Etiket: geriye dönüşler

  • bir hafta sonu seromonisi

    telefon çaldı. hayır bu kez henry
    değil. her neyse. açtım, konuştuk bi süre, sesi hüzünlüydü gerçekten, acı vardı
    sesinde, ve yalnızlık.
    “görüşebilir miyiz?” dedi hemen
    ardından, “tabii neden olmasın” diye cevap vermiştim. benim durumum ondan iyi
    sayılmazdı, ama hepimizin sorunları var sonuçta, az veya çok, ve hep olucak.
    her şey daima güzel olamaz. bunu
    iki yönde alabilirsiniz; her şey hiçbir zaman kötü de olamaz. ama sürekli
    yolunda gitmeyen bir şeyler var bu hayatta, ve onları yoluna koymaya çalışıyor
    insanlar, oyalanıyorlar. her şeyin mükemmel olduğu bir dünyada canınız
    sıkılabilirdi, belki de.
    açıkçası ben, sorunları çözmek
    işin uğraşmıyorum artık, ne gerek var? sorun daima var zaten, birini çözünce
    diğeri gelicek, sonu yok bunun. bir yerde dur diyebilirsiniz, buraya kadar, her
    şeyi akışına bırakmak gerekiyor, yeterince iyi veya yeterince kötü değil hayat,
    ve hiçbir şey yerli yerinde değil, daima bir eksik. odam dağınık bu günlerde,
    odam demişim, üzgünüm, benim bir odam yok, oturma odası denen yer dağınık. her
    şeyi bir tarafa saçtım, dün sabah annem geldi eve, onu doktora götürdüm,
    öncesinde o bana, “bir şeyler ye” dedi, yedirdi de nitekim, zorla da olsa. o
    olmasa aç kalırdım, o olmasa demişken, bu aralar o da yok.
    telefon çaldı, evet, bu kez
    idil’di, çaldı çaldı çaldı lanet şey, sabahın dokuz buçuğu. “ne var” dedim sert
    bir şekilde, kapattı bişi demeden. sonrasında ben onu geri aradım, “özür
    dilerim” dedim, “gerçekten, biliyorsun, sabah, sabahları ne halde olduğuma
    şahit olan birisin anlamalısın.”
    “sorun değil” dedi, “napıyorsun?
    sesin pek iyi gelmiyor.”
    “seninki de.”
    sabahın on birinde
    alsancaktaydım. yürüdüm o sıcakta evden çıkıp, sakallarım, saçım, ter doldum.
    üzerimdeki tşört sırılsıklamdı, ve o orada oturmuş, bir kitabevinin önünde,
    yere bakıyordu, yere, anlıyor musunuz? yanına gelene kadar fark etmedi beni.
    “geldim” dedim, “oturcak başka bi
    yer bulalım, bi bira alalım, açılırız.”
    “seni özledim.” dedi.
    “boş ver” dedim, “iyi tanısaydın
    özlencek bir yanım olmadığını anlardın, ama evet, ben de seni özlemişim.”
    söylenmesi gereken bir şey olduğu
    için söylememiştim bunu, hiçbir şeyi öyle olması gerektiği için yapmam ben,
    içimden geldiği gibi davranıyorum, bu yüzden hâlâ yerimde sayıyorum ya, bi
    gelişme kaydedemedim hâlâ. ayrıca, sikerim gelişimi! (her şeye küfretmek
    istiyorum bugün).
    sabahın on birinde, lanet olası
    bir gölge aradık. yürüyorduk. gözleri ıslaktı onu gördüğümde, sonra silmişti,
    silmişti, evet, silmişti ve yine siliyordu, sürekli doluyordu gözleri ama,
    konuşamıyordu ve ben ne olup bittiğini bilmiyordum, “şarap” diyebildi en
    sonunda, “bira değil, şarap.”
    “sen nasıl istersen güzelim”
    dedim.
    bir bakkala girdik, “şarap.”
    “nasıl olsun kaliteli bir şey
    mi?”
    “2,5 milyondan fazla vermicem,
    bir de selpak, onun da fiyatı 300 bin liradan fazlaysa almıcam.”
    sinirim tepemde bu günlerde, bu
    yüzden kekelemeden direk konuşuyorum. sinir veya alkol, bir tür panzehir.
    kekemeyim ben, sinirliyken veya sarhoşken değilim ama ve aslında sinirim
    kendime, bakkalın ne suçu varsa? her neyse, aldık şarabımızı, bulduk bi yer,
    açtık, ilk yudumu o aldı, sonra bana verdi, güldü, “bir işe yaramayacak ama”
    dedi.
    “ney” dedim.
    “içmek” dedi, “hiçbir işe
    yaramayacak, ölelim bence.”
    “ölmek de bir işe yaramayacak,
    kalmak da” dedim
    “hiçbir şey değişmeyecek nası
    olsa” dedi, “ölmek gerek”
    “bişi değişsin diye ölünmez”
    dedim, aklıma bir dostum geldi, “bir arkadaşıma böyle diyince, ‘bişi
    değişmiyosa da ölünmez’ demişti” dedim. güldü yine, ancak gözleri doluydu hala,
    birazdan da benim burnum akıcaktı, ne var bunda, komik, komik olmalı, pekala.
    gülün siz.
    “deli miyiz biz” dedi, “herkes
    bize bakıyor”
    “ne önemi var” dedim, “boş
    versene, buradayız ve içiyoruz, senin yüzünü bile unutacak olan insanların
    hakkında ne düşündüğünü önemseme”
    “peki” dedi, tatlı, şirin..
    “kırmızı” dedi daha sonra, “bugün ojelerim kırmızı.”
    “yeşil iyiydi ama” dedim
    “bu gün kırmızı ama” dedi,
    “pekala.. senin ayak parmakların.
    ama kimse görmüyor, neden görünmeyen bir yerini boyuyorsun ki?”
    “yalınayak gezmek isterdim” dedi.
    “gez öyleyse” dedim.
    “şu an değil” dedi, “sıcak
    yerler. güneş gidince yapıcam ama”
    sonra biri geldi, “burada içki
    içmemelisiniz” dedi.
    “neden” dedim.
    “yasak” dedi
    “kim yasaklamış” dedim
    “yasak kardeşim” dedi
    “kalkmıyorum” dedim
    “sorun yaratmayın lütfen” dedi
    “sorun yaratan sensin” dedi idil,
    “sen gelene kadar hiç bi sorun yoktu burada.”
    ama kalktık sonunda, böyleydi
    hayat, güçsüzdük, nerede oturacağımız nerede nasıl konuşacağımız belirlenmişti
    birileri tarafından, sen daha doğmadan sınırların çizilmişti, ve sınırların
    dışına çıkarsan ya kodese ya da tımarhaneye gönderiyorlardı seni, bu ikisi de
    olmazsa sen kendi işini bitiriyordun, yoktu başka yolu.. alkol alkol alkol,
    günlerce ve haftalarca aralıksız.
    “anlatıcak mısın” dedim, “seni bu
    kadar üzen şey nedir?”
    “anlatmayacağım” dedi, “seni bu
    yüzden çağırmadım.”
    “acelesi yok” dedim, “sarhoş olunca
    anlatıcaksın nasıl olsa”
    “karnım acıktı” dedi, “bir şey
    yemeliyiz, aç karnına alkol sigara pekiyi olmamalı.”
    “sen ye” dedim.
    “sen de yiyeceksin” dedi.
