Etiket: geriye dönüşler

  • içimdeki ölü makine / ve tüm ölmüşlerime

    içimdeki
    ölü makine / ve tüm ölmüşlerime
    şimdi sana
    her şeyin yolunda gittiğini
    ve mutlu olduğumu söylesem
    inanmazsın biliyorum
    ben de inanmıyorum zaten
    nasıl olduğumu da bilmiyorum
    ya da nasıl hissettiğimi
    galiba hiçbir şey hissetmiyorum son
    zamanlarda
    ve bundan bile emin olamıyorum
    peşinden koştuğum bir şeyler olduğu doğru
    ve yaptığım şeyler de var arada sırada
    işe gitmek ya da
    fanzin hazırlamak mesela
    beyhude uğraşlar kısaca
    fanzin neyi kurtarır?
    çalışmak neyi askıya alır?
    koca bir hiçliğe karşı
    var olma savaşı vermek istemiyorum moruk
    kendimi var etmeye de çalışmıyorum
    bekliyorum sadece
    ve beklerken de boş durmuyorum işte
    oyalanma süreci hepsi
    iş, yazı, kolâj, alkol, sigara, fanzin
    bekleme süresini uzatmak için
    süre gelen sıkıntıyı bertaraf etme yolları
    ama arayış yok
    senin de dediğin gibi
    çoktan kapattık biz o sayfayı
    8 yıl önce bu şehirde
    bir fincanın içine bakıp
    bana söylediğin gibi geçiyor her şey
    ve senden sonra ölenlerin sayısı çoğaldı
    ama senden önce ölmedi hiç kimse
    benim için ölmemişti
    ve ikimizin en iyi dostu
    yanıma gelip
    “o öldü” dediğinde
    arkasından çıkıp
    “bu amcık ağızlıya inanma girdo”
    demeni bekledim
    ve inanmadım da
    hâlâ inanmıyorum
    bana daima
    “hayatını yaşa” derken sen
    üstelik rotterdam’daki bir squat’ta
    önce kafayı bulup
    sonra damarlarını kanatmışsın…
    öyle dediler
    hep bir ağızdan
    tüm dünya bağırdı suratıma sanki
    istenmeyen bir ruhtan kurtulmuş gibi:
    “o öldü”
    aradan üç yıl geçti moruk
    toprağın altında üç yıl
    seni görmeyeli sekiz yıl oldu
    ve “yirmi iki” deyip
    delice bağırdığı günden
    dokuz yıl sonra
    özlem’in intiharı geldi
    haberini almışsındır
    ve belki de berabersinizdir o tarafta
    sonra mı?
    sonra nejat
    sonra ebru
    sonra ilker
    ben buradayım hâlâ
    bekliyorum
    birileri ölürken
    birileri ses etmeden yaşarken uzaklarda
    arayıp sormazken
    birileri telefonlarımı açmazken ve
    birilerine de ben telefon açmazken
    yaşanan her şeyin
    bir ispatı olamayacak kadar donuk
    teslim olmuş bir yüz ile
    ve asla hiçbir şeyi
    tam olarak karşılayamayan kelimelerimle
    hayatta kalmayı sürdürüyorum
    “neden?” diye sormazsın biliyorum
    “yaşamalısın” dediğinde
    aklından kendini öldürtmenin geçtiğini de
    biliyorum
    ve doğru olanı yaptığını da
    doğduğum andan itibaren
    her defasında başa saran
    ve artık
    baştan başlamak istemediğim
    bir evredeyim
    sen buna “tırlatmak” derdin
    teslim olmak değil
    kabullenmek değil
    yenilmek değil
    olsa olsa
    istesen kazanacağın bir maçta
    kazanmak istemediğin bir kupa için
    koşup boşa yorulmamak
    burada böylece bekliyorum işte
    zaman geçiyor hepsi bu
    gerçekten hepsi bu
    ve şimdi eğer
    bana soracaksan tekrar
    aradan geçen 3 yıldan sonra
    “neler yapıyorsun ve ne değişti?” diye
    dediğim gibi adlî tıp uzmanı
    mutlu ya da mutsuz değilim
    umursamıyorum
    aynen senin gibi
    ve senden çalarak biraz ritmini
    hayatta kalıyorum
    tüm yaptığım bu aslında
    hayatta kalmak
    yemek, uyku, nefes, su
    gerisi hortlaklar kasabasındaki bir gerçek
    kadar
    sıra dışı ve düzensiz akmakta
    ve dahası
    seninle
    sıradaki plâka için
    tek mi çift mi yaptığımız
    o can sıkıcı günleri
    her türlü düşe yeğlerim.
    ama düş yok artık
    düşüş de yok
    dedim ya
    hissetmiyorum
    mutsuz bile olamıyorum
    mutlu olamıyorum
    ölemiyorum
    sevemiyorum
    bir şeyin öldürdüğü bir şeyi taşıyorum
    içimde
    hareket etmiyor
    nefes almıyor
    heyecan duymuyor
    aynen kurulu bir saat gibi
    yapması gerekenleri yapmak dışında
    geri kalan tüm zamanlarda
    bu aptal ekranın karşısında
    saçmalıklar dolu dizeler karalayıp
    müzik dinliyor
    hep aynı şeyleri dinliyor
    hep aynı şeyleri izliyor
    hep aynı şeyleri yapıyor
    ve hep aynı şeyleri yaşıyor
    kapasitesi bu kadar
    daha fazlasını beklerseniz
    ya da buna zorlar
    iteler
    ve istemediği bir şeyi
    yapmak zorunda bırakırsanız
    stop eder.
    hıza ayak uyduramayıp
    kendini imha eden
    tüm eski dostlarım gibi

    1.aralık.2008
  • şiiri öldüren bir ses

    şiiri öldüren bir ses

    eskiden deli diye bağırırlardı arkamdan
    8 sene önceydi bu
    halüsinasyondan bir hatunla birlikte yaşıyordum o sıralar
    fanzinler yapıyor
    ama dağıtmıyordum
    elimde görüp isteyene veriyordum sadece
    ve sunmuyordum hiçbir şeyi
    ne kendimi ne fanzinleri ne de başka bir şey
    kendimden bile bahsetmiyordum
    o on sekiz yaşının verdiği heyecanla yazılmış
    salak şiirlerimde

    bir sitem vardı ve adını
    “sokak edebiyatı” koymuştum
    yeraltı edebiyatı denen zırvadan
    zerre haberim yokken
    ismi buydu ve
    bir blog tarzında inşa edilmişti
    kişisel zırvalar

    sonra
    yıllar geçti ve değişen bişi olmadı
    yıllar geçti
    çoğalan tek şey
    deli diye bağıranların sayısı iken
    araya birkaç tane de
    “delirmek istiyorum” diyenler eklendi

    deliydim deli olmasına
    hayatım boyunca çalışmayacak olmanın
    düşünü kurabilicek kadar deli

    üç kuruş geri döndürmeyen
    takı tezgahları ile
    günümü geçirip
    sadece alkol parası kafi diyecektim

    yani öyle sanıyordum
    öyle süreceğini ya da
    iki birayla sarhoş oluyor
    ve kızıyordum kendime
    daha sık içmelisin evlat diyordum
    ve daha sıkı
    iki birayla sarhoş olmanın
    maddi açıdan
    çok daha sağlıklı olacağını bilmezken

    ki işin aslı
    hiç bir şey bilmiyordum
    öğrenme safhasındaydım daha çok
    öğreniyordum
    ve öğrendikçe yazıyor
    yenileri yazdıkça
    eskileri yok ediyordum
    sonra
    yıllar geçti ve
    artık yazılan şeyler
    yok edilmeye bile değer görülmeyen bir
    nesne haline geldi

    kendimi bile
    yok etmeye ya da
    var olma savaşı vermeye
    değer görmüyordum

    yıllar geçti ve
    aşk işe yaramamaya başladı
    yazmak işe yaramamaya başladı
    bira işe yaramamaya başladı
    votka ya da
    daha sert bir şeye
    ihtiyacımız var artık

    yıllar geçti
    ışık hızıyla yol olan zaman
    ve alkol parası yeter diyen
    o küçük şapşal genç
    hiçbir çıkış yolunun kalmadığını biliyor artık

    faturalar ağzına sıçarken
    son ödeme tarihleri
    elektrik
    su
    kira
    fidye
    gecikme faizleri
    ve giymek için alınan bir bez parçası bile yok
    buna gerek de yok
    ya da şaşalı bir yemek faslı

    ve yaşamak zor
    ve çalışmak yerine
    bok yemeyi tercih eden
    o küçük şapşal genci düşünüyorum
    sekiz sene önce
    nerden geldiği belli olmayan parayla
    üç beş meşe
    üç beş şişe
    üç beş hap

    güzeldi sanırım
    ve gelecek güzel olucak diyorduk hep birlikte

    güzel bir hatun olabilir
    bir erkeğe geleceği güzel gösteren
    bilemiyorum ama
    onunla nerdeyse birlikte yaşıyor ve
    sevgili olmadığımızı iddia ediyorduk

    her gelen güneşi
    birlikte selamlasak da
    hayır sevgili değiliz
    ama aşığız köpek gibi

    ve sonra bir gün sabah
    odada uyandığımda
    yan odadan gelen sesleri duydum
    sevgilim olan hatun
    sevgilim olmayan hatun
    köpek gibi aşık olduğum hatun
    abisinin sevgilisi ile sevişiyordu
    yani lezbiyen faktoring
    biseksüel mecralar

    ve benim kusmam gerekiyordu
    yaşanan olaydan değil hayır
    aldatılmıyordum
    aldatıldığımı düşünmüyordum

    nedeni onun
    bir kadınla sevişmesi değil
    bir erkek de olabilirdi üstündeki
    aldatılmış sayılmazdım
    aldatmak daha çok
    kelimelerle vuku bulan bir eylemdi
    fiziksel dokunuşlarla değil

    ve her neyse
    bulantı
    kusmak
    sabahın körü
    nedeni aşırı alkol
    cigara ve hap

    camdan aşağı mı kussam
    ya da iki kadının seviştikleri odadan geçilen banyoya mı?

    bilemedim
    kaldım öylece
    bekledim
    bekledim
    bekledim
    bulantı geçti
    iyi hissediyordum kendimi
    yeniden iyi

    sonra hatunlardan biri
    aşık olmadığım
    yani diğeri
    adı seçildi hatunun
    odaya girdi ve uyandın mı dedi
    uyandırdınız dedim
    güldü sadece
    elindeki birayı uzatırken

    sonra yıllar geçti
    yıllar geçti ve
    ben o çemberden çıkamadım

    “hep aynı şeyleri yazıyorsun girdo”

    çünkü zihnim
    dönüp dolaşıp
    aynı yere geliyor
    artık ölü olan bir kadının
    cehennemden gelen çığlıkları

    “alo”
    “girdap yardım et ölüyorum”

    evden koşarak çıkar
    ve evine gelirdim
    hayır ölmüyordu
    birkaç yerini kesmişti ve halıda oturuyordu öylece
    yeşil bir halı
    halı saha gibi yeşil
    üzerinde kan lekeleri olan

    orada öylece oturur ve
    “geldin mi” derdi
    “seni özlemiştim
    denemek ister misin?”
    jileti mi derdim?
    “hayır bu yeni bir şey
    çok güçlü
    abimden çaldım
    doktorlar kullanıyormuş
    adı neşe kökünden geliyor sanırım”

    neşterle yaptığı
    acı nakli ameliyatına son verir ve
    kolunu sarardım

    sonra
    dediğim gibi
    yıllar geçti
    “ben ölüyorum” diyecek kimse kalmadı etrafta
    ya da “ben ölüyorum” dediğimde
    koşup gelicek biri
    bekliyorum öylece
    odada oturmuş
    çalan müzik eşliğinde
    sigara içip bekliyorum

