hâlâ bir kaç insanın o sihirli kahkahâlârını ve hüzünlü
    neşelerini, hüznün neşesini, bizden esirgemedikleri için, -ve hiç olmazsa hâlâ
    bizi kamufle edicek bir evimiz olduğu için, kendimi şanslı hissedip, şarap
    kokan nefesimle uykuya daldım.
    zihnimin içinde dönüp duran film
    şeritlerinin canı cehenneme, yaşandı ve bitti ve artık yaşanabilecek bir hayat
    yok önümde… uzatma dakikaları.  ve yenik
    durumda olduğumuzu söylüyorlar durmadan, oyuna dahil olmadığımız halde. ve
    skoru değiştirebilecek bir atağa kalkmak konusunda hevesimiz yok, sahayı terk
    etmeye hazırız.. hepsi bu.. bir üstünlük savaşı gütmeden süren ve berabere
    biten bir kaç iyi gece daha yaşamak, kâfi.
    başlık, magenta skycode’un bir şarkısının
    adıdır

    21 mayıs 2009