    “seni annem mi gönderdi” dedim.
    güldü yine, komik biri değilimdir oysa, çok iyi susarım, saatlerce tek laf
    çıkmaz ağzımdan.
    ve bir yere gittik. oturduk.
    bişiler geldi önümüze. bir kez ısırdım, çiğnedim, çiğnedim, çiğnedim,
    yutamıyordum, itiyordu midem, ya da başka bir şey, ruhum belki de, ruhum
    sıkışıp kalmıştı içimde ve çıkmak istiyordu artık, özgür olmak, yukarıya doğru,
    başka bir boyuta doğru akmak, yeni bir yer keşfederdim belki, kim bilir, hayır,
    yeni bir yer değildi keşfetmem gereken, sadece gitmek istiyordum, yok olmak.
    “85’de rahatım bozuldu” demiş
    özgeçmişi için bir arkadaşım, “ne harikulade” dediğimi hatırlıyorum, doğum
    tarihi, 85, ve, her neyse, çiğniyordum lanet şeyi, “yutamıyorum” diyebildim en
    sonunda, “inmiyor, kusucam.”
    “ağzında ekmek varken konuşulmaz”
    dedi, “iğrencim. kabül” lavabodan döndüğümde, bana aldığı şeyi de yemiş
    olduğunu gördüm.
    “nasıl olsa yemiyordun” dedi,
    “bir şey için zorlandığında sinirinin tepene çıktığını biliyorum, tamamen
    özgürsün, bende tamamen özgürüm, seni de yiyicem yakında, tecavüz edicem sana.”
    sarhoş diye geçirdim aklımdan,
    kadınlar neden bu kadar çabuk sarhoş oluyor acaba?
    çıktık, belime attı elini,
    “yürüyemiyorum” dedi, “bi yerde duralım.”
    “logosa gidelim” dedim, “neskafe
    içeriz.”
    alsancakta sevdiğim iki yerden
    biri. logos ve ionia hariç, diğerlerini çöpe at, içindekilerle birlikte,
    çalışanları kast etmiyorum. her neyse, çok ileri gitmiş olmalıyım, ama kimin
    umurunda bu? sokayım alsancak’a.. sarhoş olmayı marifet sayan ve serseriliğe
    özenen bi ton lavuk görüyorum orada, ve evet sen şu an üzerine alınmak zorunda
    değilsin, “evet ya, çok haklısın” de bana, senin de amına koyayım, her neyse,
    neyden söz ettiğimi anlayamıyorsanız burada ne işiniz var?
    birer neskafe geldi, “bu şarkıyı
    biliyor musun?” dedi bana.
    “hayır” dedim, “burada çalan çoğu
    şarkıyı bilmiyorum, ama seviyorum çalan şeyleri.”
    “evet, ben biliyorum” dedi. bir
    sigara yaktı, ben sigara paketine elimi götürürken elime vurdu, içme der gibi,
    ama engelleyemezdi, hiç kimse engel olamazdı ciğerlerimin amına koyucak olmama,
    size ne ki? hayat benim hayatım.
    hatırlıyorum, “bundan sonra
    sigara yok delikanlı, hiçbir şekilde sigara ve türevlerini kullanmamalısın.”
    anlıyordum, ot diyemiyordu moruk, doktor, türevlermiş, sikmişim.. “ve ayrıca
    ağır kaldırmak yasak, nefes nefese kalmamaya özen göstermelisin”. söylediği ne
    varsa, tersini yapmaya özen gösteriyordum. bi şişe daha fazla içebilmek için
    yayan gidip geliyordum her yere.
    iş görüşmelerimi hatırlıyorum.
    sabahın dokuzu. valide sesleniyor. kalkıyorum. başımda berbat bir ağrı,
    kusuyorum hemen ardından. bu günlerde de sık sık kusar oldum.  sol böbreğim ağrıyor bir de, ağrıyabilir,
    size ne ki bundan, neden uzatıyorum? hem şimdi, neden iş görüşmeme geçtim ki
    alsancak’ta güzel bir günü anlatırken?
    her neyse, kafam biraz karışık,
    mazur görün. iş görüşmesi demiştim, gitmem gereken yer bir kargo şirketiydi ve
    kurye arıyorlardı, bir gün öncesinden onlara internet üzerinden başvuru
    yapmıştım ve kişilik testi dedikleri zırtapozluğu doğru olarak doldurmuştum,
    yani neysem o olarak. ardından da, “böyle salakça bir test ile insanların
    kişiliğini öğrendiğinizi mi sanıyorsunuz” demiştim, “ben yalan söylüyorsam,
    nerden anlayacaksınız ki, ben 23 yıldır birlikte yaşadığım kendimi
    tanıyamıyorum bazen” gibi bir önyazı  ile
    gönderdim başvuruyu.
    ertesi sabah aradılar,
    şaşırmadım, biliyordum arayacaklarını, ilginç gelmiş olmalıydım onlara.
    testteki soruları hatırlıyorum, azimli misiniz? hayır! neyse. sabahın 11’inde
    ordaydım, öncesinde, iki bira içmiştim sabahın köründe ve öyle gitmiştim
    görüşmeye. oturdum, herif özgeçmişimi aldı eline, sorular sordu, birkaç basit
    soru, yanıtladım, ardından “biz sizi arayacağız” dedi, “ne zaman, kesin arar
    mısınız?” gibi hiç bişi sormadım bile, ne gerek var ki? siktiğimin herifleri,
    birçok yerden şöyle bir cevap almıştım, “öz geçmişinizi taktirle karşıladık,
    ancak şu an için size olumlu bir yanıt veremiyoruz” vs vs.. ne takdiri lan? kim
    kimi kandırıyor?
    boş verelim. alsancakta
    çimlerdeyiz, idil ve ben. has hatun, “sana sürprizim var demiştim ya” dedi.
    “evet?” dedim, çantasından bir
    üçlü çıkardı, önüme attı, “yak şunu.”
    saat beş suları, alsancak
    çimlerdeyiz, yaktım, çektim, verdim ona, çekti, ben aldım, o aldı, ben aldım..
    yattım sonrasında çimlere. “çok iyiymiş” dedim.
    “refikten kalmıştı” dedi,
    “belli” dedim. dünya çok hızlı
    dönmeye başladı, iyiydi, öksürük geldi sonrasında, kalktım.
    “iyi misin?” dedi.
    “geçer” dedim, geçti de nitekim,
    “endişelenmeye gerek yok.”
    “sorun yok değil mi?” dedi.
    “sorun daima var” dedim, “ama bu
    konuda endişelenmeye gerek yok.”
    “suçluluk hissediyorum”
    “en azından sen bir şey
    hissediyorsun” dedim, “etrafına bak, geçip giden tiplere, çoğu hiç bir şey
    hissetmiyor bence, ya da tam tersi, kendimi üstün görmüyorum, kim haklı bunu da
    bilmiyorum, onlar veya biz gibi bir ayrımda yapmıyorum, sadece bir fark var,
    anlıyor musun, ısınamıyorum, bir şeyler daima ters gidiyor ve ben neyin ters
    gittiğini bile bilmiyorum, sadece ters g…”
    durdum, ottu nedeni muhtemelen,
    kafamın iyi oluşuydu, şaraptı, yukarıdaki güneşti, ezeli ve ebedi olan
    allah’tı, sürekli giden ve bir süre sonra geri dönen hatunlardı.
    “napalım” dedim.
    “napabiliriz?” dedi.
    “dün ‘desem’e gittim bir
    arkadaşımla, oraya bakabiliriz yine, belki iyi bir şey oynuyordur.”
    “belki de, ama yedi seansına daha
    var.”
    “iddaa oynamalıyım” dedim, “kalk
    hadi, gazete alıcam.”
    gittim, aldım, çimlere döndük, o
    bana bakıyordu, dikkatlice, farkındaydım, bende bahis bültenine bakıyordum, dikkatlice,
    farkındaydı.