    9.ağustos.2008

  • think again

    yazının başına oturdum. ama ne
    yazabileceğim konusunda en ufak bir ön- düşüncem yok. hiç olmadı zaten.
    birazdan işe gidicem. şu an sabahın beşi. muhtemelen yine size başıma gelen bir
    saçmalıktan bahsederim ve aslına bakarsanız, deliliğe yakın bir durum söz
    konusu burada. her başına gelen zırvayı yazıya dökmek yani. ve biraz da acınası
    bir durum olabilir. bilemiyorum.
      yazıyorum
    sadece. yazarlık deliliğe yakındır zaten. pardon, özür dilerim, kendime yazar
    deme cüretini gösterdim. değilim. korkuyorum artık. kılıcını çekmiş onlarca
    adamın her yazımdan sonra karşıma dikilmesinden bıktım. durumu dengeliyor bu
    aslında,
      kitapsız olarak yüzlerce
    okuyucu, yüzde onu kadarda eli baltalı eleştirmen. eleştirmen mi? aynısını siz
    yapsaydınız, yani siz başınıza gelen olayları yazsaydınız, okur muydum
    bilmiyorum, ya da hayranınız olur muydum? ama yüzünüze tükürmezdim en azından.
    sevmediğim her şeyi yok etmek gibi bir mizacım yok. ve sevmediğin her şeyi yok
    etmek, faşizmi çağrıştırıyor bana.
    tektipleşelim hadi. kötü yazıyorsun, yazma.
    edebiyatın içine ediyorsun, yazma. bu bir şiir değil, yazma. sevmediğin her
    şeyi yok et. dünyayı güzel bir hale getirelim hadi. hitler de denedi bunu.
    şimdiler de bush’da deniyor. haklı olabilirler belki, kendilerine göre. güzel
    bir dünya. ama kime göre güzel? insanlığın bir kesişim kümesi olmak zorunda değil,
    oraya hapsedilmek zorunda da değiliz, “onun da bakış açısı bu” deyip
    geçiştirebiliriz. ama yapmıyoruz, sevmediğimiz her şeyi öldürmeye çalışıyoruz,
    sevdiğimiz şeyleri de öldürebiliyoruz hatta zaman zaman.
    yazarlık demiştim, diyebilirim öyle değil
    mi? kızmıyorsunuzdur umarım, hak etmediğim sıfatlar üzerine atıp tutuyor
    olduğum için. ki kızıyorsanız da, umursandığınızı düşünmeyin hiç olmazsa.
    umarım bu sizi öfkelendirir, ve umarım hidrojen bombasına daha sıkı
    sarılırsınız. yazarlık diyorum, deliliğe yakın aslında, hele ki benim tarzımda,
    başına gelen şeyleri anlat, kendi kendine konuş, kafanın içinde diyaloglar
    üret, tekrar et, tekrarla, geçmişi yeniden tetikle, kendi kendine konuş. yok
    başka yapıcak bir şey. her neyse.
    bana yararı olucağını sanmıyorum ama, bir
    kez daha özlem’den bahsetmek istiyorum size, belki hoşunuza gider. onunla nasıl
    tanıştığımızı hatırlamıyorum. o harikulade günlerden geriye de hiç bir şey
    kalmadı zaten.
    şimdilerde yeni yeni tanıdığım bazı
    insanlar bana, “neden sürekli susuyorsun” diyorlar. “neden sürekli
    konuşuyorsunuz” demek istiyorum, ama çıt çıkmıyor. ölüden farkım yok. üstelik
    zombi gibi bile davranamıyorum, beynimi yediriyorum daha çok. çoktan ölmeliydim
    ben de belki, hala yaşıyor olmam, istemdışı çalışan kasların hareketi gibi.
    geçelim. 
    özlem. onunla nasıl tanıştığımızı
    hatırlamıyorum pek. abisi ile beraber, abisinin sevgilisini, seçil’i, evine
    bırakmaya gitmiştik. özlem seçil’in bi alt katında yaşıyordu. karşıyaka. daha
    önce de anlattım. hatırlıyor olmalısınız. özlem tarot baktı bana. ve kahve
    falı. “ee ne görüyorsun” dediğimde o’na, abisi lafa karıştı, “o herkesin falına
    bakar ama kimseye bir şey söylemez, kafadan çatlak olur kendileri”. daha sonra
    özlem, “çok iyi yerlere geliceksin” dedi, “ama bu uzun zaman alıcak.”
    ‘iyi’ anlayışı neydi bilmiyorum, şu anki
    halim ‘iyi’ değildir ona göre herhalde, bence iyi oysa. uzun bir zaman ile, 7
    yıldan fazlasını kast etmiş olmalı üstelik. ve ölüme bu kadar yakın olmayıp, bi
    kaç ay önce canına kast etmeseydi, hala beraber olurduk belki de. bilemiyorum.
    bir anı hatırlıyorum. güzel bir anı. cock
    sparrer. bağıra çağıra. think again. bağıra çağıra bunu söylüyoruz. viski
    sarhoşu ruhlarımız. alsancakta. ve bağıra çağıra. elini belime atmıştı, bana
    tutunuyordu. ben de ona. ruhen ve bedenen. sahile çıktık o halde. herkes bize
    bakıyordu. şarkıyı değiştirdik, “don’t say a word”e geçtik. yine cock sparrer.
    ve yine sarmaş dolaş. ve yine bağrış çağrış. şarap alıp çimlere geçtik, ve ona
    bir uçan balon aldım. o uçan balonu göğe bıraktı. hava karardı ve tüm yıldızlar
    umut satıyordu. o sabah hastaneden çıkarmıştım onu. üçüncü intiharıydı, benimle
    beraber olduğu süre içindeki üçüncü intiharı demek istiyorum. öncesini
    bilmiyorum. bir kadınla beraberken, öncesini önemsemezsiniz. ya da ben öyle
    yaparım. ama bu bir safsatadır. yeniden doğuş safsatası, yoktur öyle bir şey,
    bu, olsa olsa, yeniden ölüm olabilir, yeni bir aşk, yeni bir ölüm. kısmen
    geçmişle bulanık.
    hastaneden çıkarmıştım onu, intihar etmişti
    yine, bu kez bileklerini kesmişti. bankada bir sürü parası vardı, babası her ay
    bir miktar gönderiyordu ama o çekmiyordu hiç. babasından nefret ediyordu. tüm
    erkeklerden nefret ediyordu. benden bile, zaman zaman. bardak, şişe, ütü,
    çatal, kumanda, çakmak, ne bulursa üzerime fırlatıyor, tüm hıncını benden
    alıyordu. ses çıkarmıyordum. tüm öfkesini sindirebilirdim. nedeni buydu belki
    de, giderken, “hayatını mahvediyorum” ile bunu kast etmişti, olabilir.
    emin olmadığınız şeyler üzerinde çok fazla
    düşünmeyin, olasılıklar kafayı yedirtebilir insana. ben dönem dönem yedim. ve
    uyuşturucu, bir acıdan kaçış olarak alındığında pek iyi sonuçlar doğurmaz.. ve her
    neyse işte, hastaneden çıkardım onu, ve hesabı ödedik bir şekilde, baba parası.
    ve yine beş kuruşsuz olarak takı tezgahına yöneldik. bankada 12 milyar
    kalmıştı. cepte ise iki milyon. otobüs. finiş. aptal mıydık? muhtemelen. en
    azından çoğuna göre. ama sizi çöpe atan bir babanın, o çöpe milyarlar dökmesi
    içinizi ısıtmaz. şarap sadece. ya da ot. en keskin haplar. lsd belki. sonra
    eroin. sonrası yok. devam ediyorum. tezgahı açıp birkaç satış yaptık, ve her
    nasılsa, hiç iş yapmayan tezgahta o gün 200 kağıt topladık. sarılmış kolları belki
    nedeni, ya da üzgün yüzler. sol kolu baştan aşağı jilet izi ile kaplıydı özlem’in.
    öncesinde bu yüzden kimse bizden bir şey almıyor galiba diye düşünmüştük, şimdi
    emindik bundan, kollar sargı bezi ile örtününce, satışlar artmıştı bir nebze.
    garip insanlık seçimi. sadece güçlüler daha çok güç kazanır.
    ve gidip viski aldık. ve sigara. ve içmeyi
    sürdürüp şarkılar mırıldandık. ve zaman aktı. hala akıyor. aradan yedi yıl
    geçmiş olmasına rağmen. biraz daha ürkek şimdi. biraz daha dikkatli. her geçen
    gün, biraz daha yalnızlaşarak, ve daha çok yabancı. uzak.
    bir adam, iki gün önce, “bütün paran alkole
    ve sigaraya gidiyor olmalı” demişti, “ailemin faturalarının emdiğinden kalanı”
    demiştim. “eve sen mi bakıyorsun” dedi. “kısmen” dedim, “kira ve elektrik
    hariç, her gidere.”
    “yine de alkolü kesmiyorsun ha?”
    “para biriktirip ne yapacağım?”
    “evlenirsin.”
    haklı olabilirdi bir açıdan, 22 yıl çalışıp
    bir ev almıştı, çalışarak her şeyi satın alabilirdin, ama hep aynı yerde
    çalışman ve yükselmen gerekiyordu. bu adam yükselmişti. benim yaptığım iş ile
    başlamış, yükleme ve boşaltmadan ekip şefliğine, oradan vardiya amirliğine
    terfi etmişti, şimdi ne iş yaptığını bilmiyordum ama boş boş otururken görüyordum
    onu daima, şirketin gizli sahibi bile olabilirdi, böylelerinden her şey beklenir.
    ve kimbilir bir gün belki ben de onun gibi olucaktım. yazararak kazanamayacağımı
    biliyordum, ama çalışarak belki bir ev edinirdim. özlem çalışmadan bir ev ve
    bir araba edinebilirdi. milyarlarla dans eden bir baba. yapmadı ama. birkaç ay
    önce bir gece, aradı ve “kendimi yalnız hissediyorum” dedi, ağlıyordu, ve o
    gece intihar etmiş. bristolde. bristol ağlamaya müsayit bir kent gibi gelmişti
    bana. gri, gri uyuşturucu, gri kadın, mor değil gri. gizli mor belki. asla
    sezinleyemezsin acısını, ve ortalıkta bağırıp çağırmaz acıdan ölüyorum diye,
    ama ölür. gerçekten ölür. siz yine de, var olmayan kötü faktörler üzerine, hüzünlenebilirsiniz,
    ya da silahınızı çekip vurabilirsiniz beni. hareket etmeyeceğim. söz
    veriyorum.. buradayım. bekliyorum. bir sigara. ardından bir sigara daha.
    ölmüyorum ama. ben ölmüyorum. benim dışımda herkes ölüyor, ölmeyenlerse kapıyı
    kitliyor üzerime. kimin haklı olduğunu bilmiyorum, ben değilimdir muhtemelen,
    hiç haklı olmadım, haklandım daha çok, başkalarını aklarken üstelik. kelime
    oyunu yapmıyorum. ve acı tiyatrosu değil bu. acı çekmiyorum çünkü. yeterince çektim.
    aptalı oynuyorum sadece. ve yine de, bu kadar aptallığa rağmen, es keza bile
    ölmüyorum. kendimi görünmeyen gemimizin kaptanı gibi hissediyorum. ya da bir
    kara kutu. her şeyi aynen naklet.
    özlemle abisi sayesinde tanıştım. hastaneden
    çıkarttım o gün onu. tuncay intihar etti. idil’in yeşil ojeleri vardı, yeliz’in
    bir müzik grubu. can ve tuncay aynı kişi. refik asker kaçağı. tüm
    karakterlerimi saymaya devam edebilirim, hep aynı kişilerden bahsediyor olmam…
    uçağıma binen insanların, sanki gizli bir filtreren geçiş yaparak, seçilerek
    gelmiş olmaları… benzer öğeler. benzer gizemler. benzer olaylar. ve adam
    intihar eder. uyuşturucu. bir kara kutu gibiyim evet. ve ölmeyeceğim. bu konuda
    üzgün olduğumu itiraf etmeliyim. ama benim seçimim değil. tanrının seçimi
    olduğunu da sanmıyorum. tanrı mı? eski bir özdeyiş vardır; “sırat köprüsünden
    geçene kadar ayıya dayı diyenler cennete giderler.” eski bir özdeyiş falan
    değil, ben uydurdum. ama ben uymuyorum. ve farkındayım o çok güzel edebiyatınıza
    bir sivrisinek gibi bulaştığımın. özür dilerim. ama beni kaale almadan da
    yaşayabilirsiniz, ve eminim böylesi, her iki taraf için de daha iyi olur.
    özlem içinde daha iyi olurdu, eğer kollarındaki
    kesikler yüzünden hiçbir işe alınmamış olmasaydı. ya da babası tarafından türlü
    işkenceler. bu tip şeyler. hesabınıza her ay bir milyar yatsaydı, takı tezgahı
    açıp, para kazanmaya çalışır mıydınız? ya da intihar? bilemiyorum. o böyle yaptı.
    ve böyle yaptığı için de, cehenneme gitmiştir. bilirsiniz, cehennem, intihar,
    ıvır zıvır. biz böyleydik işte, dümdüz, ayılarla savaşıyor ve toprağa dönüşüyorduk.
    ateş et bana tanrım.
    şimdi, izninizle, işe gideceğim. bu arada,
    bir daha asla, hiç kimseyle, bağıra çağıra “think again”i söyleyemeyeceğim,
    biliyorum, evet, ama önemi yok. birşeyler yaşandı, bir şeyler kaldı, bir şeyler
    kalmaya devam ediyor, ama hiç bir şey yaşanmıyor artık.
    sahte, dolaysız, ve alaycı acılarla kapınız
    çalınırsa, evden kaçın, ben öyle yapıyorum.
    ve “lütfen lütfen lüften” dedi adam,
    “benden uzak dur”, durmadılar ama. onun da ağzına sıçtılar. kim olduğunu boş
    verin ve devam edin, her ne yapıyorsanız. ben burada, harflerden resim yapmayı
    sürdüreceğim. okumak zorunda değilsiniz, sessiz olun yeter. ama önce işe
    gitmeliyim..
    17.temmuz.2008

  • tuncay ve zack ikilemi

    tuncay ve zack
    ikilemi
    bir
    barda oturuyorlardı. dünyanın kendi dehasına hamile kaldığını sanan
    kahramanımız ve o’nun tanrısal bir güce sahip olduğunu zanneden güzel bir
    hatun. bardaydılar evet, oturuyorlardı, ne kadar zamandır oturduklarını bilmiyorum,
    oturuyorlardı, bardaydılar, ve hatun, herife, “mutlu musun peki şimdi?” diye
    sordu, bu konuya nerden geldiklerini de bilemiyoruz, “mutlu musun şimdi?”
    “mutlu
    ya da mutsuz değilim, umursamıyorum” dedi herif. palavra sıkıyordu. büyük bir
    sahtekardı ve ruhu birkaç yerden şişlenmişti. sadece sevişmek istiyordu o
    hatunla, öyle demişti kendi kendisine, birkaç saat önceydi bu.
    hatunla
    buluştu, ilk kez görüyordu hatunu, ilk kez görüşüyorlardı, ve sırf et görüyordu
    kahramanımız hatuna bakınca, duygu yok, acı yok, sadece seks. herifin adı
    can’dı. hatunun adı elif. elif, can’ın ufak birkaç dergide yayınlanan
    şiirlerini okumuş ve iletişim kurmuştu. “merhaba, ben büyük bir hayranınızım…”
    ıvır zıvır. bu tarz birkaç mail alıyordu can, yayınladığı her şiirinden sonra,
    o kadar da iyi yazıyor sayılmazdı aslında, sadece farklı yazıyordu hepsi bu.
    bir
    tarzı vardı, bir tarz edinmişti kendisine, ve diğer yazarların söylediği şeylerin
    birebir aynısını söylese de, tarz farkı, ya da bir tarza sahip oluşu, onu
    ayakta tutuyordu. ve sıkılmıştı. her türlü ilişkiden sıkılmıştı, iş
    ilişkilerinden, aşk ilişkilerinden, aile ilişkilerinden… sonunda herkese rest
    çekmiş, boktan bir işe girip, ufak bir ev kiralamıştı. samimi olarak ve uzun
    süredir görüştüğü çok az insan vardı. arada bir de “seninle tanışmak istiyorum”
    diyen hatunları evine götürüyordu. böyle sürüyordu hayatı. otuzuna gelmişti. ya
    da otuz beş. o civarlarda bir yerde. yirmi bir yaşında bir dostu vardı can’ın.
    adı mehmet. oda şair sayılabilirdi, ama henüz yolun başındaydı, fanzin basıp
    eşe dosta okuttuğu birkaç zırva dışında yayınlanmayı başaramamıştı ve
    hayatın  “öğrenme” aşamasındaydı.
    bir yazarın kalıcı bir tarz oluşturabilmesi
    için birkaç safhadan geçmesi gerekiyordu, sonrasında yerleşen ve kalıplaşan
    fikirlerle, keskin, sert ve düz bir tarz oluşturabilirdin. bu önemliydi. her
    kitabında farklı bir şeyden söz edebilirsin, ama hemen hemen hepsinde yeşil,
    yeşil olmalıydı, kırmızı ise kırmızı. kesin ve net doğrular. kişisel ve değişmeyen
    bir bakış açısı. yerine oturmuş. sarsılmaz. saf ve katışıksız. ve doğal bir
    süs. yalan aroma. kısaca, gerçeğin doğasına uygun ama yalan bir doğası olan.
    gerçekçi kurgu. inanması kolay. bilimkurgu bile olsa yazdığın.
    bunları anlatmıştı can, mehmet’e, ve devam
    ediyordu ders vermeye, ders verir bir yanı yoktu aslında ama mehmet’i çok
    etkiliyordu anlattıkları, kimi zaman söylediklerinin yanlış olduğunu düşünse
    de.
    “aşkı siktir et” diyordu can, “kadınları
    siktir et, erkekleri siktir et, aileni siktir et, babanı öldür, kardeşlerini
    öldür, iyi bir yazar olmak istiyorsan sadece kendin için yaşamalısın. bir çok
    kitap okumak iyi bir yazar yapmaz seni, bir çok şey yaşarsan eğer, ki o zaman
    bile, belki… büyük acılar besleyecektir yazını. ama eninde sonunda şunu
    öğrenmen gerekiyor, acı sonsuzdur, dibi yoktur acının ve siktir ettiğin sürece
    yaşarsın. başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmektense, sikini
    ellerinin arasına alıp boşal. tercih senin. ama yaz evlat, düşünme. yazabildiğin
    kadar yaz. sen de bu gücü görüyorum. ama henüz erken bir dönemdesin. kalıcı
    acılar edinmedin henüz, o yüzden kesin yargıların da oluşmadı. her acıdan
    sonra, iyileştirici merhemler arıyorsun, ve bir süre daha aramaya devam edeceksin.
    ama bir gün, acıyı kabullenip sessizce ağlamaya başladığın zaman, ve hiçbir
    kurtuluşa inanmadığında, dalından koparılmış olacaksın, henüz erken. iyi bir
    tekme, yüksek bir kazık, aşk tuzağı, bir dostun hilesi, otoriteden yenilen bir
    yumdruk. ölüm. red edilmeler. terk edilişler. edilgenlik. kendine zaman tanı.
    ve unutma, kesin yargılar edinmelisin, sert ve tavizsiz. ”
    “ama
    hiçbir şeyin doğruluğundan emin olamıyorum”
    “bundan
    emin misin peki?”
    “anlamadım
    abi?”
    “hiçbir
    şeyden emin olamıyorum diyorsun, bundan eminsin ama değil mi?”
    “evet,
    eminim.”
    “gördüğün
    gibi. bunu yaz o zaman. ben de hiçbir şeyin doğruluğundan emin değilim, hiçbir
    şeye inanmıyorum, sadece, doğru olan buymuş gibi yapıyorum, seçmek
    zorundasındır. doğru diye bir şey yoktur. hangi yalanı daha ustaca söyleyebilirsen,
    onu seç, ve oyununu oyna. tüm kadınlar üzerine atlayacaktır. kadınlar büyük
    oyuncuları seçer, acısını göstermeyen oyuncuları. iyi örülmüş bir yalana
    inanmak, çoğu zaman gerçek bir acıdan inlemeye yeğlenir. kendini kandır,
    herkesi kandır. ve tuzaklara dikkat et.”.
    “ama
    kadınlar benim umurumda değil, ben sadece yazmak istiyorum.”
    “geçen
    gece o yüzden mi ağlayıp sızlıyordun?”
    “aşıktım
    ona”
    “kadınlar
    umurunda evlat. kadınlar için yazmıyor olabilirsin, ama kadınlar umurunda. bir
    gün kadınlar umurunda olmadığında, sadece seks görmeye başlayacaksın, en ufak
    bir aşk belirtisi olmayacak. o zaman kadınları umursamıyorum diyebilirsin. ”
    “bu
    konuda tartışmak istemiyorum seninle abi, ben duygusal bir ilişki istiyorum.”
    “sen
    sadece acı çekmek istiyorsun, ‘yeni acılar edinme limiti’ni doldurmadın henüz.
    tahammül sınırını aştığında, kalıcı birkaç acı edinir, ve onlarla sızlanır
    durursun sonsuza dek, aşık olmazsın, aşık olmuşsundur, ve acı çekiyorsundur,
    yüz yıl acı çekeceksindir, iki yüz yıl, üç yüz yıl. yaşadığın sürece. ve yeni
    acı yerine yeni delik edinirsin, hepsi bu. şu hatun fena parça değil öyle değil
    mi?”
    “gözleri
    güzel.”
    “sikmişim
    gözlerini, göğüsleri güzel.”
    böylece
    sürüp gitti, bir saat kadar. daha sonra mehmet evine gitti. cem barda kaldı ve
    içmeyi sürdürdü. pardon, cem değil, can’dı kahramanın adı. karıştırdım.
    barda.
    can içmeye devam ederken telefon çaldı. dün, e-posta gelmişti, “merhaba ben bir
    okuyucunuzum, adım elif, sizinle tanışmak istiyordum, bende yazıyorum, size
    gösterip tavsiyelerinizi dinlemek isterim.”
    ve
    can telefonunu verdi. elif aradı. ve bara geldi. konuştular bi süre. eski
    aşklarını anlattı can. nasıl acı çektiğini. nasıl terk edildiğini. yeni bir
    aşka tahammül edemeyeceğini, inancını yitirdiğini, ama yine de bir açık kapı
    olduğunu, ama hiçbir hatun, yatak odasını es geçmediği için aşık olmadığını.
    kadınlara düşkün değilim dedi, kadınlar bana düşkün, akış bu yönde. ben
    istemiyorum. istediklerini yapıyorum.
    tüm
    bunları yataktaki münasebetlerinden sonra anlattı can, elif’e. barda içmişler,
    sonrada eve geçmişlerdi. can’ın evine. yatakta birkaç falso. biraz alkol.
    muhabbet. ölü aşk kuşu. gece. sabah. işe gitti can daha sonra, bir şirketin ambarında
    çalışıyordu. oniki saat. koliler. yükleme boşaltma. canı çıkıyordu gerçekten.
    ve sigortası yoktu. ve maaşı azdı. ama şikayet etmiyordu. yorgun argın eve
    gelip, birkaç bira sonra sızıyor ve ertesi gün işine devam ediyordu. altı gün
    ölüm – bir gün hayat. iyi yazıyordu ama beş para etmezdi şiirleri. iyiydi,
    hepsi bu. beş para etmezdi belki ama beş bin hatun ediyordu ve o bunu önemsemiyordu.  bu kadar. standart bir yaşam. düz. sakin.
    keşfedilmeyecekti. hayatının sonuna kadar keşfedilmeyecekti. ve bunu bile
    önemsemiyordu. anlaşılıp anlaşılmamak hikâyeydi. kendi dehasının farkındaydı
    sadece, hepsi bu.. açıklama yapmak zorunda hissetmiyordu kendini hiçbir konuda,
    yaşıyordu sadece, bildiği gibi yaşıyordu, kimsenin bir şey bilmediğini de
    biliyordu.
    akşam
    elif aradı ve tekrar görüşmek istedi, “işim var” dedi ona, daha sonra belki, “yazılarımı
    okudun mu” dedi hatun, “okuyacağım” dedi tuncay, pardon can. “daha sonra belki”,
    okumucaktı, geçiştiriyordu, herkesi geçiştiriyordu, geçiştiriliyordu da aynı zamanda.
    bir çok yayınevi, bir çok dergi, cevap yok. önemsemiyordu artık, teslim
    olmuştu, arada sırada bazı arkadaşları alır ve onun adına gönderirdi dergilere,
    yazdıklarının yüzde biri yayınlanmıştı sağda solda, geri kalanlar ölü, çöp
    yığını, soba tutuşturmak için harcanmış, yırtılıp atılmış, orda burda
    unutulmuş…
    bu
    şekilde sürdü, kaç yıl sürdüğünü bilmiyorum, devam edip etmediğini de. asıl
    yazan o’ydu, biz kopyalarıydık sadece. ve sonra rotherdam’da, bir küvette,
    bileklerini kesti. aynen filmlerdeki gibi. tik-tak. tamam. geriye kalan hiç bir
    şey yok, birkaç kişinin zihninde duran film şeritleri dışında, hiç bir şey yok.
    2003 yılında, otuz ikisinde, dünyadan kürtaj edilmiş bir dahiydi. daha
    fazlasını bilmiyorum..
    13.temmuz.2008