    “neden bunu oynuyorsun” dedi
    “hayatta 100 milyon bile
    kazanabilecek kadar şanslı mıyım, ölçmek istiyorum belki de.”
    “100 milyon mu veriyor sonuçları
    bilene.”
    “hayır, bildiğin maç sayısı ve
    hangi maçlar olduğuna göre değişiyor, öğretebilirim istersen.”
    anlattım. dinledi, sonrasında
    birkaç tahmin yaptı, gidip kuponu yatırdık. kafamız çok iyiydi, ve ben iki de
    bir burnumu siliyordum. hatırlıyorum da, lisede, bir keresinde, burnum akıyor
    diye yanımdaki hatun yerini değiştirmişti. tanrım, ne kadar kötü hissetmiştim
    kendimi, hiçbir kız yaklaşmazdı yanıma, benimde onların yanına yaklaşacak
    cesaretim yoktu, uzaktan izliyordum olan biteni. birileri birilerini sikerken,
    ben elime patlatıp duruyordum, en sonunda, birisini sikmek istedim, ama yapamadım,
    olmuyordu, onları düşünerek boşalabiliyordum, sorun çıkmıyordu, fanteziler,
    ancak, gerçekte? o zaman olması gerektiği gibi yürümüyordu işler, duygusal bir
    bağ yoksa elimi süremiyordum onlara.
    ve bir keresinde, aşık olduğum
    birini mutlu edebilmeyi başardım, yaladım onu, nasıl geliştiği hakkında hiçbir
    fikrim de yoktu üstelik, aniden gelişmişti, iki kez boşaldı, “teşekkür ederim”
    dedi. sadece oral, bişi diyemedim. ilk kez geliyordu bu başıma, kadınlar
    konusunda oldukça acemi sanıyordum kendimi.
    her neyse, kuponu yatırdık,
    “kazanabilir miyiz” dedi.
    “kazanma şansımız sıfır” dedim.
    “o halde neden oynadık?”
    “deniyoruz.”
    bir ilan gördüm, garson aranıyor
    yazıyordu, denedim şansımı, olmadı, almadılar.. ve desem’e gittik, yedi seansı,
    bir gün önce izlediğim film oynuyordu, “dün bunu izlemiştim” dedim, “ama yine
    izleriz istersen, senin de izlemeni isterim.”
    izledik, dün güldüğüm esprilere
    yine güldüm, aynı şey diye geçirdim içimden, ve ben yine de gülüyorum. aynı şey
    dedim, terkedilişler, giden sevgililer, biten aşklar, yitip giden zaman, her
    şey aynı, ve ben her seferinde daha da kötü hissediyorum kendimi. neden
    gidiyorlar? sürekli gidiyorlar. hep. daima. asla sonsuza dek kalmıyorlar
    yanımda. geri dönüyorlar bir süre sonra, ama bu kez de ben kabul etmiyorum,
    çünkü biliyorum, yine gidicekler, daima.
    film bitti. çıktık. saat dokuzdu
    ve babam eve gelmeden evde olmalıydım. bir tek o ve ben kalmıştık geride, en
    azından bir süre ikimiz olacaktık.
    “ben gitmeliyim” dedim, “babam
    işten gelecek, ona yemek hazırlamam gerekiyor.”
    dün sabahtan beri hiçbir şey
    yememiş olan ben. ne komik. hiçbir şey anlamamış gibi baktı yüzüme idil,
    “neden sen hazırlıyorsun?” dedi.
    “diğerleri yok, gittiler, bir
    süre herkes tek başına kalıp kafasını dinlicek, sonra dönecekler.. dün annem
    gelmişti, ama doktora gitmek için sağlık karnesini aldı, bir şeyler yememi
    sağladı, gitti. sen gelsene bize, bizde kalırsın, sorun olmaz, şimdi o evde
    yalnız başına, gece, pek iç acıcı olmucak senin için.”
    “tamam” dedi. gittik.
    akşam.. ev. sizi sıkmak
    istemiyorum. geçelim buraları.. gece. ev.. diğer odaya yatak hazırladım. yattı
    idil. ben odaya döndüm. birileri ile konuşmaya çalıştım, ama başaramadım, kimse
    benimle konuşmak zorunda değildi, denemenin yararı yoktu, bitmişti her şey,
    sevilmiyordum artık, 2 saat boyunca aynı mekanda bulunup selam bile vermemek
    gibi bir şeydi, ya da “naber” sorusunun cevabında senin de nasıl olduğun
    sorulmuyorsa, zorlamamak gerekiyordu insanları. bırak sussun herkes. bırak
    sussun. bırak. sende sus. susmalıydın. hata ettiler buna engel olmakla!
    boşalamıyordum. lanet olsun.
    denedim yine de.. biraz porno indirdim internetten, midemi bulandırmayan türde
    olmalarına özen gösterdim. sevmiyordum pornoyu, hiçbir şey hissetmiyordum.
    garipti, herkese göre gariptim, bu yaşıma kadar bir kez ve o da yarım yamalak
    sevişmiş olmam da garipti size göre. kimse kimseyi anlamıyordu ve sorun yoktu,
    boş vermeliydik bence. ait değildim, yabancıydım, ve ağlamaya başladım sonunda.
    pj harvey akıyordu, river akıyordu. ne diyordu bilmiyordum ve ağlıyordum. biri
    diğer odada ölümüne öksürürken ben ağlıyordum. ekrana bakıp ağlıyordum. sonra
    durdu. bir kez daha denemeyi düşündüm. diğer odada bir hatun vardı, iri
    göğüslere sahip, 21 yaşında, oldukça güzel, yeşil gözler, kırmızı oje, üstelik
    sarhoş. şansımı denemeye karar verdim.
    gittim yanına, açtım kapıyı,
    uyumuyordu, “ben de seni bekliyordum” dedi. kilitledim kapıyı ardımdan. yanına
    gittim. yat dedim, kalkma. bacaklarını okşamaya başladım önce, bir gecelik
    vermiştim ona giymesi için, açtım bacaklarını, elliyordum, gözlerime bakıyordu,
    iyi hissediyor olmalıydı, sonrasında elimi biraz daha yukarı çıkardım,
    kavradım. kilotunun üzerinden okşuyordum, iyi gidiyordu, yavaş yavaş üzerine
    doğru hareketlendim, “sertleşemiyorum” dedim, “yardımcı ol bana.”
    doğruldu yataktan, ağzına aldı,
    iyice, çekti içine, yalıyordu, bir süre sonra, “tamam şimdi hazır” dedi,
    “girebilirsin içime.”
    çıktım, yerleştirmeye çalıştım,
    gidip geliyordum, çok iyi bir ritim tutturmuştuk, ve babam diğer odada
    ölüyordu, öksürüyor ve ölüyordu, ve ben boşalmaya çalışıyordum. lanet dünyanın
    içine boşalmak istiyordum, merkezine, dünyanın çekirdeğine boşaltmak, durdurmak
    bu hayatı. ama olmuyordu, tekrar denedim, tekrar tekrar ve tekrar. açtım
    gözlerimi, önümdeki alete baktım, odamdaydım, sadece hayal etmiştim, odasına
    gidiyordum ve sevişiyorduk, bir hayaldi bu, ve o itiraz etmezdi de ayrıca,
    istiyordu beni, çok istiyordu. ben istemiyordum. kimseyi istemiyordum artık.
    kimseyi istemeyecektim. kimse beni istememeliydi. kalktım yerimden ve giydim
    baksırımla şortumu üzerime. otuzbiri bile başaramıyordum artık. nedeni,
    içimdeki acıydı. ya da ruhum ölmüştü. bu da öykü mü? adam sen de.
    “baba su vereyim mi?” dedim,
    öksürüyordu feci halde, “ya da ilaç?”