  • üç erkek

    üç
    erkek..
    1.
    bir barın önündeyiz. tuncay refik ben.
    takılıyoruz. gökyüzüne bakıyorum. biraz durgunum.
    “sorun ney” diyor tuncay.
    “ne bileyim amına koyim” diyorum.
    refik, ilerde duran mercedesi gösterip,
    içindeki elemanı kast ederek “aha buradan vurucan, alıcan 15 milyarı, bu
    zamanda en iyisi tetikçi olmak” diyor. sonra, paradan, parasızlıktan, çalışmak
    istemiyor oluşumuzdan ve gelecekten bahsediyoruz.
    hava yağmurlu. ıslanıyoruz ama kafamız
    trilyon. esrar, amfetamin, alkol ve acı içmişiz – daima. umurumuzda değil hiç
    bir şey, ve elde sigara. tam bu esnada önümüzden elinde şarap şişesi ile biri
    geçiyor, onun da kafası trilyon. “dünya ve ahiret işleri böyle, kimseye
    güvenme, kendine güven, başka bi şey yok, gerisi hikaye” diyor, ve ekliyor,
    “adamın beynini sikerler burada, beyin kalmaz.” adam geçip gidiyor.
    refik’e dönüp soruyorum “dünyanın en kötü
    şeyi nedir” diye.
    “bir gece yarısı, her yer kapalı iken,
    çarşafın ve otun olduğu halde, tütününün olmamasıdır” diyor “ve bir sigaranın
    lafını yapan insanlara asla güvenme.” o öğretti bana bi çok şeyi. ve dediğim
    gibi, durgunum.
    “neyin var senin” diyor refik “kardeşimi mi
    düşünüyorsun hâlâ?”
    “aşkın amına koyayım” diyor tuncay “dünya
    üzerinde ne kadar amcık varsa, sikmek isterdim.”
    “bi sigara versene” diyorum tuncay’a
    “bitti moruk” diyor “paketi attım ya
    gözünün önünde.”
    “unutmuşum, neyse siktiret.”
    elimi cebime atıyorum, biraz bozukluk,
    sigara almaya yeticek kadar değil ama. “bende bu kadar kaldı diyorum.”
    elini cebine atıyor diğer ikisi: “bende de
    bu”
    bakkala gidip 2 paket sigara alıyoruz,
    çünkü gece çok uzun, ve evimizde biralar var, bira daima olur biz de, ve asla
    sigarasız içilmez bira, sigarasız bi gram bile yaşanmaz bu hayat, çok ciddiyim,
    ve espri yapıcak halde de değilim ayrıca -neden gülüyorsunuz?  -benim görmediğim bir şeyi gösteriyorlar
    bana, televizyonda, ben de gülmeye başlıyorum. televizyon mu? evet, televizyon!
    eve vardık bile, söylemeyi unutmuşum, ve kimsenin gülmeyeceği şeylere gülüyoruz,
    televizyon açık, çok ciddi şeyler dönmekte ekranda, ama o kadar salaklar ki…
    ciddiyetleri bile bi salaklık göstergesi bize göre.
    yıl 2001, ay şubat, saat 23, ve alsancak,
    korku parkı istasyonundayız. hey hey bi saniye, orada öyle bir yer yok. evet
    ama evin kapısına öyle yazmıştı tipin teki, korku parkı istasyonu. hiç bi
    anlamı yok, biliyorum, bildiğimiz hiçbir şeyin ve bildiğiniz hiçbir şeyin hiç
    bi anlamı yok, bi noktadan sonra hiç bi anlamı kalmıyor, ve o noktaya gelmemenizi
    umuyorum. ben geldim.. kayışı kopardım. yanımdaki diğer iki erkek de. bir
    tekrarın içine hapsolmak. hepimiz bir kadın tarafından oyun dışı kalmıştık, bazı
    kadınlar da bir erkek tarafından oyun dışı bırakılmıştı, ve bekliyorduk, ve içiyorduk,
    ve daha bi çok şey.
    “kes şu zırvayı” dedi refik, ben elimdeki
    çakmağı parmağıma tutarken.
    “cehennem” dedim “cehennemde olmayı
    cennette olmaya yeğlerim ben.”
    “neden” dedi.
    “çünkü” dedim “cennette olursam, her şey
    ben olucam, ve özgür, ve boş kalıcam, ve hatırlayacağım daima. ama cehennemde
    birileri benim canımı acıtırken, belki de düşünmem, iradem elimden alınmış
    olacağı ve daima işkence edecekleri köleleri olacağım için.”
    “zırva” dedi tuncay “zırva, zırva, zırva.”
    takılmıştı, biraz sonra durdu, “size de oluyor mu bu” dedi “bazı kelimeleri üst
    üstte bir çok kez söyleyince tuhaflaşıyor, anlamını yitiriyor sanki, anlamsızlaşıyor,
    ne ifade ettiğini unutuyorsunuz. tekrar et her şeyi moruk, bırak bütün herkes
    sıçsın ağzına, bi süre sonra anlamsızlaşıcaklar. perde. perde. perde.” devam
    etti bi süre, “perde. perde.” durdu, “evet, haklıymışım, anlamsızlaşıyor.”
    uçuyordu, uçuyorduk, kokaini de ekleyin tüm
    saydıklarım üzerine. bizim evimizde daima uyarıcılar vardır.
    biraz müzik. ve biraz daha esrar. ve biraz
    daha parmaklarını çakmakla yakma deneyi. elimden aldı çakmağı refik, hem de ne
    alış, havada kaptı resmen, bi çırpıda.
    “kafayı mı yedin oğlum, gazını bitireceksin,
    başka çakmak yok evde, kibrit yok, hiç bi sikim yok, ve saat gecenin üçü”
    “elimi kurtardığını düşünmüştüm bu
    hareketle, meğer tek derdin gazmış.”
    insanlar alkollüyken aşırı duygusal ve
    alıngan olabilir.
    “sikmişim elini”
    2.
    karşıyaka’dan alsancak’a geliyoruz. vapur.
    daima. arkalarda bi yerdeyiz. ayakta. gece. denize bakıyoruz, denizden çıkan
    köpüğe.. vapur ilerliyor.. elimizde bira, ve bize bakıyorlar, ama şanslıyız,
    çünkü denize atamazlar bizi, otobüste olsaydık bu kadar uzun süre tahammül edilemezdik.
    “burada bira içemezsiniz” dedi bi tip.
    tuncay da,
    “burada bira içebilir miyiz diye sormadık,
    sorulmayan soruların cevaplarını vermen de senin çok zeki bir varlık olduğunu
    gösterir ve çok zeki olan varlıklar, bir vapurda üç alkollü adamdan dayak yerken
    diğer yolcuların olaya müdahale etmeden bir süre seyredeceğini ve o geçen süre
    içinde epey bi darbe alarak yere yıkılacaklarını bilirler, daha da uzatabilirim
    ama anlamış olabileceğini düşünüyorum” ded. tuncay bazen böyle uzun konuşur, ve
    siz onun suratına aval aval bakarken, birasından bir yudum alıp, aniden başka
    bi konuya geçer, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu, sonra başka bi konu,
    ve tuncay haklı, bazı şeyler tekrar ettirilerek anlamsızlaştırılabilinilir.
    vapurdan inerken şişeleri denize atıyoruz,
    herkesin görebileceği şekilde. üçümüz de yapıyoruz bunu, sırayla, kim şişesini
    daha uzağa atıcak yarışması. ve adamın biri, “çevreyi neden kirletiyorsunuz”
    diyor. tuncay adama dönüp;
    “yarış dostum” diyor, “rekabet hayatın her
    alanında var, kapitalizm bulaşıcı bir hastalık, yayılıyor. yarıştık biz,
    çevreyi kirletmedik, olaya bu açıdan bak, bu çocuklar şişeyi kim daha uzağa
    atıcak diye yarıştı, tek bir açıdan bak olaylara, ve o baktığın açı, senin
    canını sıkmayacak, seni rahatsız etmeyecek bir açı olsun. kapitalizm sana bunu
    öğretmedi mi yoksa? çalışmaktan başka seçeneğin yok, öyle değil mi? bu açıdan
    bakıyorsun hayata. neden hayatımı mahvediyorum bu tüketim çılgınlığıma bir son
    vermeli diye düşünmüyorsun”
     “hey
    hey” dedi sonra, yanımızdan geçen bi hatuna tuncay, “bir uzaylı”. kadın,
    harikulade bir vücuda sahip olan kadın döndü ve
    “uzaylı senin anandır” dedi.
    “iltifat” dedi “sadece iltifat ediyordum”
    bize neden çevreyi kirletiyorsunuz diyen ihtiyara döndü sonra “gördün mü,
    olaylara bakış açısı, sihir burada. doğru açı diye bir şey yoktur, kendini iyi
    hissetmeni sağlayacak açılar vardır. ben ona uzaylı derken, dünya üzerinde
    olamaz böyle bir güzellik, mutlaka uzaydan gelmiş olmalı, demek istemiş olamaz
    mıyım? ya da sen, çocuklar yarışıyorlar, demiş olamaz mısın? sanane çevreden,
    eğer yiyorsa git mc donalds’a söyle, çevreyi katlediyorsunuz diye.”
    “hadi gidelim moruk” dedim tuncay’a
    gülerek, bıraksam sabaha kadar adamın kafasını düzebilirdi, ve adam, emin olun,
    hiçbir şey diyemezdi, savunamazdı kendini, haklı olsa bile savunamazdı. bir
    damla lsd’li olan bir beyinle yarışamazsınız, ve bizim evimizde lsd bazen olur.
    sonra ben “karnım acıktı” diyorum “şurdan
    bişiler alak da yiyek.”
    elimi cebime atıyor, ve bozuklukların
    birazını cebimde bırakarak çıkarıyorum az bir para “üçümüze yeter mi bu para”
    “üstünü ben tamamlarım” diyor refik
    “pekala” diyor tuncay “yeni bir sorun, ne
    yiyicez biz?”
    “şu parayı da al, yumurta, makarna, al  bişiler de gel” diyor refik bana “bu hıyarı
    bi an önce eve götüreyim, başımıza bi bela açacak.. sen bize yetişirsin..”
    bi bakkala giriyor, 6 yumurta, makarna, ve
    şarap alıyorum. 3 şişe.. ekmek var mıydı evde diye düşünüyorum, 4 ekmek bir
    şişe şarap ediyor o dönemlerde, ama napabilirim, ihtiyaç meselesi. yetişiyorum
    onlara. ve bir barın önünde duruyoruz..
    3.
    özlem’lerin evinden çıkıyoruz. refik.
    tuncay. ben. bi üst katta oturan seçil’i son kez görmeye gelmişiz. ankara’ya
    gidicek o. ailesi ile beraber. ve bir hafta önce de özlem’i uğurladık böyle.
    bristol. ve ne yazık ki o, başka bir yazının konusuydu, geç kaldınız, çoktan
    yazıldı ve ani gelen bir kendini yok etme isteği üzerine öykü de yok edildi,
    kül. beni küllerimden yeniden yaratıp karşınıza koydular, ama aynı şeyi
    yaktığım öykülere yapamadılar ne yazık ki, üzgünüm. külleri saklamayı tavsiye
    etmişti biri bana, ileride çıkıcak olan bi teknoloji ile geri dönüştürülebilir
    miydi öykülerime küllerim? taşak geçiyordu tip benimle tabii ki ve taşak
    geçilebilecek kadar savunmasız bir pozisyonda kalmıştım, ters köşeye yatırılmış
    ve golü yemiştim. sonra hakem düdüğü çalıp, atışın tekrarlanmasını istedi,
    karşı takımın teknik direktörü ani bir kararla penaltıyı kullanacak futbolcuyu
    değiştirdi. topun başına gelen ikinci hatun da, şey pardon, yanlış yazdım,
    topun başına gelen ikinci futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın tekrarlanmasını istedi, sonra yine ani bi kararla
    karşı takımın teknik direktörü penaltıyı kullanacak futbolcuyu değiştirdi,
    topun başına gelen üçüncü hatun da, şey pardon, yine yanlış yazdım, topun
    başına gelen üçüncü futbolcu da ters köşeye yatırıp golü çaktı, sonra hakem
    yine düdüğü çalıp atışın… tamam tamam kesiyorum.. ama bi müddet sonra, biri yanıma
    gelip, “abi, farkettin mi, hep aynı köşeye atıyorlar, ve sen hep aynı köşeye yatıyorsun,
    onlar sola, sen sağa, bence bi kez de sola yat, yakalarsın topu, hem bak hakem
    de bizden yana, sen topu tutana kadar atışı tekrarlatıcak hakem”. dedi.
    “hey” dedim, “ben doğru bildiğimi okurum
    daima, onlar topu uçtuğum köşeye atana kadar gol yemeye devam.”
    biraz alegori. ve biraz sihir. iskeleye
    doğru gidiyorduk, vapura binicek ve alsancağa geçicektik.
    4.
    özlem’lerin evine geldik. seçil bi üst
    kattan aşağı indi. akşam altı civarıydı saat. epey takıldık o evde. eski
    günleri andık. seçil ankara’ya gidicekti ve onu bir daha görüp göremeyeceğimizi
    bilmiyorduk hiçbirimiz. yemek yedik. içtik. ve müzik dinledik. bizim evimizde
    müzik daima vardır.
    “o’nu özledim” dedi seçil. “şimdiden.”
    özlem’den bahsediyordu.
    “senide özleyeceğiz” dedim o’na. “lanet
    olsun.”
    gözlerim doldu bi an, ki bunu sürekli
    gizleme ihtiyacı hissederim, çünkü duygusal olmak istemiyorum, sert biriyim
    ben, evet, sert, erkeğim ben, bana bu öğretildi çünkü, erkekler ağlamaz dendi
    bana, erkekler kavga eder dendi, erkekler kendilerini terk eden kadınların arkasından
    kötü konuşur ve orospu der kendisiyle arasında kan bağı olmayan tüm kadınlara
    dendi. bana denilen hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadım. yapsaydım eğer, şu an
    burada, sabahın beş otuz beşinde, bunları yazmaz, sabah erken kalkıp takım
    elbisemi giyerek evden çıkıp arama biner, şirketimin önünde durarak bir asansör
    sendromu sonrası masamın başına geçicek olduğum için çoktan yatıp uyumuş
    olurdum. ama yapmadım. tuncayın ruhu içime girdi galiba, saçmalıyorum, ve adam
    2003’te intihar etti. pardon, zamanda epey ileri gittik. geriye dönelim:
    “biletleri ayırtınız mı siz” dedi seçil,
    tuncay’a.. “siz ne zaman gidiyorsunuz?”
    “haftaya” dedi tuncay, “hollanda bizi
    bekliyor, kırmızı halı ve…” lafını kestim
    “hepiniz gidin” dedim onlara, “hepinizin
    amına koyayım” bağırıyordum. çıldırmıştım. sinir krizi geçiyordum. ve bu bana
    her zaman olan bişi değildi. ilk kez o zaman oldu. sonrasını hatırlamıyorum..
    özlemlerin evinden çıktık.. tuncay, refik, ben. iskeleye doğru
    yürüyorduk.. 
    27 şubat 2007

  • girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:

    girdo ve halüsinasyonetik arkadaşları:
    2000 yılı sonbaharındayız. hava
    oldukça soğuk ve hafiften yağmur çiseliyor. yer, alsancak izmir. çimlerde
    bağdaş kurmuş, bir daire oluşturmuş, içiyor ve tartışıyoruz. beş kişiyiz. tuncay,
    refik, seçil, özlem ve ben. her şeye karşı yabancıyız. kendimizi yalnız ve
    yabancı hissediyoruz. ve çaresiz.. tuncay’ın üç adet kitabı var. hazır. bitmiş.
    kimse basmıyor ama. birçok yayınevi ile görüşmüş, reddedilmiş. kötü bulunmuş.
    şu. bu.
    “olmayacak bu iş” diyor bize,
    “artık yazmıcam”,
    “hayır” diyorum, “okuduğum en iyi
    şeyleri yazıyorsun moruk, fikirlerin harika, sadece alışkın değil insanlar bu
    kadar çıplak bırakılmaya, hepsi bu. tüm safsatalarını, gerzek yaşam biçimlerini
    yüzlerine vuruyorsun, ve korkuyorlar” diyorum.
    “hayır” diyor, “kötü yazıyorum.
    beş para etmeyen bir hiçim ben.”
    hepimiz bir şekilde, bir şeyler
    yazan, bir şeyler üretebilen insanlarız.. dünyayı havaya uçurabilicek kadar
    tehlikeli fikirleri var tuncay ve refik’in. ve beş yıldır beraber yaşayan iki
    sıkı dostlar, her ikisi de uyuşturucu bağımlısı. her ikisi de güç belâ yaşama
    devam ediyor. seçil, aile kavramını ve burdan yola çıkarak tüm toplumsal
    değerleri yerle bir edebilicek bir deneyime ve birikime sahip.. özlem, sadece
    bireysel dışavurumlar ile içindeki acıyı kağıda döküyor.. ben bi bok parçası
    olarak yanlarında değer görmüşüm. hiç bi sikim yazabildiğim söylenemez, kayda
    değer
    .
    “tamam” diyor seçil.. “sikmişim
    yayınevlerini, kendi kendimizi basıcaz.” [kendimiz, kendi ‘kendi’mizi
    basıcaz-lilith noir] gülüyor tuncay, ama alaycı bir gülüş değil bu, çaresizlik
    ve umutsuzluk dolu bir gülüş.
    “tüm paramızı sarhoş kalmamızı
    sağlamak için harcarken, nasıl yapıcaz bunu canım?” diyor özlem.
    “bilmiyorum” diyor seçil, “ama
    başka şansımız var mı?”
    “zor” diyor, refik, “çok zor,
    resmi kurumlar, devlet daireleri, biraz resmiyet, ıvır zıvır”
    tartışmanın başından beri susan
    ben, “abi denemek lâzım” diyorum, “olur belki ha?” ben onlardan epey küçüğüm, eğitiliyorum o sıralar, yanlarında
    pek konuşmuyor, sürekli onları dinliyorum, ve bana çok büyük bir saygı
    duyuyorlar, hak etmediğim kadar çok, ben anlam veremiyorum buna, ben kimim ki
    diyorum, ne yapabilirim, onlara inanıyorum, onlara tutunuyorum, hepsi bu..
    27 ocak 2007
  • isimsiz -5