    “gerek yok oğlum” dedi, tam o
    anda fare gibi bişi geçti sanıyorum yanımdan, ya da benim her zamanki
    halüsinasyonlarımdan biriydi, bilemiyorum.
    babama “sende gördün mü?” dedim,
    “fare mi geçti?”
    “yok hayır ben bir şey görmedim
    oğlum” dedi, paranoyaktım, halüsinasyonlarım vardı, hiçbir şeyin gerçekliğinden
    emin olamıyordum, hiç bir şeyden emin olamıyordum ve gidip kapanı çıkardım,
    dolabı açtım sonrasında, lanet dolap, sadece margarin var, ne komik değil mi?
    peynir yok, zeytin yok, yemek yok. sularım kesik. dolap bomboş.. hah ha. dünden
    beri hiç bişi yememiş olan ben, bir parça ekmek koparıp kapana yerleştirdim.
    bekledim lanet sabahın olmasını. film izledim. izlemedim. film aktı sadece. ben
    de baktım boş boş.
    bir hareket olmalıydı gecede,
    böcekler bu yüzden önemliydi, annem ilaç sıkıp hepsinin kökünü kurutmasaydı
    keşke, dedim, böceklerim önemliydi gerçekten, kalkar onları kovar, öldürmez ama
    kovardım arada sırada. yoklardı artık. hareket yoktu. hiçbir şey yoktu. sadece,
    bir hatun vokal, beth, pj, karen, bi hatun vokal işte, her kimse. yada mike
    ness, cobain, bir şey akar işte, güneş doğana dek bir şey akar. boş boş ekran,
    insanlar, film, oyun, rol, altyazı, hayat.
    güneş doğmuştu, yedisiydi
    sabahın, ve babam kahvaltı yapıyordu, işe gidecekti, pazar günü bile çalışan
    bir adam, kim için, ya da niye? her neyse.
    “baba bugün tek var mı bildiğin”
    dedim.
    “henüz bülteni incelemedim oğlum”
    dedi bana, “bulursam haber veririm, dün o atı nasıl yakalamışın sen ya.”
    “şans.”
    “şans.”
    çıktı evden babam. arka balkona
    gittim, kedime, bir kedi var, her sabah orada oluyor, alt katın bahçesine
    geliyor, ekmek atıyorum, yiyor, uyumu yakaladık. eve sokamıyorum kedileri, ev
    benim değil. ve bir adam geçer mahalleden haftada bir, çöpleri kurcalar. şişe
    topluyor. teneke topluyor. kağıt vs. ve ben özel bir torbaya, şişe, her türlü
    şişe, alkol değil, kola, su, falan, ve teneke, ve kağıtları doldurup, oraya
    bırakıyorum, aşağıya. o beni bilmiyor, ama görüyorum, berbat bir halde, saç
    sakal birbirine karışık bir adam, her salı gelip alıyor evimin önünden
    poşetimi, ben de ona bakıyorum gizlice. fareyi unuttum, kapan, fare, bir
    bakayım şuna.
    evet, ne diyordum, halüsinasyondu
    belki de, fare falan yok kapanda, olsaydı da öldüremeyecektim, dışarı salardım
    muhtemelen. tamam çok kötü biriyim ben, biliyorum, ama o kadar kötü değilim
    anlayacağınız, ama. ya da. her neyse. boş verelim. bu işte. öykü bu. basın yada
    kıçınıza sokun. ama bu bir öykü!
    hay aksi şeytan, çay suyunu
    unuttum, hatun uyanacak, kahvaltı yapmalıyım, iki gündür bi şey yemedim, sırf
    alkol ve duman. ve berbat bir pazar sabahı daha. her neyse. hayat. umarım bu
    öykü hoşunuza gitmiştir. eyvallah!

    7 ağustos 2005
  • isimsiz 3

    isimsiz – 3
    “gene kendin
    hakkında yazıyorsun” dedi, “sürekli kendin hakkında yazıyorsun.”
    “kendimi bi bok
    zannediyorum” dedim, “herkesin ruhumu görmesini istiyorum.”
    “ama”
    dedi, “böyle bir yere varamazsın hem çok içiyormuşsun artık, yapma!”
    “kim nasıl bir
    yere varmış ki” dedim
    “nereye gidiyoruz?
    hem herkesin nesi
    var böyle?
    neden herkes her şey
    yolundaymış gibi davranıyor?”
    bir nefes aldım
    hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.
    “içme” dedi.
    “sana ne”
    dedim. yeni bir tane daha yaktım. “başka işin yok mu senin” dedim,
    “yemek yapsana sen”
    onun evindeydik,
    onun mutfağında. az önce içeride o’nun grup arkadaşları vardı, gittiler.
    sevmiyordum onları. hiçbirini. orada ne aradığımı da bilmiyordum. sadece
    oradaydım. orada bulunmam gerekiyordu belki de. bilemiyorum.
    telefon çalar, ve
    biri “oğlum seni arıyor bi kız” der, “alo” dersin,
    “görüşebilir miyiz” der kız. bu kız m veya z olabilir, 999 tane
    ihtimalden herhangi biri, ve mutlaka ilk lafı “görüşebilir miyiz”
    olur. çoğunun sizin “alo” lafınızı duyduktan sonra söylediği ilk söz
    “görüşebilir miyiz” oluyor. programlanmış bir robot gibi, kolu çek
    düğmeye bas gibi, 6 yıl önce yazdığım bir şeyde olduğu gibi, ama asla gerçekte
    olması gerektiği gibi değil, biraz alışılmışın dışında ve sahte gibi biraz sanki,
    “tabii görüşebiliriz” diyorum. çünkü, ona hayatımı borçluyum, en
    azından o öyle olduğumu zannediyor, oysa ben ondan, ve diğerinden, ve bir
    diğerinden ve daha daha diğerinden nefret ediyorum. “hayatını
    kurtardım” derler, ve arkalarını dönerek kıvırta kıvırta mutfağa doğru
    yürürlerken rahatsız edici bir kahkaha çıkıverirler. neden burdayım neden
    burdayım neden burdayim. pekala, başa alalım.
    evde oturmuş,
    sabahın on buçuğunu beş geçe, yani 10:35’de uykusuz geçirdiğim bir gecenin
    ardından biraz uyumak için yatmaya hazırlanıyordum. hayatta en çok sevdiğim
    şeylerden biri, uzun süre uyuyamayıp sonra mışıl mışıl uyumaktır, bebekler
    gibi,  bunu chuck palahniuk’te anlatmış,
    evet, biliyorum, pekala, zor, zor, zor, altı aydır tek satır yazmamış biri için
    gerçekten zor, ama başladık bir kere, devam ediyoruz. bitirmek zorundayım,  bitirirsem kendimi rahat hissedicem. hem o
    iki yüzlü insanlardan kurtuldum artık. evet daha rahatim, rahat rahat rahat.
    birazdan beni dünyaya getiren insan ile pazara gidicek ve gördüğüm her yeni
    yüzle enerjimi biraz daha yitireceğim, ama şu an, pj harvey çok iyi gidiyor,
    ben de, birlikte ilerliyoruz, ruh veriyor bana bu kadın vokaller – ama hepsi
    değil, çok azı. ve. pekala.
    kendimi yatağa
    bıraktım, iki gündür uyuyamamıştım. bazen öyle oluyor. genelde öyle oluyor. hep
    öyle. iki günde bir uyuyorum. ya da günde iki saat. tercih hakkım yok.
    kendiliğinden geliyor uyku, ve o an, dünyanın en mutlu insanıyım diye
    düşünüyorum, düştüğümü hissediyorum, yatağın içinde aşağıya doğru düştüğümü, ve
    bir telefon. “oğlum seni arıyor bir kız”.