    isimsiz
    -5
    o’nunla nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum,
    çok sarhoştum, ama galiba halısına kusmuşum. ertesi gün ayıldığımda anlatmıştı
    bana. “seni bir daha bu eve almayacağım” dedi, ve çok ciddiydi yüz ifadesi bunu
    söylerken, ama sonra, her nasılsa, evinde kalmaya başlamıştım çoğu gün ve gece,
    ya da abisinin evinde. güzel zamanlardı, bir daha asla geri gelmeyecek olsa da,
    geri getirilemeyecek.
    18 yaşındaydım galiba, 19 da olabilir. hem
    bunun ne önemi var. her neyse, birinden alsancakta eski kitaplarımı
    satabileceğimi duymuştum, üniversiteyi yeni kazanmıştım o sene, henüz okullar
    açılmamıştı, ama okula gitmek istemiyordum. ve evdeki tüm kitapları, ve dahası yeğenlerimin
    – hepsi öğrenci olan dört yiğenim vardı o zamanlar- eski kitaplarını da
    toplayıp alsancak’a vurdum kendimi, eniştemle birlikte.
    bilmiyorduk nasıl yapılacağını bu işin.
    kitapları dizdik ve beklemeye başladık. sonra birisi geldi, “orası benim yerim”
    dedi, kaldırdık kitapları ve başka bir yere geçtik. ilk gün çok sıkıcıydı,
    eniştem bir kenarda oturmuş izliyordu sadece, ben de diğer köşede. sonra
    herifin biri geldi ve “çay ister misiniz?” dedi. elbette, neden olmasın. sonra
    bir öğrenci geldi ve kitaplarını bize satmak istedi, aldık biz de, başka birine
    satabiliriz umuduyla. böyle yürüyordu burada iş, bir öğrenciden ikiyüzellibin liraya
    alır, başka bir öğrenciye beş milyon liraya kakalardınız.
    ilk gün kayda değer bir şey olmadı. öğlene
    doğru eniştem epey sıkıldı ve “gidelim” dedi, “tamam” dedim. iki kişiden eski
    birkaç kitap almış, 2 öğrenciye de birer tane satmıştık. zarardaydık ama, yol
    parasını bile çıkartamamıştık, bir de çaylar.
    ertesi gün sabah 10’da kalktım ve eniştemin
    evine gittim, akşamdan kalmaydı, “ben gelmeyeceğim” dedi, “sen istiyorsan git,
    ama pek akıl karı değil o iş.”
    “sen bilirsin” dedim ve yola çıktım.
    öğlenin onbiriydi galiba. pek hatırlayamıyorum, aklımı kaçırmak üzereyim çünkü
    şu an. her neyse. yan taraftaki elemanla muhabbete başladık, adı tuncaydı,
    elinde bir meyve suyu vardı, öyle sanıyordum, ama alkol oranı yüksek bir meyve
    suyuydu bu. laflamaya başladık. sarhoştu, oldukça. ve orada eski kitap
    satıyordu benim gibi. benim gibi değil aslında. o satıyordu gerçekten, ben ise
    alıyordum sürekli ama pek satabildiğim söylenemez, tek tük.
    “alma” dedi tuncay, tam bir hatundan eski
    kitap alıcakken, “satamazsın onu, alma.”
    hangi kitabın müfredatta olduğunu,
    hangisinin olmadığını, hangi okulda hangi kitabın okutulduğunu ezbere
    biliyordu. hatun tuncay’a döndü ve,
    “sen karışma tuncay” dedi, “çeneni kapa.”
    “alan olmaz onu, benden söylemesi, elinde
    kalır.” dedi tuncay bana.
    “sen ona bakma” dedi hatun, “sarhoş zaten,
    ne dediğini bilmiyor.”
    “alamam” dedim güç bela.
    “beş yüz bin lira ver” dedi.
    “çok” dedim
    “iki yüz elli” dedi, neden bilmiyorum,
    gerçekten bilmiyorum ama aldım kitabı, satamayacaktım, ama aldım, aptalın
    tekiyim galiba.
    ertesi gün tuncay’la muhabbeti ilerlettik
    ve hâlâ o kitap satıyor ben kitap alıyordum. zarardaydım ama yine de devam
    ediyordum gelip gitmeye. çayları tuncay ısmarlıyor, arada bir de votka
    veriyordu, vişne, gazoz, ve her neyse işte dostlar, öğlene doğru yine hatun
    geldi, tuncay’ın yanına oturdu, ben de kendi kitaplarımın yanına, “teşekkür
    ederim” dedi, “burda kimse almazdı o kitabı.”
    “siktir et” dedim.
    “tuhaf birisin” dedi, “neden buraya
    geliyorsun ki, hiç satış yapamıyorsun, zarar ediyorsun, paran bol mu?”
    “hiç yok” dedim, “neden buraya geldiğimi de
    bilmiyorum, ama yapıcak hiç birşeyim yok, hiç arkadaşım da yok, evde daha fazla
    kalırsam delireceğim”
    “bizimle takılabilirsin” dedi.
    “sizinle?” diye sordum
    “istersen. dönüşte akşam, gel tuncay’la”
    “nereye”
    “onların evine”
    “gelirim” dedim.
    ve sonra biraz daha konuştuk, babasının
    onunla ilgili garip planlarını anlattı, ben pek konuşmadım, sonra gitti o, o
    gün. akşamüstü, tekrar geldi, ben bu arada tuncay’la iyice sarhoş olmuş bir
    durumdaydım.
    “seni biriyle tanıştırcam” dedi, “senden
    bahsettim, seni garip buldu.”
    “senin tuhaf bulman gibi yani” dedim.
    “garip, tuhaf”
    “hı hım”
    “bir adın var mı?” dedi, “benim seçil”
    “yok” dedim, “olmalı mı?”
    “yok da olabilir” dedi, “güzel bir isim,
    sana yakışır.” ama kimse gülmedi.
    akşam, yürüyerek, birkaç dakika uzaklıktaki
    bir eve gittik, tanıştık, refik adında bir eleman vardı odada, saçları
    rastalıydı, konuştuk bir süre. sarhoştum gerçekten, çok fazla sarhoş, hiç o
    kadar sarhoş olmamıştım sanırım, ve seçil’i evine bırakmamız gerekiyordu, yani
    refik’in seçil’i evine bırakması gerekiyordu. ikisi sevgiliydi, benim de evime
    gitmem gerekiyordu ama o saatte eve o halde gidemezdim.
    üçümüz çıktık, vapura bindik, karşıyaka
    sahilde indik ve birkaç sokak sağa birkaç sokak da sola dönerek bir apartmana
    girdik. dördüncü kat. çaldık, otamata basıldı, çıktık. bir kapının önünde
    durduk, açıktı kapı, yani aralıktı. seçil bir üst kata çıktı, bir üst katta
    yaşıyordu, ailesi ile beraber. çatlak bir baba, bir anne ve bir kızkardeşle. her
    neyse dostlar, biz refikle girdik aralık olan kapıyı iterek ve refik “sen içeri
    geç ben gelirim bi bakayım şuna ne bok yiyor diğer odada” dedi. kardeşinden
    bahsediyordu, daha önce anlatmıştı bana, ve ben de size anlatmış olabilirim
    başka bir öyküde, ama ne önemi var ki? devam edelim. kendini tekrar eden işe
    yaramaz bir yazarım işte, yazar bile değilim, olamıyorum, ölemiyorum da,
    sıkışıp kaldım.
    içeri girdi hatun, “kahve içer misin” dedi,
    “hıhı” dedim utangaç bir ses tonuyla.
    geceliği vardı üzerinde. kısaydı altı. bacakları harikuladeydi itiraf etmek
    gerekirse, ama bu değildi dikkat çeken, başka bir şey, ney olduğunu bilmiyorum,
    kendi de bilmiyor olmalı, doğal bir çekim gücü, yer çekimi gibi. farkında
    olmazsınız ama sürekli etkisi altındasınızdır. sonra refik girdi odaya. ben
    yerde oturuyordum.
    “rahat otur adamım” dedi, “bira içer misin.”
    “özlem kahve yapıcakmış.”
    “hay sıçayım onun kahvesine” dedi, “ver
    bakayım şu yazdıklarını, bir daha bakıcam.” verdim.
    ilk defa birileri okuyordu ve hiç hoşnut
    değildim bu durumdan, ama yapabileceğim hiç bir şey yoktu. birilerine satmaya
    çalıştığım edebiyat kitabımın içine çiziktirdiğim birkaç cümleyi okumuştu
    seçil, “bunlar çok iyi” demişti, “sahibi kim acaba bu kitabın.”
    ilk başta söylemeye çekindim, kendi
    kitaplarımı da satıyordum orada, lise kitaplarımı, üzerlerine karaladığım
    şeyler pek de değerli gözükmemişti bana. bilirsiniz, son sayfalarda notlar
    yazmak için birkaç sayfa boşluk bırakırlar. ben de derste oraları kararlardım.
    “benimdi o kitap” demiştim birkaç saat
    sonra seçil’e, hiç bişey demedi, hoşuma gitti bu, yazılar üzerine
    konuşulmasından hiç haz etmiyorum, o gün de, bugün de.
    geceye dönelim, verdim refik’e
    yazdıklarımı, o sırada kahve geldi, ev, evden söz etmeme gerek var mı? daha
    önce bahsetmiştim öyle değil mi? başka bir öyküde yani. başka bir çok öyküde
    size bunlardan bahsetmiştim. bahsetmiş olmalıyım. devam edelim yine de, aldım
    kahveyi, karşıma geçti.
    “ne okuyon sen” dedi refik’e, bir şey
    demedi refik, ben de bir şey demedim. sessizlik. sessizlik bir süre devam etti,
    sonra “babam aradı” dedi özlem.
    “sikeyim babamı” dedi refik de buna
    karşılık, bir tür aile içi kavgaya şahit oluyordum, ve kahvemi içiyordum. bitti
    kahve. “falına bakıcam” dedi özlem, “kapat.”
    “ne?” dedim
    “inanıp inanmaman umrumda bile değil,
    falına bakıcam”
    “peki.” kapattım. bir süre daha bekledik,
    sessizlik. ben etrafa bakınıyordum, refik bir şeyler okuyordu. hatun da
    içerdeydi, diğer odada. sonra geldi, üç bira ile, sonra bir üç bira daha, sonra
    üç tane daha, son bir üç… o andan sonrasını hatırlamıyorum, ama galiba
    kusmuşum. onun öncesinde fincanı almıştı ve bakıyordu, falıma.
    “ee” dedim
    “ne ee?” dedi
    “söylemicek misin?”
    “o herkesin falına bakar ama kimseye bir
    şey söylemez” dedi refik, “tarot da bakar birazdan, ’kafadan çatlak’ olur
    kendileri.”
    her neyse, ertesi gün tezgahı açtım yine.
    refik takı satıyordu biraz ilerimizde, bunu sonradan öğrendim. her şeyi geç
    öğrenirim, her şey bana en son söylenir, çünkü kimseye ne halt karıştırdığını
    sormam, oysa her şey açık olmalı, görünülebilir kılınmalı yani.
    birkaç gün sonra tezgaha geldi özlem.
    “kitap alıcam.” dedi, oysa 21 yaşındaydı o zamanlar, 2000 yılında. ve ben de
    sadece lise ve ortaokul kitapları bulunuyordu. “beni hatırlıyorsun değil mi?”
    “evet hatırlıyorum.”
    “bir daha evime giremiceksin, bunu da
    hatırla” çok sert bir ifade ile söylemişti bunu.
    “özür dilemiştim”. çekingen ve mahcup bir
    tona büründüm.
    güldü. kahkahayla. “şaka yapıyorum” dedi,
    “siktir et, halı işte, dünyada halı mı kalmadı, yenisini alırsın bana.” bir
    kahkaha daha.
    “burda herkesten kitap alıyorum zaten,
    sonra da satamıyorum, aptalın tekiyim, herkes kandırıyor beni.” sitemkar bir
    ifade.
    sonra, seçil’den ikiyüzellibin liraya
    aldığım kitabı gösterdi, şunu alıcam dedi, hiçbir işine yaramıcaktı oysa, seçil
    almasını istemiş ama. daha sonra anlatmışlardı, birde içlerine bakarak bana ait
    olduğunu anladığı, yani lisede kullandığım kitapları aldı. o gün kitap satım
    işindeki son günümdü, ve bir süre konuştuk, sonra evine gittik, sadece ikimiz.
    genelde o konuşuyor ben de dinliyordum, söylecek hiçbir şeyim yoktu galiba,
    hala yok.
    “amerikada doğdum ben, annem fransız, bir
    süre amerikada yaşadık, sonra boşandılar, biz de ortada kaldık, yani abimle,
    ikisi de istemiyor bizi, para gönderip durdular daima. amerika’da yaşadım bir
    süre, burda da yaşadım, ingilterede de. ama hiçbir yere ait olamıyorum, her
    yere yabancıyım, ortada kalmış gibi, hiç kimse istemez beni, ben de kimseyi
    istemiyorum zaten.”
    “hı hı” dedim.
    “sonra bir de ömrümün sonuna kadar
    çalışmadan yaşayabilirim, babamın çok parası var, bana sürekli gönderiyor,
    abime göndermez ama, bana hep gönderir, bense babamın parasını bankadan
    çekmiyorum bile. takı tezgahı açalım mı seninle?”
    “açalım.” o an ölelim dese onu da kabul
    edebilirdim sanıyorum.
    “evimdeki şeyleri gördün, çok değerli onlar
    benim için, birileri alsın istiyorum, kendi paramı kazanmak istiyorum, bir çok
    işe girdim ama olmadı.”
    “bi gün olur”
    “olmaz, asla olmucak.  sen napmayı düşünüyorsun”
    “ne konuda?”
    “yazıların.”
    “hiç bi boka yaramaz onlar” demiştim.
    galiba haklı çıktım, hiçbir boka yaramıyorlar, zaman kaybı, ama iyi bir şey,
    zamanı kaybetmek yani, öyle ya da böyle, öldürmek, zaman öldürüyorum, boşa
    zaman harcıyorum. ve hiç de rahatsız değilim bu durumdan.
    sonra takı tezgahı geldi ardından,
    deniyorduk sadece, ama olmuyordu,
    “ne kadar şu küpe”
    “bir milyon”
    “beş yüz bine olur mu?”
    “olur”
    beşyüzbin deseydim “ikiyüzellibin liraya
    olur mu” derlerdi. böyleydi işte. yazamıyorum galiba. ha? ne dersiniz?
    gitmiyor. beş sene sonra olanlardan dolayı olabilir belkide. herneyse.
    okulum açıldı sonra, üniversitedeki ilk
    yılım, sürekli gidiyor, dersten sonra da alsancak’a dönüyordum, o kadar çok
    içiyordum ki, ertesi sabah sarhoş olarak uyanır ve derse giderdim. kampüstede
    içiyorduk sürekli, arka taraflarda, derse sarhoş girmek gibisi yoktu.
    ve eve uğramaz olmuştum. sonra bir gün intihar
    etti özlem, “bil bakalım ben az önce tuvalette naptım?”
    bilemedim, ege üniversitesinin
    kampüsündeydik, ve hey kesin sesinizi, biliyorum daha önce de bahsettim
    bunlardan. sonra gidiş kısmı var, ve birde dönüş.. ve tekrar gidiş.. “biriyle
    tanıştım ben, herif bristol’de yaşıyor, türk, beni çağırdı, onunla yaşıcam,
    okula gidicem orada, kabul ettim.”
    “hı hı” dedim.
    “kızdın mı” dedi,
    “açık olduğun için teşekkür ederim” dedim.
    “ama kızdın mı?” dedi.
    “ama gerçekten teşekkür ederim” dedim.
    “sana bişi sordum” dedi, ve ben o gün iki
    saat boyunca sustum. seviyordum hatunu, gerçekten. ve kızmamıştım. ama yine de
    cevap vermedim. ve şimdi kendine gelmesini bekliyorum, 5 sene sonunda. intihar
    mı değil mi bilmiyorlarmış doktorlar, ben biliyorum ama, sonunun nereye
    varacağını da biliyorum.  dünyanın bir
    insanı kusmasının ne demek olduğunu da biliyorum. hayatı boyunca hiç çalışmadan
    yaşayabileceği halde, intihar ederek hayatına son vermeyi istemiş olmanın nasıl
    bişi olduğunu da biliyorum. her ne kadar size salaklık olarak gözükecek olsa da
    bu, ve gerçekten ödüm bokuma karışıyor, durmadan içiyorum, içiyor ve yazıyorum.
    her neyse, bu kadarı yeterli.. bu o’nun için.
    13.eylül.2006