    “alo”
    “görüşebilir
    miyiz?”
    eve çıkıyorum.
    üçüncü kat. buca. isteyenlere tam adresini verebilirim, ama şu an… pekala,
    zorlanıyorum.
    kapıyı çaldım. açtı.
    hatun. ve odada üç erkek var. bi de kız. o kızı ilk kez görüyorum. hatunu ise,
    hey bi saniye neden kız ve hatun diye ayırıyorum ben bunları? pekala.. hatun
    hayatımı kurtardığını zannediyor. kızı ilk kez görüyorum. diğer üç erkek ise
    grubun diğer üyeleri imiş, bas, davul, gitar. müzik yapıcaklar. yapabilirler,
    seslerini kısık tuttuğum sürece her bi bok yapabilirler. ama kötü. kötü olmak
    zorunda değil ama kötü. ve kötü de olabilir. bu müzik yapmalarını engellemez.
    keşke engelleseydi. “yeni bi demo kaydettik”. parası olan herkes yeni
    demo kaydedebilir, ama iyi müzik yapanların çoğu demo kaydedecek parayı
    bulamaz. para ile yetenek ters orantılı olabilir. tanrının bir hatası daha.
    upgrade etmeliyiz hayatı. çok fazla bug var. bug mu deniyodu ona? ama zor.
    pekala
    pekala.
    “gitarlar her
    parçada aynı sanki” diyorum, ve bunu derken o üçlüden hangisi gitar
    çalıyordu hatırlamıyorum ama üçlüden bir nefes alma sırasının bende olduğunu
    biliyorum. boktan adamlarla içtim, boktan yerlerde içtim, boktan şeyler içtim,
    ama daha kötüsü de bu üç kötünün aynı anda denk gelmesi; boktan bir yer, boktan
    adamlar ve boktan bir mal. ciğerim harbiden beş para etmez ayrıca. ve
    biliyorum, artık sıkıldınız bu metafordan, ama sizin de her sabah
    akciğerleriniz ağrısa, nefes alamasanız, ve “evet, tamam, galiba bu kez
    ölüyorum” deseniz, siz de her öykü ve şiirinizde “ciğerlerim şöyle
    ciğerlerim böyle” der durursunuz. evet bir sonraki paragraf lütfen.
    biri yüzüme ters
    ters bakıyor, ve anlıyorum, gitarist oğlan bu. ve bir şey daha keşfediyorum,
    yaptığı işi kötü yapan insanlara “kötü” derseniz kızıyorlar ve
    yaptığı işin iyi olduğunu zanneden insanlara yalancıktan “iyi”
    derseniz bunu anlayamıyorlar, ve gerçekten “iyi” iş çıkaran insanlara
    “iyi” veya “kötü” demeniz bir şey ifade etmiyor, çünkü
    onlar size “nasıl buldun” demiyor bu dangalaklar gibi.
     “nasıl 
    buldun” aptalca bir sorudur ve nefret ederim. ortaya koyduğun bir
    şeyi, birine gösterip, “nasıl buldun” diye sorma. asla. asla. asla.
    pekala.
    “gitar kötü ama
    şarap iyi” diyorum, hatun gülüyor, hatun bana aşık, genelde hatunlar bana
    aşıktır, ben onlardan nefret ederim, iyi bir denklem. neyse, devam edelim, kız
    bana bakıyor, biraz şişirilmiş bir kahramanım ben. bu işler ortalama iki üç
    yıldır bu şekilde yürüyor, ufak bir üne kavuştum, “seni biriyle tanıştırcam”cı
    insanlar var etrafımda. bir süredir yoktular, gene geldiler.
    pekala.
    “yazdıklarını
    okudum” dedi kız, “bana kalırsa, bir açıdan iyi, ama aceleye
    getirilmiş gibi bir halleri var, üzerinde biraz çalışılsa çok daha iyi
    olabilirmiş” diyor.
    “iyi, sen
    üzerimde çalış o zaman, buna izin veriyorum” diyorum.
    “hayır sen beni
    yanlış anladın” diyor.
    “ben herkesi
    yanlış anlıyorum” diyorum, “biraz daha şarap ve bi kaç furt sonrası
    çok iyi anlaşacağımızdan eminim.”
    sarhoş olmak
    üzereyim, ve akıyorum, sihirliyim, kafam ayıkken tek laf edemiyorum bu
    hatunlara. şarap tek ilacım benim. şaraptan önce, şaraptan sonra, tıpkı isa
    gibi. hatun gene gülüyor. sürekli gülüyor. ve bir şey daha, hayatımı kurtardı o
    benim, o öyle sanıyor, sorun yok, sanabilir.
    gecenin ilerki bir
    saatinde herifler gidiyor. ben iki kızla, iki hatunla veya bir kız bir hatunla
    kalıyorum. bu ikisi bundan sonra bu evde yaşayacaklar. ve ben bir kalem ve
    kağıt istedim. aldım.
    sonra yanıma oturdu
    hatun. bir kaç satır sonra;
    “gene kendin
    hakkında yazıyorsun” dedi “sürekli kendin hakkında yazıyorsun.”
    “kendimi bi bok
    zannediyorum” dedim “herkesin ruhumu görmesini istiyorum.”
    “ama”
    dedi, “böyle bir yere varamazsın, “hem çok içiyormuşsun artık,
    yapma!”
    “kim nasıl bir
    yere varmış ki” dedim “nereye gidiyoruz? hem herkesin nesi var? neden
    herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor?”
    bir nefes aldım
    hastalıklı ciğerlerime. ağzımdaki sigarayı çekti aldı o.
    daha iyi bir öykü
    olabilirdi, biliyorum, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yaşanan pek bir şey
    olmadı, ve emin olun bir daha onlarla görüşmeyecek, içmeyecek, ve… her neyse.

    yok. olmamalı. neden
    kurtulamıyorum bilmiyorum. kızıcaklar bana. eminim. “sana evimizi açtık,
    içkimizi paylaştık, senin hayatını kurtardık ve senin şu yaptığına bak”
    diyicekler. haklı da olabilirler. ama anlamaları gereken şey, bir kişinin cep
    telefonunu 12 kez arayıp cevap alamayınca, sonra evden aramak, ve validenin,
    “uyuyor” lafına, “çok önemli” diye karşılık vermek. nedir
    önemli olan? yok. öylesine. ve ben 3 gündür uyuyamıyorum. ve bu bok çok kişisel
    oldu. ama pj harvey akmaya devam ettiği sürece, sorun yok. o ve beth.. [
    22.haziran.2005]
  • dünyanın en güzel şeyini istiyorum

    dünyanın en güzel
    şeyini istiyorum
    bugün
    yeliz aradı,
    sanırım
    mastürbasyon yapıyordu,
    inliyordu
    telefonda.
    “alo”
    dedim.
    “boşalmak
    üzereyim adamım” dedi.
    “’napabilirim”
    dedim,
    napmam
    gerektiğini bilmiyordum.
    durdu
    kesti
    inlemeyi
    “sence
    dünyanın en güzel şeyi nedir?” dedi.
    “intihar”
    dedim.
    “saçma”
    dedi.
    “hayır”
    dedim.
    intihar
    güzel bir şeydir,
    eğer
    ölen sensen.
    “seni
    istiyorum” dedi bana.
    “aynı
    dertten muzdaripiz o halde” dedim.
    “ne?”
    “benim
    istediğim kişi de beni istemiyor.”
    “iyi
    geceler.”
    “sana
    da.”