  • askı

    askı
    “buraya kadar” dedi,
    “yolumuz buraya kadar”
    “bu ne demek” diye
    sordum
    “daha fazla
    ilerleyemeyiz demek istiyorum” dedi, “hayat tıkandı”
    “sarhoşsun” dedim,
    oysa çok içmemiştik, birer şişe şarap, ikişer bira ve bolca sigara.
    “baksana” dedi,
    “farklı geçen tek bir günümüz yok, sabah kalkıyor ve tezgahı açıyoruz, hep aynı
    tipte müşteriler, hep aynı muhabbet, votka-meyve suyu, senin intihar benimse
    kaçış planlarım, abim, seçil, tuncay, sonra akşam, yine alkol, bu kez
    bira-şarap, ve sızdığımız yerden uyanıp kaldığımız yerden devam ediyoruz,
    aslında bir yere gittiğimiz yok, öyle bir derdimiz de yok zaten ama.. tamam,
    her neyse.. sustum” yüzü asılmıştı.
    “bıktın mı” diye
    sordum, üzülürek, “benden, yaşadığımız hayattan?”
    alsancak
    sahilindeydik,  elimi omzuna attım,
    sevgili değildik, aramızda bir aşk vardı ama sevgili gibi değildik.
    “hayır bebeğim”
    dedi, “yaşadığımız hayatı seviyorum, seni seviyorum, ama içimde, sıkışıp
    kaldığımıza dair bir his var, kapana kısıldık, ve çıkış yok, üzerimize kaynar
    suyu döküp de bizi ne zaman öldürecekler diye bekliyoruz adeta”
    “napalım” dedim, “şu
    an nerde olmak isterdin mesela?”
    “bulunduğum yerden
    hoşnutum” dedi, “senden, yaşadığımız hayattan, sadece artık çırpınmak
    istemiyorum, boşluğa bırakmak istiyorum kendimi, senin gibi olabilmek
    istiyorum, bazen kıskanıyorum seni bu yüzden”
    “izlanda” dedim,
    “oraya kaçabiliriz aslında” başını salladı umarsamaz bir şekilde, düşlere
    inancını yitirmişti.
    “balo kızı olmak
    istiyorum bu gece” dedi, “şık bir elbise, parıltılı. ve sende de bir takım olucak,
    kravat vesaire, cart curt, hadi kalk, baloya gidiyoruz” delirmişti.
    “geldiler sana gene”
    dedim, “saat gecenin üçü”
    “bana bir balo
    elbisesi bul bebeğim” dedi, “hadi kalk, sikmişim izlandayı, baloya gidiyoruz”
    “nereden bulucam
    sana bu saatte balo elbisesi” dedim, dudaklarını büktü hemen.
    “istediğim hiç bir
    şey hemen olmuyor” dedi, “olduğu zamanlarda da önemini yitiriyor” yanıma oturdu
    yeniden.. birer sigara yaktık.
    “sana aşığım” dedi..
    bir şey demedim. biraz daha sustuk. beş kuruşsuz ve işsizdik, takı tezgahı para
    etmiyordu, mesleğimiz yoktu, hiçbir yerde iş bulamıyorduk.
    “haklısın” dedim,
    “az önce söylediklerinde haklısın, tek düze bir hayatımız var, sıkıcı değil,
    şikayetçi değilim, ama tek düze olduğu konusunda haklısın”
    “değişiklik gerekli”
    dedi.
    “değişiklik yapalım
    o halde” dedim, “hadi kalk, askıya çıkıyoruz, sana bir balo elbisesi bulucam.”
    “delirmişsin” dedi,
    “yakalanırsak boku yeriz”
    “yakalanmayacağız”
    dedim ona, yürümeye başladık.. balkonları kesiyorduk.. ipe asılmış elbiseler
    arıyorduk, alçak katlarda, o gece sabaha kadar gezdik, ve birkaç parça elbise
    bulduk, hepsini istiyordu, her gördüğü elbiseyi, eğlenceliydi, sabahın
    yedisinde o’nun abisinin evinin önüne geldik ve zile bastık, kahkahalarla
    gülüyordu, ellerimizde bi kaç parça giysi, sarhoş, ve açın kapıyı biziz diye
    bağıran şirin bir hatun. özlem adı.
    “bu gece şarapya’nın
    kraliyet balosuna davetlisiniz beyler ve bayanlar” de-dik eve girer girmez,
    bağırarak, oysa herkes uyuyordu, sızmışlardı, uyanmadılar, ve biz de yattık
    tabii ki, ya da sızdık. akşamüstü kalkıcak ve dün gece içip tekdüzelikten dem
    vurduğumuz noktaya takı tezgahı açıcaktık. sonra yine içicek ve sızıcaktık. her
    şey her geçen gün biraz daha anlamını yitirirken, günler, eksi hanesine
    kazınmaya devam edicekti..
    [ 10.ağustos2006 -2-4 nöbetinde ]

  • bir sinekten gelen şiir

    bir sinekten gelen
    şiir
    ekranın
    üzerinde yavru bir sinek dolaşıyor
    ve
    ben de onun hakkında yazıyorum
    aslında
    bana
    sorarsanız
    sinir
    bozucu bir durum bu
    ve
    birkaç kez kovdum onu
    gitmedi
    gitmeyecek
    yapabileceğim
    hiçbir şey yok
    arada
    sırada biramı yudumluyor
    ve
    birkaç resme bakıyorum
    izlandaya
    ait
    sinek
    dolaşıp duruyor
    sinek
    izlandaya ait değil elbette
    resim
    resimler
    izlanda
    sinek
    yavru
    ve
    dolanıp duruyor
    can
    sıkıcı
    can
    sıkıcı olan bir çok şey var bu hayatta
    ve
    hiç bi konuda yapabileceğim hiçbir şey yok
    beklemek
    dışında
    inanın
    bana
    ne
    babamın öksürüklerini dindirebilirim
    ne
    de
    bu
    kahrolası sineği öldürebilirim
    bekliyorum
    sadece
    geçip
    gitmesini
    ya
    da kendine gelmesini bir hatunun
    ama
    gelmeyecek anlaşılan
    ve
    sinek de gitmeyecek
    ve
    izlanda da donmuş çalılıkların resmine bakıyorum şu an
    sinek
    dolanıp duruyor
    bira
    azalıyor
    hava
    da aydınlanmak üzere üstelik
    ve
    sinek
    ve
    sustuğum tüm o geceler
    (hey
    bakın burada kafiye yapmaya çalışmıyorum ama)
    ve
    kustuğum tüm o geceler
    asla
    geri gelmeyecek
    ve
    bu konuda yapabileceğim
    hiçbir
    şey yok
    üzgünüm

    [ 31.10.2005 – 04:33 ]
  • altın tozu veya amfetamin

    altın tozu veya amfetamin
    1.
    zemin kat. rutubet. yerde
    oturuyorum. penceremiz minicik ve dışarıdan geçenlerin ayakları görünüyor
    sadece. penceremiz kaldırıma yapışık, hatta kaldırımın altında, tam yeraltı
    yani.
    “nasıl yaşayacaksın burada moruk”
    diyorum refik’e
    “daha kötülerini de gördüm”
    diyor. klasik cevap. ama adam bunu dedi. öyküyü güzelleştirmek için gerçeği
    çarpıtmayacağım. ve amfetamin aldım kaç yıl aradan sonra yeniden.. ve amfetamin
    sonrası ruhsal çöküntü, hassas bünyemi ele geçirdi.
    sabahın yedisindeyiz, 4 tip var,
    ben ve refik’in dışında odada, 2’si, refik’in hollanda’dan gelen arkadaşları,
    biri hatun, biri herif, türkçe bilmiyorlar, ben de bozuyormuşum zaten, ama
    sorun yok, devam ediyoruz. pac takıyorum sabahın dokuzunda boktan bir teybe,
    kaset bu, trapped çalıyor, ve gerçekten tuzağa düşmüş gibi hissediyorum
    kendimi. klasik şarkılar, klasik cümleler, ve amfetamin…
    herif gözümün önünde acid bazlı,
    pardon, acid içeren kağıdı yalarken “acaba ben de denesem mi” diye aklımdan
    geçirmiştim, ama “başka yok” demişti hollandalı tip. adını unuttum, ivan
    diyelim, ama ivan rus ismi olabilir, pekala ne önemi var, o halde hollanda
    değil de rusya’dan gelmiş olsun bu 2 tip, bir hatunla bir herif. ama ingilizce
    konuşuyorlar refik ile. telefonum çalıyor o ara, sabahın dokuzunda, açıyorum,
    annem, “dün seni beklerken uyuyakalmışım, nerdesin oğlum, iyi misin” diyor,
    “iyiyim” diyorum, “aramıştım seni ama. iki üç gün sonra gelicem”
    pekala, yavaştan gidelim. “bir
    buzdolabı almalısın” diyorum refik’e, “ona vereceğim para ile 2 ay daha çalışmadan
    yaşayabilirim” diyor. garip bir adam, çok az eşyası var, 31 yaşına girdi geçen
    ay, yani ağustosta, ve toplam 3 sene çalışmış olabilir bugüne kadar, ama yine
    de yaşıyor, yani hâlâ hayatta, anlıyor musunuz?
    kişi başı yüz milyon liraya
    patlayan iftar yemeği gösterildi dün tv’de. hayretle izledik, kafamız da
    iyiydi. ve evet evde buzdolabı yok ama televizyon var, bir de ufak bir buzluk
    var. refik’in, biraları soğuk tutmak için kullandığı bir olay, biz yine de
    televizyona dönelim, bir iftar yemeği gösteriliyordu haberlerde, ve bir çorba
    vardı menüde, üzerine altın serpiştiriyorlardı çorbanın. bazı pezevenk çocukları
    iftar yemeğinde altın yiyorlar yani, evet, tam pezevenk çocuğu bunlar, haklısınız.
    hiçbir kelimemi de hiçbir koşulda geri almam, “pac’ın ruhu beni kutsarken sizi
    siksin” diyebilirim sadece. o gün de bunu demiştim, o gece, dün gece, sizi siksin,
    alayınızı. 

    “yani ben anlayamıyorum” diye girdi söze refik, “bir insan neden
    böyle bir şeye ihtiyaç duyar?”