    12.mayıs.2005
  • zihin halim

    zihin halim
    bir evdeyim.
    alsancak olmalı. en azından ben öyle hatırlıyorum. 10 dakika önce girdik eve ve
    ben 10 dakikadır ayaktayım. hatun tuvalete girdi biz eve girer girmez. ve ben
    onun çıkmasını bekliyorum, ayakta bekliyorum, henüz herhangi bir odaya girmedim,
    holde bekliyorum, nedenini bilmiyorum. kafam dumanlı…
    az önce, tezgahta, 2
    üçlü patlattık, aslında bana yasak bu, yani ot diyorum, akciğerlerim hassas,
    ölebilirim, çocukluğumdan beri her an öleceğimi sanarak büyüdüm zaten, bir
    türlü aklımdan çıkartamıyorum bunu. intihar intihar intihar. amcık.
    neyse. ölmeyi
    denemiştim bi kez, yeni yılın ilk haftasıydı, bir arkadaşımda kalıyordum,
    hatundu, bir grunge grubunda vokalistti, ama pek beğenmiyordum yaptıkları
    şeyleri, neyse, evde elektriklerimizin kesik olduğu bir gün onu aramış ve
    “sende kalabilir miyim” demiştim, ki bundan bir kaç hafta öncesinde o
    bana “bende dilediğin kadar kalabilirsin” demişti.
    “ne yani
    demiştim, birlikte yaşamayı teklif etmenin başka bir yolu mu bu?”
    “ne
    dersin?”
    “olmaz
    derim.”
    üzülmüştü.
    üzülmesine üzülmüştüm. onu hiç ayık görmedim mesela ben. var öyle bi kaç insan
    hayatımda -hiç ayık görmedim. geleceğimi görebiliyorum onlara bakınca.
    size doğruyu
    söyleyeceğim, bu öyküde hiçbir şey anlatılmıyor ve sonunda da bir yere varılacağı
    yok. hiç bi şeyin hiç bi yere vardığı yok zaten. dönüp dolaşıp en başa sarıyorum
    sürekli, bu yıllardır böyle. şu ansa, sarhoşum. şu an bu şeyi yazarken deli
    gibi hissediyorum kendimi.
    ne diyordum?
    elektriklerimiz kesikti. faturayı ödemezseniz öyle oluyor, bu hayatta her şey
    için size bir fatura kesiliyor, hiç dikkat ettiniz mi buna? ne tuhaf bir yaşam
    tarzı edinmiş insanlık yüzlerce yıllık evrim süreci sonrasında. bana
    sorarsanız, hiç çıkmamalıydık sudan derim, ne demek istediğimi anlayabiliyor
    musunuz? merak ediyorum, sudan çıkmış balığa dönmek? kim bulmuş bu deyimi?
    kıyak bence. çok kıyak. sudan çıkmış balığa dönmek. benim gibi bir insan için
    ne güzel bir tanım bu. harika!
    alışamıyorum
    yaşamaya. ağır geliyor. taşıyamıyorum. sürekli bir açık kapı. intihar intihar
    intihar. bok! her şeye karşı bir yabancılık hissi barındırıyorum içimde. ait
    olmama hissi. ait olamama. teneffüsten sonra zil çalar, ve siz yanlış bir
    sınıfa girersiniz mesela, herkes yabancıdır, herkes ve her şey. oturacağınız
    yerde bile başka biri vardır. hani olur ya, bi düşünün, bu tip bir şey işte.
    sudan çıkmış balık. her an ölecekmişim gibi bir his var içimde. kendi elimlen.
    geceleri, yatağa
    girdiğimde ki bu sabahın altısından önce olmuyor genel de ki o zaman neden
    geceleri diyorum ben? her neyse. sabahın altısında yatağa giriyorum, aklımda,
    ölüm güzel ölüm. -evim güzel evim- gibi bir şey. son günlerde düşündüğüm tek
    şey bu. çok fazla baskı var.
    hikayenin iyice
    karıştığının farkındayım. aslında olay şundan ibaret arkadaşlar; 2 herif var,
    ve 2 hatun, takı tezgahında içip muhabbet ediyorlar, sonra heriflerin biri ile
    hatunların biri eve gidiyor, bir süre sonra diğer herifle diğer hatunda
    geliyor, gece oluyor, içmeye devam, sabah, herif evine dönüyor. özet bu. şimdi
    dilerseniz, öykümü okumaya devam edebilirsiniz, beğenmeyenler yarıda
    bırakabilir. merak edilecek bir şey yok kısacası, her zamanki boktan
    muhabbetime devam ediyorum; hatunlar, içki, müzik.. ölüm ölüm ölüm. -ölüm daima
    var zaten.. hayattan, ufak ama ölümcül bir kaçamak yapmak. intihar intihar
    intihar. zihin halim!
    yeni yılın ilk
    haftası elektriklerimiz kesikti, -nedeni fatura- ve 3 gündur, karanlıkta,
    geceleri, uykusuzlukla mücadele ederken hayatta kalmaya çalışıyor ve bu arada
    sürekli kapanan telefonumu açık tutmakta zorlanıyordum. şarjımız bitiyordu;
    telefonumun ve benim! karanlıkta zihnimin salgıladığı şeyler; bir kaç hap,
    dolab, git, aç kapağı, kolay olucak, inan bana, çok kolay..
    çarşambaydı,
    muhtemelen, ya da salı, akşam 22 sıraları.. karanlıkta oturmuş, evdeki herkesin
    birbirine sataşmasını izliyordum. annem babama. abim ablama. sonra hepsi birden
    bana. evet evet, bir porno filmin senaryosunu çağrıştırabilir size bu durum,
    ama hayır. olay daha çok, ödenmeyen maaşlar ve yatırılamayan faturalar ile
    ilgiliydi.. ve stres, daha çok stres, daha da çok stres ve her şeyin merkezine
    komplike bir şekilde bağlı tutulan ben.
    anlamadığınızı
    biliyorum. ben de bi sik anlamıyorum zaten. hem anlamanız da gerekmiyor! okuyup
    gececeksiniz. hepsi bu. antre. bir şekilde. holde. ayakta. bekliyorum. hatun
    tuvalette. az önce biz. ikimiz. ve refik ile bir ikinci hatun. biz dördümüz
    takı tezgahındaydık. sonra ben, bu hatunla, eve geldim. o tuvalete girdi. bende
    holde beklemeye başladım. kafam bi milyon. şarap içtik. ve ot. ve bira.
    alsancakta. bir pasajda. hangisi olduğunu söylemeyeceğim.
    geriye dönersek, şu
    grunge grubunun vokalistine. adı yeliz. en azından o bana adının bu olduğunu
    söylemişti. buca’da yaşıyor. buca, izmirde bir yer. 26 yaşında bu hatun.
    sanıyorum. “ölmeye ihtiyacım var” diyorum ona, “alo”
    dedikten sonra o bana. o sırada internet kafeden yeni çıkmışım. saat 22.30
    olmalı. 22 sıralarında, evdeki gürültüye ve karanlığa daha fazla dayanamayıp,
    internet kafeye gitmiştim.  lanet olası tek
    bir mail.. lanet olası tek bir mesaj.. lanet olası tek bir çağrı. ama yok. yok
    işte. yok. ve. hikayemin bi ileri bi geri aktığının farkındayım. (cinayet
    cinayet cinayet-zihin halim) gene kimse mail yazmamıştı bana kısacası. kimse
    mail yazmıyordu o aralar zaten bana. kimse arayıp sormuyordu. ama yok. ben
    dedim bi kere. yok. kesinlikle bir daha yok.
     “girdap, sen iyi misin?” dedi bana
    yeliz, “sarhoş musun?”
    “sarhoş
    muyum?”
    “gel
    bana.”
    “hı hı.”
    gittim. buca. grunge
    grubu. vokal. “ölmeye ihtiyacım var.” sarhoştu gene. ama bi şekilde,
    ayık sayılırdı. sarhoşluğun o tuhaf evresine ermişti işte. o kadar çok içmişti ki,
    artık hepimizden daha ayık kalıyordu zihni içkiyle.
    “sabahları bana
    ilişme sakın” demişti, “benimle konuşma, tek söz etme sabahları,
    anlıyor musun?”
    “neden?”
    demiştim.
    “o başka
    biri” demişti, “gerçek yeliz, sarhoş olanı.”
    “peki.”
    sızdı o, o gece.
    yeni yılın ilk haftası. çarşamba. gece. “bi kaç hap sadece dostum. bu çok
    kolay. inan bana.” ve yaptım… intihar intihar intihar.. zihin halim!
    gözlerimi
    açtığımdaysa, gecenin onikisiydi ve hala hayattaydım. ertesi gün.
    hastanedeydik. “sana mesaj geldi” dendi bana.
    “ne?”
    “bir arkaşın
    seni merak etmiş, ulaşamamış.”
    kim olduğunu çok iyi
    biliyordum. abimin telefonunu elime alıp mesajı okudum. lanet olsun,
    ölmemiştim. buna üzüldüm. ve dahası, yıkanan midenin dışında, bir de hortum
    taktılar sol akciğerimin bulunduğu tarafa. çok fazla sigara demiş doktor, bu 2
    sene önce de oldu. hey bakın, hastalığımın ismini bilmiyorum, çok uzun bir adı
    var, akciğerimde bilmemne bişileri patlıyor ve içeride hava sıkışıyor. ardından
    bir hortum takıyorlar size, rahat nefes alabilmeniz ve sıkışan havayı dışarı
    atabilmeniz için. çok fazla ağrı yapıyor bu durum. ama acı güzeldir. bunu daha
    önce de anlattım size. jilet. kesikler. acı. ruhsal acıyı dindirebilen bir
    fiziki acı. ya da her neyse işte. ölmemiştim. Anlayabiliyor musunuz? ne boktan
    bi durum. yılbaşının ilk haftasıydı. sikmişim yılbaşlarının ilk haftalarını..
    ve bir ay sonrası..
    ayakta bekliyorum. holde. şifonu çekiyor hatun. sesi duyabiliyorum. bir adı var
    bu hatunun, adının idil olduğunu söyledi bana. intihar intihar intihar.
    zihnimin her boş kaldığı anda, durmaksızın canımı acıtan hayata karşı, basit
    bir elveda. fısıltı halinde sürekli tekrarlanıyor bu kulağıma. hayran olduğum
    üç heriften biri cobain. bir gün bir tüfek edinmeliyim. yirmi üç. yirmi beş.
    yirmiyedi. yetmişdört. ben kaçta gidicem? 23 çok kıyak bana sorarsanız!
    ölmeyi deneyip
    başaramadıktan bir ay sonra, alsancak kıbrıs şehitlerinde yürüyordum. arkamdan biri
    seslendi, “girdap, adamım.” bu refik olmalıydı. “sen içimdeki
    boşluğu dolduruyorsun adamım.” biri böyle demişti bana bir zamanlar.
    “ooo, sen
    nerden çıktın ya?” dedim refik’e dönüp.
    “hollanda
    maceram bitti. döndüm” dedi.
    bir keş. bir ayyaş.
    genel anlamda tam bir junkie. 30 yaşında henüz. onunla ve seçil’le beraber
    amfetamin takıldığım dönemler geldi aklıma o an. manisa yolu. 5 yıl önce. 6 yıl
    önce, tanıştırıldık onunla, şu an ankara’da kafayı yemekle meşgul olan seçil
    adında bir dostum “bu herif seninle tanışmak istiyor” demişti bana.
    aman Allah’ım, son
    bir senede ne çok duydum bu kelimeyi. tanış. tanışıklık. tanıştırılmak.
    “seni biriyle tanıştırcam.” “seninle tanışmak isteyen biri var.”
    “seninle tanışmak istiyorum.” sikmişim… neyse… her anlamda sikilmişim
    aslında, ama bunun farkına varmam zaman aldı ve sikildiğimin farkına vardığımda
    çoktan içime boşalmışlardı bile, tümden, tüm dünya. çok fazla uğraşıyorlar
    benimle. mesela şimdi de af çıkardılar, bok var diye yani, iki yıllık bir
    okula, 4 senemi harcadım. ne saçma bir hayat! ama en sonunda kazanan ben
    olucam, bundan eminim. hala umut var.. bok var!
    şifonu çekti idil.
    çıktı. yalın ayak. harikulede yeşil ojeler sürmüş ayak parmaklarına.
    “içeri geçsene, neden ayakta dikiliyorsun” dedi bana.
    “hangi
    kapı” dedim. 3 kapı vardı, biri yatak odası, biri mutfak, biri oturma
    odası. bi de tuvaletin kapısı. bir de çıkış kapısı. etti beş kapı. beş kapı
    arasında sıkışıp kalmıştım anlayacağınız. midem bulanıyordu. kusmak
    istemiyordum. “genç zenci, sakin ol.”
    ama oldu işte.
    çıkardım ne varsa. hole. “önemli değil” dedi idil, “ben temizlerim
    onu, sen içeri geç, şu kapı.”
    içeri geçtim. müzik
    sesi geliyordu. açık kalmıştı teyp. gravediggaz çalıyordu. “bu grubu
    biliyor musun?” dedi bana idil.
    “bronx’lu rap
    gruplarının çoğunu bilirim” demiştim ona, neden öyle söylediğimi
    bilmiyorum, “bilen adam”ı oynamaktan ve dahası her şeyi bilen
    tiplerden nefret ederim. kötü bir izlenim yarattım onun üzerinde. ki ilk anda
    zaten içine etmiştim her şeyin orta yere kusmakla. ama umurumda da değildi
    açıkçası.. hatunların biri gelip biri giderken izmir’e, ben gitmek istiyordum
    izmir’den başka bir yere.. aşk iş ev – zihin halim.
    refik bana
    “döndüm” demişti, alsancakta karşılaştığımız gün. hollanda’ya gitmiş,
    bir süre takılmış ve dönmüştü. takı yapıp satıyordu gene, eskisi gibi yani. 6
    sene önceydi bu. seçil,
    “biri seninle
    tanışmak istiyor” demişti 6 sene önce.
    “nası
    yani” demiştim.
    “ona senden bahsettim
    ve seni ilginç buldu.”
    “senin tuhaf
    bulman gibi yani” dedim seçil’e. çünkü daha öncesinde  “çok tuhaf bir herifsin sen”
    demişti bana seçil.. ah, evet, iyicene içine ettim öykünün. ama napabilirim?
    size sarhoşum demiştim. refik’le beraber o’nun takı tezgahına gittik. bu arada,
    6 sene sonrasına geçiş yaptım yine. neyse..
    iki hatun vardı
    tezgahta. idil ve cansu. “bu girdap” demişti refik, çook eski bir
    dostumdur, yolda karşılaştık”. ‘rastlantısal bir düzüşme faslı’
    koyabilirim bu öykümün adını, şimdi aklıma geldi. iyi fikir… ama henüz
    kimseyle düzüşmedik çok şükür. ne diyordum. bi süre takıldık tezgahta, hava
    karardı, saat sekiz sıralarında idil, “biz eve gidelim girdap’la, siz
    sonra gelirsiniz” dedi refik’e. tezgahı gece 22’de kapatıyorlardı. ama
    tezgah refik’e aitti. ve bu iki hatun öğrenciydi, refik’te bunların yanına
    yamanmıştı, ne güzel bir hayat diye düşünmüştüm o an. eskişehirde bir, izmirde
    iki adet olmak üzere, toplam üç adet, benimle birlikte yaşamak isteyen hatun
    var, hemen şimdi olabilecek bir şey bu, eşyanı topla, evden çık, evlerine git,
    kapının zilini çal, ve ben geldim de, herhangi biri ile bunu yapabilirim, ama
    yapmıyorum, bekliyorum.