    gösteriş. altın yiyorlar. altın
    tozu. çorbanın üzerine serpiliyor, ama iyi ayarlanmalıymış, fazla serpilirse
    ölürlermiş, ben orada garson olsam fazla dökerdim, ölsünler, ne önemi var? bu pezevenk
    çocuklarını gerçekten anlamıyorum.. anlayamadığım o kadar çok şey var ki,
    “kafam basmıyor” deyip geçiştiriyorum çoğu zaman. iftar yemeği, kişi başı yüz
    milyon, çorbaya altın tozu serpiliyor, ve 500 bin liralık bir çorba, bu toz
    sayesinde 10-15 milyona patlayabiliyor, öyle deniyor yani haberlerde. bense elimdeki
    amfetamin yüklü tableti mideme indiriyorum yıllar sonra, bir kıyaslama
    yapabilirsiniz; “sen amfetamin içerken bişi olmuyor değil mi?” diye. ah evet.
    oluyor. enerji. sahte bile olsa mutluluk. ve çorbaya dökülen altın. nasıl bir
    tadı var? pekala. her neyse. keselim. evet, iftarda altın çorbası yiyor bazı pezevenk
    çocukları. sorun değil. biz de birkaç uçuş denemesi gerçekleştiriyoruz.
    “hani hiçbir şeye
    odaklanamadığından bahsediyordun ya” diyor
    “evet” diyorum
    “nedeni bu işte” diyor, aldığımız
    şeyi kast ederek, “artık almıyor olsan bile, uyuşturucuyu bırakmış olsan bile,
    geçmişte…”
    “olabilir” diyorum sözünü
    keserek, “farkındayım, nedeni bu. fazla var mı yanınızda?”
    “alıcak mısın?”
    “hıhım”
    ve alıyorum işte, yıllar sonra
    tekrar:
    amfetamin, tat olarak çok acıdır,
    ama salgıladığınız dopamin miktarını arttırır ve bu nedenle size enerji verir.
    uykunuz gelmez, acıkmazsınız, kendinizi iyi hissedersiniz, oldukça iyi.
    damarlarınız kasılır ve kan basıncınız yükselir, bunun nedeni amfetaminin,
    noradrenalin’ini gereğinden fazla salgılatmasıdır, ölümcül yan etkilere
    sahiptir. biraz daha derin bilgi verecek olursam, söylediğim tüm bu şeyleri iç
    katekolaminler sayesinde yapar, ve tabii ki sonuç olarak uyarıcı etkiler
    kesildiğinde, ruhsal bir çöküntü meydana gelir, tıpkı o sabah gibi.
    2.
    uyuyordum. kafam çok iyiydi. uzun
    bir aradan sonra yeniden amfetamin ile öpüşmüştüm, ihtiyacım vardı, biraz olsun
    iyi hissetmeye ihtiyacım vardı, sahte veya değil, bunu sorgulamanın hiç bi
    anlamı yok, sahte mutluluk, neyin sahtesi? ya da, ne sahte değil ki?
    bornova’da, zemin katta bir
    evdeydik, kötü bir evdi. nem, rutubet, karanlık, sabahın altısıydı, etki
    geçiyordu, dağılıyordu üzerimde ki mutluluk bulutu, enerjim kalmamıştı,
    uyuyamazdım, sadece ağlayacaktım, ve göz göze geldik o’nunla, gözümü açtığım
    anda yanımda buldum. dün gece sessizce köşede oturan hollandalı bir hatun.
    türkçe bilmiyor, ben de ingilizce bilmiyorum pek fazla, ama konuşmaya
    çalışmıştık, gece, olmamıştı. sabahsa yanımda yatmış ve bana sarılmışken
    bulmuştum onu. “günaydın” dedi, “günaydın” dedim. “sorry” dedi, “sorun değil”
    dedim. ama anlamadı, bakıyordu sadece, bir anlam vardı, kelimelerle ifade
    edemiyorduk ama ortada bişi vardı, bi ruh, kendime engel olmam gerekiyordu,
    daha yeni bir ilişkiyi bitirmiştim, aşk aniden nefrete dönüşmüştü, gerçek
    yüzler, sahte yüzler, altın tozu serpilmiş çorba, amfetamin, fanzin, yeraltı
    edebiyatı. sikmişim yeraltı edebiyatını.
    “crass” dedi, “mp3” dedi, yanımda
    gelirken getirdiğim cd’yi kast ediyordu.
    “tabii” dedim, anlamadı muhtemelen,
    bildiği birkaç türkçe kelimenin arasında yoktu “tabii” kelimesi.
    “penis envy” dedi, “güzel” dedi
    “güzel bir albüm” dedim, o bir
    şey daha dedi, bu kez de ben anlamadım ama o boktan teybe bağlı olan ve aynı
    zamanda sağlam cdleri bozabilmek gibi özel bir yeteneği de bulunan cdrom’a
    takdım cd’yi.
    “health surface” çalıyordu, ve söylüyordu
    hatun, sesi iyiydi, bir grubu olduğundan bahsetti sonra o an uyanan bi tip.
    hollanda’da bir grupları varmış ama dağılmış, ney dağılmıyor ki? güzel olan her
    şey çabuk sona eriyor, bu dünyanın güzel olan şeylere tahammülü yok. bu yüzden
    23’ünde gidiyor ian curtis, belki de, kim bilir. tanrının işi mi? hiç
    sanmıyorum. insanlar, ölene dek fark edilmeyen defolu bir seri üretim gibi,
    anca öldüklerinde anlıyoruz, toprağa gömülmeleri gerektiğini. devam edelim.
    hepimizin gözlerinde var olan o
    boşluk. mutsuzuz. oldukça mutsuz. size göre nedeni amfetamin sonrası oluşan
    ruhsal çöküntü. oysa, hayır, amfetaminle ya da esrarla, ya da alkolle alakası
    yok bunun, normalde ruhumuz çökük zaten, normalde mutsuzuz, yani kullandığımız
    uyarıcıların veya uyuşturucuların etkisi geçince meydana geldiğini iddia
    ettiğiniz ruhsal çöküntü değil bizi mutsuz kılan. normale döndüğümüz için iyi
    hissetmiyoruz. batıyor yani. rahatsız ediyor. anlatabiliyor muyum? bir çift
    kağıt tüttürüp, yaklaşık on saat sonra da mutsuz hissetmemin nedeni, yüz yüze
    geldiğim gerçeklik. ve bu, bir tür kaçış ise, itiraz etmeyeceğim size, ama
    altın tozlu çorba içenler ne kadar mutlu acaba? bunu araştırın biraz da bence.
    her neyse. geçelim.
    “dışarı çıkalım diyor sana” diyor
    tip, hatun dışarı çıkmamızı istiyormuş.. çıkıyoruz. bir park var. benim kıt
    ingilizcem, onun kıt türkçesi ile örtüşüyor. “lsd” diyor ve bir şeyler söylüyor.
    lsd. lsd. anlamıyorum.. “eve gidince sorarsın” diyorum ama bunu da o anlamıyor.
    sorun yok.. takılıyoruz işte. iyi olabilir aslında. herhangi bir şekilde
    diyalog geliştiremediğim biri ile sevgili olabilirim, konuşarak anlaşamadığım
    eski sevgililerimden çok daha kıyak olur bence, dillerimizi bilmediğimiz için
    konuşmadığımız bir sevgili. ben de pek hoş sohbet bi herif değilimdir zaten
    ayık zamanlarımda.
    ramazan ayının üçüncü günü..
    sabahın sekizi, bakkala gidiyor ve iki bira alıp parka dönüyoruz, bir salıncak
    var parkta, ve etrafta hiç kimse yok. oturuyor o, ben ayakta duruyorum, hiç
    konuşmuyoruz, konuşsak da bir şey anlatamıyoruz zaten, “4 skins” diyorum,
    “yeah” diyor, dinliyorum manasında olabilir, ki ben bayılıyorum…
    “marihuana” diyor bu kez,
    çantasından hazır sarılmış bir tekli çıkartıyor ama ben ona burasının türkiye
    olduğunu ve sabahın o saatinde henüz kalabalık olmasa da merkezi bir alanda
    bunu içemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyorum. el işaretleri, birkaç ingilizce
    kelime. pekala.
    sakız çiğniyor. balon. örgülü
    saçlar. bira. amfetamin sonrası oluşan ruhsal çöküntü. eski sevgilim geliyor
    aklıma. kendime geliyorum. bir ilişki istemiyorum. bir ilişki istemiyorum. son
    faciadan sonra, yeni bir aldanış istemiyorum. sadece ot içip şarkı söylemek
    istiyorum. şarkı söyleyemiyorum. sadece ot içiyorum. sabahın sekizinde, ona
    yasak olduğunu anlatmaktan vazgeçip yakmaya çalıştığım otu. derin nefes. burnum
    akıyor. ot içerken de burnum akıyor. bir nedeni olmalı. pekala. ben bir plastik
    gangsterim.. devam edelim..
    eve dönüyoruz. ekmek. alarak..
    herkes ölümüne aç. böyle olur, uzun süre acıkmazsınız, yorulmazsınız, sonra
    bitap düşer ve acıkırsınız. ağlarsınız. ben ağlarım. her akşamdan kalmalık
    olduğum sabah ağlamak isterim. nedenini bilmiyorum. böyle. aldanış. altın tozu
    dökülen çorba içiyor insanlar. bunu herkesin görmesi gerekiyordu, insanlar
    altın tozu döküyorlar çorbaya. palavra atmıyorum, gözlerimle gördüm, ana haber
    bülteninde, bazı pezevenk çocuklarının altın çorbası içtiği söyleniyordu. ve bu
    yüzden fiyatlar 13’e- 15’e katlanıyordu. beyin damarlarım genişliyordu her
    amfetamin ile 5 sene önce.. üniversitenin ilk yılında. ne zaman sona ericek
    diye düşünüyordum sürekli. “bu şey ne zaman biticek”, hayatı kast ediyordum, ve
    tuncay, “bitmez oğlum” diyordu, “sonsuzuz biz.”
    sonsuzuz biz.. sonsuz.. korkutucu
    bir şey sonsuzluk düşüncesi, yani beni ürkütüyor, sonsuza kadar var olma
    düşüncesi. bazı pezevenk çocuklarının, üzerine altın tozu dökülmüş çorba içtiğine
    dair size yemin edebilirim. ve bahse girerim, bu pezevenk çocuklarının en çok
    korktuğu şey, ölmek. sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. ben istemiyorum. ne
    tuhaf. devam edelim. edebilecek miyiz? deneyelim. aslına bakarsanız, şu an
    tıkandığımı hissediyorum ve her an yarıda keserek, “evet tamam öykü bu kadardı,
    dağılın” diyebilirim. ama zorluyor da değilim, sadece laf kalabalığı, benim şu
    an yaptığım, ama, pekala.
    3.
    akşamın yedisi oluyor saat. zil
    zurna sarhoşum. televizyon açık, ben hatuna bakıyorum, hollandalıya, garip
    geliyor, çok garip, içinde bulunduğumuz hal. sonra televizyonda şu öykünün
    başından beri bi ileri bi geri sararak anlattığım haber başlıyor, “amınıza sokayım
    sizin” diyor refik direk olarak. hollandalılar neler olduğunu soruyor, anlatıyorlar,
    onlar da şaşırıyor ve “her yerde var böyleleri, bizim ülkede de” diyorlar,
    diyorlarmış yani.
    düşünüyorum, evet her yerdeler onlar.
    biz de her yerdeyiz. sorun şu ki, ben, ya da o odadaki herkes, ülkelerin
    varlığına inanmıyor, ya da sınırların, sadece sınıf savaşına inanıyorlar. yani
    ben hâlâ sınıflara inanıyorum, sınırlara değil. bahsettiğim sınıf zengin-fakir
    sınıfı da değil. her yerdeler, her yerdeyiz.
    devamını getiremiyorum. çok
    üzgünüm bunun için. afili bir final sunabilirdim size, ya da o hatunla deli
    gibi seviştiğimi anlatabilirdim. istedim onu, gerçekten. iyi olabilirdi, hiç
    konuşmazdık, ama sonra size “seni seviyorum” diyebiliyorken, aynı anda
    başkalarını da sevebilen insan türlerinden biri olabilirdi o da. olabilir miydi?
    kim bilir? kime hangi sebepten ötürü ve nasıl güvenebilirsiniz ki? nasıl güvenebiliyor
    insanlar? gerçekten merak ediyorum. ben de tattım o duyguyu, güven, insana
    huzur veriyor, gerçekten huzur veriyor. ama istemiyorum artık, gerçekten
    huzurlu olmak istemiyorum, yeteri kadar açık ve net mi? yoksa işe yaramaz ve
    boş mu geldi bu serzeniş size? yine kandırabilirsiniz öyle değil mi? bu güce
    sahipsiniz. her şeye sahipsiniz. ve yine de huzur aradığınızı söylüyorsunuz.
    size söyledim, ben aramıyorum. ve hangi sebepten dolayı şu altın yiyen pezevenk
    çocukları ile, veya sizi severken aynı anda zihinlerinde başka herifleri de
    gezdirebilenler ile farklıyız bilmiyorum.
    biri bana yardım etsin.  anskiyeteye karşı kullanılan ve rüya gördürtmeyen
    zopiklon değil.. biri bana yardım etsin.. imovane değil.. iyi. imovane, amına koyayim!
    artık rüya görmek istemiyorsan kullanman gereken bir hap. içerisindeki zopiklon
    denilen madde, sizi derin ve uzun süreli bir uykuya daldırtır ve rüya
    görmezsiniz. ve rüya görmediğiniz için de uyandığınız gerçeklik daha az
    canınızı acıtır ya da yanınızda size sarılan bir hollandalı bulursunuz. “sorry”
    der, ama ikiniz de birbiriniz hakkında tek satır şey bilmezsiniz, olur yani
    böyle şeyler, ne önemi var? herhangi bir şey hakkında tamamen yanılmış olma
    ihtimaliniz, her koşulda olasıdır. ve ben eski sevgililerim konusunda yüzde yüz
    çuvallamış biriyim, “e: hiç biri” diyerek bu sikik hayattan da sıyrılabilirim,
    veya “f: hepsi” şıkkını seçerek tüm kaltakları da düzebilirim. yani içlerinden
    birini seçip beraber olabileceğimiz tarzında bir şık yok ortada, anlatabiliyor
    muyum? o yüzden üzerime gelmeyin. yoksa altın tozunu arttırıp ölmenizi de
    sağlayabilirim. ve gerçekten biri bunu yapsa, ve televizyonda çorbalarındaki
    altın miktarının haddinden fazla olması nedeni ile siyanür zehirlenmesi sonucu
    ölenlerle ilgili bir haber çıkarsa, çok sevineceğimi bilmenizi isterim. biri
    bunu bir an önce yapmalı. ya da beni öldürün. ben beceremiyorum.

    [08.ekim.2005]