    holde ayakta
    bekliyordum. idil şifonu çekti. dışarı çıktı. ben kustum. sonra içeri geçtim. o
    da arkamdan geldi, elinde bir şişe şarap ve iki bardak vardı, teyp açıktı, gravediggaz
    çalıyordu. harika diye düşündüm, sonunda benim gibi sıkı rap dinleyen bir hatun
    buldum siktiğimin izmir’inde. karşıma oturdu. “bu herifin vokali hasta
    ediyor beni” dedi rza’yı kast ederek, “çok sakin.” durdu, gözlerime
    baktı, “sende çok sakin takılıyorsun” dedi, “çok hoş”.
    bişey demedim. konuştu. dinledim. kısa cevaplar verdim. çok sorunluydu açıkçası
    ve gerçek anlamda etkilendiğimi itiraf etmeliyim bazı noktalarında.
    “yeşil. güzel.”
    dedim.
    “beğenmene
    sevindim.”
    “neden?”
    “bilmem.. her
    renk ojem var. oje manyağıyım ben.”
    “asiton
    getirsene”
    “napıcaksın”
    “getir, tüm
    ojelerini de getir.”
    gidiyor, ve geliyor.
    gelip karşıma oturuyor.. çok yükseğiz. kendimizi bıraksak hemen sızacak bir
    halde.. ayağını uzatıyor, iki bacağımın arasında, kötü bi niyetim yok, sadece
    ojeyi çıkartıcam ayak parmaklarından, çıkartıyorum da, sonra getirdiği ojelere
    bakıyorum. tek tek sürüyorum, sol ayak baş parmağına. sürüyorum, şöyle bir
    bakıyorum, “yok bu olmadı” deyip çıkartıyorum, sürüyorum, yok bu da olmadı,
    çıkar, en sonunda yeşilde karar kılıyorum ve “al diyorum, yeşil iyi, bunu
    sür.”
    “yeşildi
    zaten” diyor.
    “ne
    yeşildi”
    “sen tüm
    parmaklarımdan çıkarmadan önceki hali.”
    “sikmişim
    parmaklarını. tekrar sür o zaman.”
    oje sürme demeye
    çalıştığımı nasıl anlayamadı acaba? tüm renkleri denedim halbuki başa dönene
    kadar. bu arada şimşek çakıyor. yağmur. boşanan yağmur. ağlamaya başlıyor bu
    kez de. manik depresif bişi olabilir mi bu kızcağız? hiç başıma gelmedi.
    bilemiyorum. benim zaman zaman paranoyaklaştığım su götürmez tabii, o ayrı
    mesele.
    bir buçuk saat sonra
    kapının zili çaldı. refik ve cansu geldi yanlarında bir de şair getirdiler,
    pazarda satılıyormuş, alıp getirmişler bi tane.. adını unuttum şair olan
    herifin. “bir tane şiir kitabım yayınlandı” dedi bana,
    “öykülerin derinliksiz”, diyor.
    “farkındayım”
    diyorum.
    “ve aynı
    zamanda çok basit konular.”
    “bok gibi
    yazdığımı söylüyorsun yani” diyorum gülerek, son derece sakinim.
    “yok hayır öyle
    demek istemedim” diyor utanarak.
    “diyebilirsin”
    diyorum, “çekinme, kimse beğenmek zorunda değil. bense senin şiirlerini
    çok derin buldum mesela, hiç bi sik anlayamadım. kafam iyi diyedir belki,
    bilemiyorum. boşversene. iyi bi adamsın sen, beni asıl sinir eden
    beğenmedikleri halde beğenmiş gibi yapanlar”. o da gülmeye başlıyor.
    “seni sevdim”
    diyor. kötü bir şair ama iyi bir insan diye geçiriyorum içimden..
    ertesi gün sabahın
    köründe kalkıyoruz. sanıyorum saat altı. iki hatun da akşamdan kalma bir halde
    okula gidiyor. ne biçim bir hayat diyorum kendi kendime. buraya yerleşebilir ve
    hayatımın sonuna kadar takı satıp içki içip idil’le düzüşebilirim. bir sevgili
    mi? ama bunun olamayacağı açık… asla olmadı zaten. sürekli bir engel vardı,
    kendini birine saklama arzusu muydu 
    bilemiyorum, ya da yakında gidecek oldukları için miydi bu istençsizlik
    onu da bilemiyorum.. ben de refik’le beraber takı yapmaya başlamıştım, sabahın
    yedisinde. aklıma, bir zamanlar takı yapıp dikiş tutturamadığım zamanlar geldi
    o an. özlem’le beraber, ege üniversitesi kampüsündeydik, kendinizden 3 yaş
    büyük bir hatunla takılınca, içinizi acayip bir his kaplıyor. üstelik onun size
    “sana aşık olabilirim” demesi daha da ilginç kılıyor işi. ki o bile, bir süre
    sonra başka birine aşık olup terk ediyor şehri.. ve her şeye rağmen, hiç iş
    yapmayan tezgahımız, sürekli geç kaldığımız dersler ve etraftaki binlerce asık
    surata rağmen gülebiliyoruz sabahın dokuzunda o kampüste. ve sonrasında bir
    sabah, “ben birine aşık oldum galiba” diyor, söz konusu olan siz
    değilsiniz, başka biri. pufff. sihirbazlık gösterisi.. önce, seninledir, ertesi
    gun diğeriyle. anlıyorsunuz ya?
    “ex’i bırakmak
    zorundasın” diyorum ona her sabah. sürekli ex atıyor. parayı nerden
    bulduğu hakkında hiç bir fikrim yok. intihar ediyor sonra bir sabah.
    takı tezgahındayız,
    kimse bizden bir şey satın almıyor, (bugüne kadar bu tip bi kaç tezhahım oldu,
    eski kitapçılık, cd, takı, bok, amcık, ama hiç biri tutmadı) sonra, bir gün,
    sabah, güneşin hayatta kalmamız konusunda bize telkinde bulunduğu bir sırada
    gülerek geliyor ve “ben az önce tuvalette naptım bil bakalım” diyor.
    “ne?”
    diyorum.
    “bil.”
    bi çok şey
    söylüyorum ama bilemiyorum. sonra o yavaş yavaş kötüleşiyor. ve “intihar
    ettim” diyor, “az önce, ben bunu yapmıştım tuvalette, bilemedin..
    ehehe” hala gülüyor bunu söylerken. sonra hastaneye götürüyorum onu. beş
    sene önce, iki ay boyunca beraber olduğum nesli tükenmek üzere olan harikulade bir
    canlı türü. adı özlem.
    ve beş sene sonra.
    değişen hiç bişi yok.. hala sarhoşum. ve sürekli sarhoş kalmaya dair kendi
    kendime söz verdim. bu sözümü tutmama engel olan tek şey parasızlık. “sen
    evlenilebilecek türde bir herif değilsin” demişti bana grunge grubunun
    vokalisti, “ama dilersen, istediğin kadar kalabilirsin evimde.” taşak.
    ve sonu iyi bağladım galiba. taşak.
    ve. dahası.

    hemen şu köşede
    ölümü görebiliyorum, benim içim geldi.. dünyam dört duvardan ibaret bu aralar..
    intihar intihar intihar. zihin halim. [
    şubat 2005 ]